Türkiye’deki 8 Mart ve 25 Kasım yürüyüşlerine katılan ve tanık olanların iyi bildiği bir slogandır; ‘erkek adalet değil, gerçek adalet’
Şirin Tekeli’nin ardından
Feminist aktivist, çevirmen, akademisyen, yazar Şirin Tekeli 13 Haziran’da hayatını kaybetti. Türkiye kadın hareketinin öncülerinden Tekeli’yi; kadınların bu topraklarda politik ve toplumsal olarak güçlenmesine önayak olan bu cesur kadını saygıyla uğurluyoruz.
Pompeii’nin son günleri: Daha da sıcak olacak!
Resmi ve resmi olmayan meteoroloji tahminlerine göre bu yazı yayımlandığında sıcaklar bir nebze kırılmış olacak. Felaket tellalı olmak istemem ama konu çok ciddi. Hava daha da sıcak olacak…
Gay ve Trans Onur Yürüyüşleri yasaklandı
25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası bu yıl 19-25 Haziran tarihleri arasındaydı. Haftanın kapanışının ise İstiklal Caddesi’nde 15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’yle yapılması planlanıyordu. Fakat İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşü için “toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği nedeniyle izin verilmeyeceğine” dair bir açıklama yaptı. Aynı yasak 3 Temmuz’da yapılması planlanan Trans Onur Yürüyüşü için de uygulandı.
Aynı zamanda Onur yürüyüşüne dair günler öncesinden Alperen Ocakları’nın da tehditleri söz konusuydu. Hatta Valilik yasağı üzerine teşekkür mesajı yayınlayan grup, ‘LGBT bireylerin ülkenin manevi değerlerini kirlettiği’ni belirterek, Valiliğin “duyarlılık” göstermesine şükranlarını sundu.
O bir kapitalist…
Marx, bir tarihte, Devlet içindeki bütün savaşımların demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşımın, oy hakkı uğruna vb. savaşımın, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey olmadıklarını söylemişti. Şimdi “Al işte işi yine sınıf mücadelesine bağladılar; demokrasi, laiklik, adalet vb. bunca dert varken sınıf savaşını da nereden çıkardınız; demokrasi için bütün sınıfları bir araya getirmeye çalışırken ‘sınıfların gerçek savaşımlarından’ söz etmenin sırası mı?” diye soranlar olabilir. Evet, itiraf edelim bir sınıf mücadelesi “takıntımız” var, ama emin olun bu defa suç bizim değil! Bütün suç Cumhurbaşkanının. Bakın TOBB’da yabancı yatırımcılara konuşurken ne demiş:
“İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i. Fotoğraf oldukça net.”
Her işin altında o..!
Fotoğraf hakikaten oldukça net! Cumhurbaşkanı, OHAL’in temel toplumsal amacının grevleri engellemek olduğunu açıkça itiraf ediyor. Böylece OHAL’in bütün siyasi gerekçelerinin ve uygulamalarının asıl nedeni, iktidarın bütün faaliyetlerinin iktisadi, toplumsal altyapısı, sınıfsal karakteri, yani tarihsel ve güncel olarak hangi sınıfa hizmet ettiği net biçimde ortaya çıkıyor. Bu bağlamda tartışılan bütün sorunların; FETÖ ile mücadele, başkanlık rejimi, parlamentonun işlevsiz hale getirilmesi, devletin ele geçirilmesi, KHK’lar, demokrasi, insan hakları, siyasi baskılar, muhaliflerin çeşitli bahanelerle içeri tıkılması, Kürtlerle savaş, sınır ötesi harekâtlar, laiklik, siyasi İslam, dindar ve kindar nesiller, Rabialar, tek devlet, tek millet… dörtlemeleri… Artık aklınıza ne gelirse, yani “devlet içindeki bütün savaşımların” gerçekte “çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey olmadığını” bir kere daha anlıyoruz…
Mesel sınıf çıkarları oldu mu…
“Sınıf indirgemeciliği” falan yaptığımız sanılmasın. Bizim için sınıf mücadelesi fabrika, sendika vb. mevzularla sınırlı değil. Aksine toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel bütün alanları kapsıyor. Bu mücadelenin pek çok zaman doğrudan değil, çeşitli dolayımlar üzerinden zuhur ettiğini ve bunların her birinin kendine has nitelikleri olduğunu da biliyoruz. Elbette, başta “siyasi demokrasi” olmak üzere bugün mücadele konusu olan bütün sorunlar, gerçek sorunlardır; ancak hiçbir gerçek sorun boşlukta var olmaz. Zaten Cumhurbaşkanının bunca açık konuşmasının nedeni de bu. Hemen her konuda “milletine” hikâyeler anlatırken bu konuya damardan giriyor. Amacı, bu temel sınıfsal konuda herhangi bir boşluk, eksik veya yanlış anlamaya yer bırakmamak. Mesele sınıf çıkarları oldu mu, her zaman hitap ettiği “milletini” bir kenara bırakıp kendi mensup olduğu sınıfa, patronlara hitap ediyor; hem de en doğrudan, en dobra haliyle: “…İş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’İ…”
Bunlar, zor zamanlarda yatırım gelsin diye öylesine edilmiş sözler değil. O, patronların karşısına çıktığı her defasında bazen tehdit, bazen teşvik, bazen de hizmetlerini hatırlatıp kendisine yapılan “nankörlükleri” muhataplarının yüzlerine vurmak amacıyla hemen hemen aynı sözleri söylüyor. TÜSİAD İstişare Kurulu’ndaki konuşmasında da, “Türkiye üç kat büyümüşse, buradaki işadamlarımızın işleri beş, on kat büyümüştür…Devleti denetleyici ve düzenleyici tutarak özel sektörün önünü açabildiğimiz kadar açıyoruz… OHAL bizim sanayicilerimizin neyini engelledi…” diyor.
Evet, işçi kardeşim, bu bir sınıf mücadelesidir!
Açık açık söylüyor; amacı, işçilerin maddi koşullarını biraz olsun düzeltmek için giriştikleri grevleri, iş dünyamızı “sarstıkları” gerekçesiyle engelleyip patronların işlerini beş-on kat büyütmek…
Adam daha ne desin; seçimlerde AKP’ye (veya diğer patron partilerine) oy veren, referandumda başkanlık rejimine “evet” diyen işçi kardeşim, daha ne desin?! Senin karşında “milletin adamı” kesilip patronların karşısında asıl kimliğini açık ediyor: Evet, o bir kapitalist, yani senden değil..!
Türkiye’de demokrasi, laiklik, adalet, eşitlik, özgürlük vb. derdine düşülen bütün sorunların gerçek çözümü, açık bir sınıf mücadelesiyle mümkündür. “Yoksulla zengini bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasını kırmanın yolu sınıf mücadelesidir” derken boşa konuşmuyoruz. Bakın, farklı cephelerde yer alsak da bir konuda Cumhurbaşkanı ile aynı görüşteyiz. O da bizi doğruluyor: Bu bir sınıf mücadelesidir…
Arjantin: Ya solcular devrimci bir alternatif yaratırsa?
Büyük Britanya’da gerçekleştirilen genel seçimlerden sonra, bir anda dikkatler seçimde büyük başarı elde eden İşçi Partisi’ne ve lideri Jeremy Corbyn’e yöneldi. ABD’de Trump’ın zaferinden, Fransa’da Le Pen tehdidinden bunalan, Syriza ve Chavez deneyimlerinin yol açtığı sükut-ı hayalden umutsuzluğa kapılan geniş sol kesimler açısından Corbyn’in başarısı, yaşlı kıtada yaygınlaşan sağcılaşmanın önüne geçilmekte olduğunun işareti gibi okunuyor.
İşçi Partisi’nin 9 Haziran’da elde ettiği başarıyı küçümsememek gerekiyor. Zira bu başarı, Thatcher ile başlayan 30 yıllık neoliberal yıkım politikalarının pekala doğduğu topraklarda hezimete uğratılabileceğinin de bir ispatı.
Corbyn, esnek çalıştırmanın durdurulmasını, emekçiler için 100 bin yeni konut yaptırılmasını, üniversite eğitiminin ücretsiz hale getirilmesini, başta demiryolları olmak üzere Thatcher döneminden beri özelleştirilmiş olan posta hizmetleri, elektrik sektörü, vb. alanların yeniden millileştirilmesini savunuyor. Bu sonuncular gerçekten de emeğiyle geçinenlerin kazanabileceği hayati mevziler kuşkusuz.
Lakin Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi seçim programına bakılırsa, İngiliz emperyalizminin uluslararası anlaşmalarının tümüne sağdık kalıyor. Ülkenin nükleer gücünü tartışma konusu yapmıyor, ülkenin politik rejimiyle barış içinde bir arada yaşama niyetinde ve dahası ne bankalara ne de çokuluslu şirketlere dokunmaya yönelik bir programı var.
Sorunun düğümlendiği nokta tam burası; İşçi Partisi’nin emeğiyle geçinenler ve gençler arasında yarattığı umut düşünüldüğünde, seçim vaatlerini hayata geçirmek için kullanacağı kaynak nereden gelecek?
Eğer ülkenin kaynaklarına vampir dişlerini geçirmiş çokuluslu şirketlere ve bankalara yönelik bir politikadan yoksunsanız, ülkenin ilk 10 bin sterlin milyonerine yönelik ek vergiler uygulamayacaksanız, millileştirmeyi planladığınız – zaten kamu kaynaklarıyla kurulmuş- işletmelerin “sahiplerine” bir de tazminat vermeye niyetliyseniz, iki sonuçtan biriyle karşılaşacaksınız demektir;
Ya bu vaatlerinizi yerine getiremezsiniz, ya da bu vaatlerinizi yerine getiremediğiniz gibi, ayakta kalabilmek için her defasında daha fazla düzen güçlerine bağımlılaşırsınız. Yakın zamanda Yunanistan’da Syriza’nın yaşadığı trajedi budur.
Günümüz koşulları, dünya çapında solu bir yol ayrımının eşiğine getirmiş durumda. Birkaç bin yeni iş yaratmak, birkaç yüz bin yeni emekçi konutu yaratmak, demiryolları, enerji, vb. stratejik sanayi kollarını millileştirmek, kamusal bir sağlık ve eğitim politikası izlemek, saldırgan çokuluslu askeri anlaşmalardan çıkmak için bile kapitalizmin mevcut sınırlarını aşmak zaruri.
Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuvazinin sosyal devrim korkusuyla bir taviz olarak inşa ettiği “Sosyal Devlet” bir daha geri gelmemek üzere sosyal tarih alanını terk etmiş durumda.
Corbyn’in başarısı sol harekette ciddi bir heyecan dalgası yaratsa da mevcut eğilimlerin ufuksuzluğu henüz aşılabilmiş değil.
Sol içerisinde bir kesim “burjuvazinin ilerici kanatlarını” destekleme eğilimi gösterirken bir kesim de ekonomik ve demokratik talepler arasında keskin bir ayrım koyarak ağırlığını salt bir demokrasi cephesi inşasına odaklamış durumda.
Oysa Arjantin’de 2011 yılından beri ufuk açıcı bambaşka bir deneyim yaşanıyor. Sessiz sedasız… 7 yıldır süren bir eylem birliği, sınıfçı bir seçim cephesi…
Ülkenin etkin üç büyük Troçkist partisinin (PO -İşçi Partisi-, PTS -Sosyalist Emekçilerin Partisi, IS -Sosyalist Sol-) bileşimiyle kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) şu anda Arjantin ulusal siyasetinin dördüncü büyük politik gücü konumunda.
Bu süratli gelişimin itici gücü ise Solun ve İşçilerin Cephesi’nin işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifini temel alan, kadın mücadelesinin, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin ekonomik ve demokratik taleplerini birleştirebilen bir acil eylem programı etrafından çalışmasını sürdürüyor olması.
Türlü sıkıntılara karşı bu üç akım başta olmak üzere cephenin tüm bileşenleri ısrarla bu zemini sürekli kılma uğraşındalar. Bu süreklilik uğraşı ve ufuk sunuyor olma durumu son derece önemli. Zira Arjantin emekçilerinin Peronizm’in sol popülizmi karşısında yıllardır kaldıkları seçeneksizliği FIT ile aşabilmiş olmayı, yaklaşık 1,5 milyon oy ile ödüllendirmiş olması yabana atılır gibi değil.
Ağırlaşan ekonomik kriz karşısında düzen içi partiler, Arjantin’in tekrar dış borç alabilmesi için ‘akbaba’ fonlarla müzakere ve kemer sıkma, kamu bütçesinde kesinti, işten çıkarma, devalüasyonla reel işçi ücretlerinin düşürülmesini savunurken, FIT apaçık bir antikapitalist program savunuyor: İşten çıkarmaların yasaklanması ve iş saatlerinin düşürülerek mevcut işlerin paylaşılması, borcun reddi, bankaların kamulaştırılması ve dış ticaret üzerinde devlet tekeli…
FIT deneyimi, uzun yıllardır reformist aygıtlarca burjuva emperyalist çözümlerin hegemonyasına terk edilmiş işçi sınıfının ve yoksul yığınların bağımsız bir güç olarak sahneye çıkışının, ekonomik yıkıma karşı mücadele ve taleplerin sistematikleştirilerek birleştirilmesinin üst düzey bir örneği olarak yepyeni bir deneyimi temsil ediyor.
Üzerinden bir asır geçtikten sonra bugün, halen neden bir Kızıl Ekim yaşanmadığı solda yaygın şekilde tartışılıyor. Kızıl Ekim’i biricik kılan vurucu güç, büyük sermayeyi mülksüzleştirilebilmesinden ve çalışan yığınların kendilerini temsil eden organlarla doğrudan yönettikleri bir İşçi Demokrasisi rejimini inşa edebilmiş olmasından geliyordu.
“Adalet” seferberliği ve gerçek demokrasi
Adalet yürüyüşü iki milyon civarında kişinin toplandığı Maltepe mitingiyle sona erdi. İtiraf etmeli ki, tüm yürüyüş ve miting boyunca CHP örgütleri etkinliğin düzeni açısından olağanüstü bir başarı gösterdiler. İstediklerinde bu denli büyük bir seferberliği kusursuza yakın bir şekilde organize edebileceklerini kanıtladılar. Tabii bunun hemen ardından, “Neden bu kadar geç kaldılar?” sorusu geliyor. Bunun bazı yanıtları muhtemelen, reformist ve liberal bir parti olan CHP’nin Tek Adam rejimine karşı başkaldırışın kapitalist sistemin kendisine yönelebileceğinden endişelenmesi; parlamenter sistem için mücadelenin “meşru, hatta yasal” sınırlar içinde tutulması isteği; bu amaçla aynı sistemi savunan farklı sınıfsal kesitleri ve politik oluşumları bir araya getirme kaygısı olabilir.
Bir soru daha var: “Neden şimdi?” Belki de Tek Adam rejimine karşı biriken öfkenin şimdi örgütlenemezse yarın hiç denetlenemeyecek bir patlamaya dönüşmesi kuşkusu; partinin hızlı bir erime içine girebileceği endişesi; rejimin baskılarının kendilerine kadar uzanacağını korkusu; kitlelerden ve parti tabanından gelen taleplere bir cevap verme zorunluluğu nedenleriyle bu yürüyüşü ve mitingi örgütlediler. Muhtemelen de, kapitalist rejim içinde AKP’ye hakiki bir alternatif oluşturabilmek için sokağa çıktılar.
Bu soruları çoğaltmaya ve yanıtları vermeye elbette devam edeceğiz. Ama bunların üzerinde önem taşıyan bir nokta var: kitlelerin cesareti ve atılımı. Hep söylüyoruz: Sınıf mücadelelerinde politika boşluk tanımaz. Çok kısa aralıklarla oluşabilen geçici boşluklar hemen çeşitli politik ve ideolojik güçlerce doldurulur. Dün referandum sonrası doğan kısmi boşluğu bugün CHP doldurmuş durumda. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu ve CHP’nin herkesin bildiği reformist ve liberal niteliğine atıflar yapmakta ısrar etmek yerine, yüzümüzü onun seferber ettiği kitlelere dönmekte yarar var. Dinamiğin gelişim yönünü iyi tarif etmeliyiz: CHP, Adalet yürüyüşüyle kitlelerin atılımını frenlememiş, tam tersine ileriye doğru itmiştir. Ve elbette bunu kendi programatik ve politik anlayışıyla yapmıştır. CHP’yi “yeterince sosyalist” olmamakla eleştirmekten ziyade, kitlelere onları bekleyen olasılıkları ve tehlikeleri anlatarak ulaşmalıyız.
Şurası muhakkak: CHP’nin yürüyüş ve miting sırasında empoze ettiği politik açıdan sınırlayıcı kurallara rağmen (hatta ciddi bir çoğunluk için bu kurallar nedeniyle), ülkenin yarısından fazlası heyecanlanmış, ümitlenmiş ve cesaretlenmiştir. Bu heyecanın, rejim tarafından 15 Temmuz anmaları sırasında ne oranda gölgeleneceğini göreceğiz; ama CHP’nin burjuva karakterini bilen, seferberliğin çok sınıflı heterojen niteliğinin farkında olan ve kitleleri bekleyen tehlikelerin neler olduğunu kestirebilen biz sosyalistler için hedef, işçi ve emekçi yığınların cesaretini teşvik etmek ve onlarla gerçek bir politik diyaloga girmektir. Bonapartist rejimin niteliğini anlatabilmek, o rejimden gerçek kurtuluşun hangi talepler ve sloganlar doğrultusunda mücadele etmekten geçtiğine işaret edebilmek ve seferberliklere önderlik edebilecek bir işçi ve emekçi cephesi yaratabilmek için. Bunu yapamadığımız takdirde, tekrar edelim, politika boşluk tanımaz.
Sosyalist hareket
Adalet yürüyüşü, sosyalist hareketin kabaca iki kampa bölünmesine neden oldu. Bir kesim, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı seferberliği, onun ve partisinin sınırlılıklarına hemen hiç değinmeden desteklemeyi yeğledi. İkinci bir kesim ise, seferberliği emperyalizmin ve burjuvazinin Kılıçdaroğlu ve CHP aracılığıyla kitleleri denetim altına alma girişimi olarak görüp onun karşısında veya en azından dışında yer almayı tercih etti. Birinciler, eylemin liderliğini üstelenen politik öznenin niteliğini, onun kitlelerin bilincinde ateşlediği reformcu hayalleri ve seferberliğin sınıfsal açıdan heterojen yapısını dikkate almadı. Buna karşılık ikinci kesim, tezlerini “saf propagandist” bir tutumla sadece Kılıçdaroğlu ve CHP üzerinden kurup yüz binlerce protestocuyu kendi yanına davet etmekle yetindi.
Seferberliğin yegâne sloganı olan “Adalet” çağırısının içini doldurmaya pek özen göstermeyip nerdeyse CHP ile “demokrasi için bir halk cephesi” kurma fikrinde olan birinci kesimin bu tutumu, onun tipik reformist ve Stalinist asgari program ve azami program ayrımından kaynaklanıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu tür akımlar, “önce demokrasi, sonra sosyalizm” anlayışıyla politika yapıyorlar. Asgari programları “demokrasi”. Hangi demokrasi? Nasıl bir demokrasi? Demokratik devrimini tamamlayamamış ve burjuvazinin ve/veya küçük burjuvazinin dâhil olduğu bir politik iktidarla asla tamamlayamayacak olan bağımlı bir ülkede, devletin sürekli Bonapartist karakteri yok edilebilir mi? Bu soruları yanıtlamak istemedikleri gibi, azami programları olan “sosyalizm” için mücadeleyi sürekli olarak belirsiz bir geleceğe erteliyorlar, demokrasi uğruna mücadelenin sosyalist bir iktidara nasıl evrilebileceğini tartışmalarının içine çekmiyorlar.
İkinci sol kesim ise kitlelerin çok uzağında saf bir sosyalizm propagandası ile yetinmekte. Kendilerinin başında olmadığı her seferberlik, neredeyse emperyalizmin ve burjuvazinin bir oyunu onlara göre. Eğer bir seferberlik reformist ve bürokratik bir önderlik altında gelişiyorsa, tanımsız ve araçsız bir “sınıf tavrı” ile onun dışında kalmayı, onu uzaktan eleştirmeyi yeğliyorlar. Kitlelerle diyalog kurmanın, basitçe onların o andaki önderliğini eleştirmek olduğunu sanıyorlar. Aslında hitap ettikleri kesim kitleler de değil; onların amaçladıkları sadece bazı sol militanlar. Patilerini ya da akımlarını kitle seferberlikleri içinde değil, solcu militanlar arasında inşa etmek. Üstelik seferberlikler dışında bu tip bir propagandayla kazanılan militanların partilerinin kitlelerden daha da uzaklaşmasına yol açacağının farkında olmadan yapıyorlar bunu. Tıpkı yukardakiler gibi, demokrasi için mücadele ile sosyalist iktidar hedefi arasındaki köprüyü kurmamakta ısrar ediyorlar.
Ve böylece her iki akım da kitleleri sosyalizmden, sosyalist partileri de kitlelerin nezdinde inşa olmaktan uzak tutuyorlar. Netice olarak da, tekrar edelim, politika önderlik boşluğu tanımıyor.
Demokrasi için devrim
Bunları söylemek elbette hiçbir partiyi ya da sosyalist akımı diğerlerinden üstün kılmıyor. Hepimizi büyük güçlükler ve daha da önemlisi kitleleri ciddi tehlikeler bekliyor. CHP’nin bütün stratejisini 2019 seçimlerine yönelik olarak kurmuş olduğunu sadece bizler değil, Tek Adam da biliyor. Bu nedenle de seferberlikler karşısında rejimin Haziran 2015 seçimlerinden sonraki saldırı taktiğine başvuracağı mutlaka beklenmesi gereken bir olasılık. Kılıçdaroğlu’nun yargılanmasına ilişkin ortalıkta dolaşmaya başlayan söylentiler, bunun şimdilik bir ihtimal olarak ortaya konmuş olmasına rağmen, ciddiye alınması gereken bir sinyal. Bu nedenle başkanlık rejiminden parlamenter sisteme geri dönüşün demokratik ve hilesiz bir seçimle gerçekleşebilmesi oldukça düşük bir ihtimal. Kaldı ki, öyle olsa bile Türkiye’nin politik ve idari dokusunu oluşturan Bonapartist (diktatoryal) yapı, gerçek bir demokrasinin, emperyalizmden bağımsız ve sosyal bir devlet rejiminin inşasını olanaksız kılacaktır.
Biz bu sorunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti aracılığıyla aşılabileceğini düşünüyoruz. Bugünden bakıldığında çok uzak gibi görünen bu perspektif hiç de imkânsız değil. CHP’nin önderliğinde açılan yeni seferberlikler dönemi yeni politik alternatifler doğurmaya gebedir. Eğer demokratik ve sosyal hak talepleriyle seferber olan, Adalet yürüyüşü ve mitingiyle cesaretlenen kitlelere, politik ve sosyal açılardan gerçek adaletin ancak rejimin tüm diktatoryal unsurlardan arındırılmasıyla; ülke kaynaklarını sömüren oligarşinin işbaşından uzaklaştırılmasıyla; ülkedeki tüm halklara kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasıyla; büyük sanayi üretiminin ve dış ticaretin merkezi olarak ve halkın çıkarları doğrultusunda planlanmasıyla kurulabileceğini anlatabilirsek; bunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti eliyle gerçekleştirilebileceği görülecektir. Bu politik ve sosyal talepler, böylesi bir hükümetin zeminini oluşturacak bir işçi ve emekçi cephesinin inşasını da olanaklı kılabilecektir.
Ve nihayet, bu tür bir hükümet ve “gerçekten adil” bir rejim, sadece ve sadece bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis aracılığıyla kurulabilir. İçinde işçi ve emekçi örgütleri kontenjanı taşıyan, tüm siyasal ve sosyal örgütlerin serbestçe katılabilecekleri sıfır barajlı seçimler sonucunda kurulacak bir Kurucu Meclis. Adalet seferberliğiyle politika sahnesine adım atmış olan kitlelere bunları anlatmaya çalışacağız. CHP’ye gönül vermiş olan işçileri ve emekçileri, partilerinin 10 maddelik manifestosunu bu taleplerle genişletmeye çağıracağız. CHP önderliğinin reformist ve liberal sınırlarının aşılması ve seferberliklerde işçi-emekçi önderliğinin inşası ancak bu yolla mümkün olacaktır.
Adalet nerede aranır?
İktidara göre adalet sokakta aranmaz. Pekiyi, nerede aranır? İktidar meclisi işaret ediyor!
Saray’dan tehlikeli hamle: Afrin’e TSK müdahelesi
Suriye’deki yeni gelişmeler ışığında, güç dengelerinde ve kurulan işbirliklerinde/ittifaklarda değişimler gerçekleşmeye ve yeni çatışma dinamikleri oluşmaya devam ediyor. Bu gelişmelerin başında, ABD’nin desteğiyle, YPG’nin başını çektiği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 6 Haziran’da Rakka’ya dönük operasyon başlatması oldu. Bu operasyon yalnızca, ABD’nin Rakka operasyonunu YPG’yle gerçekleştirmesini engellemek için başından beri canhıraş çalışan Türkiye’nin tepkisini çekmedi. Suriye’nin doğusunda YPG aracılığıyla ABD’nin gücünün artırmasından Rusya ve Esad rejimi de oldukça rahatsız.
Geçtiğimiz günlerde, bu gerilimin sıcak çatışmalara dönüştüğü gelişmeler de yaşandı. Esad rejimi güçlerinin Rakka’nın güney batısından kente doğru ilerleyişi SDG tarafından kesildi ve bu iki kesim arasında çatışmalar yaşandı. Bu arada SDG’ye operasyon yapan Esad rejimine ait bir uçak ABD tarafından düşürüldü. SDG Rakka şehir merkezinde kontrolü tamamen ele geçirmek üzereyken, YPG’nin ABD ile işbirliğinin bir üst evreye sıçramış olması, Rusya ve Esad rejimi ile arasını bozmuş durumda. Bu durumun doğrudan sonucu, Suriye’nin kuzey batısında yer alan ve Rusya’nın himayesiyle YPG’nin denetimi altında bulundan Afrin’den, Rusya’nın Türkiye karşısındaki korumasını kaldırması oldu.
Rusya’nın tutumunu değiştirmesinde tek etken, YPG’nin ABD ile ilişkilerinin stratejik bir noktaya ulaşması değil. Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu düzenleyebilmek için, Rus uçağının düşürülmesi sonrasında Rusya’yla kopan ilişkilerini tamir etmek zorunda kalmasının ardından, Trump yönetiminin de YPG’ye destek politikasını sürdüreceğinin kesinlik kazanmasıyla birlikte, Rusya ve Türkiye arasındaki yakınlaşma devam ediyor. Türk ordusunun ve desteklediği güçlerin El Bab’a kadar inebilmesi karşılığında, Halep’teki askeri güçlere desteğini çekmesi ve şehrin Esad rejiminin kontrolüne geçmesini kabul etmesi çerçevesinde Türkiye ve Rusya arasında bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın ardından, Astana’da yapılan görüşmelerde Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde Suriye’de “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturulmuştu. Bu “çatışmasızlık bölgeleri” politikasının bir devamı olarak, şu anda Türkiye’ye yakın Ahrar el Şam’la içinde El Kaide’nin de yer aldığı Tahrir el Şam’ın denetiminde olan İdlib vilayetinin Rusya ve Türkiye’nin doğrudan askeri denetimine geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’nin İdlib’e Rus ordusunun ve dolayısıyla Esad rejimi güçlerinin girmesini kabul etmesi karşılığında, Rusya’nın YPG’nin kontrolünde olan ve Azez’den İdlib’e giden yol üstünde bulunan Tel Rıfat ve Afrin’in bazı bölgelerine Türk ordusu ve desteğindeki güçlerin operasyon yapması için yeşil ışık yaktığı tahmin ediliyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Afrin’in tamamını ele geçirmesine ilişkin Rusya’nın tutumu veya Türkiye’nin planladığı operasyonun bu boyutta olup olmadığına dair bir işaret henüz yok.
Yapılması planlanan operasyon çerçevesinde Türkiye Kilis’e ve Kuzey Suriye’de Afrin sınırına binlerce asker, askeri araç ve mühimmat sevkiyatı yapmış durumda. Geçtiğimiz hafta Türk ordusu topçu ateşiyle Afrin’i bombalarken, YPG’den de havan toplarıyla karşılık geldi. “Kuzey Suriye’de bir devlet kurulmasına asla müsaade edilmeyeceği” ve Suriye’nin kuzeyinde “geniş çaplı bir operasyon düzenlenebileceği” açıklamasında bulunan Erdoğan ise, Afrin’e saldırının işaretini vermiş durumda.
Saray rejiminin Afrin’e saldırı planı Türkiye ve bölge halkları açısından çok tehlikeli yeni bir adım anlamına geliyor. Erdoğan Suriye’deki maceracı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikasının iflasa uğramasının ardından, bu iflasın faturasını halklar arasında düşmanlığı artıran yeni saldırgan politikalarla, bölge halklarına kesmeye çalışıyor. Fırat Kalkanı harekâtında verilen onlarca kaybın ardından, şimdi Afrin’de çok daha fazla kaybın yaşanabileceği yeni bir kumar oynanmakta. Türkiye emekçilerinin Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlığı körükleyen bu politikadan hiçbir çıkarı bulunmuyor. Saray rejimi Suriye’ye dönük müdahaleci ve saldırgan politikalarına derhal son vermelidir.
Öte yandan, yaşanan son gelişmeler, PYD ve YPG’nin Kürt halkı ve bölge halklarının çıkarlarını temel alan uzun vadeli bir strateji izlemek yerine, ABD ve Rusya’yla girdiği kısa vadeli pragmatik ilişkilerin başarısızlığa mahkum olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Diplomatik manevralarla elde edilen kazanımlar, güç dengeleri değiştiğinde bir anda ortadan kaybolabilmekte ve bu politikaların faturasını Kürt halkı ve tüm bölge halkları ödemektedir. Son 6 yılda yaşanan deneyimler, Ortadoğu’daki temel çelişkinin emperyalizm ve bölge gericilikleriyle emekçi halklar arasında olduğunu tekrar tekrar göstermiştir. Bu gerçekliği temel almayan hiçbir “gerçekçi” politikanın bölge halkları lehine bir değişim sağlaması mümkün olmayacak.
Bir TÜİK yalanı: %5 büyüdük!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in verilerine göre Türkiye, 2017 yılının ilk çeyreğinde %5 büyüdü. 2016 yılının 1. 2. 3. ve 4. çeyreklerinde sırasıyla %4.5, %5.3, %-1.3,% 3.5 oranlarında bir büyüme kaydedilmişti. %5’lik büyüme ile artık yapısal durgunluktan çıktığımızı söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Çünkü bu büyüme ne işsizlik oranına ne enflasyona ne de döviz kuruna yansıyacak, ne de alım gücümüzü artıracak bir büyümedir. Bir illüzyonla karşı karşıyayız hem de usulsüz bir illüzyonla…
Ekonominin büyümesi denilen şey aslında, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’nin bir önceki yılın aynı çeyreğine göre değişim oranıdır. GSYH ise ekonomiyi oluşturan sektörlerde üretilen katma değerin toplamına eşittir. Peki, bu nasıl hesaplanır? Daha doğrusu nasıl hesaplanırdı? Piyasa değerleri ile ölçülen sektör çıktılarından diğer sektörlerden alınan girdilerin ve sabit sermayenin amortisman bedelleri çıkartılır; böylelikle brüt toplam katma değere ulaşılır. Dolayısıyla büyüme oranları açıklanırken temel veriler; sanayi ve hizmet sektörlerini kapsayan üretim, iş, ciro, istihdam ve maaş serileridir. Yani GSYH’nin üretim verileriyle elde edilmesi gerekir. Fakat TÜİK nedenini hâlâ açıklamayarak emri vaki ve oldubittiye getirilmiş bir şekilde, büyüme oranlarının hesaplanma yöntemini tüm üretim verilerinden kopartarak, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan elde edilen güvenilirliği meçhul idari verilere göre hesaplamaya başlamıştır. Normalde 2010-2015 arasındaki reel GSYH artış hızı %5.2 iken yeni hesaplama yöntemine göre %7.3 olmaktadır. Son büyüme oranı (%5), eski usül ile hesaplansaydı büyüme yaklaşık %1.7 olacaktı.
Görünen o ki TÜİK, iktidarın güdümüne girdikçe onun lehine istatistiki çarpıtmalar yapan bir kurum haline gelmektedir.
Yukarıdaki tablo çarpıtmanın verilerini açıkça gösteriyor. Ayrıca bir başka usulsüzlük GSYH’nin hesaplanmasıyla ilgili alınan baz yılının 2009 olması. Bu yıl ekonominin 2008 krizini etkisiyle büyük oranda küçüldüğü bir yıldı. Bu yıl baz alınarak sonraki oranların olduğundan da büyük gösterilmesi sağlanmış. Resmen resmî evrakta usulsüzlük!
Bundan sonra TÜİK büyüme verilerini gerçek verilerin olumlanarak çarpıtılmış hali olarak okumalıyız.
Gerçek büyüme nasıl olur?
Spekülatif olmayan üretime dayalı ekonomik büyüme, ihracata dayalı, dış ticaret fazlası veren sektörel bazda en fazla sanayinin katma değer ürettiği bir ekonomide gerçekleşebilir. Türkiye ise ithalata, dış borca ve inşaata dayalı “büyümektedir”. Bu durumda istatistiklerde bir büyüme rakamı oluşsa bile cebimizde bu büyümeyi hissedemeyiz. Bu yüzden yaratılan artı değer üzerinden değil, bir vergi soygunu üzerinden gelir elde eden bir iktidar var.
Son dış ticaret verilerine göre ihracat 2017 yılı Mayıs ayında, 2016 yılının aynı ayına göre %12,5 artarak 13 milyar 616 milyon dolar, ithalat %21,7 artarak 20 milyar 923 milyon dolar olarak gerçekleşti. İthalatın ihracattan daha fazla artması sonucu dış ticaret açığı %43.3 arttı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış dış ticaret istatistiklerine göre ise ihracat, yine mayıs ayında bir önceki yılın mayıs ayına göre %0.2 azalmışken ihracat %9 arttı.
En fazla ihracatımızı bu yılın mayıs ayında göstermelik didiştiğimiz Almanya’ya yaptık; 1 milyar 237 milyon dolar. Almanya’ya sattığımız bu kadar maldan daha fazlasını 1 milyar 816 milyon ile ithal ettik. İşte hazır yiyen ülkenin dış ticareti böyle olur. 15 yılda artıya çıkamadık. Bu gidişle de çıkamayacağız.
Üretimden kopuk sanal büyümeler ne alım gücünde bir iyileştirme sağlıyor ne de işsizlik oranlarında azalma… Ekonomide sanayinin payı gittikçe küçülürken artı değer yaratamadan nereden geldiği belirsiz sıcak paralara bakmak durumda kalıyoruz.
Sadece Türkiye’deki ilk 500 şirketin değerinin bir Volkswagen etmediğine bakarak neden “yerli ve milli” otomobil üretemediğimizi anlayabiliriz. Çünkü üretsek bile hem Türkiye’deki hem de dünya pazarındaki rekabete dayanamayarak bir Alman ya da Fransız otomobil firması tarafından satıl alınmasıyla bitecek bir fiyasko durumuyla karşılaşacağız.
Emperyalizmden dolayısıyla kapitalizmden kopmadan bir “yerli ve milli üretimden” de bahsedilemez. Sadece otomobil içinden değil, tüm ürünler için… Bu ise planlı ve merkezi bir ekonomiyi gerektirir. İşte o zaman gerçek ve hissedilir büyümeleri sadece istatistiki olarak değil bizzat deneyimleyerek görebiliriz.
Tek Adam Rejimi’nin saldırılarını püskürtmeliyiz!
Tek Adam Rejimi’nin işçi sınıfına dönük artan saldırılarına ve “Adalet Yürüşü”ne ilişkin İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin ortak bildirisi.
Tek Adam Rejimi’nin koruması altındaki AKP hükümetinin ve işverenlerin, işçi sınıfı ve emekçi kitleler üzerindeki saldırıları tüm hızıyla sürüyor. Şu anda ellerindeki en büyük silah Olağanüstü Hal uygulaması. OHAL gibi son derece antidemokratik bir uygulamayı, neoliberal kapitalist planlarını hayata geçirebilmenin en etkili silahı olarak halkın üzerine doğrultmuş durumdalar.
Bütün hışım ve nefretleriyle işçilerin iş, ücret ve sosyal hak taleplerini püskürtme çabası içindeler. Hükümetin “kıdem tazminatı”nı yok etmeye yönelik girişimi kitlelerden gelen tepkiler üzerine şimdilik netleşmemiş gibi gözüküyor, ama Cumhurbaşkanı’nın “işçinin grev tehdidini engelleme” talimatının uygulanması bütün hızıyla sürüyor. Sadece OHAL döneminde EMİS kapsamındaki metal fabrikaları, Asil Çelik, Şişecam, Mefar İlaç ve Akbank’ta çalışan işçilerin grevleri; 6 ay içinde toplam 5 grev hükümet tarafından yasaklandı. Zaten grev yasağı kapsamında olan PETKİM’de ise sendikacılar gözaltına alındı.
Hükümetin işçi sınıfına yönelik saldırılarında açtığı yeni bir cephe de Hafta Tatili Hakkında Kanun’un iptali oldu. Bu iptalin gerekçesi, işverenlerin hafta sonu çalışma izni almalarındaki bürokratik işlemlerin ve ödenecek harçların yok edilmesi oldu. Ama AKP, bir süre sonra hafta tatilinin İş Kanunu’ndan çıkarılmasını da mutlaka gündeme getirecektir. İşçinin “bir tam gün izin kullanmadan 6 günden fazla çalıştırılamayacağı” konusundaki kanun maddesi (zaten uygulanmıyor), işverenlere köle emeği kullanma arzularının önünde bir engel gibi görünüyor. Dolayısıyla, sınıf olarak bu olası saldırıya karşı mücadeleye de hazırlıklı olmamız gerekiyor.
Antidemokratik baskılar ve direniş sürüyor
Onlarca milletvekili, gazeteci ve seçilmiş belediye başkanı hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Tek Adam Rejimi, diktatörlük uygulamalarıyla başta Kürt demokratları ve ilericileri olmak üzere, tüm muhalefet odaklarını baskı altına alma ve yok etme çabası içinde. Kürt halkının demokratik taleplerini dile getiren HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, “PKK üyesi” olmakla cezalandırılmak isteniyor. Enis Berberoğlu milletvekilleri ve Ahmet Şık gibi gazeteciler, herkesin bildiği ve önceden açığa vurulmuş gerçekleri yayımladıklarından ötürü “devletin güvenliğine zarar vermek” ve “darbecilik” suçlarından neredeyse ömür boyu hapis cezalarıyla karşı karşıyalar. Hükümet böylece kendisine muhalefet edenlerin gözlerini oymak ve dilini koparmak gayreti içinde.
Ne var ki, AKP diktası halk kitlelerini nihai olarak susturmakta ve gerçeklerin yayılmasını önlemekte başarılı olamıyor. Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP’nin başlattığı “Adalet Yürüyüşü” geniş kesimler tarafından destekleniyor ve sempati toplamaya devam ediyor. Gayrimeşru şekilde sonuçlanan Referandum sonrasında kitlelerin sokağa çıkmasını istemeyen Kılıçdaroğlu’nun “Bıçak kemiğe dayandı” diyerek şimdi “Adalet Yürüyüşü”nü başlatması gecikmeli bir eylem olmasına rağmen ve nedenleri ne olursa olsun, işçi ve emekçi kesimlerin seferberliğinde yeni bir gelişme olması son derece önemli ve olumludur.
Sosyalistlerin görevi, yürüyüşe katılan tüm kitleyi desteklemek ve yüreklendirmektir. Ve bunu, son derece genel ve soyut olan “Adalet” sloganının içeriğini doldurarak yapmak zorundayız. İşçi ve emekçi kitleler için Adalet;
OHAL’in derhal kaldırılmasıdır,
Tüm gazetecilerin ve seçilmiş vekillerin hemen serbest bırakılmasıdır,
KHK’ler ile görevden uzaklaştırılanların işlerine iade edilmesidir,
Grev yasaklarına son verilmesidir,
Kıdem tazminatında değişiklik yasasının nihai olarak gündemden kaldırılmasıdır,
Hafta sonu tatiline dokunulmamasıdır.
Önümüzde zorlu bir mücadele dönemi açılıyor. Tüm demokratik, sosyal ve ekonomik hakların korunması ve geliştirilmesine yönelik bir mücadele dönemi. Bu döneme işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütlü seferberlikleriyle girmek zorundayız. Devrimci sosyalistlerin birleşik etkinliği ve mücadelesi, dönemin ihtiyacı olan bir Birleşik İşçi ve Emekçi Cephesinin yaratılabilmesinde önemli bir dinamik oluşturacaktır. Böyle bir emek hareketi, AKP’nin tabanında kırılmaların oluşması ve iktidarının hâlâ sahip olduğu toplumsal dayanaklarının parçalanması için de tek yoldur. Tek Adam Rejiminin saldırılarını ancak böyle geri püskürtebiliriz.
İşçi Demokrasisi Partisi – Sosyalist Emekçiler Partisi
Temmuz 2017
Bölgemizin işleri: Katar, Türkiye ve diğerleri…
Katar’a yönelik tehditlerin aynı zamanda Türkiye için de “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” manasına geldiği iddia ediliyor. Özellikle son zamanlarda “antiemperyalist” bir havaya bürünen “yandaş medya” mensupları Katar’daki gelişmeleri Batı’nın RTE iktidarını yıkma planının bir parçası olarak da okuma eğilimindeler. Bunu yaparken de haliyle, aynı bizim üçüncü dünyacı- ulusalcıların yöntemini kullanıyorlar. Yani bölgenin derin iç meselelerini, çelişkilerini, kıran kırana iktidar mücadelelerini es geçerek asıl, hatta tek belirleyenin ABD’nin müdahaleleri olduğunda ısrarlılar. Böylece emperyalizmle içli dışlı bazı bölge ülkelerini neredeyse masum veya açıkça “salak” birer kurban gibi gösteriyorlar. Ama sadece gösteriyorlar, yoksa buna kendileri de inanmıyor. Ancak mecburlar, sorunun asıl nedeninin ABD’nin “İslam dünyasını” bölüp parçalama planları olduğunu söylemeseler “İslam kardeşliği” adını verdikleri hikâyenin gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığı, bu dünyanın nasıl bir nefret dünyası olduğu açık edilmiş olacak.
Bölgede, hepsi birbirini satmaya hazır devlet iktidarlarının, hanedanlıkların oluşturduğu bir kompozisyon var. Bunların hiçbiri öyle emperyalizm tarafından kandırılıp birbirlerine düşürülecek cinsten değil. Her birinin emperyalizmle, çeşitli dönemlerde çeşitli biçimler alsa da sıkı çıkar ilişkileri, sınıfsal bağları var. Hepsi Batı’daki milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla emperyalist sistemin aktif birer parçası. Bunlar, güçleri oranında kendilerini sistem ve bölge hiyerarşisinde daha yukarı taşıma planları yapıyorlar. Ve hepsi emperyalizmle pazarlık halindeler. Yani, emperyalist sistemin ve onun belirlediği dünya ekonomisinin genel çerçevesi ve kuralları içinde yer alsalar da konumları sadece ve tek yönlü biçimde, “bir dış güç olarak” emperyalizm tarafından belirlenmiyor. Emperyalizmin genel egemenliğine ve askeri korumasına karşın ortada ekonomik, politik, askeri ve diplomatik olarak her türlü “oyuna” açık bir alan var. Emperyalist hegemonyanın krize girdiği dönemlerde bu alan manevralara daha açık ve daha özerk bir genişlik kazanıyor. Burası, aynı zamanda kaçınılmaz biçimde bölgenin yeterli güce sahip “aktörleri” arasında bir “savaş” veya “iç savaş” alanı.
Haninin kaşarları!
Kısaca yandaş medya yazarlarının sahte antiemperyalizmleri ile gizlemeye çalıştıkları ve Saray’daki Efendilerinin de dahil olduğu bir iç meseleler ve iktidar savaşları yumağı var. Yani “kendisinden habersiz yaprak kıpırdamayan oyun kurucu bölge gücü” vb. hayal ve heveslerin aynı kafadaki diğerlerinin tepkisine ve düşmanlığına yol açması kaçınılmaz. Saray hizmetkârı yazar ve “ideolog” takımının bunu bilmemesi mümkün değil. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu gerçeğin üzerini örtmek zorundalar; çünkü kendi bölgesel hegemonya planları da “İslam kardeşliği” palavrasının örtüsü altında tezgâhlanıyor. O nedenle “kardeşlerine” mesajlarını bir “birlik” çağrısı ve “emperyalizmin bölgeyi bölme ve parçalama planları” konusundaki uyarılar eşliğinde olabildiğince “içeriden” ve “dostane” bir dille yollamaya çalışıyorlar. Ama kimsenin tavsiyeye ihtiyacı yok. Onlar haninin “kaşarları!” ABD’nin İran konusunda uzlaşmacı-yumuşamacı bir tavır aldığı dönemde, İsrail’le birlikte Suudiler’in nasıl yırtınırcasına bir savaş kışkırtıcılığına giriştikleri, Obama yönetimine nasıl baskı yaptıklarını hatırlayın. Yani onlar İran’a karşı ABD tarafından kışkırtıldıkları için değil, ABD emperyalizmininkilerle örtüşen ve bazen de onu aşan kendi öz çıkar ve politikaları nedeniyle saldırgan bir tavırdan yanalar. Ve yine öz çıkarları nedeniyle, ABD’nin ağırdan aldığı veya geri adım attığı bir durumda, her türlü provokasyona girişebilirler.
Bağımlılık ama nasıl?
Ortadoğu’daki “iktidar” kavgası elbette kendi iç koşullarıyla sınırlı değil. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının ve de enerji nakil hatlarının, su yollarının bulunduğu bir bölgede emperyalizmin müdahaleci etkisi, stratejik çıkarları çok önemli etkenler. Dünya ekonomisinin enerji konusundaki stratejik kalbi durumundaki bir bölgede başka türlüsü mümkün değil. Ancak yukarıda da vurgulandığı üzere dış dinamiklerin iç dinamiklerle ilişkisi yüz yıl öncesinden çok farklı. Londra’nın maaşa bağladığı aşiret reisleri dönemi çoktan kapandı. Bölge ülkeleri, ne kadar kol kanat gerse de ABD’nin talimatlarıyla yönetilmiyor.
Artık söz konusu olan, dünya ekonomisi gerçekliği temelinde, ekonomik ve siyasi güçlerin kendi gelişmişlik ve zenginlik dereceleri tarafından belirlenen karşılıklı bir bağımlılık içinde olmaları. Bu karşılıklılık durumu, dünyanın gidişatına bağlı biçimde değişimler gösteren, sabit olmayan “hiyerarşik” bir ilişki biçimine yol açıyor. Karşılıklı bağımlılık hiçbir zaman eşitlik anlamına gelmiyor. Ancak “eşitsiz ve bileşik gelişmenin” günümüzdeki anlamını daha açık bir hale getiriyor. Bu ilişki biçimi, aynı zamanda görece özerk alanları, çelişki ve rekabeti de açığa çıkarıyor. Sonuçta ortaya çıkan durum, daha geri ve bağımlı kapitalist ülkelere “sınırsız” bir bağımsızlık imkânı sağlamasa da emperyalist devletlere de sınırsız bir egemenlik imkânı sunmuyor. Bütün bunlar pek çok düzeyde yeni çelişki ve çatışmaların da yolunu açıyor.
Katar’ın derdi…
Katar krizini ve işin içindeki Türkiye’nin konumunu da bu temelde ele almak gerekiyor. Katar ülke yüzölçümüyle ve nüfusuyla kıyaslanamayacak büyüklükteki maddi imkânlarıyla ve bu sayede sahip olduğu ekonomik ve kültürel (El Cezire) araçlarla uzun süredir politik bir atağın içinde; etkili bir bölge gücü olma peşinde. Bu, emperyalist sistem içindeki konumu ve rolü açısından çok önemli; aynı zamanda benzer eğilimler içindeki diğer bölge güçleriyle de bir düşmanlık nedeni. Ancak bu rekabet sadece bölge düzeyinde devletler arası düşmanlıkları değil, ittifakları ve çeşitli uzlaşmaları da gerekli kılıyor. Mesela Suudiler güç ve istikballeri açısından İran’ın devre dışı bırakılmasını zorunlu görürken Katar, İran’la ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü İran’ı karşısına almanın ciddi bir tehlike oluşturacağının farkında; Katar’ın İran’la düşmanlığı, onu diğer bölge güçlerinin korumasına muhtaç hale getirecek; bu ise Katar’ın rekabet gücünü büyük oranda kıracaktır. Ayrıca İran, rakip Suudileri dengeleyebilecek en önemli güçtür. Üstelik Katar, İran’la kavgasız gürültüsüz idare etmeleri gereken ortak bir doğalgaz havzasını da paylaşmaktadır. Aynı nedenlerden ötürü Katar, gerçekte Suudilerle arası hiç iyi olmamış Türkiye ile de büyük çaplı, bilinir bilinmez maddi ilişkiler ve muhtemelen koruyucu bir askeri ittifak içindedir.
Rejim sorunları
Ancak bu bölgede ittifaklar sadece devletlerarası düzeyde oluşmuyor. Rekabet, yerel siyasi, dini, mezhebi güçlerle de ittifakları zorunlu kılıyor. Desteklenen iç güçlerle girilen ittifaklar ister istemez bölge ülkelerinde rejim sorunlarını (yani iç meseleleri) gündeme getiriyor. Her yerel güç, aynı zamanda kendi siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarları olan bir iktidar adayı-heveslisidir. Nihayetinde böyle bir bölgesel mücadele, dost ve düşman rejimler gerçekliği temelinde yürür. İki ülkenin veya ülkeler grubunun, birbirleriyle uluslararası siyasi-iktisadi-askeri bir rekabet içinde olmalarının ötesinde, birbirlerinin rejimlerine karşı, işin içine ideoloji ve iç müdahalelerin de karıştığı bir mücadele içinde olmaları sorunun rengini ve şiddetini değiştirir. Katar, bölgesel etki ve gücünü artırma hedefi doğrultusunda, hemen her ülkede örgütlü ve artık belirli bir iktidar deneyimine de sahip İhvan’la uzun süredir ittifak halinde. Bu durum Katar’ı aynı güç (İhvan) üzerinden bölge hegemonyası hesapları yapmış olan Türkiye ile yakınlaştırırken, Suudiler’le ve Mısır’la gerilime sokuyor. Suudiler, Vahabiliği bir yayılma-hegemonya aracı olarak kullanırken İhvan geleneğini rejimi açısından ciddi bir iç (ve de dış) tehlike olarak görüyor. Mısır’da Mursi iktidarını deviren darbeyi ve “laik” Sisi diktatörlüğünü maddi ve siyasi olarak destekleme nedeni bu. Aynı şekilde Türkiye’deki iktidarın, Mısır’daki darbeyi, her türlü diplomatik teamülün dışında canhıraş bir biçimde lanetlemesi, Mısır’ın “yeni” rejimine açıkça karşı çıkması boşa değil. 2011’de Arap devrimlerinin başlamasının ardından hem bu devrimleri tasfiye etmek, hem de bu dalgadan İhvan zincirine dayalı hegemonik bir sonuç çıkarmak için giriştiği çabaların iflasının yol açtığı öfke Türkiye’yi Mısır’la karşı karşıya getirdi. Aynı nedenle, üzeri biraz örtük biçimde de olsa, Türkiye Mısır’daki Sisi rejiminin asıl destekçisi olarak gördüğü Suudi Arabistan ile de karşı cephelerde yer aldı. Suriye’deki muhalifleri birlikte destekleme faaliyetleri, ortak askeri güç (İslam ordusu) projeleri bile gerilimi azaltamadı.
“Suriye’nin dostları!”
Suriye iç savaşı ve Esad rejimine ortak düşmanlık, 2014 krizini saymazsak, “Sünni cephe” içindeki krizin ortaya çıkışını geciktirdi. Ancak rekabet Suriye’de bir işbirliği kılığında devam etti. Suriye devriminin tasfiyesini Müslüman Kardeşler üzerinden yapmayı planlayan ve muhtemelen diğer örneklere bakarak kolay bir İhvan zaferi bekleyen Türkiye ve Katar, ortaklıklarını iç savaş boyunca sürdürdüler. Savaş alanında kalıcı bir etki sağlayamayan “ilk” ÖSO deneyimi, sahadaki etkisizliğinin yanı sıra “Suriye’nin Dostları”nın iç rekabetlerinin de etkisiyle işlevsiz kalırken, ilk dönemde iktidar alternatifi olarak örgütlenmeye çalışılan Suriye Ulusal Koalisyonu ve Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’nun Türkiye ve Katar’da kurulması, esasen İhvan üzerinden yapılan planların bir parçasıydı. Ancak bu örgütler baştan itibaren (Türkiye) Katar-Suudi rekabetinin alanı oldular ve neticede herhangi bir siyasi ve askeri rol oynayamadılar. Katar ve Türkiye’nin İhvan üzerinden yaptıkları planlar gerçekleşmedi. Ayrıca Esad rejimini devirme amaçlı ortaklıkların hepsi, birlikte davranıldığı görüntüsüne rağmen, Suudiler’le Katar arasındaki rekabetin alanı haline geldi…
Şimdi Katar “terörü desteklediği” gerekçesiyle Suudiler ve müttefikleri tarafından suçlanıyor. Ancak kavga çıktı mı, sır kalmaz; Katar da cevabını veriyor. Biraz da Suriye’deki rakibi İran ve Hizbullah’la şartların gerektirdiği daha açık yakınlaşmanın bir sonucu olarak, Katar’ın eski Başbakanı şunları söylüyor:
“Hepimiz Suriye’de yanlış yaptık… Biz Fars Körfezi komşusu Arap ülkeleri Amerika ile, Ürdün ve Türkiye’de iki ortak operasyon odası oluşturup Suriye’deki gruplara destek verdik. Fakat sonradan bu grupların farklı programlarının olduğunu gördük ve bunlara desteği kestik. Ama Amerika bu grupları desteklemeye devam ederek yanlış yaptı. Bu demek değil ki, biz yanlış yapmadık, biz de Suriye konusunda yanlış yaptık.”
Yani bugün Katar’ın teröre destekle suçlanmasına yol açan faaliyet ve ilişkiler kısa bir süre önceye kadar elbirliğiyle yürütülmüş. Amerika ile birlikte Türkiye ve Ürdün’de operasyon odaları oluşturulup Suriye’deki gruplara destek verilmiş. Ayrıca Katar ve Suudilerin sağladığı paralarla, ABD’nin organize ettiği ve Türkiye’nin de işin içinde yer aldığı silah sevkiyatını da unutmamak gerekiyor. Yani “terörle” içinde hemen herkesin yer aldığı dört başı mamur bir işbirliği söz konusu.
Ancak Katar’a yönelik suçlamada gerçek neden öyle silah külâh, IŞİD-Nusra meselesi değil. Asıl mevzu, karşılıklı güç mücadelesi temelinde İhvan-ı Müslimin ile ilişkiler. Yani devletler arası mücadelede rejim ve iktidar sorunlarına yol açabilecek şimdilik en önemli unsur. Katar ve Türkiye, bir yayılma ve etki aracı olarak İhvan’ı desteklerken, Mısır ve Suudiler, İhvan’ı “terör örgütü” olarak ilan etmiş durumda.
Türkiye’ye gelince…
Türkiye’ye gelince; sorun “neye niyet neye kısmet” durumundan “Dimyat’a pirince giderken…” durumuna doğru yol alır görünüyor. İktidar kanadının telaşı da bundan. Katar’a yönelik operasyonun, Türkiye’yi de hedeflediği iddiası o kadar da boş değil. Özellikle Suriye’deki faaliyetleri ve Mısır’a yönelik “Rabia” politikası hesaba katıldığında, şimdilik Katar’a yönelik görünen suçlamalar Türkiye’ye de yönelebilir. RTE’nin yeni Bonapartist gericilik rejiminin giderek uluslararası bir soruna dönüşmesi oranında bu ihtimal artar. Mesela Suriye’deki faaliyetler ve “MİT tırları” konusu böyle bir suçlamanın önemli argümanlarından biri haline gelebilir. Bu nedenle Saray’ın bu konuyu büyütmesi ve tamamen kendi denetimindeki adliyenin önemli bir CHP milletvekiline casusluk suçlamasıyla çeyrek asırlık hapis cezası vermesi her şeyden önce yeni rejimin kendisi açısından büyük bir hatadır. Buna karşı başlatılan protesto yürüyüşü, sorunun dışarıda da daha görünür hale gelmesine yol açacaktır. Profil küçültmesi gereken durumlarda profil büyütmesi, daha kritik bir aşamada RTE’yi uluslarası planda da hedef haline getirebilir. Tabii, bu noktada yeni rejimin ABD ve AB emperyalizmiyle ve de Rusya ile ilişkileri belirleyici öneme sahip olacaktır.
İktidarın Katar’la ilişkilerinin, hayati bir seviyede olduğu bu krizle birlikte iyice ortaya çıktı. Katar sermayesinin yeni rejimin hayat damarlarından biri olduğu gerçeği, bu ülkeyle olan askeri ilişkileri de açıklıyor. Türkiye belli ki, kendini böylesine bir ekonomik kaynağın güvenliğini sağlamak zorunda hissediyor. Krizin ilk günlerinde, Türkiye’nin Katar’daki üsse apar topar asker gönderme kararı alması bunun kanıtı. Bu durum belli ki Suudiler ve müttefikleri açısından da hayati bir önem taşıyor. Nitekim Suudi cephesinin Katar’a verdiği “ültimatom” da bunu gösteriyor. Burada “Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını derhal iptal etmesi; Türk askeri üssünün kapatılması ve Katar toprağında Türkiye ile askeri işbirliğinin bitirilmesi” istenmektedir. Talepler bir yönüyle Türkiye’ye de yöneliktir. (İşe iktisadi tehditler de eklenmiştir.) Bütün bunlar Türkiye’nin Arap dünyasının sorunlarına ve iç çatışmalarına bugüne kadar olmadığı biçimde dahil olduğu ve daha da olacağı anlamına geliyor. Gelinen noktada Türkiye için sorun artık dış işlerinin çok ötesinde bir iktidar ve rejim sorunu halini almıştır. Doğru veya yalan, ama Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye’deki darbe kalkışmasına, hükümeti gayrımeşru yöntemlerle devirme çabalarına bir ülkenin 3 milyar dolar para desteği sağladığını biliyoruz. Üstelik bu Müslüman bir ülke” demiştir. Bu ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğunu söyleniyor. Bu sözler RTE’nin Körfez’in 15 Temmuz darbe girişimini desteklediğine ilişkin sözleriyle çakışıyor. Kısacası Ortadoğu’daki bu son krizin Türkiye için de bir iktidar ve rejim sorunu haline geldiğini söyleyebiliriz. Bunda şaşıracak bir şey yok. Çok önceleri, Troçki’nin bir sözünden aldığımız ilhamla, “Türkiye’nin müdahil olduğu bölgenin bütün sorunlarını kendi bünyesine taşıyacağını” söylemiştik…
Venezuela: Chavizme karşı Leninizm
Dünya solu içerisinde Chavizme dönük olarak temelde iki farklı tutum alındı. Bir siyasal kamp, Chavez’in “21. yüzyıl sosyalizmi” adı altında gerçekleştirdiklerini ve daha da önemlisi politik programını, koşullu veya koşulsuz bir biçimde destekledi. Chavizme verilen bu destek de kendisi içerisinde birkaç bölüme ayrılıyordu. İlk olarak, kesin bir biçimde sosyalizme (sınıfsız topluma) gidildiğini iddia edenler vardı. İkinci olarak, sosyalizmin inşasının henüz başlamamış olduğunu ancak Chavez iktidarının bu inşayı somut bir olanak olarak var ettiğini söyleyenler vardı. Destekleyici kampın son halkası ise, Chavizmin burjuva karakteri sebebiyle sosyalizmin inşasını başlatamayacağını ancak Chavezci hükümetin Venezuela’yı bir yarı-sömürge olmaktan, emperyalizme bağımlı olmaktan kurtarabileceğini deklare edenlerden oluşuyordu. Bütün bunların karşısındaki ikinci temel tutum ise, Chavizmin yukarıda sayılanların hiçbirisini gerçekleştirmeye muktedir olmayan ve politik-programatik olarak burjuva bir karakter taşıdığını söyleyen; bunun yanı sıra Chavez’in eleştirel dahi olsa desteklenmesinin, yalnızca kitlelerin bu programla tecrübelerini tüketmelerinin ertelenmesi anlamını taşıyacağını propaganda edenlerin önerdikleri devrimci sosyalist hatta somutlaşıyordu.
Destekleyici kampın siyasal argümanlarının hepsi, istisnasız, Chavizmin formunun veya biçimsel olarak vaat ettiklerinin, onun programatik özüyle karıştırılmasının bir sonucu olarak vuku buluyor. Zira akımımızın senelerdir söylediği üzere Chavez ve Chavizm bırakalım Venezuela’yı sosyalizme ilerletmeyi, onu emperyalizme daha da bağımlı hale getirmiştir.
Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!
Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu, Arjantin’deki, Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz, “Ni Una Menos” hareketinin, 3 Haziran’da erkek şiddetine karşı yaptığı çağrıya karşılık vererek, kadınları Arjantinli kadınlarla eşzamanlı olarak, İstanbul’da da sokaklarda olmaya çağırdı. 3 Haziran Cumartesi günü Kadıköy’de Süreyya Operası’nın önünde buluşarak, Kalkedon Meydanı’nda yürüyen kadınların yaptığı basın açıklamasını kısaltarak paylaşıyoruz:
Bir veda daha: Şengül öğretmen erkek arkadaşı tarafından katledildi!
Nisan ayında en az 30 kadın öldürüldüğünü Şengül öğretmen de biz diğer kadınlar gibi okumuştu haberlerde. Bir sonrakinin kendisi olabileceği korkusunu taşıyordu belki de. Çünkü bir süredir erkek arkadaşı tarafından şiddet görüyordu ve ne yazık ki korktuğu başına geldi: Şengül öğretmen erkek arkadaşı tarafından evinin camından itilerek katledildi. Katlinden sonra onu Eğitim-Sen’li arkadaşları uğurladı.
Dünyayı değiştiren kadınlar I
Hayatımız boyunca bizlere okullarda, ailemizde, çevremizde tarihteki erkek figürlerin başarıları anlatıldı. Öyle ki, bilimsel çalışmaları sadece erkekler yapmış, tarih boyunca elde edilen tüm toplumsal kazanımlar için yalnızca erkekler mücadele vermiş gibiydi. Tabii bunun, biz kadınların henüz okul çağındayken ikinci planda olduğumuzu kabullenmemiz için yapıldığını artık biliyoruz. Araştırmaya başladığımızda, şu an bulunduğumuz konuma aslında sindirilmeyi reddeden pek çok kadın sayesinde sahip olduğumuzu görebiliyoruz. Onları tanımak ve dünya tarihinde görünür kılmak için hala geç değil. Bu köşemizi artık, baskılarla yılmadan kazanımlar elde eden kadınlara ayırıyoruz. Dünden bugüne sayıca ne kadar çok olduğumuzu göreceksiniz.
“Adalet” Yürüyüşü ve “Biz”
Gayrimeşru referandumun gayrimeşru sonuçları açıklandığında, doğal olarak Tek Adam Rejimi karşıtı kitleler arasında ciddi bir infial oluşmuş ve insanlar reddiyelerini ve kızgınlıklarını sokaklarda ifade etmek için dışarılara çıkmışlardı. O anda tabii gözler, HAYIR cephesinin başını çeken Kemal Kılıçdaroğlu’na çevrilmiş, CHP’den protestolara destek mesajı beklenmişti. Ama olmadı. Kılıçdaroğlu “provokasyonlara açık ortam” tespitiyle ne kendi partisini sokağa çağırdı, ne de çıkanları destekledi. Böylece eylemler sönümlendi, belirli bir moral bozukluğu oluştu ve Kılıçdaroğlu’na kendi partisi içinden bile tepkiler gelmeye başladı.
Bu durum kuşkusuz bir önderlik krizi yaratıyordu. Diktatörlük rejiminin baskılarına karşı mücadeleye istekli kesimler kendilerini seferber edip örgütleyecek ciddi bir önderlikten yoksun kaldıkları sürece geri çekiliyor, mücadeleler parçalı ve etkisiz hale geliyordu. Biz İDP olarak o noktada (daha öncelerinden beri öneregeldiğimiz gibi) bu önderlik işlevini üstlenecek bir İşçi ve Emekçi Cephesi’nin oluşturulmasını öneriyor; başta sendikalar ve işçi partileri olmak üzere tüm emekçi örgütlerini böyle bir cephenin oluşturulmasına çağırıyorduk. Ama bu örgütler, gerek kendilerinde böyle bir dinamik göremediklerinden, gerekse kitlelerin acil ihtiyaçları etrafında bir araya gelme becerisini gösteremediklerinden, bu olmadı. Ne var ki, sınıf mücadelesinde politika boşluk tanımıyor. Sosyalistlerin dolduramadığı bir boşluğu reformizm doldurmakta pek güçlük çekmez.
“Adalet Yürüyüşü”
Ve CHP şimdi içeriği ve sonuçları bakımından son derece önemli bir seferberlik başlattı. “Adalet Yürüyüşü” olarak adlandırdığı uzun yürüyüşün neden örgütlendiğine ilişkin pek çok tahminde bulunabiliriz. Yürüyüşün Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının hemen ertesi günü başlatılması, onun o gece değil daha önceden düşünülüp tasarlanmış bir eylem olduğuna işaret ediyor. Tabii bu planın Berberoğlu’nun tutuklanma olasılığının da göz önünde tutulmasıyla hazırlanmış olması da mümkün. Bu arada, CHP’nin içinden ve tabanından gelen basıncın etkili olmuş olabileceği, partiyi birleşik bir biçimde ayakta tutabilme girişimi olarak tasarlandığı da düşünülebilir. Kuşkusuz CHP’nin şu anda Cumhurbaşkanı’nı ve AKP hükümetini bu seferberlikle düşürme gibi bir planı yok ve asıl hedefi 2019’daki veya bir yıl öne çekilebilecek olan seçimlere partisini hazırlamak ve %49,5’u pekiştirip bu oranı artırmak. Mümkünse kendi ağırlığında bir “ortak aday” belirleyebilmek için diğer partilerin toplum ve oy kitlelerini etkilemek.
Bunların hepsi mümkün, ama şu açık bir gerçek: CHP’nin Adalet yürüyüşü, Gezi ve Metal fırtına sonrası en büyük ya da en büyük olmaya aday bir seferberlik. Salt “adalet” gibi çok genel, aşırı burjuva demokratik ve farklı ideolojik ve politik duruşlardan kesimleri de etkilemeye ve/veya katmaya yönelik bir sloganla sınırlanmış olması, eylemin içeriğini de belirliyor. İşçi-emekçi eksenli bir seferberlik de değil; sınıflararası (ya da çok sınıflı diyebileceğimiz) bir protesto hareketi. Nerede ve nasıl biteceği, hangi sonuca yönelik olduğu müphem. CHP’nin burjuva demokratik karakterinden hareketle bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Hatta geniş bir mitingle bitirilip sonuçsuz kalmasından, dolayısıyla da kitlenin hayal kırıklığına uğramasından da kuşkulanabiliriz. Ama tekrar edelim: Bunların hiçbiri, yürüyüşün şu an en büyük kitle seferberliği olduğu gerçeğini yok etmiyor. Şu anda bizim önem vermemiz gereken CHP liderliğinin sınırlılıkları değil, seferberliğin kendisi, ona katılan ve onu destekleyen kitleler, protestonun yol açabileceği yeni olanaklardır.
Yeni olanaklar
Önce adalet yürüyüşünün başlayıp bitecek ve daha sonrasında kitleleri 2019 seçimleri için beklemeye alacak bir girişim değil; Tek Adam Diktatörlüğüne karşı sürekli bir mücadele sürecinin bir aşaması olarak kavramalı ve hep birlikte bunu katılımcılara da aktarabilmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz sürece, “Bu eylemden de bir sonuç alınamadı” türünden kısa vadeli ama köklü beklentilerin yol açabileceği moral bozuklukları engellenmiş, direniş isteği ve heyecanı teşvik edilmiş olur. Bu yürüyüş bir “son atılım” değil, grev yasaklamalarına karşı tepkilerin, gerici ve maşist saldırılara karşı kadınların direnişinin, zeytinlik yasasına karşı mücadelelerin, sokaktaki dinci baskılara karşı çıkışları birleşerek evrileceği yeni seferberliklerin önemli bir adımı olmalıdır.
Öte yandan, son derece genel bir slogan olan “Adalet” çağrısının içeriğini biz sosyalistler doldurmalıyız. OHAL’in kaldırılmasından ve gazeteciler ile tüm seçilmişlerin derhal serbest bırakılmasına, işten atılan akademisyenlerin görevlerine iadesine, grev yasaklamalarının durdurulmasına, kıdem tazminatı ve hafta sonu dinlenmesi haklarının korunmasına kadar değişen politik, ekonomik ve toplumsal slogan ve taleplerle bu seferberlikler içinde yer almalıyız.
Ve nihayet Kurucu Meclis… Biz Tek Adam gerici rejiminin, talancı oligarşinin Tek Parti diktatörlüğünün, 2019 başkanlık seçimleriyle tadil edilebileceğine inanmıyoruz. Ülkede gerçekten demokratik, emperyalizmden bağımsız ve sosyal bir rejimin, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin katılımıyla oluşturulacak bir Egemen ve Bağımsız Kurucu Meclis eliyle inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Politik mücadeleler ve devrimler tarihi, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda bunun yegane gerçekçi çıkış yolu olduğuna işaret etmekte. Ve bu amaçla bir kez daha tüm işçi ve emekçi örgütlerini bir Birleşik Cephe oluşturmaya davet ediyoruz.
Onur Yürüyüşü’ne dönük baskıları ve saldırıları reddediyoruz!
25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası bu yıl 19-25 Haziran tarihleri arasındaydı. Haftanın kapanışının ise dün (26 Haziran) İstiklal Caddesi’nde saat 17.00’deki 15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’yle yapılması planlanıyordu. Fakat İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşü için “toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği nedeniyle izin verilmeyeceğine” dair bir açıklama yaptı.
Aynı zamanda yürüyüşe dair günler öncesinden Alperen Ocakları’nın da tehditleri söz konusuydu. Hatta Valilik yasağı üzerine teşekkür mesajı yayınlayan grup, ‘LGBT bireylerin ülkenin manevi değerlerini kirlettiği’ni belirterek, Valiliğin “duyarlılık” göstermesine şükranlarını sundu.
Tüm bunlara rağmen, Onur Yürüyüşü organizasyon komitesi bu yasağı tanımadıklarını açıklayarak, yürüyüş çağrısını sürdürdü. Bunun üzerine Polis İstiklal Caddesi ve civarını abluka altına alarak, üzerinde gökkuşağı sembolü taşıdıkları gerekçesiyle insanların geçisişine izin vermedi. Fransız Kültür Merkezi önüne toplanmaya çalışan gruplar engellendi. 24 Onur Yürüyüşü katılımcısı ve 20 de yürüyüşü engellemeye çalışan (Alperen Ocakları üyeleri olduğu sanılan kişiler) olmak üzere toplam 44 kişi gözaltına alındı. Onur Haftası twitter hesabından yapılan bildirime göre gözaltına alınan bir grup aktiviste Kuran dinletildi.
Gözaltına alınan LGBTİ+ aktivistleri derhal serbest bırakılmalı, yürüyüşü engelemeye çalışıp tehditler savuran kişiler ve kurumlar hakkında işlem yapılmalıdır.
Nefret suçtur, Onur Yürüyüşü engellenemez!
Cihangir’de okunan basın açıklamasını kısaltarak paylaşıyoruz:
“15’ncisini bugün kutlayacak olduğumuz, özlediğimiz İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’müz, İstanbul Valiliği tarafından bir kez daha yasaklandı.
Valilik bir açıklama yaparak en demokratik hakkımız olan yürüyüşümüzü, planlandığımız günden bir gün önce, itiraz hakkımızı da engelleyerek yasakladığını ilan etti. Türkiye’de 25 yıldır Haziran’ın son haftasının İstanbul LGBTİ+ Onur Haftasıolarak kutlandığını ve 15 yıldır da Haziran’ın son pazarı gerçekleşen Onur Yürüyüşü’nü yedi cihan bilmektedir. Basın açıklaması haktır, protesto haktır, örgütlenme, itiraz ve mücadele etme haktır; izne tabii tutulamaz.
Valiliğin yasak açıklamasında gösterdiği nedenler, tam da bizim bu yürüyüşü yapma sebeplerimizdir. Evet yaptığımız çağrıya ‘toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği görülmektedir’, ancak 12 yıl boyunca coşkuyla gerçekleşen barışçıl bir yürüyüşe tepki gösterilmesinin asıl nedeni nefrettir. Bu bahsedilen kesimlerin başlattığı linç ve savurduğu tehditler, ‘ciddi bir tepki’ değil, kamuya karşı işlenmiş bir suçtur.
Valilik ‘başta katılımcılar olmak üzere vatandaşlarımızın ve gezi amacıyla bölgede bulunacak olan turistlerin güvenliği ve kamu düzeni’ bahanesiyle yürüyüşümüzü yasaklamıştır. Bizleri dört duvar arasına hapsederek, gizlenmemizi isteyerek, örgütlenmemiz ve görünür olmamız engellenerek ve bizi tehdit edenlere cesaret vererek güvenliğimiz sağlanamaz. Bizlerin güvenliği, ne kadar güçlü, ne kadar kalabalık, ne kadar cesur olduğumuzu göstermekle sağlanacaktır. Güvenliğimiz insan haklarının, ayrım gözetmeksizin tüm insanların haklarının ve toplumsal barışın korumasıyla sağlanacaktır. Güvenliğimiz anayasada tanınmamızla, adaletin sağlanmasıyla, eşitlik ve özgürlükle sağlanacaktır. Güvenliğimiz, LGBTİ+ Onur Yürüyüşlerinin gerçekleştiği bir ülkede yaşamamızla sağlanacaktır.
(…) Tehditler, yasaklar, baskılar vız gelir bize vız. Yürüyüşümüzü özlüyoruz, yürüyüşümüzden vazgeçmiyoruz. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın 25’nci yılını kutluyoruz, gurur duyuyoruz. Kudurun ayol!
Mutlu Akü işçileri grevde
Ortadoğu’nun ve Doğu Avrupa’nın en büyük akü üreticisi konumunda olan Mutlu Akü’de grev 10. gününü geride bıraktı. İki sene önce patronun önerdiği maaş artışını kabul etmeyen Mutlu Akü işçileri çıktıkları grevin ikinci gününde, Petrol-İş Sendikası yöneticilerinin kendilerine danışmadan imzaladığı sözleşmenin ardından grevlerine son vermek durumunda kalmışlardı. İstanbul Tuzla’da bulunan ve plastik-akü üretimi yapan iki fabrikaya sahip Mutlu Akü’de bu sene de toplu iş görüşmelerinde uzlaşma sağlanamadı. Toplam 600 kişinin çalıştığı Mutlu Akü fabrikalarında patron düşük ücretlerin yanı sıra işçilere 4 vardiya uygulamasını dayatarak işçilerin Pazar günü tatillerini ellerinden almaya çalışıyor.
13 Haziran Salı günü greve çıkan işçiler patronun önerisi olan 450 TL zamma karşılık 506 TL zam ve her yıl için 10 TL kıdem zammı talep etmekteler. İşçi Demokrasisi Partisi olarak mücadele eden işçileri selamlıyoruz; her işçi için insanca yaşayacak maaş talep ediyoruz, biliyoruz ki düşük maaşların sebebi patronların kâr arzusu, bundan dolayı düşük maaşları ve uzun çalışma sürelerini kabul etmiyoruz.
Diam Vitrin işçileri direnişte
İstanbul Tuzla Kimyacılar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Diam Vitrin fabrikasında işçiler geçtiğimiz aylarda DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’na (BMİS) üye olmuşlardı. 220 işçinin çalıştığı fabrikada sendika istemeyen patron, 200’e yakın işçinin sendika üyesi olmasının ardından, 12 Mayıs günü 5 işçiyi işten çıkarmıştı. Yapılan eylemler üzerine yetkili sendika ile görüşeceği beyanını veren patron işçilerin üretime dönmesi üzerine sendika ile görüşmeyeceğini açıklamıştı. 17 Mayıs Çarşamba günü 10 işçinin daha işten atılması üzerine işçiler fabrika içerisinde direniş başlatmışlardı.
7 Haziran tarihinden bu yana üretimin durmuş olduğu fabrikada BMİS sendikal çoğunluğu sağlamış durumda. Sendikalaştıkları için işten atılan ve fabrika önünde eylem yapan işçilere fabrika içerisindeki işçiler üretimi durdurarak destek verdikleri için 15 Haziran Perşembe günü, işçiler bir kez daha patronun işten atma saldırısı ile karşı karşıya geldiler. İşçilere yasal hakları olan sendikalaşma hakkını kullandırtmayan, fabrikanın kapılarını mühürleyerek işçileri içeri almayan, fiilî lokavt uygulayan patron, işçilere “Yapılan kanunsuz grev nedeniyle iş akdinize son verildi.” yazan mesajlar göndertti. Bunun üzerine 16 Haziran günü fabrika önünde buluşan işçiler atılan tüm işçilerin işe geri alınması için bir yürüyüş gerçekleştirdiler.
Fabrikalarına sendikalı olarak dönmeye kararlı olan Diam Vitrin işçilerinin mücadelesi sürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak mücadele eden işçileri selamlıyor, işten atmaların yasaklanmasını, yasa dışı bir biçimde sendikalaşmayı engelleyen patronların cezalandırılmasını talep ediyoruz.
Kadına şiddet yine cezasız!
Yine bir kadına şiddet vakasıyla karşı karşıyayız. Pendik’te bir minibüste gördüğü şortlu kadına “Ramazan ayında böyle giyilir mi!” diyerek saldıran şahıs tahrik olduğunu iddia ederek kendini aklıyor.
Baskıcı tek adam rejiminden kurtuluşun yolu kitle seferberliğidir!
Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet yürüyüşü devam etmekte.
Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve Kılıçdaroğlu’nun 25 gün sürecek yürüyüşe başlaması iki şeyi ispat ediyor. Birincisi MİT tırları davasında hükümet hiç de kendisini savunduğu gibi Suriye’ye insani yardım falan göndermiyordu. Öyle olsaydı Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasına gerek kalmazdı, yalnızca tırlar açılıp insani yardımlar sergilenirdi. Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikasında “açıklamakta epey zorlandığı” işlere bulaştığının bir kanıtı.
Açığa çıkan ikinci şey de Erdoğan yönetiminin yarattığı tepkilerin Kemal Kılıçdaroğlu’nu 25 günlük bir yola sürükleyebilecek bir seviyeye ulaştığıdır. Bu durum, tek adam rejiminin ana muhalefet partisine dahi tahammülünün olmadığını, CHP’nin yeni rejime ancak koşulsuz bir biçimde bir biat ettiğinde yaşama şansı bulabileceğini ortaya koyuyor.
CHP’nin baskıcı tek adam rejiminin durdurulmasına dönük olarak sokağı işaret etmesi önemli ve olumlu bir gelişmedir.
Ancak adalet yürüyüşünün barındırdığı iki büyük tehlike söz konusudur. İlk olarak, gerici yeni rejimin değişmesinin yalnızca bir kitle seferberliği ile mümkün olabileceğini uzunca bir zamandır ifade ediyoruz. CHP ve tüm işçi ve emekçi örgütleri bütün güçlerini bu protesto yürüyüşünün kitleselleşmesi için seferber etmelidirler, zira aksi bir durum yürüyüşün tamamlanmasının ardından kitlelerde sokağın çare olmadığına dair bir fikir oluşturabilir ve derin bir umutsuzluk yaratabilir. Bu nedenle işçi örgütleri ve sosyalist hareket, bu sürece kendi somut talep ve sloganlarıyla dahil olmalıdır. Rejime karşı mücadelede CHP önderliğine önce güven beslenmesi ve ardından yeni bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşanmaması için tek çözümün milyonların seferberliğinden geçtiği ısrarla vurgulanmalı, CHP yönetimine bu yönde adım atması çağrısında bulunulmalıdır.
İkinci büyük tehlike ise adalet yürüyüşünün taleplerinin net olmamasıdır. Bugün yürüyüşün ana fikri olan adalet kavramı OHAL’in derhal sonlanması; KHK ile işlerinden atılan emekçilerin işlerine geri dönmesi; tüm siyasi tutsakların ve gazetecilerin serbest bırakılması ve elbette ki iş cinayetlerine kurban giden, grevleri yasaklanan, örgütlenmesi önüne pek çok engel koyulan, kıdem tazminatı gasp edilmek istenilen ve sarayın ve zenginlerin bekası için sefalet koşullarına zorlanan işçi ve emekçilerin tüm haklarının tanınmasıdır. Kılıçdaroğlu yürüyüşünün gerçek adalet sağlanana dek süreceğini açıklamıştı. Madem öyle, gerçek adaletin bu olduğunun da açıklanması gerekiyor.
Adalet için de, sarayın tesis ettiği gerici rejimin yerine adaleti garanti edecek bir rejimin temin edilmesi gerekiyor. Bunun tek dayanağı da Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis olabilir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere yoksul ve ezilen kitlelerin her kesiminin temsil edildiği, demokratik hakları garanti altına alacak bir Kurucu Meclis!
CHP yönetimi ve Kılıçdaroğlu bugün büyük bir ikilemle karşı karşıyadır. Eğer gerçekten söyledikleri gibi, gayrimeşru bir dikta rejimiyle karşı karşıyaysak, o halde bu dikta rejimine karşı milyonların seferber olduğu kararlı bir mücadele yürütülmek zorundadır. CHP böyle bir mücadelenin parçası olmak yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. Bir yandan Saray rejimini meşrulaştıran diğer yandan onu eleştiren tutumlar, toplumsal muhalefete ağır bedeller ödetmektedir.
Gerçek adalete kavuşana, sarayın egemenliğini sonlandıracak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclise dek seferberlikler genişlemeli ve devam etmelidir! İçinde bulunduğumuz koşullardan başka bir aydınlık çıkış yolu mevcut değildir.
CHP sokakta…
Kılıçdaroğlu bıçağın kemiğe dayandığını söylüyor. Aslında bıçak çoktan kemiğe dayanmıştı, fakat canı ancak şimdi yanmış olacak ki ana muhalefet partisi, “adalet” sloganıyla sokağa çıkmaya karar verdi. Yani CHP, ülkede bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesine rağmen sürecin “olağan” aşamalarında yapmadığı bir şeyi sonunda yaptı. Bu “olağanüstü” durum eski Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni ve CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun meşhur MİT tırları davası kapsamında “casusluktan” tutuklanmasıyla ortaya çıktı. Uzun süredir sözü edilen güçlü bir ihtimal gerçekleşmeye başladı ve yeni rejim, sesini soluğunu kesmek amacıyla CHP’ye de yöneldi. Bir süre önce milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda CHP’nin de verdiği destekle HDP’yi hedef alan Saray kaynaklı sindirme operasyonunda sıra CHP’ye geldi. CHP de bunun farkında ki, 7 Haziran’dan (2015) bu yana aslında defalarca sokağa çıkması gerektiği halde, burjuva karakteri, rejim ve devletperestliği nedeniyle bundan uzak duran ana muhalefet, dışarıdaki “silahlı adamlara” rağmen sonunda bir açık hava mücadelesine girmeye karar vermiş görünüyor.
Sana hukukun yolları..!
Liderliğinin bilinen performansı nedeniyle hepimizi şaşırtan bu durum iktidar çevrelerini de şaşırtmış görünüyor; o nedenle “şaşırtıcı” laflar ediyorlar. Mesela “Başbakan” Binali Yıldırım, sokağın ana muhalefete yakışmadığını, çözüm yerinin meclis olduğunu ve meseleye hukuk içinde bir çözüm bulunursa bulunabileceğini (!) söylüyor. Yani tam bir “Size hiç yakıştıramadım!” durumu.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, “Kanun yolları sokaklarda değil, kitaplardadır, muhakeme usulünü belirleyen kanunlardadır!” diyerek CHP’yi mücadelesini hukuk çerçevesinde yürütmesi konusunda uyarıyor!
Elbette yeni rejimin efendisi RTE de hukuki yollar konusunda ısrarlı! Ankara’dan İstanbul’a doğru bir uzun yürüyüşe geçen Kılıçdaroğlu’nu uyarırken, “Eğer adalet arıyorsan parlamentoda kürsüde aranır. Eğer bu yolla hukuk elde edeceklerini sanıyorlarsa bu da mümkün değildir. Adaleti aramanın yeri parlamentodur” dedikten sonra Anayasa’nın 138. maddesini hatırlatıyor. O madde şöyle:
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dâva hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Nasıl? “Reis”in ağzından çıkınca şaka gibi değil mi? Ancak belli ki Kılıçdaroğlu’nun şaka kaldıracak hali yok. Dedik ya durum vahim; CHP için bile! Aslında hâlâ Gezi şokunu üzerinden atamamış olan RTE’nin de şakası yok. İlk günlerde (bir “lütuf” olarak) derhal yasaklama yoluna gitmese de, üstünü hukuka dair hikâyelerle örtmeye çalıştığı o fokur fokur kaynayan öfkesini bir ölçüde zaptederek baklayı ağzından çıkarıyor: “Yargı yarın sizi de davet ederse şaşırmayın!”
Tehditler eşliğinde sıra CHP’de…
Böylece, başta “FETÖ ile ilişkiler” olmak üzere “vatan hainliği”nin her türlüsünü kapsayan suçlamalar eşliğinde sıranın CHP’ye geldiği iyice anlaşılıyor. Ayrıca “şaşırmayın” biçiminde bir uyarıya da gerek yok. Söz, RTE’nin ağzından çıkmışsa, şaşıracak bir şey olmadığını ve onun her tehdidinin mutlaka gerçekleşeceğini herkes biliyor.
Dedik ya, zaten CHP’yi de o çok riskli ve tehlikeli bulduğu sokaklara çıkmak zorunda bırakan da bu gerçeklik. Böylece en azından şimdilik, Baykal’ın şiddetle tavsiye ettiği, durumu kabullenip 2019 seçimlerini bekleme çizgisi bir ölçüde aşılmış görünüyor. Bu durum iktidarda sadece bir şaşkınlığa değil telaş ve paniğe de yol açıyor. RTE’nin o hiç içinden çıkmayan Gezi korkusu, yani milyonlarca insanın özgürlük talebiyle sokaklara dökülme ihtimalinin dehşeti yeniden zuhur ediyor. Ancak bu defa hazırlıklı sayılırlar. Gezi’yi epeydir dış mihrakların tertiplediği bir darbe teşebbüsü olarak 15 Temmuz’la ilişkilendirme taktiği ve dolayısıyla yeni bir Gezi’yi bu defa çok daha büyük bir şiddetle bastırma politikası hazırda tutuluyor. Tabii, yeni bir “darbe” teşebbüsü, daha doğrusu hükümetin dış destekli bir darbe olarak suçlayacağı bir halk hareketi, 15 Temmuz tecrübesi eşliğinde bu defa o “evlerinde zor tuttukları yüzde elli”nin harekete geçirilmesine de yol açabilir. İktidar medyası, sahte bir “antiemperyalist” söylem ve çeşitli tehditler eşliğinde böyle bir bastırma operasyonunun yolunu yapıyor.
Tabii “Kambersiz düğün olmaz!” İş tehdit olunca MHP de devreye giriyor ve artık iyice sarayın “hınk” deyicisi durumuna gelmiş olan Bahçeli, “İstanbul’dan da bir karşı yürüyüş başlarsa ne olur?” diye soruyor. Bahçeli ayrıca “masumane olmadığını” söylediği bu yürüyüşün “muhtemel ve kestirilemeyen hadiselerin patlak vermesine” yol açabileceğini öne sürüyor. Nasıl; tam da sorumluluğu karşı tarafa “yansıtarak” niyet beyan etme usulü değil mi! Nereden belli? Bir başka MHP yöneticisi de “adalet yürüyüşü” bağlamında “solun kanlı tarihinden” söz ediyor. Dedik ya tam bir “yansıtma” durumu, hem de Maraş’ın, Çorum’un, Malatya’nın ve pek çok başka kanlı kıyımın faili olan bir partiden…
Kısacası iktidar ve ortağı kendi tertipleyecekleri ve paramiliterleri de devreye sokacakları bir bastırma operasyonunun yollarını döşemekle meşguller. Yani tehlike büyük. Bu nedenle çok dikkatli olmak gerekiyor. CHP’nin yasadışı referandumun ardından sokağa çıkmama gerekçesi olarak ileri sürdüğü “silahlı adamlar” gerçeği elbette ciddiye alınmalı. Ancak bu, sokağa pencereden bakmanın bir gerekçesi olamaz; çünkü yeni rejimin tam olarak oturması durumunda sadece siyasi hayatımız değil, hayatımızın her alanı o “silahlı adamların” sürekli tehdidi altına girecektir.
CHP ve sokaklar..?
Bilen herkes, CHP’nin bu iddialı başlangıcın ardından bir biçimde sokaktan çekilip muhalefetini, işi daha da büyütmeden kapalı alanlarda 2019 hazırlıklarıyla sınırlayacağını düşünüyor. Ancak daha önce de belirttik CHP için, en azından düşündüğü ve beklediği gibi bir 2019 olmayabilir. Yani yeni rejim, doğası gereği beklemeyecek ve bir biçimde CHP’nin üzerine gidecektir; Berberoğlu’nun casusluktan 25 yıl yemesi bunun işaretidir. Kılıçdaroğlu ve diğerleri de muhtemelen FETÖ ile ilişki gerekçesiyle içeri atılmak istenecektir. Operasyon başlamıştır. “Reis” ve öteki iktidar ileri gelenlerinin CHP’ye muhalefetini “parlamento” ve “hukuk” gibi “nafile” alanlarda sürdürme tavsiyeleri bunun bir parçasıdır. Bu operasyonu durdurmanın yolu iktidar ve ortağı kaynaklı her türlü provokasyon, saldırı ve tehditten özenle korunan kitlesel hak ve özgülük eylemleridir. Elbette hak ve özgürlüklerin zerresinden bile yararlanıp onları olabildiğince genişletmeye çalışacağız; ancak bugün artık parlamento, hukuk vb. bu ülkede zaten çok sorunlu olan alanların fiilen veya yasal olarak tasfiye edildiğini, tamamen iktidar denetimine geçtiğini unutmadan. Zaten bu alanlarda yeterli bir hareket imkânı olsaydı iktidar CHP’yi mücadelesini buralarda sürdürmeye çağırmazdı! CHP de bunun farkında ki sonunda sokağa çıkmaya karar verdi. Belki bunda o meftunu olduğu “eski rejimin” artık sona ermiş olmasının da rolü var. Yani başka çare yok. Ancak onca yılın alışkanlıklarının yarattığı “hamlığı”, “parlamenter budalalığı” ve dokunulmazlıklar meselesinde olduğu gibi “ya bana da terörist derlerse…” korkusunu unutmayalım. Yani bildiğimiz CHP liderliği gerçekte sınıfsal karakterinden kaynaklanan “agorafobi”sinin de etkisiyle muhtemelen geri dönüp “eve” girmenin yollarını arayacaktır. Ancak biz CHP’ye oy veren emekçilerin mücadele gücüne inanıyoruz. Onlar aynı Gezi’de yaptıkları gibi partilerini ileri itip başka zamanlarda bir araya gelemedikleri toplum kesimleriyle yan yana durmayı bileceklerdir. Evet, pek çok eleştirimiz var ve bu eleştirilerimizin haklılığına yürekten inanıyoruz. Ancak bunların hiçbiri ortak mücadelemize engel değil; bayrakları karıştırmadan ama hep birlikte! Çünkü başka çare yok…
Yeni rejimin kalıcı ve geçici yönleri
16 Nisan referandumu ile birlikte Gezi isyanından beri yaşanmakta olan rejim değişikliği hukuki zeminini kazanmış oldu. Her ne kadar saray dışında işleyiş sahibi yeni bir kurum yaratamamış olsa da artık devletin biçimi değişti. Eski Türkiye rejimi, ki buna yarı Bonapartizm ya da yarı demokrasi diyorduk, yıkıldı ve kolaylıkla yeniden inşa edilemeyecek bir hale geldi.
Hükümetin tüm gerekçeleri yalan!
Eskiden TRT’de İnanç Dünyası isimli bir dini program yayınlanırdı. “İnananlar için bir zeytin dalı yeter” diye başlardı, bu program. Ne kadar güzel, değil mi? Şimdi besmelesiz açılış yapmayan dini bütün AKP hükümetinin Başbakanı Binali Yıldırım soruyor: “Zeytin mi önemli, tesis mi?” Gerçi gemi filoları olan, betonsuz bir hayat düşünemeyen bir adam, başka ne desin, zeytin mi?
İşin hoş tarafı dinsiz imansız ilan edilen “materyalist solcular” ağacı-böceği, çayırı-çimeni, havayı-suyu koruma peşindeyken, dört lafının üçü din-iman olan bu adamların böylesine yeşile düşman betonseverler olmaları. Öyle ya aksi takdirde “çevrecinin daniskası” olmadan örneğin, dünya güzeli Karadeniz yaylalarını Yeşilyol adıyla zifte-betona çevirebilmek başka nasıl mümkün olabilirdi?
İnanırsanız başımızdaki hükümet mensupları hayat felsefesi olarak dünya nimetlerine tamamen sırtını dönmüş, bir kuru ekmek, bir hırka ile nefislerini terbiye etmiş müminlerden oluşuyor! İnsan ya tersi olsaydı, yani bir de dünya nimetlerine gönül indirselerdi (örneğin yüz binlerce liralık saatler taksalar, milyon dolarlarını ayakkabı kutularına tıksalar, güç ve iktidar peşinde olsalar…) ne olurdu diye, korku içinde düşünmeden edemiyor! Eskiden çocuk aklımızla yalan söylemeye, çevremizi kandırmaya kalktığımızda mübarek annelerimiz, “yalan söyleyeni Allah çarpar, günah” derdi. Ne diyelim, inşallah!
Kıdem ve güvence
Hükümetin tüm gerekçeleri yalan, dedik. Biraz daha açalım! Şimdi gündemde kıdem tazminatının fona devredilmesi var. Binali Yıldırım diyor ki, çalışanların yüzde 86’sı bu haktan yararlanamıyor. Kıdemi fona devredersek bütün çalışanlar, bir gün bile çalışsa, kıdem hakkından yararlanacaklar! Yani bir kez daha kendileri için bir şey istiyorlarsa namertler durumu. Yedi-yirmi dört, işçinin, emekçinin hakkını hukukunu koruma geliştirme peşindeler.
Tabi şeytan dürtüyor, soralım: 15 yıldır iktidarsınız, neden yüzde 86’nin hakkını bunca yıldır aramadınız, korumadınız, geliştirmediniz? İşyerleri belli, çalışanlar belli, maaşlar belli, ödenen vergi-sigorta primleri belli, her şey ortada. Herkesin kıdem hakkından yararlanmasını sağlamak için başka ne gerekli ki?
Yine de bir an için kıdemin fona devrinin her şeyi daha da kolaylaştıracağını varsayalım ve soralım: Mevcut durumda bir yıllık çalışma sonucu bir aylık brüt maaş kadar kıdem alınıyor. Bunu neden 15 güne hatta 8-10 güne düşürmeye çalışıyorsunuz? Madem tek derdiniz işçinin-emekçinin hakkını korumak, neden çalışan kişi işten atılsa dahi 10 yıl kıdem tazminatına dokunamıyor? Neden 10 yıl sonunda dahi çalışan kıdem tazminatının tamamını değil de sadece bir bölümünü alabiliyor. Tamamını almak için neden emekli olması gerekiyor?
Kıdem tazminatı fona devredilirse bugün ilk kez sigortalı olarak işbaşı yapmış 20 yaşındaki bir genç, emekli olmak için tam 40 yıl beklemek durumunda kalacak. Bu 40 yıl boyunca fonda duracak kıdem tazminatı, çok açık ki, piyasanın çakallarına yem yapılacak. Ve aynı zamanda işçiler belki de ellerinde kalmış tek iş güvencesini de yitirmiş olacak.
Niyet başka!
Olayın adını koyalım: Resmi işsiz sayısının dahi 3,7 milyona ulaştığı (gerçekte 7 milyon), çalışanların büyük çoğunluğunun zaten yoksulluk sınırı altında ücret alabildiği (yoksulluk sınırı 4979 TL), asgari ücretin açlık sınırı altında olduğu (açlık sınırı 1529 TL) bir ülkede kıdem tazminatının herkes yararlanacak diye fona devri doğrudan emek sömürüsünün yoğunlaştırılması anlamına gelir. Zaten bugüne dek uygulanmış ve kâr etmiş, konut fonundan tasarrufu teşvike kadar, tek bir fon örneği de mevcut değil.
Pekiyi ama ya gerçekten tesis zeytinden önemliyse! Ya kıdem tazminatı fona devredilince gün sonunda hepimizi gerçekten zengin olacaksak! Ya başımıza talih kuşu konacak ve biz hayır diyerek gerçekten büyük bir fırsatı kaçırıyorsak? Acaba zırt-pırt grev yapılmasını engelleyen, ekonomiyi, siyaseti ve hukuku trafik ışıksız otobana çeviren OHAL’in nimetlerini göremiyor muyuz? Belki patron olmadığımız içindir…
Hikâyeyi bilirsiniz; Kırmızı Başlıklı Kız büyük annesi zannettiği Kurt’a sorar: Dişlerin neden sivri peki, diye! Büyük anne kılığına girmiş Kurt artık dayanamaz ve cevap verir: Seni daha iyi yiyebilmek için! Kıssadan hisse soralım: Bu kadar iktidar gücünü neden tek elde topluyorsunuz!?
Dünden bugüne etkileriyle 15-16 Haziran Direnişi
15-16 Haziran Direnişi, Türkiye’deki işçi sınıfının birleşik mücadeleyi gerçekleştirebildiğinin bir kanıtı olarak tarihe geçti.
Direnişin gerçekleştiği dönem ve öncesi (1960’lar), işçi hareketinin yükselişte olduğu yıllardı. İşçiler, sendika kanalıyla iş yerlerinde örgütlenebiliyor, hakları için mücadele ederek önemli kazanımlar elde ediyordu. 1960’tan 1970’e, pek çok grev ve direniş gerçekleşti. Mücadele etmesi gerektiğinin bilincine varan işçiler, devlet güdümündeki TÜRK-İŞ’ ten sıyrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurdu.
Dünyadaki işçi hareketinin de etkisiyle, Türkiye’de işçi sınıfı, bu modern kölelik düzenine boyun eğmeyeceğini gösteriyordu. İşçi aleyhine patron yararına bir düzenleme getirilmeye çalışıldığında, işçiler hemen bir araya gelerek bu saldırıyı geri püskürtüyordu. Artık, işçi sınıfının devlet ve sermayeden bağımsız olarak hareket edebileceği, kendi yaşamı hakkında söz sahibi olabileceği ortaya çıkmıştı. Elbette ki, sermayenin yanında hareket eden devlet için bu elverişli bir ortam değildi. Devlet, bunun çaresini, işçilerin örgütlenmesini sağlayan sendikayı kendi eline geçirmekte buldu.11 Haziran 1970’te yeni bir yasa düzenlendi. Bu yasadaki hükümlerin uygulanması halinde, DİSK’in kapatılması ve iş yerlerinde yalnızca devletin etkisi altındaki TÜRK-İŞ’in bulunması sonucu ortaya çıkacaktı. Bu durum, iş yerlerinde sendikal mücadelenin tamamıyla sona ermesi anlamına geliyordu. Ancak, unuttukları bir şey vardı. İşçiler, yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenecek değildi.
İş yerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri kuruldu ve bu saldırının geri püskürtülmesi için direniş örgütlenilmeye başlandı. Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. Tarih 15 Haziran’ı gösterdiğinde, İstanbul, beklenmeyecek derecede büyük bir direnişe sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran geldiğinde, yüz binlerce işçi sokaklardaydı. Polis saldırılarıyla yılmayan işçiler İstanbul’da direnişine devam ederken; Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. TÜRK-İş’in sokağa çıkan üyelerinin sayısı neredeyse DİSK üyelerini geçmişti. Bu, neredeyse tüm Türkiye’deki fabrika işçilerinin bir araya gelerek direniş örgütlemesi anlamına geliyordu.
Direniş karşısında çaresiz kalan hükümet, bugün de bize çok tanıdık gelen bir yola başvurdu. İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edildi ve fabrikalar askeri denetime alındı. Ancak pek çok işçi, iş bırakma eylemine devam etti. İlk etapta yasa geçmiş olsa da, başlangıçta yasanın destekçisi olan ancak sonrasında yüz binlerce işçiyi karşısına almaya cesaret edemeyen muhalif milletvekilleri, yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdü ve iptal ettirdi.
15-16 Haziran’da, Türkiye’de işçi sınıfı, birleşik mücadeleyi gerçekleştirebildiğini hepimize gösterdi. Görüyoruz ki, Türkiye’deki ilk yönetememe krizi bugünkü değil. Toplumun direnişiyle karşılaşan ya da karşılaşacağını öngören hükümetler, OHAL ya da sıkıyönetime başvurarak kendilerini krizden sıyırmaya çalışıyorlar. Bu olağanüstü yöntemler, hükümetlerin ne kadar çaresiz kaldığının göstergesidir ve bu yöntemler dahi birleşik mücadele karşısında, hükümetleri kurtarabilecek nitelikte değildir.
15-16 Haziran direnişi hala devletin hafızasında. Kendi döneminde Gezi direnişini de yaşamış olan bir hükümetin ise, eylemin hiçbir şekline artık tahammülü yok. İşçilerin birleşik mücadeleyle direnişi halinde neler yapabileceğini hafızasında saklayan devlet, iki eğitim emekçisinin açlık grevine bile tahammül edemiyor. Aslında bu tahammülsüzlük, bizlerin başarıya ne kadar yakın olabileceğinin göstergesidir. Yeni bir 15-16 Haziran direnişinin örgütlenebilmesi, yalnızca yeniden o günlerdeki o inanca ve bilince ulaşabilmemize bağlıdır. Bizlere engel olarak gösterilen OHAL usulleri, birleşik mücadeleyle bir çırpıda yok olabilecek niteliktedir. Planlı bir örgütlenmeyle oluşacak birleşik mücadelenin gerçekleşmesiyle, başarıya ulaşmamız ve artık kendi hayatımız üzerinde kendi söz hakkımıza sahip olmamız kaçınılmaz olacaktır.
Kadın Dayanışması yaz buluşmaları: Özel olan politiktir
Güneşli bir Pazar gününde Kadın Dayanışması’nı tanıyan tanımayan, bilip de uzun süredir katılamayan birçok kadınla biraraya geldik. Ranta açılmış yeşil alanların, talan edilen kent hayatının ortasında Maçka Parkı’nda buluştuk. Gülünür mü ağlanır mı bilemiyoruz ama hayatlarımız iş-okul-aile-ev kıskaçlarında takılı kalmışken, biraraya gelmek bile bizim için devrim oldu!
Beraber kahvaltı ederken, bugünden Gezi’ye doğru serüvenimize baktık, kürtaj eylemlilikleri, Gezi Parkı sonrası forumlar, Ensar Vakfı’yla açığa çıkan çocuk istismarı, tecavüz önergesi, 8 Mart eylemliliklerimiz… Öte yandan kişisel hayatlarımız, iş bulma, işsiz kalma, çocuk bakma, mesaiye kalma, mesaiye kalmama, işyerlerinden evlenme şartıyla alabildiğimiz içerideki kıdem tazminatlarımız… Kişisel olarak konuştuğumuzda bile hikayelerimizin ortaklığını, özel olanın politik olduğunu fark ettik. Bir araya gelmek için ne kadar çok sebebimiz varmış, dedik. Özel (sandığımız) hayatlarımızın girdabına kapılmadan tekrar biraraya gelmek üzere sözleştik. Bir sonraki buluşmamız akşam serinliğinde film izleyerek olsun dedik. Tüm kadınları bekliyoruz!
Katar “krizinin” anlattıkları
Dünya hiçbir gücün tam olarak kontrol edemeyeceği bir altüst oluşa doğru gidiyor. 2008’de (yeniden) patlayan genel dünya krizi uluslararası politik sonuçlarını giderek daha tehlikeli biçimlerde vermeye başladı. İki kutuplu Soğuk Savaş döneminin, hatta sonraki 20 yılın “tek kutuplu dünya”sının bilinen kuralları ve ilişki biçimleri artık geçerli değil. Emperyalizm dünya ekonomisi üzerindeki egemenliğiyle hâlâ genel çerçeveyi çiziyor olsa da ciddi bir hegemonya krizi içinde. Başlattığı işleri bitiremiyor; yeni bir dünya düzeni kurmakta görülmemiş ölçüde zorlanıyor; çok çelişkili yöntemlerle dünyanın kritik bölgelerinde oluşturmaya çalıştığı “emperyalist barışı” kurmaktan aciz olduğu görülüyor. Dünya krizi ve hegemonyanın ciddi biçimde zayıflaması, emperyalist sistem içindeki çelişkileri ve rekabeti şiddetlendirirken, yeni güç odaklarının ve güç odağı heveslilerinin ortaya çıkmasına da imkân veriyor. Ekonomik ve politik rekabet giderek ve kaçınılmaz biçimde askeri bir rekabete dönüşürken açık çatışma ihtimallerinin de yolunu açıyor…
Elbette önce Ortadoğu!
Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız bu sürecin, herkesin bildiği nedenlerden dolayı en berbat sonuçlarını öncelikle Ortadoğu’da vermesi elbette bir sürpriz değil. ‘91’deki Birinci Körfez Savaşı’yla “çivileri oynayan”, 2003’teki ikincisinde “çivileri çıkan” ve 2011’deki Arap Baharı adı verilen devrimci dalga ile altüst olan Ortadoğu, hızla genelleşme potansiyeli olan bir çatışmaya doğru yol alıyor. Arap devrimci dalgasının uluslararası bir karşıdevrim cephesi eliyle tasfiyesi ve her türden geleneksel gericiliğin güç kazanması, sıcak bir savaş ihtimalini de artırıyor. Kesişen ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz dinamikleri başta Arap ülkeleri olmak üzere bütün bölgedeki rejimleri tehdit ediyor. Yani sorun (Belki hiç inanılmayacak ama!) “emperyalizmin oyunlarından” ibaret değil. Dış dinamiklerle eski ve yeni iç dinamikler karşılıklı etkileşim içinde, zaman zaman farklı ağırlıklar kazanarak ve üzeri çeşitli biçimlerde örtülmüş çelişkilerin yanı sıra yenilerini de ortaya çıkararak başka bir dönemin kapılarını aralıyor.
Bütün petrol gelirlerine rağmen Suudi Arabistan, dünya ekonomisinin durumu ve halihazırdaki petrol fiyatları nedeniyle ciddi bir ekonomik krizin ve bunun harekete geçirebileceği siyasi, toplumsal krizin endişesini yaşıyor. Yani Ortadoğu gibi tekinsiz bir bölgede önemli ölçüde rüşvet ve baskıya dayalı bir hanedan rejiminin aslında göründüğü kadar sağlam olmadığını en önce Suudi rejiminin tepesindekiler biliyor. Bu güçsüzlük birtakım iç tedbirlerin yanı sıra büyük ölçüde dışa dönük bir askeri-siyasi güçlenmeyle telafi edilmeye çalışılıyor. Mutlak bir ABD desteğini yeniden kazanmak için yapılanlar, yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşması, İran’ı kuşatmaya, durdurmaya ve bu bölgenin belki de en büyük ve etkili gücünü kırmayı hedefleyen ABD destekli “Sünni cephe” girişimleri hep bu gidişatı tersine çevirme amacına yönelik. İşin temelinde “rejim” sorununun yatması Suudilerin, ne kadar zengin ve “marifetli” olsa da nihayetinde “küçücük” Katar’la karşı karşıya gelmesine yol açıyor. Katar, sermayesi ve etkili medya gücüyle kendisine uygun bir dünya yaratmaya çalışırken İhvanı Müslimin’i de (Müslüman Kardeşler) bir dış politika ve rekabet aracı olarak destekliyor. İhvan ise ideolojik-politik çizgisi, uzun geçmişi ve kısa da olsa iktidar deneyimiyle Suudi Arabistan için “demokrasi” tehlikesi yaratıyor! Bu nedenle Suudiler, İslamcı Mursi’nin devrilmesi işinde “laik” Sisi’yi desteklediler; hem ekonomik, hem de politik olarak. Bölgede etkili bir güç olmaya çalışan Katar aynı zamanda İhvan’ın Filistin kolu Hamas’ı destekliyor. Malûm, Hamas, Suudilerin desteklediği FKÖ’nün başlıca rakibi ve alternatifi. Katar, Suudiler (ve diğerleri) tarafından çok üst düzeyde “teröre destek vermek”le suçlanıyor. İki ülkenin eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir halk hareketi olarak Suriye devriminin tasfiyesinde ve ardından gelen ve henüz tam olarak sona ermeyen kaotik iç savaşta bazen birbirleriyle rekabet etseler de oynadıkları rol ve destek verdikleri birbirinden “nezih” silahlı İslamcı örgütler düşünüldüğünde bu “teröre destek” suçlamasının, el çabukluğuyla yazılmış acıklı bir güldürüden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Sorunun bir başka ve çok önemli bir yönü de İran ile ilişkiler. Suudiler İran’ı sadece bölge hegemonyası rekabetinde bir rakip olarak görmüyorlar. Elbette bu rekabetin galibi hem bölge, hem de dünya sistemi içinde güçlü bir konum kazanacak. Ancak sorun “enerji yolları” falan gibi meselelerin ötesinde bir “rejim” ve “iktidar” sorunu. Dünya ve bölge çapında birtakım roller oynamak öncelikle iktidarda kalmaya, yani rejimlerin bekasına bağlı. İki ülke de rejimleri açısından birbirlerini tehlike olarak görüyorlar. Bu özellikle Suudiler açısından başlıca endişe kaynağı. İran’ın oluşturmaya çalıştığı “Şii Hilali”, doğal olarak sadece kendisini korumanın ötesinde bölge rejimlerine yönelik faaliyetlerinin de bir aracı. Bu kalkanın kırılması bir yandan İran’ı tehlikeye sokarken, başta Suudiler, birtakım bölge rejimlerini de rahatlatacak. Suudilerin İran’a karşı açık bir saldırganlık politikasına yönelebilmelerinin temel şartı ABD emperyalizminin (ve elbette dolaylı ve gizli de olsa Siyonizmin) kesin desteği. Bu destek olmadan ne kadar silahlı olurlarsa olsun Suudi rejiminin bir başarı şansı yok. Son yıllarda arkalarında yeterli ABD desteğinin olmaması ve Obama’nın İran’la ilişkileri yumuşatma politikası bu nedenle Suudi rejimi açısından büyük bir endişe kaynağı olmuştur. Tasarladığı dünya politikası bağlamında İran’la ilişkileri yeniden germenin ötesinde, Ortadoğu politikasını (İsrail’i de güvence altına alacak) doğrudan İran karşıtı bir Sünni blok (Sünni NATO!) üzerinden tesis etmeyi hedefleyen Trump’ın gezisinin ardından Suudilerin seslerini yükseltmelerinin nedeni ABD’nin bu yeni yönelişinin verdiği rahatlamadır.
Ancak anlaşıldığı üzere Katar, rejiminin ve bölgesel etkisinin temeli olarak gördüğü faaliyetleri ve uzun zamandır Suudilerle yaşadığı rekabeti, sistem dışına çıkmayı düşünmese de başka zeminler üzerinden sürdürme niyetindedir. Mesela Suudilerin, hatta ABD’nin peşine takılarak İran’a düşmanlık politikasının hayırlı bir sonuç vermeyecek olması bir yana ölümcül sonuçları da olacağının farkındadır. Kaldı ki Katar’ın Trump’ın siyasi geleceğine ilişkin endişeleri de var gibi. Katar’ın İran’la, asıl zenginlik kaynağını oluşturan doğalgaz konusunda ve ortak bir doğalgaz havzasını paylaşmaları nedeniyle sıkı çıkar ilişkileri var. Ayrıca Katar’ın Arap dünyasında kendisine karşı oluşan ambargo ve tecrit cephesinin üyeleri gibi (en son Nijer ve Cibuti falan katılmış) Suudi parasına da ihtiyacı yok!
Bütün bunlardan yola çıkarak sözü edilen Sünni-Şii kamplaşmasının fıkıh, itikat ve ibadet gibi konulardaki anlaşmazlıklardan veya “öbür dünyaya” ilişkin meselelerden değil doğrudan seküler âlemin meselelerinden, son derece maddi nedenlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Kambersiz düğün olur mu..!
Elbette “kambersiz düğün olmaz!” Türkiye’den söz ediyoruz. Türkiye’nin, arabuluculuk görüntüsü vermeye çalışsa da asıl olarak Katar yanlısı tutumu diplomatik bir hesap hatasından kaynaklanmıyor. Bu uzun bir zamandır zorunluluğa dönüşmüş bir ilişki. Ekonomik, politik ve askeri yönleri var. Bu ilişki, bir “söylentiye” göre Saray rejimini ekonomik açıdan ayakta tutan başlıca unsur. Katar yatırımlarının yanı sıra piyasadaki kaynağı belirsiz milyarlarca dolar tutarındaki dövizin Katar menşeli olduğu iddia ediliyor. Türkiye’nin cari açık ve kaynak sorunu düşünüldüğünde bunun önemi anlaşılabilir. Bir başka husus, iki ülkenin Suriye dahil pek çok durumda açıkça ortaya koydukları Müslüman Kardeşler konusundaki ortak tutumları. Sadece bu bile Türkiye ve Katar’a yönelik Suudi-Mısır düşmanlığı için yeterli bir neden. Ayrıca Türkiye için büyük ölçüde başarısızlığa uğrayan Arap-Ortadoğu politikalarını bir ölçüde telafi etmek için Katar’da kurup büyütmeye çalıştığı askeri üs de önemli. Bu hem bölgede bir biçimde “oyuna” katılma, hem çok paralı bir dostun korunmasını üstlenerek maddi imkânlar sağlanması açısından önemli. Ancak Türkiye’nin dış politikasının giderek, inşa edilen yeni Bonapartist gericilik rejiminin ayakta tutulmasıyla sınırlı bir hale geldiği düşünüldüğünde Katar’la bu derece yakınlaşmanın doğrudan Türkiye’nin yeni rejiminin bekasıyla ilgili olduğu görülecektir. Ortaya çıkan manzara, başta “Reis”, rejimin sözcülerinin açıklamaları, Katar’a asker göndermek için alelacele Meclis’ten geçirilen karar ve ardından deniz ve hava gücü gönderileceğine dair söylenenler bunu işaret etmektedir. Yine aynı bağlamda Katar’a yönelik ABD-Suudi politikasının aynı zamanda Ankara’ya yönelik bir “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı olduğu da söylenmektedir. Ortadoğu’daki son gelişmelerin sadece İran, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün vb. için değil Türkiye için de ciddi bir rejim sorununa işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Saray medyasının ABD karşıtı “antiemperyalist” tutumuna bakıldığında Katar’ın yanında yer almanın iktidar açısından önemi anlaşılır! Sorun geçici uzlaşmalar ve manevralarla bir süre daha sürdürülebilir düzeyde tutulsa da asıl rekabet ve çatışma dinamiklerinin alttan alta sürmesi tehlikeyi gündemde tutacaktır. Türkiye tehlikeli bir çemberin içindedir. Tutmaya çalıştığı değneğin iki ucu da pistir! Suudilerin ve zaman zaman o çok heves ettiği “Sünni cephenin” veya “İslam ordusunun” yanında yer alsa İran’la karşı karşıya gelecek, İran’ın yanında yer alsa başta ABD, diğer bloğun basıncı, hatta giderek tehlikeli düşmanlığıyla karşı karşıya kalacaktır. Şimdilik uzak ihtimal gibi görünse de (Olayların nasıl hızlanabileceği şimdiden öngörülemez) günün birinde İran ile karşı karşıya kalması, ABD’nin destek vermesi durumunda bile ağır hasarlara yol açacaktır. Bölgede Türkiye’nin başına gelebilecek en büyük felaket İran’la bir savaşa girmesidir. Aynı felaketli durum İran açısından da geçerlidir. (İki ülke bütün rekabetlerine rağmen bu nedenden dolayı 17. yy’dan beri savaşmamaktadır. Her iki kampta da yer almanın çok ciddi ekonomik, politik ve askeri sonuçları vardır. Gidişat, Türkiye’nin “rejim” sorununun, yani RTE’nin kurduğu ve ayakta tutmak için her şeyi yapmaya hazır olduğu yeni rejimin giderek uluslararası bir soruna dönüşeceğini göstermektedir. Dediğimiz gibi havuz medyasının köşe yazarlarının Katar meselesinin çığırından çıkma ihtimali karşısında kapıldıkları telaş boşa değildir. Katar’da yapılacak bir darbe, ilişkilerinin maddi ve siyasi boyutu düşünüldüğünde, Türkiye için Mısır’daki darbeden çok daha derin bir etki yaratacaktır…
Türkiye Ortadoğu sorununa el atma biçimi nedeniyle bölgenin bütün belalı sorunlarını bünyesine taşımaya başlamıştır. Her türlü enfeksiyona açık bir yapısı vardır. Bu nerenle Katar sadece bölge için değil Türkie için de “boyundan çok büyük” sorunlara yol açabilir…
Ramazanda sosyalizmi hatırlamak!
Sosyalizm sadece Ramazan ayında mı hatırlanır? Elbette hayır. Ama Tek Adam rejiminin onca baskısı, onca eziyeti karşısında o kadar çok demokrasiden söz ediliyor ki, kendini en ilerici, en devrimci olarak sayanlar bile Sosyalizmi sanki “şimdilik” bir kenara koymuşlar, belirsiz bir geleceğe ertelemişler gibi.
Trump’ın dış politikası veya Clinton nasıl kazandı?
ABD’nin Suriye’ye ve Afganistan’a gerçekleştirdiği kısmi askeri müdahaleler, Trump iktidarının uluslararası politik yöneliminin çizeceği rotanın genel hatlarına dönük bir takım ipuçlarını açığa çıkardı. Hatırlarsak Trump, ön seçim sürecinde dile getirdiği program itibariyle, tekelci finans kapitalin uluslararası politik öngörülerinin statükosundan sağdan bir kopuşu temsil ediyordu. Kendisi korumacı bir ekonomik programı savunuyor, Çin’den ihraç edilen metaları vergilendireceğini söylüyor, Avrupa Birliği projesine karşı çıkıyor, Putin’le dostluk kuruyor, gümrük duvarlarına duyduğu sempatiyi muhabirlere anlatıyor ve Almanya’nın yayılmacılığına karşı rekabet savaşı vereceğini ilan ediyordu. Özetle Reagan ve Thatcher döneminin “küreselleşmeci” neoliberal rezonansını, “hukuki” çerçeveyi aşabilecek bir kısım “aşırılıklar” eşliğinde terk etme yönünde eğilimler sergiliyordu. Onun bu olasılıkları gündeme getirmiş olması, Almanya’nın Davos’a Çin’in en yetkili makamını çağırmasıyla karşılık bulmuştu. Aynı şekilde Trump’ın, küreselleşmeci neo-liberal elitlerin ekonomi programlarından sağdan bir kopuşu temsil ediyor oluşu, ABD’nin köklü devlet geleneğiyle bina edilmiş kimi kurumlarından itiraz ve endişe sesleriyle karşılanmıştı.
Trump ve Arap-Sünni “Beyaz Ordu”: “Ne bir insan, ne de bir kuruş!”
Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz haftalarda Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ile bu ziyaret sırasında verdiği demeçler ve imzaladığı anlaşmalar, uluslararası basında uzun tartışmalara ve yer yer endişelere sebep oldu. Trump, yine oldukça güneşli bir Pazar günü Suudi despotlar ve monarşinin üyeleriyle meclis toplantısı almadan önce yapmış olduğu konuşmayla, Ortadoğu’da ABD militarizminin tırmanacağının ve İran’a dönük geçmiş dönemlere oranla daha farklı ancak “zora dayalı” önlemlerin alınacağının mesajını verdi. Belirtmekte yarar var ki Trump’ın konuşması, Amerikan faşizan sağının ideoloğu olan ve 7 adet Müslüman ülkeden insanların ABD’ye girişini yasaklayan yasanın ardındaki beyin olduğu iddia edilen Stephen Miller tarafından yazılmıştı.
İngiltere seçimlerinin bir kez daha kanıtladığı gerçek
Sol hareket pek çok durumda emekçi yığınlarla buluşamama aczini, bizzat yığınların “geri bilincine”, “tutuculuğuna”, vb. bağlar. Onlar için önemli olan, çalışan kitlelerin taleplerinden, acil ihtiyaçlarından çok, kendi politik ve ideolojik yönelişleridir. Bu yönelişleri sıradan insanları ilgilendirmiyor olsa bile, ne gam… Suç işçilerdedir. “Bilinçsiz oldukları için”, “sağa kaydıkları için”… vb.
Bu anlayışın ihanet noktasına ulaşan yansımasını Arap ülkelerindeki devasa ayaklanmalar ve devrim süreçlerinde gördük. O ülkelerdeki halklar, özgürlükler için, iş, ekmek ve demokrasi için diktatörlüklere karşı tarihin gördüğü en muazzam intifadalarına kalkışıyorlar, ama bizim sözde sosyalistlerimiz bu mücadeleleri pek “sosyalistçe” görmedikleri için sırtlarını çevirip burun büküyorlar. Onunla da kalmayıp kitlelerin nefretini kazanmış, eli kanlı diktatörleri destekliyorlar.
Aynı durumu bugün Venezuela’da da görüyoruz. Emekçi yığınlar başkan Maduro’nun diktatoryal uygulamalarına, onun başında bulunduğu kapitalist rejimin yarattığı açlık ve sefalete karşı ayaklanıyorlar; ortada bu kitleleri yönlendirecek bir devrimci parti yok, bu nedenle sağcı partiler hareketin önderliğini kapmaya çalışıyorlar ve sözde solcular hemen kitlelerin karşısına geçiyorlar. Devrimci bir atılıma giren işçileri ve emekçileri “sağcılıkla”, “emperyalizme hizmet etmekle” suçluyorlar. Buna karşılık o kitlelerin ihtiyaçlarına nasıl cevap verileceğine dair tek bir laf etmiyorlar. Zira biliyorlar ki, bunun için Maduro’nun ve onun temsilcisi olduğu patronlar ittifakının iktidardan uzaklaştırılması gerekir.
Bir de Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmamasına ilişkin referandumda halkın çoğunluğunun çıkış (Brexit) lehinde oy kullanmasının yorumlanması… Çoğu solcuya ve sözde ilericiye göre İngiltere halkı “cahil”, “ırkçı” hatta “faşizan” olduğu için böyle oy kullanmıştı. İngiliz proletaryasının aşırı sağcı ve yabancı düşmanı Büyük Britanya Bağımsızlık Partisi’ni (UKIP) desteklediğine inananlar da azımsanmayacak kadardı. O zaman biz “Hayır” diyorduk, “Britanyalı emekçiler Avrupa Birliği’nin dayattığı neoliberal politikalara karşılar, bu yüzden AB’den ayrılmak istiyorlar” diye selamlıyorduk Brexit kararını.
Bu gerçek 8 Haziran seçimlerinde ortaya daha net olarak çıktı. İşçi Partisi müthiş bir patlama yaparak milletvekili sayısını 230’dan 261’e yükseltti (oyların %40’ı, bir önceki seçimden %10 fazla). Muhafazakar Parti 12 milletvekili kaybetti ve sadece 2 puanla öne geçebildi, parlamentoda mutlak çoğunluk sağlayamadı. Ama daha önemlisi, “kötümser” solcuların işçileri onu desteklemekle suçladığı faşizan UKIP’in ne yaptığı: 0 milletvekili ve oyların sadece %1,8’i. Bakalım işçi sınıfını cehaletle, gerilikle karalayan “modern solcular” bunu nasıl açıklayacaklar?
İşçi Partisi bu başarısını, on yıllardan beri partinin Blair ve benzerleri altında sürdürdüğü neoliberal kapitalist politikadan hafifçe sola doğru kırmasına borçlu. Parti lideri Jeremy Corbin kemer sıkma politikalarının karşısında bir çizgi izledi. AB’den çıkılması konusunda başlangıçta yarım yamalak kalma taraftarı gözükmüş olsa da, bu yönde şiddetli bir kampanya yapmadı. Dolayısıyla da partisi adına, Britanyalı işçi ve emekçilerden bir şans daha istedi ve de şimdilik bunu aldı gibi gözüküyor.
Bu durum hemen her yerde böyle. Kitleler kapitalist burjuvazinin saldırılarından; kemer sıkma politikalarından; ekonomik ve sosyal hak kesintilerinden; artan dış borçların getirdiği ek mali yüklerden; işsizlikten ve giderek artan yoksullaşmadan; otoriter hükümetlerden ve diktatörlük rejimlerinden bıkmış, usanmış durumdalar. Onların bu tepkisine ve acil ihtiyaçlarına doğru cevap veren önderlikler arayışındalar. Bunu bulamadıkları sürece de kendi kaderlerini kendi ellerine alabilmekte güçlük çekiyorlar.
Türkiye’de de benzer bir durum var. AKP kuşkusuz kitlelerin manevi kimliklerine hitap ederek kendine destek arıyor, ama bir yandan da Avrupa Birliği’ne, ABD’ye kafa tutar gibi davranıyor; emperyalist ülkelerin ekonomik dayatmalarına karşı aldatmaca da olsa çeşitli sert söylemlerden yararlanıyor; bir yandan ülke kaynaklarını kendi yandaş patronlarına yağmalatırken, diğer yandan da iftar sofraları kurarak eşitlikçi bir görünüm sergilemeye çalışıyor. Ülkedeki emekçi kitlelerin emperyalizmden kaynaklanan baskılara karşı tepkilerini kendi potasında toplayıp eritmeye çalışıyor. Bunu yapmasa, salt İslami söylemle halkın yarısını etkilemeyi başarabilir miydi?
Neoliberal, yağmacı, gerici despotik AKP hükümetinden kurtulmanın yolu, ülkedeki işçi ve emekçi halkın ihtiyaçlarına gerçekçi ve devrimci yanıtlar getirebilen; AB’den ve NATO’dan kopulmasını cesaretle öneren; böylece AKP’nin yalanlarını açığa çıkarabilen; ve kitleleri kendi talepleri doğrultusunda seferber edebilen sosyalist bir önderliğin inşasından geçiyor. Hep söylediğimiz gibi…
Mesafe’nin 13. sayısı çıktı!
Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe‘nin 13. sayısı, Bonapartizm ve Türkiye dosya başlığıyla çıkmış bulunuyor. 13. sayının sunuş yazısı şu şekilde:
Türkiye’de rejim değişikliği yaşanıyor mu? Evet, yaşanıyor. İktidar partisi Anayasa değişikliğini “rejim değil, yönetim biçimi değişiyor” diye sunmakta ısrar ederek, bu iki kavram sanki birbirinden ayrı şeylermiş gibi, en azından kendi taraftarlarının kafasını karıştırmaya çalıştı. Ona göre sadece iki rejim türü vardı: Monarşi (krallık veya sultanlık) ve Cumhuriyet. Oysa günümüzde, başlarında kral veya sultan bulunan tüm kapitalist devletler, şu veya bu derecelerde değişen ağırlıktaki parlamenter demokrasi veya Bonapartist diktatörlük rejimleriyle yönetilmekte. Tıpkı kendini Cumhuriyet olarak ilan etmiş ülkelerde olduğu gibi. Yani, söz konusu olan bir rejim değişikliği; iktidar kliğinin demagojisi yararsız bir çabadan ibaret.
Nasıl bir değişiklikten önce, iktidar açısından neden buna ihtiyaç vardı sorusunun yanıtını kısaca aramaya çalışalım. 1980 askeri diktatörlüğü ve onu izleyen ANAP hükümetleri neoliberal ekonomi politikasını yürürlüğe koyup Türkiye ekonomisini küresel piyasalara açınca, ülkedeki sermaye birikimi süreçlerinde ciddi bir dönüşümün gerçekleşmesi zorunlu hale gelmişti. Kamu işletmeleri ve altyapı kuruluşlarındaki ilk özelleştirmeler yeni birikim sürecinin ilk adımlarını oluşturdu. Bunu, büyük sanayi kuruluşlarındaki üretim süreçlerinin parçalanarak, kısmi özelleştirmelerle birlikte taşeron firmaların doğuşu izledi. Taşeronlaşma, özellikle Anadolu’daki küçük ve orta çaplı sermayenin atılım yapmasına, yeni birikim modelinin oralarda da uygulanmasına yolu açtı. Bu gelişmeler Türkiye’yi nerdeyse dünya ekonomisi için bir taşeron ülke haline dönüştürecekti.
Bu gelişmeler esas olarak AKP’nin 2002’deki iktidarıyla birlikte gerçek bir atılıma dönüştü. Son derece yaygın özelleştirmeler, kredi kaynaklarının enerji ve inşaat sektörlerinde gelişmekte olan yeni burjuva kesimlere açılması, silah sanayindeki yeni özel yapılanmalar, AKP ve onun hükümeti çevresinde toplanan sermaye gruplarının oluşmasına, bunların oligarşik bir yapı kazanmasına yol açtı. Ama iktidar için önemli bir sorun vardı: Gerek kredilerin dağıtılmasında, ihalelerin verilmesinde ve yeni yatırımların yapılmasında, gerekse kamu arazilerinin ve kaynaklarının özel firmalara tahsis edilmesinde, dönemin mevzuatından doğan ve hükümet ile oligarşi açısından “sıkıntı” yaratan hukuki engeller bulunuyordu. Kaynakların devri ve kullanımında mevzuat sadece “şeffaflık” açısından bazı prosedürler, dolayısıyla uzun kontrol işlemleri kalmıyor öngörmekle kalmıyor, aynı zamanda “kamu yararı” kavramı, mahkemelerde (Anayasa Mahkemesi dahil olmak üzere) projelerin durdurulabilmesine, hatta geri çevrilmesine neden olabiliyordu. Bu yüzden AKP hükümetleri sık sık yasalarda değişiklik yapıyor, ama bunların hiçbiri oligarşik burjuvazi açısından işlerin “yeterince hızlı” işlemesini sağlamıyordu. Yeni yasaların ve yasa değişikliklerinin parlamento komisyonlarından ve genel oturumlarından geçmesi zorunluluğu “fırsatların yeterince değerlendirilememesine” yol açıyordu. Parlamenter sistem oligarşi için bir “ayak bağı” haline dönüşmüştü.
Bir diğer önemli sorun da, özellikle ücretleri, sosyal ve demokratik hakları, ulusal ve inançsal kimlikleri ve çevrenin korunması konularında duyarlı olan işçi ve halk kesimlerinin, sadece burjuvazinin hızlı ve talancı sermaye birikimini güçleştiren talepleri değil, ama aynı zamanda yer yer isyanlara dönüşen direnişleri, hükümet açısından “huzur ve güven ortamının” yaratılabilmesini engelliyordu. Gezi mücadelesinin zorla bastırılması ve 2015 Haziranından sonra Kürt illerinde başlatılan operasyonlar, ardından çeşitli grevlerin ertelenmesi ve yasaklanması, hükümetin ve burjuvazinin “arızi” olarak dahi görmek istemediği bu tür mücadeleleri daha ortaya çıkmadan bastırabilmek için Bonapartist bir baskı rejimi kurmaya geçişinin ilk adımlarını oluşturdu. Bu mücadelelerin, işlevsel olduğu sürece parlamentoya (ve dolayısıyla seçimlere) yansıması kaçınılmaz olduğundan ötürü de, parlamentonun toplumsal çelişkilerin yansıdığı ve dile getirilip çözümler arandığı bir meclis olmaktan çıkarılması gereği doğuyordu oligarşi için. Yakında muhalif partileri de işlevsizleştiren yeni kararnamelerin ve yasaların çıkma olasılığının bulunduğunu söylemek herhalde abartma olmaz.
Bizim Bonapartizm olarak adlandırdığımız bugünkü “Tek Adam Rejimi”, yukarıda çok kısa biçimde özetlediğimiz sürecin bir sonucudur. Esasında Türkiye, çok kısa bir-iki demokratik dönem aralığı ve askeri diktatörlükler (Bonapartizm) dışında, sürekli bir yarı parlamenter rejim (yarı Bonapartizm) altında yönetilmişti. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkede kapitalist sermaye birikiminin gerçekleştirilmesi ve burjuvazinin inşası, sürekli bir devlet müdahalesini gerektirmişti. İşbaşına gelen (veya atanan) hükümetler kimi zaman tarım, ticaret, sanayi ve/veya mali burjuvazi kesimleri arasında farklı tercihlerde bulunmuş olsalar da, bugün Türkiye kapitalizminin ana gövdesini oluşturan finans kapital, devletin bu sınıfın bir bütün olarak çıkarlarını gözettiği yardımı, müdahalesi ve gözetimi sonucunda doğmuş, büyümüş ve eğmen bir sınıf haline gelmişti. Seçimlerde ve dolayısıyla da parlamentoda bu süreci “aksatabilecek” sorunların çıkmasını engelleyebilmek için de, rejim her daim bu demokratik mekanizmaların ardında duran, onları gözleyen ve yeri geldiğinde farklı biçimlerde müdahale eden asker ve sivil bürokrasi tarafından “korunmuş ve kollanmıştı”.
Şimdi AKP hükümetleri, yeni birikim sürecinde giderek işlevsizleşen ve daha çok bizzat kendi siyasi ve toplumsal ayrıcalıklarını korumaya çabalayan, dolayısıyla da yeni burjuva kesimlerin gelişimi önünde bir engel haline dönüşen eski “gözetim ve koruma” mekanizmasını büyük ölçüde parçalamış, etkisizleştirmiş durumda. Ama tüm neoliberal serbest piyasa söylemine karşılık devlet müdahalesine ve yardımına ihtiyaç duyan yeni oligarşi, bir anlamda “mafyatik” gelişiminde ve sürekliliğinde, (nitelikleri çok farklı olmakla birlikte) Cumhuriyetin ilk dönemlerindekine benzer bir rejimin varlığını gerektirmekteydi. Ve bu doğrultuda da oligarşi, sadece aradığı yeni lideri (Bonaparte’ı) RTE’nin şahsında bulmakla kalmayıp AKP’yi de onun sayesinde şekillendirmeyi başarmıştır. Sosyal mücadeleler tarihinde hep olduğu gibi, gelişen ve siyasi olarak güçlenmeye ihtiyaç duyan sınıfsal kesimler kendi liderlerini bulup çıkarırlar ya da yaratırlar. Dolayısıyla ülkede oluşan yeni rejim, RTE’nin kişisel ihtiraslarından çok, onun niteliklerinden yararlanan ve onlardan beslenen oligarşinin bir eseri olarak kabul edilmelidir.
Yeni rejimi incelerken bir tarihsel olguya daha işaret etmemiz gerekiyor. Küresel ekonomi içindeki neoliberal politikalar ve yeni yapılar, burjuvaziler arasında bizzat devletlerin içinde yer aldığı canhıraş bir rekabet ve mücadeleler gerektiriyor. Bu zorunluluk, emperyalist nitelikte olanlar da dahil olmak üzere hemen tüm devletlerde rejimlerin, kimi zaman gazeteci diliyle “popülist” olarak adlandırılan, Bonapartist özellikler kazanmasına neden oluyor. Ama bu eğilimler özellikle emperyalizme bağımlı ve bir alt ekonomik gelişme düzeyine sahip olan ülkelerde çok daha güçlü bir nitelik kazanıyor ve zaten “yarı parlamenter” olan sistemlerini tümüyle Bonapartist diktatörlük biçimlerine doğru sürüklüyor. Türkiye’de olan da bu. Yasama, yürütme ve yargı erklerini büyük ölçüde birleştirip idari sistemin tepe noktasında toplayan “Tek Adam Rejimi”, Marksist terminolojide burjuva diktatörlüğü olarak anılan devlet biçiminin aynı zamanda rejim özelliği kazanmasının bir ürünü. Yani artık parlamenter demokrasi veya yarı parlamenter rejimlerle yönetilen bir burjuva diktatörlüğünden değil, burjuvazinin oligarşik kesimlerinin Bonapartist diktatörlüğünden siz ediyoruz.
Ne var ki, bütün bu tanımları kullanırken, değişmez kategorilerden söz etmiyoruz. Rejimler ve hükümetler, devlet yapısının kendisinden çok daha oynak ve çelişkilidir. Her şey, toplumsal sınıfların gelişim süreçlerine, aralarındaki ilişki ve çelişkilere, bunların siyasi düzlemdeki yansımalarına ve sonuçlarına bağlıdır. Bu, katı bir Bonapartist rejimin inşasıyla karşı karşıya olmamıza rağmen, bu sürecin alacağı biçimlerin ve özelliklerin, sınıflar arasındaki mücadelelere, siyasi gelişmelere, hatta bölgesel ve uluslararası ekonomik ve politik yapılandırmalara ve/veya yeniden düzenlemelere bağlı olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Biz sosyalistlerin görevi de, bu süreçleri doğru tahlil edebilmek ve işçi-emekçi seçeneğini bunların ışığında geliştirebilmektir.
* * *
Bu sayımızda, yukarda değindiğimiz Bonapartist rejim sorununa daha geniş bir çerçevede el atmak istedik. Hakkı Yükselen’in “Bir Burjuva Diktatörlüğünün Kısa Tarihi” başlıklı yazısı esas olarak bu amaca yönelik. Yükselen, Osmanlı’dan başlayarak Türkiye’de Bonapartizm olarak tanımladığımız rejim niteliğindeki sürekliliğe dikkat çekiyor ve bunun çeşitli dönemlerdeki sınıfsal yerleşimlerle ve burjuvazinin oluşumuyla bağıntısını izah ediyor. Ama bu bağlamda bir “kurucu Bonapartizm”den söz ediyor ve bunun sadece mevcut baskı sistemindeki bir nicel değişiklik değil, yeni bir siyasi ve ekonomik düzenlemede niteliksel olarak farklı bir yönetsel biçimlendirme olarak açıklıyor.
Dosya konumuz kapsamındaki bir diğer yazı, Kaan Gündeş’in “Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez” başlıklı makalesi. Gündeş bu yazısında, 1908 devriminin yarım kalan sonuçlarının 2008 uluslararası ekonomik kriziyle birlikte Türkiye toplumunun gündemine radikal bir giriş yapmış olduğunu; 106 sene önce vuku bulan halklar arası bu devrimci dalganın gündeme taşıdığı sosyo-politik misyonları mantıksal sonuçlarına ulaştırma kapasitesinden yoksun Türk kapitalizminin ise azgelişmişliği neticesinde sahip olduğu kronik sermaye birikim krizinin, bugünün yeni rejiminin inşasının temellerinde yatan sebep olduğunu savunuyor. Başkanlık adı altında inşa edilen Türk tipi Bonapartizmin kaynaklarını Topkapı’dan Beştepe’ye dek varan bir tarihsel süreklilik ve ekonomik gerçeklik içerisinde arayan Gündeş, toplam beş tezden oluşan vurgular üzerinden mevcut paradigmanın bütünlüklü bir fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bunu yaparken aynı zamanda 1908 analojisi üzerinden ve 21. yüzyıl Türk kapitalizminin buhranlı yapısından yola çıkarak sürekli devrim teorisinin ve stratejisinin, sınıflar mücadelesinin bugünü ve geleceği içerisindeki anlamını, önemini ve gösterdiklerini inceliyor.
Troçki’nin “1908 Türkiye devrimi ve proletaryanın görevleri” ve “Yeni Türkiye (1908 devriminin ardından)” başlıklı makaleleri ile Christian Rakovsky’nin “Türk Devrimi” adlı yazısının, bu topraklardaki rejimin inşası temellerini açıklamak bakımından son derece yararlı ve öğretici olduğunu düşünüyoruz. Bu makaleleri sendika.org sitesinde yayınladıkları biçimiyle dergimize aldık. Sitede Troçki’nin ikinci yazısı (ama birincisi için de geçerli olduğunu düşündiğümüz) için hazırlanan tanıtımı da aktarmak istiyoruz: “Ekim Devrimi’nin önderlerinden Leon Troçki’nin 1908 Devrimi (II. Meşrutiyet) sonrası Türkiye üzerine bu makalesi, bugün süreklilik-kopuş diyalektiği içerisinde yeniden bir dönüşüm sürecinden geçen Türkiye devleti ve egemen sınıflarının yapısı üzerine, hala geçerliliğini koruyan dersler de içeren çarpıcı bir analiz sunuyor. Troçki, ordunun Türkiye siyasetinde neden başrol oynadığı, sahnede tek başına görünen ordunun ardındaki egemen sınıflar gerçeği ve devletin asıl sahibi olduğunu düşünen “ulusalcı” güçlerin karşılıklı ilişkilerine dair önemli hatırlatmalarda bulunuyor. Ordunun hamlelerinin, ardındaki egemen sınıflar gerçeğinden bağımsız olarak metafizik yorumlar eşliğinde “dahiyane ya da sapkın” elitist bir kliğin hamleleri olarak algılanmasının yanlışlığına değiniyor.” Sendika.org’un Rakovsky’nin yazısını tanıtımı daha uzun olduğu için onu makalenin başında bırakmayı tercih ettik.
Muhittin Karkın, geçen sayımızda ilk bölümünü verdiğimiz Türk dış politikasına ilişkin incelmesini bu sayımızda sürdürüyor. Bu ikinci bölümde, 1960-80 arasını kapsayan dönemde dış siyasetin esas olarak Osmanlı’nın son döneminden devralınan “dengeler” stratejisine dayandığını ve “ulusal güvenlik” çizgisinden ayrılmadığını anlatıyor. Bu dönemin ilginç özelliğinin özellikle ABD emperyalizmiyle olan anlaşmazlıklar ve çelişkiler olduğunu vurguluyor. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkenin kendi güvenlik sorunları ve bölgesel çıkarları nedeniyle emperyalizmle sürtüşmelere girebileceğini ve bunun esas olarak antiemperyalizm olmayacağını gösteren örneklerle dolu bir dönem. Karkın, 12 Eylül darbesi ve ANAP hükümetleriyle açılan ve AKP iktidarları altında süren dış politika yönelişlerini bir sonraki sayımızda anlatmayı ve incelemeyi sürdürecek.
Dosya konumuzun dışarısında kalan ancak Ortadoğu’da son senelerde yaşanmakta olanlara bütünlüklü bir bakış açısı getirmesi itibariyle bu sayıda yer vermeye karar verdiğimiz bir başka yazı ise “Hayalet hâlâ komünist / Marksizmin devrim teorisini savunmak: Devrimler karşısında Castro-Chavizm ve postmodernizm” başlığını taşıyor. Kaan Gündeş bu yazısında, Arap devrimlerinin ardından dünya solu içerisinde alevlenmiş olan tartışmalara teorik-metodik bir katkı sağlamaya çalışıyor. Devrimleri “emperyalist restorasyon projeleri” olarak lanse eden Castro/Chavezci akımlarım argümanlarının eleştirisi üzerinden Marksizmin devrim teorisinin politik ölçütlerini tekrar gündeme getiriyor. Bunun yanı sıra, yüzyılımızın ilk devrimci dalgasının karşısında konum almış olan Castro/Chavezci akımın bu ihanetinin altında yatan sebeplere ve bu akımın, yine bir başka karşıdevrimci toplam olarak karşımıza çıkan postmodern ekolün revizyonizmiyle olan ilişkilerine değiniyor. Oldukça kapsamlı bir içeriğe sahip yazı, son olarak Gündeş’in çağın yeni gerçekliklerine ve ihtiyaçlarına dönük tezleriyle sonlanıyor.
Korku duvarı yıkılırken
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerinin 93. ve tutukluluklarının 18. günündeler. Dışarıda açlık grevi yaptığı için tutuklanıyor olmak ve öyle böyle bir sebepten değil; terör örgütüne üyelikten yargılanmak her ülkede görülebilecek bir durum değil. Yakalama ve arama kararının gerekçesi bu durumun perde arkasını daha net aydınlatıyor: Açlık grevinin ölüm orucuna dönüşebileceği, Tekel ve Gezi benzeri eylemlere sebep olabileceği belirtiliyor.
Yargı; avukatlara dosya göstermiyor, tutuklama kararına itiraz edilmesini bloke ediyor. Hükümet kanadında Süleyman Soylu eğitimcilerin yaptığının tiyatro olduğunun, her ikisinin de terör örgütleriyle organik bağı olduklarının ve bunun da önceki sabıkalarında görülebileceğini söylüyor. Oysa her ikisinin de sicilleri tertemiz.
Herkes terörist ilan edilirse
Terörist olmakla itham edilen yalnızca Nuriye ve Semih mi?Burdur Cezaevi’nde dozer darbesiyle kolu kopan ve KHK ile ihraç edilen Veli Saçılık? Onun yerlerde sürüklenen annesi? Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça? İki eğitimcinin ailesi, arkadaşları, destekleyenleri, Yüksel’de direnişe devam edenler… Çok açık ki herkes terörist ilan edildikçe yalanlar daha çabuk ortaya çıkıyor. Korku duvarı yıkılıyor. Atı alan Üsküdar’ı geçtiğini sanarken, henüz referandumun üzerinden iki ay bile geçmeden sistemi oluşturan tüm mekanizmalar aşınıyor. Toplumsal rıza üretilemiyor, yalanın mumu yatsıya kadar bile yanmıyor. En nihayetinde korku imparatorluğunun sahibi daha çok korkuyor, öyle böyle değil; Gezi hayaletinden, Tekel ihtimalinden, iki eğitimcinin işe iade edilmesinden dahi sonuçlarını düşünerek korkuyor. Kuşkusuz bu çürümeyi ve meşruiyet kaybını üst boyuta taşıyacak şey, sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadele olmaya devam edecek. Semih ve Nuriye’nin mücadelesine destek vermek için, ihraç edilen, KHK’larla temel hakları gaspedilen, mücadele etmeleri yasaklanan herkesle toplumsal mücadeleyi örgütlemekle sorumluyuz.
Morocco: Specter of Rif, Nightmare of the King
Last October in Rif city of Al Hoceima in the northern Morocco, a young fishmonger Mouhcine Fikri was crushed to death in the garbage truck while trying to retrieve his fish confiscated and thrown away by the police. Anti-government protests that started after the incident continue. The rallies have flared up and spread across the country in the last week despite of the periodic falls in the protests within 7 months since then. It’s not surprising that revolts against the government take the lead especially in the Rif region. The region, where mainly Amazigh population live, has a long history tyrannized and exposed to violence and discrimination both in terms of politics and culture by the despotic Moroccan regime. Furthermore, the state barely invests in the Rif region compared to the rest of the country within the scope of oppression policies.
Traces of 2011
Even though the protests started upon the killing of Mouhcine Fikri, what actually lies behind is the expression of the accumulated public anger towards the oppressive regime’s long-standing antidemocratic policies that lead the country to plunder by foreign capital. In 2011, while Tunisian, Egyptian and Syrian masses were mobilized against dictatorship to demand dignified lives, job, social justice and freedom, February 20th Movement was filling the streets in Morocco with the same demands. However, getting worried that the protests could reach to a level as in Tunisia and Egypt, the King made legal regulations by “taking the demands of masses into account to a certain extent”, split the masses and thus was able to prevent the protests. The regulations which the King made just for show or did not enforce at all underlie the fact that now the masses take to the streets again. As a matter of fact, the 2011 experience still remains fresh in the memories of regional people today in spite of the efforts of countries in the region as well as imperialism to divert, control and mitigate the uprisings. More importantly, the conditions that initiated the revolutionary process have intensified and still subsist in many countries.
Sounds of Rif
Demands of masses that took to the streets in the Rif region – the center of mobilizations – under the slogan “corrupt government” and “life with dignity” make up a whole where democratic, social, economic and cultural aspects coincide: trial of the killers of Mouhcine Fikri and 5 people killed during the rallies in 2011; release of all political prisoners in the Rif region; lifting of 1958 law that has turned Al Hoceima into a military area; removal of economic blockade in the region and increasing public expenditures in sectors such as education and healthcare; ending corruption; finding a solution for youth unemployment, and building cultural center, library and theater in the region.
This uprising, which is a consequence of neoliberal, oppressive policies created by the despotic Moroccan regime via imperialism and great capital, is tried to be isolated by this very same regime. Even though the Moroccan state used every means to prevent these demonstrations to create an impact via media in other parts of the country as well as abroad, it was unable to do it. It is necessary to highlight that local committees, formed by Rif people through demonstrations, made the process visible.
Getting anxious that the protests would spread after becoming visible, the regime tried to suppress the mobilization by arresting Nasser Zafzafi, the leader of Hirak Movement leading the struggle in Rif and Al Hoceima, and almost 20 protestors. However, this effort created a counter-effect and caused people in many cities of the country to take to the streets with the same demands: Fez, Marrakesh, Casablanca, Rabat, Oujda, Nador and so on.
In fact, the antidemocratic and economic wreck created by the regime itself is visible not only in Rif region but also countrywide through poverty and exposure to oppression. This enables Amazigh and Moroccan people to communize their struggles against the despotic regime and neoliberal policies. A course united via urgent democratic and economic needs of the country, including the right of Amazigh people to self-determination, will give an opportunity to workers, laborers, youth and women to advance their struggle and make the King’s nightmare much more terrifying.
Marruecos: Espectro del Rif, pesadilla del Rey
En octubre pasado, en la ciudad de Al Hoceima al norte de Marruecos, un joven vendedor, Mouhcine Fikri, fue aplastado y muerto por un camión de basura, al tratar de recuperar su pescado, confiscado y arrojado a la basura por la policía. Las protestas antigubernamentales que comenzaron enseguida después del incidente, continúan. En la última semana, las concentraciones fueron haciéndose más violentas y expandiéndose a través del país. Con altibajos, ya llevan siete meses. No sorprende que las revueltas contra el gobierno estén a la orden del día, especialmente en la región del Rif. La región, donde vive la mayoria Amazigh (bereberes), tiene una larga historia de tiranía, violencia y discriminación política y cultural por parte del régimen despótico marroquí.
Lo que es peor, el Estado escasamente invierte en la región del Rif si lo comparamos con lo que invierte en el resto del país. En lo que más invierte es en represión.
Rastros de 2011
Aún cuando las protestas comenzaron con el asesinato de Mouhcine Fikri, lo que en realidad subyace es la bronca acumulada del pueblo hacia el régimen represivo, por las políticas antidemocráticas que hace años se aplican y que llevaron al país a someterse al saqueo del capital extranjero. En 2011, cuando las masas de Túnez, Egipto y Siria se movilizaron contra las dictaduras, en demanda de vida digna, trabajo, justicia social y libertad, el movimiento 20 de Febrero en Marruecos llenaba las calles con las mismas demandas. Sin embargo, temiendo que las protestas pudieran alcanzar los niveles de Túnez o Egipto, el Rey “hizo concesiones a las demandas de las masas, en lo legal y hasta cierto punto”; dividió a las masas y así pudo frenar las protestas. Las leyes del Rey fueron una puesta en escena y es por eso que las masas salen nuevamente a la calle. De hecho, la experiencia de 2011 todavía está fresca en la memoria de la gente hoy, a pesar de los esfuerzos de los países de la región y del imperialismo para desviar el proceso, controlarlo y mitigarlo. Más importante aún, las condiciones que iniciaron el proceso revolucionario se han intensificado y todavía subsisten en muchos países.
Los sonidos del Rif
Las demandas de las masas que tomaron las calles de la región del Rif -el centro de las movilizaciones- bajo los slogans “gobierno corrupto” y “vida con dignidad”, hacen un combo donde los aspectos democráticos, sociales, económicos y culturales coinciden: juicio a los asesinos de Mouhcine Fikri y de las cinco personas asesinadas durante las manifestaciones de 2011; liberación de todos los presos políticos de la región del Rif; levantamiento de la ley de 1958 que ha transformado Al Hoceima en un área militarizada; levantamiento del bloqueo económico a la región y aumento de la inversión en educación y salud; terminar con la corrupción; encontrar solución al desempleo juvenil, y construir centros culturales, bibliotecas y teatros en la región.
A este levantamiento, consecuencia de las políticas neoliberales y represivas del régimen despótico marroquí como instrumento del imperialismo y el gran capital, el régimen trató de aislarlo. A pesar de que el estado marroquí usó todos los recursos posibles para evitar estas manifestaciones y lograr un impacto mediático en otras partes del país y en el extranjero, no lo logró. Es necesario resaltar que los comités locales, formados por la gente del Rif a través de las movilizaciones, visibilizaron el proceso.
El régimen, ansioso ante la posibilidad de que las protestas se extiendan al hacerse visibles, arrestó a Nazer Zafzani, líder del Movimiento Hirak, en un intento de suprimir las movilizaciones. Este movimiento lidera la pelea en Rif y Al Hoceima, con casi veinte militantes. Sin embargo, esta acción del gobierno fue contraproducente y provocó que la gente en muchas ciudades del país tomara las calles con las mismas demandas: Fez, Marrakesh, Casablanca, Rabat, Oujda, Nador y otras.
De hecho, la ruina democrática y económica creada por el régimen es evidente, no solo en la zona del Rif sino también a lo largo y ancho del país, se evidencia en la pobreza y la represión. Esto permite a la gente de Amazigh y de Marruecos unificar su lucha contra el régimen despótico y las políticas neoliberales. Un rumbo unido vía las necesidades democráticas y económicas urgentes del país, incluyendo el derecho a la autodeterminación de la gente de Amazigh, dará una oportunidad a los trabajadores, los jóvenes y las mujeres, de avanzar en su resistencia y transformar la pesadilla del Rey en algo mucho más terrorífico.
Fas: Rif’in hayaleti, Kral’ın kâbusu
Fas’ın kuzeyinde yer alan Rif bölgesindeki El Huseyma kentinde, geçtiğimiz Ekim ayında, polisin tezgâhına el koyup çöpe attığı balıklarını almaya çalışan genç balıkçı Muhsin Fikre’nin, çöp kamyonunda ezilerek öldürülmesinin ardından başlayan hükümet karşıtı eylemler sürüyor. Aradan geçen yedi ayda, eylemlerde dönemlik inişler olsa da son bir haftadır gösteriler yeniden alevlenerek ülkenin önemli bir bölümüne yayılmış durumda. Hükümete karşı isyanın özellikle Rif bölgesinde başı çekiyor olması da şaşırtıcı değil. Bölge Amazigh nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı ve despotik Fas rejimi tarafından hem politik hem de kültürel olarak yıllar boyunca ayrımcılık, şiddet ve baskıyla yönetilmiş bir geçmişe sahip. Ayrıca yine baskı politikaları kapsamında devlet yatırımları Rif bölgesine ülkenin geri kalanına göre oldukça azımsanacak miktarlarda gerçekleştiriliyor.
2011’in izleri
Her ne kadar eylemler Muhsin Fikre’nin katledilmesi ile başladıysa da aslında konunun arka planında daha uzun bir süredir, baskıcı rejimin antidemokratik ve ülkeyi yabancı sermayenin yağmasına açan politikalarına karşı biriken halk öfkesinin bir dışa vurumu mevcut. 2011 yılında diktatörlük rejimlerine karşı, onurlu bir yaşam, iş, sosyal adalet ve özgürlük talepleriyle Tunuslu, Mısırlı, Suriyeli kitleler seferber olurken, Fas’ta da 20 Şubat Hareketi aynı taleplerle sokakları doldurmaktaydı. Ancak Fas’ta, eylemlerin Tunus ve Mısır’da eriştiği düzeye ulaşmasından çekinen Kral, kitlelerin taleplerini “belli oranda dikkate alarak” yasal düzenlemeler gerçekleştirmek suretiyle kitleleri bölmüş ve eylemlerin önüne geçmeyi başarabilmişti. İşte bugün kitleleri tekrardan sokağa dökülmesinin ardında Kral’ın ya göstermelik olarak yerine getirdiği ya da hiç gerçekleştirmediği düzenlemeler yatmakta. Ve gerçek şu ki, hem bölge ülkelerin hem de emperyalizmin ayaklanmaları yolundan çıkartma, kontrol altına alma ve sönümlendirme çabalarına rağmen, 2011’in deneyimi bölge halklarının belleğinde halen tazeliğini koruyor. Daha da önemlisi, devrimci süreci başlatan koşullar birçok ülkede derinleşerek varlığını sürdürüyor.
Rif’in sesleri
Seferberliklerin merkezi olan Rif bölgesinde “yolsuz devlet” ve “onurlu bir yaşam” sloganlarıyla sokağa dökülen kitlelerin talepleri demokratik, sosyal, ekonomik ve kültürel ögelerin kesiştiği bir bütünden oluşuyor: Muhsin Fikre’nin ve 2011 yılında eylemler sırasında öldürülen beş kişinin katillerinin yargılanması; Rif bölgesindeki tüm politik tutsakların serbest bırakılması; El Huseyma’yı bir askeri bölge haline getiren 1958 yasasının kaldırılması; bölgeye uygulanan ekonomik ablukanın kaldırılması ve eğitim, sağlık gibi sektörlerde kamu harcamalarının çoğaltılması; yolsuzlukların sona erdirilmesi, genç işsizliğe çözüm bulunması, bölgeye kültür merkezi, kütüphane, tiyatro açılması.
Despotik Fas rejiminin emperyalizm ve büyük sermaye eliyle yarattığı neoliberal, baskıcı politikaların bir sonucu olan bu ayaklanma yine aynı rejim tarafından yalıtılmaya çalışılıyor. Fas devleti, eylemlerin medya vasıtasıyla hem ülkenin diğer bölgelerinde hem de yurt dışında yankı bulmaması için tüm gücünü seferber etse de bunda başarılı olamadı. Burada Rif halkının eylemler vasıtasıyla yaratmış olduğu yerel komitelerin sürecin görünür kılınmasındaki öneminin altını çizmek gerekiyor.
Özellikle eylemlerin görünür olmasından sonra yaygınlaşmasından çekinen rejim, El Huseyma ve Rif’te mücadelenin başını çeken Hirak Hareketi lideri Nasır Zefzafi ve yirmiye yakın eylemciyi daha tutuklayarak seferberliği ezmek istedi. Ancak bu tam tersi bir etki yaratarak ülkenin birçok ilinde insanların aynı taleplerle sokağa çıkmasına neden oldu: Fez, Marakeş, Kazablanka, Rabat, Ucda, Nador ve diğerleri.
Aslında rejim eliyle yaratılmış olan antidemokratik ve ekonomik enkaz sadece Rif bölgesinde değil ülkenin tamamında gerek yoksulluk, işsizlik, gerekse de baskıya maruz kalma üzerinden görünür durumda. Bu, Amazigh ve Fas halkının despot rejime ve neoliberal politikalara karşı mücadelelerini ortaklaştırabilmesine olanak tanımakta. Ülkenin acil demokratik ve ekonomik ihtiyaçları üzerinden, Amazigh halkının kendi kaderini tayin etme hakkını da içeren birleşik bir hat işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve kadınların mücadelesini ilerletmesine olanak tanıyacak ve Kral’ın kâbuslarını karabasana döndürecektir.
Biz kadınlar özgürlüğü ve hayatı istiyoruz!
Arjantinli kadınların erkek şiddetine de, erkek şiddetini meşrulaştıran siyasal iktidarın ve yargının baskısına da ‘hayır’ demek için sokaklara döküldüğü 3 Haziran’da biz de sesimizi, isyanımızı yükseltiyoruz!
Öyle bir dönemdeyiz ki Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynuyor, dün gerçek olan bugün yalan oluyor, sabit olan her şey değişiyor; ama kadına yönelik şiddet aynı süreklilikle, hatta artarak devam ediyor. Kadın cinayetleri ardı arkası kesilmeden sürdükçe vahşet gündelikleşiyor, normalleşiyor!
Tecavüze maruz kalan kadınlar, istismar edilen kız çocukları, boşanmak/ayrılmak isteyen kadınların erkekler tarafından düzenli bir şekilde – kimi zaman silahla, kimi zaman dinamitle, kimi zaman bıçakla, kimi zaman çekiçle – katledilmesi… Hiçbiri tesadüf değil, münferit değil; sistematik ve “istikrar”lı bir politikanın sonucu. 16 yıldır hemen hemen her cümlede gurur duyularak ve övgü ile bahsedilen “istikrar” aslında tam da bu. Öyle ki kimsenin iş güvencesi, ekonomik gidişat, hayatı ve geleceği konusunda bekleyemez olduğu devamlılık hali erkek şiddetinde, her gün bir kadının mutlaka öldürülmesinde, yasa eliyle bu şiddetin önünün açılmasında mevcut.
Bizler de, Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu olarak, bu politikalara karşı çıkmak için bir kez daha sokaklarda olacağız. Arjantin’li kadınların bahsettiği üzere “alanlarda olmanın çılgınlığıyla” güçlenen isyanımızla meydanlara çıkacağız. Erkek şiddetine, erkek-egemen devlet politikalarına, her gün bir kadının öldürülmesini normalleştiren, hep bir şekilde bu şiddeti “hak ettiğimiz” algısını yaratan iktidarın “makbul kadın” anlayışına karşı kendimiz olabilmekte diretmek için, hayatımız bizim demek için 3 Haziran’da tüm kadınları sokağa çağırıyoruz!
3 Haziran’da Arjantin’li kadınlar gibi birlikteyiz!
Yer: Kadıköy, Süreyya Operası önü
Saat: 18:30
Kadın Cinayetlerine Acil Önlem Grubu
Onur Yaser Can davasında 8. duruşma görüldü
Onur Yaser Can’ın karakoldaki işkencenin ardından intihar etmesi sonucu polislere açılan evrakta sahtecilik davasının sekizinci duruşması bugün İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme, adli emanette kayıtlı olan bilgisayar, CD, imaj kaydına ilişkin yazılı dokuman, iddianame ve tüm yargılama dosyasının Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesine karar verdi. Mahkeme ayrıca, Can ailesinin ve avukatlarının değişiklik yapıldığını iddia ettikleri belge içeriklerinin, Yargıtay bozma ilamında tespit edilmesini istedi. Dava 1 Aralık saat 14.00’te devam edecek.
Onur Yaser Can, 2010’da Narkotik Şube’de iki defa ifade verdikten sonra kötü muamele ve çıplak aramaya maruz kalıp üçüncü kez ifadeye çağrılınca intihar etti. Ardından, annesi Hatice Can da Mart 2014’de intihar etti. Onur Yaser Can öldüğünde 28, annesi Hatice Can 57 yaşındaydı.
İlgili yazılar:
Saray diye yazılır, işçi düşmanı diye okunur: İşçilere grev hakkı! Cam işçisinin etrafında birleşelim!
Bakın Türkiye burjuvazisi, Türk sermayesi 1980 tarihli askeri cuntadan ne talep ediyordu:
CHP ve sokaklar
Rejim değişmiştir; ancak biz, eski rejim devam ediyormuş gibi yaparsak hem kendimizi korur, hem de 2019’da seçimleri kazanıp demokrasiyi geri getiririz…” Tabii, bu da bir taktik. Gerçi hiç kimsenin ağzından bunu açık açık duymadık ama CHP’nin hemen her halinden böyle düşündüğü belli. Bu nedenle iktidarın açık zulüm ve zorbalığına, kanunsuzluğuna karşı yapılan her protesto eyleminde destekçi olarak, milletvekilleri düzeyinde hazır bulunmasına rağmen ana muhalefet partisi CHP, böyle bir durumda asıl yapması gerekenden, kitleleri harekete geçirmekten ve onlara önderlik etmekten özenle kaçınıyor. Gerekçesi ciddi, “Sokaklarda sopalı, hatta silahlı adamlar olduğuna dair duyumlar” alınmış… Daha önce de belirttiğimiz üzere CHP’nin iddiası çok ciddi, ancak anamuhalefet nedense, çok normal bir durummuş gibi bu iddianın üzerine gitmiyor, yani duruma uygun bir ciddiyetle davranmıyor. Bir de 70’lerin CHP’sini hatırlayın, Ecevit, AP’lilerin ve esas olarak da MHP’lilerin taş, sopa ve kurşun yağmuru altında seçim gezileri yapar, gözünü kırpmadan saldırganların üzerine yürürdü. Hey gidi hey, nerelerden nerelere…
CHP bir yandan rejimin değiştiğinden, faşizm tehlikesinden söz edip öte yandan 2019’a kadar durumu bir biçimde idare etme mantığının hem memleketi, hem de kendini nerelere götüreceğinin gerçekten farkında değil mi? Bir çeşit “görmezden gelme” tavrıyla 2019’a kadar “işi büyütmeden” ve de RTE’yi çok fazla kızdırmadan yol almaya mı çalışıyor? Eğer öyle ise, haber verelim: İş çoktan büyümüştür ve bir rejim değişikliğine varmıştır ve de RTE, Gezi’den bu yana çok sinirlidir, üstelik bundan sonra sokaklarda her zaman “sopalı, hatta silahlı adamlar” olacaktır…
Rejim değişti: “Koyun mevzuatı bir kenara..!”
Evet rejim değişmiştir; bu tespiti yapmak için yasal, siyasi vb. “prosedürlerin” tamamlanmasını beklemeye gerek yoktur. Rejim değişikliği, esas olarak bir “hukuk-mevzuat” sorunu değildir. Her zaman önce rejim değişir ve daha sonra kendi hukukunu yaratır. Yani rejim değişiklikleri hukuki yollardan değil, zorla olur. Bu “zor” olmadan yürürlükteki hukuk değiştirilemez, geçersiz kılınamaz. Bu bütün devrimlerin, karşı devrimlerin, cümle rejim değişikliklerinin başlıca kuralıdır. Hele ki “kurucu” rejimlerde, Nazi hukuk ideoloğu Carl Schmitt’in de belirttiği üzere, rejimin eylemleri, var olan hukuka göre değil, gelecekteki hukuka göre şekillenir. Bu tür rejimlerde yasallığın yerini “meşruluk” alır ve bunun kaynağı “halk”, yani “milli irade”dir ve bu nedenle bildiğimiz türden, şu veya bu oranda demokratik seçimlerin yerini giderek plebisitler alır…
Kısacası Erdoğan, 2016’da kaymakamlara seslenirken “Mevzuat şöyledir, böyledir, yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara, kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun…” sözlerini boş yere etmemiştir. RTE kaymakamlardan ve bütün devlet kademelerinden yeni rejimin, temel kural ve mantığına uymalarını istemektedir…
Evet, henüz bazı “eksikleri” olsa da, (Her yeni binanın bazı eksikleri vardır; içinde oturuyor olsak da!) bizim onu tanıyıp tanımamamızdan veya daha önce bildiğimiz bir şeylere benzetip benzetememizden öteye rejim değişmiştir. Rejimle birlikte mücadele koşulları da değişmiştir. “Kurucu” iktidar tarafından geçersiz hale getirilmiş yasal mevzuat, artık hiç kimse için geçerli değildir. Bu her ne kadar onları ileri sürmeye devam etsek de fiilen böyledir. Yasal itirazların artık hiçbir geçerliliği yoktur. Her şey yeni bir rejime ve onun yakın uzak hedeflerine göre yürütülmektedir. “Bilinen” her şeyin yerini, artık “tek adam iktidarı” haline gelmiş bir “milli irade” ve “Reis”in “meşruiyet” adını verdiği “şey” almıştır. Mesela başkanlık rejiminin yolunu anayasal olarak da açan referandum alenen kanundışıdır. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı RTE’nin parti genel başkanlığı da yürürlükteki yasalara göre geçersizdir. Artık herkes hiçbir yasal kanıt olmadan “terör örgütü” ile ilişkilendirilerek hapse atılabilmektedir. Ancak bu yasadışılıkları engelleyebilecek, faillere yaptırım uygulayabilecek hiçbir kurum ve yasal güç yoktur. Bütün adalet mekanizması ve kolluk gücü doğrudan saraydan emir almaktadır. Bu, çıkmaza girmiş, kendini tehlikede hisseden “eski rejimin”, varlığını sürdürebilmesi için bir süre için alınmış olağanüstü -koruyucu bir önlem değildir. Her türlü denetimin dışındaki olağanüstü hal rejimi, RTE’nin de ifadesiyle artık olağan bir rejim halini alacaktır. Bütün bunlar, yeni güç ilişkilerinin bir sonucudur . Zaten rejim değişikliklerinin temelinde güç ilişkilerindeki değişimler yatar…
Yeni bir Gezi tehlikesi ve sopalı, silahlı adamlar…
Artık muhalif olan hiçbir şey yasalar tarafından korunmamaktadır; her şey keyfidir. Ancak mesele yasal güvencelerden yoksunlukla sınırlı değildir. Rejim muhalifleri, CHP genel başkanının da ifade ettiği üzere “sopalı, hatta silahlı adamların” tehdidi altındadır. Üstelik bu tehlike sadece “duyumlardan” ibaret değildir. Bazı AKP yöneticilerinin yanı sıra “havuz medyası”nın bazı önemli isimleri de muhalefeti, özellikle de sokağa çıkacak muhalefeti “darbecilik” gerekçesiyle “15 Temmuz”dakine benzer bir silahlı kıyamla tehdit etmektedir. Gezi’nin dış mihrakların eseri bir “darbe girişimi” olarak tanımlanması tesadüf değildir. Benzeri bir kitle hareketinin, hem de “millet iradesini” savunmak amacıyla silahlı bir karşı “kitle hareketiyle” bastırılacağı tehdidi çeşitli vesilelerle tekrarlanmaktadır.
Gezi, yani milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, iktidarın talihinin dönüm noktası olmuştur. RTE, hayatının en büyük kâbusunu yaşamıştır ve hâlâ aynı kâbusu görmektedir. Gezi, aynı zamanda rejim değişikliği sürecinin de başlangıcıdır. Mesela bugüne kadar görülmemiş biçimde, iki açlık grevcisinin tutuklanmasının nedeni, eylemin yayılan kitlesel destekler sonucu yeni bir Gezi’nin (ve TEKEL’in) başlangıcı haline gelme ihtimalidir. Böyle bir ihtimal iktidarı dehşete düşürmektedir. Çünkü bu yeni Bonapartist rejimi geriletmenin ve göndermenin tek yolu onu “kendi oyunlarıyla” yenmek değil birleşik-örgütlü politik bir hedefi olan bir kitle seferberliğidir; bunu en iyi iktidarın kendisi bildiği için, en küçük protesto eylemini bile “maya tutma” tehlikesi nedeniyle bastırmaya çalışmaktadır. “Soldaki” en büyük örgüt olarak anamuhalefet partisi CHP, Saray rejiminin çok iyi bildiği bir şeyi anlamalıdır: Bu iktidarın seçimle gitmek gibi bir niyeti yoktur! Bu kural, seçimi kaybetmesi halinde dahi geçerlidir. Ayrıca başkanlık rejiminin tarihsel amacı, Türkiye’de “milliyetçi-mukaddesatçı, yani “faşist-islamcı” gericiliğin ebedi iktidarıdır. Kısacası bu rejim, kitlesel seferberlikler yoluyla geriletilemediği sürece CHP için bir “2019” olmayacaktır; tabii, çok acınası hallere düşmediği sürece.
CHP ile ilgili görüş ve beklentilerimiz belli olsa da, bu partiye destek veren milyonlarca insanın liderliğini aşacağına, onları sokağa çıkmaya, tavır takınmaya zorlayacağına inanıyoruz; aynı Gezi’de olduğu gibi. Tekrar edelim: Dışarıdaki “sopalı, hatta silahlı adamlardan” korunmanın yolu evde ve parti binasında oturup endişeyle pencereden bakmak değil, kitlesel bir birleşik mücadele hattı örmektir. Mısır gibi acı örnekleri olsa da bir diktatörlük rejimini tarihin çöplüğüne göndermenin en temiz yolu yine de büyük halk hareketleridir. En azından rejim yanlısı “Baltacıların” Tahrir halkı tarafından kovalanmasını görmek bile büyük bir keyifti..!
Venezuela: Açlığın içinde bir Kurucu Meclis aldatmacası
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü enternasyonal (UIT-CI) ve Sosyalist Sol (Arjantin – IS) liderlerinden Miguel Sorans, Venezuela’daki gelişmeleri ülkenin başkenti Caracas’ta değerlendirdi. Bu makale Sosyalist Sol’un yayın organı Sosyalist’te, 10 Mayıs’ta yayımlandı.
Nicolos Maduro ülke çapında en az 40 kişinin öldüğü 350’den fazla kişinin de yaralandığı kitlesel protesto gösterilerine vahşice saldırının ardından kitleleri aldatmaya dönük bir kurucu meclisin toplanması çağrısında bulundu. Kemer sıkma politikalarına devam edebilmek için iktidarını bu yolla uzatmaya çalışıyor. Bu arada ülkede açlık ve kıtlık artmaya devam ederken hükümet, ülkenin dış borçlarını ödemeye devam ediyor. Birçok yerde ekmek yok ve genel ücret 30 ila 50 dolara düşmüş durumda. Maduro hükümeti sol değil işçi düşmanı bir hükümettir. Burjuva muhalefeti MUD’un (Demokratik Birlik Masası) programıyla da siyasi çıkış sağlanamaz. Maduro’yu devirene kadar seferberliklere devam etmeli ve işçi sınıfının bağımsızlığı temelinde bir siyasi alternatif hazırlıklarını sürdürmeliyiz.
Venezuela’da yaşananların ve Maduro’nun Chavezci hükümeti ve onun Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) aslında ne olduğunu betimleyen günlük hayattaki en basit örnek; pazar sabahı mahalle fırınlarına gidip ekmek almak isteyen insanların, “bugün ekmek yok yarın da çıkmayacak” diye geri gönderilmeleri. Fakat bu durum sadece pazar günleri değil, artık her gün meydana gelmeye başladı. Ülkede bir süre önce, tuvalet kağıdı eksikliği vardı, ancak ekmek eksikliğinin baş göstermesi kitlesel açlık ve kıtlığa yol açmış durumda. İşte Maduro’nun “gerçekleştirmeye çalıştığı” demokratik ve özgür ülke bu. Aylardır milyonlarca insan ekmek ve “arepa” (Orta ve Güney Amerika’ya özgü bir ekmek türü, ç.) yapmak için un bulmak başlı başına bir serüvene dönüştü. Bunun yanında gösteri hakkının engellenmesi ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması gibi etkenler mevcut isyanların ve öfkenin artmasına temel teşkil ediyor. Halkın çoğunluğu Maduro ve hükümetinden nefret etmekte. Hükümet ekmek, temel gıda ve tıbbi ilaçları temin edemiyor. Bugüne kadar bu rejimi savunmuş olan sol çevrelerin de ülkede neler olup bittiğini anlamasının zamanı artık geldi. Ülkedeki gıda sıkıntısının nedeni, “sözde ekonomik savaş” değil Hükümetin dış borcu ödemeye devam etmesi (2016’da 18 milyar dolar ödemişken 2017 yılı boyunca tahmini 17 milyar dolar ödeyecek) ve çokuluslu petrol şirketleriyle anlaşmaların sürdürülmesidir.
Kurucu meclis saçmalığı
Siyasi ve sosyal krizin merkezinde olan ülkede Maduro, ulusal kurucu meclis aldatmacasına can kurtaran simidi gibi sarıldı. Venezuela’daki siyasi partimiz Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL), Kurucu Meclis’in bir aldatmaca olduğunu açıkladı; çünkü 500 üyesinden birçoğu bizzat hükümet tarafından kontrol edilen örgütler tarafından aday gösterilecek ve “bölgesel seçimlerde” hiç kimse kimin aday olduğunu bilmeyecek. Şüphesiz ki Maduro, bu manevrayı, kitlesel seferberliklerin büyüdüğü bir ortamda iktidarda kalabilme adına kendisine zaman kazandırmak için yaptı. Ve öte yandan, “katılımcı ve etkileşimli demokrasi” masalıyla kendisinin 2018 yılında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidebilmesi için güç kazanmaya çalışıyor.
Bir burjuva Stalinist olan Maduro ve hükümetinin hedefi, tek parti modeli etrafında totaliter bir rejimi git gide sağlamlaştırmaktır. Kendini sosyalist ve antiemperyalist olarak nitelendiren, fakat ülkeyi sermayedarlar ve çokuluslu şirketler için yöneten baskıcı bir hükümettir bu. Bu durumu sona erdirmek için temel hedef Maduro’nun istifasını talep ederek kitleleri seferberliğe itmek olmalıdır.
Demokratik halk isyanı başladı
Caracas’ta başlayan sokak çatışmaları bir ay içinde ülke çapına yayılan hükümet karşıtı kitle gösterilerine dönüştü. Bu kitlesel gösteriler burjuva muhalefet MUD’un kontrolünde değil, şimdiden onu aşmış durumda. Ülkenin tüm şehirlerinde Chavezciliğin toplumsal temelini oluşturan yoksul halk kitleleri de bu gösterilere katılıyor. Ayaklanmalar; toplu yürüyüş, tencere ve tava eylemleri, otoyolları barikatlarla kapatma, kadın hareketi yürüyüşleri ve geniş halk kesimlerinin yoksulluğunu ve umutsuzluğunu gösteren yaygın yağma gibi farklı biçimlerde ilerlemekte. Buradan hareketle “MUD’un ve sağın güçlendiği” tezi tamamen yanlıştır. MUD önderliği bile kendi tabanının basıncıyla seferberliklere katılmak zorunda kaldı. Caracas’ta eylemler El Valle, Coche, Enero 23, Baruta ve Julio de Petare gibi emekçi mahallelerde başladı. Carabobo eyaletine bağlı Valencia‘da geçen hafta bölgenin güneyindeki işçi mahallelerinde büyük bir ayaklanma başladı. Isabelica, San Blas, Los Cedros, Guayos gibi mahallerdeki yağma ve şiddet olaylarıyla beraber polisle şiddetli çatışmalar yaşandı. Tocuyito, Táchira, Mérida, Maracaibo, Barquisimeto gibi bölgelere de bu çatışmalar yayıldı.
Çatışmalardaki çoğu genç 40’tan fazla insanın ölümünden, 350’den fazla insanın yaralanmasından Bolivarcı Ulusal Polis teşkilatı (PNB) ve Paramiliter bir yapılanma olan Bolivarcı Ulusal Muhafızlar (GBN) sorumludur. Öğrencilerin ve işçi sınıfının başını çektiği bu gösterilerde gözaltına alınıp tutuklanan yüzlerce kişi “terörizm” ile suçlanarak askeri mahkemelere gönderiliyor. Mahallelerde ve sokaklarda kendi yaptıkları kalkanlar ve barikatlarla kendilerini savunuyorlar. Şehir yürüyüşlerinde, MUD’un çevresinde toplanan kesimler bile, Maduro iktidarı ile savaşabilmek için bağımsız politik gruplara katılmaya başlıyor. Örneğin Maraca’da bir grup genç gösterilere “Ne MUD ne de PSUV, Bizler tepedekiler için gelen tabandaki halkız” yazan bir pankartla katıldı. Politik örgütümüz PSL’nin devrimci militanları, kendi talepleri ve sloganlarını yükselten bu ayaklanma sürecine eşlik ediyorlar.
Chavezciliğin içindeki çatlaklar ve Maduro
Halk seferberliğinin kararlılığı, Chavezciliğin içinde çatırdamalara yol açmış durumda. Bu yarılmalar henüz başlangıç düzeyinde olmakla birlikte önümüzdeki dönemde derinleşebilir. Bunların en önemlisi Cumhuriyet Başsavcısı Luisa Ortega Diaz’ın, The Wall Street Journal gazetesine verdiği bir röportajda “Eğer devlet yasaya uymayan kararlar alırsa vatandaşlardan barışçıl ve yasalara uyan bir davranış talep edemeyiz.” şeklinde bir açıklama yaparak hükümetten ayrı bir tutuma sahip olduğunu göstermesi oldu.
Yine Çocukluk ve Gençlik Orkestrası Milli Sistem yöneticisi, baskıyı reddeden Chavezci sempatizan Gustavo Dudamel, aynı şekilde, Chavezci yönetilerden, Anzoategui eski valisi ve bugünki ombudsman Tarek Williams Saab’ın oğlu ve önemli beyzbol oyuncularından Jesus Aquilar, Eduardo Perez ve Robinson Chirinos da hükümetin tutumuna itirazlarını açıkladılar.
Maduro’nun devrilmesi için verilen mücadelenin önü açık. PSL’nin dikkati çektiği gibi “Mevcut düzenden çıkış bir MUD ve onun partilerinin hükümetiyle sağlanamaz. Onlar geleneksel Amerikan yanlısı ve burjuva politikayı temsil ediyorlar. (…) Bundan dolayı Maduro’nun kemer sıkma paketini reddetmiyorlar, dış borç ödemesine devam etmesine karşı çıkmıyorlar. Açık şekilde Maduro’nun istifasını talep etmiyorlar. 2016’da hüsranla sonuçlanan diyalog süreciyle yaptıkları gibi, halkın ve gençliğin sırtından hükümetle yeni bir müzakere başlatmak için taban baskısını ve halk seferberliklerini kullanıyorlar.”
Maduro’nun ve hükümetinin istifası için verilen mücadele, PSL’nin öne sürdüğü gibi, işçilerin ve halkın acil ekonomik ihtiyaçlarına dönük bir planı hayata geçirebilecek bir İşçi Hükümeti için mücadele stratejisine ihtiyaç duyuyor.
Dolayısıyla, seferberliklerin yanı sıra Chavezcilikten kopan sol kesimlerle alternatif bir siyasi kutubun oluşumunu inşa etmeye devam etmek gerekiyor. Venezuela işçi sınıfının ve halkının ihtiyaç duyduğu köklü değişimler yönünde ilerlemek için halk seferberliklerini Maduro’nun düşüşüne dek sürdürmeliyiz.
Venezuela’da açlığa ve baskıya son!
Venezuela’da 40 günü aşkın süredir devam eden bir halk isyanı yaşanıyor. Nicolas Maduro’nun baskıcı, yolsuzluğa batmış ve halkı açlığa sürükleyen hükümetine karşı binlerce genç, emekçi ve farklı topluluklardan vatandaşlar tüm ülkede seferberlik halinde.
Geleneksel olarak Chavezciliğin tabanını oluşturan emekçi mahallelerden her geçen gün daha fazla kesim eylemlere katılıyor.
Caracas ve diğer şehir ve kasabalardaki kitlesel yürüyüşlere ek olarak, işçilerin ve yoksul halk kesimlerinin yaşadığı mahallelerde tencere-tava eylemleri ve yağmalar gerçekleşmekte. Bunlar arasında Petare’deki El Valle, 5 Temmuz mahalleleri, Caracas’taki Baruta mahallesi; bir haftadan fazladır ayaklanma halinde olan ve ülkenin coğrafi olarak merkezinde yer alan Valencia şehrinin güneyi; Kolombiya’yla sınır bölgesinde yer alan Tachira ve Merida eyaletleri, San Cristobal şehirlerinde son günlerde yoğunlaşan eylemler ve Santa Cruz de Mora gibi köylü nüfusun yoğunlukta olduğu yerler sayılabilir.
Maduro’nun açıklamalarına göre Venezuela’da, hükümetini devirmek için “Pinocheci darbeci planlar” hayata geçiriliyor ve bütün olan bitenler “imparatorluk” tarafından kiralanmış “faşist çeteler” tarafından gerçekleştiriliyor. Söylemleri öyle bir noktaya vardı ki, Chavezcileri “yirmi birinci yüzyılın Yahudileri” olarak ilan etti (Nazi soykırımıyla benzeşim kurarak). Hiçbir şey gerçeklikten bu kadar kopuk olamazdı. Dünya solu içerisinde, 2002’de Chavez’e dönük gerçekleştirilmek istenen ve emperyalizm tarafından desteklenen darbe girişiminden ötürü kafa karışıklığı içinde olan ve bu yalana inanmak isteyen kesimler var. Ne var ki, bugünkü durum 15 sene öncesinden tamamen farklı. Kitleler açlık ve kıtlıktan ötürü sokağa çıktı ve siyasal muhalefet Maduro’nun hayata geçirmeyi reddettiği serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi talebinde bulunuyor. Halkı bastırmak için güvenlik güçlerini ve orduyu kullanan kişi Maduro’dan başkası değil. Halk isyanı nedeniyle Tachira eyaletinde olağanüstü hal ilan eden Maduro hükümetidir. Tutuklanan eylemcileri askeri mahkemelere sevk eden, Silahlı Kuvvetler’in desteğini arkasına alan Maduro hükümetidir. Maduro hükümetinin baskıcı yöntemleri 40’tan fazla kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin yaralanmasına neden oldu.
Sokakta protesto gösterileri düzenleyen “faşist çeteler” değil, aksine; açlıktan, kıtlıktan, baskıdan ve “halkçı” olduğunu söyleyen hükümet yetkililerinden beklentilerini yitirmiş bir halk ve gençliktir.
Venezuela emekçi halkı, tarihinin en derin ekonomik krizi içinde bulunuyor. Maduro ve iktidardaki PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) dünyaya kendisini “sosyalist” olarak tanıtırken, dış borç ödemelerini dakik olarak gerçekleştirebilmek için ağır bir kemer sıkma politikası uyguluyor. Son yıllarda 70 milyar dolarlık dış borç ödemesini gerçekleştirmek için hükümet ithalatı üçte bir oranında azalttı ve bu uygulama büyük bir kıtlığa neden oldu. 2016’da enflasyon yüzde 600 oranına ulaştı. Asgari ücret ise, aylık 30 dolar seviyesine düştü.
Tüm ülkeye yayılan protestolar, Nicolas Maduro’ya karşı büyük hoşnutsuzluğun ve tepkinin bir ifadesi. Maduro hükümeti kesinlikle solcu değil. Söz konusu olan, halkını açlıktan ölmeye mahkum eden, Venezuela halkının temel ihtiyaç maddelerini sağlamaktan aciz, sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan askeri-sivil bir hükümet. Dış borcu ödeyen, şirketlere milyonlarca dolar akıtan ve karma şirketler aracılığıyla çokuluslu şirketlere petrol sağlayan ve ülkenin güney doğusundaki doğal kaynakları (Arco Minero del Orinoco bölgesi) şirketlerin yağmasına sunmaya hazır bir hükümet. PDVSA’nın (Venezuela Devlet Petrol Şirketi) ABD’deki temsilcisi Citgo şirketinin Trump’ın başkanlık törenine 500 bin dolarlık bağış yaptığının açığa çıkması ise, hükümetin sahte antiemperyalizminin zirve noktası oldu. Dünya solu bütün bu olguları görmezden gelemez.
Bu çerçevede ve protesto dalgasıyla sıkıştırılmış haldeyken, hükümet, serbest seçimlere dayanmayan, antidemokratik ve düzmece bir Kurucu Meclis çağrısında bulundu. Bu Kurucu Meclis’in 500 üyesinin yarısı PSUV tarafından bürokratik bir biçimde denetim altında tutulan “komünal” veya sosyal örgütler tarafından seçilecek. Diğer yarısı ise, ne anlama geldiğini kimsenin bilmediği “bölgesel seçimler” yoluyla belirlenecek. Böylesi bir Kurucu Meclis’in oluşturulmasıyla hükümetin hedefi iktidarda ilelebet kalmak ve demokratik özgürlüklerin kısıtlanması ve kemer sıkma politikalarının derinleştirilmesi doğrultusunda ilerleyişini sürdürmek.
Bütün bu nedenlerle, devrimci sol olarak, Maduro’nun istifasını talep eden halk isyanını destekliyoruz. Sağcı ve emperyalizm yanlısı burjuva muhalefeti olan ve halkın memnuniyetsizliğini iktidara gelmek için fırsata çevirmeye çalışan Demokratik Birlik Masası’nı desteklemiyoruz. MUD ne kemer sıkma politikalarına ne de dış borç ödemelerine karşı çıkıyor. Tam tersine, ekonomik saldırıları derinleştirmek için iktidara gelmek istiyor. Bu nedenle, yürüyüşler MUD’un çağrılarının çok daha ötesine gitmiş durumda ve giderek daha fazla geleneksel olarak Chavezci olan emekçi mahallelerin sakinlerinin öncülüğünde gerçekleşmekte. Bu yüzden, seferberliklerin yanında PSUV’dan ve MUD’dan bağımsız, solun ve emekçi halkın alternatif bir siyasi kutbunu oluşturmak hayati önemde. Bu doğrultuda Chavezci ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) gibi Chavezci olmayan sol kesimleri biraraya getiren “Mücadeledeki Halkın ve Eleştirel Chavezciliğin Platformu”nun kurulması olumlu bir adım teşkil ediyor.
Maduro işçi ve halk seferberliği yoluyla gitmeli ve Venezuela’daki kardeş partimiz PSL’nin savunduğu gibi, yalnızca emekçilerin ve halkın hizmetinde bir acil ekonomik planı hayat geçirecek bir emekçilerin ve halk örgütlerinin hükümeti bir çıkış sağlayabilir. Borç ödemelerinin durdurulması gibi önlemleri alabilecek ve buradan sağlanacak kaynakları muazzam toplumsal krizin çözümü doğrultusunda acil ihtiyaç halindeki gıdaların ve ilaçların temini için kullanacak bir hükümet.
Bu yolda, baskıya ve bu ekonomik ve toplumsal çöküşe son vermek için mücadele eden Venezuela halkıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.
Askeri mahkemelere hayır!
Düzmece Kurucu Meclis’e hayır!
Maduro defol!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), 18 Mayıs 2017
Sarayın alâmetifarikası: Kıdem ve zorunlu arabuluculuk
Referandum ile birlikte bir kez daha yapay bir kümelenme içerisine sokulduk. Öyle ki kimin evetçi, kiminse hayırcı olduğu, “o ünlünün kaç yaşında olduğuna inanamayacaksınız” başlıklı magazin haberlerinden daha çok ilgi gördü. Aslında Türkiye çok yönlü bir kutuplaşmaya evvelden beri sokulmuştu. Kürtler-ulusalcılar, laikler-şeriatçılar, batıcılar-Avrasyacılar…
CHP ve silahlı adamlar…
“Ah silahlı olmasalardı var ya..!” CHP Genel Başkanı’nın içinden böyle bir cümle geçmiş midir? Hiç sanmıyoruz. O öyle birisi değil; partisi de öyle bir parti değil. Nereden belli? Bu “silahlı adamlar” meselesinin üzerine dahi gitmeden, bunu bir vaka-i âdiye olarak kabul edip referandumun ardından başlayan son derece haklı protestolara sahip çıkmamalarından; ve de asıl hedeflerinin 2019 seçimleri olduğu yolundaki doğrudan veya dolaylı açıklamalarından… Oysa daha 16 Nisan akşamı, referandumun hem öncesi hem de sonrasıyla eşitsiz, adaletsiz, hileli, kanunsuz ve dolayısıyla da gayrı meşru olduğunu ilan etmişlerdi. Üstelik bu referandumla hedeflenenin bir “sistem” değişikliği değil, bir rejim değişikliği olduğunu, RTE’nin her türlü hukuk ve yasa dışı yolla bir “diktatör” olmayı amaçladığını bütün kampanya boyunca tekrar tekrar vurgulamışlardı. Bununla da kalmamışlar ve yeniden resmen partili olması nedeniyle RTE’nin bundan böyle sadece AKP’lilerin cumhurbaşkanı olacağını ve kendisini tanımadıklarını açıklamışlardı.
Yani CHP, bir yandan Cumhurbaşkanı’nı “yok” farzederken, öte yandan onun kurduğu yeni düzeni “var” kabul ederek 2019’daki cumhurbaşkanlığı, daha doğrusu “başkanlık” seçimlerine hazırlanacak. Çok karışık bir durum! Aslında “kolayı” vardı: Bu her şeyiyle gayrı meşru referandumun sonuçlarını reddederek meşru direnme hakkını kullanmak. Yani dünyadaki pek çok örneğinde olduğu gibi halkın “hayır” oyu veren kesimini oylarına sahip çıkmak amacıyla protesto eylemlerine, meydanlara çağırmak…
Bir düzen partisinin bildik halleri..!
Ancak CHP bu haklı ve meşru yolu izlemek yerine, en “devletlû” haliyle o bildik tavrını koymuştur. İşte “düzen partisi” olmak böyle bir şeydir. Önce tutar tarafı kalmamış o yarı-Bonapartist “eski düzeni” savunup AKP’nin bir dönem, bırakın reformculuğu, neredeyse “devrimci” mertebesine yükseltilmesine çanak tutmak, ardından da AKP’nin eseri neo-Bonapartist “yeni düzeni” kabullenmek ve onun dayattığı kurallar doğrultusunda, şimdiden bir başkan adayı aramaya başlamak! Yani öylesine bir “devlet ve düzen düşkünlüğü” hali.
Hani bu halin ve tutumun bir faydası olsa anlayacağız; ama yok. İlk günlerde, aslında kaybettiğinin bilinciyle derin bir moral bozukluğuna gömülen Saray iktidarının tersine, kriz CHP’de patlak verdi. Belli ki, göreli referandum başarısına rağmen kendi kadrolarının bile CHP’den bir umudu yok! Şimdi uzun süre “geleneksel kurultay savaşlarıyla” meşgul olacaklar. CHP referandum sonuçlarını da anlayabilmiş değil. Yüzde 48,6 oranındaki “hayır” oyunu tek başına kendi eseri sayıp hanesine kaydetmeye çalışıyor. Oysa “hayırcı” kitle bünyesinde önemli farklılıkları ve çelişkileri barındırıyor. Bu kitlenin bir kısmı tek adam iktidarının Kürtlere özerklik vereceği endişesiyle oy kullanırken bir kısmı bu iktidarın Kürtlere, özerklik şöyle dursun hiçbir şey vermeyeceği düşüncesiyle “hayır” dedi. “Cephe” daha birçok çelişkiyi barındırıyor. Ayrıca bu “hayır”ın içinde farklı pek çok kesimin emeği, çabası var; yani sonuç hiç kimsenin babasının malı değil.
CHP tek değişken mi… Bunlar seçimle gider mi..?
2019’a hazırlanma niyetindeki CHP’nin politik olarak asıl yanılgısı kendini sürecin tek değişkeni olarak görmesi. Yani zaman geçtikçe bir soyutlamaya dönüşecek olan “aslında hayır kazandı” düşüncesi ve “demokrasi talep eden yüzde 48,6’lık taş gibi bir blok” inancıyla 2019’a varabileceğini; ve de kendi dışındaki her şeyin o zamana kadar adeta hareketsiz kalacağını düşünüyor ana muhalefet partisi. Tabii, o süre içinde bugünün “evetçi”lerinin bir bölümünün de ikna edilip “demokrasi” saflarına kazanılması mümkün. Böylece seçim günü geldiğinde “demokrasi cephesi”nin bütün muhalefeti temsil edecek olan adayı seçimi kazanacak ve Türkiye’de demokrasi “yeniden” tesis edilecek.
Elbette kimler nereden nereye geçer, kimler demokrasinin ışığıyla aydınlanır, kimler saf değiştirip kararır ve dengeler nasıl bir değişim gösterir bugünden tam olarak bilemeyiz. Ancak RTE’nin seçimle gitmek gibi bir niyetinin olmadığı malum. Bugün, bir referandumda, bırakın devletin bütün imkânlarını kullanarak uygulanan hile hurda, baskı ve zulmü, açık bir kanunsuzlukla sonucu belirleyen bir rejimin, muhtemelen daha da kökleşeceği bir dönemde işi şansa bırakmayacağı çok açık değil mi? Bugünün “sınırlı” imkânlarıyla bunları yapan yarının anayasal imkânlarıyla neler yapmaz! Hele ki adamlar bu kadar silahlanmışken! Valla biz demiyoruz, Kılıçdaroğlu diyor. Bu durumda hem seçim kazanmak mümkün olamayacak, hem de protesto etmek. Üstelik iktidarın 2019’da daha dürüst, daha demokrat ve daha barışçı olacağına dair hiçbir garanti veya ihtimal yoksa!
Faydalı bir bilgi..!
Ha, küçük bir ayrıntı daha; belki başta CHP, gelecekte bir diktatörlük rejimi endişesi yaşayanlar için faydalı olabilir: O rejim aslında yürürlükte! Tabii Türkiye solunu faşizmden aşağısı kurtarmaz ama bugün dünyanın bir dizi ülkesinde olduğu gibi bizde de yeni bir tür Bonapartist rejim egemen durumda. Bildik şeylere tam olarak benzememesi bu yeni olma halinden kaynaklanıyor. Bu tür rejimler, zor dahil çeşitli araçlarla giderek denetim altına alınan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir ortamda, her türlü yasal veya yasadışı yolla elde edilen seçim başarılarına dayanıyor. Yani varlığı neticede her ne pahasına olursa olsun seçimleri kaybetmemeye bağlı. Bu rejim yarın nerelere evrilir, 2019’a kadar neler olur, kim hangi marifetlerini sergiler tam olarak bilemeyiz, ancak bu haliyle bir seçim başarısızlığıyla sona ermesi mümkün değil; 7 Haziran’ı unutmayalım. CHP, “diktatörlük rejimi” konusunda gerçekten samimiyse bu hususu hesaba katmalıdır. Türkiye’de “diktatörlük rejimi” belirli bir biçimiyle artık geleceğin değil bugünün sorunudur.
Ama adamlar…
Bu yüzden, yüzde 48,6’yı hanesine yazan CHP’nin yapması gereken, olacağı veya nasıl olacağı bile belirsiz gelecekteki bir seçime şimdiden hazırlanmaya başlamak değil, halkı, iş işten geçmeden meydanlara çağırarak hakkına hukukuna sahip çıkmaya çağırmaktı; tabii işin büyümeye başladığı bir noktada yan çizmeden. Bu yönde CHP’ye yönelik pek çok eleştiri var; ancak bir faydası olur mu o ayrı! Ama yine de haksızlık etmeyelim; baksanıza adamlar silahlıymış! Bu konuda Türkiye’nin, solun ve elbette CHP’nin tarihinden yola çıkarak çok şey söyleyebiliriz. 60’lı 70’li yıllarda yaşananlar, bugün Kürtlerin yaşadıkları düşünüldüğünde endişelenmemek mümkün değil. Hatta bundan sonraki askeri darbenin muhtemel gerekçesinin “kardeş kavgası” ve “toplumsal kamplaşma” olacağını da söyleyebiliriz.
Evet, tehlike büyüktür. Herhalde CHP de bu duruma işaret etmektedir. Ancak etrafta sağa sola saldırmaya hazır silahlı kişilerin varlığı “normal” bir durummuş ve de bir şey yokmuş gibi, ortalığı birbirine katmamak, iktidara “Yahu bu adamlar kim, bunları kim silahlandırdı?” diye hesap sormamak ana muhalefet partisi ve lideri için dahi tuhaf bir durumdur! CHP bu duruma gerçek bir tepki vereceğine “Aman sokağa çıkmayın!” diyor
Dışarıda silahlı adamların olması sokağa çıkmamanın gerekçesi olamaz. Eğer bu referandumun tüm sonuçlarıyla gayrı meşru olduğuna, işin bir rejim değişikliğine gittiğine ve yüzde 48,6’nın kendi eserin olduğuna inanıyorsan kitlelerin “hayır” iradesine sahip çıkarsın. Tabii lafla değil, eylemle; gerekli önlemleri alarak, toplantıların, mitinglerin, yürüyüş kollarının, protesto eylemlerinin güvenliğini sağlayarak…
“Biz kazandık, Hayır” derken
16 Nisan referandum süreci yıllardır kadın mücadelesinde kristalize olan ‘Hayır hayır demektir’ sloganın ülke sathına yayıldığı bir yıl oldu. Bir yandan temel hak ve özgürlükleri geriye götüren baskıcı bir anayasanın yani tek adamlık rejiminin oylandığı gayri-meşru bir referandum sürecine tanık olduk, bir yandan da OHAL gölgesinde yaşanan tüm bu eşitsiz ve baskıcı koşullara rağmen kadın eylemlilikleri 25 Kasım’dan bu yana Türkiye toplumsal mücadeleler sahnesine damgasını vurdu.
Üstelik bu süreçte iktidar OHAL koşullarından aldığı güçle 15 yıldır yaptıklarını teminat gösterircesine, rıza yaşını 15’ten 12’ye indiren ve çocuğu istismarcıyla evlendirmeye ön ayak olacak‘ çocuk istismarı’ yasasını çıkartmaya çalıştı, yasa her kesimden kadının tepkisi ve kitlesel kadın eylemlilikleri sonucunda geri çekildi. Yine bu süreçte KHK’larla birçok kadın derneği, yayın ve haber ajansı da kapatıldı, binlerce kadından işlerinden atıldı. Bütün bu saldırılarla birlikte iktidar başkanlık projesi için başta kadınlar nezdinde rıza üretemedi, çünkü toplumsal meşruiyetini her geçen gün kaybetmeye devam ettiği için sopadan başka bir seçeneği yoktu!
Yine bu süreçte kadınların çalışma hayatını etkileyecek düzenlemelerin başında gelen kiralık işçilik yasası hayata geçirildi ve kadını çalışma yaşamından uzaklaştıracak bu düzenlemeler birer lütufmuş gibi sunuldu. Bunlardan biri, doğum yapmış olan kadının doğum izninden sonra bir süre yarı zamanlı çalışacak olması. Yarı zamanlı çalışma demek, kadınların maaşının ve haklarının da yarıya düşürülmesi, çalıştığı iş yerinde hiçbir söz sahibi olamaması anlamına gelir. Onun bulunmadığı zamanlarda işlerini yapması için de yarı zamanlı başka bir işçi çalışacak ve o da esnek çalışmaya tabi olacak. Yani aslında bu düzenleme esnek çalışma düzeninin olağan çalışma düzenine dönüştürülmesi için yapılıyor. Kıdem tazminatının kapıda olması ve kadın işsizliğinin bu denli artmış olması, kadınları yine esnek-güvencesiz çalışmaya mahkum eden bu düzenin sınıfsal bir karşı koyuş olmaksızın değişmeyeceğini gösteriyor.
Bu nedenle “OHAL rejimine ve erkek şiddetine itirazımız var” diyerek 25 Kasım’da binlerce kadınla birlikte alanları doldurduk. Bu süreçte sokağa çıkabilen tek kitlesel protestolar kadınlar tarafından yapılmış oldu. Yine 8 Mart’ı önceleyen süreci referandumdaki ‘hayır’ itirazı ile birleştiren kadınlar bilhassa 8 Mart gecesi Taksim’de düzenlenen yürüyüşte binler oldu. Valilik engellemeleri, üniversitelerde stantlara yönelik baskı ve saldırılar bu kampanyalara engel olamadı. Aynı zamanda kadınlar Arjantin’den İrlanda’ya, Meksika’dan Rusya’ya, İtalya’dan Güney Kore’ye kadar tüm ülkelerdeki 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi”ne verilen destek verdi..
Nasıl bir karşı koyuş?
Ve hikayenin sonu malum, ya da başlangıcı mı demeliyiz? Meşru olmayan bir referandum yapıldı ve sonuçlarına karşı yine ilk kitlesel tepkilerden biri kadınlardan geldi. Gelinen nokta kadınlar için mücadelenin ve dayanışmanın özellikle bu ülkede hem hayati hem de bir zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü güçsüz bir rejim doğdu, rejim saldırılarına devam edecek ve bu saldırılar en başta kadınları hedef alacak, bunu öngörmek için 15 yıla bakmak yeter. Önümüzdeki dönem kadınlar olarak sokakları daha çok dolduracağız, büyük ihtimalle daha çok engelleme ve baskı ile karşılaşacağız. Tam da bu nedenle her geçen gün öfkeleri örgütleyerek birlikte güçlenmek sorumluluğu ile baş başayız. Şansımız var, ancak örgütlülük ve dayanışmayı güçlendirmeye daha çok ihtiyacımız var.
İşsizlikle beraber yükselen enflasyon ve TC’nin iktisadi yaklaşımı
Nisan ayında hem işsizlik hem de enflasyon oranlarında son yedi yılın rekorları kırıldı. Üstelik bu iki kavramın (işsizlik ve enflasyon) sağlıklı bir ekonomide ters orantılı bir ilişkisi varken bu durumla karşı karşıya kalmamız, ekonomide çok büyük ve kısa vadede çözülemeyecek yapısal sorunlar olduğuna işaret ediyor.
TÜİK verilerine göre Ocak 2017’de geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 695 bin kişi artarak 3 milyon 985 bin kişi oldu. Oran ise %13.3 seviyesinde. Genç işsizlik oranı ise tam beş puan artarak %24.5 oldu. Enflasyon da son Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimlerine rağmen yıllık bazda %11.87 oldu. Bu da bir başka rekor.
Kronikleşen işsizlik
İşsizlikte rekor derken laf-ı güzaf olsun diye söylemiyoruz. Bahsettiğimiz şey sadece AKP döneminin değil, ‘80 darbesi sonrası görülen en yüksek işsizlik oranları. ‘80’li yıllar boyunca (1980-1989 arası) işsizlik oranı ortalama %7.7 seviyesindeydi. 90’lı yıllar boyunca bu oran %7.6’da, yani hemen hemen sabit kaldı. 2000’li yıllarda ise ortalama işsizlik 9.1’e çıktı. Unutulmasın ki bu yıllarda hem 2001 krizi hem de 2008 krizinin etkileri yaşanmıştı. 2009 yılında ülke ekonomisi küçülmüş, işsizlik %13’e, bugünkü oranın çok az altına çıkmıştı. Fakat ekonominin az-çok büyüdüğü 2010-2017 yılları ortalama işsizlik oranı ise %9.8 olmuş durumda. Ekonominin yüzde %10 ortalamayla büyüdüğü 2011-2012 yıllarında bile işsizlik %8.4 ile AKP dönemi öncesinin üstünde kaldı.
Tüm bu oranlar çift haneli işsizliğin olağan hale geldiğini, ekonomi büyüse bile işsizliğin çözülemediğini, tam tersine daha da körüklendiğini gösteriyor. Peki buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan neden hâlâ üç-beş çocuk talep ediyor? Neden ekonomiyi büyütmenin ve işsizliği azaltmanın yolunu nüfusu artırmakta arıyor? Kısacası neden böyle bir yol izliyor?
Tek adamlık sürecinde çevresinde kümelendirdiği oligarşik sermaye gruplarıyla ve korporatist eğilimlerle beraber Erdoğan’ın ekonomide bireysel etkisinin daha artacağını düşünürsek, onun iktisat anlayışını ve kafasındaki planı anlamamız gerekir.
Ekonomiyi, sayısal verilerden ibaret, sosyolojiden tamamen arındırılmış statik bir bilim olarak gören birçok burjuva iktisat okulu var. En büyük sorunları ise, ekonomide bireyler yapılması gerekenleri yaptığı taktirde her şeyin takır takır işleyeceği düşüncesi.
Katıksız bir neoliberal görünümü çizen Erdoğan ve onun temsil ettiği iktisadi yaklaşım şunu öngörür: Nüfus artarsa, bireyler daha fazla şey talep edecek, daha fazla şey tüketmek isteyecek, böylece ekonomide talep miktarı artacaktır. Bu talep artışını karşılamak için de yatırım ve üretim artışı olacak, böylece ekonomi canlanacak, büyüme oranları yükselerek istihdam artışıyla beraber işsizlik düşecektir. Ne kadar güzel plan değil mi? Keşke hayat bu kadar basit olsa! Çoğu insanın inandığının aksine Erdoğan’ın üç çocuk isteğinin sadece ucuz iş gücü için değil, esasta yukarıda çizilen çerçeve yüzünden istediği düşünülebilir.
Görüldüğü üzere bu analiz sınıflardan, çıkar gruplarından ve sınıf çatışmalarından yoksun. Kâr oranlarını arttırmak için işçi ve emekçileri daha da yoksullaştıran kapitalizm altında nüfus artışı talepte artışı değil azalışı körükler, bu durum da ekonomiyi küçülten dolayısıyla işsizliği arttıran bir neden olur. Yanlış anlaşılmasın, işsizliği sadece nüfus artışına bağlanamaz; kriz içindeki kapitalizmde nüfusu arttırmanın çalışanların ücretlerinin daha fazla aşağı çektiğini, ekonominin küçülmesine daha fazla katkı sunma eğiliminde olduğunu görebiliriz. Yoksa nüfus kendi başına hiçbir şeyin nedeni değil.
Kronikleşen işsizlik ortalama ücretleri de aşağı çekiyor. Çözüm diye sunulan çerçeve çözümsüzlüğün nedeni haline geliyor. İşsizlik oranlarının tüm dünya için yapısal bir sorun haline geldiğini unutmayalım. Şu an Avrupa’nın büyük ülkelerinden Fransa’yla benzer işsizlik oranlarına sahibiz.
Kronikleşen enflasyon
İyi güzel de, talepte bir düşüş varsa enflasyon neden yükseliyor, denebilir. Çünkü büyüyen bir ekonomide enflasyon makul düzeylerde (yüzde 3 dolaylarında) olur. Ekonomik büyüme yerlerdeyken işsizlik bu kadar artmışken bu kadar yüksek enflasyonun kaynağı ne?
Üretim maliyetlerindeki artışın enflasyonu tetiklediği çok açık. Doların haddinden fazla yükselmesi, enerjide dışa bağımlılığımızı da göz önüne alırsak petrol ve doğal gazdaki oynaklıklar üretilen ürünlerin eskiye göre daha maliyetli hale gelmesini, dolayısıyla fiyatların yukarı yönlü hareketini, yani enflasyonu yükseltiyor. Dolar kurundaki bu artışı engellemek için 2017 başından bugüne faizde ortalama oran %8’den %11.8’e çıkmış durumda fakat bu bile yeterli değil. Kırılgan beşli olarak bilinen ülkelerden Brezilya, Endonezya, Güney Afrika ve Hindistan’da enflasyon ortalaması %4.5 iken faizlerinin ortalaması %7.3’tür. Bizde ise sırasıyla %11.3 ve 11.8 gibi bir oran var. Faiz artışı enflasyonu düşürmüyor, sadece daha da yükselmesinin önüne geçiyor, hepsi bu. Bu durum kırılgan beşlinin en kırılganının neden Türkiye olduğunu açıklar.
Yüksek döviz, yüksek işsizlik, yüksek faiz ve yüksek enflasyon… ülke tarihinde bu dörtlünün at başı gittiği bir dönem olmamıştı. Gerçekten de yeni bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Özellikle referandum sonrası kutuplaşmayla daha da artacağını düşündüğümüz iç politik gerilimler ve dış politikadaki saldırgan maceracı tutumu bunu üzerine koyarsak, ekonominin neden freni boşalmış bir kamyon görünümünde olduğunu daha iyi anlarız.
Nasıl olacak?
Referandum sonucu HAYIR cephesinde bırakın moral bozukluğunu, tam tersine coşku ve umut yarattı. 1 Mayıs kutlamaları da bu umudu ve heyecanı perçinledi. İşçi ve emekçi yığınlar gerek tek adam diktatörlüğüne karşı, gerekse OHAL ve kıdem tazminatlarının gasp edilmesi gibi acil sorunlar çevresinde mücadele etmeye azimli olduklarını bir kez daha açığa vurdular. Şimdi işyerlerinde, sendikalarda, emekçi mahallelerinde, derneklerinde bunun nasıl olacağı, ortak hedefler etrafında birlikte nasıl uğraş verilmesi gerektiği konuşuluyor, tartışılıyor.
Önce bir durum tespiti yapalım: Tek Adam ve onun partisi referandumdan zayıflamış olarak çıktı. MHP koltuk değneğinin işe yaramadığını gördüler. Kürt illerinden toplayabildikleri oyların “gönüllü” olmadığını, baskı, korku ve hileyle alındığını gayet iyi biliyorlar. Önlerine derhal Tek Adam’ın parti başkanlığını üstlenmesi ve 2019’daki yerel ve genel seçimlere hazırlanılması hedefini koydular. İlk hedefleri HAYIR cephesini dağıtmaya çalışmak olacaktır.
Bu açıdan, ilerici ve devrimci kesimlere, HDP’ye ve hatta CHP içindeki sol sosyal demokrat çevrelere yönelik baskıların artmasını bekleyebiliriz. Kürt illerindeki saldırılar da artacaktır. CHP’nin en ulusalcı kesimlerini, tabii bu arada MHP’li muhalifleri sözde antiterör ve savaş politikalarıyla etkilemeye yönelebilirler. Bu arada patronlar da kıdem tazminatlarının derhal kaldırılmasını, esnek çalışmanın daha da yaygınlaştırılmasını ve devlet kaynaklarının kendilerine daha fazla açılmasını istiyorlar. Toplu sözleşmeler yandaş sendika bürokratlarınca akamete uğratılacak ya da satılacak, grevler yasaklanacak, direnişler ezilecek, hatta sendikalara el konup kayyumlar atanabilecektir.
Buna karşılık CHP de şaşkın ve parçalanma eğilimleri gösteriyor. “Referandum sonuçlarını kabul etmiyoruz” diyorlar ama onlar da mücadeleyi 2019 seçimlerine havale ediyorlar. Bu konuda en net planı geliştiren (Erdoğan’ı 2003’te başbakan yapmış olan) Deniz Baykal oldu: “Ya Kılıçdaroğlu ya da yeni seçilecek CHP başkanı kendini 2019 için cumhurbaşkanı adayı ilan etsin ve HAYIR cephesini birleştirmeye yönelik yardımcılarını belirlesin” (söylemiyor, ama adayları Meral Akşener ve Ahmet Türk). Onun bu önerisi CHP içindeki çekişmeleri şiddetlendirmiş durumda. Hatta Kılıçdaroğlu muhaliflerini, tabii bu arada Baykal’ı, “kapının önüne koymakla” tehdit etti.
CHP içindeki çalkantının sonucu ne olursa olsun, bize göre: 1) Tek adam rejimine karşı mücadeleyi seçimlere erteleyen bir strateji, OHAL ve KYK’lara dayanan diktatörlük rejiminden gelecek olan saldırıları asla durduramayacak, üstelik HAYIR diyen emekçi yığınların daha da bölünmesine yol açacaktır; 2) Böyle bir strateji başarıya ulaşsa bile, onun sonucunda oluşacak parlamento, 1 Mayıs alanında talep edilen demokratik ve sosyal bir anayasa yapabilmekten, işçilerin ve emekçilerin acil sosyal, ekonomik ve demokratik sorunlarını çözmekten tamamen aciz olacaktır.
O halde ne yapılabilir? Bizce çözüm 1 Mayıs günü 1 Mayıs alanlarındaydı: İşçilerin ve emekçilerin birleşik cephesi; diğer bir deyişle 1 Mayıs Cephesi. İşçiler ve emekçiler sadece 1 Mayıslarda değil, her fırsatta, grevlerde, direnişlerde, mahallelerinde, derneklerinde, sendikalarında bir araya gelebileceklerini, en acil ve demokratik sorunları için birlikte mücadele edebileceklerini kanıtlıyorlar, bunu istediklerini belli ediyorlar. 1 Mayıs alanlarında toplanan sendikaların, partilerin, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin hep birlikte önlerine diktatörlük rejiminin her türlü saldırısına karşı ortak bir mücadele planı ve programı koymamaları için hiçbir nesnel neden yok. Bu mücadele için sendikalar içerisinde kıdem tazminatının gasbına yönelik birleşik mücadele çağrılarına başlamak önemli bir başlangıç olabilir. Bunu istemeyenler ve engelleyenler ancak bu tip örgütlerin bürokratik, uzlaşmacı, sınıf seferberliğinden korkan liderleri olabilir.
Referandum sonrasında özellikle büyük kentlerde bir dizi protesto eylemleri oldu. Bu protestolara sadece işçiler ve emekçiler değil, orta halli yaşam düzeyine sahip kent merkezlerindeki gençler, öğrenciler, kadınlar, beyaz yakalı ücretliler, emekliler, hatta esnaf ve küçük iş sahipleri de katıldılar. Ama bu eylemlilikler, tıpkı Gezi sonrası meclisler gibi, kısa sürede dağıldı ve duruldu. Mücadele şevkinin kırılmasından değil, ortada bu seferberliklere güç katacak ve güven verecek birleşik bir önderliğin olmamasından ötürü. İşte işçi ve emekçi örgütlerinin oluşturacağı kitlesel bir birleşik cephe bu boşluğu doldurabilir ve doldurmalıdır. Talepleriyle, mücadele stratejisi ve planıyla seferberliklerin sürekliliğini sağlayabilir, işyerlerinde, kentlerde ve mahallelerde kendi meclislerini oluşturabilir, protestoları ve talepleri yaygınlaştırabilir.
Ve de en önemlisi, sorunları 2019’a ertelemeden ve kitlelerin umudunu antidemokratik seçim sistemine bağlamadan, ülkeye sosyal ve demokratik bir anaysa kazandıracak; emekçi yığınların acil sorunlarını çözümleyecek bir Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleyi örgütleyebilir.
Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve hukuksuzca ihraç edilen tüm emekçiler görevlerine iade edilmelidir!
Sarayın darbe girişimini bahane ederek ilan ettiği OHAL ve çıkardığı KHK’lar ile haklarında somut ve hukuki hiçbir delil olmayan toplam 105 bin kamu emekçisi işsiz bırakılmış ve en temel haklarını kullanabilmeleri fiilen engellenmiştir. 105 bin kişi aileleriyle beraber terörist ilan edilmiş, pasaportlarına el koyulmuş, başka sektörlerde de iş bulmaları dahi fiilen engellenmiştir.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ise bu 105 bin kişiden sadece ikisi. Ankara’nın göbeğinde “işimi geri istiyorum” talebiyle süresiz açlık grevine başladılar ve eylemleri kritik bir döneme, 66. güne girdi. Başbakan Binali Yıldırım’ın kendisine Nuriye ve Semih sorulduğunda “Haberdar değilim, cezaevindeler mi?” yanıtı seçim meydanlarında ‘Dicle kenarında bir kuzuyu kurt kapsa onun hesabını biz vereceğiz’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. Zira, Ankara’nın göbeğindeki açlık grevinden 65. gününde Binali Yıldırım’ın konudan haberdar olmasıyla, direniş alanına polis saldırdı ve 4 kişi gözaltına alındı.
Bizler, İşçi Demokrasisi Partisi olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlıklı biçimde yaşamlarına devam edebilmeleri için acilen harekete geçilmesini, işe iadelerinin derhal yapılmasını, haksız ve hukuksuz ihraç edilen tüm emekçilerin görevlerine iade edilmesini ve işten atılmaların yasaklanmasını talep ediyoruz. Bunun da ancak sendikaların ve diğer emek örgütlerinin bu doğrultuda oluşturacağı ortak bir eylem programı ve birleşik, kitlesel mücadelesiyle hayat geçirilebileceğine inanıyoruz.
Bindiği dalı kesen, düşer!
Sonuçları da dâhil olmak üzere, başından sonuna şaibeli ve gayri meşru bir referandum süreci yaşadık. Doğası gereği “bu şekilde” gerçekleşen bir referandum, sorunları çözme ve netleşme yerine, daha fazla sorun ve belirsizlik ortaya çıkardı. Daha da önemlisi, bu hastalıklı tablo, yargı yolu kapalı, kesin kararlar verdiği söylenen Yüksek Seçim Kurulu katkısıyla gerçekleşti. Bir bakıma tuz koktu! Pekiyi, bundan sonra, en azından 16 Nisan’da hayır diyen yaklaşık 24 milyon insan için, yani toplumun en az yarısı için, seçim sandığı nasıl bir anlam ifade edecek? Bugüne kadar meşruiyetini ve varlığını sandık üzerine inşa eden RTE/AKP, bu mekanizmalar bu derece sorgulanır hale gelmişken, yollarına nasıl devam edebilecek?
Seçimler gibi iyi kötü toplumsal/siyasal rıza ve meşruiyet oluşturan mekanizmaların çürütülmesi, iktidar ve sistem için bindiği dalı kesmektir. Aslında RTE’nin istediği, hatta beklediği bu değildi. Gerçekte iktidarın temel rıza felsefesi, kaos, korku ve itaat üzerine kurulu. Ama bu durumun bir biçimde “meşrulaştırılmasına” ihtiyaç vardı. Lakin başta sahibini çürüten bu ceberut felsefe, sergilediği tüm dalavereye rağmen, yüzde 48,6 hayır duvarını henüz aşabilmiş değil. 16 Nisan referandum sonuçları istenen “rıza”nın üretilemediğini, bir kez daha ortaya çıkardı. Şimdi bu durumun sonuçlarını hep birlikte yaşayacağız ve önümüzdeki dönemin gelişmeleri, gerçekten “atı alan Üsküdar’ı geçti mi?”, bunu gösterecek.
Sınıf mücadelesi
Kuşkusuz sınıf mücadelesi bu noktada temel belirleyen olmaya devam edecek. Bir yanda siyasal demokrasi noksanlığı, noksanlıktan öteye geçerek, bir “tek adam rejimi” olarak, yerleşik bir diktatörce karakter kazanmakta. Tarihi boyunca ağır aksak da olsa işleyen burjuva parlamenter sistem, yerini bir parti-devlet aygıtına bırakmanın eşiğine gelmiş durumda. Bu çerçevede 15 Temmuz sonrası işlerlik kazanan OHAL/KHK düzeninin, 16 Nisan ile birlikte, Reis’li yeni yerleşik yönetim biçim olacağı görülmekte. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri; OHAL’in kaldırılması, KHK’lara son verilmesi, tüm mağdurlara haklarının derhal iade edilmesi, bu dönem boyunca referandum dâhil gerçekleşmiş tüm işlemlerin geçersiz sayılmasıdır.
Diğer yandan bir avuç para babasının vampir gibi tüm toplumsal-ekonomik zenginliği emdiğini görüyoruz. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumuyla birlikte, daha da hız kazanarak, kamu zararına, bir avuç patron yararına tam bir yağma düzeni zirve yapmış durumda. Benzer şekilde iş güvencesi yoksunluğunun OHAL/KHK döneminde zirve yaptığına tanık oluyoruz. İşsizlik Sigorta Fonu’nun yağmalanmasına şimdi Kıdem Tazminat Fonu eklenmek isteniyor. Mezarda emeklilik sistemini getiren düzen sahipleri Bireysel Emeklilik Sistemi ile herkese emeklilik sağlanacak yalanına inanmamızı bekliyor. Bütün bunlar emek piyasasının alabildiğine kuralsızlaştırılması, esnekleştirilmesi ve emek sömürüsünün en yoğun şekilde sürdürülmesine hizmet etmekte. İşsizlik ve enflasyon yükselirken, kriz bahane edilerek çalışanın, emeklinin zammı tırpanlanırken, açlık sınırı altındaki asgari ücret ortalama ücret haline gelirken iş güvencesi, insanca yaşayacak ücret ve örgütlenme hakkı tabii ki sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri olarak öne çıkıyor.
Özellikle iktidar ve yanlısı patronlar 16 Nisan referandumundan evet çıkarsa Türkiye’nin uçacağını iddia ettiler! 15 yıldır tek başına iktidarda olan bir partinin hala havalanmaktan bahsetmesi en hafif deyimle siyasi soytarılıktır. Türkiye’de her sekiz haneden biri, yani 10 milyonun üzerinde insan, devlet yardımı almadan hayatta kalamaz durumda. Tek başına bu veri RTE/AKP Türkiye’sini tanımlamaya yeter. Türkiye’nin işçi ve emekçileri, dürüst ve onurlu insanları, gerçekten “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen inananları, bu düzen böyle devam etsin mi, karar verecekler! Evet-Hayır her şeyden önce buna bir yanıttı. Halen geç değil! İktidar bindiği dalı kesmekte; birlikte düşmek zorunda değiliz!
















































