İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) üyesi Simón Rodríguez Porras, Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri, 28 Nisan tarihinde kaleme aldığı bir metinle İşçi Cephesi için değerlendirdi.
İlk turun ardından Fransa!
Seçimin favorileri Cumhuriyetçiler’in adayı Fillon ile Le Pen hakkındaki yolsuzluk dosyalarının ortaya çıkması, eski Başbakan Valls’ın kendi partisinin adayı Hamon yerine Macron’u desteklemesi, Fillon’un kendi partisi tarafından adaylıktan çekilmeye zorlanması ve dört adayın son haftaya burun farkıyla girmeleri Fransız tarihinde görülmemiş bir seçimin habercisiydi.
Geleneksel partilerin büyük bir hezimete uğradıkları ilk tur seçimleri, düzen kurumlarının içinde bulunduğu krizin derinleştiğini gösteriyor. Ülkenin iki ana siyasi partisi Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçiler’in adaylarının her ikisi birden ülke tarihinde ilk kez olarak daha birinci turda elendiler. Son on yılda önce Sarkozy, sonra Hollande önderliğindeki düzenin iki ana partisinin sırayla kurmuş oldukları hükümetlerinin uyguladıkları kemer sıkma politikalarıyla kitleler nezdinde uyandırdıkları hayal kırıklığı ve nefret, bu tarihi hezimete nede oldu. Özellikle sosyalist aday Hamon’un %6,36 ile adeta sahneden silinmesi, Hollande-Valls hükümetinin emekçilerin değil, patronların hükümeti olduğunun kitlelerce beş yılda acı biçimde tecrübe edilmesinin bir sonucu. Sözde sosyalistler tarafından sosyal hakları gasp edilen kitlelerin öfkesi o denli büyük ki, partisinin beş yıldır uyguladığı neoliberal politikalarla yüzleşen ve popüler sol bir söylemle ön seçim sandığından çıkan Hamon’u bile cumhurbaşkanlığı seçimi sandığına gömmekte tereddüt etmediler.
Kamu harcamalarının 100 milyar € azaltılması, 500 bin kamu görevlisinin işten çıkarılması, emeklilik yaşının 62’den 65’e yükseltilmesi gibi işçi sınıfına yönelik ciddi bir saldırı programıyla seçime giren Cumhuriyetçilerin adayı Fillon, yolsuzluk iddialarının yanı sıra; en radikal programa sahip olmasına rağmen burjuvaziyi adaylığı etrafında birleştiremediği için ilk turda elendi. Fransız burjuvazisinin tercihinin Fillon değil, Obamavari tavırlarıyla halkın rızasını üreterek reformlarını geçirebilecek Macron’un olması hiç şaşırtıcı değil. En nihayetinde, işverenler örgütü MEDEF’in bir üyesinin dediği gibi, yetersiz ama iktidar olabilecek bir program, iktidara gelemeyecek kusursuz bir programdan daha iyidir ve iktidar olan Macron’un, Fillon’un radikal programını uygulamayacağını kimse söyleyemez.
Geçtiğimiz beş yıllık dönemde Sosyalist Parti, işçi düşmanı büyük reformları kitlesel seferberliklere rağmen gerçekleştirerek kendi sonunu hazırladı. Solda doğan bu boşluk, kendisini geleneksel sağ-sol ayrımının ötesinde pragmatik bir kişilik olarak tanımlayan Macron tarafından dolduruldu. Malum hayat boşluk kaldırmaz. Sadece iki yıl önce, Sosyalist Parti hükümetinde Ekonomi Bakanlığı görevine geldiği zaman adı duyulan eski bir bürokrat ve bankacının görevinden ayrılıp hiçbir siyasi harekete bağlı olmaksızın iddialı bir şekilde adaylığını koyması, eşi benzeri görülmemiş bir politik olaydı. Adayın seçim kampanyasına yapılan bol sıfırlı bağışların altında yer alan büyük banka yöneticilerin ve lobicilerin adları, bu durumun nasıl meydana geldiği hakkında birtakım ipuçları veriyor. Fillon’unkiyle oldukça benzer bir ekonomik programa sahip olan Macron’un projesi, Sosyalist Parti’nin yarım bıraktığı ve Fillon önderliğinde Cumhuriyetçilerin uygulayamayacağı sosyal saldırı programını, ne olduğu belirsiz bir ilericilik makyajı sayesinde geniş kitleleri ikna ederek hayata geçirmekten ibaret.
En büyük başarısı, üst düzey bürokrat ve bankacı geçmişine rağmen bugün gelinen noktadan sorumlu tutulan sistemden kendisini ayırmak ve programın gerçek sınıfsal içeriğini yalanlarla gizlemek oldu. Sosyalist Parti’nin çoğunluktaki sağ kanadının kendi adayları yerine onu desteklemesi ve medya tarafından Le Pen’in önünü kesebilecek yegâne aday olarak pompalanması, orta ve orta-üstü sınıfların Macron lehine yararlı oy kullanmasını ve %24 ile ilk turda birinci sırada yer almasını sağladı.
Son bir yıl içinde ırkçı ve işçi düşmanı düzen kurumlarına karşı milyonların seferberliklerinin, sandığa az ya da çok yansıması kaçınılmazdı. Özellikle Sosyalist Parti’nin burjuvaziye hizmet etmek için gerçekleştirdiği reformlar sonucunda kitlelerin gözünde kendi kendini yok etmesi de eklenince, işçi ve emekçilerin neoliberalizm karşıtı solun en önemli adayı haline gelen Mélenchon’u ikinci tura göndererek düzene yönelik öfkelerini ifade etmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktı. Nitekim son bir ayda oylarını neredeyse ikiye katlayarak (%19,6) ikinci sıradaki Le Pen’in sadece 1,7 puan gerisinde kalmış olması, bu olasılığın gerçekleşmesinin kıyısından dönüldüğünü gösteriyor. Kitleler ikinci turda Macron ve Fillon’un kemer sıkma politikaları ile Le Pen’in yabancı ve kadın düşmanı politikaları arasında bir tercihte bulunmak istemedikleri için ilk turda Mélenchon seçiminde bulundular.
Kitlelerin liberalizm karşıtı bir program etrafında bu kadar geniş bir şekilde toplanması, Mélenchon’un ya da daha genel bir bakış açısından reformist solun bir başarısı değil. Mélenchon’un geleneksel partilerin yarattığı boşluktan yararlanarak seferberlikleri bir seçim zaferine dönüştürmekteki başarısızlığının nedeni, dünya solunun 80’li yıllardan itibaren geçirdiği politik dönüşümde yatıyor. Dünya işçi sınıfının aldığı büyük yenilgiler, reformist solu da derin bir krize sürükledi. İkinci Enternasyonal partileri, “Üçüncü Yol” kuramını benimseyip neoliberalizmin peşine takılırken, Avrupa komünistleri ise bu partilerinin boşaltmış oldukları refah devleti savunusu ve Keynesçi politikalar eksenli sosyal demokrat bir çizgiye oturmuşlardı. İşte Mélenchon’un ekonomik krize yönelik çözümünün daha önce defalarca uygulanmış ve başarısızlığı kanıtlanmış sol Keynesçi ekonomi politikalarından ibaret olması, bu ideolojik iflasın bir ifadesi olup, ilk turla ikinci tur arasındaki yüzde ikilik farkı oluşturuyor.
Anketler ikinci turda Le Pen’in Macron karşısında hiçbir şansı olmadığını gösteriyor. Ancak bu, Ulusal Cephe’nin küçük burjuvaziye dayanan marjinal bir hareketten bugün sandığa giden işçiler arasında açık ara en çok oy alan, ülkenin birinci siyasi gücüne dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Sistemin krizin faturasını emekçilere ödetmek dışında bir çözüm üretmediği, devrimci sosyalistler bir siyasi alternatif haline gelemediği bu süreçte; kitlelerin düzene duydukları öfkenin Ulusal Cephe gibi göçmen karşıtı hareketler tarafından soğurulması kaçınılmaz.
7 Mayıs’ta, Macron muhtemelen cumhurbaşkanı olacak. Ancak, birçok siyasetçinin Macron’a sırtını dönmesi ve Le Pen’in desteklerini açıklaması, Whirpool işçilerinin Macron’u protestosu gibi olaylar rüzgârın tersine döndüğünü gösteriyor. Bu rüzgârın Le Pen’in aradaki büyük farkı kapatmasına yetecek mi bilinmez, ama kim seçilirse seçilsin Fransız ekonomisi ve yönetiminde istikrardan bahsedildiğini uzun bir süre daha duymayacağız.
Emperyalizm, Suriye ve sol: Gerçeklere dair 3 nokta
1.) Emperyalizm ve sol
6 Nisan’ı 7 Nisan’a bağlayan gece ABD, Akdeniz’de bulunan savaş gemileri aracılığıyla Suriye rejimine ait bir havaalanını vurması için 59 füze ateşledi. ABD, iç savaşın 7. yılına girdiği Suriye’de Esad rejiminin topraklarına, askeri üslerine ve aparatlarına ilk kez saldırı düzenledi. Füzeler Şinsar ve El Şayrat hava üslerini hedef almıştı. Bir süre önce İdlip’te yoksulların üzerinde kullanılan kimyasal silahlı uçakların bu üsten havalanmış olmaları ABD müdahalesinin mazereti oldu. Trump kimyasal silaha maruz kalmış olan çocukların fotoğraflarını gördüğünü, bunun kendisini çok etkilediğini ve bu sebeple de saldırı emrini verdiğini söylüyor. İlginçtir aynı “duygusal” Trump, o çocukların ABD’ye girişini de yasakladı…
“Kaybedilen” bir referandumun ardından
Belli ki acelesi var. Cumhurbaşkanı olağan kongreyi bekleyemeden, olağanüstü bir kongreyle AKP genel başkanı olacak. Yani RTE, olağanüstü bir durumla yüz yüze olduğunun farkında. Öyle usul, nizam dinlemeden, partinin yetkili kurullarının kararı falan da olmadan, parti yöneticilerini kendi dediklerini yalanlamak zorunda bırakarak 21 Mayıs’ta partinin başına geçeceğini açıkladı. Dedik ya acelesi var.
Ankara’da 1 Mayıs
Şaibeli bir seçimin ardından OHAL koşulları altında gerçekleşen 2017 1 Mayıs’ı Ankara’da Kolej meydanında kutlandı. Çok sayıda polisin görev aldığı 1 Mayıs’ta; güvenlik noktalarının belirsizliğine, toplanma yerine ulaşımın zor olmasına, iki adımda bir insanların aranmasına, alana girişlerin yavaş ve zorlu yapılmasına rağmen katılım oldukça geniş çapta gerçekleşti. Sendikaların, derneklerin, partilerin, üniversitelerin kortejlerinde KHK’lara, OHAL sürecine, baskı politikalarına ve meşru olmayan seçime karşı sloganlar yükseldi.
Birlik meselesi
Politik durum açısından olumlu veya olumsuz pek çok olasılıkla dolu, hareketli bir yeni döneme girdik. Herkesin bildiği şekilde, halkın çoğunluğu tek adam rejimine hayır demiş olmasına rağmen sonuç iktidar ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından gasp edildi. Epeyden beri diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin bu yasadışı saldırısı toplumdaki kutuplaşmayı daha da güçlendirdi. Referandumun hemen sonrasında pek çok kentte, merkezi semtlerde şimdilik cılız da olsa bazı protestolar yaşandı.
Gerek HAYIR kitlelerinin referandumdan “galiptir bu yolda mağlup” cüretkârlığıyla çıkmış olması, gerekse ardından gelen protesto eylemlilikleri, herkesin önüne şu soruyu koydu: HAYIR cephesinin bilinen politik çeşitliliğine rağmen, diktatörlük girişimini durdurabilmek için Birlik sağlanabilir mi? Ve bu nasıl sağlanır?
Bu, hemen yanıtlanabilmesi zor bir soru. Elbette birlik gerekiyor; ama HAYIRcıların politik açıdan çok renkli oluşu; CHP’nin bu kitleyi bir sonraki seçimlere kadar kendi çevresinde tutma planları; kimi sol ve devrimci çevrelerin inatçı ve aymaz sekter (hep bana) tavırları; bazı kesimlerin partilere karşı (haklı veya haksız) güvensizliği ve kendi başlarına davranma eğilimleri, gibi pek çok etmen birliğin önündeki en önemli engeller, aşılması gereken sorunlar.
Güçlükler ne olursa olsun ve kim ne kadar aykırı düşünürse düşünsün, sosyal ve politik süreçlerde her zaman bir Önderlik sorunu vardır. Dolayısıyla, başka hiçbir politik yapıya güvenmeyenlerin bile gizliden gizliye, gerekli olan birliğe “kim önderlik edebilir” diye düşündüğünü, buna göre planlar yaptığını biliyoruz ya da tahmin edebiliyoruz. İşte tam bu noktada, toplumsal mücadelelerde önderliğin her şeyden önce sınıfsal bir sorun olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, işçi ve emekçi yığınlar öne atılıp seferber olmadıkları sürece, ne seferberliklerin gerekli dönüştürücü kapasiteye ulaşabileceğini, ne de olası demokratik açılımların yeterli genişlik ve kalıcı derinlikte olabileceğini düşünüyoruz.
O zaman ne gerekiyor? Bize göre, her şeyden önce bir işçi-emekçi cephesi. Sendikaların, emekçi partilerinin, işçi-emekçi derneklerinin ve bu sınıf eksenli tüm demokratik ve sosyal kuruluşların oluşturacağı bir cephe. Tüm Hayırcılara güven ve cesaret verecek, seferberlikleri çeşitlendirip güçlendirebilecek, daha da önemlisi onları kendi çevresinde diktatörlüğe karşı birleştirebilecek bir cephe… Bu olabilir mi? Neden olmasın? Yeter ki bu zorunluluğa inanılsın, bu istensin, herkes sorumluluğunu layıkıyla üstlensin.
Ama böyle bir cephenin oluşması gerektiğini söyleyip bekleyemeyiz. Biz devrimci sosyalistlere de bu konuda büyük bir görev düşüyor: işçi-emekçi cephesinin oluşması için çalışmak, bu fikri ve mücadelenin tüm talep ve sloganlarını kitlelere taşımak, emekçi mahallelerinde, sendikalarda ve diğer işçi örgütlerinde bu doğrultuda uğraş vermek. Üstelik devrimci sosyalistler olarak böyle düşünenin sadece biz olmadığımızı da biliyoruz.
Bu yüzden de belirli politik ve ideolojik konularda farklılıklarımızın olduğunu bilmemize rağmen İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak, devrimci sosyalist olarak kabul ettiğimiz başka partilere ve oluşumlara bu uğurda birlikte çalışma önerisi götürdük. Hatta bunu referandum öncesinde önerdik onlara. Bunların başında da Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) ve Devrimci İşçi Partisi (DİP) geliyordu. Referandum öncesi propaganda sürecinde diktatörlüğe karşı güç birliği yapalım dedik. Ama ne yazık ki, sadece SEP’ten olumlu bir yanıt alabildik. Tüm propagandalarında ve politik çalışmalarında sınıf ekseninden söz eden, birleşik işçi cephesi çağırılarında bulunan diğer oluşumlar, bunun çok daha öncesinde, ondan çok daha basit ve elzem devrimci bir güç birliğinden kaçındılar. Politik partilere güvensizlik duyan, onların sekterliğinden yakınan, devrimcilerin asla bir araya gelemeyeceğini düşünen kesimlerin iddialarına sanki hak verircesine yaptılar bunu…
Ama SEP ile referandum öncesinde bir ortak bildiri yayımladık ve bunu kendi yayınlarımızda duyurduk. Küçük, ama bizce çok değerli bir adım oldu bu. Ortak noktalarımızın olduğunu biliyorduk, bunları çekinmeden birlikte dile getirebildik. Sonra, 1 Mayıs’ta birlikte yürüyelim ve ortak sloganlarımızı birlikte haykıralım dedik. Bunu da başardık. Devrimci Marksistler olarak, isterlerse bayraklarını birbirine karıştırmadan, güç birliği yapabildiklerini kanıtladık. Bu açıdan, tevazuyu elden bırakmadan, SEP’i kutlamak isteriz.
Tabii bu karşılıklı başarıdan hareketle hemen başka ve daha büyük ortak projelere girişiriz gibi bir iddiada bulunmak doğru olmaz. Ama neden birbirimizi daha iyi tanımaya, asgari ortaklıklarımızı yakalamaya devam etmeyelim? Neden gerekirse farklı düşündüğümüz noktaları birlikte tartışmaya çaba göstermeyelim? Neden başka devrimci sosyalistleri de bu çabaya dâhil etmeye uğraşmayalım? Aksi takdirde bizlere, “lafzınız bir şey, davranışınız başka bir şey” diye sormazlar mı?
1 Mayıs’ın ardından: Sonuçlar ve olasılıklar
“Şu anda Fransa, Doğu’yu ve özellikle Türkiye’yi bize karşı uyarmaya çalışıyor ve yalnızca bugünkü telgraflar, Türk basınının makalelerinde, Fransa’nın açık kışkırtmasıyla, İtalya-Sovyet antlaşmasının Sovyetler Birliği’ni, yani sizi ve beni, İtalya’nın Küçük Asya’daki acımasız planlarına destek vermek zorunluluğunda bıraktığını yazıyor. Yoldaşlar, Türkiye Sovyetler Birliği’ne birçok şey borçludur. Genel olarak Doğu’da olduğu gibi, Türkler arasında da Lenin adı, eski peygamberlerin isimlerinin yerini giderek daha fazla alıyor. Fakat üst düzey yönetici çevrelerde emperyalist entrika için alan var. Fransa buna oynamaya çalışıyor ve İtalya’yla olan antlaşmamızın, Türkiye’nin ve bir bütün olarak Doğu halklarının bağımsızlığına karşı doğrudan veya dolaylı olmasının amaçlandığını kışkırtıyor. Ve biz, 1 Mayıs’a hazırlanırken, uluslararası halkların kardeşlik gününe ve dolayısıyla da Doğu halklarının kurtuluş gününe hazırlanırken, bu iddianın yalan ve iftira olduğunu beyan ediyoruz. (…) Bu antlaşma ile İtalya’yla başarıyla ve avantajlı bir şekilde ticaret yapmayı umuyoruz. İtalya’ya, güneydeki buğdayımızı satacağız; İtalyan’ların buğdayla ulusal makarna üretimini başarılı bir şekilde yapabileceklerini duyduk. Onlara petrol satacağız ve onlara kereste satacağız. Fakat ticaretini yapmadığımız ve asla ticaretini yapmayacağımız emtialardan biri, Doğu halklarının bağımsızlığıdır. [Alkış] Bunu, bizimle anlaşma yapmak üzere olan herkes bilsin!”
– Lev Troçki, “Doğuda ve Batıda 1 Mayıs”, Moskova Sovyetinin Anma Plenumasında Konuşma, Nisan 1923
İDP, 1 Mayıs’ta kurucu meclis talebiyle alanlardaydı
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin Taksim için yaptığı başvurunun reddedilmesiyle birlikte Bakırköy’de kutlanılmasına karar kılınan İstanbul 1 Mayıs’ı, on binlerce işçinin ve emekçinin katılımıyla ve coşkusuyla gerçekleştirildi. “Tek adam rejimine hayır! Bağımsız ve egemen kurucu meclis!” pankartıyla yürüyen İşçi Demokrasisi Partisi de, Ankara ve İzmir’in yanı sıra, İstanbul’da Bakırköy meydanındaki yerini aldı.
İncirli Caddesi üzerinde başlayan ve Bakırköy Adliye’nin arkasına çıkan meydanda sonlanan yürüyüş boyunca İDP, “Emperyalizmden kopuş için, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için, işçiden-emekçiden yana yeni bir anayasa için Kurucu Meclis”, “Sendika, sigorta, 6 saat iş günü”, “NATO’dan çıkılsın, İncirlik üssü kapatılsın” ve “Krizin faturası patronlara!” sloganlarını ön plana çıkardı. Bunun yanı sıra İDP yürüyüş boyunca ve alanda, başkanlığın zayıf doğan bir diktatörlük olduğunu anlatan, işçi sınıfının neredeyse kazanılmış bütün haklarına saldırı anlamını taşıyan bu yeni rejimin sınıf seferberlikleri aracılığıyla durdurulması gerektiğini belirten bildirilerinin dağıtımını yaptı. Acil talepler olarak ise OHAL’in kaldırılması ve kıdem tazminatına dokunulmaması sıralandı.
İDP korteji alana Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) kortejiyle birlikte “Grev! Barikat! Devrim! Zafere kadar Sürekli Devrim!” sloganıyla giriş yaptı. İki kortejden “OHAL kalksın! Kıdem kalsın!”, “KHK’lar gidecek! Biz kalacağız!” gibi ortak sloganlar yükseltildi. Referandum sürecinde ortaklaşa kaleme alınmış bir deklarasyonla devrimcilerin birliğine vurgu yapan iki parti, 1 Mayıs’ta ortaklaştıkları talepler üzerinden bu birlik ihtiyacına da böylece vurgu yapmış oldu.
Bakırköy’deki 1 Mayıs alanındaki program, ilk olarak 1977’de, 10 Ekim Ankara katliamında ve iş cinayetlerinde kaybettiğimiz sınıf kardeşlerimiz için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Ardından okunan Enternasyonal marşı hep bir ağızdan söylendi. Alana kurulmuş bulunan kürsüde sırasıyla DİSK, KESK, TMMOB ve TTB genel başkanları konuşmalarını gerçekleştirdiler. Kani Beko referandumda Hayır cephesinin kazanmış olduğunu ve mücadelenin henüz bitmemiş olduğunu vurguladı. KESK Genel Başkanı Özgen ise Kürt illerinde sürdürülen savaş politikalarına dikkat çekti. KHK’larla ihraç edilenlere değinen ve yeni rejimin işçi sınıfının toplumsal haklarına saldırı anlamına geldiğini vurgulayan Raşit Tükel’in konuşmasının ardından ise, hem Kürtçe hem Türkçe okunan ve referandumda Hayır’ın kazanmış olduğunu vurgulayan bir metin okundu.
İstanbul 1 Mayıs’ı hem katılım açısından, hem de nitelik açısından 16 Nisan referandumundan aslında yenik çıkanın saray rejimi olduğunu bir kere daha ispat etmiş oldu. Sosyalist işçi hareketinin derlenişinin ve yeniden ayakları üzerinde durmaya başlamasının nüvelerinin gözlemlendiği bu 1 Mayıs, başkanlık rejiminin inşa çabalarına karşı mücadeleye yapılan çağrıda önemli bir eşik olma özelliği taşıdı ve taşıyor.
Tek adam rejimine Hayır! Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için ileri!
Anayasa değişikliği referandumu, emekçi halkımızın çoğunluğunun sivil diktatörlük anlamına gelen Başkanlık Rejimine karşı olduğunu açıkça ortaya çıkardı. Sonucun hileyle rejim yanlıları lehine ilan edilmesi bu gerçeği değiştiremez. Referandum sonucu meşru değildir. Kaldı ki, referandumun bizzat kendisi gayrimeşrudur. Demokratik hakları gerileten; parlamentoyu işlevsizleştiren; yasama, yürütme ve yargı güçlerini tek adamda birleştiren hiçbir halk oylaması, işçiler ve emekçi halk tarafından meşru olarak kabul edilemez.
Halkın tepkisini ortaya koyan bu sonuç, diktatörlük yanlısı güçleri telaşlandırmış ve savunmaya itmiştir. Patronlar da şaşkındır ve kendileri için istikrarlı bir sömürü düzeninin, zayıf doğan bir diktatörlük aracılığıyla korunamayacağının farkındadırlar. Hep birlikte, emekçi halkın demokratik seferberliğinden ürkmektedirler. Ama yanılmayalım: Rejim, hem patronlara ve emperyalist dünyaya güven vermek; hem de kendisinden ayrılmakta olan güçleri yanında tutabilmek için savunmadan saldırıya geçmek isteyecektir.
15 yıllık iktidarları boyunca işçi sınıfının neredeyse bütün kazanılmış haklarına saldırdılar. Güvencesiz, taşeron çalışmayı kural haline, çalışırken ölmeyi olağan hale getirdiler. Grev yasaklarına başvurdular, mücadeleci sendikal örgütlülüğü ortadan kaldırmaya çalıştılar. Şimdi de OHAL’i ve KHK’ları kalıcılaştırmak; işçi ve emekçi düşmanı, baskıcı, antidemokratik politikalarına devam etmek; derinleşen ekonomik krizin faturasını bizlere ödetmek; ayrımcı politikalarıyla Türkiye işçi sınıfını bölmeye devam etmek; yarattıkları “iç savaş” politikasıyla Kürt halkını ve diğer tüm ezilenleri baskı altında tutmayı sürdürmek için yeni planlar hazırlayacaklardır.
Bu planlı saldırıları durdurmak, diktatörlük inşasını tersine çevirmek mümkündür, zorunludur ve bu bizlerin, işçi-emekçi halkın elindedir. CHP ve HDP’nin referandum sonuçlarını gayrimeşru ilan etmeleri olumludur; onların yasal yollarla iptal etme girişimlerini de destekliyoruz. Ancak, yasamayı tekeline almış olan ve hiçbir yasal zorunluluğu kabul etmeyen bu otoriter rejimden, yasal süreçlerden elde edilebilecek olumlu sonuçları kabul etmesini beklemek olanaklı değildir.
Sivil diktatörlüğü engelleyebilecek yegâne güç, referandumda HAYIR’ı olanaklı kılan, işçilerin, emekçilerin, toplumun tüm demokratik ve devrimci kesimlerini oluşturan kadınların, erkeklerin, gençlerin toplu ve ortak seferberliğidir. Bu noktada tüm ilerici sendikalara ve diğer işçi örgütlerine bu süreci hızlandırmak görevi düşmektedir. Toplumun diğer kesimlerindeki muhalefet hareketlerine ve seferberliklerine güç ve örgütlülük ve daha da önemlisi yön kazandırabilecek olan, işçi sınıfının örgütlü iradesidir. Böyle bir iradeyi işçi ve emekçi sınıfların birleşik cephesi halinde geliştirmek önümüzdeki en önemli görevdir.
Sorunumuz sadece rejimin getirmeye çalıştığı anayasa değişikliklerini engellemek değil, yeni bir demokratik ve sosyal düzen kurabilmektir. Bu parlamentodan ve bu seçim sisteminden böyle bir yeni anayasal düzenin çıkacağına inanmıyoruz. Bunu ancak, Bağımsız ve Egemen bir KURUCU MECLİS gerçekleştirebilir. Sıfır barajla, partilerin yanı sıra tüm işçi ve emekçi örgütlerine seçime katılma ve mecliste temsil hakkının tanındığı, emekçi halk kesimlerinin mecliste temsilinin sağlandığı bir Kurucu Meclis.
OHAL ve KHK uygulamalarına son verilmesi; tüm baskı yasalarının iptali; demokratik hak ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması; devletin kamu kaynaklarını yağmalayan yandaş patronlardan temizlenmesi; işçi ücretlerinin ve çalışma saatlerinin belirlenmesi; taşeronluğun ve diğer güvencesiz çalışma biçimlerinin iptal edilmesi; iş yasalarının emekçiler lehine yeniden düzenlenmesi; sendikal özgürlüklerin temini gibi demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerin hayata geçirilmesi için bir Kurucu Meclis.
1 MAYIS 2017 DİKTATÖRLÜK REJİMİNİ ENGELLEYECEK KİTLE SEFERBERLİKLERİNİN ATEŞLEYİCİSİ OLSUN!
ÖZGÜRLÜKLER VE DEMOKRASİ, İŞÇİLERİN, EMEKÇİ HALKIN, KADINLARIN VE GENÇLERİN MÜCADELESİYLE KAZANILACAKTIR!
Siyasal İslam’ın çöküşü: Rubicon’un geçilmesinin ardından komünist olasılıklar
Rubicon nehri sadece Kuzey İtalya’dan aşağıya dökülen bir nehrin adı değil. Bu nehir aynı zamanda antik çağlardaki Roma Cumhuriyeti’nin yasaları altında generallerin ordularıyla geçilmesinin yasaklandığı sınırın da kendisi. Sözde Cumhuriyet, darbe benzeri askeri girişimleri engelleyebilmek adına Rubicon nehrini, Romalı generallerin bölüklerinin ve çeşitli silahlı formasyonlarının girişinin yasak olduğu kırmızı çizgi ilan etmişti. Spartaküs önderliğindeki köle isyanının şiddetle bastırılmasından 22 sene sonra, yani milattan önce 49’da Sezar, başkent Roma çok başlı rejim krizinin artan siyasal depremleri ile sarsılırken ordularıyla bu nehri geçmiş, Roma hukukunun yasalarını hiçe saymış ve imparatorluk kendisini hızlıca bir iç savaşın içerisinde bulmuştu. Tarihçi Suetonius, Rubicon geçilirken Sezar’ın tercih etmiş olduğu kelimeleri şöyle aktarır: “Alea iecta est.” Bu meşhur Latince deyişin anlamı “zarlar atıldı”dır.
Referendum Declaration by IDP
- Although the Supreme Electoral Council has not explained its final decision regarding the results of constitutional referendum on April 16, it explained YES votes to be 52.41% (25,133,391) and NO votes as 48.59% (23,758,401). Therefore, the Council announced that the constitutional change was accepted with a difference of 1,374,990 votes. As IDP (Workers’ Democracy Party), we not only consider these results fraudulent but also believe that the referendum itself and its results are not legitimate as a whole.
- The provisions of constitutional change allegedly accepted on referendum pursue leading the country to a party-state dictatorship, not to a more democratic initiative. Moreover, they drag the country back to military junta constitution of 1982 in terms of overall constitutional and democratic rights. As the party of workers and popular masses, IDP cannot accept any referendum in any country as legitimate, which unites that country’s regime and/or administrative system with a single party, party state, dictatorship or executive, legislative and judicial powers at the top of the state and leads to any kind of oppression system.
- Besides, legitimacy of this referendum should be further questioned due to the fact that April 16 referendum was held under state of emergency conditions in which party presidents and administrators, mayors and party members especially in Kurdish cities were imprisoned, opinions against the amendment could not be explained, thousands of people were deterritorialized and in an environment where the government party attempted to impose itself on free will of peoples by illegally using all means of the state.
- On top of it, thousands of violations such as the use of unstamped envelopes and putting invalid stamps into effect despite of the complaints and criticism by ballot box observes starting from the very beginning of referendum have rendered the referendum fully shady. The report of Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE), which observed the elections, announced that the referendum became questionable owing to unlawful methods, emphasizing the truth once again. IDP believes that these infractions said to concern 2.5 million votes are implementations which increase illegitimacy of the referendum.
- In spite of all these hitches, half of the voters heroically objected to a drift towards an authoritarian regime. We consider this opposition as a victory of popular masses. The largest cities of the country said “No” to dictatorship; AKP+MHP (Justice and Development Party -government party- and Nationalist Movement Party) alliance has been substantially downgraded in industrial cities like Bursa, Sakarya and Kocaeli; Kurdish cities maintain their democratic stance… These all point out that the regime will have a hard time in authoritarianism, and democratic and social mobilizations will gain strength.
- The votes allegedly received by authoritarianism through abovementioned antidemocratic practices are expressed as a personal acquisition by the “Chief” himself. In other words, the new system of governance to be found is not an institutional victory of the regime and so it is a fake triumph in this sense. A system which will be built in such way will be an unbalanced authoritarian regime and an extremely weak personal dictatorship. The President and AKP are well aware of this situation, and they will develop new strategies after situation analyses to be made in the forthcoming days and weeks. Given the attacks started by the government in Kurdish cities and across the country following the election defeat on June 7, 2015, it is highly possible that their new policies will be similar. Speeches of the President right after the referendum gives this clue.
- In addition to the weakness of party-state system and Turkish-type authoritarian regime to be created, bosses, in other words, the bourgeoisie is also hesitant in part and astounded in reality. We may expect pursuits of political outburst in the bourgeoisie which has seen that a regime based on a single chief is politically unbalanced in the middle and long term, dangerous in terms of society and economically unfavorable. Discontents within AKP, the fact that MHP is divided and the presence of center and center-right politicians seemingly “democratic-liberal” will accelerate the attempts of forming a new alternative for the bourgeoisie. It is possible that we will witness establishment of such parties in the upcoming weeks. At this point, duty of IDP will be to prevent working and popular classes from setting their hopes on fake democratic organizations, give weight to policies based on class independence and accelerate the building of a revolutionary party.
- Since HDP leaders are in jail and the ones who are not imprisoned are under the government’s oppression, CHP (Republican People’s Party) and its president Kemal Kılıçdaroğlu assumed the leadership of NO front. It can be said that they were successful in their own terms during referendum campaign, and therefore it is obvious they will now try to utilize the majority of “NO” votes in favor of their party. However, we will be required, without disrupting the unity of class, to insistently tell working and popular masses that this party is eventually an advocate of bourgeois regime and capitalist exploitation system. IDP will ask CHP to be insistent regarding the fraudulency and illegitimacy of referendum, and will continue to persistently tell laborers and democrats supporting CHP that a constitution can be legitimate only if it leads the country to a democratic and social change.
- The first explanation of Kılıçdaroğlu right after referendum stating that constitution is a “social contract” and therefore “the politics has great obligations” signaled that CHP can enter into a new agreement with the authoritarian regime. As a matter of fact, Kılıçdaroğlu now suggests “preparing a new constitution together” with the authoritarian regime. IDP invites working masses not to build high hopes in which a democratic constitution is prepared by coming to terms with leaders and their so-called representatives who are keen on an antidemocratic authoritarian regime. A truly democratic and social constitution can only be written through a Constituent Assembly comprised of all parts of the society, workers’ organizations, women and social movements. The only power that can stand against and hold CHP back from compromising with the system of dictatorship will be the pressure of workers, laborers, young militants of CHP and women’s movements. IDP is ready to collaborate with these powers.
- On the other hand, IDP strongly criticizes CHP’s counterrevolutionary attitude and discourse against Syrian refugees and state system during pre-referendum propaganda period. CHP develops an antilabor and racist attitude towards Syrian asylum seekers. IDP recognizes these asylum seekers as a part of working masses in Turkey, and defends that the asylum seekers who want to stay and live in this country should benefit from all civil rights equally. The allegation that asylum seekers cause unemployment among local workers by occupying job opportunities in the country is nothing but an allegation used by the regime and bourgeoisie to divide the working class. The real reason behind unemployment is capitalist production style and its greed for cheap labor exploitation. The only system that can eliminate unemployment is a centrally planned economy to be built under democratic control of all workers and popular masses. IDP invites all progressive unions, and asylum seeker and refugee laborers to endeavor to unite with working class in line with this aim. On the other hand, granting the power to reorganize all administrative units of the country to a single chief is a regulation which we are naturally against. This authorization should be returned to the parliament immediately. However, wholly objecting to the idea of establishing states through an anti-Kurdish approach cannot be accepted. IDP supports universal self-determination right of a nation within the framework of Kurdish cities’ demands, and therefore the ability of establishing state or states provided that such ability is within the will of a democratic parliament.
- We salute the upright, self-confident and honorable stance of HDP as a democratic party despite of all pressures. As IDP, we always have stood and will stand against the oppressions of government on this party. We know that the so-called lost votes in the referendum are due to these oppressions, mass exiles and electoral frauds. No matter what, HDP continues to represent willpower of the Kurdish people. What is expected from HDP in the upcoming period is to embrace all worker and laborer masses of Turkey and help unify self-determination right of peoples with liberation struggle. IDP will always be open to collaborate with a democratic party like HDP, and continue to criticize all attempts that disrupt the unity of working masses with nationalist discourse and give the excuses referred to as “counter-terrorism practices” to the hands of regime.
- One of the factors that lead the half of voters to say NO to the authoritarian regime was democratic mass organizations and movements and social media. We whole-heartedly congratulate thousands of women and men, and especially the youth who gathered around these circles and dauntlessly struggled against the attempts of dictatorship. Their efforts existed as various communities were extremely significant and partly determinative in the triumph of NO, particularly in big cities and in downgrading the supporters of the Chief substantially in many places. The duty of IDP is now continue to act with these communities and contribute to the development of a workers’ alternative with them.
- Victory of NO votes in big cities including industrial centers points out that working class is freeing itself from the illusions created by the oppressive regime. At this point, all progressive unions and other labor organizations should now speed up this process. Organized will of working class will bring in strength and organization, and more importantly, guidance to opposition movements and mobilizations in other parts of the society. The most significant duty of IDP is to contribute to improve such will as a united front of working class and laborers.
- IDP believes that the urgent goals of the upcoming political struggle period are:
- Lift the State of Emergency immediately!
- End to decree laws!
- Release all political prisoners and imprisoned journalists!
- Reemploy the workers who don’t have certain court decision and were unlawfully dismissed by decree law!
- End the oppressions on right to organization, expression and demonstration!
- April 16 referendum is invalid and illegitimate!
- Forward for a Constituent Assembly to prepare a democratic and social constitution!
İDP referandum deklarasyonu
- Yüksek Seçim Kurulu 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandum sonuçları hakkında henüz kesin kararını açıklamamış olmakla birlikte EVET oylarını %51.41 (25,133,391), HAYIR oylarını ise %48.59 (23,758,401) olarak açıklamıştır. Dolayısıyla anayasa değişikliğinin 1,374,990 oy farkıyla (%2.82) kabul edildiğini duyurmuştur. İDP olarak biz bu sonuçların sadece şaibeli olduğu için değil, ama aynı zamanda referandumun kendisinin ve sonuçlarının bir bütün olarak meşru olmadığı kanaatindeyiz.
- Referandumda kabul edildiği iddia edilen anayasa değişikliği maddeleri, ülkeyi daha demokratik bir açılıma değil, parti-devlet diktatörlüğüne doğru sürükleme amacını ve hedefini gütmekte, anayasal ve demokratik haklar bütününde 1982 askeri cunta anayasasının daha da gerisine taşımaktadır. İşçilerin, emekçi halkın partisi olarak İDP, hiçbir ülkede o ülkenin rejimini ve/veya idari sistemini tek parti, parti-devlet, diktatörlük veya yasama-yürütme-yargı erklerini devletin zirvesinde birleştiren herhangi türden bir baskı sistemine sürükleyen hiçbir halk oylamasını meşru olarak kabul edemeyiz.
- Üstelik 16 Nisan referandumunun olağanüstü hal koşullarında, özellikle Kürt illerinde parti başkanlarının ve yöneticilerinin, belediye başkanlarının, parti üyelerinin hapislerde yatırıldığı, değişiklik karşıtı görüşlerinin ifade edilemediği, on binlerce insanın yerlerinden yurtlarından edildiği koşullarda ve iktidar partisinin yasa dışı olarak devletin tüm imkânlarını kullanarak kendini halkların özgür iradesi üzerine empoze etmeye girişmiş olduğu bir ortamda yapılmış olması, bu halkoylamasının meşruiyetini daha da bir sorgulanmasına yol açmıştır.
- Üstüne üstlük, daha referandumun ilk saatlerinden itibaren seçim sandığı gözlemcilerinden gelen şikâyetler ve eleştiriler, mühürsüz zarfların kullanımı, geçersiz mühürlerin devreye sokulması gibi binlerce ihlal, referandumu iyiden iyiye şaibeli duruma getirmiştir. Seçimleri izlemiş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın raporunun referandumun hukuk dışı yöntemler dolayısıyla kuşkulu hale gelmiş olduğunu duyurması da bu gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır. İDP, 2,5 milyon oyu ilgilendirdiği söylenen bu usulsüzlüklerin referandumun gayrimeşruluğunu artıran uygulamalar olduğuna inanmaktadır.
- Bütün bu olumsuzluklara karşın seçmenlerin yarısının otoriter bir rejime kayışa karşı kahramanca karşı çıkmış olmasını, emekçi yığınların bir zaferi olarak kabul ediyoruz. Ülkenin atardamarlarını taşıyan büyük kentlerde diktatörlüğe hayır denmiş olması, Bursa, Sakarya ve Kocaeli gibi sanayi illerinde AKP+MHP ittifakının önemli oranlarda geriletilmesi, Kürt illerinin demokratik duruşlarını korumaya devam ediyor oluşu, rejimin otoriterlik konusunda zorlanacağına ve demokratik ve toplumsal seferberliklerin güçleneceğine işaret etmektedir.
- Otoriterliğin yukarda anlatılan tüm antidemokratik uygulamalarıyla aldığını iddia ettiği oylar, bizzat kendisi tarafından Reis’lerinin bireysel kazanımı olarak ifade edilmektedir. Yani yeni kurulacak olan yönetim sistemi rejimin kurumsal bir zaferi değildir ve bu anlamda sahte bir galibiyettir. Böylece inşa edilmeye çalışılacak olan sistem, dengesiz bir otoriter rejim, son derece zayıf bir kişisel diktatörlük olacaktır. Cumhurbaşkanı ve AKP bu durumun farkındadır ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda yapacakları durum analizlerinden sonra yeni stratejiler geliştireceklerdir. 7 Haziran 2015 seçim mağlubiyetinden sonra hükümetin Kürt illerinde ve tüm ülke genelinde başlattığı saldırılar hatırlanacak olursa, uygulayacakları yeni politikaların da benzer nitelikte olma olasılığı yüksektir. Cumhurbaşkanı’nın referandumun hemen sonrasında yaptığı konuşmalar bunun işaretini vermektedir.
- Yaratılmaya çalışılacak olan parti-devlet sisteminin ve Türk tipi otoriter rejimin zayıf olmasının yanı sıra, bu rejimin sözcülüğünü üstlendiği patronlar sınıfı, yani bir bütün olarak burjuvazi de kısmen kararsız ve esas olarak da şaşkın haldedir. Tek şefe dayalı bir rejimin orta ve uzun vadede siyasi olarak dengesiz, toplumsal açıdan tehlikeli ve ekonomik açıdan olumsuz olduğunu gören burjuva kesimlerden yeni siyasi çıkış arayışları bekleyebiliriz. AKP içindeki hoşnutsuzluklar, MHP’nin bölünmüş olması ve “demokrat-liberal” görünümlü merkez ve merkez-sağ politikacıların varlığı, burjuvazi için yeni bir alternatif oluşturma girişimlerine hız kazandıracaktır. Önümüzdeki haftalarda bu tip yeni parti ve partilerin kuruluşuna tanık olmamız olasıdır. Bu noktada İDP’nin görevi, işçi ve emekçi sınıfların sahte demokrat oluşumlara umut bağlamaması için çalışmak, sınıf bağımsızlığını esas alan politikalara ağırlık vermek ve devrimci partinin inşasını hızlandırmak olacaktır.
- HDP önderliğinin hapishanelerde ve dışarıda olanlarının da devlet baskısı altında olmaları nedeniyle HAYIR cephesinin önderliğini üstlenen CHP’nin ve onun başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun referandum kampanyası boyunca kendisi açısından başarılı bir performans gösterdiği söylenebilir ve dolayısıyla da şimdi HAYIR oylarının çoğunluğunu kendi partisi adına değerlendirmeye çalışacağı bellidir. Ne var ki bu partinin son tahlilde burjuva rejimin ve kapitalist sömürü sisteminin savunucusu olduğunu işçi ve emekçi kitlelere sınıfın birliğini bozmadan ısrarla anlatmamız gerekecektir. İDP, referandumun şaibeli ve gayrimeşru olduğu noktasında CHP’den ısrarcı olmasını isteyecek, özellikle CHP’ye gönül veren emekçi ve demokrat kesimlere ülkeyi ancak demokratik ve sosyal bir dönüşüme yöneltebilecek olan bir anayasanın meşru olabileceğini ısrarla anlatmaya devam edecektir.
- Kılıçdaroğlu’nun referandum ertesinde yaptığı ilk açıklamada, anayasanın bir “toplum anlaşması” olduğu ve bu nedenle de “siyasete büyük görevler düştüğü” yolundaki ifadesi, CHP’nin otoriter rejimle yeni bir anlaşma içine girebileceği sinyalini vermiştir. Nitekim Kılıçdaroğlu şimdi otoriter rejime “birlikte yeni bir anayasa hazırlanmasını” önermektedir. İDP emekçi kitleleri, antidemokratik otoriter rejim heveslisi liderlerle ve onların sözde vekilleriyle anlaşarak ve uzlaşarak demokratik bir anayasanın yapılabileceği hayallerine kapılmamaya çağırır. Gerçekten demokratik ve sosyal bir anayasayı, tüm toplum kesimlerinin, işçi-emekçi örgütlerinin, kadınların, sosyal hareketlerin katılımıyla oluşacak bir Kurucu Meclis gerçekleştirebilir. CHP’yi diktatörlük sistemiyle uzlaşmaya yanaşmasına karşı duracak ve onu bundan alıkoyacak yegâne güç, işçi ve emekçilerin, CHP’li genç militanların ve kadın hareketlerinin baskısı olacaktır. İDP bu güçlerle işbirliği yapmaya hazırdır.
- Öte yandan İDP, CHP’nin referandum öncesi propaganda döneminde Suriyeli göçmenler ve eyalet sistemi karşısındaki tutumunu ve söylemini karşıdevrimci olarak şiddetle eleştirir. CHP, Suriyeli sığınmacılara emek düşmanı ve ırkçı bir anlayışla tavır almaktadır. İDP, bu sığınmacıları Türkiye emekçi yığınlarının bir parçası olarak kabul etmekte ve bu ülkede kalıp yaşamak isteyen sığınmacılara tüm yurttaşlık haklarından eşit olarak yararlanmalarını savunmaktadır. Sığınmacıların ülkedeki iş olanaklarını işgal ederek yerel emekçiler arasında işsizliğe yol açtıkları iddiası, rejimin ve burjuvazinin işçi sınıfını bölmek için kullandığı iddiadan başka bir şey değildir. İşsizliğin asıl nedeni kapitalist üretim tarzıdır, onun ucuz emek sömürüsü hırsıdır ve işsizliği ortadan kaldıracak yegâne sistem tüm işçi ve emekçi yığınların demokratik kontrolü altında inşa edilecek olan planlı merkezi ekonomidir. İDP tüm ilerici sendikaları, sığınmacı ve göçmen emekçileri bu hedef doğrultusunda işçi sınıfıyla bütünleştirme doğrultusunda çaba sarf etmeye çağırır. Öte yandan, ülkedeki idari birimleri yeniden düzenleme yetkisinin tek şefe emanet edilmesi elbette karşısında olduğumuz bir düzenlemedir. Bu yetki derhal parlamentoya iade edilmelidir. Ancak bir bütün olarak eyaletlerin kurulması fikrine Kürt karşıtı bir yaklaşımla karşı çıkılması kabul edilemez. İDP, Kürt illerinin talebi çerçevesinde, o halkın kendi kaderini belirleme evrensel hakkı dolayısıyla, eyalet veya eyaletlerin kurulabilmesi yetisini —demokratik bir parlamentonun iradesinde olmak kaydıyla— desteklemektedir.
- HDP’nin, üzerindeki tüm baskılara rağmen demokratik bir parti olarak özgüvenle ve onurla dimdik ayakta durmasını selamlıyoruz. İDP olarak bu partinin üzerindeki devlet baskılarının her zaman karşısında olduk ve olacağız. Referandumda kaybettiği söylenen oyların bu baskı koşullarından, kitlesel sürgünlerden ve seçim hilelerinden kaynaklandığının bilincindeyiz. Buna karşın HDP Kürt halkın iradesini temsil etmeye devam etmektedir. Önümüzdeki dönemde HDP’den beklenen, tüm Türkiye işçi ve emekçi yığınlarıyla kucaklaması ve toplumsal kurtuluş mücadelesi ile halkların kendi kaderlerini belirleme hakkını bütünleştirmeye yardımcı olmasıdır. İDP, HDP gibi bir demokratik partiyle işbirliği yapmaya her zaman açık olacak, ulusalcı söylemle emekçi yığınların birliğini bozan ve rejimin eline “terör karşıtı uygulamalar” diye adlandırdığı gerekçeleri veren her türlü girişimi eleştirmeye devam edecektir.
- Seçmenlerin yarısını otoriterlik sistemine HAYIR demesini olanaklı kılan unsurlardan birisi de, demokratik kitle örgütleri, hareketleri ve sosyal medya olmuştur. Bu çevrelerde toplanan ve yılmaz bir biçimde diktatörlük girişimlerine karşı mücadele eden binlerce kadını ve erkeği, özellikle de gençliği yürekten kutluyoruz. Onların irili ufaklı topluluklar olarak ortaya koydukları çabalar, özellikle büyük kentlerde HAYIR’ın kazanmasında ve pek çok yerde Şef yanlılarının önemli oranlarda geriletilmesinde son derece önemli ve hatta yer yer belirleyici olmuştur. Şimdi İDP’nin görevi bu topluluklarla birlikte hareket etmeye devam etmek, onlarla birlikte bir emekçi alternatifinin gelişmesine katkıda bulunmak olacaktır.
- Sanayi merkezleri de dâhil olmak üzere büyük kentlerde HAYIR oylarının zaferi, işçi sınıfının baskı rejiminin yarattığı yanılsamalardan kurtulmakta olduğuna işaret etmektedir. Şimdi bu noktada tüm ilerici sendikalara ve diğer işçi örgütlerine bu süreci hızlandırmak görevi düşmektedir. Toplumun diğer kesimlerindeki muhalefet hareketlerine ve seferberliklerine güç ve örgütlülük ve daha da önemlisi yön kazandırabilecek olan, işçi sınıfının örgütlü iradesidir. Böyle bir iradeyi işçi ve emekçi sınıfların birleşik cephesi halinde geliştirmeye katkıda bulunmak İDP’nin en önemli görevidir.
- İDP, önümüzdeki siyasi mücadele sürecinin acil hedeflerinin şunlar olduğu inancındadır:
- Olağanüstü Hal derhal kaldırılsın!
- KHK uygulamalarına son verilsin!
- Tüm siyasi tutuklular ve tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın!
- Haklarında kesin mahkeme kararı olmayan ve KHK ile hukuksuz bir şekilde işten çıkarılanlar işlerine iade edilsin!
- Örgütlenme, ifade ve gösteri hakları üzerindeki baskılara son verilsin!
- 16 Nisan referandumu geçersizdir, gayrimeşrudur!
- Demokratik ve sosyal bir anayasayı oluşturacak bir Kurucu Meclis için ileri!
Referandum sonuçları meşru değildir!
Yoğun şaibeler altında gerçekleşen 16 Nisan referandumunun YSK tarafından açıklanmamış gayrıresmi sonuçlarına göre Evet oylarının yüzde 51.4 oranında olduğu iddia ediliyor.
Eğer sonuçlar bir biçimde resmileştirilirse Türkiye tarihinde ilk kez İstanbul, Ankara ve İzmir’in ortak oy oranlarının aksine bir sonuç ile karşı karşıya kalmış olacağız. Öylesine eşitisiz bir referandum günü yaşadık ki, YSK kendi kurallarını çiğneyerek mühür bulunmayan oy zarflarının da geçerli kabul edeceğini ifade ederek usulsüzlük bayrağını göğüsledi (Söz konusu oy miktarının 2.5 milyon civarında olduğunun altını çizmek gerekiyor). Kürt illerinde çeşitli bahaneler gösterilerek sandık görevlilerinin görev yapmalarının önüne engeller koyuldu. Hiçbir itiraz kabul edilmediği gibi, resmi açılamalar dahi beklenmeden Saray’ın ve AKP’nin zaferi ilan edildi.
Türkiye işçi sınıfı tıpkı 12 Eylül anayasa referandumu gibi 16 Nisan anayasa referandumunun da meşru görülemeyeceğinin farkındadır. Onca usulsüzlük ve devletin tüm imkanlarının -baskı, yargı ve denetleme dahil- seferber edilmesine rağmen Saray ve AKP, arzu ettiğinin dışında ancak yüzde 1.4’lük bir farka ulaşabildiğini iddia etmektedir.
Yalnızca bir kişinin ve çeperinin bekası için tüm devlet olanaklarının seferber edilip kullanılması ile varabildikleri en yüksek nokta budur. Sayısız baskı ve şaibeye rağmen sarayın karşısında duran kitlelerin kararlılığı Erdoğan yönetiminin karanlık kâbusu olmayı sürdürecektir.
Referandum sonuçları meşru değildir. İçinde bulunduğumuz tablo bizlere bir kez daha işçi düşmanı ve baskıcı rejimden gerçek bir çıkışın, emperyalizmden kopuş, temel demokratik hakların tanınması ve yoksulluk sorunumuza dair acil önlemleri almak üzere demokratik ve sosyal bir anayasa hazırlanması için derhal bir kurucu meclisin toplanmasıyla mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.
OHAL ve KHK rejimine son!
Milletvekilleri ve siyasi tutuklular serbest bırakılsın!
Başkanlık rejimine hayır!
Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez
1.) Başkanlık gündemi, 1908 devriminin yarım kalan görevleri ile 2008 ekonomik krizinin yıkıcı etkilerinin sentezlenmesinin doğrudan bir sonucudur.
İUB – DE | Türkiye’de anayasa değişikliği: Referandumda HAYIR’ın zaferi için
Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in 16 Nisan referandumu üzerine yayınlamış olduğu deklarasyonun Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.
Korkuya karşı umudu, baskıya karşı dayanışmayı yükseltmek, barbarlığa karşı geleceğimizi inşa etmek için birleşik bir 1 Mayıs!
Türkiye tarihinin en önemli günlerinden birine, 16 Nisan referandumuna gidiyor. Erdoğan ve AKP ülkeyi bütün iktidarın tek bir adamın elinde toplandığı bir rejime sürüklemek istiyor. Daha güçlü bir ekonomi yaratmak ve terörü bitirmek için. Sanki 15 yıldır iktidarda kendileri yok, ekonomik çöküşü kendileri yaratmadılar, terörün başlamasında hiç payları yok!
Başkanlık teşvikleri
16 Nisan’a sayılı günler kala, anket sonuçlarında “Hayır”ın yüksek olması Erdoğan iktidarını elindeki kozların hepsini oynamaya itti. 15 yılda yapmadıkları teşvikleri iki ay gibi bir süre içine sığdırmaya çalışıyorlar. İlk önce mobilya, beyaz eşya gibi ürünlerden haksızca toplanan özel tüketim vergisi sıfırlandı, sonra lüks tüketim olan tekne, yat vb. alımlardan vergi kaldırıldı ama yine de “Hayır”ın yükselişi durdurulamadı. Bu sefer pabuç pahalıydı! Uzun süredir kullanılan ayrımcı dil, bir süredir devam eden OHAL, piyasaları kırdı geçirdi; dışarıdan gelen sıcak paranın da ayağı kesildi.
Hayır! Hayır! Hayır!
16 Nisan referandumuna çok kısa bir süre kaldı. Görünen o ki, eğer ortada sandık varsa kazanan RTE/AKP olur, tezi bu kez tekrarlamayacak! Bu yüzden Bahçeli’yi de yedeğine alan iktidarı, kaybetme korkusu sarmış durumda. Pekiyi, şaşırtıcı mı? RTE/AKP’nin “başkanlık” önerisi öylesine açıktan savunulamaz durumda ki, şaşırtıcı değil! Zaten bu nedenle iktidar, “Hayır” diyeceğini açıklayanlara akıl almaz hakaretler/suçlamalar yapıyor, vaatlerin yerini hamaset alıyor ve ancak bitmek bilmez bir yaygarayla “Evet” kampanyası sürdürülebiliyor.
Suriye’de emperyalizmin bombardımanını reddediyoruz! Esad-Putin’in katliamlarına hayır!
Donal Trump’ın emriyle ABD’nin yaklaşık 50 füzesi Esad rejiminin askeri üslerine atıldı. Bu saldırının, birkaç gün önce Esad tarafından gerçekleştirilen kimyasal saldırıya dönük bir cezalandırma amacıyla gerçekleştirildiği savunuldu.
Hem ABD’nin bombardımanını hem de Rusya’nın hava desteğine sahip Esad’ın gerçekleştirdiği cani katliamı kınıyor ve reddediyoruz. Sosyalist akımımız, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), yıllardır Esad diktatörlüğünün, onun katliam politikalarının karşısında duruyor ve son olarak, 4 Nisan günü Idlib’in Han Şeyhun kasabasına dönük olarak gerçekleştirilen, 72 kişinin hayatını kaybettiği ve onlarca kişinin yaralandığı kimyasal saldırıyı kınıyor ve reddediyor.
Fakat aynı zamanda, Trump tarafından emri verilen bombardımanı da reddediyoruz. “Adalet”i sağlamak konusunda emperyalizmin hiçbir hakkı bulunmuyor. Amerikan emperyalizmi tüm dünyada gerçekleştirdiği işgaller ve saldırılarla tarihin gördüğü en büyük katildir.
Dünya halklarına ve dünya soluna, sendikalara, öğrenci örgütlerine hem emperyalist bombardımanı hem de Esad ve Putin rejimlerini kınamaya ve reddetmeye, isyancı Suriye halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.
Suriye’de bombardımanlara son! ABD’nin ve Trump’ın saldırılarına hayır! Tüm yabancı askeri güçler ülkeden çekilsin. Esad diktatörlüğüne ve IŞİD’e hayır! Suriye halkının direnişine destek. Hükümetler Esad diktatörlüğüyle ilişkilerine son versin.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
7 Nisan 2017
‘Evet’çi işçi kardeşlerime açık mektup: Saray büyüdükçe, ekmeğimiz küçülecek
Türkiye yakında bir anayasa değişikliği oylamak için sandıklara gidecek. İktidar talep ettiği düzene “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adını veriyor ama bu isimlendirme doğru değil. Gerçekte ise teklif edilen, işçiye düşman patrona dost yetkilerin ve uygulamaların yalnızca bir adamın elinde toplanacak olması. Saray şimdiden bizleri ücretsiz otobüslerle meydanlara davet etmeye, ilçelerimizdeki AKP bürolarında iç savaş tehditleri savurmaya ve “Hayır” diyenleri terörist olmakla suçlamaya başladı bile. Ekmeğimizi savunmak ne zamandan beri “terörist” olmakla eşdeğer tutulmaya başlandı?
Ülke ekonomisi: Freni boşalmış kamyon!
Türkiye ekonomisi politik kargaşayla paralel ilerlerken sermaye, 16 Nisan referandumuna kilitlenmiş durumda, fakat önünü göremiyor. Son yedi yılın en yüksek işsizlik rakamları açıklandı. Faiz ortalama %11’ler seviyesinde seyrederken, döviz 3.60-3.70 arasında salınıyor. Hem dış politika, hem de sürdürülemez iç politika etkisiyle belirsiz ve karanlık bir iktisadi durumla karşı karşıyayız.
Nisan Tezleri’nin 100. senesi, referandum ve Türkiye devrimi
“(Kimine aşktır yaşamdır kimine, ama nisan
bir isyandır senin sessizliğinde.)
…
(Ekim uğrun uğrun büyür nisanla ve belki de
her sonbahar bir ilkbaharla.)
…
(Çekip gitmeli artık arkada birşey bırakmadan.
Yeni serüvenlere girmeli insan, nisan nisyan ol-
madan)
…
Çünkü benim düşlerim, benim yüzyıllık düşlerim
yüzyılın başında eylemindi senin.”
– Zafer Ekin Karabay, Nisan Tezleri Şiiri
Referandumdan sonra: Sınıf için mücadele sebepleri
Türkiye’nin yoksulluk, iş cinayetleri, temel demokratik haklar, emperyalizme bağımlılık, doğaya verilen geri dönüşsüz zararlar gibi onlarca, hem de çok temel sorunu varken, referandum sürecinde bir kişi ve çeperinin bekası için kavga veriliyor. Bu beka kavgasında geçmişin tüm dengeleri kaybolmuşken, eski ya da yeni bir Türkiye de kurulamıyor.
Bu düzene biat eden akademisyen gerek…
Ben, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi kadrosuyla çalışmış bir işçiyim. Çalıştığım süre uzun olmasa da, bu süre, benim hem akademinin hem de içinde yaşadığımız kirli düzenin ne olduğunu anlamama yetti.
8 Mart’tan 16 Nisan’a doğru…
Kadınlar, bu yıl 8 Mart’ta ülkenin politik gündemine seyirci kalmadılar ve hep birlikte Hayır’ı yükselttiler. Herhalde OHAL geldiğinden beri bu denli kalabalık ve coşkulu bir eylem-dayanışma daha olmamıştır. 8 Mart süreci Türkiye’nin dört bir yanında tüm haftaya yayılan etkinliklerle geçti.
Orlando Chirino ile söyleşi: “Hükümet Venezuela’yı bir yıkıma sürükledi”
Venezuela bir ekonomik ve sosyal çöküşün içinde. Neredeyse 20 yıldır iktidarda olan Chavezciliğin “21. yüzyılın sosyalizmi”nden geriye bir yıkım miras kaldı. Bütün sol, radikal söylemlerine rağmen Chavezcilik ülkedeki kapitalist sömürü düzenine ve yağmacı emperyalist sisteme karşı gerçek bir mücadele vermedi. Petrole dayalı ekonomik yapıda, dünya ekonomik durumunun olağanüstü kârlara imkan tanıdığı dönemde, kısmi sosyal reformlar hayata geçirilmekle birlikte, dünya ekonomik krizinin başlamasıyla acımasız bir neoliberal sağcı hükümetten farksız bir şekilde kemer sıkma politikaları uygulandı ve bir yanda Chavezciliğin yeni zengin sınıfı (boliburjuvazi) türemişken, emekçi halk sefalet koşullarına mahkum edildi. Dünya solunun önemli bir kesimi için bir dönem boyunca referans kaynağına dönüşmüş Chavezcilikle gerçek bir yüzleşme yapılmadan, dünya solunun devrimci bir temelde yeni bir yükseliş evresine girmesi düşünülemez.
Bu çerçevede, Venezuela’da başından itibaren sınıf bağımsızlığını, kapitalizm ve emperyalizmden gerçek bir kopuşu savunan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu) liderlerinden ve aynı zamanda ülke çapında tanınan bir işçi önderi olan Orlando Chirino’yla ülkenin mevcut durumu üzerine bir söyleşi yaptık.
Mevcut durumu nasıl değerlendirmektesiniz?
Ülke bir çöküş döneminden geçiyor. Milyonlarca genç son on yılda, özellikle de son birkaç yılda ülkeyi terk etti. Enflasyon geçtiğimiz yıl, en iyimser hesaplamalara göre yüzde 600’ü aştı ve bu sene yüzde 1000’i aşması bekleniyor. 1999 ile 2010 arasında ekonomik büyüme ortalaması yüzde 0,77 idi. 2016’da ekonomi yüzde 12’den fazla küçüldü ve bu bu sene de çok ciddi bir ekonomi daralma söz konusu. Bir yandan işsizlik artarken, diğer yandan binlerce işçi ücret almasına rağmen evde oturuyor çünkü hammadde eksikliğinden ötürü fabrikalar çalışmıyor. Ülkede üç farklı dólar kuru var: Bazı ithalat ürünleri için 1 dólar 10 bolivara sabitlenirken diğer ürünler için 660 bolivar ve kara borsada 4000 bolivar civarında. Bu devasa farklılıklar, en çürümüş yolsuzlukların gerçekleşmesine fırsat veriyor.
Korkunun oylanması!
16 Nisan referandumu tam manasıyla bir “korku oylaması”na dönüştü. En başta iktidar olmak üzere herkes korkuyor. Çünkü çıkacak sonuca göre, herkesin kaybedeceği veya kaybedeceğini düşündüğü önemli şeyler var. Memleketin birkaç yıldır devam eden kâbus ortamından kaynaklı, tecrübeyle sabit, akla ve mantığa uygun korku ve endişelerin yanı sıra akıl ve mantık dışı korku ve endişeler de etrafı sarmış durumda. Malûm, korku makul sınırları aştığında aklımıza ve mantığımıza zarar verir, ruh sağlığımızı bozar…
İşçilerle ev ev referandum sohbetleri
İşçi Demokrasisi Partisi olarak referandum öncesi emekçi mahallelerinde ev ziyaretleri gerçekleştirdik. İlk ziyaretimiz bir tekstil işçisinin evi oldu. 10 yıllık tekstil işçisi ağabeyimiz öncelikle iş yerinde yaşadığı sorunlardan bahsetti. Son dönemlerde tekstilde yaşanan ekonomik krizin tekstil sektörünü olumsuz yönde etkilediğini söyledi. Bunun işçilere yansımasının ya maaşlarda düşüklük ya da işten atılma olduğunu ifade etti. Özellikle Suriyeli mültecilerin ucuz iş gücü olarak tekstilde emek sömürüsüne maruz kaldığını dile getirdi. Her şeyin zamlanmasına karşın ücretlerin yetersizliğinin bugün en büyük sıkıntı olduğu gerçeğini bir kere de ondan duyduk. Bugün işçi sınıfının işsizlik ve açılıkla tehdit edildiğini, işçilerin bu yüzden hak arayamadıklarını ve bunun, bugün yaşanan OHAL ve baskı uygulamalarından kaynaklandığını söyledi.
Referandum için ev ziyaretleri
İşçi Demokrasisi Partisi olarak referandum oylamasında “Hayır” kampanyası kapsamında ev ziyaretleri gerçekleştirdik. Bu ziyaretler esnasında gayet sıcak karşılandık. Ziyaret ettiğimiz evlerde referandumda oylanacak anayasa maddelerini ev halkıyla birlikte tartışma olanağı bulduk. Bu tartışmalar ve bilgi alışverişleri esnasında anayasa metniyle ilgili sohbetlerimiz oldu. Gittiğimiz ev ziyaretlerinde gördük ki, insanlar anayasa metniyle ilgili bilgilendirildiklerinde “Evet” oyları “Hayır” oylarına dönüşebiliyor.
Referandum ve sonrası: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
Kürt illeri başta olmak üzere ülkenin pek çok yerinde coşkuyla gerçekleştirilen 21 Mart Newroz kutlamalarının kitleselliği ve yarattığı olumlu ivme, iktidarın Hollanda ve Almanya’yla dalaşmasıyla kendi lehine çevirdiğini düşündüğü referandum eğilimlerinin pek de o kadar güçlü olmadığını ortaya koydu. Bütün taraflar için her gün göstergeler iyimserlik ile tam tersi arasında salınıp duruyor. Mücadelenin sıcaklığını yaşayan herkes için bu normal, ama devrimciler ve demokratlar olarak, her ne sonuç çıkarsa çıksın referandum sonrası için soğukkanlılıkla hazırlanmamız gerekiyor. Çünkü hiçbir şey 15 Nisan gibi olmayacak, bunu 7 Haziran 2015 seçimleri ve sonrası deneyimlerimizden biliyoruz.
Her şeyden önce, bu “normal” bir referandum değil, zira söz konusu olan AKP’nin değiştirmeye başladığı rejime (bu kez MHP’nin de desteğiyle) anayasal bir kılıf verme girişimi. Dolayısıyla referandum sonucu Evet çıkarsa (çok az bir farkla bile olsa), RTE ve ortakları otoriter yönetimlerine ulusal ve uluslararası bir meşruiyet ve yasallık sağladıkları iddiasına sahip olacaklar. Bu takdirde de artık mücadelelerin dengesi demokrasi ile Bonapartizm (yarı Bonapartizm diye adlandırdığımız bugünkü rejim) arasında değil, bizzat Bonapartizm ile faşizm arasında salınmaya başlayacak. Yeni yönetim, böylesi bir sonucun mücadeleci kitleler üzerinde yaratacağını düşüneceği moral bozukluğu ile onları geri çekilmeye, savunma pozisyonlarında sığınmaya itmeye çalışacak. Ve saldırı büyüyecek.
Kürt illerinin başına gelecekleri tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yok. İşçi ve emekçi hareketi üzerindeki baskılar ise özellikle en örgütlü, sınıf mücadelesi için referans oluşturan odaklar üzerinde, muhalif sendikalardan başlayarak yoğunlaştırılacak, yandaş sözde sendikalar devlet aygıtının içine daha da sıkı olarak çekilecek. Emekçi mahalleler, ilerici ve devrimci bölgeler ve kentler, sadece resmi güvenlik güçlerinin değil, seferber edilecek İslamcı çapulcu çetelerinin aracılığıyla denetlenmeye, baskı altına alınmaya çalışılacak. Demokrat ve ilerici sosyal hareketlerin, medya organlarının, meslek kuruluşlarının, derneklerin, vb. terörist gruplar olarak ilan edilmesi rejimin “normal güvenlik” uygulamaları arasına dâhil edilebilecek.
Bu tür bir olasılık karşısında demokratik talepler ve savunma içerikli direnişler kuşkusuz daha bir önem kazanacak. Tıpkı bir askeri darbe karşısında yapılması gerektiği gibi, halkoyuyla oluşmuş olan parlamento, siyasi partiler gibi üstyapısal kurumların egemenliğinin ve meşruiyetinin Başkanlık sisteminin OHAL ve benzeri araçlarla yürüteceği darbeler karşısında savunulmasından; grevlerin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ve onun araçlarının, özgür yaşam ve inanç tarzlarının korunmasına kadar her alanda mevziler oluşturulması gerekecek. Ama bu mevziler elbette oralara sığınmak amacıyla değil, ileriye sıçrayabilmek için hazırlanmalı. Zira unutmamak gerekir ki, saldırılar rejimin somut uygulamalar dolayımıyla gelecek: Örneğin, valilere ve kaymakamlara olağanüstü hal ilan etme yetkisi vermek gibi idari sistemde köklü değişiklikler yaratabilecek uygulamalar, parlamentoda değil, Sarayda karara bağlanabilecek. Özelleştirmelere, işten çıkarmalara, toplu sözleşme fesihlerine, sendika kapatmalarına karşı direnişler ve grevler, zaten yapılmaya başladığı gibi “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle yasaklanabilecek. Sosyal hareketler üzerindeki saldırılarda, çevre kıyımlarından çocuk istismarlarına kadar uzanan vahşi uygulamalar sıçrama taşları olarak kullanılabilecek. Dolayısıyla, bütün bu saldırı noktaları ve konularındaki demokratik ve devrimci taleplerimizi, rejimin sadece anti-demokratik değil, ama aynı zamanda kapitalist, ırkçı ve patriarkal karakterini dikkate alarak (Geçiş Talepleri anlayışıyla) oluşturmamız ve savunmayı o eksende (İşçi-Emekçi Cephesi halinde) örgütlememiz gerekecek.
Referandum sonucunun Hayır çıkması ise elbette Sarayın tepesinden başlayıp AKP ve MHP’nin mahalle örgütlerine kadar her yerde şaşkınlık ve moral bozukluğu yaratacaktır. Her şeyden önce CB’nın partili bir başkan ve başbakan gibi davranmasının önüne geçilip anayasal sınırlar içine çekilmesi doğrultusunda meşru bir kitle basıncı oluşacaktır. Bu basıncın Meclis içine yansıması kaçınılmaz olacak, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmaya yönelik yeni bir parlamento seçimi gündeme gelebilecektir. Bu noktada devrimciler ve demokratlar olarak, 1982 anayasasının ilga edilerek yerine demokratik ve sosyal bir anayasanın hazırlanması amacıyla Kurucu Meclis talebinde ısrar etmemiz önem kazanacaktır. Muhalif partilerin ve sendikaların, tüm sosyal hareketlerin seferberliğiyle bunlar sağlanabilir.
Referandumda Bonapartist seçeneğin reddedilmesi işçi ve emekçi hareketi ve Kürt halkı için bir sıçrama noktası oluşturabilir. Kürt halkın kimlik talebinin ve demokratik istemlerinin karşılanmasına; oligarşinin iktidardan uzaklaştırılmasına; sendikal ve diğer tüm demokratik haklar üzerindeki baskıların ve yasakların kaldırılmasına; özelleştirmelere son verilmesine; işçi ve emekçileri ilgilendiren tüm sosyal ve demokratik dönüşümlerin gerçekleştirilmesine yönelik dev bir dalga oluşturulabilir. Bütün bu ve benzeri hedefler oligarşiyle birlikte yerli tekellerin ve yabancı çokuluslu şirketlerin ülkedeki egemenliklerinin temellerini sarsacaktır.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Her ihtimale hazır olmalıyız. Tüm taleplerimiz ve mücadele hedeflerimiz işçi ve emekçi kitlelerin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olmalıdır, savunma sırasında da karşı atılım anında da. Bizim de içinde yer alacağımız devrimci ve demokratik mücadeleler bunu başarabilir. Tabii, referandum sonucu ne olursa olsun, kan ve ter sömürücülerinin mevzilerinden geri püskürtülmesini de. Bunu başarabiliriz.
Sınıfçı bir çıkış için birleşik mücadele!
Türkiye emekçileri, işçi sınıfı ve devrimcileri için kalıcı sonuçları olacak kritik bir dönemden daha geçiyoruz. Önerilen anayasa değişikliği Erdoğan ile çeperindeki zengin ailelerin ve dar çıkar gruplarının bekası dışında hiçbir şey vaat etmiyor ve Türkiye’nin en acil sorunlarına değinmiyor.
Türkiye’yi bir uçuruma sürükleyen Erdoğan yönetimi başından itibaren birçok fiyaskoya imza attı. Ancak başarılı olduğu tek iş, sınıf düşmanı politikaları uygulamak idi. Özelleştirmeler, sendikal örgütlülüğün azaltılması, işsizlik sigortasının fona devri ile patronlarca yağmalanması, ağır vergi yükleri, işsizlikte patlama, artan borçlanma, ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, kamu ve doğa kaynaklarının yağmalanması, varlık fonu ve en can alıcısı iş cinayetlerindeki rekor artış… Tüm bunlar Erdoğan yönetiminin bugüne değin ayakta kalmasının biricik formülü oldu. Yaşam biçimleri ve kimlik kutuplaşmaları temelinde işçi sınıfının bölünmesinin önüne geçmek için AKP’ye sınıfçı bir karşı çıkışı örgütlemek gerekiyor.
Saray’ın bekasına düğümlenmiş olan tarihsel çatışmalar süregelen dönemde zaten 12 Eylül sonrasında bağımsız politik ve örgütsel varlığının inşa etmekte başarılı olmamamış işçi sınıfının siyasal önderliklerini çok yönlü bir parçalanma içerisine soktu. Öyle ki, içinden geçtiğimiz süreçte ortak ve geniş bir “Hayır” örgütlenmesi yapılamadığı gibi ne yazık ki Türkiye işçi sınıfı da bürokratik önderlikleri tarafından referandum sürecine bir programı olmadan sürükleniyor.
Bu süreçte İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Emekçiler Partisi tek adam sistemine karşı bir işçi alternatifinin yaratılması için tüm imkanlarını seferber etmekte. Ancak çabalarımızın tek başımıza kaldıkça yeterli olmayacağının bilincindeyiz. Kapitalizmin dünya çapında bir krize sürüklendiği mevcut koşullarda, Türkiye bir uçuruma ilerlerken tek gerçekçi çıkışın sınıfçı bir yoldan geçtiğini de biliyoruz. Bu yüzden Erdoğan’ın tek adam olma talebi ve Türkiye’nin tükenmez rejim krizlerinin karşısında Referandum süreci içerisinde birleşik mücadeleyi güçlendirmek için inisiyatif alıyoruz.
Tek adamlık isteğine kapılanların yarattıkları kalıcı hasarı ne bu güne değin her fırsatta Erdoğan’a desteğini sunan Türkiye liberalleri ne de kriz emareleri karşısında kılıçlarını bileyen işçi düşmanı emperyalizm onarabilir. Kalıcı ve güvenilir tek çıkışı işçi sınıfı ve ezilen, sömürülen kesimler inşa edebilir.
İDP ve SEP olarak referandum sürecinde emperyalizmden kopuş, AKP/sarayın saldırısı altındaki demokratik hakların korunması ve genişletilmesi, Türkiye’nin tüm ezilenleri için gerçek bir demokrasi ve işçi sınıfı merkezli bir çalışmada ortaklaşıyor ve bu hususlarda bizimle paydaş olan diğer yoldaşlarımızı da bizlerle birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.
Emperyalizm dostu, demokrasi ve işçi düşmanı tek adam yönetimine sınıfçı bir Hayır diyoruz!
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Emekçiler Partisi
Mart 2017
“Türkiye nereye gidiyor?” etkinliği gerçekleşti
İşçi Demokrasisi Partisi olarak düzenlediğimiz, “Referandum öncesi; Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı etkinlik, 26 Mart Pazar günü gerçekleşti. Etkinlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) Uluslararası Sekretaryası’ndan gelen selamlama mesajının okunmasıyla başladı. Ardından, konuşmacılar içinde bulunduğumuz politik kriz sürecinden, anayasa değişikliğinin asıl sebeplerinden ve girdiğimiz bu krizden nasıl çıkabileceğimizden bahsederken; ana konuşmaların sonrasında, salondan alınan sözlerle toplantı devam etti.
Kaşıkla verip kepçeyle aldılar; o yüzden Hayır!
Merhaba, ben özel sektörde asgari ücrete çalışan, birçoğunuzla aynı durumda olan bir işçiyim. Sizlerle aynı ekonomik sorunları yaşayan, aynı varoluş çabasına düşmüş, aynı hayallerin sahibiyim tabir-i caizse…
Ülkenin bu son siyaset gündemi ister istemez işyerimizde de karşılık bulmakta. Konuşuyoruz, tartışıyoruz. Özellikle de, “Başkanlık sistemi ne getirir ne götürür?”, “Evet mi, Hayır mı?”, “Neden Hayır, niçin Evet?” gibi.
Bir arkadaş çalıştığı masadan ayağa kalkarak “Neden Evet?”e, “Daha güçlü bir ülke olacak, silah sanayimizi geliştireceğiz, düşmanlarımıza korku salacağız. Terörü bitireceğiz, iç düşmanlarımızı temizleyeceğiz. Hem PKK’lılar Hayır diyorsa, onun destekçisi CHP Hayır diyorsa, bizim halk olarak Evet dememiz lazım” yanıtını verdi.
Başka bir arkadaş ise, “AKP’nin yaptığı hizmetleri görüp de Hayır demenin hainlik” olduğunu söyledi. Hizmetlerden biraz bahsetmesini istedik “hava alanları, duble yollar, yapılan hastaneler, biten ilaç kuyrukları” vb. diye sıraladı.
Ülkücüyüm diyen işçilerin birçoğu ise bu referandumda kesinlikle Hayır diyeceğini açık yüreklilikle dile getiriyorlar. ‘’Neyin nesi, neyin fesi bir öğrenelim ondan sonra karar veririz” diyen arkadaşlar da çok.
Evine erzak götüremediğini, çocuklarının okul masraflarını çıkaramadığını ve muayene ücretini dahi ödeyemediğini söyleyen arkadaşlar bu durumu neden göstererek Hayır diyeceklerini söylüyorlar.
Biz işçiler için ne yapıldı? Ne yol, ne havaalanı bizim insanca yaşayabilmemizi sağlamıyor sonuçta. İşçi, köylü, emekli, esnaf, memur ülkemizin büyük çoğunluğunu oluşturan kesimler için ne gibi iyileştirmeler yapıldı? Bence bu dönemde sormamız gereken soru bu. Asgari ücret komisyonunda sendikalarımızı görmezden geldiler, taleplerimizi dinlemediler bile. Patron ne verirse hükümet noter gibi onayladı. 15 sene içinde bırakın sendikaların yanında yer almayı bir sefer dahi tarafsız, ara bulucu bile olamadı. Patronun verdiğini onayladılar. Asgari ücretle pekala geçinilebileceğini söyleyerek, “Az veren candan, çok veren maldan” diyerek biz işçilerle alay ettiler. Grevleri yasakladılar. Bu konuda o kadar hızlılar ki grev başlamadan, yasak kararını çıkardılar. Grev yasaklama kapsamını genişletip, grev eğer ekonomiye zarar veriyorsa milli güvenliğe aykırıdır dediler. İnsanlık onuruna yaraşır asgari ücret istedik diye bizi bölücü ilan ettiler.
Taşeron çalışma, kiralık işçilik, emeklilik yaşının yükseltilmesi, işsizlik fonunun patronlar yararına peşkeş çekilmesi, vergi oranlarının artırılması, özellikle 6 aydan sonraki kesintilerin had safhada artırılması, iş güvenliği denetimlerinin göstermelik yapılması, artan iş kazalarıyla birlikte işçi ölümleri, bireysel emeklilik adı altında gasbedilen ücretler, sosyal güvenlik kurumunun devreden çıkarılmaya çalışılması, kıdem tazminatına el koyma çalışmaları ya da patronlar lehine yük olmaktan çıkarılmak istenmesi vb. onlarca neden hayır dememizi gerektiriyor. Çünkü, yukarıda yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır diye düşünüyorum.
Açlık sınırının altında bir ücret istemiyorum #Hayır diyorum. Çünkü;
* İşçiyim, işsiz kalmak, karın tokluğuna çalışmak istemiyorum. Çocuğumun iyi bir eğitim almasını, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamasını istiyorum.
*Tenim, derim, dilim, milliyetim, ırkım, dinim tanınsın, saygı görsün istiyorum.
* Yurdumda özgür yaşamak, kendimi özgürce ifade etmek istiyorum. Kadın-erkek ayrımının yapılmadığı, tüm bireylerin eşit, özgür olduğu bir ülke istiyorum. Savaş ve çatışmanın seçenek olmadığı, halkları birbirine düşüren, yapay, yalan politikaların son bulmasını barış ve kardeşlik istiyorum.
* Derelerin özgürce akmasını, doğanın tahrip edilmemesini temiz kalmasını istiyorum.
Gelecek güzel günlerin, gördüğümüz her şeyde emeği olan işçilerle geleceğini üretenin yöneten de olacağı günlerin gelmesi dileğiyle…
Türkiye’nin demokrasi ile imtihanı
Almanya ile başlayan ve Hollanda ile zirve yapan siyasi-diplomatik kriz sonucu, iktidarın Avrupa Birliği ve bu ülkelere yönelik ‘demokrasi karşıtı’, ‘nazi’ olmakla ilgili suçlamalarını dinledik. AKP’nin, kendi ülkesinde adını anmadığı demokrasiyi Avrupa’dan talep etmesi biraz tuhaf değil mi? Oysa Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelere vize yasağı koyan, Rakka operasyonunda Türkiye’yi saf dışına iten ABD’yle bu bağlamda hiçbir gerilim olmadığı gibi, bütün Müslüman karşıtı söylemlerine rağmen Trump’a yönelik bu tür bir itham da gündeme getirilmezken…
Ey demokrasi!
Tüm bunlar yaşanırken, Birleşmiş Milletler (BM) geçtiğimiz günlerde Temmuz 2015’ten beri Türkiye’de süregiden çatışmalarda yaşanan hak ihlallerine ilişkin bir rapor yayınladı ve iktidara, yaşanan suçları soruşturma çağrısı yaptı. 8 Mart’ta açıklanan raporda, Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında Kürt illerinde yürütülen operasyonlarda 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, yarım milyon insanın ise zorla yerinden edildiğini duyurdu.
Aralarında 800 güvenlik görevlisinin de olduğu 2000 kişinin hayatını kaybettiği ve yaklaşık 18 ay süren operasyonlarda yerleşim yerleri askeri alanlara çevrildi, 30’dan fazla şehirde sivil yerleşim yerleri büyük yıkıma uğratıldı. Sur gibi tarihi yerleşim alanlarının ciddi bir kısmı yok oldu. Rapora göre, çoğunluğu Kürtlerden oluşan 500 bine yakın kişi de operasyonlar nedeniyle evlerini terketti.
Avrupa ile gerilimin bu denli tırmandırıldığı atmosferde iktidar tarafından bu rapora ilişkin herhangi bir açıklama -şaşırtıcı olmayan bir şekilde- gündeme gelmedi. Zaten BM tarafından yazılan bir raporun referandum öncesi ülkeyi karıştırmak olduğu bile ileri sürülebilir. Nitekim Avrupa Parlementosu da daha önce bu iddialardan payını almıştı.
Rejimin turnusol kağıdı
7 Haziran’dan sonra Kürt sorununa yönelik izlenen politikaların sonucunda HDP giderek demokratik siyaset sahnesinin dışına itildi. Bilhassa OHAL ile birlikte, eş genel başkanları da dahil 13 vekili ve 50’den fazla belediye başkanının tutuklanması son derece hasarlı demokratik alanın giderek yok edilmesine yol açtı. Bu alanın yok edilmesi ile birlikte referandumda “Hayır” kampanyası yürütmenin dahi güçleştiği ve kriminal bir olay haline geldiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Avrupa’ya demokrasi dersi veren iktidar, kendi ülkesinde OHAL koşulları altında referanduma gitmekte ve Hayır diyenleri çamur olmakla, terör argümanlarıyla itham etmekte. Özellikle bu süreçte AB ile olduğu gibi, Kürt siyasi hareketine yönelik gerilimin sürdürülmesi “Hayır” diyen muhalefeti terörle ilişkilendirmek ve bu sayede kafası karışık sağ-milliyetçi kesimlerden destek bulma amacını taşımaktadır. Bir yandan bu argüman CHP’yi de o kadar korkutmaktadır ki, CHP de Kürtlerle aynı kefede görünmemek çabasını artırmıştır. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu’nun MHP’li ülkücülere yönelik seslendiği konuşmasında Leyla Zana’nın Evet’e yönelik bir kampanya yürüttüğünü ima etmesi, Başkanlık sisteminin hayata geçmesi halinde Saray rejimi ile Kürt siyasi hareketinin ittifak yapacağı ve çözüm sürecinin tekrar başlayacağı mesajını içermektedir. Bu ne kadar mümkündür bilemeyiz fakat, CHP’nin ucuz kutuplaştırma siyasetinin emekçi Kürt ve Türk halklarının çıkarına ve gerçek bir barış ortamına hizmet etmediği açıktır. Mesele Kürt sorunu olduğunda hem iktidar hem muhalefet Yenikapı ruhunda birleşmektedir.
Hayır’dan sonra da…
Burjuvazinin hiçbir partisinin emekçi halkların tarafında, demokratik, adil ve eşitlikçi bir düzenden yana olmalarını beklemiyoruz. Devasa bir politik krizin içinden ve OHAL rejimini kalıcılaştırmaya yarayan bir rejimin referandum sonrası sosyal adalet ve barış getirmesi ihtimal dışıdır. Bu nedenle hem referandumda ‘Hayır’ demek; hem de kalıcı baskı düzenine karşı birlikte mücadele etmek elzemdir.
Kamuda tasfiye sürüyor: Geri döneceğiz
Gayrimeşru bir KHK
Akademideki tasfiyeler kamuoyunda, sansürün her çeşidine rağmen azımsanmayacak bir yer buldu. Çoğu Siyasal Bilgiler Fakültesi nam-ı değer Mülkiye’den olmak üzere Ankara Üniversitesi’nden 72, Marmara Üniversitesi’nden 23, Yıldız Teknik Üniversitesi 27 akademisyen ihraç edildi. Bu akademisyenlerin arasında, Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Öget Öktem Tanör, Doç. Murat Sevinç, Prof. Yücel Taşkın gibi kamuoyunda tanınan bilim insanları da bulunuyor.
Hangi gerekçeyle kamu görevinden ihraç edildi bu bilim insanları? Kanun hükmünde kararnameye bakalım: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı…”. Kısacası milli güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle…
Ülke sınırları dışında da bilimsel çalışmalarıyla tanınan Anayasa profesörü İbrahim Kaboğlu mu milli güvenliği tehdit ediyor? Türkiye’nin ilk nöropsikoloğu, 81 yaşındaki Prof. Dr. Öget Öktem Tanör mü milli güvenliği tehdit ediyor? Yoksa adları saymakla bitmeyecek, bu ülkenin emekten, demokrasiden yana tavır koymuş genç parlak bilim insanları mı milli güvenliği tehdit ediyor?
Mevzu başka…
İlk kanun hükmünde kararnameden beri siyasal iktidarın amacının, kamu kadrolarına yerleşmiş ve devlet hiyerarşisi dışında hareket eden Fethullahçıların ihracıyla sınırlı olmadığı herkesin malumu. Sol emek hareketine mensup kişiler başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefetin fırsattan istifade tasfiye edildiği çok açık. Hâlâ bundan kuşku duyanlar için, 7 Şubat tarihli kanun hükmünde kararnameyle ülkenin tanınan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle her şey çok daha açık bir hale geldi.
Nereden bakılırsa bakılsın, yaşananlar tam bir komedi. Öyle ki, kamuoyunda kimi mahcup kimi açık ve net tepkiler yükseldi. Toplumsal tepkiyi dizginlemek isteyen siyasal iktidara yakın çevreler ve bizzat hükümet cephesinden bile son kanun hükmünde kararnameyle yapılan ihraçlara dair kuşkular dile getirildi. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli daha ileri gitti, son ihraçların gözden geçirileceğini ve yanlışların düzeltileceğini söyledi. Neden? Çünkü pabuç pahalı. Tek adam rejimini hayata geçirmek için doludizgin referanduma gidilirken iktidar, ceberut devletin tüm baskı araçlarını sonuna kadar kullanmasına rağmen baskı rejimine rıza üretemiyor. Tarihinin en güçsüz döneminde bulunan AKP, en ufak bir kitlesel seferberlikte yerle bir olabileceğini biliyor ve buna yol açabilecek her türlü irili ufaklı olayı örtbas etmeye çalışıyor.
Bundandır ki, ülkenin en köklü yükseköğretim kurumlarından Mülkiye’nin tam anlamıyla yerle yeksan edilmesine sessiz kalmayan akademisyenler ve “Hocama dokunma” diyen öğrenciler, polis copuyla susturulmaya çalışılıyor. Marmara Üniversitesi’nde bu kez akademisyenlere saldıran polis değil, gelenekselleşmiş işbölümüne uygun olarak çeteler oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen Eğitim-Sen üyeleri, soda şişeli saldırıya maruz kalıyor. Böylece toplumsal tepkiler büyümeden zorla yok edilmeye çalışılıyor. Sopanın yeterli olmadığı zaman başka yöntemler kullanılır. Canikli’nin işareti verdiği gibi gerekirse birkaç akademisyen sonraki kanun hükmünde kararnameyle görevlerine iade edilir. Peki, 15 Temmuz’dan bu yana iftira sonucu işinden olan binlerce bilim insanı ne olacak? Onlar da görevlerine dönebilecekler mi?
Neoliberal politikalar ve kamuda tasfiye
Kuşkusuz kamudaki bu tasfiyeler, hâlihazırda hayata geçirilen ve 16 Nisan’da iç savaş tehdidiyle kitlelere onaylatılmak istenen baskı rejiminin neoliberal politikalarından bağımsız değil. Kamu harcamalarının azaltılması, kamu sektöründe kitlesel işten çıkarmaların gerçekleştirilmesi ya da en azından işten çıkarmaları kolaylaştıracak yeni araçların yaratılması, uzun zamandır siyasal iktidarın ajandasında yer alıyor. Hükümet üyeleri, iki yıldır her fırsatta 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapısal reformlar yapılacağını, kamu görevlilerine yönelik performans sisteminin getirileceğini, kamu çalışanlarının en büyük kazanımı olan iş güvencesinin kaldırılacağını ilan ediyorlar.
Öte yandan KHK’larla yapılan ihraçlarla iktidarın bir diğer hedefi, Türkiye işçi sınıfının kamu sektöründeki en önemli mücadele aracı olan KESK’i kriminalize etmek. Dolayısıyla KHK’larla yapılan ihraçlar, yalnızca bireylere değil, aynı zamanda kamu emekçilerinin örgütlülüğüne yönelik bir saldırı niteliğini taşıyor. Önümüzdeki dönemde emekçilerin tüm sosyal kazanımlarını ellerinden almak için mevcut örgütlülüğü sona erdirmek, toplumsal muhalefeti ezmek siyasal iktidarın öncelikli hedefi. Bu nedenle, bugün neoliberal saldırılar karşısında sahip olduğumuz mevzileri savunabilmek için her şeyden önce KESK’i savunmak her zaman olduğundan daha yakıcı hale gelmiştir.
İhraç edilen kamu emekçilerine bu muameleyi reva görenler, onların terör örgütü üyesi ya da bağlantılı olduklarına dair somut ve açık delilleri ortaya koymak zorundalar. Yargı kararı olmadan yürütülen bu cadı avı sonlandırılmalı ve 15 Temmuz’dan bu yana mesnetsiz iddialarla görevlerinden uzaklaştırılan tüm kamu görevlileri görevlerine derhal iade edilmelidir. KESK’e yönelik saldırılar sona erdirilmelidir.
Evet çıkarsa ne olur?
Anayasa değişikliğinin tek adamlık getireceğini anlamak için zeka yönünden pek de mahir olmaya gerek yok. Binali Yıldırım dahi mitinginde yaptığı konuşma ile tek adamlığın oylandığını kabul etmiş durumda.
Peki Evet çıkarsa gerçekten de Erdoğan yönetimi kendi geleceğini garanti altına alabilir mi? Kurulu ve değişmez bir düzen yaratabilir, ikinci bir Mustafa Kemal yahut Suriye’deki Esad ailesi gibi bir gelenek bırakabilir mi?
Somut olgular bunun yapılabilir olduğuna dair güçlü emareler sunmuyor. Bu denli önemli olan referandum sürecinde bir slogan dahi bulamamaları, bırakalım devleti yönetmeyi, referandumu bile yönetemediklerini gösteriyor.
Böylesi bir referandum sürecinin Erdoğan’ın hayallerini süsleyen bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Erdoğan iç ve dış politikadaki ağır yenilgilerinin ardından buraya sürüklendi. Evet başkanlık sistemi nicedir amacı idi. Ancak böylesi koşullar içerisinde değil.
Bilim dünyasında güç, belirli bir işi yapmanın hızı olarak tanımlanır. İşte Erdoğan yönetimi tam olarak bu bağlamda güçlü değil, güçsüzdür. Daha öncesinde de ifade ettiğimiz üzere başladığı hiçbir işi bitiremiyor. Yıkıp dağıtıyor ancak bir türlü nihayetine erdiremiyor. Unutmayalım daha birkaç ay önce derneklere başlayan saldırı tamamlanamadan olduğu yerde kaldı. Cumhuriyet gazetesinin yayınına son verilemedi. Parti liderleri tutsak edilse de asıl istek olan HDP’nin kapatılmasına geçilemedi. Akademisyenler ihraç edilebildi ancak iktidarın onca manipülasyonuna rağmen akademisyenlere yönelik toplumsal bir öfke açığa çıkmadı. Aksine, akademisyenlerle dayanışma gösterileri ciddi şekilde büyüdü ve toplumun her kesiminden destek aldı.
Holigan basın tüm gücü ve çirkefliğiyle çalışsa da saray yönetimine rahat nefes aldıracak bir zaman yaratamıyor. Kötüye giden ekonomi geçtiğimiz bir ay içerisinde yapılan geçici tadilatla aslında daha da kırılganlaştı. 15 Temmuz üzerinden yapmak istedikleri propaganda, darbe davalarının başlaması ile inandırıcılığı azalan bir yolda seyrediyor. Tüm bu kabiliyet yoksunluğu içerisinde kış lastiği ile ilişkili yasa dahi ancak bir Kanun Hükmünde Kararname’ye sıkıştırılarak çıkartılabiliyor.
Referandum Erdoğan’ın bitmeyecek kabusuna dönüşüyor
Hayır diyen terörist mi, değil mi? Erdoğan ve AKP yönetiminin bu konuda karar kılamamış oluşu, sonucu ne olursa olsun, referandum sonrasında aslında ne yapacağını bilmediklerinin basit bir göstergesi. Neden mi? Kampanyalarına yıkıcı, bölücü, yapıcı… ne olursa olsun bir içerik bulamıyorlar. Şaka değil, akılları yetmiyor değil. Bulamıyorlar. Bu da alelacele hazırlanıp Meclis’ten referanduma sevk edilen anayasanın, devletin nasıl idare edileceğiyle alakalı olmadığını, yalnızca Saray’ın bekasını garanti altına aldığını gösteriyor. Şimdi referandum kampanyasını nasıl sürdüreceklerini bilmedikleri gibi mevcut anayasa geçse dahi bu kez nasıl yöneteceklerini bilmiyor olacaklar.
Rejim oyunları
Bu yazı yazılmaktayken TSK’dan 77 askerin daha Bylock kullandığından ötürü gözaltına alındığı haberi yayımlandı. Aynı sırada Erdoğan: “Hayır’ın gideceği yer Kandil. Hayır eşittir çukurdur.” diyerek Hayır’ı terörle eşleştirdi. Oysa ki bir hafta önce Hayır diyen teröristtir diyen bir vali görevden alınmıştı.
Son bir ayın sessiz gelişmeleri saymakla bitmez. Özellikle Erdoğan’a suikast davası duruşmalarında gerçek sorumluların bir türlü bulunamaması ve askerlerin çoğunun FETÖ ile bağlantılı olmadığını ifade etmesi Erdoğan yönetiminin devlet içerisinde kalan son rakibinin Gülen hareketi olmadığına dair güçlü ipuçları taşıyor. Yani Erdoğan devraldığı rejim krizlerinin ceremesini tıpkı kendisinden öncekiler gibi çekmeyi sürdürüyor. Hem de nadir görülen yüksek bir yoğunlaşma ile. Öyle ki üst ve özellikle ara kademelerden kimlerin darbe girişiminin sorumluları olduğuna dair somut isim zikredilemiyor. Eldeki tek suçlu Fethullah Gülen ve yurt dışına kaçan askerler olarak lanse ediliyor. Ancak bu söylem mantıkla uyumlu değil. İlk etapta akla gelen sorular şunlar; darbe planı içerisinde olup da sonradan vazgeçen kişiler hala görevlerine devam ediyor olabilirler mi? Darbe girişimi esnasında pazarlıkla taraf değiştiren kimseler halen görevine devam ediyor olabilir mi? Girişimin sorumlularının aktif unsurları dahi görevlerinde olabilirler mi? Bu soruları yanıtlamak için elimizde fazla veri yok. Ancak Erdoğan’ın ben konuşursam yer yerinden oynar derken neyi kast ettiğini ve tehditlerin pek de savuşturulmadığını daha da iyi görebiliyoruz.
Erdoğan referandum sürecinde hayatının en uzun aylarından birini yaşayacak. Gerçeklere hakim olmamamız için de elinden geleni yapıyor ve yapacak da. Ancak belirsizlik ile ayakta kalabiliyor. Şubat ayının sonunda Genelkurmay’ın Hürriyet gazetesine verdiği “Karargah rahatsız” başlıklı röportaj Saray tarafından nefretle karşılandı. Bir bardak suda fırtına koptu ve Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni görevini bırakmak zorunda kaldı. Bu durumu, hiçbir şeye tahammülü olmayan bir reisin “kavgada yumruk saymayarak, rakibi düştüğünde de yumruklamaya devam etmesi”[1] şeklinde açıklayanlar var. Ancak Türkiye’deki denetlenmesi zor devlet bürokrasisi içerisinde her türden huzursuzluk ani bir karşılık bulabilir ve reis bu kez öfkesinden çok korkusunu dile getiriyor da olabilir.
MHP’nin desteği ile referanduma gidilmiş olması Erdoğan’ın üzerinde bir başka kambur. MHP ile AKP arasındaki her türden ayrılıklar ciddi gerilimlere yol açabilir. Bunun son örneğini Bahçeli’nin Barzani görüşmesine sinirlenmesi ile yaptığı yazılı açıklamada gördük.
Devlet içindeki çatışmalara dair elimizde yeterli veri yok. Ancak ortada bir devlet işleyişinin neredeyse kalmadığını ve Erdoğan’ın referandumu baskı ile kazansa dahi bu işleyişi kuramayacağını görebiliriz. Her türden örgüt gibi devlet de ancak insanlardan oluşabilir. Sarayın elinde yeterli sayı ve donanımda kadro yokken başta dışlanmış AKP’liler olmak üzere MHP gibi müttefiklerle kurulan ilişkilerin de hiç sorunsuz olmadığını hissedebiliyoruz.
Uluslararası gelişmeler de Erdoğan yönetimine umut vermekten uzakta. Avrupa ile kurulan ilişkilerin aldığı yaralar henüz tüm sonuçlarını göstermedi. Suriye’nin geleceği ve yeni hayalperest politakalar da Erdoğan’ın çözmesi gereken ancak çözme gücünü ne yaparsa yapsın bulamayacağı başka sorunları işaret ediyor. Hepsinden önemlisi (şu gerginlikte sıkça gündem olamasa da) Erdoğan’ın önünde Türkiye’nin tarihsel sorunlarından biri olan Kürt sorunu hiç olmadığı kadar radikalleşmiş bir biçimde durmayı sürdürüyor.
Kendisinin ve ülkenin geçmişi tüm ağırlığı ile Erdoğan’ın omuzlarında. Yalnızca kendisine biat edecek kimseler dahi O’na yetmiyor. Açıkça kendisi ifade etmedikçe hiçbir işi yapmayacak kimselere ihtiyaç duyuyor. İşini bir fedailer sürüsü dahi göremiyor. Her birine atacağı adımları tek tek ifade etmesi gerekiyor.
Erdoğan’ın TRT yönetim kurulu için Binali Yıldırım’ın hazırladığı listeyi kimseye haber vermeden reddettiğinin açığa çıkması belki de bu durumun en güzel örneklerden biriydi. Yıldırım hiç de öyle Erdoğan’ın arkasından iş çevirecek ve O’na zarar vermeye niyetli kimseleri devlete yerleştirmeye çabalayacak birine benzemiyor. Böyle bir şey nasıl yaşanabilir ki? Bu soruya Erdoğan’ın kendisine varlığını borçlu olan kimselerden bile zarar görebilecek kadar kırılgan olduğunu söyleyerek cevap verebilir miyiz?
Sarayın büyük referandum faaliyeti: Ekonomik teşvikler
Baskıları saymazsak Erdoğan şu ana dek referandum çalışmalarının bel kemiğini ekonomiye rötuş yapmak üzerine kurdu. Varlık Fonu ile işçi emekçilerin her türden vergisiyle oluşturulmuş işletmelerin tüm varlığı burjuvaziye açıldı. Doların değeri, Merkez Bankası’nın dolar rezervinde ciddi kayıplara yol açma pahasına düşürülmeye çalışıldı. Varlık fonuna aktarılan şirketler ve işsizlik fonu üzerinden patronlara vergisiz ve hatta ücretsiz işçi çalıştırmanın olanakları yaratıldı. Bu da eldeki yetersiz barutu iyiden iyiye azalttı. Döviz girişi kontrolü kaldırılarak kara para girişi üzerindeki tüm denetleme lağvedildi. Batılı burjuva kardeşleri istikrara inanmayıp yatırımı Türkiye’ye yönlendirmeyince Arap burjuva kardeşleri elindeki tek seçenek olarak kaldı.
Varlık Fonu’nun kullanımı, kamu ve doğa kaynaklarının yoğun tahribi pek çok kesimce Erdoğan’ın bir şekilde yeniden paçayı sıyırmasının dinamiği olarak görülse de kazın ayağı öyle değil. Yeni yatırımlara sunulan garantiler kamu kaynaklarının hızla erimesine yol açıyor. Yapılan her mega projenin de gösterdiği gibi, anlık rahatlamaların tamamı kısa sürede astarı yüzünden pahalıya mal oluyor. Yani ekonomideki son bir aylık göstergeler önümüzdeki süreçte daha sert bir çakılışı hızlandırmak dışında bir işe yaramayacak. Enflasyon değerlendirmelerinde birçok rakam oyunu yapılmasına rağmen Şubat ayı değerlerinin açıklanması ile birlikte enflasyon çift haneli sayıları gördü. Sarayın ajandasında bir yarın sayfası yok. Yapılan her şey yalnızca bugün için işe yarıyor ve yarını tüketiyor.
Evet’ten sonrası ancak referandum süreci gibi olabilir
Referandum’dan Evet’in çıkması sarayın işçiler, sosyalistler, kadınlar ve tüm ezilenler üzerindeki tahribatını alabildiğine arttıracak. Bununla ilgili herhangi bir iyi niyete kapılmanın anlamı yok.
Tahribatı yaratabilecek güçte olması yeni bir şey inşa edebilecek güçte olduğu anlamına gelmiyor. Kurulamayan bir devlet yapısı, tükenmez rejim krizleri, normalleşemeyen dış politika, ekonomik kriz, kimsenin gerçek dost olamayışı ve her geçen gün müttefik sayısındaki azalma Erdoğan’ın Evet’ten sonrasının kendisi için bile tufan olabileceğini gösteriyor.
Gelecek umut vaat ediyor mu?
Tarih bize istisnai bir şaka hazırlamıyorsa Erdoğan’ın rotası gürültülü bir tükenişi nişan alıyor. Kalıcılaşması, kuşaklar boyu sonuç bırakması için kimsenin yapabileceği bir şey yok. İşçi düşmanı onlarca politikanın mimarı olan AKP yönetiminin sonuna gelinmesi bir an için içimizi ferahlatır gibi olabilir. Ancak AKP yönetimi yalnızca kendi sonuna gitmiyor. Bir avuç ayrıcalıklı aile hariç olmak üzere tüm Türkiye’yi bu düşüşe kendisiyle birlikte sürüklüyor.
Bu yüzden yaşananların basit birer takipçisi olamayız. Olan biten her şey bizleri de en az Erdoğan’ı ilgilendirdiği kadar ilgilendiriyor. Rejimden gelen çatlak sesler, devletin artık işlemez bir hale gelmesi, eskiye dönüşün imkansızlaşması ve AKP ile aynı akımlardan beslenen başka partilerden yahut bizzat AKP’nin içerisinden gelen çatlak seslerle yetinemeyiz. Batı’nın Erdoğan’ı muhatap kabul etmemesi de bizleri sevindiremez. Çünkü Avrupa emperyalizminin yaptığı şey Erdoğan’ı yalnızlaştırmak değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesini çaresizlik ve terk edilmişliğe mahkum etmektir.
Türkiye bu gibi krizlere yatkın bir ülkeydi. Erdoğan yönetiminin hakkını yemeyelim. Bir büyük başarısı var. Bugüne değin hiç kimse Türkiye rejiminin korkulu kriz dinamiklerinin tamamını aynı anda çağırabilme yeteneğini gösterememişti.
Olan bitenler bizi her zamankinden çok ilgilendiriyor. Bu yüzden her zamankinden çok özne olmaya çabalamak, elimizdeki en ufak örgütlerimizi savunmak, bağımsız sınıf politikasını yaymaya çabalayan partimizi inşa etmeye kararlılıkla bağlanmak, yaklaşan tufanda ayakta kalabilmemiz için bize biricik dayanağı sağlayan şey olacak.
Baskı, hile ve usulsüzlükle çıkarılan bir Evet dahi Saray’ın rıza üretme yetisini arttıramayacak. Mücadele için daha çok sebebimiz olacak ve işçi sınıfını bir araya getirebilmek için irili ufaklı pek çok olanak ile karşılaşacağız. Belki Saray’a, belki de Saray’ın karşısında yükselen yeni burjuva odaklara karşı.
Hayır çıkarsa ne olur?
Son dönem göstergeleri, adil bir seçim süreci olması halinde Erdoğan’ın ezici bir referandum yenilgisi alacağını işaret ediyor. Tutuklama ve baskıların, propaganda kısıtlamalarının olmadığı ve hatta Erdoğan ile yüz yüze tartışılabilen bir seçim süreci yaşasak sonucun ne olabileceğini anlamak için araştırma şirketlerinin verilerine bakmaya gerek kalmazdı. Hatta tüm baskılara rağmen eğer seçim bugün gerçekleşse yalnızca adil bir seçim gününün dahi Hayır için yeterli olduğunu iktidarın yazarları dahi kabullendi.
7 Haziran’ı yaşadık. Seçim yenilgisini kabul etmeyen iktidar kıyameti yaşatarak yeniden seçimlere yönelmişti. Ancak şunu unutmayalım. Referandum sürecinde dahi yalnızlık ve korkusu bu denli artan Saray yönetimi Hayır’ın karşısında elindeki tüm müttefiklerden yoksun kalabilir. Böylesi bir süreç de referanduma programsız giren işçi sınıfının derlenip toparlanması ve gerçek bir güç birliğini yaratması için bulunmaz bir fırsat sunabilir.
Erdoğan kitleleri bir felakete sürüklerken hiçbir burjuva kanat gerçekçi bir çıkış önerisinde bulunamıyor. Evet saflarımız dağınık ve zayıf. Ancak güncel yaşam tüm yıkımların karşısında gerçek bir alternatif olabilecek tek gücü, işçi sınıfını yeniden gösteriyor. Sabırla tek adam rejimine karşı gelirken, sınıfçı bir çıkış yaratabilmenin tüm olanaklarını zorlamalıyız. Diğer ülkelerdeki kardeşlerimizin, proleterlerin seferberliği bizim için yeterli bir kıvılcım haline gelebilir. Bu fikri güçlendirmek bizim sorumluluğumuz.
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” bizler de henüz keşfedilen gezegenlerdeki olası canlılardan biri değil, çağımızın insanı olduğumuza göre önümüzde bulduğumuz ve geçmişten devreden verili koşullarda tarihimizi yapmakla mükellefiz.
[1] Hasan Cemal 28 Şubat günü Aydın Doğan’a yazdığı ve T24’te yayımlanan açık mektubunda böyle yazmıştı. Liberalimizin bu duygu dolu mektubu büyük bir acziyeti içerisinde saklıyor. Hasan Cemal, “bağımsız gazetecilik” meselesine dair duyduğu safiyane fikirlerini -Aydın Doğan O’na bu konuda hep kızarmış- son bir kez açıklıyor. Mesele bağımsız gazeteciliğe duyulabilecek inançta değil, kapitalizme duyulan kör inançta olmasın sakın? Mektubu burjuva liberallerin kapitalist krizler karşısında nasıl da çaresiz olduklarının bir itirafı olarak arşivlerde tutmak gerekir.
Tek adam sistemine hayır!
AKP eğer 3 Kasım 2002’de seçimleri kazandıktan sonra, “Türkiye’ye başkanlık sistemi gerekir çünkü son 10 yıldır parlamenter sistemle, koalisyonlarla neler olduğunu gördük” dese tutarlı ve anlamlı bir politik önermede bulunmuş olabilirdi. Hiç kimse de çıkıp, “sizin niyetiniz ne, neyin peşindesiniz?” diye peşinen sorgulamazdı. Öyle ya 1990’lı yıllar boyunca ülke koalisyon hükümetleriyle, merkezinde siyasetin ve siyasetçilerin bulunduğu her türden yolsuzluk ve suçla anılır hale gelmişti. Halkın siyasete ve siyasi kurumlara olan güveni tamamen sıfırlanmıştı ve bir arayış içindeydi. Örneğin son koalisyon hükümetinin en büyük partisi olan DSP, 3 Kasım seçimlerinde yüzde 20’lerden yüzde 1’lere inanılmaz bir erime yaşamıştı. Benzer şekilde merkez sağın önemli partileri ANAP ve DYP baraj altı kalarak tarihlerinin en düşük oy oranlarına gerilemişti. Nitekim sonrasında da bu partilerin hiçbiri bir daha belini doğrultamadı. Kısacası o zamanlar tablo buydu ama bütün bu gerçeklere rağmen AKP başkanlıktan bahsetmedi. Tam tersine 12 Eylül Anayasası’ndan miras yüzde 10 seçim barajını, yasaklarla dolu seçim ve siyasi partiler kanunu sonuna kadar tepe tepe kendi lehine kullandı.
Şimdi iktidarının 15. yılında, AKP/Saray, “bu sistemle olmuyor, başkanlık şart” dediğinde insanlar haklı olarak, “istediğiniz neyi yapamıyorsunuz da ille de başkanlık istiyorsunuz?” diye soruyor. Bu sorunun cevabı AKP/Saray tarafından halen verilebilmiş değil. Üstelik iki yıl sonra, 2019’da yürürlüye girmesi öngörülen bir başkanlık sistemi için referandumun, neden yangından mal kaçırır gibi ve OHAL koşulları altında yapıldığı da yine iktidar tarafından makul şekilde izah edilebilmiş değil. Bütün bunlar yan yana konulduğunda AKP/Saray’ın asıl telaş ve derdinin Türkiye’nin esenliği ve geleceği olmadığını, açık seçik bir şekilde kendi iktidarını sürdürmenin yollarını üretme peşinde olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz.
Tabii ki başta kendi seçmeni olmak üzere özellikle dindar, muhafazakâr, milliyetçi kesimler tarafından başkanlık sisteminin desteklenmesi için en ucuzundan vatan-millet, din-kitap üzerinden bir allama-pullama kampanyası sürdürüyorlar. Oysa bugün eğer gerçekten bir beka sorunu varsa, gerçekten insanların inançlarını özgürce yaşamaları tehdit altında ise bunun doğrudan ve tek sorumlusu AKP/Saray olabilir. Bütün bunların sorumlusu 15 yıldır iktidarda olup, ülkeyi yöneten AKP/Saray olmayacak da kim olacak? Zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmayı maharet zanneden iktidarın, hemen her konuda ortaya koyduğu, “ben yapmadım, o yaptı” sorumsuzluğuyla Türkiye’nin maalesef, olumlu anlamda, gideceği hiçbir yer yok. İşte tam da bu nedenle tek adam sistemi Türkiye için intihar olur diyoruz.
Pekiyi, hayır dediğimizde eski düzen olduğu gibi devam etsin mi diyoruz? Hayır, tam tersine, Türkiye’nin askeri darbe ürünü 12 Eylül Anayasası ile yoluna devam etmesine imkân yoktur. Kesin bir şekilde dışlayıcı, ötekileştirici, gerici, ırkçı, şovenist ve emek düşmanı olan köhnemiş eski düzen yıkılmalıdır. Eşitlikçi, özgürlükçü, emekten yana demokratik bir düzen kurulmalıdır. Bunun yolu ise tek adamlıktan değil tersine tüm siyasi engellerin kaldırıldığı, en geniş siyasal demokrasinin tesis edildiği bir düzendir.
Bu nedenle referandumda hayır demek hayati önemdedir. Esas yapılması gereken ise Türkiye’yi, yeni kutuplaşma ve düşmanlıklara götüren, böylesi bir referandum ikileminde bırakmaktan vazgeçmektir. Aklın yolu tek adam sistemi getirme hedefli bu referandumu iptal etmeyi ve ardından seçim barajının olmadığı, tüm toplumsal kesimlerin kendini ifade edebileceği bir seçimle bir kurucu meclis oluşturmayı işaret etmektedir. Böylesi bir seçim yoluyla kurulacak bir kurucu meclisin ilk yapacağı icraat ise emekten yana, adil, eşit, özgür, laik ve demokratik bir anayasa yapmak olmalıdır.
Bunun için henüz geç de değil. Türkiye daha fazla zaman ve enerji kaybetmeden, bir arada yaşama imkânlarını tüketmeden, böylesi bir ortak paydada buluşabilir. Bunun mümkün olmaması durumunda ise tek çare referandumda hayır demek ve sonrasında bu kurucu ortak akıl zeminin sağlanabileceği bir siyasal-sosyal düzen için mücadeleye kararlı bir şekilde devam etmektir.
“NO” filminden yola çıkarak referanduma gitmek
Referanduma doğru ilerlediğimiz şu günlerde “Hayır” çatısı altında birleşen pek çok yapı özellikle sosyal medya üzerinden yönetmenliğini Pablo Larrain’in üstlendiği 2013 yapımı “NO” adlı filmi paylaşıyor. Bizler de Zırhlı Tren ekibi olarak yeni sayımızda bu film üzerine bir metin kaleme almaya karar verdik. Çünkü gerek konusu gerekse replikleriyle film bizleri içerisinden geçmekte olduğumuz sürece dair bir takım analizler yapmaya sevk ediyor. 1988 referandumu konu olan bu filmin başlangıcında, Şili’nin içinden geçmekte olduğu sürecin arka planı veriliyor.
–Bize neden “Evet” diyeceğinizi söyler misiniz?
–Durumum iyi, oğlum üniversitede, kızımın bir işi var.
– Peki ya ölümlere, işkence görenlere, kaybolanlara ne diyorsunuz?
– Umursamıyorum diyemem ama bunlar geçmişte kaldı. Artık demokrasi yolunda ilerliyoruz. Artık demokrasi geldiği için fikrimizi özgürce söyleyebileceğiz.
– Demokrasi, işte sorun burada. İhtiyar (General Pinochet) demokrasiyi sahiplenmiş, kendine mal ediyor.
“Size demokrasi vaad ediyoruz”, “Bizler demokrasinin tanımını yeniden yaptık” gibi söylemleriyle Erdoğan’ın da demokrasiyi kendine mal ettiğini, sahiplendiğini söylemek mümkün. Peki “Erdoğan’ın demokrasisi” bu zamana kadar hangi sınıfa, neler sundu? Hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket etti? Ve tabi hangi sınıfa hizmet ettiği için bu zamana kadar ayakta kalabildi?
Dilerseniz tüm bu soruları iktidara geldikleri tarihten bu yana almış oldukları kararları ve yürüttükleri faaliyetleri gözden geçirerek cevaplayalım. AKP hükümeti bu vakte kadar takınmış olduğu demokrasi maskesi ile yalnızca ve yalnızca burjuvazinin ihtiyaçlarını karşıladı. İktidara tarihten bu yana “Hizmette sınır yok” şiarı ile burjuvaziye hizmette sınır tanımadığını kanıtladı ve elde ettiği gücü de bu hizmeti sürdürmek ve hayatta kalmak için kullandı. Dolayısıyla “Erdoğan demokrasisi” biz gençlere, işçi ve emekçi yığınlara borçlardan,işsizlikten, yoksulluktan, iş cinayetlerinden ve geleceksizlikten başka bir şey sunmadı ve sunmayacak da.
“Tam bir kaos olacak, kedi köpek gibi birbirlerini yiyecekler.“
Bu söz, Diktatör Pinochet yanlılarının “Evet” reklam kampanyasının nasıl örüleceği üzerine yapmış oldukları toplantıda muhalefetin alacağı tutum üzerine sarf ettikleri sözlerden bir tanesi. Beklentileri, muhalefetin kendi içerisinde bir birlik oluşturamayacağı ve çeşitli tartışmalara boğulup bir bütün olarak harekete geçemeyekleri yönünde. İçerisinden geçmekte olduğumuz sürece yönelik ise Saray rejiminin Türkiye’deki muhalifler ile ilgili olarak benzer beklentilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat bu beklentileri karşılamak yahut tarihin derinliklerine gömmek bizim elimizde.
Dolayısıyla bu süreç içerisinde yalnızca Saray’ın ihtiyaçlarını karşılamak üzere getirilmeye çalışılan, bizlere hiçbir şekilde söz hakkı tanımayan ve biz gençleri geleceksizliğe mahkum eden başkanlık rejimine “HAYIR” diyebilmek için emek ve sınıf eksenli en geniş kampanyaları örmeliyiz. Geldiğimiz akımlar ne kadar farklı olursa olsun sınıfın çıkarlarını merkeze almış bir program etrafında bir araya gelmeli ve kitleselleşmeliyiz. Aksi halde her türlü baskı ve şiddet ile en temel hak ve özgürlüklerimizin yağmalanacağı bir “gelecek” bizleri bekliyor.
“Sizler herhangi birinin zengin olabileceği bir sistem yarattınız. Dikkat edin herhangi biri diyorum herkes demiyorum. Eğer herkes o herhangi biri olmaya oynuyorsa kaybetmezsiniz.“
İşte şu anda bütün vahşiliğiyle içerisinde bulunduğumuz kapitalist düzenin bir tanımı. Bizler bir yandan lüks bir eve, arabaya, milyon liralık bir şirkete sahip olabilmeye yönelik hayaller kurmaya teşvik edilirken bir yandan da insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. Ne yazık ki bizden istenen bu hayalleri kurmaya devam ettiğimiz ve bu koşullarda yaşamaya bir dur demediğimiz müddetçe de kaybetmeye mahkumuz. Çünkü ancak ve ancak sömürünün olmadığı daha eşit ve adil bir düzenin gelmesi ile insanca yaşamamız dolayısıyla kazanmamız mümkün. Her ne kadar bu düzen ne referandumla ne de olası bir seçimle gelmeyecek olsa en temel hak ve özgürlüklerimizi her türlü saldırıya karşı savunmaya mecburuz. Getirilmek istenen yeni anayasa ve başkanlık rejiminin de böylesi bir saldırı olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla vereceğimiz “HAYIR” kararı sorunlarımızın nihai bir çözümü olmayacak fakat geçmişte çok büyük mücadeleler vererek elde ettiğimiz hak ve özgürlüklerimizi koruyabilmemiz yolunda bir adım atmış olacağız, ve tabii bundan sonrası için mevzilerimizi adım adım ileriye taşımak yahut kendi yağımızda kavrulmak yine bizim elimizde.
El Bab’dan nerelere?
Tam her şey bitti derken asker El Bab’a kadar gitti; biraz uzun sürdü ama olsun! Yoksa işler yeniden yoluna mı giriyordu? Oysa hem Ortadoğu hem de bu bağlamda Suriye politikaları iflas etmişti. Hatta Numan Kurtulmuş’un ağzından Suriye politikasının baştan beri hatalı olduğuna dair sözler duymuştuk. Kurtulmuş, “Başkaları da öyle, ama biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık… Keşke zamanında geçerli bir barış perspektifi geliştirebilseydik… Yakında inşallah dışarıdan zorlamayla değil, Suriye halkının kabul edebileceği bir çözüm bulunacaktır…” demişti. Bir iki gün sonra Başbakan da, Esad ile geçiş için oturulup konuşulabileceğini, Suriye’de suhulet içinde geçişin sağlanabileceğini söylemişti. Onca esip gürlemenin ardından bu kadar özeleştirel sözler, hatta “süt dökmüş kedi” halleri işlerin yolunda gitmediğinin, bu işleri kıvıramadıklarının da itirafıydı.
8 Mart 2017: Geleceğimiz için HAYIR!
Neoliberal politikaların sonucu olarak yıllardır maruz kaldığımız saldırılar, son zamanlarda yaşananlarla birlikte daha da sertleşti ve yaşam alanlarımızı sınırladı.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 8 Mart açıklaması: Ataerkiye karşı ve antikapitalist bir 8 Mart için Uluslararası Kadın Grevi
40’tan fazla ülkede, binlerce kadın ve kuruluş, kadın hakları mücadelesini birleştirmek ve güçlendirmek için önemli bir fırsat olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ndeki dünyanın ilk kadın grevi için hazırlanıyor.
Birkaç hafta önce, ABD’de, binlerce kadın, Donald Trump’ın yeni hükümetinin biçimlendiği kadın düşmanı, ırkçı ve kapitalist politikaya karşı sokaklara çıktı. Bu hareket, son yıllarda dünya üzerinde gerçekleşen önemli eylemliklerle bir arada oldu: Arjantin’in kadın katillerine karşı “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” hareketi, Türkiye’de cinsel istismar yasa önerisine karşı gösteriler ve kadınların önergeyi geri çektirmesi; Meksika’da, “Yaşamak istiyoruz.”şiarıyla, Brezilya ve Hindistan’da tecavüze karşı yapılan gösteriler; Şili, İtalya ve Polonya’da kadınların kürtaj hakkı için verdiği mücadele; Fransa’da “eşit işe eşit ücret” direnişi, Rusya’da kadınların mücadelesi, İspanya’da kadına yönelik şiddete karşı ve İtalya ve Polonya’da kürtaj hakkını elde edebilmek için protestolar gerçekleşti.
Bu nedenledir ki; bugün, bizi artan sefalet ve uyum yasalarıyla zorlayan kapitalist krizle mücadelede, kadın hareketi, alanlardaki kadınların gücünü sağlayan çok önemli bir araçtır.
Bu ilk kadın grevi, yalnızca kadınları ev işlerine mahkum eden ve şiddetle terbiye eden ataerkil sistemin baskısına karşı değil, aynı zamanda işçi ve emekçi olan biz kadınların aşırı sömürüsüne dayanan, en esnek ve en ucuza çalıştıran koşullara da karşı gerçekleşecek. Biz kadınlar, çoğunlukla işçiyiz ve ezilen halimiz nedeniyle aşırı sömürülmüş durumdayız. İşçilerin en düşük ücretle ve esnek çalışan kesimini kadınlar oluşturuyor. Sonuç olarak, grev ayrıca dünya üzerindeki tüm kapitalist rejimlerle mücadele etmeye hizmet etmelidir ki, krizin bedelini ödeyen biz olmayalım.
Bu 8 Mart, Angela Merkel’in, Hillary Clinton’ın, Dilma Rousseff’in veya Michelle Bachelet’in günü olamaz. Onlar kadınların çoğunluğuna karşı yöneten veya yönetilen işkadınları. Bu yıl 8 Mart tam tersine 1908’de New York’ta tekstil işçisi kadınların tarihi mücadelesinin devamı için biz emekçi kadınların 8 Mart’ı olacak. Hatta 1917’de Rus Devrimin’in bir parçası olmuş Rus kadınlarının grevinin bir devamı olacak. 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi, kadınların haklarının gaspına suç ortağı olan; yasal kürtaja, cinsel ayrımcılığa karşı verilecek cinsel eğitimlere karşı çıkan, pedofiliye çocuk istismarına göz yuman Vatikan’ı teşhir ediyoruz.
Ayrıca, Beşar Esad soykırımıyla şehit edilen insanlara ve Suriyeli sığınmacılara; emperyalist savaşlar ve açlıktan kaçan tüm kadınlara destek amacıyla, dünya üzerinde büyük bir grev ve gösteri yapmak istiyoruz. 8 Mart’ı, en kötü işleri yapan göçmen işçilerin, ücret artışı için ve işe ayrımcılık ile tacize karşı mücadele eden tüm işçilerin sesi olmak için istiyoruz. 8 Mart’ı, kadın ticareti, kadın cinayetleri ve kürtaj yasağına karşı mücadele eden herkes için istiyoruz.
Bu nedenledir ki, biz, Uluslararası İşçiler Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, baskıcı rejimlerden bağımsız olarak, anti-kapitalist ve anti-ataerkil mücadelenin önemli bir gününe dikkat çekmek için bir arada olmaya çağırıyoruz.
Kadınlar krizin faturasını ödemeyecek! Sorumlu Hükümetlerdir!
Tüm dünya çapında kemer sıkma politikalarına son!
Trump’ın kadın düşmanı ayrımcı baskıcı yasaları geri çekilsin!
Eşit işe eşit ücret !
Devlet ve kilise birbirinden ayrılsın!
Kadın cinayetlerine son! Kadına yönelik şiddete seks köleliğine son! Bir kadın daha eksilmesin!
Hepimiz yaşamak istiyoruz!
Yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkı için!
Yaşasın Uluslararası Kadın Günü! Yaşasın küresel mücadelemiz!
Uluslararası İşçilerin Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
Bir tartışmaya katkı: Varlık Fonu, rejim ve “yandaş (İslamcı) sermaye” üzerine sorular
1.) “İslamcı burjuvazi” var mıdır ya da bir sınıfın içerisindeki karşılıklı ilişkiler nasıl kategorize edilmelidir? “Yandaş sermaye” tanımı, siyasal iktidara “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez mi?
“İslamcı sermaye” tanımlaması, içerisinden geçmekte olduğumuz son süreçte yoğunlaşmak üzere AKP iktidarının kurulduğu günden bugüne sık sık başvurulan bir terim olma özelliği taşıyor. Bir bakıma bu tanımlama, Erdoğan’ın ülke içerisinde sınıf karşıtlıklarını değil, kültürel farklılıkları öne çıkaran bilinçli söylemlerinin mantıksal bir uzantısı görünümü veriyor. Saray rejiminin literatürü sık sık başörtülü olan ve olmayan, alkol alan ve almayan, namaz kılan ve kılmayan ayrımlarını gündeme getirmeye dönük sentetik kamplaşmaları teşvik ediyor. Bu elbette kendisinin (nazikçe ifade etmek gerekirse) “iş çevreleriyle” sürdüğü ve karşılıklı çıkarlara dayanan ilişkisine de yansıyor: “Benim işverenim”, “benim patronum” ve benzerleri… Ancak bu, sarayın oldukça kurnaz güdülerle başvurmakta olduğu ve stratejisini gölgelemeyen basit bir taktik, ötesi değil.
Sol içinse bu tanımlama, farklı anlamlar ve sorunlar taşımakta. Türk kapitalizmine içkin belirli bir sektörün, düşünsel bir ayrım üzerinden okunmaya çalışılması vahim bir hataya işaret ediyor. Egemen kapitalist sınıf adeta “yaşam tarzı” ve “kültürel farklılıklar” temel alınarak, teoride kendi içerisinde taburlara ayrıştırılıyor. Sınıf içi rekabet ilişkilerinin anlamlandırılmalarına getirilen bu revizyon ancak “post-modern” bir yönteme işaret edebilir. Zira Lenin’in herhangi bir zaman diliminde Rus burjuvazisini “Çarcı” ve “Batıcı” biçiminde birbirine karşıt iki kampa böldüğü bir tahlili mevcut değil. Bu bağlamda, yüksek ihtimalle birçokları tarafından “Marksist klişeler” olarak adlandırılacak da olsa, ortodoks bir kategorilendirmenin hatlarını kabaca ortaya çıkarmaya çalışalım.
Öncelikle belirli bir sınıfın, belirli bir bölüğünü ideolojik bir aidiyet üzerinden tanımlamak, Marksizm dışı bir kategorilendirmeye işaret etmektedir. Marksizm dışı belirlenimler mutlaka dışlanması gereken ölçütler midir? Tartışma konusu – şimdilik – bu değildir. Ancak bu noktada, Marksist metodolojinin vurgulamış olduğu bir dinamiğe ve biçim-içerik sorununa parmak basmak, faydalı olacaktır. O da şudur ki, egemen sınıf olarak örgütlenmiş bulunan burjuvazinin içerisinde verilen rekabet mücadeleleri, “laik” veya “İslamcı” kamplar arasında vuku buluyormuş izlenimi yaratıyor olsa da, bu biçim, altta yatmakta olan içeriği yansıtmamaktadır. Aynı şekilde bir sermaye grubunun “yandaş” biçiminde kategorize ediliyor olması, burjuva iktidarının kendisinde, kurumlarında ve politikalarında çıkarlara sahip olmayan, bu iktidarın neredeyse sınıfsal özüne “muhalif”, kapitalist sömürü ve üretim ilişkilerine “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun var olduğu izlenimini, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yaratmaktadır. Bu gerçek, çeşitli sermaye gruplarının, kendi ekonomik gündemlerinden özerkleşen Bonapartist aparatla hiçbir sürtüşme yaşamadığı anlamını taşımaz. Ancak sürtüşmelerin “taktiksel” olduğu, “stratejik” bir karakter kazanmadığı unutulmamalıdır.
Kapitalistler kendi aralarında, kendilerinin doğumunun şartlarını yaratmış olan toplumsal iş bölümü dahilinde ayrılırlar. Tarım burjuvazisi vardır, sanayi burjuvazisi vardır, finans burjuvazisi vardır. Misal Marx, III. Napolyon’un iktidarı altında yaşanan ekonomik rekabeti tarif ederken burjuvaziyi ideolojik olarak değil, “finans” ve “sınai” olmak üzere iş bölümleri temelinde ayırmıştır. Bu yatırım alanları birbirlerinden katı ve kalın çizgilerle ayrılmazlar aksine çoğu zaman geometrik (aritmetik değil!) birleşik kümeler oluştururlar. Hemen hemen bütün yatırım alanlarında veya sadece birkaçında işletmeleri olan sınıf kesimleri vardır. Toplumsal iş bölümü uyarınca ayrılan burjuva fraksiyonların karşılıklı ilişkilerinin yanı sıra, içerlerinde sahip oldukları ilişkiler de belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Burjuvazi son tahlilde, kendisinin hem dahil olduğu hem de ürettiği sömürü ve üretim ilişkilerinden bağımsız bie şekilde ele alınamaz. Onun bütün bir sınıf veya özgül bir sermaye grubu olarak sosyo-politik yönelimini belirleyen etken, bireysel inançları değil, içerisinde konumlandığı sosyo-ekonomik ilişkiler ağının kendisidir. “İslamcı burjuvazinin” et endüstrisine dönük yatırım ve teşvik planları, etlerin İslamî usüllere göre kesilip kesilmemesi kaygısı üzerinden değil, ulusal ekonomik pazarın mevcut durumu üzerinden şekillenir. Aynı sınıfsal refleks, “Batıcı” işverenler için de söz konusudur.
Althusser’in Marksizme getirmiş olduğu “anti-ekonomist” yorum, toplumsal olguları ve dinamizmi iktisadi temellerinden kopartarak ideolojik kategorilendirmelere indirgiyordu. Bu ideolojik indirgeme işleminin sonucunda, açıkça belirtmekte fayda var ki, sınıflar mücadelesinin hiçbir virajı ve niteliği tam olarak kavranamaz. Bursa’da greve çıkan metal işçileri kaybolur, onun yerine Bursa’daki “İslamcı kalabalığın” eylemleri ortaya çıkar. Bursa’daki eylemliliğin öznelerini metal işçileri olarak tanımlamak yerine “AKP’ye veya MHP’ye oy veren işçiler” olarak tarif etmek ne kadar idealist ve sakıncalı bir yönelimse, saraya yakın sermaye gruplarını “İslamcı” sıfatıyla tarif etme çabası da aynı derecede derin bir yanılgıya tekabül etmektedir. Neden mi? Çünkü bu, milli duygular eşiliğinde kutsanan sermayenin (vatanın) “bölünmezliğini” idrak etme noktasında bir engel teşkil eder. Böylece düşman sınıfın politikaları ile manevralarının yanlış yorumlanmasının kapısı aralanmış olur.
O halde neden, Türkiye’de belirli bir sermaye kümesi, kendilerini tarif ederken ısrarla sıfat olarak “Müslüman” tanımını tercih etmektedir? Bu, İslamcı ideolojinin sermayenin az gelişmiş sektörleri için kullanışlı birer araç olmasından ileri gelir. İslamcığın ekonomik alandaki ideolojik ifadesi daima, emperyalizm ve ulusal tekelci finans kapital karşısında, ülkede üretilen artı-değerden daha yüksek bir pay almayı arzulayan küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret erbabını temsil etmiştir. İslamcılığın sözde “anti-emperyalist” ve “anti-Batıcı” söylemlerinin tümü, ulusal pazarın üretici güçleri üzerinde daha yoğun sömürü ilişkileri kurmayı programlayan tüccarların ve orta ölçekli imalatçıların iktisadi isteklerinin örgütlü ifadeleri olmuştur.
Pekiyi oluşturduğumuz bu çerçeve içerisinde TÜSİAD ve MÜSİAD grupları nereye oturmaktadır?
2.) Türkiye’de zenginlik yer değiştirmiş midir? Türk kapitalizminde zenginliğin el değiştirmesinin şartları nelerdir, bunlar yaşanmış mıdır ve son olarak, zenginliğin asıl tanımı nedir?
Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu ve benzerlerinin (kısacası Türk solunun yanlış bir şekilde “Anadolu kaplanları” veya “İslami sermaye” ve “Nurjuvazi” olarak adlandırdığı gruplar), TÜSİAD’ın dengi olduğunu söylemek, metodolojik bir farklılığa ışık tutmakta. Zira bu grupların, TÜSİAD benzeri veya değil, bir tekelci çevreye evrilmiş oldukları yargısına ulaşmak, ekonomik verilerin ve Türk kapitalizminin doğasının tanımlanmasında farklılaşan yöntemlerin varlığına dikkat çekmektedir. İlk sorun, bu grupların tekelci bir gruba “evrilmiş” olduğunu söylemekten ileri geliyor. Halbuki sermaye birikiminin çizgisi “evrimci” bir hat izlemekten ziyade, “zikzaklarla” dolu “sıçramalı” bir yön tayin eder kendisine. Nedir bu zikzaklar? Savaş ve/veya soykırım.
Demek istediğimizi biraz açalım. Eğer Türk kapitalizmi bu iki büyük sermaye grubuna da yetecek ekstra bir zenginlik üretmediyse, tekelleşmenin şartı zenginliğin el değiştirmesidir. Kapitalizmin uluslararası kriz ortamında, Türkiye benzeri kaynak ve finans kapital birikimi açısından dışarıya bağımlı bir ülkede, sadece ve sadece yeni ve farklı bir politik iktidarın söz konusu olmasıyla (AKP), dışarıda bırakılmış bir sermaye grubunun TÜSİAD benzeri tekelci bir güce dönüşebileceği doğru değildir. 20. yüzyıl tarihinin en değerli dersi şudur: Zenginliğin kapitalizm içi el değişimi, daima uluslararası veya ulusal arenada savaşları veya iç savaşları şart koşar. Sermaye birikiminin toplandığı tekelin el değiştirmesi, siyasal iktidarın görünürdeki ideolojik aidiyetiyle ilgili değildir. “AKP İslamcı, o halde İslamcı olan patronlar zenginleşir” argümanı, neresinden tutulsa dökülen bir skolastik önermedir. TÜSİAD’ın yaratılabilmesi adına bir Ermeni Soykırımı’na başvurulduğunu, ardından bütün azınlıkların mülklerine el konulduğunu, tek parti döneminin meşhur icraatlarına imza atıldığını hatırlatmalı mıyız? Bunlara rağmen palazlanmakta olan Türk burjuvazisi, Batılı uluslararası kardeşlerinin yanında oldukça cılız bir ekonomik birikimi temsil ediyordu. Misak-ı Milli sınırları derin bir yağmaya tabi tutulduğunda, ortaya çıka çıka bir avuç kapitalist aile şirketi çıkmıştı. Ve bu aileler için ne soykırım ne savaş, ne Kürt illeri ne de Kıbrıs asla yeterli bir birikimi temsil edemedi. Bu, sermaye birikim krizi kronik bir karakter taşıyan Türk kapitalizminin az gelişmişliğinin doğrudan sonucuydu.
Evet, tekelci sermayenin el değiştirmesi öncelikle bir iç savaşı, kan dökülmesini, suikastları ve komploları gerektiriyor. Bu bağlamda Türk kapitalizminde zenginlik yer değiştirmedi. O zaman Türk kapitalizmi iki tekelci sermaye grubu yaratacak derecede büyük bir zenginlik mi üretti? Bu soruya verilecek olan cevap, mevcut politik konjonktür üzerine yapılan analizlerin iskeletini belirleyecektir. Bizce hayır, Türk kapitalizmi hiçbir surette yeni bir zenginlik üretemedi zira bu kapitalizm, bunu yapmaya muktedir bir ulusal ekonomik örgütlenme biçimi değildir. Ancak AKP, zenginliğin yaratıldığı izlenimini ister istemez yarattı. Nasıl mı? İlk olarak 2000-2001 senelerinde patlak veren ekonomik krizin yıkıma uğrattığı üretici güçleri yeniden inşa ederek (ikinci emperyalist paylaşım savaşının ertesinde Avrupa’da yaşanan “boom” döneminin “Türk tipi” bir benzeri), ikincisi spekülatif bir kâr balonu yaratarak. Sanayiden gelen kârlara, yani gerçek ve somut kârlara dayanmayan bir balon!
Bu bağlamda ulusal ekonomik verimliliğin ve zenginliğin tanımında, bizim açımızdan vazgeçilmez olan tek ölçütün sınai üretim olduğunu vurgulayalım. Finansal veriler doğaları gereği var olmayan bir sermaye birikimine dayandıklarından dolayı gerçekçi veriler oluşturamazlar. Mali ve ticari sermayenin kağıt üzerinde kalan hayali birikimlerine dayanarak, kendi sınırlılığı içerisinden daha büyük meblağlarda sermaye üreten spekülatif sermaye baz alınarak ve var olmayan bir parasal birikimi ekonomik döngünün her noktasında pasaport olarak kullanan banka finans kapitalinin nicel durumuna bakılarak ulusal bir ekonominin gerçek doğası kavranamaz. Bütün bu veriler gerçeğin yalnızca makyajlı bir parçasıdır. Üzerine basa basa vurgulanmalı: Ekonomide son sözü söyleyen nicelik değil, niteliktir. Bu nitelik sınai üretimin doğurduğu kalıcı, somut ve gerçek kârlardan ileri gelir. Bolluğu temsil eden bir niceliğin içerisinde, sınai niteliğin payı düştükçe, bütün o bolluğun bir anda bir enkaz alanına dönmesinin de şartları olgunlaşır. Söz uçar, yazı kalır sözündeki gibi: Spekülasyon uçar, sanayi kalır. Türkiye ekonomisinin büyümesinde sanayinin katkı payı azaldıkça, kırılganlık artmıştır. Aşağıdaki grafik, bir sene içerisinde sanayinin GSYH içerisindeki azalan payını göstermektedir. (1) Sanayinin ekonomi içindeki payı ise son 15 yılda %24’ten %15’e gerilemiştir.(2) O halde Türk kapitalizminin vaat ettiği sınırlı zenginlik dahi, bırakalım genişlemeyi, son 15 sene içerisinde törpülenmiştir.

O halde AKP iktidarının erken dönem büyüme rakamları nasıl açıklanacak? Bu, yukarıda da bahsettiğimiz üzere 2001 krizinin yıkımlarını yeniden bina etmekle finansal spekülasyon baloncuklarının yaratılmasının özgül bir birleşimiydi. Türkiye’deki balon inşaat, altyapı, gayrimenkul ticareti, hizmet ve turizm gibi alanlarda yaratıldı. Somut olarak var olmayan bir birikimin kağıt üzerinde gösterilebilmesi adına Türk kapitalizmi hayalet bir ekonomik döngü yarattı. Elbette kendi çapının küçüklüğü, balonların hacimlerini de belirledi. Yine de “Anadolu kaplanları” bu balonlar üzerinde yükseldi. Bu bağlamda, yukarıdaki ilk sorumuzla bağlantılı bir ilişkiye değinebiliriz. O da “yandaş” sıfatının ifade ettiği anlama, yani Erdoğan’ın iktidarına yakın olma durumuna ilişkindir. Tekelleşmemiş orta ve orta-üst sermaye grupları için, sadece ekonomik saldırganlık atılımlarında değil politik yönelimlerinde dahi Erdoğan’ın çizdiği sınırda yürümek, kendi sermaye birikimlerini yoğunlaştırıp sıçrama yaşamasını sağlamak için bir taktik işlevi görmektedir. Bu gruplar, neoliberal yağmanın daha büyük bir parçası olabilmek, pastadan daha fazla pay alabilmek için bunu yapmak zorunda hissedeler kendilerini. Bir bağlamda, onların ekonomik olarak “kendi sınıfları içerisinde sınıf atlamalarının” koşulları ile Erdoğan’ın siyasal programının başarıya ulaşmasının şartları kaynaşmıştır. Aynısı TÜSİAD ve benzeri çevreler için geçerli değildir. Onların politik programı Avrupa Birliği ve bilumum uluslararası sivil toplum örgütünün hazırladıkları uzun “öneri” metinlerine dayanır. Çünkü onlar Türk kapitalizminin en uluslararasılaşmış sektörleridir. Batılı metropollerin siyasal taleplerinin doğrudan bir aktarma kayışı rolü üstlenirler. Aynısı, başında “Anadolu” sıfat eki olan sermayedarlar için aynı şiddette ve derecede geçerli değildir. Bunların yanı sıra eklemek gerekir ki, “İslamcı burjuvazinin” bir kısmı yükselir yükselmez, bir taktik olarak kullandıkları “Erdoğan’ın çevresinde olan işverenler” durumunu, asıl stratejileri doğrultusunda revize ettiler ve TÜSİAD’a katıldılar. Erdoğan’ın buna ne karşılık verdiği Boydak örneğinde görülebilir. Orta ve orta-üst ölçekli sermaye gruplarının politik teslimiyete daha açık olan doğalarına rağmen Türkiye burjuvazisi, bazı azınlık sektörleri haricinde, bütün politik ve ekonomik virajlarda – bilinçli olarak değil ancak üzerlerine sinmiş bir sınıf refleksi olarak – benzer tutumlar aldılar. İstisnalar mı? Onlar sadece kaidenin oluşmasına yardımcı oldular.
Şimdi, yüksek ihtimalle yukarıdaki anlatı boyunca okuyucunun da kafasına takılmış olan ve yazdıklarımıza gelecek olan itirazların temel çıkış noktasını oluşturacak olan bir başka sorumuza gelelim: MÜSİAD tekelci bir sermaye grubu değil mi? Yani MÜSİAD Türk ekonomisinin çoğunluğunu veya çoğunluğuna yakın bir oranını elinde tutup, bu alanda satışı tek elden kendisi yönetip, farklılaşan sektörlerde fiyatlara egemen oluyor mu? Cevabı biz değil, kendileri versin. Kendilerinin 2014’ün Kasım ayında (yaklaşık iki sene önce) hazırlamış oldukları “Türkiye Ekonomisi Raporu” başlıklı metnin 146. sayfasına bakalım:
“Oysa bu yeni dönemde, Türkiye gibi ülkelerin, tekelci yapıları koruyarak değil, tam aksine, rekabetçi yeni sektörleri öne çıkartarak yeni bir büyüme modeli geliştirmeleri gerektiği söylenebilir. Tekelci yapılar ve bunların oluşturduğu finans-kapital sistemi, yeni, rekabetçi bir alanı kendileri dışında hiçbir yatırımcıya açmazlar. Bu ancak, özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu finansal yapı geriletilerek ve faize dayanan sisteme piyasa doğrultusunda müdahale yapılarak sağlanabilir. Bu konuda iktisatçılar, yatırım ve faiz oranları arasındaki ilişkiye dikkat çekmişler ve kriz sonrası yeni sektörlerin ortaya çıkması ve gelişmesi için, faize dayanan tekelci yapıların geriye gitmesi gerektiği üzerinde durmuşlardır.” (3)
İlginç. “Tekelci” MÜSİAD, hükümete “tekelci yapıların korunmaması” çağrısı yapıyor! Marx ile Engels, manifestomuzda “burjuvazi kendi mezarını kazıyor” ifadesini kullanırken, yukarıda vuku bulan çelişkiyi kastetmemişlerdi umarım… İroniyi bir kenara bırakacak olursak, MÜSİAD’ın hükümetin ekonomik kurmaylarına yaptığı çağrının altında, kendilerinin tekelci bir grup olmanın yanından bile geçmedikleri gerçeği yatıyor. “İyi de nasıl olur, ekonomik veriler MÜSİAD’ı nerdeyse TÜSİAD’la eşit bir durumda gösteriyor” çıkışına vereceğimiz cevap yine aynı olacaktır: Nitelik. MÜSİAD’ın kâr oranlarının yüzde kaçından sanayi üretiminin sorumlu olduğu ile TÜSİAD’ın kâr oranlarından yüzde kaçının sanayi üretimi kaynaklı olduğu sorularının cevabı, hangi grubun gerçek zenginliği (sermaye birikimi ile üretim araçlarını) elinde tuttuğu probleminin de cevabı olacaktır. TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki iktisadi karşılaştırmanın niceliksel istatistikleri son tahlilde bir kuş tüyü hafifliği etkisi yaratırken, niteliksel olan veri balyoz etkisi yaratmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü mü? Türk kapitalizmi bu diyalektik yetenekten yoksundur.
Eğer sanayi üretimi, tüketimi, ihracı ve ithalatının Türk kapitalizmi içerisindeki olağanca ağır olan rolü anlaşılabilirse, TÜSİAD, MÜSİAD ve saray arasında hayat bulan “şeytan üçgeninin” ekonomik ve politik krokisi de kendiliğinden bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Bir gerçeğe daha değinmeden geçmeyelim: TÜSİAD, “İslamcı burjuvazinin” sömürdüğü artı-değerler toplamının her biriminden, kendisi için bir komisyon alıyor. Kaynak ve tekelin adresinin kendisi olması sebebiyle, MÜSİAD’ın kârlarına ister istemez ortak oluyor. Ancak aynı ilişki, tersten de aynı şekilde işlemiyor, işleyemiyor. “Anadolu kaplanları” TÜSİAD’ın elde ettiği her kârdan, belirli bir pay almıyor, alamıyor. Belki KOBİ’ler söz konusu olunca komisyonunu cebe atıyor ancak tekelci kârların doğal bir ortağı asla olamıyor. Sözde “Batı” ve “Batı hayranlığı” karşıtlığı söylemlerinin sosyo-ekonomik temelinin bir bölümünü de, bu ilişki oluşturuyor.
Uluslararası ekonomik kriz ve ulusal toplumsal belirsizlik ortamında, eski sermaye ve zenginlik tekelinin sahipleri fiziksel ve iktisadi olarak yok edilmeden (onların mülklerine “el konulmadan”), Türk kapitalizminin azgelişmiş karakterinin yeni tekelci grupları yaratacak bir zenginliği yaratmasının veya biriktirmesinin mümkün olmadığını söyledik. Biz bu iddiamızda bir adım daha öne gidiyoruz: MÜSİAD tekelleşmemektedir, tekeller MÜSİADlaşmaktadır ancak matematiğin oran-orantı yasası dolayısıyla nitelikleri korunmaktadır.
3.) Sermaye saraya politik olarak teslim olmuş mudur ya da Erdoğan hangi Bonaparte’ın, hangi dönemidir?
Ulusal burjuvazinin saraya politik olarak teslim olması sorunsalı, biri nesnel biri öznel olmak üzere iki şart üzerinden okunmaya çalışılmalı. İlk olarak Erdoğan’ın sokakları kaybetmesi, yani nesnel bir öndevrimci veya devrimci durumun baş göstermesi koşulunu öne sürebiliriz. Belki güçlü bir seferberliğin sonucu olarak, belki bir grev dalgasının sonucu olarak, belki de yükselen bir kadın hareketinin sonucu olarak. Zira Gezi Ayaklanması’nda yaşanan buydu: Siyasal iktidar sokaklara hâkim değildi ancak ayaklanma, görevlerini mantıksal sonuçlarına vardıramadan sönümlendi. İkinci olan ve subjektif bir yönü olan şart ise saray rejiminin karakterini tahlil etmek bakımından daha hayati. Zira ikinci şart olmazsa, birincisi gökyüzünde asılı kalır: Erdoğan’ın bu kriz ve mülksüzleştirilme (iç savaş) tehdidine yönelik olarak onu bastırıcı ve istikrarı sağlayıcı bir hakem olarak çıkagelmesi. Burjuvazi ancak bu koşullarda saraya tamamlanmış bir teslimiyet sunardı. Bu durumda finans kapital, kendi sınıf iktidarında sokak sokak gedikler açılmasını engelleyebilmek adına olağanüstü politik yetkileri Erdoğan’a teslim etmekte bir beis görmezdi. Meşhur deyişle “ekonomik iktidarını koruyabilmek adına politik iktidarından vazgeçerdi.” Saray bunun gayet bilincinde. Neden bütün AKP kurmayları referandum süreci boyunca bir iş savaş retoriği kullanıyorlar? Neden Erdoğan’ın bütün söylemleri, bir iç savaşı alevlendirme potansiyeli taşıyor? Çünkü onun, değişik egemen blokların kendisine gösterecekleri teslimiyeti örgütleyebilmesinin tek yolu, iç savaştır. Erdoğan burjuva sektörlere ölümü göstermeden, sıtmaya razı edemez. Bu açıdan yaklaşıldığında iç savaşa ve/veya onun ön hazırlık sürecine karşı verilecek olan mücadele, en yaşamsal devrimci sorumluluk olarak karşımızda duruyor.
İç savaş taktiğinin kendisi, aslında başarı için tek yol gibi gözükse dahi çelişkili bir yapıya sahiptir. Erdoğan, mirasını almaya çalıştığı Bonapartların aksine bir iç savaşı veya devrimi bastıran; yahut içerideki bir devrimci seferberlik dalgasını dışarıda savaş başlatıp zafere erdirerek felçleştiren, sosyo-ekonomik istikrarsızlığı ve onun olasılıklarını sonlandıran bir önder değildir. Tersine, kendi varlığı bunlara sebebiyet verebilir! Halbuki bütün “başkanlar” yukarıda sayılanları başarabildikleri için ulusal bir mutabakat sonucu “başkanlık” yetkilerini devralmaya “hak” kazanmışlardır. Şu örneği vermeyi yerinde görüyoruz: Prusya’ya karşı savaşında Bonaparte’ın yenilmesi onun sonunu getirdi. İşçiler Vendome Sütunu’nu yıktılar, Paris’te iktidarı ele geçirdiler ve artık o noktadan sonra Fransız egemenlerinin Napolyon’a teslim olmaları için bir sebep kalmamıştı. Peki Komün’ü bastıran Thiers? O Üçüncü Cumhuriyet’in kurucusu ve Fransa tarihinin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Bu bağlamda Erdoğan Komün’ü bastıran Thiers değildir, Prusya’ya karşı yenilip Komün’ün doğumuna sebebiyet verme ihtimali olan Napolyon’dur. Ancak Gezi’nin ardından Türkiye burjuva siyasal atmosferi yeni bir Thiers doğuramadı, eski Napolyon’unu kullanmak zorunda kaldı. Bu eski Napolyon, Thiers’in görevini yerine getirerek kendisine karşı açığa çıkan isyan dalgasını sindirdi ancak dolmuş olan siyasi miadını uzatabilmek için yeni zorluklarla baş başa kaldı. Bugün Türk finans kapitalinin yaşadığı çelişki, hem eski Napolyon’una muhtaç olmasından, hem de yeni bir Thiers yaratacak sosyo-politik yetenekten yoksun olmasından sentezlenen krize, bir çare bulamamasıdır.
Bir bağlamda saray kendi rejimini, eski Bonapartların metotlarını baş aşağı tutarak bina etmeyi denemektedir. Türk tekelci burjuvazisinin tercihleri de, buna göre şekillenecektir. Evet bu burjuvazi hantaldır, korkaktır, önderlikten yoksun ve vasıfsızdır. Ancak kendisini tehdit eden unsurun karakteri proleter olmadıkça, politik ve ekonomik mevzilerinden, sırf başkan olmak isteyen biri için vazgeçecek değildir. Erdoğan’ın Bonaparte’ın metotlarını baş aşağı çevirmek zorunda kalmasının birkaç sebebi var. Elbette ilki, kendisinin Fransız İmparatorluğu’nun ekonomisi değil, Türk kapitalizminin azgelişmiş sermaye birikimi üzerinde yükselmeye çalışması. Fransız egemenleri 1789, 1830, 1848 ve 1871 devrimlerinin ardından, bir hayli masraflı olan Bonaparte’ı ve onun programını finansal güçleriyle desteklemeye razıydı. Zira bu “masraflı” iktidarın karşılığı, kendilerinin iktidarlarını ve mülklerini yitirmemeleriydi.
Pekiyi Türk sermayesinin sarayın iktidarını desteklemesinin karşılığı ne olacak? Mevcut durumda – ne yazık ki – mülklerinin toplumsallaştırılması tehdidiyle karşı karşıya değiller. Bu bağlamda Varlık Fonu yönelimi, sarayın kendisinin yol açtığı masraflara bunun değeceğini sermaye gruplarına kanıtlama girişimi olarak da anlaşılabilir. Saray rejimi, “eski Türkiye’nin” serbest pazara sürmediği taşınamazları, kendi programının siyasal başarısı yolunda bir araç ve sıçrama tahtası olarak kullanmaya kararlıdır.
Türk burjuvazisinin doğumundan bugüne vasıfsız ve topal bir sınıf olmasına rağmen, mevcut Bonapartizmle henüz organik ve politik bir kaynaşmışlığı yaşamadığını, devlet aygıtının yönelimleri ile kendi iktisadi çıkarları arasında belirli bir özerkliğin ve açının korunduğunu söyledik. Ancak belirtmekte fayda var ki, bu özekliğin ve açının bir gerçek oluşu asla ve asla demokratik görevleri yerine getirme noktasında ilerici roller üstlenebilecek potansiyel bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez. Patlamalı sürecin devrimci olasılıkları hayata egemen olmaya başladığında görüldüğü üzere bu egemen sınıf “saraydan çok saraycı” olmuştur, olacaktır da. Bunun anlamı, egemen sınıflar ile hükümet ve devlet aygıtının tarihte birçok kereler yaptıkları üzere, aralarındaki gerilimlere rağmen ortak düşmana (işçilere) karşı eylem birliklerine ve ittifaklara gidebilecekleri ve gittikleridir.
4.) Varlık Fonu uygulaması, saraya “yakın” sermaye çevrelerini orta ve uzun vadede neden zenginleştirmeyecektir?
Öncelikle bu fonun, saray rejimi “yanlısı” sermayeye aktarımı olasılığı, bu aktarıma duyulan ihtiyaca vurgu yapmaktadır. Eğer böyle bir ihtiyaç var olmamış olsaydı, hiçbir Bonaparte politik iyi niyeti sebebiyle bunları “yandaşlarına” peşkeş çekmezdi. Bu, siyasal manevra alanları arasından yapılan bir tercih değil, mevcut tablo içerisinde doğan bir zorunluluk olarak okunmalı.
Pekiyi varlık fonu, çizdiğimiz saray ve burjuvazi ilişkileri çerçevesinde nereye oturuyor? Varlık fonu uygulaması, tipik bir Bonapartist ekonomi politiği olarak, şirketlerin varlıkları üzerinden borçlanılmasını ve böylece, sarayın siyasal programına koşulsuz destek vermeye “razı olması istenen” (aslında zorunda kalmış olması tercih edilen) kapitalist sektörlere birçok kredi ve kaynak peşkeş çekilmesini öngörüyor. Bu yönüyle, finans kapitale dönük gösterilen ve iştah kabartması hedeflenen bir rüşvet olarak anlaşılabilir.
Bunun da ötesinde fon politikası envanterdeki varlıklar gösterilerek, borç istenmesinin önünü açıyor. Sermaye açısından “varlığım, varlığıma armağan olsun” benzeri bir yol haritasının izleneceği anlaşılıyor. Ancak envanterdeki sınırlı varlığı da kağıt üzerinde göstererek borç istemek, Türk kapitalizminin borç ödeme metotlarının proleterler açısından yoğun bir sömürü politikasıyla iç içe geçeceği anlamını taşımakta. Kiralık işçi büroları açmış, taşeronu ilke haline getirmiş, sendikaları, sigortayı ve güvenceli çalışmayı yok etmiş ve 15 binin üzerinde işçiyi katletmiş bir ekonomi politikası, eğer sayısız AVM ile inşaattan aldığı güçle, kendi taşınamaz mülklerini garantör olarak göstermeden borç alamayacak duruma geldiyse, orta ve uzun vadede faize binecek borcun nasıl ödenebileceği bir soru işareti olarak ortada durmaktadır.
Biz özellikle iki olasılık üzerinde durmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz. İlk olarak fon uygulamasının özneleri ile nesnelerini, basit bir borçlu tüketici ve banka ilişkisine indirgeyip, şunu sorabiliriz: Haciz gelirse ne olacak? O zaman bu yeni palazlanan sermaye çevreleri, havasız kalan mum gibi sönecekler. Hacizden kurtulmanın tek yolu ise (Arjantin örneğinde olduğu üzere), emperyalizme daha yüksek oranlarda borçlanmak olacak. İkinci olarak, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin devlet içine entegre edilmeye çalışıldığı bir uygulamadan bahsediyouz. Bu aynı zamanda, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin taşıdığı çelişkilerin, devlet içine taşınacağı anlamına gelir. Böylece hem haciz tehlikesiyle ekonomi kırılganlaşıyor, hem de devleti içi antagonizmaların çapı şiddetlenerek büyüyor. Bu vurgulardan hareketle ekonomide “Arjantinleşmeyi”, devlet idaresinde ise “Balkanlaşmayı” bekleyebiliriz.
Saray rejimi, politik bir taktik olarak kendisine “yandaş” olarak örgütlemeyi istediği çevreleri zenginleştirme kaygısı taşısa da, bu yönde uygulamalar hayata geçirdikçe sürecin patlamalı ve kırılgan niteliğini derinleştiriyor. Sermaye birikiminin eşitsiz bileşik doğası ve onun yasaları her yerde sarayın karşısına dikiliyor. Hydra isimli mitolojik yaratığı aklımıza getirelim. Bu yaratığın özelliği kendisine vuruldukça ve saldırıldıkça güçlenmesidir. Efsaneye göre çok başlı Hydra’nın bir kafasını kesince, iki kafası çıkmaktadır. Aynısını saray rejimi ve orta, orta-üst sermaye çevreleri ile tekelci finans kapital için geçerli değildir. Burjuva siyasal bir mutabakatı hedefeleyen yeni ekonomi politikaları (Varlık Fonu) ve siyasal yönelimler (yeni anayasa), iki kafanın kesildiği yerde sadece birisini geri çıkartabiliyordur. Düzen zayıfladıkça güçlenmiyor, güçlendikçe zayıflıyordur. İleri doğru atılan her bir adım, geriye doğru atılan iki adımı temsil etmektedir.
Dipnotlar:
1.) MÜSİAD’ın 2012 tarihli “Türkiye Ekonomisi Raporu”. Bkz. http://www.musiad.org.tr/F/Root/Pdf/Ara%C5%9Ft%C4%B1rma%20Raporlar%C4%B1/T%C3%BCrkiye%20Ekonomisi%20Rapolar%C4%B1/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2012.pdf
2.) İzmir Ticaret Odası, Ar&Ge Bülten. Bkz. http://www.izto.org.tr/Portals/0/Argebulten/sanayininmevcutdurumu_ahmetyetim.pdf
3.) http://www.musiad.org.tr/F/Root/burcu2014/Ara%C5%9Ft%C4%B1rmalar%20Yay%C4%B1n/Pdf/Ekonomi%20Raporu/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2014.pdf
Thermidor’un yasal devamcısı olarak referandum ya da 1908’de yarım kalanı tamamlamak
Thermidor, köken itibariyle Yunanca bir kelime olsa da, bugünkü siyasal içeriğine Fransız Devrimi sırasında Robespierre’in devrimci diktatörlüğüne son vermek için birleşip iktidarı ele geçiren ve ardından devrilmiş olanlarla ittifakın yolunu açan grubun reaksiyoner eylemleri neticesinde sahip oldu. Liberal literatürde – yüzeysel doğasına uygun bir biçimde – “devrimin kendi çocuklarını yemesi” şeklindeki kinli önyargıyla özetlenen Thermidor, devrimin kendisinin, yine onun parçası olan kadrolar tarafından yozlaştırılmasını ve sınırlandırılmasını ifade ediyordu. Thermidor bir bağlamda, karşıdevrimin organik (misal Fouché ve Vişinski) ve politik bir uzantısı rolü üstleniyordu.
Betül Celep ile röportaj: “Herkesin direnecek bir şeyi var”
İ.C.: Merhabalar, direnişinizin neredeyse bir ayı doldurdu. Bize direnişinizin öyküsünü anlatabilir misiniz?
Kıbrıs: Sürekli çözümsüzlük
1963 ve 1974 trajedileri olmasıydı, muhtemelen Nikos Anastasiadis ile Mustafa Akıncı, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni Başkan ve Başkan Muavini sıfatlarıyla aynı kabinede birlikte çalışıyor olacaklardı.
Oysa her ikisi de bugün kilometrekareye 22 tane askerin düştüğü ve Türk ve Rum toplumları olarak ikiye bölünen bir ülkenin temsilcileri sıfatıyla -yıllardır bir çözüme kavuşturalamayan- “Kıbrıs müzakere sürecinin” baş aktörleri durumundalar.
Hatırlanacağı üzere, Kıbrıs’ta müzakereler, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın göreve gelmesinin ardından BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin arabuluculuğunda 15 Mayıs 2015’te yeniden başlamıştı.
Öte yandan, son aylarda tekrar hareketlilik kazanan müzakere süreci, geçtiğimiz hafta sürpriz bir şekilde durduruldu. Her iki toplumun liderleri, hem toplantıyı karşılıklı olarak terk etmişler hem de birbirlerini ilk terk eden olmakla suçlamışlardı. Görünen o ki, başarıyla ilerlediği iddia edilen yeni müzakerelerde, taraflar daha önce anlaştıklarını belirttikleri başlıklarda bile uzlaşı sağlayamamışlardı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı “BM Özel Temsilcisi Eide ile konuşurken Anastasiadis kapıyı çarpıp çıktı” diyor. Rum lider Nikos Anastasiadis ise “Akıncı’nın toplantıdan çekilmesi yersiz ve nedensizdir” ifadelerini kullanıyor.
Görüşmelere liderlik eden Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Espen Barth Eide, bu son gelişme üzerine hızla mekik diplomasisi başlattı. Her iki liderle de görüşen Eide, müzakerelerin devam edeceğini açıkladı.
Bu neyin pazarlığı
İki toplum arasında yıllara yayılan müzakere süreci ilk bakışta bir ortaklaşma çabası gibi algılanabilir. Yine de Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Güç Paylaşımı, Toprak ile Güvenlik ve Garantiler olmak üzere 6 temel başlıktan oluşan bu müzakerelere yüzeysel bir yaklaşım yanıltıcı olabilir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kendi elinde tutan Kıbrıslı Rum toplumu ile 1974’te ada toprağının %37’sini ele geçiren Türk tarafı arasında yapılan görüşmelerin ana konusunu, “toprak karşılığında devlet organlarına siyasi eşitlik temelinde katılım” ilkesi oluşturmakta. En azından adaya müdahale eden Yunanistan ve Türkiye ile başlıca emperyalist kurumlar arasında dönen pazarlığın esasını bu düzlem oluşturuyor.
Öte yandan, Osmanlı ve İngiliz hakimiyeti altında kayda değer bir sorun olmadan pekala bir arada yaşayabilip, mevcut dini ve etnik ayrımlara karşın bir “Kıbrıslılık” birikimi oluşturmayı başarabilmiş bu iki halkı, son 60 yılda birbirine düşman eden faktörleri adanın içinden ziyade dışından aramak doğru olabilir.
Kıbrıs sorunu Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hegemonya kurma uğraşındaki emperyalist ülkelerin Kıbrıs halkını sömürü ve zora dayalı bir şekilde bölmesi, katletmesi ve bağımsızlığını ayaklar altına alarak kendi hakimiyeni sürdürmesi sorununa indirgenebilir.
Bu nedenle sorunun çözümü de ancak bu güçlerin Kıbrıs üzerindeki etkilerinin kırılması ve hegemonyalarının dağılması ile mümkün olabilecek.
Kıbrıs’ın şu an en yakıcı sorunu adanın “bağımsız olmayışı”. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’nin askeri hakimiyeti, Kıbrıs’taki iki tane İngiltere üssü ve ABD’nin dinleme tesisleri ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunan Yunanistan askeri alayı, bağımsız olamama halinin en açık göstergeleri.
Kıbrıs’ta yaşanan bıktırıcı çözümsüzlük halinin faturasını doğrudan ödeyen Türkiye’nin emekçi yığınlarına gelince; şunu bilmeleri gerekiyor ki, AKP hükümetinin temel çabası her şart altında, adadaki askeri varlığın korunmasına yönelik. Aynı zamanda Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğün devamı, Türkiye’ye Avrupa Birliği karşısında elinde bir koz daha tutma olanağını sunuyor.
Türkiye’ye, Yunanistan’a, AB’ye, IMF’ye Troyka’ya ve kendilerini “garantör güçler”, “kurtarıcı” vs. gibi sıfatlarla takdim eden her türlü emperyalist güce karşı gerçek bağımsızlığın sağlanması için eşit temsile dayalı federal bir işçi emekçi devleti temelinde birleşmekten başka çare yok.
Her iki kesimin emekçilerini buhrana sürükleyen kemer sıkma politikalarına ve özelleştirmelere karşı mücadeleye!
Ada’da bulunan bütün yer altı ve yer üstü kaynakları, ortak kalkınma ve tüm ada emekçilerinin refahı için kullanılsın!
Büyük krizin faturası patronlara!
Bankalar kamulaştırılmalı, gerçek bir ekonomik bağımsızlık için, tüm limanlar, havaalanları, stratejik kaynaklar ve sanayi tesisleri işçi ve emekçilerin kontrolünde millileştirilmeli!
İşçi mektubu: Gün gün fakirleşiyoruz. Peki başkanlık sistemi gelirse ne olacak?
Merhabalar ismim Erdal. Gazetenizi her ay elimden geldiğince ve fırsat buldukça okumaya ve çözümlemeye çalışıyorum.
Fransız polisinin tecavüzünü, kapitalist barbarlık nasıl örgütledi?
Son birkaç gündür Paris’in sokakları işgal altında. Şubat ayının başında banliyöde yaşayan Theo isimli göçmen bir gence, bir polis tarafından cop aracılığıyla tecavüz edilmesi, kent yoksullarını yeniden uyandırdı ve dışarıya çıkıp polis aygıtıyla hesaplaşmaya çağırdı. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Hollande hastanede Theo’yu ziyaret etmiş olsa da, her ne kadar dört polis yaptırım almış olsa da, dalga dalga yayılan öfke sinmeyi ve kabullenmeyi reddediyor. Neoliberal ekonomi ve şiddet politikalarının icraatçısı rolündeki Sosyalist Parti iktidarında cisimleşen kapitalist erk, Paris banliyölerinin üzerindeki egemenliğini ve denetim gücünü, 2005’in ardından bir kere daha kaybetmiş gibi gözüküyor. Fransa kardeş partimiz Enternasyonalist Sosyalist Grup’tan (GSI) eğitim emekçisi yoldaşımız Griselda Michel’in, Le Monde gazetesine verdiği röportajda söylediği üzere “gösterilerin hedefi, adaletin sonuna kadar uygulanmasını garantilemek.”(1) Yoldaş Michel söyleşisine şöyle devam ediyor: “Biliyoruz ki öfke Fransa’nın her yerinde büyüyor.”
Biz ise bu yazıda, Theo’yla birlikte sayısız isimsize kapitalizmin devlet aparatı aracılığıyla uygulanmakta olan şiddet ve sömürü politikalarının, uluslararası ekonomik döngü tarafından nasıl organize edildiğine dair kısa bir hikaye anlatacağız. Bu hikayenin kapsamına üç farklı ulustan üç işçi ve bu üç işçinin de meta ekonomisinin karşısında nasıl yabancılaştığı giriyor.
***
Emrah, Gaziantep’in sanayi merkezlerinde hem çalışan, hem de yaşayan sıradan bir işçi. Yaşı daha 23 ama kendini bildi bileli haftada 60-65 saat çalışıyor. Meslek Lisesi’ndeyken kendisini bir staja göndermişler, bir daha da o iş yerinden ayrılmamış. Emrah’ın iş yeri Gaziantep’te, 1. Organize Sanayi Bölgesi’nde. 18 numaralı caddeye girdiğinizde Naksan Plastik Sanayi’nin fabrikasını görmemek mümkün değil zaten. Bu iş yerinin kendine özgü efsaneleri de var. Dış cephesi dahi isle kaplı bu fabrikadan emekli olmayı başarabilen bir işçi daha çıkmadı. Saatlerce ve günlerce kanser soluyan herkes, birkaç sene sonra çalışamayacak duruma geliyor, duvarları yine isle kaplı evlerindeki yataklarında ölümü bekliyordu. Çok değil, 5-10 seneye Emrah’ın da başına aynısı gelecekti. Bu firma kimya ve plastik sektörlerinde kauçuk ürünler de dahil olmak üzere birçok mal üretiyordu. Emrah bir gün arkadaşlarıyla bu firmanın internet sitesine girdi. Firmanın ürettiği ürünler arasında sayılanlara baktılar: Ses ve titreşim önleyici maddeler, poliüretan köpük ürünleri, elektro ürün materyalleri, yapı malzemeleri, shrink film, taşıma poşetleri, çeşitli palet örtüleri ve benzerleri… Yalnız kendi üretim bandında her gün önünden geçenleri sayan bir sekme bulamadı: Polis copları. Gerçi sitede “Diğer Endüstriyel Ürünler” başlığı altında bir bölüm vardı ama içeriğinde naylon bir poşet görseli haricinde hiçbir açıklama yoktu.
Emrah’ın ürettiği polis copunun iki yönlü bir hikayesi var. Bu hikayenin bir yönü plastik ve kauçuktan yapılmış olan mamul maldan öncesine, diğeri ise sonrasına bakıyor. Rusya’nın Kuzneçk bölgesinde Gazprom şirketi için kömür ve doğal gaz yataklarında, copun plastiğinin hammaddesini çıkaran işçi Pavel’in öyküsünden bahsediyoruz. Kömür yatakları arasındaki tabakalara hapsolmuş kömür gazını çıkartmak için Pavel’in işvereni adeta seferberlik başlatmıştı. Bir takım “uzmanların”, bir takım “verilerine” göre (Pavel’in patronu öyle diyordu), buradan çıkarılacak gaz Batı Sibirya’da çıkarılan doğal gazdan bazı yönleriyle niteliksel açıdan üstünmüş. Bu kömür ve gaz Türkiye’ye satılacak ve ardından plastik üretiminde kullanılacakmış. Pavel heyecanlandı heyecanlanmasına ama çıkardığı hammaddenin Türkiye’de mamul veya yarı-mamul bir metaya dönüştürüldüğü haberini hiç alamadı. Üzücü bir biçimde kendisi grizu gazının patlaması sonucunda maden yatağında hayatını kaybetti.
Emrah’ın ürettiği polis copunun hikayesinin bir de sonrası var. O da Romanya’da, bir dağıtım firmasının küçük ve karanlık bir ofisinde çalışan bir büro işçisini, Costel’i anlatıyor. Romanya zaten Asya ile Avrupa arasındaki sıçrama tahtası gibi. Metalar buraya yığılır, Costel’in parçası olduğu Omsan Lojistik ekibi de tek tek bütün siparişleri kendi ülkelerine gönderir ve bu işlemin iç bunaltan kağıt bürokrasisiyle ilgilenirler. Türkiye’den gelen bir kısım polis copunun Paris’e gönderilmesi işlemini onaylayan belgenin altında Costel’in patronunun imzası vardı. Zaman içerisinde Costel’in işine gitmeden önce Romanya soğuğundan korunmak için evinin kapısında yuvarladığı votka shotlar, kendisini hayatıyla ilgili düşünmeye itti. Sakın yanlış anlamayın ne Emrah, ne de Pavel gibi Costel bir iş cinayetine kurban gitmedi. O sadece bunaldı ve bir gün intihar ederek, yaşadığı hayattansa yok olmayı tercih etti.
***
2 Şubat 2017 tarihinde bir Fransız polisinin, Paris’in banliyölerinden birisinde Theo isimli bir gence tecavüz etmek için kullandığı copun hikayesi işte budur. Hayretler içerisinde soranlar olacak: “Bu da mı kapitalizmin suçu?” Bu soruya çekinmeden ve taviz vermeden cevap verilecek: Evet, bütün kötülüklerle birlikte, bu da kapitalizmin örgütlediği barbarlığın bir parçası! Emrah’ın, Pavel’in, Costel’in ve son olarak da Theo’nun başına gelenler, kapitalist pazarın insan üzerindeki yıkıcı etkilerinin, insanı kendi doğasına ve kendi ürettiklerine yabancılaştıran ve düşmanlaştıran barbarlığın sadece bir fotoğrafıdır. Bu bağlamıyla kapitalizm kendisini uluslararası çapta yeniden ve yeniden ürettikçe, örgütlü bir uluslararası suç ağını da yeniden ve yeniden üretmektedir. Üretim sürecinin bütün aşamalarını farklı coğrafi sekmelere ayıran sermaye döngüsü, işçileri üretimlerine yabancılaştırdıkça kendisini merkezileştirmektedir. Üç farklı ulustan üç farklı işçinin bir parçası olduğu kapitalist üretim ilişkilerinin mantıksal sonucu olarak, ortaya çıkan meta, yine onu üretenlere ve üreticilerin sınıf kardeşlerine karşı bir silah olarak kullanılmıştır. Banliyölerde yaşamaya mahkum edilen ve tecavüze uğrayan göçmen bir işçinin hikayesidir bu. Gaziantep’te çalıştığı plastik fabrikasından, peçeteye kan öksürdüğü için kovulan işçinin öyküsüdür. Kirasını ödeyemediği evinin tavanına kendisini asan Romen emekçinin iç çekişidir. Gaz patlamasının etkisiyle iç organları parçalanan Rus maden işçisinin anlattığıdır dinlediğiniz. Duyduklarınız, kökünden kazınması gereken bir dünyaya aittir!
Theo’nun yaşadıkları elbette Fransız polisi içerisinde artan ırkçı eğilimlerle, ulusal siyasette Le Pen fenomeninin güçlenmesiyle, onun banliyölere savaş açmasıyla, emperyalist işgallere onay veren Sosyalist Parti yönetiminin banliyöleri denetim altında tutmak için polis teşkilatını yüksek meblağlarda rüşvetle doyurmasıyla yakından ilgili. Hollande ilk önce Afrika kıtasındaki Mali’ye asker çıkarttı, ardından oradan Fransa’ya kaçan Malililerin polis tarafından tecavüz edilmesinin şartlarını yarattı. İşte örnek gösterilen Fransız kapitalizminin ta kendisi!
Theo’nun şahsına dönük işlenen suç, asla ve asla tecavüz eden polisin bireysel taşkınlığıyla sınırlı değil, olamaz da. Bu suç New York’ta Wall Street, Londra’da Lordlar Kamarası’nın mirasçıları ve Paris’te Versay Sarayı’nın yeni sahipleri tarafından uluslararası çapta organize edildi. Bu suçun delilleri uluslararası ticaret anlaşmalarının içerisinde. Suçlular o anlaşmaların altına atılan imzaların sahipleri, başkaları değil. Suçluları yargılayacak olan mahkeme mi? İşte yaşadığımız günler, ilerde, bu mahkemelerin kurulduğu çağ olarak anılacak.
Dipnotlar
1.) http://www.lemonde.fr/police-justice/article/2017/02/15/affaire-theo-l-environ-200-manifestants-a-paris-pour-denoncer-les-violences-policieres_5080316_1653578.html#A6COGzYVR9zQTXV3.99
Kadınlar tek adam düzenine HAYIR diyor!
6 ayı aşkın süredir içinde bulunduğumuz OHAL koşulları ile sadece ülkede değil, evde ve işyerinde de nefes alanlarımız daraldı. Sokaklar her zamankinden daha tekinsiz. İş yerlerinde artık daha da sessiziz. Güvensiz ve güvencesiz şekilde biz kendi dünyamıza dalalım, uçuşan saksılar, tehditler-tacizler arasında anayasanın değiştirilsin, bu karmaşa içerisinde her yere tek adamlık düzeni yerleşsin isteniyor.
CumhurReislik rejimi ve yağmacı birikim modeli
Varlık Fonu/Mevduat Sigorta Fonu: Neden?
Hemen herkes biliyor, ama resmin çerçevesini kısaca özetleyelim: Neoliberal burjuvazi, ekonomide “bütün sorunları serbest piyasa çözer” sloganıyla devleti sadece kendisi için bir kolluk kuvvetine indirgemeye girişmişti. Ama kapitalizmin 2008’deki derin dünya kriziyle birlikte kaçışmaya, kendisine bir koruyucu destek güç aramaya başladı. Ve tabii işin başına dönerek sığınabileceği yegâne barınağın altında toplandı: Devlet. Emre amade hükümetler, kamunun paralarıyla iflas eden bankaları kurtardı; çöken muhteşem şirketlere kredi akıttı; bazılarını önce kendi yönetimine aldı ve hesaplarını düzelttikten sonra sahiplerine iade etti veya yeniden özelleştirdi; kamu yatırımlarına yönelerek sermayedarlara yeni kazanç alanları açtı. Bütün bunlar için yüz milyarlarca harcama yaptı. Bu harcamaları da, halktan topladığı vergiler yetmediğinde, ya dışa borçlanarak ya da karşılıksız para basarak karşıladı. Tabii her iki durumda da asıl faturayı, sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamaları kesilen, enflasyonun ve ağır vergilerin altında gelirleri azalan, işlerini kaybeden işçiler ve emekçiler, ürünlerini değerlendiremeyen köylüler, dükkânlarını kapatmak zorunda kalan küçük esnaf ve zanaatkârlar ödedi, halen de ödüyorlar.
Bu kriz Türkiye’ye teğet falan geçmedi, sadece görece geç yansıdı ekonomiye. Gelişkin kapitalist ülkelerdeki krizin şiddeti nedeniyle buralardan kaçan uluslararası sermaye, bir süreliğine Türkiye gibi “gelişmekte olan”, dünya borsalarına fazlaca açılmamış, dolayısıyla da mali fırtınanın rüzgârlarına uzak, faiz oranları yüksek ülkelere yöneldi. Bu “sıcak parayla” Türkiye üretim yapabildi, yaygın bir inşaat kampanyası başlattı, pek çok Batı ülkesi üretim ve ihracat sıkıntısı yaşarken mallarını dışarı sattı. Ama 2015 civarında bunun sonuna gelindi. Gelişkin ekonomilerin hükümetleri, devlet yardımlarıyla bankalarına ve şirketlerine çeki düzen vermeye başlayınca Türkiye, sermaye, üretim ve ihracat sıkıntısı sarmalına girdi. Bir de bakıldı ki büyüme oranı yüzde 5-6’lardan 1,5’e düşmüş, cari açık 33,6 milyar dolara, özel firmalarının döviz açığı ise 213 milyar dolara ulaşmış, işsizlik yüzde 12,7’ye dayanmış (gençler arasında iki katı), ihracat azalırken ithalat artmış, dış yatırımlarda ve turizm gelirlerinde ciddi düşüşler olmuş, dolar son iki yılda neredeyse iki katına çıkmış… Kriz kapıya dayanmakla kalmamış, adımını içeri atmıştı bile.
Kaynak kuruyor mu ne?
Ama burjuvazi katında bir şey daha olmuştu. Ortalama yüzde 5,8 düzeyindeki büyüme oranının yakalandığı 2002-2008 döneminde ülkeye akan 80 milyar dolar civarındaki yabancı sermaye, AKP hükümetlerinin, Anadolu’daki oy depolarını denetimleri altında tutan sermaye gruplarını desteklemesini ve kendi çevresinde ayrıcalıklı bir kesim olarak toplamasını olanaklı kıldı. Böylece başlangıçta orta ve küçük ölçekli işletmeleri temsil eden bu sermaye gruplarından bazıları ucuz krediler, ayrıcalıklı ihaleler ve kayırmalarla hızla büyüdü, neredeyse TÜSİAD çatısı altında toplanmış geleneksel finans kapitale rakip bir güç haline geldi. Yabancı sermaye akmaya devam ettikçe (2008-2015 arasında 70 milyar dolar daha) bu burjuva sektörler (örneğin, Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu, vb.) özellikle inşaat, finans, medya ve turizm alanlarında AKP yönetiminin himayesi altında faaliyet gösteren tröstlere dönüştüler. Böylece Reisleri etrafında kümelenen oligarşik, egemen bir burjuva sektör doğmuş oldu. Gerçekleştirdikleri sermaye birikiminin ana kaynağı yabancı sermaye ile yerli ve yabancı kredilerdi.
Marx’ın 150 yıl önce çok doğru biçimde tespit etmiş olduğu gibi, kapitalist sermayenin varlık koşulu büyümekti, hem de yoğunlaşarak ve merkezileşerek büyümek. Dolayısıyla da oligarşinin büyümek için ihtiyaç duyduğu projeler büyüdükçe büyüdü, “megalaştıkça megalaştı”. Kentsel değişim projeleri neredeyse yeni kent kuruluşları halini aldı (yerle yeksan edilen Kürt yerleşimlerinin “yeniden inşası” dahil), otoyol ve metro inşası girişimlerine yeni Avrasya tüneli, Boğaziçi köprüsü, İstanbul üçüncü havalimanı, Çanakkale köprüsü, yeni Boğaziçi tüp geçidi gibi devasa planlar eklendi. Devlet, bu projeleri gerçekleştirecek firmalara da 50 milyar doların üzerinde “talep garantisi” vermiş durumda. Şimdi sorun şu: Birincisi, bu projeleri gerçekleştirecek firmalar gerekli krediyi nereden ve nasıl bulacaklar? İkincisi, eğer belirlenen süreler içinde projelerin getirisi, verilen talep garantisinin altında olursa, aradaki farkı devlet nereden para bulup ödeyecek (Geçen yılın Aralık ayında açılan Avrasya tüneli zarar etmeye başladı bile)?
Eğer milyarca dolar “sıcak para” ülkeye akmaya devam etseydi belki ciddi bir sorun olmayacaktı; zaten hükümet de bu mega projeleri geliştirirken bu akışın ilelebet süreceğini düşünmüştü. Ama biri ekonomik diğeri politik iki konjonktür bunun mümkün olmadığını gösterdi. Birincisi, ekonomik olanı, dünya burjuvazisinin bazı kesimlerinde, neoliberal küreselleşmeyi bir miktar frenleyip korumacı ulusal ekonomi politikalarına yönelmek gibi bir eğilimin doğmuş olmasıydı. Özellikle dünya ekonomisinin nerdeyse yarısını temsil eden ABD’de Trump’ın serbest mal ticaretini frenleyip yeni gümrük duvarları çekeceğini ve ülke içi yatırımlara (o da mega projeler tasarımlıyor) ağırlık vereceğini ilan etmesi, bu arada ABD Merkez Bankasının (FED) faiz oranlarını yükseltmesi, dünya ölçeğindeki dolarların Amerika’ya yönelmesine neden oldu.
Yabancı sermayenin Türkiye’den çekilmesinin ikinci ve daha ziyade politik nedeni ise, Reis’in Kürt illerinde yoğun bir baskı ve şiddet politikasına yönelmesi, ülkeyi Suriye’de sonu belirsiz bir askeri maceraya sürüklemesi, devleti Olağanüstü Hal kararnameleriyle yönetmeye girişmesi, sistemi nerdeyse bir iç savaş rejimi gibi şekillendirmesiyle beliren siyasi istikrarsızlıktı. Sermaye sahiplerinin dikkatle izledikleri derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi istikrarsız ve yatırım yapılamaz ülke ilan etmeleri, sadece yabancı sermaye girişlerine ket vurmadı, tam tersine kaçışların başlamasına neden oldu. Öyle ki, 2015 yılının ilk yarısında 4,78 milyar dolar doğrudan dış yatırım gelmişken bu girişler 2016’nın ilk yarısında yarı yarıya azalmıştı (2,16 milyar); öte yandan çıkışlar ise aynı dönemlerde 327 milyon dolardan 420 milyon dolara yükselmişti. Sermaye tabii bir ülkenin demokratik ortamıyla ancak kendi çıkarları oranında ilgilenir, ama onun için kurumsal işleyiş önemlidir, yani yatırdığı paranın güven altında olmasını ister. Ne var ki, 15 Temmuz darbe girişimini bahane eden Reis yönetiminin, kapitalizmin ana şiarı olan “mülkiyet hakkını” hiçe sayarak FETÖ’cü oldukları iddiasıyla yüzlerce şirkete el koyması uluslararası finans çevrelerini iyice ürkütmeye yetti.
Yağma başladı
Dışarıdan gelecek parayla birikim sürecinin zora girdiğini oligarşi ve Reislik sistemi 2016’ların başlarında fark etmişlerdi. Dolayısıyla 1900’lerin başlarındaki Osmanlı, 1950’lerdeki Cumhuriyet dönemlerinin klasik birikim yöntemine başvurulmalıydı: yağma. Ve iktidar bu fırsatı başarısız darbe sonrasındaki Olağanüstü Hal Kararnameleri sürecinde buldu. Temmuz sonlarında darbecilerin tüm mal varlıklarına el koyma kararı çıkarıldı ve böylece yağma başladı. Kararı izleyen altı ay içinde 800’e yakın ve toplam değeri 70 milyar dolara varan, 40 binden fazla çalışanı olan 800’e yakın firma, karşılıksız, tazminatsız, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi. Bu firmaların arasında ülke devleri bulunmakta: 6 milyar liralık cirosuyla 13 bin kişilik personeliyle Boydak Holding; 6.8 milyar lira aktif büyüklüğü, 1.2 milyar lira cirosu, 1.3 milyar lira öz kaynağı ve yaklaşık 3,800 çalışanı bulunan Naksan Grubu; 10 milyar dolar değerindeki 18 şirketiyle Koza İpek Holding; 16 farklı sektörde faaliyet gösteren 31 şirkete sahip Kaynak Holding…
Aslen bankacılık alanındaki keşmekeşin denetlenmesi ve mevduatların güvence altına alınması amacıyla kurulmuş olan TMSF bugün, ekonomist Korkut Boratav’ın pek güzel işaret ettiği gibi, “TMSF’nin kontrol ettiği sermaye bloku Türkiye’nin en büyük holdingleriyle mukayese edilir seviyeye gelmiş” durumda. Ama bu “holding” de özelleştirilecek. Yani TMSF yüzlerce firma arasında sadece tabela kuruluşu olanlarını tasfiye ettikten sonra, asıl kaymaklı kısmını ihaleye çıkarıp satacak. Tabii bu tip ihalelerin oligarşi katında nasıl işlediği herkesin malumu. Bu varlıklar, Reislik sisteminin çatısı altında toplanmış olan “yandaş” firmalara “satılacak”. Mayıs 2014’te TMSF’nin, sadece arsası 1,5 milyar TL eden BMC’yi Sancak Grubu’na 750 milyon liraya bırakması, üstelik firmanın 1 milyar lirayı tutan borçlarının büyük kısmını (800 milyar lira) üstlenmesi, bu tip satışların ne anlama geldiğini anlamak bakımından yeterli olsa gerek. Şimdi ise onlarca milyar dolarlık servetin oligarşinin elinde toplanması söz konusu.
Bir diğer “birikim” kaynağı da Türkiye Varlık Fonu (TVF). Ağustos 2016’da, yani ekonominin küçülmekte (mega projelerin gerçekleştirilebilmesi için her yıl yüzde 5 oranında büyüme gerekiyor) ve doğrudan dış yatırımlar musluğunun kısılmakta olduğunun iyice anlaşılmasından sonra bir kanun hükmünde kararnameyle kurulan bu fon aslında bir anonim şirket. Başbakan’a göre amacı, “Türkiye bütçe açığı olan, dış kaynakla ekonomisini büyüten bir ülke. Dolayısıyla bütçe açığını, cari açığı daha fazla açmadan kaynak oluşturarak, büyük projeleri gerçekleştirmek ve Türkiye’nin ekonomik göstergelerini dengede tutmak”. Bu nedenle de Fon, Kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Halkbank), havayolu şirketi THY’nin, enerji ile ilgili kamu kuruluşlarının (Botaş, Türkiye Petrolleri) ve başka irili ufaklı devlet kuruluşlarının (PTT, Türksat, Çay işletmeleri, Eti Maden işletmeleri, Milli Piyango ve At Yarışları) likit, taşınmaz varlıklarını bünyesinde toplayarak 200 milyar dolarlık bir “portföy” hedefine ulaşmak istiyor.
Bu portföyle dünya para piyasalarına çıkılıp borç toplanacak. Yani ciddi açık veren merkezi bütçeyle değil, bu şirketin varlıkları üzerinden borçlanılmak istenecek (sanki yabancı para babaları bunu yutarmış gibi!). Maliye Bakanı Naci Ağbal fonun hedefini açıkça itiraf ediyor: “Varlık Fonu, envanterindeki varlıkları karşılık göstererek borçlanma yapabilir, proje finansmanı yapabilir büyük projelere finansman bulabilir.” Böylece Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) çerçevesinde mega projeleri üstlenen firmalar krediye ulaşabilecek, hem de fonu kurmuş olan devletin garantisi altında. Üstelik kamunun, yani devlet organlarının (meclis dâhil) denetimi dışında, hem bütçenin hem de Merkez Bankası’nın bazı işlevlerini üstlenen bir garantörlük. Yani, oligarşi için devlet himayesinde yağmalanacak bir fon daha.
Korporatist devlete doğru (mu)?
Ekonominin giderek daha fazla oligarşik burjuvazinin hizmetine girmesi ve onun elinde merkezileşmesi ile rejimin Türk tipi bir Bonapartizm olan CumhurReislik rejimi altında denetimsiz biçimde merkezileşmesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Anayasa değişikliği oylamasından Hayır çıksa bile bu epeyden beri başlatılmış bir süreç ve sınıf mücadelelerinin dengesiyle yakından ilişkili. Halk arasında “yandaş sermaye” olarak bilinen oligarşinin Reis’le bütünleşmesi ve onun emri altında merkezileşmesi, devletin ekonomik sistemi bir devlet kapitalizmine dönüştürdüğü anlamına (en azından şimdilik) gelmiyor, ama burjuvazinin ekonomik faaliyeti bir anlamda devlet çarkının içine entegre ediliyor. Bunu sadece bir yandaş, kayırmacı ve yağmacı bir kapitalizmden çok, korporatizme doğru evrilen bir ekonomik-politik süreç olarak nitelemek durumundayız. İş dünyası, devletin (Reis’in) sadece himayesi değil ama aynı zamanda yönetimi ve iradesi altına giriyor. Ve anılan kapitalist kesimin ihtiyaçları, CumhurReislik sisteminin daha da güçlenmesini gerektiriyor, getiriyor. Karşılıklı, diyalektik bir süreç.
Oligarşinin dışına atılmış burjuva kesimler bu sürece ne kadar dayanabilirler, bilinmez. Ama bir yandan ekonomik koşullar ve kriz süreci, öte yandan Reis’in azarlamaları ve diğerlerini “çaresiz” bırakan zorlamaları, cılız sesle demokrasi eksikliğinden şikâyet eden kesimleri de geliştirilen ekonomik yönetimin iradesini kabul etmeye zorlayacak, onlara başka çare bırakmayacaktır (tabii emperyalist merkezlerden desteklenen “olağanüstü çarelere” yönelmezlerse).
Korporatist eğilim, iç ve dış ekonomik ve politik konjonktürlere bağlı olarak esnaf ve zanaatkârlara, hatta sendikalara kadar uzanabilir. Zaten pek çok küçük burjuva meslek örgütü Reis’e olan bağlılıklarını ilan etmiş durumdalar. Onun himayesinde vergi borçlarının kısmen de affedilmesi, üç beş kuruşluk kredi imkânlarına ulaşılabilmesi gibi “inayet” kabili uygulamalar bu kesimlerin bağlılığını artırmaya yönelik önlemler oluyor, yeni başka yöntemler de gündeme getirilebilir. Unutmamak gerekir ki, Bonapartizmin asıl sosyal desteği bu kesimlerden kaynaklanmaktadır.
Sendikalara gelince: Bir noktaya dikkat çekmeliyiz. Reis’in ilan ettiği “istihdam seferberliği” sıradan bir çağrı değil. Pek çok sermaye örgütünün ve çevresinin derhal desteklediği bu çağrı, eğer istihdamın artırılmasının üretim artışıyla ilişkisi unutulmazsa, bir “üretim seferberliği” ilanından başka bir şey değil. Hak-İş gibi Bonapartist rejime destek veren bir konfederasyonun giderek devlet ile bütünleşmiş bir “dikey sendika” olarak, üretimin artırılmasını denetleyen bir organa dönüşmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Nitekim, bu konfederasyona bağlı Çelik-İş’in Reis’e bağlılığını deklare etmesi bunun ilk işaretlerinden birisi. Bu sendikanın genel başkanı, “Sayın Cumhurbaşkanımızın sesine kulak verelim. Her işyeri en az bir kişiyi alarak bu seferberliğe katkı sunmalı” derken bunun karşılığında işverenlerin ne isteyeceğini de biliyor olmalı ki, onlar adına da konuşuyor: “Devletimiz de sigorta ve vergi indirimi gibi teşviklerle işverenleri desteklemelidir”. Bu tip sendikaların yakın gelecekte işçiler üzerinde üretim artışını de denetleyen kolluk kuvvetleri haline dönüşmesi mümkün hale gelebilir. Geri kalan ise, bir Cumhurreislik “olağan” veya “olağanüstü” kararnamesiyle tüm sendikaların devlet örgütleri haline getirilmesiyle halledilebilir.
Bu tabii bir süreç, bir eğilim; henüz tamamen kristalize olmuş bir durum değil. Ama Reis’in danışmanlarının Mussolini’nin, Franco’nun korporatist devlet biçimlerini (hatta anayasalarını) bilmiyor olduklarına inanma lüksüne sahip değiliz. Bu tür ekonomik ve politik uygulamaların sadece reflekslerle hayata geçirildiğine inanmak saflık olur. Dünya ölçeğinde himayeci ekonomik rüzgarların estiği ve bunun politik sonuçlarının kısa vade içinde yaşanmaya başlayacağı bir dönemde, sermayesi kıt, üretimi yetersiz, ihracatı zayıf bir Türkiye’de burjuvazinin, hele hele oligarşinin, aynı eğilimler doğrultusunda önlemler alacağını unutmamamız gerekiyor. Aksi takdirde sınıf mücadelesi içinde doğru talepleri ve sloganları geliştirmekte güçlük çekebiliriz.
Trump ve Almanya: İhracat savaşları
“Bu strateji, Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilmek ve herhangi bir yeni ticaret anlaşmasının Amerikan işçilerinin çıkarına olacağından emin olmakla başlıyor. Başkan Trump, NAFTA ile müzakere yapmaya kararlıdır. İş ortaklarımız, Amerikalı işçilere adil bir anlaşma sağlayan bir müzakereyi reddediyorsa, Başkan ABD’nin NAFTA’dan çekilmek istediğini bildirir.”
– Donald Trump başkan oluşunun ilk gününde Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekildiklerini duyurduğunda Beyaz Saray’ın resmi web sitesinden yapılan açıklama.

















































