Ana Sayfa Blog Sayfa 72

Sermayeyi zorunlu BES’liyoruz!

0

Sayın okuyucum, konumuz 1 Ocak itibariyle başlayan zorunlu bireysel emeklilik sistemi.  Gerçi ben, zorunlu bireysel tasarruf sistemi diyorum. Yeni yılla beraber, 1000 kişi ve üzeri işçi bulunan şirketlerde çalışan, 45 yaşından küçük olan herkes net maaşlarının yüzde 3’ünü bu sisteme aktarmak zorunda. Bununla da kalmıyor; 250-1000 çalışanı bulunan özel sektör de 1 Nisan 2017’de; 100-249 çalışanı olan özel sektör 1 Temmuz 2017’de; 10-49 çalışanı olanlar işverenler aracılığıyla 1 Temmuz 2018’de, 5-9 çalışanı olanlar ise 1 Ocak 2019’dan itibaren sisteme girebilecek. Yani evet sen de bu sisteme dahil olacaksın.

Mesela; “benim mevcut BES’im var, ben girmesem de olur” diye düşünüyorsanız: Devletimiz sizi de düşünmüş ve demiş ki; bu BES’e girmek zorundasın. Ya mevcut BES’ini durdur, ya da iki BES’i de öde. Tercih senin, ancak; her iki BES’i de ödersen, ikisine de devlet katkısı veririm demiş.

Biraz da BES’in çalışma şeklini anlatayım: Çalıştığın şirket her ay maaşının yüzde 3’ünü (Bakanlar Kurulu’nun yükseltme yetkisi var) kendi seçtiği bir sigorta şirketine aktaracak, maaşının yüzde 3’ünün yanı sıra devlet de yüzde 25 destek verecek; bir de 2 ay içinde caymazsan, 55 yaşına kadar kalırsan, 1000 TL veriyor. Vay be diyorsun değil mi okurum, oradan 1000 TL, oradan yüzde 25 süper diyorsan bence al eline kalemi kağıdı hesap yap, sonra onu da 10 yıla böl. Tabii bu sırada paranı şirketin düzenli yatıracağı (yatırmazsa ay başına 100 TL gibi komik para cezası var) seçilen fon şirketinin zarar etmeyeceği ya da batmayacağı (batarsa devlet garantisi yok) ve fon içinden aldığın devlet bono ve tahvillerinin duble yol gibi harcamalarda kullanılmayacağı veya dış-iç borç ödenmeyeceği (KEY ödemelerinin nasıl geç verildiğini unutmayalım) umuduyla sistemdesin. Velev ki her şey yolunda gitti; bana emekli olduktan sonra aylık 200 TL ek ödeme yapılacakmış, sizi bilmem!

Pekiyi sayın yazar, nasıl BES’ten çıkarız dersen: Maaşından kesinti yapıldığı andan itibaren 2 ay içinde cayma hakkın var. 2 ay içinde cayarsan, hiçbir kesinti olmadan maaşını alırsın. Yok çıkmazsan, yönetim kesintisi ve fon kesintisi adı altında maaşından kesintiler yapılacak. Caymak için şirkete elektronik posta atman, şirketin de 5-10 iş günü arasında bunu sigorta firmasına göndermesi gerek. 10 iş günü sonunda parana kavuşabilirsin. Bunları yaptın, 2 ay içinde caydın, oh be kurtulduk deme çünkü; yeni bir şirkete geçtiğinde orada BES varsa sisteme yine otomatik geçiyorsun ya da caydıktan 2 yıl sonra iş değiştirmesen bile yine dahil oluyorsun. Caymak için aynı şeyleri tekrar yapman gerek, sakın yılma!

Bunu yapan başka ülke var mı diye sorarsanız: 1970’lerde diktatör Augusto Pinochet Şili’de buna benzer bir uygulama yapmış. Polis ve asker dışındaki herkesten kendi primini ödemesini istemiş; bütün baskılara rağmen bu sistem zamanla çökmüş.

Bu sisteme 13 milyon kişinin gireceği öngörülüyor. Aylık ortalama 80 TL para yatırılsa devasa bir fon oluşuyor. BES, kıdem tazminatının da bu fona aktarılması için bir adım, kamusal güven yerine kendini piyasaya terk edilmiş bulacak olan işçi sınıfı üzerinden hem aylık milyarlarca para kazanılacak hem de işçi sınıfı kendi parası ve emeğiyle ezilerek boyun eğdirilmeye çalışılacak. Ancak unuttukları bir şey var sevgili okurlarım; tarih bize örgütlenmiş işçi sınıfının kimseye boyun eğmediğini öğretti. O yüzden herkesi zorunlu BES’e hayır demek için mücadeleye çağırıyorum. Keza ben öyle yapacağım.

Asgari ücret: 1.404,06 TL

0

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2017 yılı için asgari ücreti belirledi. Buna göre asgari ücret -Asgari Geçim İndirimi (AGİ) dahil- 1300 TL’den %8 oranında artışla 1404,06 TL oldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Müezzinoğlu %6,5 enflasyon oranını göstererek %8 oranında artışla bir düzenleme yaptıklarını, önümüzdeki dönemde daha uygun şartlarda işçiye daha yüksek bir ücret verebileceklerini, ancak bu dönemde ellerinden bunun geldiğini bildirdi.

Geçen hafta merkez medyada ilk paragrafa benzer açıklamaları okuduk. Buna göre emekçilerin ücretleri TÜİK rakamlarına göre açıklanan enflasyon rakamın üzerinde artmıştı. Gerçek acaba böyle miydi?

2002 – 2012 yılları arasında Türkiye, faizlerin düşük olduğu dünyada, yüksek oranlarda faiz vererek dünyadaki dövizi topladı. Bu paralarla ekonomi canlı tutuluyordu. Dönem tam bir lale devriydi. Emekçilerin alın terine temliklenen yurt dışından gelen döviz ile görünür belediye yatırımları yapılıyor, bunun yanında borç parayla sermaye sınıfına yol açılıyordu. Burjuvazinin yatırımları ise sanayi alanında değil, yüksek rant getirisi olan inşaat alanında yapılıyordu. SİT alanları, tarımsal alanlar, vadiler, dereler aklınıza neresi geliyorsa şantiyeye çevirildi ve satıldı. Tarihin, bu coğrafyanın 2. Lale Devri olarak yazacağı bu dönem vahşi bir şekilde gelmişti. Ancak her lale devrinin çok sert bir şekilde bitmek gibi kötü bir huyu vardır.

Üretimin olmadığı ancak nakit paranın olduğu tatlı düzen 2012 yılından sonra sarsılmaya başlamıştı. Arap isyanları, Gezi direnişi ve Suriye’deki devrimci ayaklanmanın kirletilip dünya egemenlerinin vekalet savaşına evrilmesi ile fare tıkırtısından ürken sermaye için Türkiye ekonomisi, istikrarsızlaşan bir ekonomi olmaya başladı. Artık sermaye piyasalara eskisi kadar hızlı akmıyordu. Üstüne üstlük Türkiye bütün kartlarını Suudi – Katar ittifakına yatırmıştı ve Suriye’de vekalet savaşını kaybetmişti.

Türkiye artık terörizm riskinin arttığı, antidemokratik uygulamaların kanıksandığı, kamuoyunun kısır tartışmalarla oyalandığı bir ülkeye dönmüştü. Devlet gırtlağına kadar borçtaydı ve bunu kendi imkanları ile ödeyebilecek şartlar da mevcut değildi. Türkiye’nin en büyük ithalat kalemi olan enerjide fiyatlar büyük oranda düşmesine rağmen işler yolunda değildi. Halihazırda emekçi kesim üzerinde dikilen yüksek vergi yükü arttıkça artıyordu.

Trump’ın Amerikan seçimlerini kazanması ve Amerika’nın dünyadaki dolarları yuvaya çağırması da bu tabloya tuz biber ekti. Amerika’daki altyapı yatırımlarını artıracağını deklare eden Trump, gelişmekte olan ülkelerde bulunan dolarları FED’in faiz artırmasıyla Amerika’ya geri çağırdı.

Şu anda Türkiye’nin durumunu, tefeciden aldığı paranın hepsini barbutta batıran bir aile babasına benzetebiliriz. Kısa ve orta vadede ödememiz gereken borç yükü elimizde olan rezervlerin üstünde. Her ne kadar bu borç özel sektörün borcu olarak gözükse de özel sektör borçları da devlet garantisinde olduğundan bu bedelin ülkenin emekçi sınıfından çıkarılması kuvvetle muhtemel.

Gelelim 1.404,06 TL asgari ücrete. Geçen yıl 30 Aralık 2015 tarihinde asgari ücret AGİ dahil 1300 TL olarak açıklanmıştı. O dönem 1 dolar 2.9076 TL değerindeydi. O dönem asgari ücretin USD karşılığı 447.10 USD’ydi. 30 Aralık 2016 tarihinde ise dolar 3.5192 değerindeydi. 30.12.2016 itibariyle artık asgari ücretimiz 398,97 USD değerinde. Yani maaşlarımız %8 oranında artarak yaklaşık 50 USD azaldı. Üstüne üstlük zorunlu bireysel emeklilik sistemi başlamadı bile. Önümüzdeki aylarda maaşınızın %3’ünün zorunlu olarak bir tasarruf fonuna devredildiğini göreceksiniz.

Türkiye’nin emekçi sınıfı önümüzdeki karanlık döneme tefeciden aldığı borç parasını barbutta kaptırmış bir hükümetin yönetiminde giriyor. Bu düzene ses çıkartanlar derhal derdest edilirken, tefeci zebellah gibi ülkenin başına çökmeye çalışıyor. İktidar, bize reva görülen açlık sınırının altındaki 1.404,06 TL ücretimiz ile tefeciye olan borçlarını bize ödetmek isteyecek.

Yansıtma: “Hainler, gayri milliler, dış güçler ve benim milletim!”

0

Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere çok sayıda HDP’li milletvekili, birçok suçlamanın yanı sıra “halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa alenen tahrik veya aşağılama…” suçlamasıyla tutuklandılar. Bu suçlama sadece HDP’lilere yönelik değil. Pek çok kişi bu suçu işlemekle suçlanarak gözaltına alındı, tutuklandı. Tabii, bir de cumhurbaşkanına hakaret suçu var ki, bu suçu çeşitli kanallarla işlediği iddia edilenler artık büyük bir kitle oluşturmaya başladı…

Aslında başta Cumhurbaşkanı, AKP camiası, destekçileri ve medyasının sabah akşam hiç durmaksızın işlediği hakaret, nefret ve tahrik suçları ve bu suçları kapsayan ceza maddeleri, psikolojideki “yansıtma” durumunda olduğu gibi, ters yöne çevrilip muhaliflerin sindirilmesinde, içeri tıkılmasında kullanılıyor.

Psikolojik mi?

Elbette öyle bir yönü de var, ancak sorunun esası “psikolojik” falan değil, doğrudan toplumsal ve politik. İktidar kaynaklı maddi ve manevi terörün, din-iman dolayımı üzerinden yürüdüğüne bakmayın, kavga, asla kaybedilmemesi gereken güçlü bir iktisadi-maddi çıkarlar zemininde, “mutlak ve sonsuz bir iktidar” hedefiyle yürütülüyor. Bu hem hedefleri, hem de vardığı yer itibariyle dönüşü, uzlaşması, vicdanı, merhameti olmayan bir mücadele; her yol mubah! Her şey “Durmayalım düşeriz!” prensibine uygun olarak işliyor.

Böyle bir çizginin tehdide, hakarete ve halkın bir bölümüne karşı “… ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa alenen tahrike…” dayanmaması mümkün değil. O nedenle anayasaya göre tarafsız ve de mantıken her türlü siyasi kavganın dışında olması gereken Cumhurbaşkanı’nı zaman, mekân ve konudan bağımsız biçimde, ekranlarda (televizyonunuzu konuşmasının hangi bölümünde açtığınız hiç fark etmiyor!) her zaman birilerine hakaret ederken, birilerini tehdit ederken izliyoruz. Bu durum değişik şartlarda ve mizah duygunuzun gücü oranında “komik” bile sayılabilir, ancak halihazırda içinden geçtiğimiz şartlarda çok ciddi bir tehlikeye dönüşmüş durumda.

Seçilmiş bir araç…

Bu tehlike, Cumhurbaşkanı’nın asabi mizacı nedeniyle bazen (!) “kantarın topuzunu kaçırmasından” değil, kullandığı dilin, sıkıca kilitlendiği “başkanlık rejimi” hedefinin seçilmiş bir aracı olmasından kaynaklanıyor. Bu üslup ve içerik bazen, geçmişte parti içindeki bazı “âkil adamların” tevil yoluyla düzeltmeye çalıştıkları farklı anlamlara da çekilebilecek ifadeleri ve bazı mecazları içerse de esas olarak bire bir kelime anlamlarıyla ele alınmak zorunda. Yani Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her söz, sözlüklerdeki ilk ve doğrudan anlamlarıyla geçerli. Hedef bu kadar “maddi” olunca, sözcüklerin de en maddi anlamlarıyla anlaşılması gerekiyor. Zaten hem yakın çevresi, hem de yarattığı “iklimden” birtakım sonuçlara varıp durumdan vazifeler çıkaran ve bunları “yaratıcı” (hâşâ!) bir biçimde uygulamaya koyanlar da konuyu böyle anlıyorlar. Kadın cinayetlerinden iş cinayetlerine, ramazanda “oruç yiyenlerin” dövülmesinden Noel Baba’nın başına silah dayanıp tartaklanma gösterisine kadar (Kürtlere nefret ve HDP binalarının yakılması meselesine girmiyoruz bile) hemen her şey bu iklimin sonucu. Yani ortam müsait! Mesela yeni yıl kutlamalarına ilişkin olarak, resmi açıklamaların yanı sıra televizyon ekranlarında, duvarlarda ve sokaklarda bu “iklimin” yol verdiği konuşma, afiş, gösteri ve mizansenlerin doğal sonuçlarından birini yılbaşı gecesi Reina’da 39 kişinin öldürüldüğü silahlı saldırıda yaşadık. Yani mesele her zaman öyle otobüste kadın dövmekle veya ramazanda sigara içenin ağzının burnunun kırılmasıyla sınırlı kalmıyor. Bu iklimde olanlar aslında olacaklara işaret. Bu nedenle “terörün milli birlik ve bütünlüğümüze yönelik bir dış tertibin sonucu olduğu ve bu nedenle milletçe kenetlenmemiz gerektiği” yönündeki standart açıklama ve çağrıların her yeri saran toplumsal şiddet dalgasının önlenmesi ve barışın sağlanması açısından herhangi bir önemi ve değeri yok.

Terör uzmanları”

Hiçbir toplumsal ve sınıfsal analiz yapmadan “terörün” dış kaynaklı, Türkiye’nin yükselmesini istemeyen “dış güçlerin” eseri olduğunu ileri süren “terör uzmanlarına” bakmayın. İşin elbette bir jeopolitik, teknik, hatta bazı durumlarda komplo boyutu var; ancak bu “terör”, had safhada toplumsal ve ileri derecede yerli ve milli… Bombalama veya tarama eylemlerini yapanlar, teknik olarak bir yerlerden çıkıp hedefe gizli yollardan gidip, diğer zamanlarda hücre evlerinde, birtakım gizli veya ulaşılması güç yerlerde yaşıyor olsalar da bunlar esas olarak yüzbinlerce veya milyonlarca taraftarı olan birtakım tarihsel, toplumsal ve siyasi akımların, davaların zemininde hareket ediyorlar. Örgütlerin çoğu terör yöntemlerine de başvuran siyasi-askeri yapılar. Üstelik bütün aksi yöndeki resmi açıklamalara rağmen, tarihte pek çok örneği olduğu üzere terörle bir yerlere varılabileceğini de biliyorlar. Hedefleri devletleşmek; yani son derece siyasi. Bu nedenle mesela IŞİD’in Türkiye’deki eylemleri aynı zamanda birer kitle ve örgütlenme çalışması; örgüt, ülke içinde toplumsal bir temel yaratma peşinde. Bu konuda başarılı olduğu da söylenebilir. Konya’daki milli maçta, saygı duruşu esnasında, 10 Ekim’deki Ankara kurbanlarının yuhalanması, örgütün Türkiye’deki şimdilik yüzde sekizlik desteği bunun örneği. Elbette bu örgütler, bazı işlerde bazı büyük güçlerle ittifaklara, işbirliklerine giriyor, ancak yeterince güce sahip olanlar bu “kullanma” işinin karşılıklı olduğunun ve verdiklerinin karşılığında istediklerini alabileceklerinin bilincindeler.

Vatan hainleri!

Ayrıca gelinen noktada “içerisi-dışarısı” gibi bir ayrımın kalmadığı; Ortadoğu’nun bütün tarihsel dini-mezhebi-etnik ve siyasi fay hatlarının kesintisiz biçimde sınırları aşarak bu tarafta da devam ettiği, aynı çatışma dinamiklerinin son derece “yerli ve milli” biçimlerde içeride de hareket halinde olduğu ortada. Zaten Saray’ın başkanlık savaşı sürecinde uyguladığı kutuplaştırma ve çatışma stratejisi ve buna uygun taktikleri, dış politikası, mesela Suriye’de ÖSO ile birlikte yürütülen harekât, hem eylem hem de söylem düzeyinde bu dinamikleri esas alıyor. Kısacası uçsuz bucaksız terör tanımının, ileri sürülen terör nedenlerinin ve teröre ilişkin milli birlik ve beraberlik çağrılarının asıl amacı barış ve toplumsal dayanışma değil, “ihanet ve gayrı millilik”, yani “vatan hainleri” söylemi üzerinden toplumsal, etnik, mezhebi ve kültürel bir ayrışma. Birlik-beraberlik çağrısıyla kast edilen, esasen Cumhurbaşkanı etrafında, onun siyasi amaçları doğrultusunda bir birlik ve beraberlik. “Benim milletim” ifadesinin çoktandır belirli bir topluluğu kast ettiğini, onun dışındakilerin “millete mensup” sayılmadığını, aksine “milletin değerlerine yabancı”, hatta düşman gayri milli unsurlar olarak kabul edildiğini biliyoruz.

Saray’ın başkanlık rejimi stratejisinin temel çizgilerine ve taktiklerine bakıldığında, kendi sonunu da getirebilecek tarihsel hataların yanı sıra, o sona giderken çarptığı her şeye ağır hasarlar verebilecek çok tehlikeli bir yol izlediği görülüyor. Yine bu strateji ve taktikler, bu rejimin kaçınılmaz olarak bir “iç savaş rejimi” olacağını ve bütün iç savaş rejimleri gibi bir “düşman savaş hukukuna” dayanacağını işaret ediyor. “Dış güçlerin hesabına çalışan hainler” ve “gayrı milliler” söylemi tamamen “millet dışı” bir “iç düşmanlar” topluluğu yaratmaya yönelik. Bu, “kokteyl terör” tanımıyla kaynağı özellikle belirsizleştirilmeye çalışılan ve böylece daha soyut, ancak sonuçları itibariyle daha “kullanışlı” bir hale gelen kanlı eylemler üzerinden yürütülen mücadelenin iktidar eliyle getirildiği yer “Ya bizden yanasın ya da düşmandan!” noktasıdır. Üstelik 15 Temmuz günlerinde muhtemelen bir bölümünü gördüğümüz ve demokrasiyi falan değil, doğrudan Saray iktidarını korumaya yönelik silahlı-paramiliter organizasyonlar ve hâkim iklimin etkisiyle oluşan “kitle ruhu” ve “linç ortamı” hesaba katıldığında memleketin iyice tekinsiz bir yer haline geldiğini görürüz.

Huzur ve istikrar bulur mu?

Peki, fiilen gerçekleşmiş bu “neobonapartist” başkanlık rejimi, anayasal eksiğini de tamamladığında, yani resmiyet kazandığında, huzur ve istikrar bulabilecek miyiz? Bu imkânsız görünüyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi, başarıyı getiren “kutuplaştırma ve çatışma” stratejisinin bu başarının devamı açısından da gerekli olması. Etkisi kanıtlanmış yöntemler kolay terk edilmez. İkincisi bu rejimin, mesela “neobonapartist” modelin tipik örneği olan Rusya’daki Putin rejiminin elde ettiği istikrarı yakalamasının çok zor olması. Putin’in avantajı, SSCB sonrası bir mafyalaşma ve yağma süreci eşliğinde dağılmakta olan bir toplumu otoriter yöntemlerle toparlaması, üstelik bunu geçmişin bütün gelenek, deneyim ve kurumsal birikimine dayanarak yapmasıydı. Rus rejimi, ülkenin ekonomik kaynakları ve altyapısının yanı sıra, geçmişteki “süpergücünün” sağladığı bürokratik, diplomatik, askeri birikim ve tecrübelerin, uluslararası planda manevra yeteneklerinin ve bölge planında köklü ilişkilerinin de avantajıyla bu istikrarı sağlamayı başardı. Oysa bizim “yerli ve milli” neobonapartizmimiz, aynı avantajlara sahip değil. Öncelikle Cumhurbaşkanı, Putin’den farklı olarak, iyi kötü bir arada duran bir toplumu dağıtıyor. (Tabii, yeniden toparlamak amacıyla!) Bunu da gerek Osmanlı’nın, gerekse cumhuriyetin gelenek, deneyim ve kurumsal birikimine dayanmak bir yana, bütün bunlardan habersiz olduğunu kanıtlarcasına ve kurumsal yapıyı darmadağın ederek yapıyor. Üstelik bazı hayali şişinmeleri saymazsak, bölge çapında oyunlar oynayabilecek ekonomik, siyasi, askeri, ideolojik ve diplomatik altyapı ve güçlere de sahip değil. Uluslararası ve bölgesel plandaki politik manevraları ise, Suriye’de olduğu gibi, hem iflasla sonuçlandı, hem de Türkiye’yi bir “cephe ülkesi” ve savaş alanına çevirdi. Bugün Ortadoğu’nun bütün sorunları Türkiye’nin iç bünyesine taşınmış durumda. Bu şartlarda Rusya’dakinden farklı olarak, Türkiye’nin yeni rejiminin huzur ve istikrar bulması mümkün görünmüyor.

Huzursuz ruhlar…

Büyük burjuvazinin en azından önemli bir kesimi de bunun farkında. Böylesine çok yönlü bir kriz döneminde, alışılmışın dışında, “milli birlik ve beraberlik” çağrısı yapan bir iktidara kuşkuyla bakıyor! Burjuvazi, “Proleter olmayan her hükümetin nihayetinde kendisine hizmet edeceğini” bilse de bu iktidarın ülkeyi geçmişi mumla aratacak bir yere götüreceğinden korkuyor. Malum, büyük sermaye, toplumsal mülkiyetinin tehlikeye girdiği dönemlerde siyasi mülkiyetini otoriter bir güce devretmeye razı olur. Bu tür iktidarlar, kaos ve kargaşadan korku ve yılgınlığa kapılan kitlelerin desteğini alarak, bu desteği burjuva düzeninin hizmetine koşarlar. Ancak sermayenin desteği, diktatörün, krizin ve sınıf savaşının çok şiddetlendiği bir aşamada, bir iç savaşı kazanması veya bir iç savaşı önlemesi koşuluna bağlıdır. Bizim “yerli ve milli” örneğimizde ise, Cumhurbaşkanı, bırakın bir iç savaşı önlemeyi, özel mülkiyetin doğrudan tehlike altında olmadığı bir dönemde, iktidar hırsıyla, sonucu şimdiden kestirilemeyecek bir iç savaşı başlatabilir. Üstelik muhtemel bir iç savaşın, Ortadoğu’daki dinamiklerin de etkisiyle toplumsal dokunun çözülmesine ve siyasi bütünlüğün parçalanmasına yol açabilecek etnik, dini-mezhebi bir iç savaşa dönüşme potansiyeli burjuvazinin endişelerini artırmaktadır. Aynı endişeler, uluslararası mali sermaye ve emperyalist Batı açısından da geçerlidir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir kaosun içine girmesi, derin ve uzun bir ekonomik krizin etkisiyle uluslararası ekonomik, politik ve askeri rekabetin arttığı tekinsiz bir dünya konjonktüründe sistem açısından ağır hasarlara, tehlikelere yol açacaktır.

Tehlikeli yollarda…

Başkanlık rejiminin kaçınılmaz biçimde bir iç savaş rejimi olacağı ve “vatan hainlerine” karşı bu tek taraflı iç savaş mantığının, bir kırılma noktasının ardından tam anlamıyla bir “sivil savaşa” dönüşebileceğini tekrardan vurgulayalım. Havuz medyasının kışkırtmaları ve “yansıtmacı” bir yöntemle muhalefeti “iç savaş hazırlığıyla” suçlaması boşa değil. “Demokrasi adına silahlanma” (“Allah adına” da olabilir!) çağrılarıyla birlikte düşünüldüğünde, bunların “kalbinden geçenler” bir yana, politikalarının yol açabileceği bir iç savaş ihtimalini düşündükleri ve her zamanki yöntemleriyle sorumluluğu karşı tarafın sırtına yıkmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır.

Ancak, bir iç savaş rejiminin, ömrü ne olursa olsun kalıcı biçimde “istikrarlı” bir rejim olma ihtimali yoktur. Arada, muhalefetin sindirilmesine dayalı bir “rıza” veya “huzur” dönemi yaşansa dahi, biriken çelişkileri çok uzun bir süre zapt etmek mümkün olmayacaktır. Ayrıca, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle böyle bir rejimin, uzun süre kendisi olarak kalamayacağını da söyleyebiliriz. İnşasının anayasal-hukuki olarak da tamamlanması halinde bile “Türkiye tipi başkanlık” rejiminin, iç çelişkilerinin de zorlamasıyla kendi içinde “atadan, dededen” kalma bir Bonapartizme veya otoriterlikten totaliterliğe geçmeye başlayan faşizan karakterli bir rejime dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Tabii, yeterince uzun bir ömrü olursa! Bu şartı koyma nedenimiz, böyle bir rejimin, dönülmez yollara girmiş liderliğinin çapsızlığı da düşünüldüğünde, dağıttığı hiçbir şeyi toparlayamadan, derin bir kaosa ve bu kaosa son verme iddiasındaki birtakım devletlû güçlerin müdahalesine yol açma ihtimalidir. 15 Temmuz, ciddi bir işarettir. İktidarın “FETÖ”yle ittifakının bozulması nedeniyle ve Kürtlerle savaş politikası üzerinden ulusalcılarla kurmaya çalıştığı veya kimilerine göre kurduğu, ittifak rejim için sağlam bir temel oluşturmamaktadır. Saray’ın fiilen büyük oranda gerçekleşmiş yeni rejimi, yarattığı kanlı kargaşalar ölçüsünde, içinde bugünkü “müttefiklerinin” de yer aldığı birtakım “vatankurtarıcılar” ve “kardeşkavgasınıönleyiciler” eliyle bildik bir başka baskı rejimine dönüşebilir! Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek’in siyasi iktidarın etrafında dolaşmaya başlayıp “sıkıyönetim ilanı” dahil, birtakım “önerilerde” bulunmaya başlamaları bile buna işarettir!

 

 

Savaş ve baskı el ele

0

Son bir-iki yıldan beri RTE’nin dış politikasının başarısız olduğundan, özellikle de Suriye politikasının “iflas” ettiğinden söz ediliyor. Gerçekten de Ankara’nın diplomasi alanında yaptığı bir dizi U-dönüşlerine; RTE’nin Türkiye’yi Ortadoğu için bir referans haline getirme, kendisini de isyan eden halkların önderi durumuna yükseltme heveslerine bakıldığında, tam bir başarısızlık söz konusu. Yeni Osmanlı hayalleri yerle bir olmuş durumda. Ama gelişmelere bir başka açıdan, sınıf penceresinden bakarsak farklı bir durumla karşılaşır mıyız acaba?

Ortadoğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinde devrimci ayaklanmalar patlak verdiğinde, RTE’nin dış politika çizgisi ABD emperyalizmiyle aynıydı: Bu ayaklanmaların en kısa sürede, küresel kapitalizmi zedeleyecek sosyal ve politik dönüşümlere yol açmadan durdurulması. Bunun için önce bir süre diktatör “kardeşlerinden”, “dostlarından”, “demokratikleşme” niyaz ettiler. Bu olmayınca da sözde ayaklanmaların yanında yer aldılar, ama bu kez devrimci süreçleri denetim altına almak için kendi karşıdevrimci ajanlarını seferber ettiler. İşte RTE o noktada kendine ve “Müslüman Kardeşlerine” görev düştüğünü düşünerek harekete geçti. RTE ve efradının da dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuvazinin bu fraksiyonu Tunus ve Mısır’da bir süre ipleri eline geçirir gibi oldu. Ama neoliberal politikaların savunucusu bu burjuva sektör de yeni ayaklanmalar karşısında fazla direnemedi. Şimdilik durumu Mısır’da askeri diktatörlük, Tunus’ta ise farklı burjuva fraksiyonların koalisyonu denetim altında tutuyor.

Suriye devrimi ise RTE açısından çok daha “tehlikeli” idi, zira “içeriye” sıçrama olasılığı daha büyüktü. Önce Müslüman Kardeşlerinin burada da iktidara gelebilmesi ve böylece yangını söndürmesi için uğraştı. Bu olmayınca da yangının yayılma yönündeki araziyi yakarak yangını kontrol altına alma politikası izledi. Suriye’de ISİD’den al-Nusra’ya kadar tüm karşıdevrimci kozları oynarken, ülke içinde teröristler, hainler, işbirlikçiler keşfedip saldırı üzerine saldırı seferberliği başlattı. Kürt illerinde askeri-siyasi operasyonları en üst düzeye çıkardı. On binlerce emekçiyi işten attı. Aydınlar, gazeteciler, tüm muhalifler tutuklandı. Kısacası, iç ve dış politikada baskı ve yıkım el ele yürüdü.

Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, RTE Suriye politikasında başarılı oldu: Halep yenilgisiyle birlikte Suriye devrimi durdurulmuş, hatta ağır bir yenilgiye uğratılmış oldu. Ankara’nın bu noktaya gelebilmek için izlediği bel kemiksiz gibi görünen politikaları, zikzakları çok önemsemiyoruz, bu Osmanlı’dan beri böyle. Ama Türkiye oligarşisi, Suriye devrimi ile birlikte tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki devrimci süreçlere (ABD, Rusya, İran, Katar ve Suudi Arabistan burjuvazileriyle birlikte) darbe indirmeyi başardı. Başaramadığı ise, kendisinin de dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuva fraksiyonun “şimdilik” iktidarda olmaması, bu “sorunun” çözümünü Rusya ve İran ile, belki de bir süre sonra ABD’nin de katılımıyla yapılacak “barış” görüşmelerinde aranacak.

Sorunun büyüğü –halk ayaklanmaları- “şimdilik” durdurulmuş olsa da Ankara için başka sorunlar var olmaya devam ediyor. İnşaat patronlarından, silah tacirlerinden ve mali kalpazanlardan oluşan oligarşi, Ortadoğu’daki kaynakları ve pazarları elinden kaçırmak istemiyor, el-Bab’dı, Rakka’ydı, Musul’du, diyerek savaşı sürdürme azminde. Savaş/barış, dengesi emperyalizm ve bölgedeki yayılmacı güçlerle sağlanacak işbirliği/çatışma parametrelerine bağlı olacak. Bir dizi uluslararası burjuva fraksiyon bu karmaşık denklemin tarafı olacaktır.

Türkiye oligarşisinin ve onun reisinin herhangi bir uzlaşma veya işbirliği aramayacağı yegâne konu ise, en azından bugünkü çıkarlar dinamiği içinde, Kürt sorunu, özel olarak da Rojava. Bu konuda da bir “umutları” var gibi: YPG önderliği kendi ulusal mücadele anlayışı içinde ABD ile de, Rusya ile de, Suriye rejimi ile de değişen zaman ve koşullarda işbirliği yapmış ve yapıyor olsa da, Trump’ın deyimiyle, “Türkiye’nin önereceği maldan daha kalitelisini sunabilir mi”? Devrimin ezilmesi, Suriye Kürtlerinin mücadelesini çok zor ve tehlikeli bir sürece doğru itiyor.

Bu iki temel sorunun şimdilik Ankara açısından çatışmasız biçimde halledilebileceğinin bir emaresini göremiyoruz. Yani yangını yangınla durdurma stratejisi olarak Bonapartist rejimin ülke içindeki baskı ve şiddet uygulaması, önüne ciddi bir engel çıkmadığı müddetçe süreceğe benziyor. Hazırlanan yeni anaysa taslağı da böylesi bir iç savaş rejiminin “hukuki” temellerini atmaya yönelik. Bütün bu süreci tanımlayan karmaşık denklemin gözlerden saklanan yanlarını açığa çıkarmamız gerekiyor. Oligarşi bunun önemli bir bileşeni; diğeri ise Türkiye’deki emekçi sınıflar. Burjuvazi ülkeyi ve dışarıdaki toprakları kendi egemenliği ve çıkarları için eziyor; rejimin baskı ve şiddeti ve savaş el ele gidiyor. Buna son verebilecek güç ise tüm ülke çapındaki işçi ve emekçi yığınların, dinlerinden, mezheplerinden, ulusal kimliklerinden bağımsız olarak sınıf temelinde birleşebilmeleri ve birlikte demokratik ve devrimci seferberliğe geçebilmeleridir. Bütün politik ve sendikal yapıların bu gerçeği artık görebilmesi gerekiyor.

Seferberliğe karşı seferberlik

0

Epeydir bir “başkanlık savaşı” veren Cumhurbaşkanı sonunda “milli seferberlik” ilan etti. Yani, durum vahim! Ne diyor CB:

Artık sözün bittiği yerdeyiz. Önümüzdeki bu gerçekler ışığında yeni Kurtuluş Savaşımızı, yeni Çanakkale Savaşımızı verme ve zafere ulaştırma dönemidir. Türkiye’ye terör örgütleri ve ihanet çeteleri üzerinden savaş açanlar bugüne kadar attıkları hiçbir adımda istedikleri neticeyi elde edemediler… Gün çekişme çatışma, husumet, eski defterleri karıştırma günü değil. Anayasamızın 104. maddesine göre milli seferberlik ilan ediyorum!”

Yani “başkanlık savaşı”nın tarihi muadilleri Çanakkale ve Kurtuluş savaşları. Genel ahvalin 1. Dünya Savaşı öncesine benzetildiği bir zamanda hem verilen örnekler, hem de seferberlik ilanı normal! Bizim kuşağın büyükleri de “Birinci Harbi Umumi”den “Seferberlik” diye söz ederlerdi.

Ancak bu defa işin içinde doğrudan “Düveli Muazzama” yok; daha çok perde arkasında olduğu düşünülüyor. Ancak o, ismi bir türlü açıklanmayan “dış güçler” üzerimize “terör örgütlerini” salıyor. Bu nedenle CB, “TC Devleti’nin başı olarak PKK’sı, DEAŞ’ı, DHKP’si ile diğerleri ile, adı yöntemi ne olursa olsun tüm terör örgütlerine karşı milli seferberlik ilan ediyorum” diyor. Herhalde kastedilenler arasında, daha birkaç ay önce darbeye teşebbüs etmiş FETÖ de var. Yani, CB’nin zikrettiği savaşların benzeri, bu defa “terör örgütlerine” karşı, hem de CB’nin ifadesiyle bir “istiklal mücadelesi” olarak veriliyor.

Anlaşılan birer “devlet” boyutuna ulaşmış bu örgütlerin gücü Türkiye’yi ele geçirip siyasi bağımsızlığına son verecek derecede artmış; bir “istiklâl” savaşından söz edildiğine göre! Demek ki iktidar son 14 yıldaki “büyüyen, gelişen ve güçlenen” Türkiye masallarıyla bizi uyutmuş! Galiba iktidarın Osmanlı’ya dönüşü “mütareke dönemi”nden başlıyor! Halbuki biz Fatihleri, Kanunileri hayal etmiştik! Ancak, CB’ye göre asıl sorun AKP iktidarı altında büyük bir gelişme gösteren Türkiye’nin önünün “dış güçler”, yani bazı büyük devletler, faiz lobileri, finans kuruluşları, kredi değerlendirme şirketleri vb. tarafından terör örgütleri aracılığıyla kesilmek istenmesi. Ancak burada bir sorun var: Bu dış güçler, en azından 2002’den dünya krizine kadar bol miktardaki ucuz dış kredilerin sefasını süren ve ekonomisi büyük ölçüde dış finansmana bağlı, varını yoğunu özelleştirip yerli-yabancı mali sermayeye satan, üstelik ekonomisi gerileyen; politik, ekonomik ve askeri olarak emperyalist sistem içinde yer alan ve iyi kötü yatırım yaptıkları bir ülkeyi, kendilerinin kaynak sağladığı çok büyük köprü, havaalanı, otoyol gibi projeleri nedeniyle neden yok etmek veya ele geçirmek istesinler! Şaka değil, 2013’te Gezi’nin arkasında, faiz lobisinin ve/veya Frankfurt’a rakip olacak 3. havalimanı inşaatı nedeniyle Almanya’nın olduğu açıkça iddia edilmişti.

Tabii, bir de bu her türlü “seferberlik” işine kanlı olması şartıyla teşne Bahçeli var. O da El Bab savaşına ilişkin “Türk milletinin varlığını muhafaza etmek için ağır bedeller ödediğini” ileri sürüp “atılacak her geri adım mevzi kaybına hatta vatan mahvına yol açabilecektir” diyor. Vay canına, o burnundan kıl aldırmayan “ebed müddet” devletimiz ne hallere gelmiş!

Düşman savaş hukukuna doğru…

Aslında bu tuhaflıkları ortaya koymak pek bir şey ifade etmiyor. Devletin derdine yanacak halimiz yok. Çünkü asıl tehlike altında olan bu ülkenin emekçi halklarıdır. O nedenle, “Eğer güvenli bir bölge kurulacaksa, Suriye’nin kuzeyinde değil, Beştepe’de kurulmalıdır!” demiştik. Durum gerçekten vahim. Türkiye’nin parlamentarizmden başkanlığa geçmesinin bir sistem değişikliği değil, bir rejim değişikliği anlamına geleceğini; bunun da kaçınılmaz biçimde bir “iç savaş rejimi” olacağını tekrardan söyleyelim. İç savaş rejimleri, bütün açık diktatörlüklerin ortak niteliğidir. “Ülkenin gelişip güçlenmesini engellemeye çalışan, bağımsızlığımıza kastetmiş dış güçler ve onlarla işbirliği halindeki iç düşmanlara ve her ne yöntemi kullanırsa kullansınlar terör örgütlerine” karşı CB tarafından ilan edilen bu çok geniş kapsamlı “seferberlik” ve bütün milletin davet edildiği ihbar kampanyası, böyle bir rejimin işaretidir. Sermaye kaçışları ve döviz fiyatlarının artışı bile iç ve dış düşmanlara bağlanarak bütün muhalif güçler devlet terörünün hedefi haline getirilmektedir. RTE’nin başkanlığını desteklemeyen herkes artık “vatan hainidir!” Bu rejimler her şeyden önce düşman sınıflara, muhalif siyasi güçlere rejimin “gayrı milli ve hain” ilan ettiği toplum kesimlerine karşı “düşman savaş hukuku”nun uygulandığı tek taraflı ve tek yönlü bir “iç savaşa” dayanır. Amacı, var olan toplumsal, sınıfsal, siyasal ve kültürel muhalefeti, rejimin toplumu denetleme imkânları ölçüsünde yok etmek, sindirmek ve her halükârda yeniden başını kaldırmasını engellemektir. “Terör ve terörist” tanımının, hayatın her alanını kapsayacak şekilde genişletilmesinin; Kürtlere karşı savaşın; El Bab yollarına düşülmesinin; sürekli sıkıyönetim ve savaş çağrısı yapan Bahçeli ile kurulan şer ittifakının; ve nihayet “terör” bahanesiyle “milli seferberlik” ilan edilmesinin başka bir nedeni yoktur.

Ne anlama geliyor?

CB’nin, daha sonra yaptığı “Ekonominin çarklarını hızlandırması, piyasayı hareketlendirmesi, benim ‘milli seferberlik’ dediğim olay ‘eline silahı al, sokağa çık’ bu değil” açıklaması, bize değil işadamlarına; malûm sermaye ürkektir! Ancak işin aslını Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül açıklıyor: “Bir ülke savunması söz konusuyken…bu büyük seferberlikte yer almayan… Türkiye düşmanlarından ” söz ettiği yazısında “Vatan, millet, ülke, devlet eksenli bir saflaşma olacak. Bunun dışında hiçbir şeyin önemi kalmadı. Türkiye olarak büyük bir hesaplaşmaya kilitlendik….Öyleyse bu savunma ve hesaplaşma dışındaki her ses bizim için tehdittir…” Bu memleketin çocuğuyuz, hangi lafın nereye gittiğini ve neyi ima ettiğini biliriz. Karagül’ün sözleri, kitlesel kıyımlara kadar varabilecek kanlı bir yolu işaret ediyor. Bu aynı zamanda, o evlerinde zorla tuttuklarını söyledikleri, zaten bir kısmı sokaklarda olan “yüzde elliyi” sokağa salabileceklerine dair bir işaret; o savaşı bu savaşı derken halkı açıkça bir iç savaşla tehdit ediyorlar. Üzerinden kan damlayan “vatan” tariflerinin nedeni bu.

Ancak…

Ancak talihleri çoktan döndü. Dönülmez bir yolda olduklarının, başkanlık rejiminden başka bir çarelerinin kalmadığının farkındalar. “Sıyırmış” halleri bundan. Bu memleketin, her an bir darbeye kurban gidebilecekleri tekinsiz bir yer haline geldiğini görüyorlar. Pek çok diktatörlük gibi iflah olmaz iç çelişkilerinin çaresini dış savaşlarda arıyorlar. Ancak ne içerde ne de dışarıda yol açtıkları belaları göğüsleyebilecek kadar güçlü, yetenekli ve dirayetli değiller. Aslında tarihsel bir güçsüzlük ve iflas içindeler, ancak, bu onları daha tehlikeli hale getiriyor. Çünkü bir iktidar çılgınlığı içindeler. Duvara çarparak dursalar bile o ana kadar çok büyük hasarlar verecekler. (Ayrıca o “duvarın” nasıl bir şey olacağını tam olarak bilen yok.) Kaldı ki, diktatörlük hevesleri, yaratacakları cehennemlerde apoletli-apoletsiz başka zebanileri de harekete geçirecek; hem de “kardeş kavgasına son verme” gerekçesiyle.

Ne yapmalı?

Ne mi yapılmalı? Elbette önce birlik olunmalı. Ancak bu birlik, yeniden geçmişe, en başa, mesela uydurma bir “demokrasiye” ve tek ayaklı bir “laikliğe” değil, toplumsal eşitliğe, özgürlüğe ve başka tür bir demokrasiye dönük olmalı. Yani sınıf esasına dayalı, işçi sınıfını temel alan, onları siyasi mücadeleye çekebilecek ve böylece toplumsal “özne ve önderlik” sorununu çözebilecek bir birlik. Bu aynı zamanda kitleselleştiği oranda her türlü iç savaş tehdidine karşı kendini korumaya hazır bir birlik olmalı. Olmazsa, yine “onlar kurtarır”, hesabı da biz öderiz. Çözümün yolu bu kan kokan “seferberlik” çağrılarına karşı sınıf bağımsızlığına dayalı devrimci kitle seferberliklerinden geçiyor…


Fidel Castro, Albay Batista’nın kapitalizmini nasıl restore etti?

0

Fidel Castro, Albay Batista’nın kapitalizmini nasıl restore etti?

Fidel’i sınıfının üstünde tutan olağanüstü parlaklığı kişilik özellikleri ile vurgulanmış olsa bile, ben onu her zaman sol burjuvazinin orijinal bir lideri olarak görmüşümdür…

Che’den René Ramos Latour’a mektup, 14 Aralık 1957.

Tecavüzün evlilikle aklanması önergesi geri çekildi, ama mücadelemiz bitmedi!

0

17 Kasım gecesi AKP’li milletvekillerince sunulan “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon gibi birçok şehirde kadınlar önergeye karşı sokaklara döküldüler. İstanbul’da yüzlerce kadın OHAL’e karşın “korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganlarıyla sokakları inlettiler. Kadına Karşı Şiddete Acil Eylem Platformunun yaptığı çağrı ile toplanan kadınlara çevreden pek çok kişi daha alkışlarla destek verdi ve yürüyüş OHAL’e rağmen ülke çapına ulaştı.

Brexit’ten Trump’a: Demokrasiyi ne yapmalı?

0

Liberal demokrat akımlar ile bu akımlarla içli dışlı olmuş dünya solunun ezici bir çoğunluğu Brexit ile başlayan sürecin Trump’ın iktidara gelmesiyle taçlandığını iddia ediyorlar. Kendilerinin süreci adlandırma sırasındaki en çok kullandığı kavram “popülizm”. Zira iddialara göre Brexit de Trump da, başarılarını söylemlerinin “popülist” niteliklerine borçlular. Aynı siyasi mantık, Avusturya seçimlerinde neoliberal reformlar yanlısı “çevreci” adayın %53 oranında ve hiç şüphesiz pro-faşist olan neo-Nazi partisinin %46 oranında oy almasına “solun zaferi” dedi. Acaba %46’lık bir oy dilimini kazanmış olan ve buna rağmen yenik sayılan neo-Naziler söylemlerini yeterince “popülist” bir şekilde ifade edememişler miydi?

Şükür, Fıtrat, İslamifobi, Laiklik, Sol – 2

0

“Laiklik yeni anayasada yer almamalı.” (Meclis Başkanı Kahraman)

“Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir”, “İmamlar da nikâh kıysın”, “Elhamdülillah Şeriatçıyım”, “Kaçak Kuran kursu diye bir ifade olmaz… Bu millet Müslüman’dır ve Müslüman olan millet, kendi kitabı Kuranı da rahatlıkla öğrenebilir.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan.)

Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye

0

2008 yılında başlayan kapitalizmin dünya krizi, ülke burjuvazilerinin krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek adına kazanılmış haklara dönük yoğun bir saldırı dalgası başlatmasını tetikledi. Buna paralel olarak, ülke burjuvazileri iktidarların eskisinden daha baskıcı bir karakter kazanmasına ihtiyaç duyarken, dünya genelinde, bir yandan rejim krizleri tetiklendi bir yandan da burjuva devlet aygıtlarında otoriterleşme eğilimleri hız kazandı. Ekonomik ve demokratik alanlarda gelişen bu yoğun baskının doğal sonucu dünya solu içerisinde birlik tartışmalarının da daha derinleşmesi ihtiyacı oldu. 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana Saray rejiminin otoriterleşmesine paralel olarak Türkiye solu içerisinde de birlik tartışmaları daha can alıcı hale geldi.

Dünya solunda olduğu gibi Türkiye solunda da bu tartışmanın birden çok tarafı mevcut… Sol içerisinde bir kesim “burjuvazinin ilerici kanatlarını” destekleme eğilimi gösterirken bir kesim de ekonomik ve demokratik talepler arasında keskin bir ayrım koyarak ağırlığını salt bir demokrasi cephesi inşasına odaklamış durumda. İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim de bayrağını yükselttiğimiz üçüncü bir kesim ise solda birliğin temeline işçi sınıfının bağımsızlığını koyan, ekonomik ve demokratik taleplerin kapitalizmin çürüme çağında birbirinden ayrılamayacağını savunan devrimci Marksist geleneğin temsilciliğini sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, bu dönemde sol içi bir birliğin oldukça hayati bir önemde olduğunu bilmekle beraber en önemli tartışmanın bu birliğin nasıl bir perspektifle gerçekleştirilmesi gerektiği olduğu kanaatindeyiz. Bu konudaki görüşlerimizi yazdık, tartıştık ve yazmaya da tartışmaya da devam edeceğiz.

Bu anlamda, enternasyonalist Troçkist bir akımın temsilcisi olarak, son dönemde dünya üzerinde solda birlik konusundaki en önemli girişimin deneyimini ve sorumluluğunu da üstlenmiş bulunuyoruz: Arjantin, Solun ve İşçilerin Cephesi.

2011 yılında Arjantin’in üç büyük Troçkist partisinin (PO, PTS, IS)  bileşimiyle kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) şu anda Arjantin ulusal siyasetinin dördüncü büyük politik gücü haline gelmiş durumda. Bu gelişimin en önemli faktörü ise Solun ve İşçilerin Cephesi’nin işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifini temel alan, kadın mücadelesinin, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin ekonomik ve demokratik taleplerini kesiştirebilen bir acil eylem programı etrafından çalışmasını sürdürüyor olması.

Türkiye’de sol içi birlik konusunun bu kadar gündemde olduğu bir dönemde Arjantin deneyiminin Türkiye’de daha derinden incelenmesinin mevcut tartışmada bizleri daha ileriye taşıyabileceğini düşünüyoruz.

Bu kapsamda 8 Ocak Pazar günü saat 14.00’te, Makine Mühendisleri Odası’nda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) bileşeni ve Solun ve İşçilerin Cephesi’nin kurucularından, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol (IS)’un ulusal milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano’nun katılacağı, İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim de sözümüzü söyleyeceğimiz, “Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye” temalı bir konferans örgütlüyoruz.

Beklentimiz bu tartışmaların bizi, solda sınıf temelli bir birlikteliğin inşasında bir adım daha ileri taşıyabilmesi ve Juan Carlos Giordano’nun Arjantin parlamentosundaki yemin töreni sırasındaki seslenişinin başka ülkelerde yankı bulabilmesi: “İşçi, halk ve kadın mücadeleleri ile dayanışmak için, proleteryanın yönettiği bir Arjantin ve sosyalist bir dünya için; evet, yemin ediyorum!”

Krize karşı taraf olmak zorundayız! Kurtar Tanyılmaz ile ekonomik kriz üzerine söyleşi

0

Marmara Üniversitesi İşletme (Almanca) Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kurtar Tanyılmaz ile gazetemizin 89. sayısı için Sedat Durel ve Bahadır Bedri, ekonomik kriz üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Sedat Durel: Lafı dolandırmadan doğrudan bir soru ile başlayalım. Türkiye bir krizin içerisine girdi deniyor. Peki, bu kriz yeni bir kriz mi, yoksa 2008’den beri süre gelen bir krizin yeni bir aşamasında mıyız?

Kurtar Tanyılmaz: Aslında bahsettiğiniz 2008 krizinin etkilerinin devam ettiği 2010-2011 Türkiye ekonomisinde belirli bir “canlılığı” devam ettirdiği yıllardı. Tam bir durgunluktan söz edemezdik diye düşünüyorum. Gel gelelim 2012’den itibaren ekonomi giderek durgunlaşmaya başladı. Bunda birkaç faktör rol oynadı. Birincisi sermaye hareketlerindeki bariz azalma idi. Bunda 2012 sonlarında ABD merkez bankasının faiz oranlarını yükseltebileceği mesajını vermiş olması etkili oldu. Faizlerin dünyada düşük olması paranın Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelere geçişini sağlıyordu. Dolayısı ile ekonomi daha canlı tutulabiliyordu. Bu önemli bir dışsal faktör. Bir de içsel faktör olarak ülkenin politik ve jeopolitik konumu rol oynadı. Ülke içerisinde Gezi’de başlayan halk isyanın etkileri, Suriye’de iç savaşın başlaması, Ortadoğu politikalarının yeniden şekillenmesi yani daha politik ve jeopolitik unsurların işin içerisine girmesi, Türkiye ekonomisi içerisinde mevcut hükümetin yabancı sermaye tarafından bir istikrarsızlık unsuru olarak görülmesi ile birlikte sermaye girişleri yavaşladı. Bu da ülkemizdeki ekonomik gelişmelerin ağır ağır yavaşlamasına yol açtı. Bunu nereden mi biliyoruz? Ülkemizdeki 2012-16 arasında işsizlik yüzde 8-8,5’lerden 11’lere geldi! Gerçek rakamlar yüzde 17 civarında. Bunu nereden biliyoruz, sabit sermaye yatırımlarında 2011’den itibaren yaprak kımıldamıyor. Bunlar en temel göstergeler. Son beş senede büyüme oranları yavaşlıyor. Dolayısı ile adım adım gerilemeye giden bir ekonomi söz konusu. 2011 sonu 2012’den itibaren böyle bir tespit yapılabilir.

2010-11 böyle değildi çünkü orada hala belirli bir sermaye girişi vardı. Bu biraz yurt dışındaki sermaye birikimi ile alakalıydı. Ülke içerisinde zemini zayıf bir ekonominin üzerine bir dizi politik sorunun girmesi ile beraber Türkiye ekonomisi belirli bir durgunluk eğilimine doğru gidiyor. Ağır bir ekonomik krize doğru ilerliyoruz. Tam girdiğimizi söyleyemeyiz ama yavaşça oraya ilerliyoruz.

SD: Hala krize girmedik diyorsunuz. Peki, tam olarak krize girdiğimizde ne olacak? Bunu nasıl anlayabiliriz?

KT: Borçların ödenemiyor olması tanı için belirleyici olabilir. Yunanistan örneği gibi, 2001 Arjantin örneği gibi. Bu borçlar Yunanistan’da, Arjantin’de daha çok devletin borçları idi. Şu an Türkiye’nin farkı bu borçların özel sektöre ait olması. Ama bu da kimseyi rahatlatmasın. Bu borçları da bir biçimde kılıfını uydurup devlete ait borçlar haline getireceklerdir. Dolayısı ile sermayenin büyük ölçüde geri çekilmesi -bugün sermaye peyder pey kaçıyor. Yine rakamlar son bir ay içerisinde az değil ama daha da hızlanabilir- esas göstergeler bunlardır. Sermaye geri çekilişlerinin başlaması ve doların fırlaması ile borçların ödenmeyecek duruma gelmesi. Kısaca bu şekilde özetleyebiliriz.

Ben borçları ödeyeceğim mesajını veriyorsunuz. İstikrarın anlamı bu. Bu imaj bozulduğunda, hadi bakalım bizim paraları dolar olarak geri öde dediklerinde ödeyemezseniz bu durum krizdir. Buna bağlı olarak şu farkı da koyalım. Daha evvelkiler büyük ölçüde finansal krizlerdi. 94-98-2001. 2008’i biraz ayrı yere koymak lazım çünkü öncekiler Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanıyordu. 2008 biraz daha dışsal faktörlerle ilişkiliydi. Bugün de dünya ekonomisinin durumu pekiyi değil ama kriz vurduğu zaman bu tamamen dünya ekonomisinden kaynaklanmayacak. Şu koşullarda başka gelişmekte olan ekonomiler de sarsıntı yaşıyor ama başka hiçbirinde dolar bu kadar değer kaybetmiyor. Yani kriz aslında Türkiye’ye özgü nedenlerden kaynaklanmış olacak.

Bahadır Bedri: O halde şöyle bir şey diyebilir miyiz hocam; Türkiye’de mevcut siyasal iktidar daha farklı bir konseptte ilerleseydi içinde bulunduğumuz kriz bu kadar derinleşmezdi, şu konumda olmazdık?

KT: Diyebiliriz. Ama bunu şöyle ifade etmek lazım. Bu tespit şöyle bir tehlike barındırıyor bana kalırsa…

SD: Başka bir burjuva çıkış mümkün eğilimini…

KT: Taşıyor. Bunu bence aşmamız lazım. Çünkü bu sadece ve sadece ülkenin egemenleri ve kimi burjuva kanatlarının söylediği üzere Erdoğan ve AKP hükümetine atfedilecek şeyler değil. Tabii ki, başka burjuva politikalar var ama benim öne çıkarmak istediğim nokta şu: Ekonominin ciddi yapısal sorunları var ve hiçbir burjuva hükümet bu sorunları aşabilecek düzeyde değil. Yani dünya ekonomisi ile bütünleşme sorunu var. Bunu yaparken krize girilen bir dönemde kemer sıkma ve ücretleri aşağı çekme, ekonomiyi tamamen dışarıdan borçlarla çevirmeye çalışma derdi var. Yani Erdoğan-AKP hükümeti olmasaydı başkası olsaydı da bunlar çözülebilecek şeyler olmayacaktı

SD: Bu noktada bir soru soracağım. Dediniz ki Türkiye’deki krizin iki belirleyeni var birisi Türkiye’nin kendi iç dinamiği diğeri de dış dinamikler. Dünya da krize doğru ilerliyor. Dünya krizinin gerekçesi olarak siz, Devrimci Marksizm’deki yazınızda da başka makalelerinizde de kâr oranlarının azalmasından bahsediyordunuz. Emek sömürüsünün düştüğünü ifade ediyordunuz…

KT: Dünya ölçeğinde.

SD: Evet şimdi bunun karşılığında ITUC’un skandal rapor diye bir çalışması olmuştu. Orada bugünkü gelir adaletsizliğinin 1880’ler seviyesinde olduğu söyleniyor. Başka bir veride de 650 dolarlık bir iPhone telefondaki toplam işçilik maliyeti 4.5 dolar diyor. Bu rakamlara rağmen nasıl olur da kapitalizme bu yoğun sömürü yetmiyor? Bu rakamlara rağmen biz kapitalist krizi nasıl olur da kâr oranlarının azalması olarak açıklayabiliyoruz?

KT: Şöyle açıklayabiliriz. Aslında işçilik maliyetleri burada çok belirleyici değil. Sorun gelir dağılımının bozuk olmasında da değil. Bu görüşe sahip olanlar şunu savunuyor aslında gelir dağılımı düzelirse talep canlanacak, dolayısı ile mallar satılacak ve ekonomi tekrar canlanmaya gidecek. Gelir dağılımının bozuk olması elbette bir rol oynuyor kötü gidişi katmerliyor ama asıl mesele dünya ölçeğinde sermaye birikiminin giderek tıkanıyor olması. Bu ne demektir firmaların üretim alanında yaptıkları yatırımlar eskisi kadar kârlı değil. Marksizm içerisinde krizi açıklayan farklı yaklaşımlar var ama bana göre daha gerçekçi ve doğru görüneni sorunu aşırı birikimle açıklayan yaklaşım. Yani üretim sürecinde firmalar ileri teknolojileri kullanıyorlar bu durum da sermayenin organik bileşeni dediğimiz sermaye yoğunluğunu giderek arttırıyor. Dolayısı ile artı değer üretme kapasitesi giderek azalmış oluyor. Sonuç olarak ortalama bir sektörde kâr oranı azalıyor. Çünkü kârı, artı değeri emek gücü yaratabilir. Bu şu demektir, her sene siz yatırdığınıza oranla daha düşük bir kâr elde ediyorsunuz. Bu durum 30-35 senedir dünya ekonomisine hâkim bir eğilim zaten. Dolayısı ile de buna karşı bir takım tedbirler almaya çabalıyor sermaye. 98 Güneydoğu Asya, 2001 .com krizi hepsi spekülasyon üzerinden olan şeyler. Hepsi paradan para kazanmaya yönelik hisse senetleri oyunu. Bu durum Latin Amerika’yı vurdu, Rusya yaptı ve 98’de Türkiye’ye geldi. Son olarak 2008’de gayrimenkul krizi oluştu. Yani sermaye bu alanlardan para kazanmaya çalışıyor. Paradan para kazanıp kendini kurtarmaya çabalıyor. Hâlbuki bunların sınırları var. Yani bir borç üzerine kurulan ekonomi. Bunu geri öde dedikleri anda üretim üzerinden geri ödeyebilmeniz lazım. O olmadığı zaman iflasın eşiğine geliyorsunuz. 2008’de önce Amerika’daki finans şirketleri krizin eşiğine geldi. General Motors etkilendi. Bu sermaye birikiminin tıkanmış olması ile ilgili bir şey. Kâr oranlarının düşmesi eğilimi, bir aşırı birikim söz konusu. Yani mesele gelir dağılımında ya da ücretlerin düşmesinde değil, bizatihi sermaye birikimi kendi iç çelişki ve eylemlerinden kaynaklanıyor. Bunu da çözemiyorlar.

SD: Özellikle şu yüzünden sordum bu soruyu, yaşadıklarımız vahşi kapitalizmin ürünüdür diye bir yaklaşım var ya, sanki vahşi olmayanı varmış gibi, dolayısı ile işçilik ücretleri 10 katına çıksa da sorun çözülmez. Tersine vahşiliği daha da arttırsak yine sorun çözülemiyor.

KT: Çözülemiyor çünkü paradan para kazanmanın bir sınırı var. Vahşi kapitalizme kızmak doğrudan şu demek; neoliberal politikalar izlenmese daha reformcu bir hükümet gelse bu sorunlar çözülecek. Hâlbuki sorunlar buradan değil, doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinden sermaye birikiminden kaynaklanıyor. Dolayısı ile o ilişkilerin kendisini sorgulamadan atılacak her adım boşa serzeniş olur.

Aslında devlet sermaye birikiminden tamamen ayrı, çok özerk, bağımsız nötr bir varlıktır deniyor. Dolayısı ile o dünyayı daha iyi takip edip politikaları objektifçe izleyebilir. Hâlbuki devletin göreli özerkliği çok sınırlıdır. Evet, belirli bir özerkliği vardır ama sorulması gereken soru şudur: Bu özerkliğin sınırı nedir? Bunun sınırı krizdir. Kriz olduğu andan itibaren devletin kimin tarafında olduğu açıktır. Sermayenin uzun vadeli çıkarları için devlet sermayenin yanında yer alır. Sağlamasını yapalım; 1980’lerden itibaren M. Thatcher olayı. Buradaki en mücadeleci maden işçilerini ezmiştir. Bana birisi şunu iddia etsin, biri şu örneği versin; devletin göreli özekliği vardır da 30 senedir herhangi bir kemer sıkma politikası izlemedi ve sınıfı ezmedi. Bunun istisnai örnekleri vardır, bazen işçi hareketi güçlenince tavizler vermiştir. Ama biri 45-70 arasında devletin verdiği tavizlerle, 90 sonrası verdiği tavizleri incelesin. Dolayısı ile devletin tarafı çok açıktır. Ne özerkliği canım, tamamı sopasını sallamaktadır. Sizin de vurguladığınız görüşte şu fikir vardır: Daha sosyal bir devlet mümkün! Evet, her şey mümkün ama başka bir dünya kurulur, o zaman mümkün. Bu koşullar değişmedikçe olmaz. Koşul da dünya ekonomisinin çok uzun ve ağır bir depresyondan geçiyor oluşudur. Bu değişmedikçe biri beni ikna etsin ki… Bir örnek vereceğim başka da bir şey demeyeceğim. The Economist dergisi, 250 senedir kapitalizmin dergisi açık açık söylüyor…

BB: Karanlığa gidiyoruz diyor.

KT: Öyle diyorlar çünkü insanların isyan etmesinden korkuyorlar. Bolşevizm gelecek diyorlar. Burjuvazi bunun farkında. Solda ise sosyal devlet gelebilir diye beklentiler var. Bu sistem kaçınılmaz olarak krize girecek bundan kaçış yok. Nasıl çözeriz o ayrı bir şey. Buradan çökecek demiyoruz. Buradan çökmez. O ayrı bir şey.

BB: Buradan şunu soracaktım. İçinden geçtiğimiz kriz bir Marksist kriz teorisinin doğrulaması şeklinde de…

KT: Yorumlayabiliriz. Benim görüşüm o yönde.

BB: Devlet ilişkisinden bahsettiniz. Belli ki Türkiye’de de krize karşı çeşitli önlemler alınıyor Varlık fonu ile ÖTV’ler KDV’ler ile.

KT: Kesinlikle, kesinlikle hazırlıyor. Bir tür 2008 gibi düşünebiliriz TMSF ile BDDK gibi düşünebiliriz. Buna hazırlık var. Yani bunu görüyorlar bence, Türkiye burjuvazisi de görüyor. TÜSİAD’ın dünkü açıklaması ile krizin biraz önünü almaya çalışıyorlar. Yine de krize girilirse diye hazırlık yapmaya çabalıyorlar. Esnek çalışmayı getirmek, kıdem tazminatını getirmek, özel istihdam büroları vs bunu görüyorlar. Kendini hazırlamaya çalışıyor. Erdoğan ve AKP hükümeti de bu hususta çok çaba sarf etmiş vaziyette. Açık açık söylüyorlar, bunlar olurken patronun istediği gibi işçiyi atması gerekiyor diyorlar. Krize bir hazırlık açıkça var. Buna dikkatli olmak lazım.

BB: Ama bu krizi de çok derinleştiren bir durum. Yeni talep daralmasına yol açacak, sosyal krizlere yol açacak. Yani krizi azaltan değil daha fazla derinleştiren şeyler olacak. Uzlaşmaz bir durum var. Peki, işçi sınıfının sağlık, eğitim vb gibi haklarını almaya çalışarak, işçi sınıfını tamamen ezerek krizden çıkabilir miyiz yoksa başka bir çıkış -devrim bir tarafa- kapitalizm altında başka bir çıkış yeniden bir sosyal devlet, boom dönemi hangi koşullarda olabilir? Ya da şu koşulları dahi idame ettirmek mümkün mü?

KT: Bana pek öyle gözükmüyor Bundan sonra idame ettirmek mümkün değil. Çünkü gerilimler de yoğunlaşıyor. Hem iktisadi hem politik anlamda ciddi gerilimler var. Kemer sıktırmaya çabalıyorlar, bu ekonomiyi daha da daraltıyor. Öte yandan politik olarak Ortadoğu kaynıyor. Görünen o ki daha keskin bir çatışmaya doğru gidiliyor. Burada Türkiye’deki sol çevrelerde sosyal demokrat bazı çevrelerde böyle bir beklenti var. Buradaki kritik söz “normalleşme”. Ekonominin dış politikanın normalleşmesini istiyorlar. Nedir bu ben anlamış değilim. Ne zaman normal olur? Hâlbuki bu koşullarda bu mümkün değil. Dünya ekonomisinde giderek krizin derinleşmesinin yarattığı eğilimler kendisini politika alanında belirliyor. Emperyalistler arası rekabet şekilleniyor.

BB: Bir de kriz gelsin hükümet düşsün diyen sakat bir zihniyet var.

KT: Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin, ekonomiyi düzlüğe çıkarsın diyorlar. Yahu bu bizim işimiz mi, kapitalist ekonomiyi düze çıkarmak bizim görevimiz haline mi geldi? Sol sosyalistlerin bazı çevreleri iyice buraya saplanmış durumda. Bunun altında bir ekonomizm var; onlar bunu politikayla, zihniyetle açıklıyorlar. Hâlbuki burada şunu bilmek lazım, krizin gelmesi ile Erdoğan kendiliğinden gitmez. Böyle bir kendiliğindencilik yok. Kriz geldiğinde Erdoğan buradan daha güçlü de çıkabilir ki, güçlü değil. Sol olduğundan daha büyük bir güç atfediyor O’na. Ama her düştüğüne birileri giriyor koluna. MHP giriyor, Koç giriyor, Yenikapı ruhu giriyor. Bu durumda alternatif olabilecek bir güç olarak biz kime yaslanacağız, o soru önemli. İşçi sınıfının bağımsız bir politikasının izlenmesi gerekir. Dünyada da böyle eğilimler var buraya da sirayet ediyor bu kutuplaşma. “Küreselleşmeciler”, “ulusal bağımsızlıkçılar” Bunun ikisinin de işçi sınıfına bir faydasının olmadığını söylemek gerekiyor. Bu iki belanın dışında bir yol bulmak lazım. Bağımsız bir yol.

SD: Pekiyi, Türkiye’de yıllık ortalama 35 milyar dolar cari açık var. Bir taraftan da doların yükselmesinden dolayı 622 milyar TL olan dış borç 717 milyar TL’ye çıkmış. Üstüne de OPEC ülkelerinin petrol arzını kısması söz konusu. Pekiyi, bunu karşısında burjuvazinin çıkış reçetesi, işe yarar ya da yaramaz, nedir?

KT: İki şey var AB’ye Erdoğan’la ya da Erdoğan’sız demokratik haklar ve yapısal reformlarla ilgili güvence vermek. Diğeri işçi sınıfının tüm haklarını gasp etmeye çalışacak yapısal reformlar. Fazla mesailerin parasının ödenmemesi, kıdem tazminatının gaspı, iş güvencesinin kaldırılması.

BB: Özellikle dolaylı vergilerin arttırılması da gündemlerinde.

KT: Kesinlikle, vergilerin arttırılması da bunun bir parçası.

SD: Son 14 yılda 38 milyar dolarlık bir döviz girişi özelleştirmelerle sağlandı. Şimdi muhtemelen bir kara yolları kaldı geriye özelleştirilecek fazla bir şey de yok. Öte taraftan mega projelerle para girdisini sağlamak istiyorlar, bu projeler bunu ne kadar sübvanse edebilir?

KT: Şimdi özelleştirilecek fazla bir şey kalmadı bu bir. İkincisi bunun için yurt dışındaki şirketlerin buraya para getirmesi lazım. O da sermaye girişi ile olur. Cengiz-Limak gibi tüm yurt içi şirketler yurt dışında yatırım yaparken devlet güvencesiyle döviz cinsinden borçlanıyorlar. Bu da yurt dışındaki paraya bağlı. Daha önceki yıllarda kaynağı belirsiz para girişlerini duymuşsunuzdur. Bunların azalması hatta bitmesi söz konusu. Bu kıskacı aşmak için faizi yukarı çekemiyorlar. Tüm büyüme duracak çünkü. Faizi aşağı indirse dolar fırlayacak. Hep bir ikilem var bu ikilemden nasıl çıkarlar? Ancak yurt dışından gelecek sıcak para… Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları var. Cari açık üreten devamlı dışarıdan borçlanmaya dayalı bir yapı. Bu durum buradaki burjuvaların beceriksizliğiyle alakalı değil. Rekabeti sınırlı bir ekonomi olarak dünya ekonomisine açıldığında gücünüz ve sınırlarınız belli. Rekabet etmeniz mümkün değil.

Evet, teknolojik açıdan görece geri, rekabet gücü görece sınırlı, ama bir Zambiya değiliz. Mısır bile değiliz. Beraber iş tuttuğu emperyalist ülkelerle arasında eşitsiz bir ilişki var. Çarpık demeyelim ama buna. Eşitsiz bir ilişki var. Bu ülkelerle ihracat yapıyorsunuz ama yaptığınız ihracattan fazla ithalat yapıyorsunuz çünkü bir bağımlılık söz konusu. Kullandığınız girdileri dünya pazarına ucuza üretemiyorsunuz. İthal etmek zorundasınız. Mali açıdan da AB’ye bağlısınız. Ticaret hacminizin %60’ı AB ülkeleriyle yapılıyor. Dolayısıyla dışarıdan gelecek dövizle çarkı çevirmeniz gerek. Bir eşitsiz bağımlı sermaye birikimi var.

SD: Sorularımız bitti hocam. Yine de sizin son olarak eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

KT: Krizin otomatik olarak Erdoğan’ı düşürmeyeceğini bilmemiz gerekir. Kaldı ki Erdoğan olsun ya da olmasın krizin her halükarda işçi sınıfına kesileceğini unutmamalıyız.

BB: Kapitalizmin kuralıdır. Kâr özeldir, zarar toplumsal.

KT: Birçok kesim bunu göremiyor. İşçi sınıfına bunu anlatmalıyız. Onun için altını çizmek istedim. Sorun başı kimin çektiği, önderlik kısmı. Sorun kitlelerin güvendikleri tırnak içindeki solculara kar yağmasında. Burada başı çeken önderliklerin gerek sendikalar olsun gerek partiler, örgütler olsun, bunlar içindeki demokrasi hayranlığı büyük bir sorun. Bu görüşme içinde konuştuğumuz tüm o ana çelişkilerin daha iyi yönetilebileceği tırnak içinde daha demokrat AB’ci, bize ne iyi şeyler gelirse dışarıdan gelir mantığı, önce bir demokrasi gelsin sonra bakarız düşüncesi… Bu bir aşamacı teoridir. Bu Türkiye sosyalist solunun geniş kesimlerinde maalesef yaygın ve devam ediyor. Bu önderlik, CHP ve HDP muhalefeti içine sıkışmış kitlelere üçüncü bir yol gösteremiyor. Kendiliğinden bu olmaz. Kitleler kendiliğinden bunu yapamaz devrimci bir önderliğe ihtiyaçları var.

Diyalektik olarak bakarsak küreselleşmeci burjuvazi ile milliyetçi kanat… Bu toplumun daha da kutuplaşmasını sağlıyor. Yarın bir gün hepsi tek bir kanatta da toplanabilir bilemiyoruz. (Bir tür faşizmin gelmesiyle beraber..) İşçi sınıfına bu kapların hiçbirinde çözüm olmadığını göstererek çekip çıkartmak lazım. Bu da önderliğin izleyeceği tutarlı bir politikayla olur. Elbette işbirliği yapmak lazım adının ne olduğunun çok önemi yok. Ama bunu yaparken asgari müşterekleri belirlemek gerek. Bu asgari müşterekler bence sadece demokrasi, sadece barış ya da sadece laiklik olmamalı. Ama maalesef Türkiye sosyalist solunun bazı kesimleri buradan gitmiyor. Toplumu aydınlar-yobazlar, ilericiler-gericiler ikilemlerine sıkıştırmamak, sınıfsal bir hat izlemek gerek.

Evet, son bir şey daha söyleyeyim. Fabrikalarda çalışmalıyız. Yani emekçilere gitme, işçilerle çalışma geleneği azaldı sol içinde. Kadın hareketi de emekçi kadınlarla buluşmalı, çevre sorunları da kapitalizmin varlığıyla ilişkilendirilmeli. Özellikle altını çizmem gerekir ki, sanayi başta olmak üzere işçi sınıfıyla beraber işbirliği yapmadıkça, onlarla çalışmadıkça bir önderlik de yaratılamaz.

2016 yılını nasıl bilirdiniz?

0

Birkaç hafta içinde 2016 yılı musalla taşına konmuş olacak. Ve o meşhur soru sorulacak: Nasıl bilirdiniz? Kimileri için, malum, 2016 yılı “Allah’ın Lütfu” bir yıl oldu. Hatta Türkiye, yine bu kimilerine göre, 2016 yılında bütün dünyaya parmak ısırtacak siyasi ve ekonomik güç ve özgürlüğe erişti. Pekiyi, çoğunluk için de öyle mi? 2016 yılı için, “ne güzel yıldı, keşke gitmeseydi” diyerek ardından gözyaşı dökecek kaç kişi çıkacak?

Yıkım

2016 yılını; OHAL uygulamaları, sokağa çıkma yasakları, askeri-siyasi operasyonlar, çatışmalar, ölümler, bombalamalar, tutuklamalar ve yıkımlarla açmıştık. Yılın sonu göründü ama OHAL’in sonu görünmedi. Hatta Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak henüz başında bile olabiliriz. Artık bütün ülke OHAL altında. Çatışmalar, ölümler, tutuklamalar da olanca hızıyla devam ediyor. Ülke 36 yıl sonra açık bir askeri darbe girişimine dahi maruz kaldı.

Sonuç: Yaklaşık beş aydır KHK’lar ile “fiilen” yönetilen ülke neredeyse tümden karakolluk olmuş durumda. On binlerce insan tutuklandı. Yüz binleri aşan sayıda insan işinden gücünden oldu. Yüzlerce şirkete el kondu. Onlarca basın-yayın kuruluşu, dernek-vakıf kapatıldı. Yüzün üzerinde gazeteci tutuklandı. Onlarca belediyeye kayyum atandı, başkanları tutuklandı. Meclisin en büyük üçüncü partisinin eş genel başkanları ve çok sayıda milletvekilleri tutuklandı. Liste yazıya sığmayacak kadar uzun. Ana fikir, “onu öyle bırakmam!” sözünde gizli.

Düşman

Pekiyi, ne oluyor? Oğuz Atay’dan ödünç alarak söylersek; ülke bir kez daha “üç yanı denizler, dört yanı düşmanlarla dolu” bir siyasi-sosyal atmosfere sokuluyor. Olağanüstü halleri bitmeyen ülkenin vatandaşlarına bir kez daha “olağanüstü hal dönemi vatandaşlığı” sefer görev emri çıkarılıyor. Bu atmosferik basınç altında, “içimizdeki İrlandalılar” kışkırtmasıyla; yolcusunun konuşmasını ihbar etmek için kaydeden muhbir taksici, sahte bir dolar yakan sözüm ona dolar karşıtı çakma köylü, 300 dolar bozdurana bedava tıraş yapacağını söyleyen açıkgöz berber, maç sonrası ekonomik demeç veren işgüzar teknik direktör gibi milli ve yerli tutum ve davranışlar ortalığa saçılıyor. Bu arada en çok döviz mevduatı olan iller AKP-MHP’ye en çok oy çıkan yerlermiş; ne önemi var! “Gavur İzmir” en az döviz mevduatına sahip yerlerden biriymiş; kimin umurunda! Metrekareye en çok “bölücünün” düştüğü Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türk lirasına en çok güvenen, yatırım yapan yermiş; geç bir kalem!

İnsan düşünmeden edemiyor: Madem ekonomi sağlam. Madem siyasi istikrar var. Madem muhalifler iki koyun bile güdemiyor. Madem millet arkanızda. Kısacası madem her şey yolunda gidiyor. Pekiyi, başkanlık için bu telaşınız, ısrarınız niye? Niye başkanlık gelmezse ülke bölünüyor? Neden Türkiye’nin geleceği rulet masasındaki top misali Avrupa Birliği ile Şanghay İşbirliği Örgütü arasında gidip-geliyor? Niye bütün dünya Türk’e, Türkiye’ye “düşman?” Niye dünyada en çok “terörist” Türkiye’de var? Niye Avrupa’yı, sanki herkes Türkiye’den kaçmak istiyormuş gibi, “açarız kapıları, görürsünüz gününüzü” diye korkutuyorsunuz? Türkiye kapılar açıldığında herkesin kaçmak istediği bir ülke mi? İktidar olarak gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Öyle ise sorumlusu kim? 14 yıldır ülkeyi yönettiğinize göre cevabı biliyor olmalısınız!

Bilanço

2016 yılının ilk 11 ayında erkekler en az 241 kadın öldürmüş. “Tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi güç bela daha yeni püskürtüldü. 2016 yılının ilk 11 ayında iş cinayetlerinde en az 1816 işçi hayatını kaybetmiş. Daha yeni Siirt Şirvan’da madende 16 işçi hayatını kaybetti. Açıklama, yine fıtrat! Resmi işsiz sayısı dört milyona doğru gidiyor. Yani daha çok güvencesiz çalışacak, daha çok ölümler yaşayacağız.

Tam bu sırada Asgari Ücret Komisyonu’nda patronlar sıfır zam demiş. Geçen yıl asgari ücret 1300 lira olunca çok sıkıntı çekmişler, ondan! Bu oyunun adı, ölümü göster, sıtmaya razı et! Gün sonunda fedakârlık yapan yine patron olacak. Hükümet sıfır zammı enflasyon oranına bağlayıp, kahraman olacak. İşçi de açlık sınırı altındaki asgari ücretine eklenen günlük 2-3 lira zamma razı gelecek. Onu da dövizde değil, TL’de “tutacak.” 2016 yılında yerli ve milli olmak işte bu demek. Sahi, 2016 yılını siz nasıl bilirdiniz?

Halep’te dünya karşıdevrim cephesinin zaferi

0

15 Kasım’da yeniden başlayan ve bugüne kadarki en şiddetli saldırıların ardından Esad rejimi ve müttefikleri, birkaç mahalle dışında, Halep’in tamamını ele geçirmeyi başardı. Sivil halkın ve isyancıların tahliye edilmesi için dün Türkiye ve Rusya arasında bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre bu sabah (14 Aralık 2016) tahliye işlemlerinin başlaması gerekirken, tahliye başlamadığı gibi, isyancıların elinde kalan ve on binlerce sivilin sığındığı mahallere dönük bombardıman ve saldırılar bugün de devam etti.

Esad rejiminin Rus hava saldırıları desteğinde ve İran’a bağlı milislerle birlikte Doğu Halep’i ele geçirmesi bir toplu katliama dönüşmüş durumda. Son olarak, 15 Kasım’dan bu yana yüzlerce sivil hayatını kaybederken, rejim bölgelerine sığınanlara dönük olarak, toplu infaz ve zorla askere alma haberleri gelmekte. Birkaç mahalleye sığınmış on binlerce sivilin akıbeti ise belirsizliğini koruyor.

Esad rejiminin Halep’te elde ettiği askeri zafer, yalnızca Rusya’nın, İran’ın, Hizbullah’ın ve Iraklı milislerin desteğiyle gerçekleşmedi. Esad zaferini aynı zamanda, ABD’nin, AB ülkelerinin, BM’nin, Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin dolaylı işbirliğine borçlu. Bu bağlamda, Suriye’de karşıt blokların bir güç mücadelesinden ziyade, 2011’de özgürlük ve sosyal adalet talepleriyle ayaklanmış bir halkın mücadelesine karşı bir dünya karşıdevrim cephesinden ve onun zaferinden söz edilebilir.

Erdoğan rejimi sözde Esad karşıtı bir söylem tutturmakla birlikte, asla Suriye halkının özgürlük mücadelesinin yanında olmadı. Suriye’ye gerici, mezhepçi, Kürt düşmanı ve yayılmacı bir temelde müdahale eden Erdoğan rejimi, radikal İslamcı grupları güçlendirerek Suriye devriminin rayından saptırılmasında başat rollerden birini oynadı. Uçak düşürme operasyonuyla Rusya ile ABD’yi karşı karşıya getirme planının hüsrana uğramasının ardından, Rusya’yla ilişkilerini yeniden onarmak zorunda kalan Erdoğan rejimi, son olarak, Rusya ve ABD’den aldığı icazetle YPG’nin ilerlemesini durdurabilmek için Fırat Kalkanı operasyonuyla Suriye’ye müdahalede bulundu. Fırat Kalkanı’na Putin ve Esad’ın onay vermesinin karşılığı ise, Halep’te ve diğer bölgelerde rejimin yaptığı operasyonları kabul etmek, Halep’in rejimin kontrolüne geçmesine ses çıkarmamak oldu.

Halep’te yaşanan katliam, ağır çekimde, canlı yayında, gözlerimizin önünde gerçekleşmekte. Temmuz’dan bu yana rejimin kuşatması altında olan, yiyeceğin, ilacın tükendiği, her bir noktanın bombalandığı Halep’te hâlâ kısmi internet erişiminin bulunuyor olmasını, belki de Doğu Halep’te yaşayan İngilizce öğretmeni Abdülkafi El Hamdi’nin sözleri açıklayabilir: “Uluslararası topluluğun sessizliğinden anladığım, onları en çok korkutan şeyin özgürlük talebi olduğu. Çünkü Suriye halkı özgürlük için fazlasıyla mücadele etti ve katledildi. Dünyanın diğer ezilen halklarına böylelikle özgürlük talep etmemeleri için bir ders vermeye çalışıyorlar.” Dolayısıyla, Esad rejimi katliam görüntülerinin yayınlanmasından rahatsız değil, bir yandan rejimin propaganda makinesi katliamları yalanlarken, diğer yandan “mesaj”, iletilmesi gereken yerlere ulaştırılmakta.

Katliamcı rejim güçlerinin ve müttefiklerinin kuşatması altındaki sivillerin hayatta kalmasını, Türkiye ve Rusya arasında imzalanan anlaşmalar veya BM’nin gözetimi kesinlikle garanti altına alamaz. Halep’in “özgürleştirilmesine” sevinen Stalinist sol kesimler ise, tüm dünyanın Suriye’ye dönüştürülmekte olduğunun ne yazık ki farkında değil. Rejimin katliamlarının daha fazla kaybetmeden durdurulabilmesi için uluslararası dayanışma hayati önemde. Mezhepçi, radikal İslamcı kesimlerin sözde dayanışma eylemlerine meydanı bırakmadan, bu konuda öncülüğü sol, sosyalist, demokratik, emek güçleri çekmeli.

AB’den Şanghay’a dış politikadaki salıncak

0

Türkiye’nin içinde bulunduğu politik açmazlar ve derinleşen ekonomik krizle beraber Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkiler son derece gerilmiş durumda. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye ile ilişkilerin geçici olarak durdurulması yönündeki aldığı tavsiye kararı sonrası, Cumhurbaşkanı’nın Şanghay İş Birliği Örgütü’ne (ŞİÖ) işaret etmesi, Türkiye için AB dışında bir alternatif olabilir mi tartışmalarına yol açtı.

Bu konuya mevcut burjuva uluslararası ilişkiler teorileri yerine Marksist emperyalizm teorisi perspektifiyle yaklaşmazsak hem devrimci politik bir tutum almamız hem de konuyu anlamlandırmamız zorlaşacak.

AB nedir? ŞİÖ ne değildir?

Uluslararası bazda kapitalist ilişkiler ulus devletleri her yönüyle aşarak uluslararası ekonomik ve siyasal üst bir otorite kurma eğilimindedir. Serbest ticaret bölgesi-gümrük birliği-ortak pazar-iktisadi ve parasal birlik-tam siyasal birlik gibi aşamalarından geçen uluslararası iktisadi ve politik entegrasyon süreçleri, AB, ŞİÖ ve ABD gibi kapitalizmin farklı dönemlerinde yukarıda saydığımız aşamaları ya tamamlamış ya da bunlardan birisine takılıp kalmış birlikler yaratmıştır. Uluslararası üretim ilişkileri – ulus devletler çelişkisi başka bir yazının konusu olsa da emperyalist çağda bu çelişkinin üstesinden gelinemeyeceğini belirtelim.

Erdoğan’ın AP oylaması sonrası yaptığı bir çok açıklamada, “Bu oylamanın bizim nezdimizde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Evelallah Türkiye’yi hiç bitiremezsiniz” gibi cümleler sarf ederek, AB’ye “Bulunmaz hint kumaşı değilsin ya” diye seslenmesi, piyasanın hiç ihtiyacı olmayacak şekilde bir dış politika gütme ihtimali sermayeyi korkutmuş durumda. Erdoğan ne kadar aksini söylese de AB ile entegrasyon, Türkiye piyasaları ve genel olarak finans kapitali için bulunmaz bir Hint kumaşıdır. Alternatifi de yoktur.

AB-ŞİÖ Ekonomik durum karşılaştırması kaynak: (IMF, WEO, Ekim 2016)

Birlik/Ülke GSYH (MİLYAR DOLAR) Kişi Başına Gelir (Dolar)
AB    16.300    30.528
ŞİÖ    15.116     4.936
Türkiye      720     9.257

Türkiye’nin bu birliklerle ticaret miktarı (milyar dolar) kaynak: (TÜİK, Dış ticaret İstatistikleri)

Birlik/Ülke Türkiye’nin ihracatı Türkiye’nin ithalatı Dış ticaret dengesi
Genel Toplam 143.839 207.234 -63.395
AB üyeleri 63.998 78.681 -14.683
ŞİÖ üyeleri 8.638 53.323 -44.685

Yukarıdaki tablolar her şeyi açıklıyor. Bunların yanında AB üyesi ülkelerden gelen turist sayısı ŞİÖ ülkelerinden gelen turistlerin tam beş katı ve yaptıkları harcamalarda da beş katlık bir fark var. Ekonomik durum böyleyken bir de işin askeri boyutu var. Türkiye, ŞİÖ’nün kurucu unsurlarından Çin ve Rusya gibi ülkeleri tehlike unsuru olarak gören NATO üyesi bir ülke ve ŞİÖ içinde bulunduğu takdirde bu çelişkinin nasıl üstesinden geleceği muamma.

Görüldüğü üzere Erdoğan’ın AB söylemlerinin iktisadi hiçbir karşılığı yok. En büyük ticaret ortağı olduğu AB’nin başat aktörü Almanya ile olan husumet, doların artış nedenlerinin başında geliyor. Türkiye’nin özel sektör dış borcunun 100 milyar dolara yakını Avrupa ülkelerine, 25 milyar dolara yakını ise Asya ülkelerinedir. Böylesi bir ortamda Almanya’yı terör destekçisi bir ülke lanse edip onu mültecilerle tehdit ederek AB’nin Türkiye’nin gelişmesinin önüne ket vuran üst akıl olduğu algısı sermaye ihtiyaçları doğrultusunda değil, Erdoğan’ın politik ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Bu durum ülke sermayesiyle politik bir kumar oynamak anlamına geliyor. Artık AB nezdinde de Erdoğan’ın fazla ileri gittiği görüşü hâkim. Öyle ki son günlerde hükümet üyelerinden çok net çatlak sesler yükseldiğini görebiliriz. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in AP oylamasından bir gün sonra “AB çökmüyor! Tam aksine büyük bir başarı hikayesi. Yaklaşık 510 milyon insan refah içinde yaşıyor” şeklinde tweet atması, manidar olsa gerek. Aynı şekilde Nihat Zeybekçi’nin “Ekonomi bakanı olarak OHAL’i istemiyorum kardeşim” çıkışı, Tuğrul Türkeş’in “idam cezası, faydadan çok zarar getirir” şeklindeki açıklamaları Erdoğan’ın söylemleriyle yüz seksen derece ters düşmektedir. Sermayenin daha fazla korkutulmaması ve ülkedeki sermaye çıkışını kontrol edemeyecekleri bir iktisadi altüste dönüşmemesi için yapıldığı çok açık olan bu hamleler, Erdoğan’ın ekonomi üzerindeki bireysel etkisini azaltmıyor.

ŞİÖ’den farklı olarak emperyalist iktisadi ve parasal bir birlik olan AB, yoluna Büyük Britanya olmadan devam edecekken Almanya’nın daha fazla üzerinde hegemonya kurduğu bir birlik halini alıyor. Dünya ekonomik kriziyle politik devinimler yaşayan AB’nin geleceği zaten çok parlak değil. Tüm çabalara rağmen tam siyasi bir birlik kuramayan ve kapitalizm altında da kuramayacak olan AB’nin mevcut iktisadi ve parasal birliğinin bile dağılma sürecine girmesi mümkün. Mülteciler, ekonomik kriz, ABD ve Almanya arasındaki sürtüşmenin artması, sağın güçlenmesi ve genel anlamda AB’nin bizzat AB vatandaşları tarafından sorgulanmasına yol açan politik gelişmeler, dağılmaya mahkûm bir AB tablosu çiziyor. Bu güçsüz görüntü, Erdoğan’ın daha rahat bir biçimde tehditkâr davranmasına yol açsa da ülkenin sınırlı sermayesi AB’den gelecek kredi fonlarına muhtaç.

Rusya ve Çin’in 1996 yılında kurduğu Şanghay beşlisi ise Özbekistan’ın katılımıyla 2001 yılında ŞİÖ adını aldı. Amacı ise örgüt üyelerinin sınır güvenliğinin sağlanması ve bu ülkeler arasında ekonomik ve kültürel iş birliğinin genişletilmesi olarak belirtilmiş. 2017 yılında Pakistan ve Hindistan da örgüte üye olacaklar. Daha çok günümüzün Varşova paktına benzeyen bu birliğin Çin-Hindistan, Hindistan-Pakistan gibi uzun vadede çıkarları çelişik ülkeleri barındırdığını göz önünde bulundurursak değil bir AB olması serbest ticaret bölgesini aşamayacak ve en ufak gerginlikte dağılacak bir yapı olduğunu kavrayabiliriz. Ayrıca örgütün içinde hiçbir emperyalist ülke yok. Yani aslında hepsi bağımlı ülkeler. AB’nin hali ortadayken ŞİÖ kâğıttan kaplan bir Bonapartist rejimler birliğinin ötesine geçemeyecektir. Ayrıca GSYH bakımından AB’ye yakın olsa da (15 trilyon doların 11 trilyonu tek başına Çin’e ait) insani gelişmişlik ve refah düzeyi göz önünde bulundurulduğunda bu birlik AB’nin yanına bile yaklaşamamaktadır.

Dış politikadaki bu gelgit görüntüsü Saray’ın iç politikadaki yönetememe krizinin dışa yansımasından ibaret, Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olarak eksenini kaydırmak gibi bir lüksü ve isteği zaten yok.

14 Aralık’ta Avrupa Konseyi, AP’nin tavsiye kararını görüşecek. İlişkilerin dondurulması kararı çıkarsa doların 3.50’nin çok daha üstüne çıkacağını söyleyebiliriz. Merkez Bankası’nın faiz artırımından çok AP’nin oylamasından etkilenen avro ve doların Türkiye ekonomisi için AB’nin ne kadar öncelikli olduğunun bir işareti.

Dış politikadaki bu salıncağın bir yanılsama olduğunu AB’den gerçek bir kopuşun ancak kapitalizmden kopuş olarak devrimci bir şekilde gerçekleşebileceğini unutmamamız gerekiyor.

Fidel ve Che : Birbirinden farklı iki politika

0

Fidel’in ölümü, onun hayatı ve politik mirasına kadar birçok konuda her çeşit yorumun, burjuva medya organlarında ve mücadeleci militanlar arasında yeniden yapılmasına neden oldu. Solun büyük bir bölümü, Fidel figürünü, onun gerçek politik hayatını saklayarak olumlu değerlendiriyor.

Nahuel Moreno tarafından kurulan devrimci sosyalist akımımız, Küba devriminin zaferinin ilk yıllarından itibaren Kastrocu hareketinin özgün niteliklerinin barındırdığı riskler konusunda uyarılarda bulundu. Buna karşın akımımız, Küba devrimini koşulsuz olarak destekledi ve ambargo ile her türlü emperyalist saldırıyı reddetti.

Bu nedenle Fidel’in ölümü üzerine, onun ve Küba Komünist Partisi önderliğinin politik tutumlarına ilişkin ciddi ve derin ayrılıklarımızın altını çizmekten kaçınamayız. Açık olmak gerekirse, Fidel’in, Küba sosyalist devriminin terk edilmesi ve daha nicesindeki rolünü yarım yüzyılı aşkın bir süredir teşhir ediyoruz.

Bu tespit, Fidel’in gerçek yolculuğunu bilmeyen birçok genci şaşırtacaktır. Bu tartışma, ölümüyle yeniden gündeme geliyor. Gerçek şu ki, Fidel Castro, devrimin ilk yıllarının ardından 26 Temmuz Hareketi’nin (ki bu hareketin mücadelesi uzun yıllar boyunca Küba KP’si tarafından desteklenmemişti) milliyetçi, bağımsız ve devrimci önderi rolünü terk etti. Altmışlı yılların ortalarında, artık KP önderi olan Fidel, o zamanlar Nikita Kruşçev’in önderliğindeki ve daha sonra Brejnev’in yöneteceği SSCB Komünist Partisi’nin bürokratik önderliğiyle bir anlaşma yapmaya ve ittifak kurmaya karar verdi. Bu, Latin Amerika ve dünya devrimci süreçleri için trajik sonuçları beraberinde getirdi. O zamana kadar Fidel ve Küba önderliği, Latin Amerika’daki halk ayaklanmalarını gerillacı hatalı yöntemle de olsa teşvik ediyor ve destekliyordu. Tricontinental ve OLAS gibi uluslararası toplantılar gerçekleştirildi. Ancak Kremlin bürokrasisiyle anlaşıldıktan sonra, bu politik yönelim gitgide terk edildi.

Fidel, Moskova KP’sinin karşıdevrimci politikasını, Stalin ve bürokrasinin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kararlaştırdığı emperyalizmle “barış içinde birarada yaşama” politikasını benimsedi. Bu, SSCB ve Doğu Avrupa’daki sözde “sosyalist” diktatörlüklerin ayrıcalıklar sistemine emperyalizmin saygı duyması karşılığında, sosyalist devrimi diğer ülkelere yayılmaması anlamına geliyordu. Bu politikanın ideolojik temelini, hatalı Stalinist “tek ülkede sosyalizm” kuramı, “ilerici milli burjuvaların” içinde bulunduğu sınıf işbirlikçisi hükümetleri “devrimci” olarak kabul edilip desteklenmesini meşrulaştıran ve sosyalizmi  belirsiz bir geleceğe erteleyen “aşamalı devrim” kuramı oluşturuyordu. Bu kuramla, Rus ve Çin KP’lerinin Stalinist bürokrasisi, 1936 İspanyol Devrimi’nden başlayarak dünyada patlak veren her türlü devrime ihanet etti.

Che Guevara bu politikaya karşı çıktı

Ancak gerçekte, 1964-65’ten itibaren Küba önderliğinde, iki farklı çizgi ya da politika gözlemlenmeye başlandı. İlki Fidel’in ve bürokrasi yanlısı çoğunluğun çizgisi, ikincisi ise doğrudan Fidel’e saldırmadan bütün farklılıklarını ortaya koyan Che Guevara’nın çizgisi. Bu ayrılık, Che’nin bütün görevlerini bırakması ve Küba’dan gizlice ayrılmasıyla sonuçlandı.

Akımımız Che Guevara’nın “gerilla savaşı” anlayışına ve emekçi sınıfın rolü ile devrimci partilerin inşasının gerekliliğine önem vermemesi gibi onun yöneliminin diğer boyutlarına her zaman eleştirel yaklaşmıştır.  Ancak tüm bu farklılıkların ötesinde, tutarlı enternasyonalizmini ve sosyalist devrim savunusunu takdir ediyoruz. O kadar ki Nahuel Moreno, Ekim 1967’de öldüğünde, O’nu “sürekli devrim kahramanı ve şehidi” olarak nitelendiriyordu.

Che, SSCB’de tanık olduğu manzara karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Ve Sovyetler’e, “sosyalist ekonomi” politikaları ve görüşlerine ilişkin çeşitli tartışmalar vesilesiyle muhalefet etmeye başlamıştı. Onun enternasyonalist vizyonu, Küba devrimini savunmanın yolunun, devrimi başka ülkelere ve Latin Amerika’ya yaymaktan geçtiğini anlamasını sağladı. Böylece yeni sosyalist devrimleri reddeden Sovyet bürokrasisinin tutumlarıyla gitgide daha çok çatışmaya başladı. Şubat 1965’te, Cezayir’de ünlü konuşmasını yaptı. SSCB’nin barış içinde birarada yaşama politikasına itiraz etti ve karşılıksız silahlandırılmasıyla birlikte Vietnam halkına koşulsuz destek verilmesini istedi.

Bu konuşma, vasiyet niteliği taşıyan “veda mektubunu” pekiştirir: Kuzey Amerika emperyalizmi, saldırılarından dolayı suçludur, ama aynı zamanda sosyalist tarafın iki büyük gücünün (SSCB ve Çin) temsilcileri tarafından çoktandır başlatılan hakaret ve dalavere savaşını yürütenler de suçludur. Che, bu politikaların karşısına « iki, üç, daha fazla Vietnam » politikasını koymuştu. Nihayet Bolivya’da, devrimi yaymak gibi doğru bir politikayı, hatalı bir bakış açısıyla hayata geçirmeye çalışırken desteksiz, tek başına öldü. Daha önce de Che, “Sosyalist devrim ya da devrimin karikatürü” diyerek, bürokratikleşme tehlikesine ve devrimin kazanımlarından geri adımlar atılmasına tehlikesine karşı uyarıda bulunmuştu.

Fidel, sosyalist « yeni Kübaları » reddetti

Fidel’e sempatiyle bakan birçok kişi şöyle düşünebilir: “Amerikan ambargosu ve 60’lı yılların yalıtılmışlığı karşısında, Fidel’in Moskova ile anlaşmaktan başka bir seçeneği yoktu”. Bu doğru değil. Ambargoyu delmek ve Küba’nın yalıtılmışlığını sona erdirmek için başka bir seçenek vardı. Bu, Che’nin ve bizim gibi akımların savunduğu gibi, devrimi yaymaktı. Bunun koşulları da vardı: Vietnam hâlâ ayaktaydı (Amerikanlar 1975’te ülkeden kaçmışlardı). 1968’de kitle hareketlerinde bir yükseliş meydana geldi: Latin Amerika’da, Şili’de 70-73’te Salvador Allende iktidara geldi ama sosyalizme ilerlemek yerine Şili burjuvazisi ve Pinochet gibi “ilerici” askerlerle “barış” anlaşması yaptığı için başarısız oldu. 1979’da Nikaragua’da devrim, diktatör Somoza karşısında zafere ulaştı; kısa süre sonra diktatörlük devrildi ve birkaç yıl sonra benzer şekilde El Salvador’un diktatörü de devrildi. Orta Amerika barut gibiydi ve yine bir kez daha Fidel Castro, “yeni Kübalar”ın yaratılmaması ve sosyalizme ilerlenmemesi yönündeki politik “çizgisini” savundu.

Nikaragua ve El Salvador’da eski Kastrocu gerillalar, günümüzde halklarını açlık içinde kıvrandırıyor, kapitalizmi koruyarak hükümet etmeye devam ediyorlar. Acı gerçek budur. Fidel, 2011 Arap devrimlerini desteklemedi ve Beşar Esad’ın gerçekleştirdiği soykırımı savundu.

90’lı yıllardan itibaren Castro, mücadeleleri saptırarak parlamento sahasına hapseden, “ulusal ve halkçı” bir kapitalizmi destekleyen, Latin Amerika’nın “ilerici” hükümetlerine destek vermeye devam etti.
Miguel Sorans
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

 

Fidel et le Che : deux politiques différentes

0

La mort de Fidel a rouvert toute sorte d’interprétations, sur sa trajectoire et jusqu’à sur son héritage politique, aussi bien dans les médias bourgeois qu’entre les militants combatifs. Une grande partie de la gauche tend à récupérer sa figure positivement, mais en cachant directement sa vraie parcours politique.

Notre courant socialiste révolutionnaire, fondée par Nahuel Moreno, depuis les premières années du triomphe de révolution cubaine a prévenu sur les risques qui enfermaient les caractéristiques originales du mouvement castriste. Mais elle a défendu aussi, de façon inconditionnelle, la révolution cubaine et a répudié le blocus et toute forme d’agression impérialiste.

C’est pourquoi, face à la mort de Fidel nous ne pouvons pas manquer de souligner nos sérieuses et profondes divergences avec ses positions politiques et celles de toute la direction du Parti Communiste Cubain. Pour être claire : depuis plus d’un demi-siècle nous avons dénoncé son rôle d’abandon de la révolution socialiste à Cuba et au-delà.

Cette affirmation surprendra à beaucoup de jeunes qui ignorent la vraie trajectoire de Fidel. Son décès actualise la polémique. La vérité, c’est que, passés les premières années de la révolution, Fidel Castro a abandonné sa position de révolutionnaire nationaliste et indépendant, dirigeant du Mouvement le 26 juillet (dont la lutte n’a pas été appuyée pendant de nombreuses années par le PC cubain). Au milieu des années 60, Fidel, dirigeant déjà du PC, a décidé s’allier et faire un pacte avec la direction bureaucratique du PC de l’ex-URSS, alors dirigé par Nikita Khrusov et après par Breznev. Et cela a amené des conséquences tragiques pour le processus révolutionnaire latino-américain et mondial. Jusqu’alors Fidel et la direction cubaine, avec la méthode erronée du focus guérillero, encourageaient ou donnaient soutien à la révolte populaire latino-américaine. Il y a eu des réunions internationales comme la Tricontinental ou l’OLAS. Mais après d’avoir pactisé avec la bureaucratie du Kremlin,  cet orientation politique a été abandonné progressivement.

Fidel a adopté la politique contre-révolutionnaire du PC de Moscou de “coexistence pacifique” avec l’impérialisme que Stalin et la bureaucratie avaient pactisé après la Deuxième Guerre Mondiale. Cela signifiait s’abstenir de promouvoir des nouvelles révolutions socialistes en échange que l’impérialisme respectait son système de privilèges aux pays avec des dictatures pseudo “socialistes” de l’URSS et de l’Europe de l’Est. Cette politique a été justifié idéologiquement sous la fausse théorie stalinienne du “socialisme dans un seul pays”. Et aussi par celle-là d’”la révolution par étapes” qui justifie soutenir comme “des révolutionnaires” des gouvernements de collaboration de classes avec des “bourgeois nationaux progressistes” et retarder le socialisme pour un avenir indéterminé. Avec cette théorie, la bureaucratie stalinienne des PC russe et chinois a promu la trahison de toute sorte de révolutions dans le monde, en commençant par la révolution espagnole de 1936.

Che Guevara s’est opposé à cette politique

Mais en réalité depuis 1964-65, deux lignes ou deux politiques se sont commencées à visualiser dans la direction cubaine. D’abord, celle-là de Fidel et la majorité pro bureaucratie soviétique et après, l’autre dirigée par Che Guevara qui, sans attaquer directement Fidel, a manifesté sa divergence totale. Et qui a fini avec son renoncement à ses fonctions et le départ sécrète de Cuba.

Notre courant a toujours été critique avec la conception de la “guerre de guérillas” de Che Guevara et avec d’autres aspects de ses orientations comme qu’il n’a pas donné importance au rôle de la classe travailleuse et au besoin de construire des partis révolutionnaires. Mais par-dessus ces différences nous reconnaissons son internationalisme conséquent et sa défense de la révolution socialiste. Au point qu’à sa mort, en octobre 1967, Nahuel Moreno le définissait comme un “héros et martyr de la révolution permanente” *.

Le Che était déçu avec ce qu’il a connu à l’URSS. Et il a commencé à s’opposer par le biais de diverses polémiques à ses politiques et visions de la “économie socialiste”. Sa vision internationaliste l’a amené à comprendre que la défense de la révolution cubaine passait pour l’étendue de la révolution à d’autres pays de l’Amérique Latine. Alors, il a commencé à s’affronter de plus en plus avec les positions de la bureaucratie soviétique de renonciation aux nouvelles révolutions socialistes. En février 1965 il a prononcé un célèbre discours à Alger dans lequel il a contesté la politique de coexistence pacifique de l’URSS et il a exigé le soutien inconditionnel, avec armement gratuit, au peuple du Vietnam. Ce qui a renforcé dans sa “lettre-testament” : “l’impérialisme nord-américain est coupable d’agression […] mais aussi ils sont coupables, ceux qui maintiennent une guerre d’insultes et de crocs-en-jambe commencée depuis longtemps par les représentants de deux principales puissances du champ socialiste [l’URSS et la Chine] “. Le Che opposait la politique de” deux ou trois le Vietnam “. Il mourrait finalement en Bolivie, isolé de tout soutien, en essayant, avec un point de vue erroné, de faire avancer une politique correcte d’étendre la révolution. Le Che avait déjà aussi averti contre la bureaucratisation et avec des possibles reculs après avoir dit” la Révolution Socialiste ou la caricature de révolution “.

Fidel a refusé des « nouvelles la Cuba » socialistes

Beaucoup de sympathisants de Fidel peuvent penser : “devant le blocus yankee et l’isolement des années 60, Fidel n’avait pas d’autre alternative que le pacte avec Moscou”. C’est pas le cas. L’alternative, pour casser le blocus et l’isolement de Cuba était d’étendre la révolution, comme il disait le Che et les courants politiques comme la nôtre. Et il y avait des conditions : le Vietnam était vivant (les yankees ont fui en 1975). En 1968, il y a eu une montée du mouvement de masses : en Amérique latine, au Chili des 70-73 Salvador Allende est arrivé au pouvoir, mais il a échoué pour ne pas avancer vers le socialisme mais vers le pacte “pacifique” avec la bourgeoisie chilienne et les militaires “progressistes” comme on considérait Pinochet ; en 1979, au Nicaragua la révolution triomphe contre le dictateur Somoza avec le peuple armé et, peu de temps après, la dictature tombait et quelques années plus tard, tombait aussi la dictature du El Salvador. L’Amérique centrale était une poudrière et, une nouvelle fois, Fidel Castro donnait la “ligne” de ne pas faire des « nouvelles Cuba » et de marcher vers  le socialisme.

De nos jours au Nicaragua et El Salvador les ex-guérilleros castristes continuent de gouverner en affamant ses peuples et en préservant le capitalisme. C’est la triste réalité. Et depuis là, ils ne se sont pas arrêtés dans sa claudication. Fidel n’a pas appuyé les révolutions arabes de 2011 et il a défendu le génocide Bashar Al Assad.

Dès les années 90, Castro a continué de donner l’appui aux faux gouvernements “progressistes” de l’Amérique latine qui déviaient les luttes au terrain parlementaire et à soutenir un capitalisme “national et populaire”.

Miguel Sorans
Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI)

Beşiktaş saldırısını kınıyoruz! Çözüm: Emek eksenli siyasal demokrasidir

0

Cumartesi gecesi İstanbul Beşiktaş’ta bir canlı bomba ve bombalı araçla yapılan iki saldırıda 36’sı polis 8’i sivil 44 kişi yaşamını yitirdi. 155 kişi ise yaralı. TAK tarafından üstlenilen bu saldırıyı kınıyor, lanetliyor, emekçilerin ve ezilen halkların siyasal demokrasi çerçevesinde birleşik mücadelelerini savunuyoruz. Saldırıda ölenlerin yakınlarına baş sağlığı yaralılara ise acil şifalar diliyoruz.

Tüm bu terör saldırıları, emekçilerin ve ezilen halkların birlikte mücadele etmesine vurulmuş bir darbe niteliğinde olduğu gibi, başkanlık ve tek adamlık yolunda ilerleyen Saray’ın ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir şeye hizmet etmemektedir.

Bir buçuk yıl içinde yapılan 11. bombalı saldırı olan Beşiktaş saldırısı, sarayın tek adamlık hedefini meşrulaştırmak için kullanacağı bir malzeme olacaktır. Kitlelerin bilinçlerinde kafa karışıklığı, kendilerine ve mücadelelerine olan güvenin azalması, toplumsal korkunun artması rejimin ve egemen sınıfın işine yaramaktadır.

Ülkedeki bu korku ortamının azalması şöyle dursun her yana yayılmasının en büyük nedeninin, ebedi iktidar hedefiyle hareket eden Saray’ın, hem dışta hem de içte çözümsüz ve maceracı politikalarının bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. İşçi sınıfına ve ezilen Kürt halkına artarak devam eden saldırı politikaları, muhatapsızlaştırma ve imha stratejisi sorunu daha da derinleştirmekte, ülkeyi rejimin yeniden yapılandırılmasında malzeme olarak kullanılacak bir korku ve güvensizlik cenderesine çevirmektedir.

Cuma günü on binlerce polisle birlikte yapılan “Huzur Operasyonu” adı verilen asayiş operasyonundan bir gün sonra, İstanbul’un göbeğinde böyle bir saldırının gerçekleşebilir olması, İçişleri Bakanı’nın istifası için fazlasıyla geçerli bir sebeptir. Süleyman Soylu başta olmak üzere olayda ihmali bulunan tüm devlet görevlileri derhal istifa etmelidir!

Ülkedeki savaş ve korku ortamından en büyük darbeyi işçiler, Kürtler, kadınlar, öğrenciler ve tüm ezilenler almaktadır. Silahları susturacak, OHAL rejimine son verecek, demokratik ve adil bir barış ortamını sağlayacak, politik çözümsüzlüğün en büyük müsebbibi olan tek adamlık hedefine darbe vuracak tek güç tüm emekçilerin ve emekçi Kürt halkının birleşik siyasal mücadelesidir.

Tek adamlık sorunu çözer mi?

0

Volter ve Russo denilmekle maruf ve meşhur olan zındıkların ve onlar gibi kafirlerin, Allah göstermesin, Peygamberlere küfretmek, bütün dinleri yeryüzünden kaldırmak ve eşitlik ve cumhuriyet zihnini yaymaktan ibaret olan, basit, herkesin anlayacağı nice kitaplar yayarak, yeni olan her şeyde lezzet vardır kaidesince, çocuklara ve kadınlara varıncaya kadar bunları pek çok insanlara okutarak, bunları frengi hastalığı, dinsizlik ve fesat şeklinde yayarak, onların itikatlarını bozdular. (…) bu melun güruh güya dünyada tam mutluluğa erişmek davası ile halkı, aslında sözden ibaret olan bu eşitlik ve adalet yoluna sevk ettiler. Nice çirkin icraatle (…) utanma ve namus kayıtlarını ayaklar altına alarak, Fransa halkını vahşi hayvanlar haline getiriler…

Adına “İnsan hakları beyannamesi” dedikleri isyan beyannamelerini bütün dillere çevirip her yerde halkı büyüklerinin ve hükümdarların aleyhine isyana teşvik ettiler.”

Çaresizliğin dili

Yersiz bir telaş yaratmayalım. Yukarıdaki alıntı Erdoğan, Meclis Başkanı ya da Numan Kurtulmuş’tan değil. Osmanlı’da zamanının dışişleri bakanı Atıf Efendi’nin III. Selim’e hazırladığı adı Avrupa Muvazene-i Politikıyesi olan Fransız devrimi layihasının (raporunun) bir parçası.

Atıf Efendi’nin korktuğunu şeytanlaştırma dilinin yabancısı değiliz. Bu dili gün be gün, ama çok daha kötü ve anlatım bozuklukları ile dolu bir Türkçe ile işitiyoruz.“Ya bunlar..”, “efendim ne diyorlar”, “şey” lafları kulağımızda çınlıyor.

İşte bu dil çaresizliğin dilidir. Gerçekliğe müdahale edemediği için hızla unutulacak sözcükleri taşıyan bir üsluptur. Evet, yeni olan her şeyde lezzet yoktur. Ancak sorunlara karşılık gerçekçi çözümler üretememenin dili budur.

Türkiye mevcut sistemle yaşayabilir mi?

Türkiye’yi bir rejim değişikliğine sürükleyecek olan tek adam sistemini tartışıyoruz. Şu ana değin MHP ile ne derecede uzlaşıldı, pürüzler ne… tam olarak malumumuz değil. Başkanlık lafının çekilmesi dahi Erdoğan yönetiminin gönlüne estiği gibi adımları bir türlü atamadığını yine gösterdi. Tüm hengame içerisinde akla uygun olan tek söz, Türkiye’nin mevcut sistem ile devam edemeyeceğini ifade etmek oldu.

Doğrudur. Türkiye bugüne kadar kullandığı sistem ile daha iyi bir yere gidemez. Tıpkı vaktiyle Osmanlı’nın yaşadığı gibi. Osmanlı’da işlemeyen sistemi savunmak bir sonuç vermedi. Bunun üzerine asıl sistemi değiştirmeden daha fazla taviz vermeye (bugün de tartışması sürdüğü üzere, “gavura gavur dememeye” ve bir dizi başka reforma) girişildi. Ancak işlemeyen sistemden kökten bir kopuş yaşanmadığı için imparatorluk çeşitli etmenlerle zaman içerisinde ve büyük bir gümbürtü ile çöktü.

Bugün de kimi anlamları ile benzer bir dönemden geçiyoruz. Var olana, statükoya dönüş işçi emekçileri, kadınları, toplumun tüm ezilenlerini ve doğayı daha iyi bir yere sürükleyemez. Bu yüzden kökten bir değişime ihtiyacımız var.

Tek adam çare olur mu?

Kendi ağızları ile, istikrarın, zenginlerin savunusu ve tüm toplumun baskılanması olduğunu ifade ediyorlar. O halde tek adam sistemi Türkiye’nin geçmişinden kopuşu değil, yalnızca geçmişin sorun yaratan tüm mekanizmalarını daha da güçlendirmeyi ifade eder. Çünkü tek adam olma isteğindeki Erdoğan’ın da, tek adamlık yönetiminin içeriğinin de ne yoksulluk, ne demokrasi (Kürt sorunu dahil) ne de emperyalizmden kopmak gibi bir derdi yok.

Tek adamlığı savunanların ve tek adam olmak isteyenin yalnızca bir derdi var. Türkiye zenginleri için halkı ağır vergi yükleri altında ezmek gerekir (ki Osmanlı tarihinde bunun sonuçları olmuştur), işten çıkarmayı kolaylaştırmak gerekir, iş cinayetlerini serbest bırakmak gerekir (fıtrat), kârı özelleştirip zararı tüm ezilenlere yıkmak gerekir! Erdoğan’ın iktidarda ve hayatta kalmak arzusunun yanı sıra sermayeye sunduğu tek çözüm budur. Bu çözümü hayata geçirebilmek için de olağanüstü yetkili bir kişinin bu işi yapabileceği ifade edilmektedir.

Sorun Reisülküttap Atıf Efendi gibi ortaya koyuluyor. Sistemimiz çöküşte: O halde sistemin en baskıcı unsurlarını daha da güçlendirelim!

Çözüm nerede?

Sorunların kökten bir çözümü, geçmişin tüm lanetli işleyişlerine son vermek için öncelikle OHAL ve KHK yönetimine son verilmeli. Kötü gidişe dur demenin ilk adımı budur.

Madem mevcut sistem işlemiyor öyleyse yeni bir sisteme geçiş için derhal seçimlere gidilsin. Seçim barajı kaldırılsın ki, başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun tüm ezilenleri beraberce yoksulluk (işçi ölümleri ve iş güvencesini kapsayan bir içerikle), demokrasi (tüm ezilenlerin haklarını garanti altına alacak şekilde) ve emperyalizmden kopuş (kuru laflarla değil, dış borç ödemelerini sonlandıracak, yabancı mallarını kamulaştıracak, dünya işçi sınıfı ile kucaklaştıracak şekilde) sorunlarını çözmek için işe yarar bir anayasa hazırlamaya girişsinler.

Geçmiş kötü ise çözüm tek adamlıkla sorunları katmerlendirmekte değil, işçi sınıfının demokrasi kanallarını geliştirmektedir. Erdoğan’ın “Eski Türkiye’de acılar vardı” diye başlayan konuşması zihnimizde. O acıları bugün de misliyle yaşıyoruz. Bunların bitmesi için OHAL’e son, KHK’lara son, seçim barajı kaldırılsın ve emek, siyasal demokrasi ve emperyalizmden kopuş gibi hayati sorunlarımızı çözmek üzere bir kurucu meclis toplansın!

Sonuç yerine: Atıf Efendi’yi niçin bilmeyiz?

Erdoğan ecdadımız derken kimden bahsediyor, anlamış değilim. Abdülhamit derken M. Akif şiirleri okuyor. M. Akif yaşasaydı Abdülhamit hakkında pek iç karartıcı laflar ederdi. Osmanlı diyor ama hangi döneminden, hangi kavrayışından bahsediyor?

Kendi kastını anlamasam da, “Osmanlıcı” olduğu hususunda kendisine hak veriyorum. Erdoğan devleti eski gücüne kavuşturmak isteyen sultan ve paşalar gibi hareket ediyor. Sorunu doğru koymadığı, dünyayı kavrayamadığı ve toplumun ihtiyaçlarını düşünmediği için de her geçen gün sorun katmerleniyor. Bu hususta meziyetleri kıyas kabul etmese de Atıf Efendi gibi bir dili kullanıyor.

Dünyayı kavramak ve insanca bir yaşama ulaşmak için Atıf Efendi’den geriye bir şey kalmadı. Erdoğan’dan ne kalabilir?

Bugün tam tersinden hareket ederek Atıf Efendi’nin ve bugünkü benzerlerinin korkularına kulak vermek gerekiyor. Bugün Volter’ler Russo’lar yok. İşçi düşmanı batı demokrasilerinden de alacak dersimiz yok! Yine de kulaklarımızı dünyaya hiç olmadığı kadar açmamız, dikkat kesilmemiz gerekiyor. Kimin sesine mi? Güçlerini birleştirerek parlamentoya vekil sokan, parlamentonun tüm sıkıntılarını gözler önüne seren Arjantin’li Sol Cephe’nin işçi vekillerine. Doğu’da, Batı’da direniş halinde olan tüm işçilerin seslerine…

Tahammülünüz yok ama her yerdeyiz ve hep olacağız!

0

Manisa Turgutlu ilçesine bağlı Ergenekon mahallesinde bir kadın parkta spor yaparken bir erkek tarafından fiziksel şiddete uğradı. Ebru Tireli’nin spor yaptığı alana gelen erkek “Bir daha burada yürüyüp, spor yapmayacaksın” dedikten sonra ayakkabısını çıkararak Tireli’nin yüzüne vurmaya başladı. Bu sırada dengesini kaybederek yere düşen Tireli’ye yerde de tekme ve ayakkabı ile saldırının sürdüğü ve Tireli kafasını kaldırıma çarptı. Dört aylık hamile olduğu öğrenilen Ebru Tireli’nin yere düştükten sonrada karnına ve yüzüne vuran saldırganın genç kadının çığlık atması üzerine kaçtığı bildirildi. Yaşadıklarını büyük bir korku içerisinde anlatan Ebru Tireli, “Hamileyim ne olur vurma diyerek yalvardım, ne olduğunu anlamadım. Gözü dönmüş bir şekilde bana vurmaya devam etti. Yere düştüm, başımı kaldırıma vurdum, bu kez üzerime çıkıp, yüzüme vurmaya başladı… Hem küfür ediyor hem de vuruyordu. Sonra birden beni bırakıp kaçtı” şeklinde ifade verdi.

Bu kadar şiddete maruz kalması yetmiyormuş gibi erkek egemen algının kadınlara dayattığı suçluluk baskısı yüzünden olsa gerek şöyle devam ediyor: “Üzerimde kapşonlu bir mont vardı. Montumun da her yeri kapalıydı.” Bir kadına bu savunmayı yapmak zorunda hissettiren çürümüş zihniyetten biz utanıyoruz!

Toplumda öyle rezil bir erkek egemen anlayış var ki, sokakta kadın görüldüğü anda tecavüzden tacize hatta öldürmeye varacak derecede şiddet bile normalize oldu. Bu zihniyet, yalnızca kadınlar evliyse, üstü başı kapalıysa, gündüz sokaktaysa kadınlara merhamet ediyor, o halde de erkeklere hoşlanmadıkları durumlardan mırıldanmasını salık veriyor. Bu zihniyet, elinde olsa kadınları toplumun her alanından atmak, dışlamak istiyor. Ama yok öyle yağma, biz her yerdeyiz. Okulda, evde, işyerlerinde, sokakta toplumun her alanındayız ve her zaman olmaya devam edeceğiz. Nasıl ki Ayşegül Terzi olayında susmadıysak, nasıl ki Özgecan cinayetinde sokaklarda olduysak şimdi de buradayız ve Ebru Tireli’nin yanındayız. Ebru Tireli yalnız değildir.

Hiçbir alanı terk etmiyoruz. Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz. Bu içi çürümüş, kokuşmuş erkek egemen zihniyetiniz yeryüzünden silinene kadar da susmayacağız. Ebru Tireli yanlız değildir. Hiçbirimiz yalnız değiliz yeter ki yalnız olmadığımızı bilerek daha fazla ses çıkaralım ve erkek şiddeti son bulana kadar mücadele etmeyi bırakmayalım.

Koç Üniversitesi kadınlara karşı OHAL ilan etti (!)

0

Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması tarafından 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü kapsamında açılan stant sebebiyle dört öğrenci hakkında bir disiplin soruşturması başlatıldı. “İzinsiz afiş ve pankart astıkları” iddiası ile açılan soruşturma için öğrenciler, 8 Aralık Perşembe günü ifade vermeye çağrıldı. O gün içerisinde yaşananları bir öğrenci şu şekilde dile getirdi, “Masamızda şiddete uğrayan kadınların resimleri vardı, yürüyüş için bildiri dağıttık, müzikler çaldık. Güvenlik görevlileri gelerek iznimizin olmadığını standı kapatmamız gerektiğini söyledi. Arkadaşlarımız öğrenci işleri ile ilgilenen dekan ile görüştü. Kendisi inisiyatif kullandığını, standın yerini değiştirmemizi söyledi. Standın yerini değiştirmedik ancak masayı kaldırarak dövizleri yere koyduk. Bir daha bize karışan olmadı. Toplamda birkaç saat sürdü. 30 Kasım’da ise hakkımızda açılan soruşturmaya dair savunma yapmamız için mail geldi.”

Açılan soruşturmanın ardından Koç Üniversiteliler Dayanışması “25 Kasım’a Çağrı Yapmak Suç Değildir! Arkadaşlarımızın Yanındayız!” şiarıyla 8 Aralık Perşembe günü saat 13.30 için rektörlük önüne bir çağrı yaptı. Bu süreç içerisinde, pek çok üniversite kulübü ve kadın örgütleri, Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması’nın yanında olduklarını belirttiler.. Bizler de İDP’li Kadınlar olarak Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması’nın okulun her türlü susturma ve sindirme politikasına karşı verdikleri mücadelenin yanındayız.  25 Kasım gibi böylesine meşru bir günde sokaklardan kampüslere uzanan kadın dayanışmasını büyüttüklerinden ve kadın emeğine, bedenine ve kimliğine yönelik saldırıları teşhir edip erkek egemen zihniyete karşı mücadele ettiklerinden dolayı öğrenciler hakkında açılan soruşturmaları kabul etmiyoruz, sürecin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

O halde de, bu halde de susmuyoruz, itaat etmiyoruz, direnişimizi, dayanışmamızı ve mücadelemizi her alanda büyütüyoruz.

Yaşasın kadın dayanışması!

El Bab: Kapıdaki düşman!

0

“Biz oraya Esed’in hükümdarlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil.”

(Recep Tayyip Erdoğan)

15 Temmuz’un yarattığı devlet krizi, bu krizin yeni koşullarda bürünebileceği kaos ihtimali, egemen sınıf saflarında olağanüstü bir telaşa yol açmış durumda. Bu kaos içerisinde, “Erdoğan Rejimi,” ayakta kalmakta zorlanan sisteme, “Ben varım, bana güvenin!” diyerek abanıyor, ona destek olunursa bir biçimde düzlüğe çıkılacağı inancını yaratmaya çalışıyor, zayıf ve şaşkın rakiplerini “oldu bittiyle” teslim olmaya zorluyor.

Bu hedefe ulaşmanın onun açısından neredeyse içgüdüsel olarak kullanılan iki taktikten geçtiği anlaşılıyor; gerçekte her iki taktik de iç kamuoyunun seferber edilmesine dönük ve son derece tehlikeli.

İlk olarak içeride kutuplaştırmacı ve gerilimi artırıcı bir savaş dilinin kullanımı söz konusu. Muhalefet dinamiklerine uygulanan dizginsiz bir şok doktrini paketiyle at başı gidiyor bu süreç.

İkinci adımda ise, Erdoğan olağanüstü sıkışık koşullarda emperyalizm arasındaki çatlaklara oynayarak, “Batı” ile ilişkilerde daha geniş bir “oyun alanı” kazanmaya çalışıyor.

Peki, bu şartlar altında uzun zamandır zam yüzü görmemiş, beş ay önce ağır bir askeri darbe travması yaşamış, son üç ayda yabancı para birimleri karşısında kendi alım gücü %20’nin üzerinde değer kaybetmiş bir Türkiyeli emekçinin kaderini Kilis’in tam karşısında yer alan Suriye’nin Halep vilayetine bağlı 35 bin kişilik “El Bab” kasabasına bağlayan şey ne?

Sınırlara dayanmak…

Aslına bakılırsa Saray Rejimi iktisadi ve politik açıdan olduğu gibi artık, askeri açıdan da sınırlarına dayanmış durumda. Erdoğan Suriye konusunda uzun zamandan beri tehlikeli sularda yüzüyor. Unutmayalım ki, iş bir ara, bölgeye doğrudan askeri güçler ile müdahil olabilmek için NATO ile Rusya’yı karşı karşıya getireyim derken, Rus uçağının düşürülmesine kadar vardı.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, ABD ve Rusya’nın icazetiyle 24 Ağustos’ta “Fırat Kalkanı” adlı operasyonla bölgeye giren Türkiye, ilk olarak Halep’in kuzeyindeki Azez-Cerablus hattında IŞİD güçlerini süpürdü ve güneye doğru ilerledi.

TSK,  Suriye’de yaklaşık 35 km derinliğe indikten sonra, belli ki daha fazla ilerlemesi imkânsız bir alana çakıldı, kaldı. Üstelik aynı rahatlıkla geri dönebileceği de kesin değil.

Türkiye’de yaşayan ve alınterinden başka serveti olmayanları bekleyen ortak tehdit şu; Türkiye Erdoğan sayesinde artık komşu ülke topraklarında fiili bir işgal gücü, uluslararası ölçekte IŞİD destekçisi olmakla suçlanıyor, üstelik arkası da artık pek sağlam değil…

Erdoğan rejiminin öncelikli hedefi bölgedeki Kürt oluşumu PYD-YPG varlığına son vermekti. Bu içerideki müttefikleri kendi projesi etrafında bir arada tutabilmek için hayati önem taşıyan bir başlık. Lakin bu hedefin ölümcül sonuçları olabilir. Zira YPG’yi desteklediği için en yakın müttefiki ABD ile gerilim yaşayan Türkiye’nin bu hedefleri, Rusya, İran ve Suriye’yle de fazlasıyla çelişiyor.

El Bab’a gelince; bu kasaba Halep merkezinin kuzey doğusunda, Menbic, Halep ve Afrin arasında merkezi konumda yer alıyor. Bu üç merkez arasındaki geçiş güzergâhları El Bab’ta kesiştiği için El Bab’ın kontrolünü alan taraf, bölgedeki “trafiği” daha rahat yönetecek konuma gelecek.

Kuzeyden Türk Silahlı Kuvvetleri destekli birlikler, doğu ve batıdan DSG/YPG güçleri, güneyden ise Suriye Rejimi…

Görüldüğü gibi “El Bab”, pek çok askeri gücün stratejik bir vuruş yapabilmek için karşı karşıya geldiği askeri bir gerilim noktasına dönüşmüş durumda.

Öte yandan Saray rejimi, Fırat Kalkanı iznini koparabilmek karşılığında, Suriye’de kullandığı İslamcı vassallarına verdiği desteği kesmek zorunda kaldı; sivillere yönelik korkunç bir katliamı beraberinde getiren Rus bombardımanıyla birlikte, Suriye ordusunun Halep’teki işi de kolaylaşmış oldu.

Şimdiye kadar Suriye’de attığı adımlar konusunda sadece Amerika ile koordinasyon kuran Türkiye, Fırat Kalkanı izninden sonra bu kez de Rusya’ya bağımlı hale geldi.

Erdoğan’ın Fırat Kalkanı’nı El-Bab’a, oradan Menbic’e hatta Rakka’ya uzatabileceği mesajının ardından El-Bab yakınlarındaki Türk askerlerinin “Suriye rejim güçlerince gerçekleştirildiği değerlendirilen” bir hava saldırısına uğraması, Fırat Kalkanı’nda oyun kurucunun kim olduğunu görmemize dönük bir işaret sayılabilir.

Şu günlerde, Fırat Kalkanı, Türkiye’yi “müttefiki olması gereken” ABD’den çok bölgesel “rakip” konumundaki Rusya ve İran’a bağımlı kılıyor. Türkiye’yi Suriye üzerindeki iddialarından vazgeçmeye zorluyor.

Erdoğan’ın saray rejimi iyiden iyiye sıkıştığı kapandan çıkabilmek için bir tür askeri zafer elde etme uğraşında; ama bu askeri zaferi yabancı güçlerin icazetine bağladığı için de giderek daha fazla kapana kısılıyor. Erdoğan rejimi bu kapanın yıkıcı etkisinden kurtulmak için tekrar ABD emperyalizminin desteğini talep ederse şaşmayın.

Halep düşerken

0

Halep’te aylardır süren kuşatmanın ardından, 15 Kasım’dan itibaren rejim ve müttefiklerinin bugüne kadarki en yoğun saldırı dalgası başladı. Aralıksız süren hava saldırıları, varil bombaları ve top atışları desteğiyle ilerleyen Suriye ordusu, Hizbullah ve İran’a bağlı milisler şu ana kadar muhaliflerin kontrolü altındaki Doğu Halep’in üçte ikisini ele geçirmeyi başardı. Şehrin tamamının ele geçirilmesi ise artık an meselesi.

15 Kasım’dan bu yana devam eden yoğun saldırılarda yüzlerce sivil katledildi, şehirde kalan son hastaneler ve okullar yok edildi, hasar görmemiş bina neredeyse kalmadı. Yiyecek ve yakıtın tükendiği kuşatma altındaki bölgelerden yaklaşık 50 bin kişi şehrin YPG’nin ve rejimin kontrolü altındaki bölgelerine sığındı. Öte yandan, muhaliflerin top atışlarıyla düzenlediği saldırılar sonucunda, şehrin batı bölgesinde yaklaşık 70 sivil hayatını kaybetti.

Rejimin ve Rusya’nın saldırıları Halep’le sınırlı değildi. İdlib’de gerçekleştirilen hava saldırılarında 70’ten fazla sivil yaşamını yitirirken, Şam kırsalında rejim güçlerinin yeni bölgeleri kendi kontrol etmesinin ardından yaklaşık 2000 kişi Fetih Ordusu’nun kontrolü altındaki İdlib’e gönderildi. Geçtiğimiz hafta, muhaliflerin kontrolü altındaki çeşitli bölgelerde (Şam ve İdlib kırsalı, Sakba) gerçekleştirilen eylemlerde Halep halkıyla dayanışma ve silahlı muhalefetin tek bir çatı altında birleşmesi talepleri yükseltildi. İdlib merkezinde gerçekleşen eyleme ise, radikal İslamcılar tarafından saldırıldı. İdlib’de El Nusra Cephesi’nin (şimdiki adı Şam Fetih Cephesi) gerici uygulamalarına ve aktivistlere dönük baskılarına karşı aylarca süren eylemler gerçekleşmiş ve El Nusra Cephesi’nin bürosu ateşe verilmişti.

Suriye’de 21. yüzyılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor. Bu soğuk kanlı katliam ve kıyım politikaları Esad rejimi, Rusya ve İran tarafından; BM, ABD, AB gibi emperyalist güçlerin ve Türkiye, Suudi Arabistan gibi gerici bölgesel güçlerin gözetiminde gerçekleştiriliyor. Diktatörlüğe karşı ayaklanan Suriye halkının özgürlük mücadelesini kendi gerici, yayılmacı emellerine alet etmeye çalışan Erdoğan ve AKP hükümeti, yıllarca Esad zulmünden söz ettikten sonra, şimdi Putin’in Fırat Kalkanı operasyonuna icazet vermesi karşılığında Halep’teki katliam karşısında üç maymunu oynuyor. AB ile varılan anlaşmanın ardından, sınırlarını Suriyeli mültecilere tamamen kapatan Erdoğan rejimi, Türkiye’de hukuki haklarını tanımadığı üç milyon Suriyeli mülteciyi AB’ye karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmaktan da çekinmiyor.

Son dört yılın en büyük askeri kazanımlarını elde eden Esad rejiminin ilerleyişi Suriye’de savaşın son bulmasını ve Suriye halkının yaşadığı korkunç trajedinin sonlanmasını sağlamayacak. Tersine, rejimin ilerleyişi yeni bir mülteci dalgasına ve radikal İslamcıların güçlenmesine neden olacak. Suriye’de savaşın son bulması için öncelikle, Rusya’nın, rejimin ve müttefiklerinin bugüne kadar yüz binlerce insanın ölümüne neden olan saldırılarının son bulması, NATO’nun ve bölgesel gerici güçlerin Suriye’den elini çekmesi ve radikal İslamcıların ülkeden temizlenmesi gerekiyor. Bunun için, 2011’de özgürlük ve sosyal adalet için ayaklanan Suriye halkının her zamankinden fazla uluslararası dayanışmaya ihtiyacı var.

Samsun MSC/Medlog Lojistikde direniş başladı

0

 DİSK’e bağlı Nakliyat – İş üyesi 7 işçi, işten atılmaları üzerine direnişe geçti. İşçiler ile birlikte basın açıklaması gerçekleştiren sendika genel başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu İstanbul, İzmir, Gebze, Gemlik’te 63 gündür süren MSC Lojistik direnişine bugünden itibaren Samsun’un da dahil olduğunu belirtti.

Mardin’e atanan kayyum işçiler tarafından protesto edildi

0

DBP’li belediyelere karşı kayyum atanması ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanlarının tutuklanmasına karşı DİSK’e bağlı Genel-İş’te örgütlü Mardin belediyesi işçileri bir günlük iş bıraktı. İşçilerin hizmet binası önünde gerçekleştirdikleri basın açıklamasında, sendida yetkililerinin yanı sıra Mardin Büyükşehir Belediyesi eş başkanları da katıldı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında mevcut iktidarın emekçilere yönelik baskıları arttırdığını belirten işçiler yapılan tüm bu baskılara karşı kendilerinin asla boyun eğmeyeceklerini belirttiler.

Çerkezköy’de tek başına direnişte

0

Salih Savaş Tekirdağ Büyükşehir Belediyesine ait otoparkta 4 aylık işçi iken gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldı. Belediye ile görüşmelerinden sonuç alamayan Savaş, Cuma günü Çerkezköy belediyesi önünde tek başına eyleme başladı. “Belediye işten çıkardı, işimi istiyorum” yazılı dövizler yazıp slogan atan işçi her gün polisler tarafından gözaltına alındı. Bugün eylemini 10 Kasım dolayısıyla slogansız gerçekleştiren Savaş’a herhangi bir müdahale gerçekleştirilmedi.  Salih Savaş sonuç alana kadar eylemi sürdürme kararlılığı olduğunu ifade etti.

Devrimden restorasyona Castro ve Castroculuk

0

Kesinlikle yenmemiz gereken uğursuz bir felaket bütün ülkede karşımıza dikilmiştir: Kitlelerin uzaklaşması, dogmatizm, sekterlik. Bunlar yüzünden bürokrasi bizi tehdit ediyordu.

Ernesto “Che” Guevara, Nisan 1962, ‘Textes politiques’, sayfa 89.

Latin Amerika’nın tüm bir panoraması gözler önüne serildiğinde zaferin tecrit edilmiş bir tek ülkede kazanılabileceğine, inanmayı çok zor buluyoruz.

Ernesto “Che” Guevara, ‘Textes politiques’, sayfa 84.

Kim Fidelci?

0

1959 Küba devrimi, başta Latin Amerika olmak üzere, emperyalizmin egemenliği altındaki pek çok ülkedeki devrimciler için yeni bir çığır açmıştı. Sovyetler Birliği bürokrasisinin dünya devrimi stratejisine olan karşıtlığına ve emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşama çizgisine tepki duyan devrimci sol kesimler için Fidel ile Che’nin başını çektikleri silahlı mücadele yeni ve taze bir model olarak algılandı. Böylece emperyalizme ve onun işbirlikçisi rejimlere karşı silahlı gerilla mücadelesi pek çok ülkedeki genç devrimciler tarafından benimsenecek, yeni kadrolar bu strateji doğrultusunda mücadeleye girişeceklerdi.

Bu strateji Türkiye’de de 1960’ların ikinci yarısından itibaren taraftar buldu. Stratejinin ülke koşulları çerçevesinde yorumlanmasını ve ona yapılan teorik ve politik katkılar üzerine ortaya çıkan görüş ayrılıklarını (kent-kır ilişkileri, vb.) bir yana bırakacak olursak, Fidel ve Che’nin gerçekleştirdikleri devrimin bir varyantını bu topraklarda hayata geçirmek isteyenler, Mahir Çayan’ın önderliğindeki THKP-C ile Deniz Gezmiş’in başını çektiği THKO oldu. Bu iki örgüt etrafında toplanan bir avuç kahraman devrimci,1971 cuntasının faşizan saldırısı ve baskıları karşısında yenildi; çoğu siperlerde ve idam sehpalarında şehit oldu, geri kalanlar uzun vadeli hapisler yatmak zorunda kaldı. Strateji fiziki olarak tahrip oldu.

Ama bu anlamda Fidelcilik, 1970’lerin ortalarına doğru yeniden canlanan sol hareket içinde de tahribata uğradı. THKO devamcıları Fidel-Castro çizgisini terk edip “halk savaşı” teorisine dayalı Maoculuğa, Mao’nun ölümünden sonra da Enver Hoca düşüncesine sarıldılar. THKP-C taraftarları ise, Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim kitabında ortaya koyduğu düşüncelerin farklı yorumlarıyla Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, MLSPB, “Acilciler”, vb. pek çok farklı “strateji” gruplarına bölündüler. Ama daha önemlisi, bu sonuncular Fidel’e sadakatlerinden vaz geçmeseler bile, onun politikaları ile kendi savundukları tezler arasındaki çelişkilerin üstesinden gelemediler.

Örneğin, bizim Fidelcilerimiz Sovyetler Birliği yönetimini “revizyonist” olarak tanımlarken, Küba Fidel’in önderliğinde Sovyet bürokrasisiyle kucaklaşıyordu. Buradakiler Sovyetler’in emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşama tezini halklara ihanet olarak görürken, Fidel 1979’daki Nikaragua devrimini emperyalizmin tepkisini çekmeyecek “demokratik” bir aşamada durdurmayı başarıyor, “barışçıl birliktelik” tezine sadık kalıyordu. Türkiyeli devrimci solcular, TKP’nin hararetle savunduğu Sovyet tezi “kapitalist olmayan kalkınma yolu” programını oligarşiye teslimiyet olarak görürken, Fidel Castro Angola, Mozambik gibi ülkelerde bu programın hayata geçirilmesine uğraşıyordu. Bu örnekler daha da uzatılabilir. Ama bunların arasında en önemlisi, Küba Fidel’in önderliğinde kapitalizme geçerken, Türkiyelilerin Küba’nın hâlâ sosyalist olduğu rüyasıyla Fidelci olarak kalmaya devam etmeleriydi. Tuhaf bir Fidelcilik oldu onlarınki!

Türkiyeli Fidelcileri bu tip çelişkilere sürükleyen, onların Fidel önderliğinin küçük burjuva karakterini ve Küba yönetiminin bürokratik bir diktatörlük olduğu gerçeğini görememeleri veya görmek istemeyişleriydi. Fidel Castro yoksul kitlelerin antiemperyalist duyarlığını seferber ederek Batista diktatörlüğünü yıkmayı başarmış, iktidarını Amerikan emperyalizmine karşı koruyabilmek amacıyla da bir buçuk yıl sonra Sovyetler Birliği kampına katılmıştı. O andan itibaren de Küba yönetimi tipik bir Stalinist diktatörlük haline dönüşmüş, kaderi de diğer Stalinist rejimler gibi kapitalizmin inşasına bağlı hale gelmişti. Şimdi Küba, tıpkı Çin veya Vietnam gibi, adı komünist olan bir tek parti yönetimi altındaki yarı sömürge bir kapitalist ülkedir. Fidelcilik sadece bir küçük burjuva antiemperyalist ruh hali değil, bürokratik bir kastın kendi çıkarları adına bir işçi devletini ilga etme stratejisidir.

Bu yüzdendir ki biz Troçkistler Fidelci değiliz. Bizim antiemperyalizmimiz, emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşamaya değil, dünya sosyalist devriminin yaygınlaştırılmasına dayanır. Bizim sosyalizmimiz, bürokratik diktatörlük değil, işçi demokrasisi üzerinde yükselir. Bizim için devrim ulusal arenada başlar ama orada bitmez, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır.

*   *   *

Bunları ifade ederken, dünya Troçkist hareketinin önemlice bir bölümünün de Fidel-Che çizgisinden etkilenmiş olduğunu belirtmemiz gerekir. Ernest Mandel, Livio Maitan ve Pierre Frank önderliğindeki Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterliği, 1960’ların başlarında pek çok –özellikle- Latin Amerika partimizi gerilla mücadelesine zorlamıştı. Onlara göre, küçük burjuva gerillalar devrimin “yeni öncüleri” idi ve Troçkizm programını onların “bu duyarlılıkları doğrultusunda uyarlamalı “idi. Böylece pek çok Troçkist parti ve kadro gerilla olarak büyük yıkımlara uğradı. Bu fiziki ve politik tahribat dünya hareketimizde bölünmelere yol açtı. Daha sonraları Birleşik Sekreterlik bu politikası nedeniyle özeleştiri vermekle birlikte (Livio Maitan dışında), “yeni öncü” tezinin öznelerini başka yerlerde aramaya başladı (Çin’de kültür devrimi, Yugoslavya’da “özyönetim”, Avrokomünizm, sosyal hareketler, son dönemde Chavizm, vb.). Bu anlayış Birleşik Sekreterliğin de sonunu getirdi.

Türkiyeli Troçkistler üzerindeki Fidel-Che etkisi de Birleşik Sekreterlik dolayımıyla gerçekleşti. 1970’lerin başında hareketimizi kurarken, Fidelciliğin yerli temsilcileri olarak görülen Dev-Yol ile kurulacak bir Devrimci Birleşik Cephe’nin devrimin öznesi olabileceğini düşünenler oldu. Devrimci Marksizmin tasfiyesi anlamına gelecek bu çizgi, gene dünya ölçeğinde gerillacı anlayışa karşı işçi ve emekçi yığınların seferberliği stratejisini savunan Nahuel Moreno ve Joseph Hansen önderliğindeki uluslararası akımın yardımıyla aşılabildi. İşçi Cephesi hareketi devrimci Troçkist kadroları küçük burjuva gerillacı çizginin yıkımından kurtarmayı, Sürekli Devrim programını yaşatmayı başardı.

Bütün bu tarihsel olguların ışığında, antiemperyalist genç Fidel Castro’yu sonsuzluğa uğurluyoruz.

Eğitime ayrılmayan bütçenin sonucu: Yurtta yangın!

0

Adana’nın Aladağ ilçesinde özel bir kız öğrenci yurdunda yangın çıktı. Otuz bir öğrencinin kaldığı yurtta bölgeden gelen bilgilere göre on beş, resmî açıklamaya göre ise şu anlık on üç öğrenci hayatını kaybetti. 13 öğrenci ise dumandan zehirlenerek veya yangından kaçmak için camdan atlayarak yaralandı. Her şeyden önce ölen kardeşlerimiz için yasta olduğumuzu belirtiyor, arkadaşlarına, yakınlarına ve ailelerine baş sağlığı diliyoruz. Yaralıların en kısa zamanda iyileşmesini ümit ediyoruz. Bu acı olay üzerine yorum yapmak her ne kadar zor olsa da, facianın sorumlusunun gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamayan hükümet, özel olarak Milli Eğitim Bakanlığı ve yurt yönetimi olduğu açıktır.

Kader değil, katliam!

Dünya üzerinde vergilerin en yüksek olduğu ülkelerden birinin vatandaşları olarak hükümetin bizlere, yani her bir öğrenciye, ailelerimizin ödediği vergileri amaçlarına uygun olarak kullanarak, insanca yaşamanın mümkün olacağı yurtlar tahsis etmesi gerekmektedir. İnsanların hayatlarının mesele olduğu bu alanda özel yurtların açılması yasaklanmalıdır. Yurtlardaki –yurda giriş-çıkış saatleri, yurda misafir girişinin yasaklanması vb.- keyfi uygulamalar derhal sona ermeli, yurt kurallarını yurtlarda yaşayan öğrenciler demokratik bir seçimle koymalıdır. Hükümet bu acı olaydan ders almalı ve eğer öğrencilerin yaşamlarını önemsiyorsa bütün özel yurtları kamulaştırmalıdır. Facianın yaşandığı yurdun Süleymancılar adı ile anılan cemaatle bağlantılı olduğu konuşulanlar arasındadır. Bu kabul edilemez, bu iş dinî cemaatlerin işi değildir. Dayanışma kisvesi altında kendi toplumsal tabanlarını oluşturmaya çalışan cemaatler ile hükümetin yürüttüğü ortaklığın 15 Temmuz gecesi nelere mal olduğunu hep birlikte gördük. Öğrenciler değil bütün cemaatler yurtlardan atılmalıdır. Ayrıca devlet yurtları için harcanan bütçe acilen yeterli düzeye çıkartılmalıdır.

Aslında yurt meselesi yeni gündeme gelen bir sorun değil. Son günlerde öğrenciler tarafından epeyce sık dile getirilen bir sorun halini aldı. Dört kişilik odalarda, sağlıksız ve rahatsız koşullarda kalan öğrenciler sıkıntılarını her dile getirişlerinde yurt müdürleri, üniversite yöneticileri vs. ile karşı karşıya geldiler. Geçtiğimiz günlerde basına ve medyaya yansıyan haberlerden belki de en çarpıcısı Antalya Kredi Yurtlar Kurumu(KYK) müdürü Süleyman Dinç’in öğrencilere “Ahkâm kesmeyin.” sözleri olmuştu. Bu sözler, eski yurtlarından alınıp yeni yapılan fakat hali hazırda inşaat halinde olan Muratpaşa Yurdu’na nakledilen öğrencilerin, yapımı tamamlanmamış; kapı kollarının, tuvalet teçhizatının monte edilmemiş olduğu yurtta kalmak istemediklerini belirtmeleri üzerine sarf edilmişti. Geçtiğimiz sene ise Akdeniz Üniversitesi Kampüsü içinde bulunan KYK yurdundan sekiz öğrenci, yemek fiyatlarındaki artışı, ranzalarda korkuluk olmayışını, odaların bakımsızlığını ve yurda su ve yiyecek girişinin yasaklanmasını yemekhanede çatal ve bıçakları masaya vurarak protesto etmiş daha sonra ise yurtlarından atılmışlardı.

Yurtlarda yaşanan bu tip olaylar gün geçtikçe artmakta. Birçoğu basına ve medyaya ulaşmasa da sorunlar çözülmüş değil. Sorunların çözümünü yerden göğe kadar haklı olan öğrencileri bastırmakta, tehdit etmekte ve yurtlardan atmakta bulan hükümet son yaşanan yangın faciasının bire bir sorumlusudur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın onca insanın her gün yattığı yurtta denetim yapması gerekmekteydi.

Öğrenciler olarak biz yurtlarda bir araya gelmeli, yurt yönetimini denetlemeli, en meşru taleplerimizin karşılanmaması halinde birlik olarak harekete geçmeliyiz. Ancak bu şekilde yaşamlarımızı savunabilir, hakkımız olanı alabiliriz. Tekrara düşmekten çekinmeyerek bir kez daha yazıyoruz:

Tüm özel yurtlar öğrenci denetimi altında kamulaştırılsın!

Tüm cemaatler yurtlardan dışarı!

Haksız yere yurttan atılan öğrenciler derhal yurtlara geri alınsın!

Her öğrenciye insanca yaşanabilecek, ücretsiz yurt hakkı verilsin!

Fidel Castro’nun ölümü üzerine

0

Fidel Castro’nun ölümünün ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) üyesi, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol, parti yöneticisi ve milletvekili Juan Carlos Giordano imzalı şu bildiriyi yayınladı.

Fidel Castro’nun öldüğünün duyurulması, dünyada geniş yankı uyandırdı. Küba halkı yasta. Dünyanın her köşesinde milyonlarca insan, Che Guevara ile birlikte, bütün dünya devrimcileri ve mücadele insanları için bir örnek olan 1959 Küba Devrimi’ni doğrudan yöneten önderin yasını tutuyorlar. Her ne kadar, sosyalistler olarak, Fidel Castro’nun ve Küba Komünist Partisi önderliğinin politik hattıyla ciddi görüş ayrılıklarımız bulunsa da, Küba halkının ve dünya solunun mücadele insanlarının kederini paylaşıyoruz.

Miami “gusanera”sı (kurtçukları) ve Donald Trump gibi onun ölümünü kutlayanlar başta olmak üzere, dünyanın her köşesinden gericilerin tüm söylemlerini reddediyoruz.

Tüm antiemperyalist ve sosyalist mücadele insanları kendilerini, Ocak 1959’da Che ve Camilo Cienfuegos ile birlikte Batista diktatörlüğünü deviren Küba halkının bu zaferine önderlik eden Fidel Castro ile Amerikan emperyalizminden kopan, şeker ve petrol çokuluslu şirketleri ile burjuvaziyi ve Kübalı büyük toprak sahiplerini mülksüzleştiren tarım reformunun mimarı Fidel ile (bu tedbirler Küba halkının sağlık ve eğitim haklarını kazanmasını sağladı), Girón Plajı’nda Amerikan istilasına karşı koyan, Şubat 1962 Havana İkinci Deklarasyonu’nda Küba’da sosyalizmi ilan eden ve “devrim yapmanın her devrimcinin görevi” olduğunu söyleyen Fidel ile özdeşleştirmektedir.

Ancak ne yazık ki, Fidel Castro’nun bir başka yüzü var ki söylemeden geçemeyiz. Bunun, ona inanmayı sürdüren binlerce mücadele insanını üzebileceğini biliyoruz.

Betimlediğimiz devrimci seyir, Fidel Castro’nun Sovyetler Birliği Komünist Parti bürokrasisi ile vardığı anlaşmayla sona erdi. 60’lı yılların ortalarından itibaren Fidel, Stalin’in emperyalizm ile “barışçıl şekilde bir arada yaşama” politikasını kabul etti ve Che’nin sosyalist devrimi Amerika’ya ve bütün dünyaya yayma politikasını terk etti. Bu noktadan sonra Fidel Castro, tüm devrimlerin ilerlemesine karşı çalışmaya başladı ve hâlâ varlığını sürdüren tek partiye dayalı bürokratik rejimi güçlendirdi.

1968’de Çekoslovakya halkı Stalinist diktatörlüğe başkaldırdığında Fidel, bu bürokrasi karşıtı devrimi bir kan banyosunda boğan Rus tanklarının istilasına destek verdi. Fidel, 1979’da Nikaragua’da diktatör Somoza devrildiğinde, “Nikaragua’yı yeni bir Küba yapmamayı” tavsiye ederek Sandinistlerin Somoza karşıtı burjuvalarla bir hükümet kurmalarını ve mülksüzleştirme tedbirlerinde daha ileriye gitmemelerini destekledi. Yakın geçmişte Venezuela’da Fidel, bu ülkenin “sosyalizmi inşa” etmekte olduğunu iddia ederek –oysa tam tersi yapılıyor- Chavez ve Maduro’nun sahte “21. yüzyıl sosyalizmi”ne destek verdi.
Chavezcilik kapitalist yapıyı korudu; Chevron, Total ve Repsol gibi çokuluslu şirketlerle anlaşarak, bir boliburjuvazi yaratıp onu kayırarak, tüm protestoları kriminalize ederek ve Venezuela halkını açlığa terk ederek petrol sektöründe karma şirketler oluşturdu. Aynı zamanda bu yıllar boyunca Fidel ve Küba önderliği, halklarının aleyhine düzenlemeler gerçekleştiren Brezilya’da Lula ve Dilma’nın, Bolivya’da Evo Morales’in Arjantin’de Kirchnerlerin sahte “ilerici hükümetlerini” destekledi. Ve Küba’da devrimin kazanımları yıllar geçtikçe, geçtiğimiz yüzyılın sonunda tasfiye edildi. Küba ekonomisinin yabancı sermayeye, Kanada ve Avrupa çokuluslu şirketlerine emanet etme politikası teşvik edildi, kapitalizm restore edildi.

Küba halkının acısını paylaşıyoruz ve 1959 Devrimi’nin bayrağını ve Che’nin “sosyalist devrim ya da devrim karikatürü” söylemini yeniden sahiplenmek için, tek parti rejimine karşı sendikalarda, öğrenci örgütlerinde ve siyasi partilerde bağımsız olarak örgütlenme hakkı için mücadeleye çağırıyoruz.

Latin Amerika’nın ve bütün dünyanın antikapitalizm ve antiemperyalizm savaşçıları için yeniden bir deniz feneri olması için Küba’nın, emekçi halk için demokrasiyle birlikte yeni bir sosyalist devrime ihtiyacı var.

 

Juan Carlos Giordano
Sosyalist Sol (Arjantin) yöneticisi, Solun ve İşçilerin Cephesi milletvekili

26 Kasım 2016

On the death of Fidel Castro

0

The announcement of the death of Fidel Castro has had a great global impact. The Cuban people are in mourning. Millions in the world mourn the leader who directly led, along with Che, the Cuban revolution of 1959 who was an example for the revolutionaries and fighters of the world. We accompany the grief of the Cuban people and the fighters of the world left, but as socialists we have had serious discrepancies with the positions of Fidel Castro and the leadership of the Cuban CP.

We repudiate all the expressions by the reactionaries of the world, especially the gusanos[1] of Miami witchery and Donald Trump, who came to celebrate his death.

The Fidel with whom all the anti-imperialist and socialist fighters identify themselves is the one who with Che and Camilo Cienfuegos headed the triumph of the people that crushed the dictatorship of Batista in January of 1959. The Fidel of the agrarian reform, the one who broke with Yankee imperialism and expropriated the sugar and oil multinationals and the Cuban bourgeoisie and landowners. These were measures that enabled the Cuban people to enjoy broad achievements in health and education. The Fidel fighting the Yankee invasion in Playa Girón and the Fidel who in the second declaration of Havana of February of 1962 declared for socialism in Cuba and said that “the duty of every revolutionary is to make the revolution”.

But unfortunately, there was another facet of Fidel Castro that we cannot fail to point out at the moment of his death. We know this can bother thousands of fighters who still believe in him.

The revolutionary course we have described was truncated by the agreement of Fidel Castro with the bureaucracy of the Communist Party of the Soviet Union. Since the mid-1960s Fidel had accepted the Stalinist policy of “peaceful coexistence” with imperialism and of abandoning Che’s policy of extending the socialist revolution to America and to the world. Since then, Fidel Castro began to play against the advance of all revolutions. A single-party bureaucratic regime that still exists was consolidated.

When the people of Czechoslovakia in 1968 rose against the dictatorship of Stalinism, Fidel supported the invasion of the Russian tanks that drowned in blood the anti-bureaucratic revolution. In Nicaragua, when the dictator Somoza was defeated in 1979, Fidel supported that the Sandinistas form a government with the anti-Somoza bourgeoisie and not to advance in measures of expropriation, advising “not to make of Nicaragua another Cuba”. More recently, in Venezuela, Fidel supported Chavez and Maduro’s false “socialism of the 21st Century”, making believe that the country was “building socialism” when the opposite is being done. Chavismo kept the capitalist structure, created joint ventures in oil in agreement with the multinationals, like Chevron, Total or Repsol, fomented a Bolivarian bourgeoisie, criminalising protest and starving the Venezuelan people. Also in these years Fidel and the Cuban leadership endorsed the false “progressive governments” of Lula and Dilma in Brazil, Evo Morales and the Kirchners who applied adjustments against their peoples. And to the interior of Cuba, the achievements of the revolution were being eliminated over the years.

Since the end of the last century, he had been promoting the policy of relying on foreign capital, opening up the Cuban economy to Canadian and European multinationals, restoring capitalism.

We accompany the pain of the Cuban people at this time. And we continue to call on them to fight back to retake the banners of the revolution of 1959 and Che’s message, “socialist revolution or caricature of revolution”, and supporting their right to independent organization — trade union, student and political — against the regime of single party.

Cuba needs a new socialist revolution with democracy for the working people, which will once again be the beacon for the anti-capitalist and anti-imperialist fighters of Latin America and the world.

 

Juan Carlos Giordano

Leader of Izquierda Socialista [Socialist Left] and national deputy of the FIT

26 November 2016

 

 

[1] Gusanos (maggots) is the Spanish term used for reactionary Cubans living in the US, particularly in Miami.

Devant la mort de Fidel Castro

0

Gauche Socialiste a publié le communiqué suivant sur la mort de Fidel Castro signée par son dirigeant et député national Juan Carlos Giordano.

L’annonce de la mort de Fidel Castro a généré un énorme impact mondial. Le peuple cubain est en deuil. Des millions de personnes dans le monde pleurent le leader qui a conduit directement, en collaboration avec Che Guevara, la révolution cubaine de 1959 qui a été un exemple pour les révolutionnaires et les lutteurs du monde entier. Nous accompagnons le chagrin du peuple cubain et des lutteurs de la gauche mondiale, bien que comme socialistes nous ayons eu des divergences sérieuses avec les postures de Fidel Castro et de la direction du PC cubain.

Nous répudions toutes les expressions des réactionnaires du monde, spécialement de la « gusanería » de Miami et de Donald Trump qui ont fêté sa mort.

Tous les lutteurs anti-impérialistes et socialistes s’identifient avec le Fidel Castro qui, avec le Che et Camilo Cienfuegos, a dirigé le triomphe du peuple cubain qui a renversé la dictature de Batista en janvier 1959, avec le Fidel de la réforme agraire qui a rompu avec l’impérialisme yankee et qui a exproprié les multinationales du sucre, du pétrole et la bourgeoisie et les propriétaires fonciers cubains (ces mesures ont permis que le peuple cubain ait gagné les droits à la santé et à l’éducation), avec le Fidel qui a combattu l’invasion yankee à la Plage Girón et avec celui qui, dans la deuxième déclaration de La Habana de février 1962, a déclaré le socialisme à Cuba et a dit que “le devoir de tout un révolutionnaire est de faire la révolution”.

Mais malheureusement il y a une autre facette de Fidel Castro que nous ne pouvons manqué de noter au moment de sa mort. Nous savons que cela peut incommoder les milliers de lutteurs qui continuent à croire encore en lui.

Le cours révolutionnaire qui nous avons décrit a été brisé par l’accord de Fidel Castro avec la bureaucratie du PC de l’Union soviétique. Depuis le milieu des années 60, Fidel a accepté la politique stalinienne de “coexistence pacifique” avec l’impérialisme et il a abandonné la politique du Che d’étendre la révolution socialiste en Amérique et au monde entier. À partir de là, Fidel Castro s’est mis à jouer contre la progression de toute révolution et i a consolidé un régime bureaucratique de Parti unique qui dure encore.

En 1968, quand le peuple de la Tchécoslovaquie s’est levé contre la dictature stalinienne, Fidel a soutenu l’invasion des chars russes qui ont étouffé dans un bain de sang cette révolution antibureaucratique. En 1979, au Nicaragua, quand le dictateur Somoza a été renversé, Fidel a appuyé que les sandinistes formaient un gouvernement avec les bourgeois anti-somocistes et n’avançaient pas dans des mesures d’expropriation, en conseillant “ne pas faire du Nicaragua une autre Cuba”. Plus récemment, au Venezuela, Fidel a appuyé le faux “socialisme du XXIe siècle” de Chávez et à Maduro, en faisant croire que ce pays était “en construisant le socialisme”, quand on fait le contraire. Le chavisme a maintenu la structure capitaliste, a créé les entreprises mixtes dans le pétrole en faisant un pacte avec les multinationales, comme Chevron, Total ou Repsol, en favorisant une bolibourgeoisie, en criminalisant la protestation et en affamant le peuple vénézuélien. Aussi dans ces années Fidel, et la direction politique cubaine ont avalisé les faux “gouvernements progressistes” de Lula et de Dilma au Brésil, Evo Morales et les Kirchner qui ont appliqué des ajustements contre ses peuples. Et à l’intérieur de la Cuba, les conquêtes de la révolution ont été liquidées au fil des ans et à la fin du siècle dernier, on a encouragé  la politique de confier aux capitaux étrangers l’économie cubaine aux multinationales canadiennes et européennes, en restaurant le capitalisme.

Nous partageons la douleur du peuple cubain en ce moment et nous appelons à lutter pour reprendre les drapeaux de la révolution de 1959 et le message du Che, “révolution socialiste ou une caricature de révolution” et pour son droit à l’organisation indépendante – syndicale, estudiantine et politique – contre le régime de Parti unique.

Cuba a besoin d’une nouvelle révolution socialiste avec démocratie pour le peuple travailleur, qui soit à nouveau le phare pour les lutteurs anticapitalistes et anti-impérialistes de l’Amérique latine et le monde entier.

 

Juan Carlos Giordano

Dirigeant de Gauche Socialiste d’Argentine et député national du Front de Gauche et des Travailleurs.
Le 26 novembre 2016

Yeni KHK’lar: Kamuda cadı avı sürüyor

0

677 sayılı KHK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte, OHAL’in ve bu çerçevede hükümetin başvurduğu önlemlerin, kamudaki Fethullahçıların ayıklanmasıyla sınırlı olmadığı, sol ve emek hareketini hedef aldığı bir kez daha açığa çıktı. Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Fikret Aslan başta olmak üzere aynı sendikanın birçok yöneticisi, KESK üyesi daha pek çok emekçi ve sosyalist akademisyen, kayyum atanan belediyelerde çalışan yüzlerce kamu emekçisi 22 Kasım’da yayınlanan KHK ile hiçbir gerekçe gösterilmeksizin kamu görevinden ihraç edildiler. Böylece 15 Temmuz’dan bu yana ihraç edilen ya da görevden uzaklaştırılan, KESK’e bağlı sendikalara üye kamu çalışanı sayısı on binleri buldu. Sendika üyesi emekçilere karşı yürütülen bu tasfiye dalgası, emekçilerin örgütlülüğünü yok etmeye yönelik bir girişimdir. Siyasal iktidar, rejimi dönüştürmek amacıyla her türlü muhalefeti ezmek istiyor, emekçilerin bir kısmının örgütlü olmasına dahi katlanamıyor.

Bu ülkenin mücadeleci emekçilerini Fethullahçılarla aynı torbaya koyup tasfiye eden siyasal iktidar, öncelikle geçmiş dönemde bu örgütle giriştiği ittifakın hesabını vermelidir. İhraç edilen KESK üyesi emekçilerin Fethullahçılarla bağlantısını gösteren delilleri ortaya koymak, iktidarın sorumluluğundadır. Aksi halde, kara çalınarak görevlerinden uzaklaştırılan ya da ihraç edilen emekçiler görevlerine iade edilmelidir.

678 sayılı KHK’nın yürürlüğe girmesiyle ise Bakanlar Kuruluna, kararı alınmış ya da alınacak olan grevleri altmış gün süreyle ertelenmesi yetkisi veren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 63. maddesi değiştirildi. Genel sağlığın veya millî güvenliğin bozulması gibi mevcut yasada zaten var olan grev erteleme nedenlerine, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarın bozulması da eklendi. Grev, grev yapılan işyerindeki üretimi durdurmak anlamına gelir. Ve geniş çaplı bir grev dalgası ya da ulusal düzeyde büyük bir işletmedeki tekil bir grev, ülkenin ekonomisi üzerinde ciddi etkilere neden olabilir. Grevin mantığı tam da burada yatar. Ekonomik veya finansal istikrarı bozacağı gerekçesiyle bir grevi yasaklamak, grev erteleme nedenlerini olabildiğince genişleterek emekçilerin anayasal hakkı olan grev hakkının kullanılması uygulamada imkânsız hâle getirmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir. Varsın onlar hukukî cambazlıklarla grev “erteleme” desinler, biz olanın gerçek adını koyalım: Bu, bir erteleme değil grev yasağıdır.

Ekonomik veya finansal istikrarın bozulması hâlinde grevlerin yasaklanmasına yönelik bir düzenlemeye ihtiyaç duyulması, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun kırılganlığına işaret ediyor. Emperyalizmle sancılı ilişkilerini bir türlü tamir edemeyen siyasal iktidar, döviz kurunun önlenemez yükselişi, işsizlik oranın artışı, yavaşlayan ekonomik büyüme, bütçe açığının katlanışı gibi verilerin gösterdiği üzere derinleşmesi muhtemel bir kriz içinde debeleniyor. Erdoğan’ın Ekonomi Koordinasyon Kurulunu apar topar toplaması boşuna değil. Grev hakkının sınırlanmasına ilişkin KHK, bu krizin doruk noktasına ulaştığında, iktidarı zora sokabilecek grevlerin engellenmesi için iktidara bir araç olacaktır.

Bütün bu baskıların üstesinden gelmemiz mümkün; çünkü toplumu dönüştürecek güce sahibiz ve haklıyız. Ne var ki, tarihsel haklılığımız bizi mekanik biçimde zafere götürmez. Belirsiz bir kaderin gerçekleşmesini bekleyemeyiz; çünkü mücadele etmeden zafere ulaşılamaz. Sınıfımıza yönelik baskı ve sömürünün ortadan kaldırılmasının yolu, sendikalar, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri gibi tüm sol ve emek güçlerinin sınıf eksenli bir eylem planı çerçevesinde güçlerini bir araya gelmesinden ve kitlelerin içinde kararlı bir mücadele örülmesinden geçiyor.

Mühürlenen elektrik sayacı nasıl açılır?

0

Olayların takibi giderek güçleşiyor. Ajansların, gazetelerin KHK’ler vasıtası ile kapatılması, akademisyenlerin ihraç edilmesi, Cumhuriyet gazetesinin yönetici ve yazarlarının gözaltına alınmasının ardından Belediye Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile HDP Parti başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ve onlarca yöneticinin tutuklanması… Tüm bu baskı ve tutuklamalar Saray’ın tuttuğu yolun nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Musul macerası, Rakka hevesi ile Erdoğan’a başkanlığın yolunu açacak her şey mübah görülüyor. Ancak bu hızla yolun sonunu kazasız belasız görebilecekleri meçhul!

Bildiklerimiz; son KHK’ler ile 340 dernek, 173 yayın organı (TV, radyo, gazete, web sitesi, yayınevi) kapatıldı. Bu kapatmalar nedeniyle en az 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. En az 775 basın kartı ve 49 pasaport iptal edildi. Bir dilbilimcinin ardından bir karikatürist de içeride! Bu haberleri yaymak öğrenmek de yasaklı, WhatsApp, Facebook, Twitter’a erişimi yavaşlatıldı. Gelin görün ki, bu yazıyı yazarken kapatılan derneklerin tam listesine bakmak için google’a “mühürlenen” yazdım. Google ülkede en çok aratılan şeylerle beni tamamladı: Mühürlenen elektrik sayacı nasıl açılır…

İçinden geçmekte olduğumuz süreç “patron çıldırdı”dan öte anlamlara sahip. Başarısız darbe girişimin ardından Erdoğan yönetimi devletin neredeyse tüm organlarını boşalttı. Siyasi tarihin en karanlık dönemlerinden olan 90’lı yıllarda dahi, Kürt illeri için çıkarılan KHK’lar Anayasa Mahkemesince denetlenirken bugün “fiili durum”la anayasa da ortadan kalkmış durumda. Ancak ayakta kalmak için baskı ve rejimde radikal değişikliklere ihtiyaç duyan Erdoğan’ın bu değişiklikleri yapabilecek bir kadrosu mevcut değil. Erdoğan’ın baskı ve şiddetle doldurduğu boşluğu yeniden burjuva hukukunun sınırlarına sokabilmesi için kendi partisinin dışında desteklere de ihtiyacı var. MHP’ye, CHP’ye ve düzen içinde müzakere masasında uslu uslu oturacak bir Kürt önderliğine ihtiyacı var. Saray ilk tökezlediğinde  iktidarın muhalefeti ona el uzatmazsa, fiske vuruşuyla yıkılacağından şüphemiz olmasın. Google’dan anladığım belli ki ülkece yasaklanan kapatılan şeyler karşısında “of allahım her şey bitti eyvah” diyip durmuyoruz. İyi kötü kapımıza vurulan mühürü kaldırmanın yollarını arıyoruz. Görmeyenler için, Cumhuriyet gazetesinin çalışanları yayınlarına takılan mührü söküp attı, yerine kapıya ‘Bu işyerinde cesaret var’ pankartı astı. Grevler yasaklıysa, mitingler eylemler engelliyse de bizlerde bu mührü sökecek cesaret var, bu okulda dayanışma var, bu partide, sendikada güç var diyebilmemiz gerekiyor.

Hayal kurmaktan vazgeçme: “Çocuk işçi hikayesi”

0

Herkes çocukken hayal kurar, renklendirir küçük dünyasını. Ben de öyleydim. Pekte zor hayallerim yoktu. Abim benim en yakın hayal arkadaşımdı. Biz küçük bir köyde büyüdük. Yeşilliklerin arasında doğa anadan aldığımız malzemeler ile kendimize oyuncak yapar, öyle zaman geçirirdik.

Tabi tüm malzemeden de küçücük ellerimizle her şeyi yapamazdık. Mesela tuttuğumuz takımın forması gibi. Benim futbolla aram pek yoktu ama abim çok severdi. Onun hayaliydi forma! Tabii onu çok sevdiğim için artık benim de hayalim oldu.

Paramız bir formaya yetecek kadar değildi. Bizde bahçelerde çalışıp para biriktirmeyi akıl ettik. Sabahın erken saatlerinde soğuk kış günlerinde uyanıp, bahçelerde portakal toplamaya başladık.

Çok mutluyduk çünkü hayalimizi gerçekleştirebilecektik. Hesap yaptık abimle: Bir hafta çalışırsak formayı alacaktık, hatta üstüne birde bana spor ayakkabı bile alabilirdik.

Abim bir gün uyanamadı, ateşler içindeydi. Annem geldi hemen; soğukta çalışmış olduğumuzdan dolayı hasta düşmüştü abimin küçük bedeni ama ben iyiydim.

Hayalimiz için işe gitmem gerekiyordu çünkü işin bitmesine çok az kalmıştı. Giyindim koşa koşa işe gittim. Abimin gelemeyeceğini söyledim. Bana onun parasını eksik veririz o zaman dediler. Adam haklı, bugün abim gelmediği için bir gününü eksik verirler diye düşündüm. Ama o zaman da paramız hayalimiz için yetmezdi.

Daha fazla çalışmaya karar verdim. Abimin açığını kapatırsam para eksilmezdi dedim. Saat akşam 6 olduğunda herkes evine gitti, ben kaldım. Gece 12’ye kadar çalıştım. Son gün zaten, yarın iş bitiyor, paramızı da alacağız dedim.

İş bitti, eve gittim. Sabah abimle paramızı alamaya gittik. Fakat para beklediğimizden çok az geldi. Hatta bırakın ayakkabıyı, formaya bile yetmiyordu. Paramızın neden az verildiğini sorduk. Adam da bize siz çocuksunuz, o size yeter dedi. Biz o küçük bedenimizle büyüklerle aynı şekilde çalıştık ama karşılığı çok azdı. Abim, “madem küçüktük bizi neden çalıştırıyorsun, hem hakkımızı da vermedin” dedi. Adam da sinirlenerek elimizdeki parayı da geri aldı ve bize yaklaşarak hayatta kalmak için çalışıyorsan elindekiyle yetineceksin dedi.

O andan sonra abimle hayal kurmayı bıraktık çünkü hayatın bizler için ilk deneyimi kötü geçmişti. Büyüyünce anladım ki bu sistem çocukken bile hayatımıza burnunu sokmuş, bizi hayalsiz bırakmıştı. Onların da istediği buydu; hayalsiz ve geleceksiz kalmamız ve onların sınırlarını belirlediği hayatı yaşamamızdı. Başkaldırıyorum, kabul etmiyorum ve eskisinden de daha fazla hayal kuruyorum…

Bir emekli işçinin izlenimleri…

0

Emekli bir işçi olarak çalışma koşullarının ağırlığı karşısında bazen umutsuzluğa ve yılgınlığa düştüğüm olmuştur. Böyle durumlarda yalnız olmadığım ve benim gibi milyonlarca işçinin de zor koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda olduğunu hatırlarım ve aslında yalnız ve çaresiz olmadığımızı düşünürüm.

Evet, çalışma koşulları zor, iş bulmak zor, iş bulsan asgari ücretle geçinmek zor… Bunlar yaşamın gerçeği. Sabahleyin evden işe gittiğinizde akşam eve sağ döneceğinizin garantisi yok. Malum bir süredir OHAL kanunları ile yönetiliyoruz. İktidar normal koşullarda ülkeyi idare edemediğini söyleyerek üç aylık bir OHAL uygulamasına gitmişti. Bu üç ay yeterli olmadı, bir üç ay daha uzatıldı.

Yukarıda da belirttiğim gibi işe sağ gidip sağ döneceğimizin garantisi yok çünkü çalışma koşulları kötü, güvenlik önlemleri alınmıyor ve birçok işçi iş cinayetlerine kurban gidiyor. İş cinayetleri öyle bir duruma geldi ki adeta bir işçi katliamına dönüştü. Sadece üç aylık OHAL döneminde 21 Temmuz- 21 Ekim arası 513 işçi, iş cinayetine kurban gitti. Sadece Ekim ayında ölen işçi sayısı İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre 165 oldu.

OHAL patronlar için adeta dikensiz gül bahçesi sunuyor. Grevler erteleniyor, direniş çadırları yıkılıyor, işçinin üretimden gelen gücünü kullanması engellenmek isteniyor. Peki, patronlar istediklerini yapabiliyorlar mı? Elbette ki hayır!  İşçiler her türlü zorluğa ve hukuksuzluğa rağmen direnmeye ve üretimden gelen güçlerini kullanmaya devam ediyor. Yani işçiler patronlara dikensiz gül bahçesinde yaşama fırsatı vermemek için ellerinden geleni yapıyor.

Bir de işçilerin borç batağına düşme durumu var. İlginçtir kendi çevremde AKP’ye oy vermiş işçiler kredi kartı borçlarının, maaşlarına yetmemesinden kaynaklandığını bildikleri halde bu durumu kabullenmiş durumdalar ve bunun değişmeyeceğini düşünüyorlar. Öyle işçi arkadaşlar var ki uzun süredir çalıştıkları işlerinden çıkarak, tazminat alıp bu tazminatla borçlarını ödemeyi bile düşünüyorlar. Bir de borcu borçla kapatma çabasında olanlar var yani bir bankaya olan kredi kartı borçlarını bir başka bankadan borç alarak kapatmaya çalışıyorlar.

Asıl olan mücadeledir. Tek başımıza yaptırım gücümüz zayıf. O yüzden patronlar bizleri Kürt, Türk, Alevi, Sünni gibi ayrımlarla ayrıştırarak birlikte hareket etmemizi engelliyor. Siz hiç sermayenin böyle şeyler yaptığına tanık oldunuz mu? Olamazsınız. Onlar için asıl olan kar ve kazançtır. Onlar için ne dinin ne de kimliğin önemi yoktur. Bir Müslüman patron, bir Yahudi patron ile pekâlâ iş yapıyor. Biz işçiler için de önemli olan sınıf kardeşliği olmalı. Din, dil, mezhep ikinci planda olmalı. Önemli olan birlikte mücadele etmek ve mücadelelerin birleştirilmesi olmalı. DOSTÇA VE SAĞLIKLA KALIN.

Erkek-devlet şiddetine karşı herHALde direniyoruz

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde kadınlar; Taksim Tünel’de bir araya gelerek, Galatasaray Meydanı’na doğru sloganlar, talepler, zılgıtlar ve ıslıklar eşliğinde bir yürüyüş gerçekleştirdi. “Hayatımız İçin Erkek Devlet Şiddetine Karşı Her Halde Direniyoruz” şiarıyla düzenlenen gece yürüyüşünün gündeminde, OHAL ile birlikte kadınlara yönelik artan saldırılar vardı. Kadınların her türlü haklarını korumaya yönelik mücadele eden derneklerin kapatılmasını öngören, tüm demokratik ve sosyal hakları askıya alan KHK’lar, bu saldırıların sadece bir kısmını oluşturuyordu. Geçtiğimiz günlerde “tecavüzü, tecavüzcüyü aklamaya” yönelik meclise sunulan düzenleme ise kadınlar için bardağı taşıran son damla oldu. Sosyal medya üzerinden başlayan tepkiler, Türkiye’nin pek çok yerinde düzenlenen eylemlerle sokağa taşındı. Kadınların sergilediği mücadele neticesinde ise hükümet geri adım atmak durumunda kaldı ve düzenleme geri çekildi. Dolayısıyla 25 Kasım gece yürüyüşünün arka planında, elde edilen bu kazanımın moral ve motivasyonu vardı.

“Kadın cinayetleri politiktir”, “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Ahlakınız Batsın”, “Yaşasın Kadın Dayanışması” sloganlarının yükseldiği yürüyüş, Galatasaray Meydanı önünde yapılan basın açıklaması ile devam etti. “Kapatılan haber alma kaynakları ve dernekler arasındaki kadın ve çocuk kurumlarıyla da Olağanüstü hal uygulamalarının doğrudan biz kadınları vurduğunu görüyoruz. Bu hukuksuzluğun yerini bir an önce hak temelli yaklaşımın alması için mücadelemize devam ediyoruz. Erkek şiddetine karşı yıllarca mücadele etmiş derneklerimizin bir an önce açılarak çalışmalarına devam etmeleri gerekir; aksi, kadınları ve çocukları gözeten sivil toplum olanaklarını bile isteye yok etmeye çalışmaktır; ama biz biliyoruz ki kadın mücadelesi binalardan, kurumlardan ibaret değildir. Arjantin’de kadına yönelik şiddete karşı greve çıkanlar, Rojava’da yeni hayatı kuranlar, Polonya’da kürtaj yasağına direnen yüz binler, Çamlıhemşin’de ranta karşı yaşamı savunanlar, Amed’de devletin şiddetine göğüs gerenler, İzlanda’da ‘eşit işe eşit ücret’ diye haykıran emekçi kadınlar, Fransa’ da cinsiyetçi ücretlendirmeye karşı iş bırakanlar; Avon’da direnen işçi kadınlar ve tüm gündelik an ve alanlarda hayatlarına sahip çıkan daha niceleri, kendilerine yönelen baskılara itiraz ediyor; kendi hayal ettikleri dünya için eyliyor; söylüyor; üretiyor, dünyayı ve hayatlarını değiştirmek için mücadele ediyorlar.” ifadelerinin öne çıktığı açıklamanın ardından yürüyüş “O halde de, bu halde de susmuyoruz, itaat etmiyoruz, direnişimizi, dayanışmamızı ve mücadelemizi her halde büyütüyoruz!” sözleri ile noktalandı.

Şirvan: Yine ihmal, yine katliam!

0

Siirt’in Şirvan ilçesinde, Ciner Holding’e ait bakır madeninde göçüğün yaşandığı 17 Kasım’dan bu yana sekiz işçinin cansız bedeni göçük altından çıkarıldı. Dokuz işçiye ise hâlâ ulaşılamadı.

Hiçbir güvenli alanın olmaması, gereken işçi sağlığı güvenliği önlemlerinin alınmaması ve ihmaller 16 işçinin toprak altında kalmasına yol açmış görünüyor. Şirvan her gün en az 5 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetlerinden biri olarak kayıtlara geçmiş durumda.

Söz konusu katliam ile ilgili olarak, Soma katliamı davasının da avukatlarından olan Can Atalay, yaşanan göçüğün ardından Cumhuriyet Savcılığı’nın yapması gerekenleri yapmadığını, hiçbir kamu görevlisinin ifadesinin alınmadığını söyleyerek ihmale dikkat çekti. Atalay ayrıca, katliamın göz göre göre geldiğini belirtti.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Siirt şubesinin 2010 yılında yayımladığı bir rapor söz konusu ihmali olduğu gibi ortaya koyuyor. Raporda, madenin çevreye etkisi gözetilmeksizin köyün ortasına kurulmasından, atıklarını köylülerin tarım arazilerini suladığı ve hayvancılık yaptığı nehirlere boşaltmasına kadar şikâyetler bulunuyor. Maden hakkında açılması istenen bir soruşturmaya ise ne bakanlıklardan ne de savcılıktan yanıt gelmiş.

Göçüğün ardından, katliamın gerçekleştiği madene giden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak hayatını kaybeden madenci yakınları tarafından protesto edildi. Protestoyla birlikte çıkan olayda özel harekât polisleri tarafından iki köylü gözaltına alındı.

Hükümet her bir iş katliamının ardından aynı sözleri tekrarlasa da, ne Soma’dan ne de Ermenek’teki maden katliamlarından bu yana alınmış caydırıcı, önleyici hiçbir tedbir yok. Kaza ve ölümlerin artarak devam etmesi bu durumun bir kanıtı. İşçi sağlığı ve güvenliği ihlâl edilmeye devam edildikçe işçiler de hayatını kaybetmeye devam ediyor.

İzlanda: 14.38’den sonraki emeğimizin karşılığını istiyoruz!

0

Yaşadığımız bu ataerkil sistemde hangi ülkede olursanız olun cinsiyet ayrımı ve beraberinde getirdiği ücret eşitsizliği aynı şekilde işlemeye devam ediyor. Hatta “kadın-erkek eşitliğinde” liste başı olduğu söylenen İzlanda’da durumun diğer ülkelerden farksız olduğunu gördük. Çalışan kadınların, aynı mesai süresinde erkeklerden ortalama yüzde 30 daha az ücretle çalıştığı ortaya çıktı. Bu fark İzlandalı kadınların emeklerinin saat 14.38’den sonra ücretlendirilmediği yani bedava çalıştıkları anlamına geliyor.

Bu nedenle geçtiğimiz ay 26 Ekim günü başkent Reykjavik’te bir araya gelen binlerce kadın işçi, ironik bir şekilde saat 14.38’de iş bırakarak, ‘eşit işe eşit ücret’ talep etti. 14.38 saati rastgele seçilmiş değil. Kadın örgütleri ve sendikalar tarafından örgütlenen eylemde kadınlar, ücretlerinin aynı işi yapan erkeklerle eşit olmaktan tam olarak bu saatte çıktığı için, 14.38’de çalışmayı bıraktılar.

Bir protestocu kadın, “Dünyadaki hiçbir ülkenin cinsiyet eşitliğine ulaşmadığını biliyoruz; ama bugün bana eşit haklara en çok sahip olduğumuz ülkede bile kadınlara erkeklerle aynı ödemenin yapılmadığını gösterdi” dedi.
Kadın örgütleri ve sendikalar tarafından organize edilen grev, bundan tam 41 yıl önce 1975 yılında düzenlenen ve 25 bin kadının katıldığı ‘Kadınların Boş Günü’ adlı tarihi grevle aynı gün gerçekleştirildi. Bu grev sonucunda İzlanda Cinsiyet Eşitliği Konseyi kurulurken; iş yerlerinde ve okullarda cinsiyet ayrımcılığı yasaklandı, cinsiyet eşitliği yasası onaylandı.

Darbe öldü, yaşasın darbe!

0

Bir ülke düşünün ki yapılmak istenen askeri darbeyi bir şekilde püskürttükten sonra ardından gelen süreçte geçmiş darbe dönemlerinin bilançosuyla yarışan bir politik atmosfere girmiş olsun. Normal şartlar altında asker postalları bertaraf edildiğinde daha demokratik, iç barışın sağlandığı, toplumdaki gerilimlerin yumuşadığı yeni bir döneme girilmesi beklenir. Türkiye’de ise darbelerden darbe beğen dönemindeyiz. 15 Temmuz başarılı olsaydı gerçekleşecek olan birçok şeyi bugün toplumsal muhalefetin bir kesimi bizzat yaşıyor.

15 Temmuz’un hemen ardından getirilen ve uzatılan olağanüstü hal (OHAL) uygulaması sırasında çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle(KHK) on binlerce açığa alma, gözaltı ve tutuklama, yüzlerce şirket, dernek ve Sivil Toplum Kuruluşu’nun(STK) kapatılması gibi bir görüntüyle karşı karşıyayız. Ülkede tam bir enkaz görüntüsü var.

KHK’larla yönetilmenin Türkçesi şu: Meclis kullanım dışı. 15 Temmuz’da bombalanan meclise atılan bir nevi sivil bomba. Parlamentodaki üçüncü büyük partinin eş genel başkanları tutuklu, partiye ait belediyeler merkezden atanan kayyumlar ile yönetiliyor. Darbenin örgütleyicisi olduğu söylenen Fetullahçı terör örgütü (FETÖ) ile hiçbir bağı olmayan demokratik dernek ve sivil toplum kuruluşları gece yarısı çıkartılan bir KHK ile kapatılıyor. “Örgüt üyeliği olmasa da olma ihtimaline karşı” gibi yasadışı gerekçelerle gazeteciler tutuklanıyor. Her şeyden öte Atilla Taş tutuklu bu ülkede ve avukatıyla görüştürülmüyor.

Ağır Bilanço

10 Kasım verileriyle 15 Temmuz sonrası 36 bin tutuklu 120 bin gözaltı, 4 bin 115 yakalama kararı var. Daha da arkası gelecek ki tam174 adet yeni cezaevi yapılması planlanıyor. Mevcut durumda ülkedeki tüm cezaevleri dolu kapasitesinin çok üstünde insan barındırıyor. 70 bine yakın kamu görevlisi ihraç edildi. 984 özel okul, 15 üniversite, 1225 dernek, 104 vakıf, 35 hastane kapatıldı.

Eğitim-Sen üyesi 9 bin 483 öğretmenin açığa alındı. FETÖ ile bağlantısı olduğu öne sürülen 28 bin 163 öğretmen ihraç edildi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin verilerine göre 100’den fazla gazeteci tutuklandı, 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. 115 gazetecinin sürekli basın kartı, 660 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi. 45 gazete, 15 dergi, 18 televizyon kanalı, 23 radyo, 29 yayınevi ve üç haber ajansı kapatıldı.

Son olarak iç işleri bakanlığının aldığı kararla “ülkenin güvenlik, asayiş ve kamu düzenini” koruma gerekçesiyle tam 370 derneğin faaliyetinin durdurulduğu açıklandı. 12 Kasım itibariyle bu derneklerin 69’u mühürlendi. Demokrat Parti genel başkanıyken AKP’yi bitireceğini söyleyen şimdinin içişleri bakanı Süleyman Soylu, ülkeyi OHAL kapsamında Anayasayı çiğneyerek yönetmenin verdiği cesaretle olsa gerek, sokak ağzıyla şunları söyledi: “Bağırıyorlar, çağırıyorlar. 370 dernek kapattık. Neden? Oralarda konaklayacaklar, pinekleyecekler, terör örgütüne destek sağlayacaklar, biz de onları meşru bir organ olarak göreceğiz. Vurduk kilidi, gitti. Hadi bakalım açın da görelim”

“Seçilmişleri atanmışlara yedirmem” diyenler ülkeyi kayyum devletine çevirdi. Halkın iradesiyle seçilmiş 30 belediyeye ve Türkiye genelinde yüzden fazla şirkete kayyum atandı. Dedik ya tam bir enkaz ülkesi.

 Sürdürülemez fiili durum

Meclis hatta Anayasa olmadan yönetilen, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB)’ne girmek isteyen bir NATO ülkesi; Türkiye. O kadar çok çelişki var ki… Kim olduğu belli olmayan “ülkeyi kıskanan ve yok etmek isteyen dış mihrakları” ağzından düşürmeyen bir cumhurbaşkanı Trump’a seçildiği ilk gün tebrik telefonu edip, onu ilk ziyaret için Türkiye’ye davet edebiliyor. NATO ile hiçbir sorun yok. ABD genelkurmay başkanı iki haftada bir Türkiye’ye girip çıkıyor.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’a “Sen kimsin ya terbiyesiz?” diyerek çıkış yapan Cumhurbaşkanı, hala açık olan İncirlik Üssü’nde cirit atan Alman askerlerini görmezden gelerek Almanya ile en büyük ticari ortak olmayı sürdürüyor.

İdam isteyen saray, ülkede hala AB bakanlığı bulunduruyor. Tüm bunları yaparken her an kayyum tehlikesi bulunan ülkedeki sermayeyi korkutmaması gerekiyor. Ama doların 3.30tl olmasını merkezin müdahalesi olsa bile engelleyemiyor.

Ülkenin içinde bulunduğu bu yeniden yapılanmanın sürdürülebilir olmadığı çok açık. Ülkedeki tüm devlet mekanizmasının araçları ve örgütlü kolluk gücünün tamamı bu yeniden yapılanma için seferber edilmişken tüm muhalefeti kokteyl bir terör çorbası içinde eritip pasifize etme hedefiyle hareket ederek, fiili durumu yeni anayasayla taçlandırma derdindeler.

Rejim, radikal bir muhalefetin olmadığı ortamda anayasal temelli tam bonapartist bir iç savaş rejimine doğru ilerlerken, içte ve dışta önüne çıkan tüm çelişkileri çözemeden bünyesine katarak ilerliyor. Maceracı dış politikanın yanında maceracı iç politika, içindeki tüm çelişkilerle düşünüldüğünde patlamaya hazır bir bomba aslında.

Bugüne kadar hiçbir politik ve iktisadi sorunu çözemedikleri gibi,  yeni anayasa geldiğinde de hiçbir şey çözülmeyecek. Çözmeye çalıştıkça yeni problemler yeni çelişkiler ortaya çıkacak.

Evet, bu ülkede rejim ve devlet mekanizması tüm işçi ve emekçilerin katıldığı demokratik ve kurucu bir anayasayla yeniden yapılandırılmalıdır. Tüm işçi düşmanı ve anti demokratik uygulamaları, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının önündeki tüm engelleri kaldıracak bir işçi-emekçi hükümetinden başka bir seçenek yok. Bu hedef doğrultusunda radikal ve birleşik bir muhalefet hattının örülmesi bir aciliyettir. Aksi takdirde gelecek karanlık. Toplumlar böyle durumlarda stabil kalamazlar öyle ki içindeki tüm çelişkilerle birlikte kendi üzerlerine çökerek bir barbarlık girdabına girerler. Buna izin vermemek için alternatif olduğumuzu ve yapabileceğimizi göstermek zorundayız. Bu bir seçenek değil zorunluluk.

 

Kaşıkla verip kepçeyle geri alıyorlar!

0

25 Ekim’de komisyon görüşmeleri başlayan 2017 yılı bütçe tasarısının, 1 Aralık’ta TBMM Genel Kurulu’na sunulması bekleniyor. Hükümet cephesi ve ana akım medyaya bakılırsa, bu yılki bütçenin en önemli özelliği, ekonomik büyümeyi esas alan bir bütçe olması. Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kiralık işçi yasası gibi sosyal haklara yönelik büyük çaplı saldırılar göz önüne alındığında, hak gasplarını örtmek amacıyla yapılan bütçedeki bu rakamsal artışlar, emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeyecek, aksine kötüleştirecek.

Her yıl Kasım ayında gazetelerin ekonomi sayfalarını, “bütçe maratonu başladı” başlığı altında, sosyal bağlamından kopartılarak anlamsız hale getirilmiş bir sürü rakam peşi sıra okuyucunun önüne atılır ve “ülke ekonomisi” soyutlamasının üzerinden halka bütçenin tüm toplumun çıkarına hizmet ettiği söylenir. Kayyum tehdidiyle terbiye edilen medya organları geleneği bu yıl da bozmadılar ve şöyle buyurdular: Bakanı onaylamakta gecikmediler: “Sosyal yardım-yatırımları ve genel olarak kamu harcamalarının artışı sayesinde vatandaşın cebine para gidecek.”

Bütçenin tamamına bakıldığında, durum vaazlarda çizilen pembe tablodan çok uzak. Örneğin, 2017 bütçesinde halktan toplanılacak vergilerden elde edilecek gelir, geçen yıla göre %13 artacak. Yani ülke ekonomisinin yapısal sorunu olan bütçe açığını, yine emekçiler kapatacak. Şirketler ise, Türkiye gerçeği olarak nasıl olsa bir vergi affı gelir umuduyla vergi ödememeye devam edecekler. Hatırlatalım, gelir vergisi ve kurumlar vergisinden elden edilen tutarın yaklaşık %70’ini stopaj usulüne tâbi ücretli çalışanlar yani işçiler ödüyor. Vergi gelirlerinin büyük bir bölümünü oluşturan ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerden de en çok işçiler etkileniyor. Bu korkunç mali yükü gizlemek isteyen hükümet, sosyal yardım artışından bahsederek işçilerin çıkarına bir bütçe oluşturulduğunu söyleyedursun, patronlar işçilerin sırtından geçiniyor.

Öte yandan, işsizlik oranı gittikçe artıyor. Temmuz ayı geniş tanımlı işsizlik oranı %18.9 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren kiralık işçi yasasının etkileri görülmeye başlanıyor: Esnek ve güvencesiz çalışma anlamına gelen kiralık işçiliğin, işçinin gerek ekonomik gerekse sendikal haklarını gasp etmeye yönelik bir düzenleme olduğu bir kez daha açığa çıkıyor. Tüm çalışanlarının iş güvencesini ortadan kaldıracak düzenlemelerin hazırlığı, kapalı kapılar ardında sermaye çevreleriyle yapılan pazarlıklar devam ediyor.

Çalışan kesime yönelik bir başka saldırıyı, 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girecek BES oluşturuyor. Düzenlemeye göre, ister işçi ister kamu görevlisi olsun kırk beş yaşını doldurmamış tüm çalışanlar rızalarının olup olmadığına bakılmaksızın bireysel emeklilik sistemine kendiliğinden dâhil edilecek. Sözde, çalışanlara emekliliklerinde sosyal güvenlikten gelen emeklilik maaşının yanında bir ek gelir sağlama amacıyla getirilen bu sistemin finansmanı esas olarak çalışanların kazançlarıyla sağlanacak. İşçinin ücret, ikramiye ve primlerinden “çalışan katkı payı” adı altında yüzde üçlük bir kesinti yapılarak bir fona aktarılacak. Yaklaşık 13 milyon çalışanın kazançlarından yapılacak kesintilerden oluşturulacak fonun, 100 milyar TL’yi bulacağı ve böylece ülkenin en büyük fonlarından biri haline geleceği tahmin ediliyor.

Bu fon, kıt kanaat geçinen emekliye sağlanan bir ek gelir mi gerçekten? Bu devasa fonun, vaat edilenin aksine, emeklilere ek gelir sağlamak için kullanılmayacağı, batmakta gemi misali yalpalayan AKP’ye yakın sermaye çevrelerini finanse etmek için kullanılacağından emin olabiliriz. Nerden mi biliyoruz? Yaptıkları yapacaklarının teminatı da ondan. 2001 yılında İşsizlik Sigortası Fonu adıyla, işsizlere sosyal güvence sağlamak için kurulan fonun nasıl kullanıldığına bakmak yeterli. Bugün 106 milyar lirayı bulan fonun ne kadarı, 2002 Mart’tan beri, kuruluş amacına uygun olarak işsizlere verildi dersiniz? Yaklaşık 9 milyar lira! 2008-2012 döneminde AKP, geçirdiği yasaya dayanarak fondan 11.5 milyar lirayı alıp bütçe üzerinden yandaş müteahhitlere verdi. Fonun %90’ıyla devlet tahvilleri alınıyor. Bakanlar Kurulu fonun gelirlerinin ¾’ünü, dilediği gibi Varlık Fonu’na aktarabilecek ki bu, işsizler için emekçilerden toplanan fonun şirketlere aktarılması anlamına geliyor.

2017 bütçesi, yürürlüğe girecek olan BES, etkilerini yeni yeni göreceğimiz kiralık işçi yasası, artan işsizlik oranı… 2017 yılında da hükümetin işçilere sunduğu, sömürü ve sefaletten başka bir şey değil.

25 novembre – Journée International de lutte contre la violence vers les femmes : Pas une morte de plus ! Nous nous voulons vivantes !

0

Le 25 novembre 1960, les sœurs Minerva, Patria et Maria Teresa Mirabal furent brutalement assassinées, à la République Dominicaine, pour être des femmes et pour avoir eu le courage de faire face à la dictature de Trujillo. Aujourd’hui, après plus de 50 ans de ces féminicides, des femmes du monde entier nous commémorons sa lutte et nous sortons pour nous battre contre la violence patriarcale et capitaliste qui nous assiège et qui nous tue dans le monde entier.

À une échelle mondiale, nous savons qu’au moins le 50 pour cent des femmes a souffert ou subira violence physique et/ou sexuelle de la part de ses couples au long de sa vie. Également les données révèlent que le 50 pour cent des meurtres des femmes sont commis par des couples ou des familles de ces mêmes femmes,  c’est-à-dire, c’est des sont féminicides. À son tour, plus de 700 millions de femmes ont été mariées lorsqu’elles étaient enfants. Et 200 millions de petites filles et de femmes ont subi un type de mutilation génitale dans 30 pays de l’Afrique et du Moyen-Orient.

La traite des femmes et des petites filles pour l’exploitation sexuelle et du travail constitue la troisième affaire illégale la plus importante du monde (après le trafic d’armes et de drogues). Ce commerce représente près de 32.000 millions de dollars. Depuis l’Amérique latine, l’Asie et l’Est de l’Europe, les femmes sont vendues vers les États-Unis et le reste des pays européens, avec la complicité totale des gouvernements.

Le droit à l’avortement est illégal dans la majorité des pays du monde (70 pour cent). Il s’agit des pays les plus pauvres où, de plus, représente une des principales causes des morts de femmes. Et dans des pays comme l’Italie, la Pologne et l’État Espagnol, ce droit est menacé d’une manière permanente par les pressions de l’Église Catholique. À son tour, dans des pays comme la Chine, l’avortement sélectif de femmes est promu parce qu’elles sont considérées comme étant de moindre valeur sociale.

Le 70 pour cent des pauvres et analphabètes dans le monde entier sont des femmes. Et entre les travailleuses, en plus d’être relégué aux tâches les moins qualifiées, on estime qu’elles touchent un 30 pour cent moins que les hommes en face d’une tâche égale.

Ces données, et et beaucoup d’autres, montrent clairement la terrible situation que les femmes vivent dans tout le monde. Et aussi elles soulignent que la violence vers les femmes est un processus mondial, conséquence du système patriarcal qui opprime les femmes après de les avoir définies comme des êtres inférieurs socialement; et du système capitaliste – impérialiste qui profite de cette condition pour surexploiter les femmes travailleuses. Les féminicides, les coups, les violations et autres formes de violences que vivent les femmes de tous les pays, font partie d’une politique constante pour discipliner toutes les femmes à fin de garantir la domination du capitalisme patriarcal.

Mais, comme cela a été le cas tout au long de l’histoire, à nouveau les femmes ont décidé descendre dans la rue contre la violence. Depuis les grandes mobilisations par « Pas une morte de plus ! Nous nous voulons vivantes ! » de l’Argentine, le Mexique, le Pérou, le Brésil, l’État Espagnol; jusqu’à la grève de femmes de la Pologne, les mobilisations en Italie par le droit à l’avortement ou la lutte des femmes indiennes contre les violations collectives, cette année 2016 finira avec des femmes du monde entier en disant : ça suffit!

À cela, depuis l’Unité Internationale des Travailleurs/ses – Quatrième Internationale, nous appelons à descendre dans la rue et à réaliser de grandes journées de lutte au cours de la semaine du 25 novembre dans tout le monde. Comme féministes nous luttons contre l’oppression patriarcale; et comme socialistes révolutionnaires nous nous battons contre l’exploitation capitaliste – impérialiste qui est aussi mondial.

À cela, devant la mobilisation, nous appelons à ne pas faire confiance au modèles capitalistes qui s’offrent comme référants des femmes mais qui gouvernent pour l’impérialisme. Michelle Obama et Hillary Clinton aux Etats-Unis ou Ángela Merkel en Allemagne ne défendent pas nos droits. Mais non plus des présidentes de pays opprimés, comme Michelle Bachelet (Chili), Cristina Fernández (Argentine), Dilma Rousseff (Brésil), Ellen Johnson Sirleaf (Libéria) ou Patribha Patil (Inde), qui ont déjà gouverné, ne sont pas notre alternative. Nous pourrons seulement obtenir notre émancipation en nous organisant indépendamment comme des femmes et comme des travailleuses, pour conquérir de nouvelles bases sociales en luttant dans un monde socialiste avec pleine liberté pour les travailleurs/ses.

Le 25 novembre, journée de lutte contre la violence vers les femmes, nous disons :

Patria, Minerva et Maria Teresa, présentes!

Ça Suffit de féminicides! Pas une morte de plus! Nous nous voulons vivantes !

 Contre toute forme d’oppression et d’exploitation,  nous continuerons jusqu’à ce que toutes soyons libres.

 

Unité Internationale des travailleurs/ses – Quatrième Internationale (UIT-QI)

Novembre 2016

Venezuela: Vatikan ve emperyalizm öncülüğünde hükümet ve MUD diyaloğuna hayır

0

Siyaset sahnesinde yeni bir dönemece girilmekte. Hükümet ve MUD arasındaki diyalog ve müzakereler son günlerde yeni bir hız kazandı.

Bir tahliye parodisi

0

Şort giydiği için Ayşegül Terzi’ye belediye otobüsünde “senin yaşamaya hakkın yok” diyerek tekme atan saldırgan 3 kere göz altına alınıp 1 Kasım 2016’da tekrar tahliye edildi. Bu karar bir kadının tek başına yolda yürürken, bisiklete binerken ya da çalışma ortamında görevini yaparken, yani erkeklerle bir araya geldiği tüm sosyal ortamlarda maruz kaldığı sözlü tacizin, bakışlarla rahatsız edilişin ve toplumsal baskının bir sonraki aşaması olan şiddet ve tecavüzün yargı tarafından da onaylandığının ispatıdır. Peki nasıl oldu da toplum kadına bu kadar öfke duyar, şiddeti sıradan bulur ve üstüne üstlük yargı da bunları destekler oldu?

Çünkü evlenmemiş kadın salık verildiği gibi evlenip en az üç çocuk yapmamıştır. İş arayan “kadın iş aradığı için işsizlik yüksek”tir ve zaten “kadınlar için tek kariyer annelik”tir, “evdeki işleri ona yetmelidir”. Sokakta erkeklerle beraber eylem yapan kadın “kız mıdır, kadın mıdır?” belli değildir ve neden eylem yaptığından önce onun bekareti konuşulmalıdır. “Kadın iffetli olmalı, mahrem namahrem bilmeli, herkesin içerisinde kahkaha atmamalı ve bütün hareketlerinde cazibedar olmamalıdır”. “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanı kadından daha masumdur”. “Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değildir”. Hepsinden öte zaten en başta, “kadın ve erkek eşit olamaz”. Bu ve bunun gibi AKP iktidarı söylemleriyle ahlak sınırlarının, kadın kimliğinin yeniden tanımlandığı ve daima aile içinde kurgulandığı, kadınların evdeki ücretsiz emeğini destekleyen ideolojik zemininin hazırlandığı apaçık görülmektedir.

Kadın evlenmeyip çocuk yapmadığında, sokakta geç saatte tek başına gezdiğinde, mini etek veya şort giydiğinde, çalışıp ev işlerini aksattığında, boşanmak istediğinde, yani kadın ailenin sürekliliğini sağlamak üzerinden ve yeni üretilen “ahlak” sınırlarında hareket etmediğinde, erkekler kadınların özlük haklarının üzerinde karar verme yetkisi olduğunu hissediyorlar.

Sonuç olarak bir kadının hayatı erkek-egemen sistemin elinde basitçe kurgulanır, hatta sona erdirilebilir hale geliyor ve yasama, yürütme, yargı, yani bizzat devletin kendisi bunu onaylıyor. Bu noktada yaşamımıza ve yaşam tarzımıza daha fazla müdahale edilmemesi için mücadele etmeli, sesimizi daha çok duyurmalıyız.

Arjantin’de Troçkizm meydan okuyor!

0

Arjantin’de dün Sol Cephe’nin çağrısıyla yaklaşık 20 bin kişi Atlanta Stadyumu’nu doldurarak, Macri hükümetinin işçi düşmanı politikalarını ve sendikal bürokrasinin hükümetle yaptığı işbirliğini reddetmek, bir siyasi seçenek olarak solu ve solun birliğini güçlendirmek için biraraya geldi. Sol Cephe’yi oluşturan üç Troçkist partinin (Sosyalist İşçilerin Partisi -PTS-, İşçi Partisi -PO- ve İDP’nin Arjantin’deki kardeş partisi Sosyalist Sol -IS-) çağrısıyla gerçekleşen etkinlikte, mücadeleci ve sınıfçı bir sendikal hattı savunan sendika şubelerinin ve işçi önderlerinin, kadın ve öğrenci hareketinin öncü kesimlerinin yoğun katılımı dikkat çekiciydi.

Arjantin’de Kirchner hükümetinin sahte sol ve ulusalcı bir söylemle ülkeyi on yıldan fazla yönetmesinin ardından, “sahte sol”un yarattığı hayal kırıklığının bir sonucu olarak iktidara gelen sağcı Macri hükümeti, emekçi halkın haklarına dönük olarak azgın bir saldırı yürütüyor. Bir yıllık Macri iktidarı tarafından 200 bin kamu emekçisi işten atılmış, faturalara yüzde bin oranında zam yapılmışken, enflasyon yüzde 30’un üzerinde seyrediyor. Mücadele halindeki emekçilerin seferberlikleri yoğun bir polis şiddetiyle boğulmaya çalışılırken, Macri hükümeti sendika bürokrasisini satın alarak işçi hareketini denetim altında tutma çabasında.

İşte bu tablo karşısında, benzer işçi düşmanı programları uygulayan, yolsuzluğa batmış sağ -Macri- ve “sahte sol” -Kirchnerizm- karşısında Sol Cephe, devrimci ve sol bir seçeneği, işçi-emekçi hükümeti şiarını yükseltiyor. Son seçimlerde yaklaşık yüzde 5 oy alarak ülkenin dördüncü büyük politik gücü haline gelen Sol Cephe, işçi düşmanı Macri hükümetine ve hükümet tarafından satın alınmış sendika bürokrasisine Atlanta Stadyumu’nda meydan okuyarak yanıt verdi. Önümüzdeki hafta, kemer sıkma politikalarına ve bürokrasinin sınıf işbirliği politikalarına karşı gerçekleştireceği eylemlerle Sol Cephe’nin faaliyetleri tüm hızıyla sürecek.

Arjantin’de Sol Cephe’de cisimleşen devrimci kutbun güçlenmesi, yalnızca ülke işçi sınıfı ve ezilenleri açısından değil, kıta ve dünya ölçeğinde de devrimci solun inşasında bir referans noktasını oluşturacak önemli bir gelişmeyi işaret ediyor.

Erdoğan’ın açmazları, gücü ve geleceğimiz

0

15 Temmuz darbe girişimi ve takiben ilan edilen OHAL ile birlikte tüm Türkiye baş döndürücü değişiklikler içerisinden geçiyor. Görünen o ki önümüzdeki günler daha pek çok değişikliğe gebe.

Darbenin yenilgiye uğratılması başlangıçta demokrasi kazanımı olarak servis edilse de çok geçmeden ilan edilen OHAL ile birlikte Erdoğan yönetiminin başta Kürtler olmak üzere tüm muhalefete karşı baskısı hissedilir bir biçimde gün yüzüne çıktı. Saldırıların dönüm noktası ise Cumhuriyet gazetesine operasyon ve HDP’li vekillerin tutuklanması oldu.

İçinden geçmekte olduğumuz süreç Erdoğan yönetiminin OHAL’i basit bir biçimde fırsata çevirmesinden öte anlamlara sahip. Başarısız darbe girişimin ardından Erdoğan yönetimi devletin neredeyse tüm organlarında tasfiyeler gerçekleştirdi. Artık kendi halinde işleyebilen bir devlet organı yok. Erdoğan ise iktidarda kalabilmek için sahip olmadığı her şeyin yerini baskı araçları ile dolduruyor.

Görünürde artan gücüne rağmen Erdoğan yönetiminin hızlı bir yalnızlaşma ve sorunları çözme yeteneğinden uzaklaşma dönemi içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan 14 yıllık iktidarının sonunda burjuvazi için de eskimiş olan rejimin dengeleri ile öylesine hesapsızca oynadı ki, elinde neredeyse bir devlet aygıtı kalmadı.

Bunun karşısında Erdoğan’ın yalnızca iki dayanağı bulunuyor. Birincisi kendi milliyetçi-muhafazakar tabanını güçlü bir şekilde konsolide etmekteki başarısı. İkincisi ise siyasi bir alternatifin görünürde bulunmaması. Erdoğan işte bunlara dayanarak, iktidarının ve kendisiyle birlikte çevresinin de can güvenliğini sağlayabileceği yeni rejim arayışlarına girişmek zorunda kalıyor.

Başarısız darbe teşebbüsü ve OHAL’in ardından başkanlık tartışmaları ve erken seçim ihtimallerinin konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu süreç önümüzdeki dönemde nasıl bir Türkiye olacağını orta vadede bizlere gösterecek. Erdoğan OHAL’in hukuki olmasa da psikolojik tüm yetkilerine dayanarak dahi ülkeyi yönetemeyeceğinin farkında. Sürecin biriken acılarının ise mevcut yönetime mal edileceğinin de bilincinde. Bu yüzden dağılmış devlet aygıtının yerine rejimi yeniden inşa etmek O’nun yalnızca arzusu değil, zorunluluğu da.

Başkanlık tipinde yeni bir rejimin kolaylıkla kurulması mümkün olabilir mi? Erdoğan’ın yetenekten, güvenilir ittifaklardan, kadrodan, dengeyi koruyabilecek dış ilişki kozlarından ve dahası istikrarlı bir ekonomiden uzak oluşu şansını oldukça zorladığını -sahip olduğu tüm kitle desteğine ve siyasi alternatifsizliğe rağmen- gösteriyor.

Erdoğan yönetimi sona yaklaşıyor mu?

i. Dış ilişkiler

15 Temmuz’un ardından maceracı dış politikanın yaraları sarılmaya başlandı dense de aslında uluslararası arenadaki yalnızlık ve güvenilmezlik süreci halen varlığını sürdürüyor.

Temel olarak emperyalizm ve Erdoğan yönetimi arasındaki ilişkiyi inceleyecek olursak işlerin hiç de iyi olmadığını Moody’s’in kredi düşürmesi ve AB ile her geçen gün kötüleşen ilişkilerden görebiliriz. Trump’ın ABD’deki başkanlığı AKP saflarında büyük bir hevesle karşılansa da bu heveslerin yeterli olmadığını görmek için âlim olmaya gerek yok. Trump ABD’yi eski gücüne kavuşturma hayali kurarken, aklındaki Türkiye “güçlü” değil, ancak eski Türkiye olabilir.

Erdoğan ise ABD ve AB emperyalizmi ile onaramadığı ilişkilerini şimdilik başka alternatiflerde mesafe kat ederek güçlendirmek eğiliminde. Suriye politikası, Rusya ile ilişkiler ve Ortadoğu’da dost sayısını -büyük bir beceriksizlikle- arttırma teşebbüsü tüm bu yalıtılmışlık ve bağımlılık ilişkilerinin bir tezahürü.

Türkiye’nin aralarında husumet bulunan Ortadoğu ülkeleri ve Rusya ile ilişkilerde normalleşme çabası pek çok başka belirleyenin yanında temel olarak iç politikadaki sıkışmışlık ve zorunlu Kürt düşmanlığının neticesinde açığa çıktı. Fırat Kalkanı Operasyonu ile bölgeye tank gücünü sokan Türkiye şimdilik IŞİD ile ciddi bir çatışmaya girmedi. Her fırsatı kollamasına rağmen PYD ile de bir çatışma içerisine giremedi. Çatışmaya girmesinin olası ağır sonuçlarını şimdilik bir kenara bırakalım. Türkiye’nin emperyalizmle uyum görüntüsü ile Suriye’ye dâhil olma isteğinin emperyalizm tarafından karşılıklı bir ruh hali ile kabul edildiği söylenemez. Özellikle Başika/Irak’taki Türk ordusunun Musul operasyonu için bölgede açıkça istenmemesi Türkiye için dış politikadaki zorlu konumu açık şekilde betimliyor.

Türkiye’nin bölgede ne yapacağı belirsiz, bu yüzden de istenmeyen müdahaleci olarak algılanması AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca güttüğü “akıl dışı” dış politikanın ürünü. Rusya ile olan yakınlaşma ise tamamen belirli konularla sınırlanmış bir yakınlaşmanın dışında bir anlama gelmiyor. Burjuva politikasında dostluklar yoktur, çıkar ortaklıkları vardır. İşte bu yüzden çeşitli çatışma bölgelerine dair olan çıkar ortaklıkları ve ayrılıkları Türkiye’yi Suriye’de belirleyici olmaktan alıkoyuyor.

Sonuç olarak Türk dış ilişkilerinde Erdoğan yönetiminin elini belirgin olarak rahatlatacak bir pozisyon görünmüyor. Bu sıkışmışlık da iç politikada atacağı adımlarda rahat olmasını engelliyor.

ii. Rejim içi dengesizlikler ve diğer burjuva partileri

Cumhurbaşkanı her gün anayasayı çiğnerken OHAL ile parlamento da etkisiz hale getirilmiş durumda. Bonapartizmlerde bu tip durumlara karşı rejimin ve burjuva gelişimin sürekliliği adına dengeleyici olması gereken kurumlar ise tamamen felçleşmiş yahut baypas edilmiş vaziyette. Bu durum da devlet yönetiminin, burjuvaziyi dahi endişelendirecek biçimde bir kişinin inisiyatifine kaldığını göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tükenmez rejim krizlerinin AKP iktidarı altında geldiği son nokta budur.

Tabloya bir de sermaye birikiminin yetersizliğini, kronikleşen ve çözümden uzaklaşan Kürt sorununu ve kitlelerin hızla sefalete itilmesini de ekleyecek olursak, Erdoğan’ın 14 yıl içerisinde burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda dahi kalıcı herhangi bir dönüşüme imza atamadığını, bir yanı ile Türkiye tarihinin en başarısız lideri olduğunu ifade edebiliriz.

Ayakta kalmak için baskı ve rejimde radikal değişikliklere ihtiyaç duyan Erdoğan’ın bu değişiklikleri yapabilecek bir kadrosu yok. Rejimin yeniden kurulması demek ulusu burjuva ihtiyaçlar içerisinde birleştirmek anlamına geleceği için Erdoğan’ın bunları yapabilmek için partisinin dışında desteklere de ihtiyacı var. Erdoğan’ın kişiliğinden kaynaklanan problemlerin bir an olsun üzerinden atlayacak olursak Türkiye’de yeni bir rejimin inşası için AKP’nin ya bürokrasiye karşı Kürt temsilcileri ile iş birliği yapması ya da Kemalistlerle iş birliği yaparak Kürtleri ezmeyi denemesi gerekirdi. Ancak her iki ihtimal de şimdilik, tarihsel ve güncel imkânsızlıklardan ötürü olanaklı görünmüyor.

CHP’nin konumu

Mevcut süreç içerisinde CHP’nin temel politikası AKP’nin yaptığını kendi kümesi içerisinde yapmak oldu: Tabanını herkesten yalıtmak. Yaklaşan ciddi tehlikeye karşı zaman zaman kendi vekillerinden gelen baskılara rağmen herhangi bir güç birliği içerisinde bulunmamayı tercih etti ve kendi kitlesini de emek ya da demokrasi eksenli birliklerden itina ile uzak tuttu. Anlaşılan o ki, bugünkü CHP’nin pozisyonu 27 Mayıs darbesinden önceki İnönü’nün pozisyonunun aşırı pasif bir kopyasıdır. CHP Kılıçdaroğlu nezdinde kendi bağımsızlığını koruyarak, Türkiye’deki büyük değişikliklere dahil olmaksızın, AKP’nin gitmesi ihtimal olan bir günde hiçbir “tehlikeli” ittifakın içerisinde bulunmadan ayakta kalmaya çabalamaktadır.

CHP’nin bu hali kendi tabanına yaptığı büyük ihanetlerden biridir. CHP’nin tabanının Erdoğan yönetimine karşı birleşik mücadeleler içerisine girmesi büyük bir gerekliliktir. CHP ise bu kati ihtiyacı kitleleri özenle mücadeleden uzaklaştırarak baltalamaktadır. Türkiye burjuvazisinin olan bitenler karşısında varabileceği en cüretkâr pozisyon bu pasifliktir.

MHP’nin konumu

MHP daha darbe sürecinden önce AKP’ye neredeyse bir tam teslimiyet halindeydi. AKP’nin, muhaliflerini ezmek için Bahçeli’ye sunduğu yardımlar karşılığında MHP AKP’ye yedeklenmiş bir konumda bulunuyor. Türkiye’nin tarihsel düzen içi faşist partisi, AKP’ye muhalefet etmek şöyle dursun görünür desteğini sunuyor. Meclis başkanlığı ve erken seçim dönemlerinde olduğu gibi şimdi de başkanlık tartışmalarının açılması için de AKP’ye nasıl paslar verdiğini görebiliyoruz. Dolayısıyla MHP tarihsel düzen içi faşistlik misyonunu dahi sürdürememektedir. Çünkü Bahçeli için mevzu partisini yönetmektir. O’na koltuğunun garantisini de Erdoğan vermektedir.

MHP’ye dair “yapıcı muğlaklık” olarak adlandırılan teoriyi duyumların dışında somut olarak destekleyebilecek veriler de gün yüzüne çıkmamış durumda. Teori, MHP’nin bu süreçte başkanlık tartışmasını açıp tabanını yoklaması ve AKP içindeki başkanlığa karşıt olan kesimlerin açığa çıkmasını sağlaması, nihayetinde de meclisteki oylamada referandum için ret oyu vererek Erdoğan’a derin bir yara açması şeklinde ifade ediliyor. MHP’nin gücü ve yönetim kadrosunun niteliği ile böyle bir sürecin yaşanması mümkün görünmüyor. MHP’nin AKP’ye dayanmaksızın politik varlığını sürdürmesi AKP karşıtı devlet bürokrasisinden ancak ciddi bir destek alması ile mümkün olabilir.

HDP’nin konumu

Meclis içerisinde üzerinde en büyük sorumluluğu taşıyan parti HDP bugüne değin sürdürdüğü politikadan uzaklaşmamıştır. Özerklik ilan eden bölgelerin devlet tarafından yakılıp yıkılması sürecinde bir yandan devlet bir yandan da PKK tarafından sıkıştırılan HDP, darbe sürecinden sonra da gerçek bir güç birliğinden yana olmaktansa kendi programını sürdürmeyi yeğ tutuyor.

Yapılan açıklamalar göstermektedir ki HDP için önümüzdeki dönemin temel gündemi müzakerelere geri dönmeyi talep etmek olmayı sürdürecektir.

Türkiye gibi bir ülkede burjuva bir çözümün rejimde topyekun bir değişiklik gerektirdiğinin, bunun da bir devrim sorunu olduğunun ısrarla üzerinden atlayan HDP, müzakere için ne kadar bastırırsa bastırsın kuruluşundan beri karşı karşıya kaldığı ikilemi içerisinde taşımayı sürdürecektir. HDP bir yandan düzen içi bir çözümün taraftarlığı ile kitleleri seferber olmaktan alıkoymaya çabalarken bir yandan da rejimin uzlaşabilecek bir pozisyonda olmamasından ötürü Kürtlere yönelik baskıların ve seferberliklerin odağı konumunda bulunuyor.

Önümüzdeki süreçte daha iyi bir geleceğin kurulabilmesi için HDP’nin tabanının birleşik bir mücadele içerisinde yer alması gerekmektedir.

Ayrıca PKK’nin yıkıcı saldırıları da mücadelelerin birleştirilmesi açısından büyük bir engeldir. Bu yüzden HDP’nin bu yıkıcı eylemlerden kendisini ve tabanını uzak tutması birleşik bir mücadele için kilit bir önem taşımaktadır.

iii. AKP içi uyumsuzluklar

Bu konuyu uzatmadan şöyle özetleyebiliriz. AKP’nin içerisinde bir birlik havası hakim değil. Yalnızca görevlerinden alınan eski başbakan ve içişleri bakanı örnekleri dahi AKP’nin Erdoğan için kritik adımlar attığı şu süreçte tek vücut halinde hareket edemeyeceğini göstermektedir. AKP malum olan ve olmayan daha nice çatışmaları bünyesinde taşımaktadır. Bu çatışmaları onarabilecek, AKP’yi yekvücut haline getirebilecek bir dinamik ise ufukta görünmemektedir.

iv. Sendikalar ve Sol

Sendikalar dünya genelinde devlet ve burjuvaziyle iç içe geçmesinin yıpratıcı sonuçlarını yaşamayı sürdürüyor. Ancak geçen zaman içerisinde Türkiye’de bu yıpranmanın boyutu öylesine arttı ki, sendikal muhalefetin etkisi gün geçtikçe azaldı. Son olarak Haziran ayında ülke genelinde sendikalılık oranında yüzde birlik düşüş yaşandı. Üye kaybında aslan payını alan sendikalar ise mücadeleci olarak bilinen sendikalar ile kilit sektörlerde örgütlü bulunan sarı sendikalardı. Darbe sonrası süreçte de azalmanın süreceği tahmin ediliyor.

Buna rağmen sendikalar işçi sınıfının bir mücadeleye giriştiği anda aracı olmayı sürdürüyor. İrili ufaklı pek çok direniş, sendikal bürokrasiye duyduğu kine rağmen önünde sonunda kendisini sendikalı bir mücadele olarak sürdürüyor yahut sönümleniyor.

Sendikal bürokrasinin birleşik bir mücadeleye yanaşmaksızın kendi konumunu koruması bugüne değin Türkiye işçi sınıfı mücadelesine çok zarar verdi. Bugünkü koşullarda ise sendikaların aynı çizgiyi hiçbir şey olmamış gibi sürdürmesi kendi geleceklerini dahi tehlikeye sokuyor.

Gerçek bir güç birliğinin emek temelli olabileceğini biliyoruz. Bu yüzden sendikaların üzerine düşen OHAL’e, tüm uygulamalarına ve Erdoğan yönetimine karşı gerçek bir güç birliğini emek temelli ilan ederek tüm imkânlarını seferber etmektir.

Sosyalist sol ise ikili bir bölünmeye maruz kalmış durumda. Bir yandan HDP çizgisinde sınıfın taleplerini öncelemeyen ve barış sürecinin hem de Erdoğan ile yeniden başlamasına kanalize oluyorlar. İkinci kesim ise sürece CHP eksenli bir laiklik mücadelesine kanalize oluyor.

Her iki çizgi de sınıf mücadelesini kurucu güç olarak tanımadıkları için burjuva siyaseti içerisinde hırpalanıp nihayetinde suçu CHP’ye ya da HDP’ye atmak durumunda kalıyorlar.

v. Kitleler

Kitle hareketinde genel bir geri çekiliş olduğunu ifade etsek de kitlelerin Gezi’de patlayan tepkisini halen muhafaza ettiğini görmeliyiz. 24 Temmuz CHP mitinginde bulunan yüz binler, Tarık Akan cenazesine katılan ve cenazeyi Erdoğan karşıtı bir eyleme çeviren kitle, Avcılar Belediye işçilerinin yaptıkları kitlesel yürüyüşler, kadın mücadelesi, çevre mücadelecileri, Cumartesi Anneleri, özgür basın yanlıları… bize Türkiye’de ciddi bir mücadelenin var olduğunu, kitlesel mücadele dinamiğinin de sönümlenmediğini göstermeyi sürdürüyor.

Erdoğan yönetimi kitlelere en ufak bir refah kırıntısı dahi sunamaz. AKP’nin bugüne değin istikrarlı olduğu tek husus olan işçi düşmanlığı arenasında atılan yeni adımlar kitleleri derin bir sefalete itiyor.

Kapitalist ekonomi krizin tam da göbeğinde bulunuyor. Liberal iktisatçılar dahi bunun yakıcı etkilerinin bir patlama şeklinde kitlelere yayılacağından bahsediyor. Hazine kaynak bulmakta sıkıntı yaşarken Saray ve güvenlik harcamaları hazineden aslan payını yutuyor. Bu durum da “sosyal yardım” ağına ayrılan kaynakları tehdit ediyor.

Erdoğan şimdilik kendi kitlesi üzerinde tam bir kontrole sahip görünse de, kendi kitlesi içerisinde de hoşnutsuzluk yaratacak dinamikler açığa çıkmış durumda. Karşısına aldığı kitleler ise tüm moral bozukluklarına rağmen inandırıcı bir seferberliğin parçası olacağını her fırsatta göstermeyi sürdürüyor.

Somut durum ve olasılıklar

Öncelikle ifade ettiğimiz üzere Erdoğan yönetimi kendi kaynakları ile iktidarını orta vadede sürdürebilecek güçte görünmüyor. Dayandığı tabanının desteği ve siyasi alternatifsizlik hala O’nun şansı olmayı sürdürüyor. Ancak anımsamakta fayda var, Adnan Menderes 27 Mayıs’tan yalnızca bir gün önce Yozgat ve Eskişehir gezilerinde yoğun ilgi ve sevgi seli içerisindeydi. Bir siyasi alternatifin, liderin yokluğu sorunu ise inzivada bulunan Cemal Gürsel’in bir telefon ile çağırılması ile sonlanmıştı. Yani Erdoğan’ın şansı ona sürekli zaferler getirebilecek bir sihirli değnek olmayabilir.

Rejimin dengeleri ile öylesine çok oynandı ki şu an için bürokraside kimin ne kadar güç kazandığı Erdoğan için dahi belirsiz. Türkiye kirli burjuva politikasının tüm cinleri sahnede. Gülencilerin yerini doldurmaya çabalayan başka kanatların varlığı resmen doğrulandı. Emniyet ve istihbarat teşkilatları içerisinde de kimi akımların denetimsizce güçlendiği bir sır değil. Ergenekon’daki eski düşmanlarla yapılan anlaşmaların, Mehmet Ağar’ın ve diğer cemaatlerin sadakati ise Erdoğan için sürekli sorgulanıyor.

Tüm bu gelişmelerin dışında devletin içerisinde bulunduğu her organizasyonun başarısızlıkları gözler önünde. Türkiye’nin çözülebilir, en azından mesafe kat edilebilir tüm sorunlarında geriye düşüş sürüyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikaları sonucunda Türkiyeli öğrencilerin dünya sıralamasındaki yeri geriledi. Üniversitelerin tüm prestiji altüst oldu. Sağlık sistemi çöküşünü sosyal yardımlar gizliyor. Son müdahaleler ile askeriyenin dahi sağlık sisteminin tehlikeli şekilde yıprandığı belgeleri ile ifade ediliyor. Sermaye birikimi için seferber edilen Ulaştırma Bakanlığı İstanbul yatırımları ile tüm Türkiye’yi çöküşe sürüklüyor. Diyanetteki yozlaşma dahi gizlenemiyor ve orayı toparlayabilecek nitelikte kadrolar bulunamıyor. Tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlılık kolay onarılamayacak bir seviyede bulunuyor. Sağlığa etkisi bilinmeyen pek çok gıda ürünü piyasaya sürülürken, imhası gereken, tehlikeli olduğu belli ürünler de fiyatları dengelemek maksadı ile yoksullar için piyasaya sessizce salınıyor. Enerji yatırımları bekleneni karşılamıyor diyeceğiz ama tüm yatırımlar yalnızca inşaat sektörünü kalkındırmak için yapıldığı için enerjide de dışa bağımlılık tüm endüstrilerin elini kolunu bağlıyor… Petrol fiyatlarının yükselmesi cari açıkta otomatik bir yükselişe sebep olacak. Kısacası Erdoğan yönetimi Türkiye’de yaşayan herkesi kelimenin gerçek anlamı ile ölüme sürüklüyor.

Erdoğan yönetimi içerisinden çıkamayacağı onu da yutacak bir gerçekliğe hapsoldu. Ancak bu gerçeklik yapacak hiçbir şeyi kalmadığı anlamına gelmiyor. Başkanlık rejiminin tesisi ve parlamentoyu yenileyerek sandalye sayısını arttırması üzerindeki basıncı bir süre için azaltabilir.

Her an yaşanabilecek olan rejim içi krizler bir ihtimal olarak dururken önümüzdeki süreçte Erdoğan’ın OHAL uygulamaları ile muhalefeti iyice bastırarak Başkanlık ve genel seçimler için hazırlık yapması ibredeki en güçlü ihtimal olarak karşımızda duruyor.

Çok sayıdaki olasılığın içerisinde devlet bürokrasisinin içerisindeki yeni kamplaşmaların Erdoğan iktidarını bitirebileceğini, yarım kalmış darbelerin şu ya da bu şekilde tamamlanabileceğini de aklımızda tutmalıyız.

Tüm olasılıklar içerisinde Türkiye işçi sınıfı ve parti inşamız için daha olumlu bir sonucun çıkabilmesi kitle hareketinin kendisini ne derecede göstereceği ile ilişkili olacak.

Kadınlar öfkeli: Tecavüzü aklayamazsınız!

0

17 Kasım gecesi AKP’li milletvekillerince sunulan “tecavüzcüyü aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon gibi birçok şehirde kadınlar önergeye karşı sokaklara döküldüler.

İstanbul’da yüzlerce kadın OHAL’e karşın “korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganlarıyla Kadıköy’ü inlettiler. Kadına Karşı Şiddete Acil Eylem Platformunun yaptığı çağrı ile toplanan kadınlara çevreden pek çok kişi daha alkışlarla destek verdi ve yürüyüş OHAL’e rağmen tüm Kadıköy sokaklarına taştı.

Kadın dayanışmasını bitiremezsiniz!

11 Kasım Cuma gecesi OHAL kapsamında İçişleri Bakanlığı genelgesiyle birçoğu kadın ve çocuk hakları için mücadele eden 340 dernek kapatıldı. Bundan önce 2005’te mağdur ile evlenen tecavüzcünün cezasını hafifleten TCK hükmü bu alanda mücadele eden bu derneklerce değiştirilmişti. Mücadeleci derneklerin kapatılmasıyla kadınların hak ve yaşam mücadelesini bitirebileceğini sanan Saray’ın iktidarı, cinsel istismar faillerine geriye dönük ceza affını kapsayan önergeyi 22 Kasım Salı günü meclisten geçirmeye çalışacak.

Bu önerge ile Ensar’dan, Hüseyin Üzmez’lere pek çok çocuk istismarcılarının affedilmesi hedefleniyor, Türkiye’de kız çocuklarının 12 yaşından itibaren cinsel saldırıya ve zorla evlendirmelere “yasal zemini” hazırlanıyor. Devlet kadınlara karşı şiddet ve ayrımcılığı önlemek yerine bu şiddetle mücadele edilmesini, kadınların güçlenmesini önlemeyi seçiyor.

Bizler biliyoruz ki kadınların mücadelesi derneklerin binalarından ibaret değildir ve bunca yılın kazanımlarını, deneyimlerini, hayallerini bir mührün silmesi, yok etmesi de mümkün değildir. Güçlü bir kadın dayanışması olduğu sürece yasalarınız bizi korkutamaz! O yasa meclisten geçemeyecek, o önerge geri çekilecek! Tecavüzü aklayacak hiçbir yasayı kabul etmiyoruz!

Birlikte yaşam ve mücadele

0

4 Kasım günü HDP’ye dönük yapılan operasyonla başta HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere 10 milletvekili tutuklandı. Bunu izleyen süreçte Diyarbakır Belediyesi Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile birlikte, HDP ve BDP’li belediye başkanları tutuklanmış ve 12 ilde birçok belediyeye kayyum atanmıştı.

HDP’ye yapılan bu operasyon, rejimin 15 Temmuz sonrasında olağanüstü düzeyde artan baskısının devamı niteliğinde. Saray, Başkanlık rejimini inşa etme yolunda, önüne çıkabilecek her türlü olası muhalefeti tek tek temizlemeye girişmiş durumda. Rejimin olağan yönetim biçimi haline gelen KHK’lar aracılığı ile binlerce memur, akademisyen tasfiye edildi, basın-yayın organları kapatıldı. Cumhuriyet gazetesine baskın yapılarak gazeteciler tutuklandı, rektörlerin seçimi Cumhurbaşkanlığına bağlandı ve en son aralarında Kürt kadın dernekleri, tiyatroların da bulunduğu 370 dernek kapatıldı.

“Hâkimiyet milletinse…”

Her seferinde kendi iktidarını ve meşruiyetini sandığa bağlayan Saray iktidarı, söz konusu seçilmiş Kürt vekilleri olduğunda, ‘hukuka uygun davranmayarak ifadeye gelmemeleri’ni gerekçe olarak sunmakta. Bunun siyasi bir kılıf olduğunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. HDP’nin 7 Haziran’daki zaferinden sonra Başkanlık projesi hüsrana uğradı; Saray, müzakere sürecini rafa kaldırdı. HDP’li vekiller hakkında yüzlerce fezleke hazırlandı ve dokunulmazlıklar kaldırıldı. İşte bu durum, tam da ‘bir lütfa dönüşmüş’ 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yürütülen baskı ve tasfiye sürecinin birden ‘hukuki’ gerekçesine dönüşüverdi! Hâlihazırda dokunulmazlıkları kaldırılmış, mecliste ya da sokakta hareket etme zemini felce uğratılmış HDP’li vekillere uygulanan bu son derece hukuki (!) süreç, onları hapse atarak yeni bir boyuta ulaşmış oldu.

Tarihsel olarak Kürt inkarı ve korkusunda birleşmiş bu iktidar koalisyonu, ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmek ve devlet aygıtını kendi çıkarları doğrultusunda ele geçirmek için elinden geleni yapmakta. Ancak işler her zaman yolunda gitmiyor. Nitekim darbe girişimiyle süreç sekteye uğradı. Bu nedenle Saray için bugün ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak dünden daha maliyetli ve zor. Bu zorluk iktidarın baskısını en üst seviyeye çıkarmakta; ‘üst akıl’, ‘dış düşmanlar’ olarak da açık edilen paranoyasını güçlendirmekte.

Tam da bu nedenle Anayasa değişikliği ve Başkanlık projesi ebedi iktidarı -her şeye rağmen!- garanti altına alma, tüm bu otoriter-baskı düzenini kitabına uydurma çabasına dönüşmüş durumda. Bu bağlamda ‘herkese uygulanan hukukun HDP’li vekillere uygulanması” lafzı devasa bir acziyetin repliklerini andırmakta.

İçte yıkım, dışta iflas!

Devletin bugün Kürt siyasi hareketine daha fazla saldırmasının Suriye ve Irak’taki gelişmelerle de ilgisi var elbette. Saray rejimi, Suriye ve Irak’ta, Türkiye’yi bir savaşa sokabilecek tehlikeli ve maceracı dış politikasına devam etmekte. Ancak Musul operasyonuna dahil olamaması ve Irak hükümeti tarafından açıkça istenmemesi; Rakka’da Amerikan güçlerinin Kürtler ile devam etmesi dış politikadaki “oyun-kurucu” ülke olma iddiasından masada yer alamamaya uzanan hüsran dolu bir süreç oldu. Ancak içte yaşanan bu çalkantıya dıştaki prestijimiz (!) karşılık vermek durumunda: Bu nedenle Fırat Kalkanı operasyonu ile son derece ağır bir maliyet göze alınmış durumda.

Şimdi ne olacak?

HDP meclis içindeki çalışmalarından çekilerek, halka gitmeyi ve yeni yol haritasını kitlesi ile tartışarak oluşturacağını beyan etmiş durumda. Yapılan açıklamalar göstermekte ki HDP için önümüzdeki dönemin temel gündemi müzakerelere geri dönmeyi talep etmeyi sürdürmek olacak. Özerklik ilan eden bölgelerin yakılıp yıkılması sürecinde bir yandan devlet bir yandan da PKK tarafından sıkıştırılan HDP, darbe sürecinden sonra da tüm bunlara rağmen gerçek bir güç birliği inşasına girişmek yerine, tek çözümü müzakerelerin yeniden başlaması olarak görmekte. Nitekim darbe sonrası gerçekleştirdiği mitinglerde de, müzakere talebini ön plana çıkardı.

Ancak Türkiye rejimi öyle yıkıcı çelişkileri içinde barındıran bir süreçten geçmekte ki, ‘ya Başkanlık ya kaos’ ikilemiyle de özetleneceği gibi, Saray iktidarda kalmak ve her şeyi kontrol altına almak üzere bir ölüm-kalım savaşı vermekte. Bu savaşta, Kürt meselesinin çözümüne ihtiyaç duyulacağı günler de gelecek belki ama o an bugün değil, çünkü bahşedilen her türlü muhalefet yapma zemini/kırıntısı, bir tehdit olarak algılanmakta, iktidarı ölesiye korkutmakta. Bu korkunun başında Kürtler olması kendi adına hiç de şaşırtıcı değil.

Bu durumda, HDP’nin ısrarla düzen içi bir çözümün taraftarlığını sürdürmesi ve kitleleri seferber olmaktan alıkoymaya çabalaması ise her geçen gün baskının daha da artmasıyla çelişkileri keskinleştirmeye devam edecek.

Bununla birlikte TAK ve PKK’nin yıkıcı saldırıları her türlü meşruiyeti, politik haklılığı ortadan kaldırmakta. Bu bağlamda IŞİD ve TAK’ın aynı anda üstlendiği Diyarbakır saldırısı kabul edilemez noktada, lanetlenmek durumunda. Bu tür eylemler kitlelerin mücadelesine zarar vermekle birlikte; mücadelelerin birleştirilmesi açısından da büyük bir engel. Bu yüzden HDP’nin bu yıkıcı eylemlerden kendisini ve tabanını uzak tutması birleşik bir mücadele için kilit bir önem taşımakta.

Siyasi demokrasi hakkının ortadan kaldırıldığı, her türlü siyaset yapma zeminin giderek daraldığı, baskı ve sömürünün derinleştiği böylesi bir dönemde ezilen Kürt ve Türk emekçileri birlikte yaşamanın zeminini ancak birlikte mücadele ederek kurabilir. Emekçileri ve ezilen halkları temsil eden tüm siyasi kurumların birleşik mücadelenin olanaklarını büyütmesi elzem.

25 Kasım: Erkek egemen OHAL rejimine ve devlet şiddetine itirazımız var!

0

15 Temmuz’dan beri OHAL hukuksuzluğu ve KHK’lar rejimi hayatlarımıza çökmüş bir kabusa benziyor. Temel haklarımız gasp edilmiş durumda, sesimizi çıkardığımız alanlar daraldı, kazanımlarımız gün geçtikçe yok ediliyor. Yasalar OHAL’e teslim edildikçe, erkek şiddetine gün doğuyor.

İktidar 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında giderek artan baskıcı ve antidemokratik uygulamalar ile otoriter bir rejim inşa ediyor. Bunun yanı sıra, İslamcı-milliyetçi hezeyanları kışkırtarak etnik ve dinsel temelde toplumu kutuplaştırıyor. Toplum devlet eliyle travmatize edildikçe; toplumsal şiddet bilhassa erkek şiddeti olarak daha fazla palazlanıyor. Ve tüm bu olup bitenler kadınlara evde, sokakta, otobüste erkek şiddeti olarak geri dönüyor.

Başka türden bir şiddet de, savaş politikaları ile bizzat yürütülüyor. Bilhassa Temmuz 2015’ten beri Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları ile sürdürülen operasyonlardan, yaratılan ırkçı-şoven ortamdan en fazla kadınlar etkilendiler. Evlerin, sokakların tahrip edilmesi sonucu yerinden edilen kadınların büyük kısmı kamplarda ağır yaşam şartlarına karşı aileleriyle birlikte mücadele veriyor. Aynı durum savaştan kaçıp bu topraklara sığınmak zorunda kalan Suriyeli göçmen kadınlar için de söz konusu. En ucuza çalıştırılan, ağır ve güvencesiz yaşam koşullarına mahkum edilen kadınlar şiddetin açık bir hedefi haline getiriliyor.

‘Artık konuşun…’

Otobüste giderken, şort giydiği için Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğrayan Ayşegül Terzi ne demişti: ‘artık konuşun, yoksa bu ülke kadınlar için cehennem olacak.’

Dönüp baktığımızda, son bir yılda kadın emeğini taşeronlaştıran, iş güvencesini ortadan kaldıran Kiralık İşçilik Yasası çıktı. Bu yasa ile birlikte, çalışma yaşamı kadınlar için daha esnek daha güvencesiz hale getirildi.

Muhalif yayınlar, televizyon kanalları karartıldı, Türkiye’nin ilk ve tek kadın haber ajansı kapatıldı. Kadın yazar ve gazeteciler tutuklandı. Üniversitelerde muhalif akademisyenler ihraç edildi. Diyarbakır, Şırnak, Mardin gibi belediyelere kayyum atandı, kadınların yerel yönetimlerdeki kazanımları yok edildi. Kürt kadın milletvekilleri, belediye başkanları tutuklandı, siyasi demokrasi hakkı fiili olarak geçersiz kılındı.

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri hız kesmedi; ancak erkek yargı cephesinde değişen bir şey olmadı; erkek katilleri cezai indirimlerle ödüllendirilmeye devam edildi. Ancak sadece kadınların takip ettiği, dayanışmayla sürdürülen davalarda hakimler kadınların lehine kararlar aldı.

Hep birlikte…

Karanlık günlerin yalnızca bize denk geldiği sanrısına kapılmayalım; bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Hatta biraya gelip, sesimizi yükselttikçe hayatın akışı tamamen değişebiliyor, bir kıvılcım yeter!

Birkaç hafta önce; Polonya’da 6 milyon kadın kürtajın ‘hayati tehlike durumunda dahi yasaklandığı, yapıldığı takdirde hapis yolunu’ açan yasayı hayatı durdurarak bertaraf etti. İzlandalı kadınlar erkeklerden yüzde 18 daha az kazanmalarına itiraz ederek ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle iş bıraktılar. Yine Arjantin’de ülke çapında binlerce kadın, kadına yönelik şiddeti meydanları doldurarak protesto etti.

Tarihsel olayların ve mücadelelerin bunu defalarca kanıtladığı gibi; girdiğimiz bu girdaptan birlikte çıkabilir; bu ülkedeki karanlığı ancak hep beraber bertaraf edebiliriz. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Dayanışma gününde işyerlerinde, okullarda, sokaklarda, meydanlarda beraber haykıralım:

Biz mücadele ettikçe, dayanıştıkça dünya değişecek. Biz birlikte, yan yana durduğumuz müddetçe kazanacağız!

Kadın Dayanışması, 6 Kasım 2016

Tecavüzcüler ancak bu kadar savunulabilirdi!

0

Dün gece yarısı altı tane AKP’li milletvekili tarafından mağdurları “tecavüzcüsüyle evlendirme” önergesi meclise sunuldu. İlyas Şeker, Ramazan Can, Mücahit Durmuşoğlu, Hacı Bayram Türkoğlu, Halis Dalkılıç ve Mehmet Muş’un gece yarısı rüyasında ne görüp böyle bir önergeyi kaleme aldıklarını bilmiyoruz, ama yıllarca mücadele edip kazandığımız kazanımlar, hele de kadın ve çocuklar söz konusu olduğunda asla geri adım atmayacağımızı çok iyi biliyoruz!

AKP’li vekillerin Meclis’e sunduğu önergede “Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçundan, mağdurla failin evlenmesi durumunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir” ifadeleri kullanılmış. Oysa cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın cinsel istismar mümkün olamaz. Cinsel istismarın kendisi bir cebirdir, şiddettir. Mağdurun evlenmesi veya evlenmemesi bir suçu nasıl ortadan kaldırabilir! Kaldı ki, mağdurun, failiyle evlendirilmesi durumunda cezanın uygulanmamasını öngören kanun maddesi, kadınların uzun mücadeleleri sonucunda 2005 yılında TCK’dan çıkartılmıştı.

Ayrıca, aynı AKP’liler çocuk evliliklerinde de istismar suçunu azmettiren veya yardım edenler hakkındaki kamu davasının düşürülmesi veya cezanın uygulanmamasını istiyor. Boşanmayı zorlaştıran, doğum kontrolü, kürtajı tarihe karıştıran erkek egemen gerici iktidar sahipleri şimdi de tecavüzcüleri ödüllendiriyor! Dün Ensar Vakfı’nı aklamaya çalışan milletvekilleri bugün tecavüzü teşvik etmektedirler.

Meclis’te dünkü açık oylamada yeterli oy sayısına ulaşılamadığı için önergenin tekrar oylanacağı söyleniyor. Biz kadınlar mücadele ederek kazandığımız hakların yıllarca geriye götürülmesine sessiz kalmayacağız! T.C.avüz devleti istemiyoruz!

Avrupa: Faşizme doğru adımlar

0

Epeyden beri, 2008 derin dünya ekonomik krizinin ardından dünyanın pek çok ülkesinde, bu arada Avrupa’da da hükümetlerin giderek baskıcı, rejimlerin de Bonapartist karakter kazanmaya başladığını söylüyoruz. Bonapartizm kulağa yabancı bir sözcük olarak geliyor, ama bu tanımı rejimleri faşizmden ayırmak amacıyla kullanmak zorundayız. Marksist usta Nahuel Moreno, Bonapartizmi faşizmden önceki son durak olarak tanımlar. Her ikisi de diktatörlük rejimidir ve büyük patronların bekasına hizmet eder; ama faşizmi Bonapartizmden ayıran en önemli unsurlardan birisi, aşırı milliyetçi, ırkçı, lümpen ve sefil kitleleri silahlandırıp işçilerin, emekçilerin, sosyalistlerin ve demokratların üzerine saldırtmasıdır.