Ana Sayfa Blog Sayfa 73

İktidarın karnesi zayıflarla dolu! Pekiyi, sol neden alternatif değil? Çözüm için çuvaldızı kendimize batıralım!

0

Erdoğan 7 Haziran seçim sonuçlarını, koalisyon hükümetleri siyasi-ekonomik istikrarı bozar, yeniden kriz günleri geri gelir, diyerek reddetmişti. Bunun üzerine seçimler tekrarlandı. Neticede 1 Kasım seçim sonuçları Erdoğan’a, istediği tek başına iktidar olma imkânını bir kez daha verdi. Pekiyi, istikrar? İstikrar bir daha ne zaman geri geleceği bilinmez şekilde gitti. Bugünlerde Erdoğan, “OHAL neden kalksın?” demekle meşgul. Her şey yüzde yüz kontrol altında değilmiş! 5110 gündür iktidar olan söylüyor bunu! Eskiden 5000 günde insanlar emekli bile olabiliyordu. Anlaşılan emekli olmaya yeten 5000 gün, istikrar sağlamaya yetmiyor.

Donald Trump suikaste uğrar mı?

0

Trump iktidarının, büyük burjuvazinin basit bir icra komitesi olarak çalışmayacağı açık. Zira bu iktidarın sermayenin tekelleşmiş kesimlerinin ihtiyaçlarından farklılaşan bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik gündemleri var. Bu gerçek, Trump’ın sermaye birikiminin istikrarı için mücadele edecek olan bir işçi düşmanı olduğunu değiştirmiyor. Ancak bu gerçek, Trump’ın programının taşıdığı çelişkiler neticesiyle ne denli kırılgan olabileceğini ve ne derecelerde patlamalı süreçlere yol açabileceğini gösteriyor.

Trump’ın Demir Ökçe’si üzerine dört tez

0

1.) Seçim sonuçları kapitalizmin krizinin derinliğine ve burjuvazinin önderlik krizine işaret etmektedir.

Libération des députés du HDP placés en garde à vue ! Lutte unie contre la politique répressive du régime du Erdogan !

0

Un nouveau seuil est franchi dans la mise en œuvre du projet présidentiel d’Erdogan : selon la déclaration du ministère de l’intérieur, des mandats d’amener ont été émis contre treize députés du Parti démocratique des peuples (HDP). Onze députés du HDP parmi lesquels figurent Selahattin Demirtaş et Figen Yüksekdağ, les co-présidents du HDP, ont été placés en garde à vue et une opération policière a été réalisée au siège du HDP.

L’opération policière contre les députés du HDP constitue la suite de la politique répressive du gouvernement. A travers des décrets publiés il y a quelques jours, dix mille personnes dont des centaines de membres de la Confédération des syndicats des travailleurs du secteur public (KESK) ont été visées par la purge, une quinzaine de médias d’opposition a été fermée, le siège du journal Cumhuriyet (République) a fait l’objet d’une opération policière sous motif de « soutien aux organisations terroristes tel que le PKK (Parti ouvrier de Kurdistan) et FETO (Organisation terroriste guléniste)  » , les co-présidents de la municipalité de Diyarbakır ont été arrêtés et un administrateur a été nommé à leur place. D’autre part, le palais présidentiel poursuit sa politique extérieure dangereuse et aventuriste qui peut causer l’entrée en guerre de la Turquie en Syrie et en Irak et qui plonge le pays dans un climat de guerre.

Il y a quelques jours, le premier ministre Binali Yildirim a clairement exprimé l’objectif de cette politique : « Si un régime présidentiel n’est pas instauré, la Turquie courra un risque de division ». Cette politique qui, avant les élections législatives du 7 juin 2015, s’est concrétisée par la menace « donnez-nous 400 députés et vivez sereinement ! », a été mise en œuvre par un coup du palais présidentiel contre le système politique du pays, après que les résultats des élections ont brisé le rêve de régime présidentiel. En conséquence de cette politique mise en œuvre avec le mot d’ordre « le régime présidentiel ou le chaos », nous vivons, depuis les élections du 7 juin, la période la plus sombre, sanglante et répressive de l’histoire du pays. La principale cause de cette répression est la volonté du clique politique dirigé par Erdogan de conserver le pouvoir à tout prix et d’éliminer tous ses opposants politiques.

Le projet présidentiel réactionnaire et répressif d’Erdogan et sa politique répressive d’exploitation ne sont pas une fatalité pour la classe ouvrière de Turquie. Auparavant, Erdogan et le gouvernement d’AKP ont failli s’effondrer à plusieurs reprises, mais chaque fois ils ont survécu à ces crises politiques parce qu’il n’existait aucune puissante alternative politique pour les travailleurs et les peuples opprimés. A présent, face au gouvernement qui n’hésite pas à plonger le pays dans la catastrophe au nom de ses propres ambitions politiques et qui intensifie la répression et l’exploitation de jour en jour, il faut repousser ces attaques politiques et construire immédiatement une lutte unie pour la rupture totale avec le régime répressif et le capitalisme, à travers un front unique composé de toutes les organisations politiques, syndicales, démocratiques de masse représentant les travailleurs et les peuples opprimés.

 

Freedom for all detained HDP deputies! Unified struggle against the repression of the Palace regime!

0

One more threshold has now been overcome to put Erdoğan’s presidency project in practice; according to the statement of the Ministry of the Interior, 13 People’s Democratic Party (HDP) deputies were sought for detention. 11 deputies including Selahattin Demirtaş and Figen Yüksekdağ, the co-chairs of the party, were detained and the party’s main office was raided by police forces. This operation against HDP deputies stands as continuation of the oppression of the regime that has been increasing by the day.

Following the government decrees that were passed a few days ago, ten thousand public servants including hundreds of KESK (Confederation of Public Workers’ Union) members were purged; approximately 15 oppositional media outlets were shut down; Cumhuriyet newspaper was raided due to its alleged “support to the terrorist organizations PKK/FETÖ; co-majors of Diyarbakır were arrested and were replaced by government-appointed custodians. At the same time, palace regime continues to move forward with its adventurous and dangerous foreign policy in Syria and Iraq that could potentially led the country to war as well as clouding the country with an atmosphere of war.

The Prime Minister Binali Yıldırım had clearly stated the purpose of these political moves: “If the presidency system is not established, the country runs the risk of being divided.” These politics have first been made salient in Erdoğan’s threats of “give me 400 deputies to save yourselves” prior to the June 7 elections. When the election results proved not to be in favor of the dreams of presidency, these politics were put in execution through a Palace coup against the political scene in the country. Since the June 7 elections, we have been witnessing one of the darkest, bloodiest, and oppressive moments in the history of Turkey due to these politics of “presidential system or chaos.” The fundamental reason behind this oppression is the desire of political clique under Erdoğan’s leadership to remain in power at whatever cost and their willingness to eliminate all political opposition in order to be able to do so.

Erdoğan’s reactionary and repressive project of presidency as well as the politics of oppression and exploitation that accompany it is not an inevitable faith for the working class and oppressed peoples of Turkey. While Erdoğan and the AKP power have come to the brink of total political failures many times in the past, they were able to survive these crises due to the lack of a strong political alternative that is representative of the working class and oppressed peoples. Against the increasing oppression and exploitation and against this political power that clearly doesn’t hesitate to lead the country to catastrophic ends to fulfill its own political desires, what needs to be done is an immediate construction of a unified struggle formed by all political institutions, labor unions, and democratic mass organizations that represent the working class and oppressed populations that could repel these attacks in order to get to an ultimate break from this regime of repression and capitalism.

Gözaltındaki HDP milletvekilleri derhal serbest bırakılsın! Saray rejiminin baskılarına karşı birleşik mücadele!

0

Erdoğan’ın başkanlık projesine hayata geçirebilmek için bir eşik daha aşıldı ve İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre 13 HDP milletvekili hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Aralarında HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu 11 HDP milletvekili gözaltına alındı ve HDP Genel Merkezi’ne polis baskını yapıldı.

HDP’li milletvekillerine yapılan operasyon, rejimin son günlerde azgınlaşan baskısının bir devamı niteliğinde. Birkaç gün önce çıkartılan yeni kanun hükmünde kararnamelerle, aralarında KESK’e üye yüzlerce kamu çalışanının da olduğu 10 bin kişi kamudan tasfiye edildi, yaklaşık 15 muhalif yayın organı kapatıldı, Cumhuriyet gazetesine “PKK/FETÖ terör örgütlerine destek verdiği” gerekçesiyle baskın yapıldı, Diyarbakır Belediyesi eş başkanları tutuklandı ve belediyeye kayyum atandı. Aynı zamanda Saray rejimi, Suriye ve Irak’ta, Türkiye’yi bir savaşa sokabilecek tehlikeli ve maceracı dış politikasına devam etmekte, ülkeyi bir savaş atmosferine sokmakta.

Bütün bu politikaların amacı Başbakan Binali Yıldırım tarafından da geçtiğimiz günlerde açıkça ifade edildi: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.” 7 Haziran seçimi öncesinde “400 milletvekili verin, kurtulun!” tehdidinde somutlanan bu politika, seçim sonuçlarının başkanlık hayallerini hüsrana uğratmasıyla, ülke siyasetine dönük gerçekleştirilen Saray darbesiyle uygulamaya geçirildi. “Ya Başkanlık ya kaos” şiarıyla hayata geçirilen bu politika sonucunda 7 Haziran seçimlerinden bu yana, ülke tarihinin en karanlık, en kanlı, en baskıcı dönemlerinden birini yaşamaktayız. Bu baskının arkasındaki temel neden, Erdoğan liderliğindeki siyasi kliğin, her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmesi ve bunun için tüm siyasal muhalefetin ortadan kaldırılmasıdır.

Erdoğan’ın gerici ve baskıcı başkanlık projesi ve bugün gemi azıya almış baskı ve sömürü politikaları, Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halkları için asla kaçınılmaz bir kader değildir. Erdoğan ve AKP iktidarı daha önce birçok kez politik iflasın eşiğine gelmiş, karşısında emekçiler ve ezilen halkları temsil eden güçlü bir siyasi alternatif bulunmadığı için bu krizlerden hayatta kalarak çıkabilmiştir. Şimdi, baskı ve sömürünün her geçen yoğunlaştığı ve kendi siyasi ikballeri adına ülkeyi bir felakete sürüklemekten çekinmeyen siyasi iktidar karşısında; emekçileri ve ezilen halkları temsil eden tüm siyasi kurumların, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin oluşturacağı bir birleşik cepheyle bu saldırıların püskürtülmesi, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş için daha fazla vakit kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesi gerekmektedir.

Musul operasyonu, emperyalizm ve IŞİD

0

Şubat ayından beri planlanan Musul’u IŞİD’den geri alma operasyonu, 17 Ekim’de kuzeyden Peşmerge birliklerinin, güneyden Irak ordusuna bağlı güçlerin ilerlemesiyle başladı. Şu ana dek operasyon Musul kırsalında çeşitli köylerin alınmasıyla ilerlerken, yaklaşık 1 buçuk milyon kişinin yaşadığı şehirden IŞİD’in tamamen çıkarılmasının aylar süreceği tahmin ediliyor. ABD tarafından hazırlanan ve sınırları çizilen operasyon çerçevesinde, ABD, Büyük Britanya, Fransa, Almanya ve Avustralya’ya bağlı “özel kuvvetler”, yerel güçlere askeri destek sunmak için bölgede bulunuyor. Operasyona dahil edilmeyen Türkiye ise, bölgedeki nüfuzunu koruyabilmek ve bölgenin yeniden şekillendirilmesinde söz sahibi olabilmek için, mezhepçi ve yayılmacı bir politika temelinde var gücüyle operasyonun içerisinde yer almaya çalışıyor.

Musul “özgürleştiriliyor” mu?

IŞİD Musul’u 2014 Haziran’ında yaklaşık 2000 kişilik bir kuvvetle ele geçirmiş, şehri kontrolü altında tutan 25 bin kişilik Irak ordusu, kurşun atmadan teslim olmuş veya kaçmıştı. Irak’ın ikinci büyük kenti olan ve 2 milyon kişinin yaşadığı Musul’da, IŞİD’in kontrolü ardından Ezidiler, Hıristiyanlar, Kürtler ve Şiiler şehri terk etmiş, IŞİD aşırı gerici, totaliter yönetimini bu bölgede de uygulamaya başlamıştı. Dolayısıyla, karşıdevrimci ve aşırı gerici bir örgüt olarak IŞİD’in geriletilmesi ve temizlenmesi, bölge halkları açısından şüphesiz büyük bir önem taşımakta. Bununla birlikte, bunun “nasıl hayata geçirildiği” de en az bu gelişme kadar önemli. Musul’u IŞİD’den kurtarma operasyonunu yönetenler ve uygulayanların, IŞİD’in ortaya çıkıp böylesine güçlü bir örgüt haline gelmesinin esas sorumluları olduğunu unutmamak gerekiyor. IŞİD’in öncülü olan örgütler, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte, 2003’ten itibaren ortaya çıkmış ve El Kaide’nin Irak kolu olarak örgütlenmişlerdi. ABD’nin Baas rejimini tasfiye adına, ülke yönetimini Şii ve Kürt güçlere devredip Sünnileri dışlayıcı bir politika uygulaması, Sünni bölgelerdeki direniş hareketlerini büyük bir barbarlıkla ezme girişimleri, Sünni kitlelerin radikalleşmesinin ve El Kaide’nin güçlenmesinin zeminini oluşturmuştu. ABD’nin Irak’ı işgali sonucunda 1 milyondan fazla Iraklı hayatını kaybetmiş, milyonlarca kişi yerinden olmuş, ülkenin altyapısı çökertilmiş ve ülke tarihinde görülmemiş bir mezhep düşmanlığı kışkırtılmıştı. Bugün aynı ABD, “kullanışlı kötü” IŞİD’in bölgeden temizlenmesi operasyonlarının mimarlığını yapmaktadır! Başta IŞİD olmak üzere bölgedeki gerici, karşıdevrimci güçlerin temizlenmesinin, mezhep düşmanlığının sonlandırılmasının ön koşulu, emperyalizmin kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yıkıma uğratan politikalarına son verilmesi, “baş Şeytan’ın” bölgeden tamamen çıkarılmasıdır.

IŞİD’in güçlenmesindeki bir diğer temel etken, bölge ülkelerinin kendi nüfuzlarını artırmak için uyguladıkları mezhepçi politikalar. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ve Türkiye gerici Sünni örgütleri desteklerken, İran radikal Şii örgütlere arka çıkmakta ve bu ülkeler sistematik olarak halklar arasında mezhepsel düşmanlığı kışkırtmaktalar. ABD ve İran’ın güdümündeki yolsuzluğa batmış, kukla Irak hükümeti de bu çerçevede, uyguladığı mezhepçi politikalarla ülkede İslamcı radikalizmin gelişmesine çanak tutmakta. Saddam döneminde Şiilerin ve Kürtlerin yaşadığı baskı ve ayrımcılık, bu kez Şii ağırlıklı Irak hükümetleri döneminde Sünnilere karşı uygulanmakta. Bu dönemde devlet bürokrasisi ve Irak ordusu Sünnilerden temizlenmiş, Bağdat’ın Sünni mahalleleri tasfiye edilmiş ve son olarak, IŞİD’in kontrolündeki Anbar vilayetini geri almak için yapılan operasyonlarda radikal dinci Şii milisler sivillere dönük olarak katliamlar gerçekleştirmiştir. IŞİD’in ve radikal İslamcıların güçlenmesinin bir diğer sorumlusu olan Esad rejimi, Mart 2011’de rejime karşı halk isyanı başladıktan sonra, hapishanelerindeki binden fazla radikal İslamcıyı serbest bırakmış, bugüne kadar IŞİD’le ciddiye alınabilir herhangi bir çatışmaya girmemiş, IŞİD’le petrol ticareti gerçekleştirmiştir.

Şimdi bu pek “demokrat ve ilerici” güçlerin Musul’u kurtarma operasyonu sırasında yüz binlerce kişinin şehri terk etmek zorunda kalacağı ve yeni bir mülteci dalgasının oluşacağı öngörülmekte. Küresel ve bölgesel güçlerin, gerici örgütlerin yıkım politikalarının bedeli bir kez daha bölge halklarına ödetilmekte.

Erdoğan’ın Musul hevesi ve “Misak-ı Milli hatırlatması”

Saray rejimi Ortadoğu’da dış politikasının tamamen iflas etmesinin ardından, bir süredir, politikasında bazı değişikliklere giderek bölgede yeniden inisiyatif kazanma çabasında. Önce, aleyhine söylenen bütün sözler yutularak Putin ile yeniden dost olundu. Ardından, Rusya ve ABD’den alınan icazetle Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldı. Bunun karşılığında, artık Esad rejiminin devrilmesinden bahsetmekten vazgeçildi, Halep’teki bombardımanlar karşısında sessiz kalmak kabul edildi. Rejimin temel önceliği, YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde ilerleyişinin durdurulması, mümkünse geriletilmesi ve mezhepçi, yayılmacı bir söylemle bölgede kaybedilen inisiyatifi umutsuzca geri kazanma çabasına dönüşmüş durumda. Erdoğan şimdi, “ne derlerse desinler” El Bab’a ilerlemekten, ardından Menbic ve Rakka’ya yönelmekten, “ne pahasına olursa olsun” Musul’da sahada ve masada olmaktan, Afrin’i YPG’den temizlemekten ve Sincar’a müdahale etmekten bahsediyor. Bir yandan kimsenin bir karış toprağında gözümüz olmadığı ifade edilirken, hemen ardından tarihsel geçmişimiz ve Misak-ı Milli hatırlatmaları yapılarak, şizofreni ve sinizme teslim olmamız bekleniyor. Irak Başbakanı’nın zat-ı devletlerinin “kıratında, kalitesinde olmadığı” ve muhatap alınmadığı söylenirken, o sırada hükümet temsilcileri Bağdat hükümetiyle Musul operasyonlarının ayrıntılarını görüşüyor ve böylelikle söylem ve gerçeklik arasında kalan son bağlara karşı kanlı ve kirli bir hücum gerçekleştiriliyor…

Bu milliyetçi, yayılmacı, mezhepçi açıklamaların gerçekçi bir planlamanın ifadesinden ziyade içeride ve dışarıda yaratılan savaş atmosferinin gerekli ve tamamlayıcı dekoru olduğu bilinmekle birlikte, Saray rejiminin girdiği yol, Türkiye ve bölge emekçi halklarını çok ciddi bir biçimde tehdit eden savaş riskleri doğurmakta. Ne Türkiye ne de bölge emekçi halklarının Saray rejiminin yayılmacı, milliyetçi ve mezhepçi müdahalelerinden çıkarı bulunmakta. Bu nedenle Saray rejiminin Suriye ve Irak’taki operasyonları derhal durdurulmalı, içeride Kürtlere dönük savaş politikaları son bulmalıdır. Bir yandan son sürat Batı karşıtı bir demagoji yaygınlaştırılırken, gerçekte NATO’nun sadık bir üyesi olan Türkiye NATO’dan çıkmalı ve NATO üsleri kapatılmalıdır.

IŞİD’in ve radikal İslamcı akımların bölgeden gerçek anlamda temizlenmesi, karmaşık ve iç içe geçmiş pek çok dinamiğin, bölgenin emekçi halkları lehine çözülmesine bağlı bir problem. Bu konuda kestirme bir çözüm ufukta görünmüyor. Halkların cellatlarından çözüm beklemenin sol ve devrimci politika ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı ise, oldukça açık. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci süreci, bölge halklarının mezhep ve etnik farklılıkları aşarak demokratik ve sosyal talepleri için nasıl seferber olabildiğini, kendi kaderlerini kendilerinin demokratik bir biçimde tayin edebileceklerini bütün dünyaya gösterdi. Bölgenin emperyalizmden, gerici ve baskıcı hükümetlerden, radikal İslamcı akımlardan kurtarılması ancak bu yolun takip edilmesiyle mümkün olabilir.

Şort giymenin cezası belli oldu!

0

Şort giyerek belediye otobüsüne binen Ayşegül Terzi’nin yüzüne tekme atan Abdullah Çakıroğlu, 9 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davanın 26 Ekim’de görülen ilk duruşmasında tahliye edildi.

Ayşegül Terzi’nin şikayetçi olduğu saldırgan Abdullah Çakıroğlu gözaltına alınmasının ardından serbest bırakılmış, kadın örgütlerinden ve siyasi partilerden gelen tepkiler üzerine yeniden gözaltına alınmıştı. Saldırgan Abdullah Çakıroğlu, “Sen şeytansın, yaşamaya hakkın yok” diyerek kendini savunmuş, gözaltına alındığı sırada dahi yaptığından gurur duyar biçimde gülerek bu eylemi İslam Hukuku için yerine getirdiğini söyledi. Saldırgan hakkında “İnanç düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”, “Kasten yaralama” ve “Hakaret” suçlarından toplamda 2 yıldan 9 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

AKP tipi istikrar: İşsizlik rakamları artmaya devam ediyor!

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 19 Eylül 2016’da Haziran 2016 dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarını açıkladı. TÜİK verilerine göre işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre 0.6 puan artarak yüzde 10.2’ye; toplam işsiz sayısı ise 3 milyon 127 bine yükseldi. Bu sayının 1 milyon 909 bini erkek iken 1 milyon 218 binini kadın işsizler oluşturuyor. Kadın işsizliği ise 2014’te yüzde 10.9, 2015’te yüzde 11.6 ve son verilere göre 2016’da yüzde 12.4 ile istikrarlı artışını sürdürmekte. Tarım dışı genç kadın işsizliği ise yüzde 28.7 ile en yüksek işsizlik oranını oluşturmakta.

Interview avec des dirigeants du Parti de la Démocratie Ouvrière (IDP) de la Turquie : “Il faut arrêter les politiques répressives d’Erdogan”

0

Le gouvernement d’Erdogan a utilisé l’échec du coup d’état du 15 juillet pour décréter l’état d’urgence et pour approfondir sa répression, aussi sur le peuple turc et ses travailleurs que sur le peuple. Tout de suite, il est militairement rentré en Syrie. Où va la Turquie ? Sur ces questions nous parlons avec Murat Yakin et Atakan Çiftçi, dirigeants de la section turque de l’UIT-QI (Union Internationale des Travailleurs-Quatrième Internationale).

1) Comment IDP voit-il la situation politique de la Turquie après la tentative ratée du coup ? La crise politique a été-elle surpassée?

D’abord, la première chose que la tentative du coup d’État a démasqué est le mensonge du mythe que, dans une Turquie intégrée dans le capitalisme européen et mondial, l’ère de coups d’état était déjà fermée. La deuxième réalité qui est restée claire  ‘est que la Turquie vit depuis longtemps une crise du régime politique. Malgré le fait que les putschistes ont été vaincus, ils ont réussi à livrer, avec violence, le message de son leader, de Fettulah Gulen, au destinataire : le Président du pays, Tayyip Erdogan.

Erdogan, bien qu’il utilise la nouvelle période de post-coup comme un bon outil pour ses fins présidentielles, dans la nuit du 15 juillet a été sur le point d’être exécuté de part des putschistes, et contrairement a ce que semble, il est entré dans la nouvelle période beaucoup plus affaibli.

Dans les secteurs bourgeois turcs hégémoniques, la situation créé après le 15 juillet (15J) a donné  lieu à de vives inquiétudes. En particulier, la tension entre Ankara et les États-Unis et l’UE. Également, la crise du régime n’est pas fermée et le problème kurde peut assumer un nouveau contexte.

Maintenant des différents secteurs hégémoniques, qui ont pris des positions opposées durant 15J, essaient d’unir ses forces avec le mot d’ordre de la “conciliation nationale” pour pouvoir subsister.  Après la tentative putschiste, deux processus ont été mis en place à la fois et encore aucun d’eux n’a pu gagner la suprématie.

D’un côté, Erdogan essaie de renforcer la confiance au système affaibli, en disant “je suis là, ne vous inquiété pas”, et en promettant que s’il est appuyé le régime survivrait sans problèmes. D’un autre côté, le leader de l’adversaire Parti Républicain du Peuple (CHP), Kemal Kiliçdaroglu, subit une importante pression pour participer à la conciliation nationale. Dès lors, on comprend que la bourgeoisie cherche un gouvernement de coalition avec AKP, CHP et MHP (Parti du Mouvement Nationaliste, parti pro-fasciste).

2) Quelle est la relation actuellement d’Erdogan avec les États-Unis et l’UE ?

L’ “Occident” n’aime pas Erdogan. Après le coup personne ne l’a appelé pour lui offrir son soutien, parce que ses politiques pragmatiques et spontanées sont devenus un casse-tête pour l’impérialisme. Cependant, il faut prendre avec beaucoup de prudence les opinions sur que la Turquie va rompre le bloc occidental pour s’approcher à l’axe russe – chinois.

Telle rupture est très difficile. Ou plutôt, pour qu’une rupture de telle envergure arrive, il devra y avoir des conflits internes très violents – peut-être jusqu’à une guerre civile – au sein de la même bourgeoisie, avec la participation de différents secteurs de la population. Erdogan veut profiter les différences dans le champ impérialiste pour améliorer sa marge de manœuvre dans ses relations avec l’Occident.

3) Comment il faut interpréter le tour vers la Russie et Poutine et la surprenante reconnaissance du rôle de Bachar el-Assad dans la transition en Syrie?

Les améliorations des relations de la Turquie avec la Russie et l’Iran, même avec la Syrie avec laquelle a failli entamer une guerre militaire, ce sont des produits de la recherche mentionnée ci-dessus. L’actuelle intervention de l’armée turque en Syrie (Yerablus) ne trompe personne. Cette intervention peut traîner la Turquie dans une guerre pas seulement avec ISIS et les Kurdes, mais aussi avec le régime syrien, ce qui peut finir avec le pouvoir d’Erdogan. Avec cette intervention militaire, le président est maintenant plus susceptible au contrôle de l’impérialisme.

4) Quelles sont les conséquences de l’état d’urgence d’Erdogan ?

Si les mobilisations des masses auraient vaincu la tentative de coup d’état, aujourd’hui la Turquie serait dans un processus de démocratisation. Mais tel n’a pas été le cas parce que la tentative a été dissoute à cause des batailles et des intrigues dans le sein des organismes étatiques (police, armée) et avec l’intervention de l’appareil de l’AKP, dans les rues, à côté des éléments des services policiers fidèles au gouvernement.

Après la tentative putschiste, dans le secteur public ont été victimes de licenciement 76.597 personnes, desquelles 40.029 ont été arrêtés, et 20.355 emprisonnés. La vague d’arrêts s’étend aussi aux syndicalistes, les socialistes et les adversaires kurdes. C’est pour cela qu’Erdogan utilise l’état d’urgence.

Erdogan pense que le meilleur moment est arrivé pour pour exclure de la vie politique le HDP (le Parti de Démocratie du Peuple, pro-kurde) et restructurer l’État en vertu d’une inimité contre le peuple kurde et la classe travailleuse.

Il a compris le vide politique créé après 15J. Avec des mouvements rapides et continues a recherché le remplir pour son bénéfice, en affaiblissant ses adversaires faibles et confus. Par ailleurs, pour gagner la confiance des secteurs bourgeois, il prépare un paquet d’attaque néolibérale sans précédents contre les travailleurs. Il essaiera d’enlever toutes les conquêtes économiques et sociales qui existent encore.

5) Quelle posture a pris l’opposition kemaliste du CHP ? Avec quelle posture est allé IDP à l’acte sur la place Taksim que CHP a convoquée ?

CHP a pris position contre le coup et ainsi a eu une opportunité d’assumer un rôle principal dans la démocratisation du pays. Cependant cela semble assez éphémère, puisque d’un côté il se résiste d’assumer les revendications des masses qui ont été mobilisées durant la révolte de Gezi il y a deux ans, et par ailleurs donne l’appui aux plans d’AKP de restructuration de l’État et, de cette forme, perd une légitimité

Après la tentative putschiste, les masses qui ont joué les journées de Gezi en juin 2014, pour la première fois dans deux ans, ont conflué dans la manifestation de Taksim. Et malgré la volonté de la direction de CHP elles se sont montré comme une énorme force sociale, par la liberté et les critiques au régime d’Erdogan. Cependant, cette force n’a pas construit encore sa direction et un programme indépendants capable d’unir les travailleurs turcs et kurdes. C’est handicap le plus important du mouvement ouvrier d’aujourd’hui.

L’IDP a participé à cette manifestation organisée par CHP avec ses propres drapeaux et des consignes, et c’était l’un de peu de partis qui a été mobilisé à gauche de la social-démocratie. Nos consignes ont été : “Non au Coup! Non à l’État d’urgence! Une solution : le Gouvernement ouvrier et populaire!” Nous répartissons des milliers de feuilles et nous avons vendu notre journal. Nous marchons ensemble avec la Confédération des Syndicats Révolutionnaires (DISK) et ensemble avons crié – en plus des consignes mentionnées – : “la Turquie, hors de l’OTAN! Fermeture de la base d’Incirlik!” (*1) et : “Du Travail, du Pain et de la Liberté!”.

Nous participons à la manifestation avec nos consignes, parce que nous pensons qu’aujourd’hui c’est  indispensable d’être dans la rue contre les coups, contre le régime répressif, contre l’état d’urgence et participer aux mobilisations des masses avec notre drapeau et programme.

6) Quelle est la politique du HDP ? Il s’est différencié des actions du PKK ?

Dans ce processus, HDP suit sa politique réformiste. Après l’échec du coup, il espérai qu’Erdogan et l’AKP changeaient sa politique de guerre contre les kurdes. Ils ont appelé au gouvernement de reprendre le processus de négociation et lever le régime pénitentiaire d’isolement sur Ocalan, qui affecte depuis plus d’un an et demi. Cependant, après l’échec des élections de 7 du Juin 2015, Erdogan a commencé à construire une nouvelle politique d’alliances et il projette un bloc de pouvoir réactionnaire sur la base de la haine envers le peuple kurde. Il était évident que, bien que le coup n’a pas eu de succès, dans le court terme, Erdogan n’allait pas changer sa politique. De cette façon, après la tentative, Erdogan a appelé aux partis principaux opposants (CHP et MHP2) pour construire une “unité nationale” contre le coup, en excluant le HDP, et il a intensifié la répression sur le HDP et le peuple kurde.

En fait, le HDP avait obtenu un grand succès électoral le 7 juin 2015 avec 13 % des votes en créant une espoir à l’intérieur des masses, au-delà du peuple kurde qu’ils veulent freiner politiques antidémocratiques et anti-ouvrières d’Erdogan. Cependant, devant à la reprise de la guerre sale contre le peuple kurde, après ces élections, le HDP le n’a pas essayé de mobiliser les masses contre la politique de la guerre d’Erdogan et il n’a pas pu se séparer des actes armés du PKK. Ainsi, HDP est resté paralysé sous la pression des répressives politiques du gouvernement et aussi par la politique de la lutte armée du PKK  qu’a facilitée le criminalisation et l’isolement de HDP. Dans ce scenario, les actions terroristes du PKK et les réformistes politiques de HDP ont affaibli la lutte du peuple kurde et ont compliqué l’unité des travailleurs turcs et kurdes.

7) Quelle réaction y a-t-il entre les travailleurs ? Quelle attitude ont-ils assumé les syndicats ?

Les politiques répressives du gouvernement affectent aussi le mouvement ouvrier. Après la déclaration de l’état d’urgence, l’État intervient aux grèves et des actions de résistance des travailleurs pour les écraser. Cependant, malgré l’intensification de la répression, de la résistance et de luttes ouvrières elles continuent encore, bien qu’elles soient partielles et isolées. Le secteur le plus affecté de la répression est celui-là des employés publics et de l’éducation. Le gouvernement attaque les travailleurs publics avec l’excuse de qu’ils expulsent les putschistes du secteur public. En  fait, le gouvernement, en mettant la tentative à profit un putschiste, essaie d’éliminer les conquêtes des travailleurs publics et de jeter les travailleurs opposants de la gauche et du mouvement kurde. Spécialement criminalise le syndicat progressiste (La Confédération du Travailleurs Publics – KESK) malgré le fait que le syndicat n’a eu rien à voir des putschistes.

Les syndicats principaux de la gauche comme DISK (La Confédération des Syndicats Révolutionnaires) et KESK ont répudié le coup et les répressives politiques du gouvernement qui a déclaré un état d’urgence par trois mois. Cependant, le problème principal consiste en ce que la bureaucratie syndicale n’a pas mobilisé sa base contre le coup et contre la répression du gouvernement. Quelques jours après le coup, les syndicats gauchistes et le HDP, ont constitué une plate-forme dénommée “Unité de Forces par le Travail et la Démocratie” contre le coup et l’état d’urgence. Il est certain que la construction de ce type d’unité d’action est positive pour défendre les droits économiques et démocratiques des travailleurs en ce moment. Mais la bureaucratie syndicale et la direction du HDP n’ont pas de perspective et de volonté de mobiliser les travailleurs et le peuple kurde contre la répression gouvernementale. Par cela, la plate-forme unitaire ne donne pas encore de pas pour mobiliser réellement. La bureaucratie syndicale et le HDP l’instrumentalisent pour ses manœuvres politiques.

8) Quelles consignes lève IDP ?

Comme IDP, depuis le premier moment, nous avons été contre le coup sans donner aucun appui au gouvernement et Erdogan. Un coup heureux aurait les dernières conquêtes démocratiques et économiques du peuple travailleur. Et maintenant notre point de vue est d’arrêter politiques répressives et anti-ouvrières du gouvernement. Erdogan instrumentalise la tentative pour attaquer les travailleurs et le peuple kurde. À travers de la loi de l’état d’urgence, le gouvernement écarte le parlement et met en place ses politiques répressives et anti-ouvrières avec les décrets-loi. Par cela, abroger l’état d’urgence est l’une des tâches les plus importantes aujourd’hui. Aussi, lutter contre la guerre et la répression sur le peuple kurde est essentielle. Sans pouvoir battre les politiques de guerre du gouvernement, sans défendre les principales démocratiques et sans unifier les travailleurs turcs et kurdes ne seront pas possibles. Par ailleurs, lutter contre l’intervention militaire de l’État turc en Syrie est très important parce que le gouvernement intervient en Syrie par son politiques expansionnistes et anti-kurde. Un autre axe important est de démasquer le discours anti-yankees du gouvernement qui a commencé utiliser après l’attentat du coup pour consolider ses bases, en marquant qui les États-Unis a appuyé le coup contre Erdogan et le gouvernement d’AKP. Mais c’est une hypocrisie totale puisque d’un côté le gouvernement utilise ce discours dans la politique interne, et par l’autre il suit toute sa collaboration avec l’impérialisme. Contre les politiques hypocrites du gouvernement nous défendons la rupture définitive avec l’impérialisme, en commençant pour sortir de l’OTAN et pour fermer ses bases en Turquie.

Pour accomplir ces tâches gigantesques, il faut construire un front unique des syndicats, du mouvement socialiste et du HDP. Ce front ne doit pas être un instrument pour les politiques réformistes et les nécessités par le court terme de la bureaucratie syndicale et la direction du HDP, mais un outil pour mobiliser les masses contre politiques anti-ouvrières, antidémocratiques, expansionnistes. Par cela, nous exigeons que la Plate-forme unitaire soit restructurée et il soit réorientée sur cet axe.

 

(1) Une base militaire yankee en Turquie

 

Seçim süreci sona ererken: ABD devrime gebedir!

0

Kasım 2016

2016 ABD seçimlerini, kendinden öncekilerden ayıran belli başlı özellikleri var. Bunlardan ilki hiç şüphe yok ki, Cumhuriyetçi Parti (CP) adayı Trump ile Demokratik Parti (DP) adayı Clinton’ın argümanlarının biçim olarak, iktidarı ve zenginliği tekelinde bulunduran %1’lik kesime dönük hissedilen öfkenin boyutlarını hesaba katması.

Jemna contre l’Etat : pour qui sonne le glas ?

0

Le lendemain de la vente aux enchères de la récolte de l’oasis de Jemna, un journal de la place, (Essabeh : Le Matin) connu pour ses soubresauts de lèche bottes, publie dans sa manchette en première page : « A Jemna, la suprématie de l’Etat se vend aux enchères ! »

La campagne médiatique sur le conflit de Jemna fait rage. Jamais depuis 2011 en Tunisie une pareille campagne n’a été aussi vile mais aussi expressive sur « la presse des égouts » qui roule ouvertement pour les lobbies et la pègre des affaires et leurs valets, les politiques corrompus.

La petite oasis de Jemna (moins de 100 ha avec 10000 palmiers dattiers) est pour l’heure le champ de conflit qui focalise toute l’énergie d’une Révolution sociale outragée par les assauts contre révolutionnaires mais encore debout contre vents et marées…Elle n’est pas la lueur d’espoir de la Révolution mais elle en est un, peut être le plus symbolique et le plus émotif en ce moment. Car c’est par un sursaut révolutionnaire extraordinaire que la palmeraie a inauguré une nouvelle page de son histoire un certain hiver de l’année 2011. Dans le feu de l’action révolutionnaire galopante, les Jemniens ont du coup réalisé leur lien ancestral avec la palmeraie. C’est ici où se sont succédé les générations de damnés de la terre depuis belle lurette…De mémoire d’hommes, il faut remonter au XIXe siècle ou peut être avant pour retrouver les traces des premières usurpations de la terre et de l’eau de l’oasis. Les autorités beylicales ont dû alors ouvrir le bal des usurpations successives et des convoitises qui se sont déchainées à mesure que la nourriture terrestre (Deglet Nour) gagne davantage en valeur marchande sur le marché national et international. Avec la colonisation française, les spéculateurs réalisent la qualité inégalable de Deglet Nour et le profit qu’ils peuvent en tirer par une exploitation intensive. La pieuvre de la colonisation agricole implantée déjà dans le nord du pays, jadis le « grenier de Rome », tendit ses tentacules jusqu’au sud du pays. L’oasis de Jemna comme tant d’autres a fait l’objet de la main mise coloniale tout comme le bassin minier…En 1912 la palmeraie de Jemna est devenue par la force des baïonnettes la propriété d’un colon français. Au terme de la colonisation, l’usurpation change de main. Le nouveau pouvoir dédaigna  rendre l’oasis des ancêtres à ceux qui la travaillent. Les paysans ont même tenté de racheter la palmeraie. Ils ont fait une collecte de 400000 dinars mais en vain. Les nouvelles autorités s’emparèrent de la collecte et la terre devint terre domaniale tout comme ses analogues dans diverses régions de Tunisie et dont l’ensemble constitue environ 10% des terres cultivées. Ce nouveau statut dura environ 40 ans (de 1962 à 2004). Pendant ces décennies, la production et la commercialisation des dattes et notamment de Deglet Nour devinrent des secteurs largement lucratifs qui ont fait les grosses fortunes des affairistes. La société étatique qui exploitait la palmeraie de Jemna (STIL) déclara sa faillite. C’est que cette société exerçait également la collecte et la commercialisation du lait. Un certain Hamdi Meddeb, mafieux traitant avec Délice Danone a provoqué la faillite de STIL. Du coup, la route est devenue grande ouverte pour les privés afin de s’emparer des terres domaniales. Jemna est louée à un homme d’affaire moyennant un bail ridicule !

Mais, au grand dam de ce braconnier, la Révolution éclata en 2011et sema la terreur chez les mafieux qui exploitaient les terres domaniales pour deux sous. Plusieurs d’entre eux se sont enfuis délaissant les terres. Les paysans pauvres n’avaient qu’à mettre la  main sur ce qui leur revient de droit historique. Dans diverses régions la terre des ancêtres est reconquise par ses propriétaires légitimes. Ce ne fut, hélas, pas pour longtemps dans la plupart des régions. Avec la restauration de l’Etat celui-ci a mené la contre offensive pour rétablir la situation pré révolutionnaire non sans une résistance manifeste des paysans. Mais ce sont les Jemniens qui illustrèrent l’exemple le plus édifiant sur leur façon de recouvrer leurs droits sur la terre et d’organiser la production et la gestion de l’oasis dans le cadre d’une micro économie communale et réellement solidaire pendant cinq ans. De quoi susciter la rage des gouvernements successifs soucieux d’usurper de nouveau la palmeraie par la main droite pour l’offrir par la main gauche à l’un des exploitants mafieux.

L’enjeu décisif s’est donc dessiné d’une manière on ne peut plus limpide. Pour qui sonne le glas ?  Pour l’Etat usurpateur ou pour les paysans de Jemna les propriétaires légitimes et historiques de la terre ? Tous le reste n’est que détails, quand bien même certains d’entre eux sont si importants.

Au premier titre, force est de mentionner la mobilisation spectaculaire des Jemniennes et Jemniens pour défendre leur oasis. Plus de deux mille sans compter les enfants ont été au rendez vous pour accueillir la caravane de solidarité en provenance de Tunis. L’ambiance était  l’émotion débordante et l’image de ses enfants gais et enthousiastes qui étaient à notre rencontre est inoubliable !

En face la position officielle est palpitante quoiqu’elle essaie de se montrer indéfectible sur le statut de la terre en tant que propriété de l’Etat. Aussi le gouvernement tient il à négocier avec l’Association de la Sauvegarde de l’oasis de Jemna* sur les détails concernant la vente aux enchères de la récolte de cette année, la répartition des revenus et la gestion de la palmeraie à l’avenir, mais en aucune manière la propriété de la terre et de l’eau.

Face à ce véto, la position de l’association est mitigée. Dans le discours les responsables de l’association évoquent l’argument historique et juridique de la propriété communale de l’oasis. Mais sur la table des négociations ils se plient à l’ordre du jour officiel. Reste à vérifier si la position tactique de l’association sera conforme à celle de la masse des paysans. L’avenir proche en décidera.

Bien sûr au tour de cela il y a la position de l’opposition officielle via quelques députés qui tentent de faire les intermédiaires pour cueillir quelques dattes. Mais se seront certainement « les dattes de la colère » !

 

*L’association désignée par les paysans de Jemna pour gérer les affaires du palmerais. Elle ne compte pas de paysans ni d’ouvrier agricole mais elle s’est montrée à la hauteur de sa tâche.

ABD seçim sonuçları kapitalizmin krizini hafifletmeyecek, derinleştirecek

0

8 Kasım 2016 tarihinde gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’den Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Parti’den Donald Trump yarışıyorlar. Clinton da Trump da, ABD’nin Soğuk Savaşı döneminde yoğunlaşan anti-komünist demagojiyi aratmayacak şekilde, oldukça sağcı ve işçi düşmanı kampanyalar yürütüyorlar. Geçtiğimiz haftalarda kendi ekonomi politikalarının içeriğini açıklayan adaylar, Amerikan kapitalizminin varlık koşullarını yerine getirmek üzere ellerinden geleni yapacaklarını deklare etmiş oldular. Trump varlıklı sınıflar için alt sınıflardan vergi kesiminin arttırılması gerektiğini söylerken, Clinton bankalara servet aktarımının istikrarını savundu. Bu ifadelerin anlamı, 2008’de patlak veren finans krizinin, adayların iddia ettiklerinin tersine bu seçim sonuçlarıyla birlikte asla aşılamayacağı ve aksine, işçiler aleyhine derinleşeceğidir.

Saldırılar hoşunuza gitmeyebilir: Mırıldanmalara karşı bağırın!

0

Pek çoğumuzun bildiği üzere, geçtiğimiz haftalarda, Ayşegül Terzi, şort giydiği gerekçesiyle, otobüste saldırıya uğradı. Saldırgan Abdullah Çakıroğlu’nun, “Sen şeytansın, yaşamaya hakkın yok” diyerek Ayşegül Terzi’ye tekme atması karşısında, otobüsteki herkes tepkisiz kaldı. Gözaltına alındığı sırada dahi yaptığından gurur duyar biçimde gülen saldırgan, ifadesinde, bu eylemi İslam Hukuku için yerine getirdiğini söyledi.

Jemna vahası tarım işçileri ve çiftçileri ile uluslararası dayanışma çağrısı

0

Tunus’ta sürmekte olan devrimci sürecin bir parçası olarak, Jemna vahası tarım işçileri ve çiftçileri, vaha üzerindeki kendi komünal mülkiyetlerinin savunulması adına, işçi sınıfına uluslararası çapta dayanışma eylemlerine geçmesi için çağrıda bulundu.

Bir ihtimal daha var: Birlik, Dayanışma ve Mücadele!

0

Gazeteler yazdı. Bursa’da geçen hafta 43 yaşındaki Mehmet İmren, iş bulamayınca bunalıma girmiş ve intihar etmiş. Dört çocuk babasıymış Mehmet İmren. Bir ay önce Urfa’dan kalkıp Bursa’ya gelmiş. İş ve ekmek bulabilmek umuduyla! Lakin bulamamış. Umudunu yitirmiş. Çaresizlik içinde, ardında dört evlat bırakarak, kendini asıp, hayatına son vermiş!

Moody’s ve gerçekler

0

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “alt orta sınıf” seviye olan Baa3’den “yatırım yapılamaz spekülatif” seviye olan Ba1’e düşürdü. Ekonomiyi olumsuz etkileyecek bu bir basamaklık düşüşü nasıl okumak gerekiyor?

Şükür, fıtrat, cemaat, islamofobi, laiklik, sol – 1

0

1990’lı yılların başıydı. Henüz o dönemde laiklik tartışmaları ülke gündemini işgal etmiyordu. Darbenin ardından burjuvazinin tek gündemi sermayesini daha da büyütmekti. Özal’ın prensleri, hayali ihracat ile servetine servet katıyordu. “Benim memurum işini bilir” devriydi. O zamanlar daha paralel devlet, üst akıl yoktu. Zonguldak madencilerinin grevleri ve kamu emekçilerinin mücadeleleri hükümetleri eski korkularıyla yeniden yüzleştirdi. Devlet açısından düşman hala işçi sınıfı ve soldu.

Türkiye’de o yıllarda mücadele içerisinde olan çoğu devrimci gibi benim de sağ yanımda bir Kemalizm yatıyordu. Üniversite kampüsünde laiklik temalı afişlerimizi indiren Müslüman Gençlik ile süren kavgalarımızdan sadece bizim haberimiz vardı. Toplumun böyle bir kaygısı henüz yoktu. Bizler de toplumu anlamaktan çok uzaktık… Hele dindar kesimleri anlamaya hiç çalışmıyorduk. Kendi faunamızda en iyiyi bildiğimizi düşünerek, kendi yalnızlığımızla avunuyorduk. Şartlar elbet olgunlaşacak ve bu “cahil” ama temiz kalpli halk bir gün bizi anlayacaktı.

Ve 94 yerel seçimleri geldi. Ülke koalisyonlar ve siyasi krizlerden geçiyordu. Yolsuzluk, rüşvet ve çürümüşlük dört bir yanı sarsmıştı. Seçim sonuçlarını okulun kafesinde izliyordum. İstatistikler bir türlü düşmedi ve İslamcılar kazandılar. Şok içerisindeydim, bir hata olmalıydı! Yoksa mollalar mı iktidara geliyordu?

Yozlaşmış burjuva partileri arasından denenmemiş İslamcı bir parti zaferle çıkmıştı. Sadece ben değil, herkes şoktaydı. Bu zafer, Milli Görüş önderliğinde siyasal İslamcıların uzun yürüyüşünün önemli bir adımıydı. Bu zafer bugünkü AKP iktidarının ve onun kontrolündeki çıkar ve dayanışma ağlarının oluşumunu sağladı. Belediyelerden akan kaynaklar partinin ekonomik gücünü pekiştirdi.

Seçim sonuçları her ne kadar bir sürpriz gibi görünse de, burjuva partilerin çürümüşlüğü, yolsuzluk, yoksulluk bu zaferin yolunu açmıştı. Ve biz sosyalistler de geniş toplumsal kesimleri anlamıyorduk. Meseleye İran devriminin travmasından bakıyor, Kemalizm’in ve Stalinizmin pozitivist bakış açısıyla geniş toplumsal kesimlerin fikirlerini göz ardı ediyorduk. Ve işçi sınıfının farklı cemaatlerle kurduğu manevi ve aynı oranda maddi bağı göremediğimiz için seçim sonuçlarından da şoka uğramamız normaldi.

İslamcıların bu zaferi rejim içerisinde de bir infiale neden oldu. “Laiklik elden gidiyor” her yerde yankılanıyordu. Dindar kesimleri anlamaktan uzak, tepeden inme bir laiklik anlayışıyla toplumsal kutuplaşma derinleştirildi. Rejimin, siyasal İslam karşısında mekanik ve despotik bir anlayışla laikliği zorla kabul ettirilmeye çalışılması sonucunda İslami hareket manevra kabiliyetini arttırdı.

Tüm bu tartışmalar işçi sınıfını daha fazla parçalar nitelikteydi. Özellikle solcu ve dindar işçiler arasındaki kutuplaşma çok belirgin hale geldi. Oysa bu tartışmanın işçi sınıfı lehine bir niteliği yoktu. Ve o günden bu yana sınıfsal temellerinden koparılmış, bir laiklik-İslamcılık, gericilik-ilericilik tartışması içerisinde debelenmeye devam ediyoruz. Oysa laikliğin işçi sınıfının yararına olduğunu işçilere anlatacak daha güçlü bir metoda ihtiyacımız var.

Ve ardından 1995 seçimlerinde Refah partisi yüzde 96 oy artışı ile bir zafer daha elde etti.  Ama oyları sadece yüzde 21’di!

Bu gergin ortam 28 Şubat 1997’de gerçekleşen ve post modern darbe olarak anılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ile zirvesine ulaştı. “İrticayla Mücadele Eylem Programı” sonucunda başörtüsü yasakları yaygınlaştı. Birçok kişi memurluktan uzaklaştırıldı. Asker ve sivil bürokrasinin politik baskıları İslamcıları bastırmak bir yana meşruiyetlerini arttıran bir işlev gördü. İkna odalarında zorla başörtüsü çıkarılmaya çalışılan öğrenciler sayesinde başörtüsü daha yaygın hale geldi. Milli Görüş önderliğinde İslamcılar geniş emekçi kitlelere seslenebilme olanağını elde ettiler.

Ardından tartışmalar, kavgalar, krizler, koalisyonlar birbirini izledi. Rejim, İslamcıların iktidarda kalmasını istemiyordu. Bu kaosun içerisinden çıktı AKP. Burjuvazinin önderliğine muhafazakâr liberal bir burjuva program ile talipti. Anadolu sermayesinin tam desteğini almıştı. Erbakan’a göre daha ılımlıydı. Batıya dönmüştü yüzünü. Ve 2002 seçimlerinde oyların yüzde 34,28’ini alarak birinci parti seçildi.

AKP bu seçim başarısını, başta Gülenciler olmak üzere çeşitli İslamcı cemaatlerin, liberallerin ve Anadolu sermayesinin ortak koalisyonu ile elde etti. İktidarı boyunca hep tartışılır pozisyonda da olsa burjuvazinin önderlik krizini çözdü. Kısmi ekonomik başarılar ve güçlü ekonomik dayanışma ağları ile işçi sınıfını ve yoksulları bayrağı altında daha güçlü toparladı. Bu güçlü koalisyon Gezi ayaklanmasının ardından dağıldı. Gezi’nin ardından hükümetin dikişleri bir daha hiç tutmadı.

Dönem dönem güçlü şekilde açığa çıkan laiklik tartışmaları, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bir kez daha gündeme geldi. Bunun temel nedeni, Saray rejiminin OHAL koşullarından güç alarak, kanun hükmünde kararnamelerle kör topal da olsa varolan laiklik ilkesini tartıştıracak kararlar alması. Bugün bir şeriat isteğinden çok, İslamcı bir popülizmle laiklik delik deşik edilmiş durumda. Dinsel doğmalar her gün daha fazla sosyal hayata sokulmakta. Bu gerici dalgayı püskürtmemiz gerektiği aşikâr. Peki, ama nasıl?

Türkiye’de bir şeriat riski güncel olarak var mı? İslam karşıtlığına düşmeden dindar işçileri programımızın bayrağı altında nasıl toparlayacağız? İşçi sınıfı içerisinde neden ve nasıl laikliği savunacağız? Fıtrat kültürü, cemaatler sınıf mücadelesinin neden düşmanıdır? İslamofobi Türkiye’de de var mı? Tartışmaya yazının ikinci bölümünde devam edeceğiz.

Aslı için duvar yazısı denemesi

0

Bu gece kentin bütün kadınları ağlamış. Kara gözlükler, çınlayan kahkahalar, rujlu gülümsemeler… Hiçbiri gizlemiyor gözyaşı izlerini. İster birkaç saniye, ister yıllar önce akmış, hangi yeraltı ırmağına karışmış olursa olsun…….. Bizler, kentin öldürülmüş kadınları, incecik, şeffaf cinayetlerde delik deşik edilmiş; bizim için kurulmuş görkemli sarayın bodrumunda toplanmışız. Sıkış tıkış, yan yana, omuz omuza, karşı karşıya…Bir türlü açılamayan kanatlarıyla olduğu yerde çırpınan melekler gibiyiz, dans eden sarhoş melekler…..” *

Binbir çeşit acıyı, insanın insana ve kendine çektirdiği eziyeti, duvarları, taş binaları, insanın hiç bitmeyen ağrısını yazdı. Hırpalarken seni ve beni, kendine hiç ayrıcalık tanımadan daldı geceye. Gündelik hayatta üstünden atladığımız, atlamayı seçtiğimiz şeyleri, mesela sokağın köşesinde çıplak ayaklarıyla oturup kahkahalar atan o adama gerçek bir öykü biçip Taş Bina’yı yazdığında, bugünkünden daha az politik değildi. Kimimiz dilinin ve vicdanının izinden giden ve bizi ruhlarımızdan yakalayan bu kadına yıllardır hayranız, kimimiz yeni tanışıyoruz onunla.

Duvarlarla, eziyetlerle, her tür ayrımcılıkla, işkenceyle hiç yorulmaksızın yüzleşmiş bu kadın, şimdi duvarlar içinde. Bizse dışardayız, utanarak.. Yazarın yazdıkları geleceğe, kendine dair bir kehanet taşır mı? Bu soruyu başka zaman sorsak güler geçerdik, şimdi gülemiyoruz. Ne yazık ki, Didem Madak gibi Aslı Erdoğan’ın hayatı da bu soruda sonsuzca durduruyor bizi şimdi.

İnsan nerde bir duvar görse güzelleştirmek ister. Neden? Bu yazı Aslı’nın duvarını güzelleştirmeye yetmese de, o duvarda bir ses olmak için yazıldı belki de. Daha doğrusu onun bir zamanki sesini tekrarlamak için.

O uzak diyarda, güneş batar batmaz karanlığa gömülen bir bina varmış. Her diyarda olan taş binalardan… Hatırlıyor musun? Karanlıkla birlikte uçsuz bucaksız, dipsiz bir sessizlik çökermiş. Ölümden de korkunç kabusları bilmeyenler, buna ölüm sessizliği derler. Aslında, sessizliğin içindeki sesleri, yokluğun soluk alıp verişini duymadıklarındandır bu.

Ve o korkunç karanlık çöktüğünde, ay ışığı, beyaz saten eldivenli parmaklarıyla demir parmaklıkları okşarmış. Soluk altın renkli, mükemmel, kocaman bir yüreği vardır onun. Ama böylesi bir yürek karanlıkla baş edemez. Zaten insanlar demir parmaklıkları içlerindeki karanlık dışarı sızmasın diye icat etmediler mi?”**

ben, ben değildim

karanlık nefesi duvarın

kabarıp döküldü içime

zorlukla kesip biçtim bir rüyayı

karanlığın sessiz uğultusundan

taşın hüznünden

çıldırmamanın dalını yeşerttim

gecenin zehirli nefesiyle

durmadan yükselen o duvarda

ve işte burdayım!..

ve şimdi kentin bütün kadınları, sarhoş melekler hep yanı başında, hep duvarın dibinde.

*Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde kitabı Sonsuzluğa Dair bölümünden

**Sabah Ziyaretçisi öyküsünden

10 Ekim: “Bizden başka kim gerçekleri dile getirebilir ki?”

0

10 Ekim 2015 tarihinde, Ankara Garı önünde barış ve özgürlük talep etmek için toplanmış bulunan kalabalığın içerisinde 3 saniye arayla 2 bomba patlatılalı bir sene oldu. Patlamalar sonucu 107 kişi hayatını kaybetti, 500’ün üzerinde insan yaralandı.

10 Ekim katliamında hayatını kaybeden Vahdettin Ozğan’ın ağabeyi İsa Ozğan, kardeşinin mitinge gitmeden önceki sözlerini şöyle aktarıyor: “Ölüm vardır ama ben içinde olmayayım yapılmaz. Mücadele içindeysek ya onurlu şekilde öleceğiz ya da onursuz. Bu işten vazgeçemeyiz. Bizden başka kim bu gerçekleri dile getirebilir ki?

Vahdettin Ozğan, sarayın da bilincinde olduğu önemli bir noktayı dile getiriyor: Gerçeklerin bizim tarafımızda olmasından. Şişirilmiş ekonomik verilerden dış politikada dayılanmalara, mazlum edebiyatını sahiplenmekten hırsızlıkları ve yolsuzlukları reddetmeye dek derin bir yalan diktatörlüğünün üzerinde temellenen saray iktidarı en çok gerçeklerden ve onların dile getirilmesinden korkuyor. Bu yüzden Suruç’tan Ankara’ya, Özgür Gündem’den Cumhuriyet gazetesine dek gerçeklere sadık kalanlara ve onu dile getirenlere olağanca gücüyle saldırıyor. İşte bu güç gösterisinin ardında yatan güçsüzlük, onun gerçekten korkmasına neden oluyor.

Katliamın ardından bir bilanço çıkarmamız gerekir ise, oldukça trajik ve aynı zamanda da gerçeklerin saklandığı bir tablo ile karşılarız. Zira bu korkunç terör eyleminin ardından bir sene geçmiş olmasına rağmen asıl failler ve onların siyasi hücreleri hala dışarıda, korunaklı bir vaziyette. Bombalı bir saldırı olacağının istihbaratını almış olan kadrolardan üst düzey yetkililere dek hiçbir sorumlu istifa etmiş değil. Televizyonlarda gülümseyerek demeç vermeye devam ediyorlar. 10 Ekim katliamı ile ilgili olarak açılan davalarda ise avukatlar gözaltına alınmaya devam ediyor. Bu davalarda izler karartılıyor, hedef şaşırtılıyor. Soruşturmaya gizlilik getirilmesi ve yayın yasağı konması da cabası. Bütün bunlar toplandığında katliamın devlet bağlantılı yönü daha da ayyuka çıkıyor. Özellikle 7 Haziran seçimlerinde ağır bir darbe yemiş olan saray iktidarının, Suruç katliamı ile başlattığı sindirme ve terörize etme politikasına karşıt olarak ilk kitlesel protesto gösterisi olma özelliği taşıyan 10 Ekim mitinginin, bu denli barbarca bir saldırıya maruz kalmış olması, fotoğrafı tamamlayan bir diğer unsur.

10 Ekim katliamı, sol/sosyalist hareket ile işçi mücadelelerinin önüne bir korku duvarı inşa etti. Bu yönüyle, Gezi Ayaklanması sonrasında açılan dönemde bir miladı temsil etti. Bu bir ağıt yazısı değil. Olmamalı da. Göz yaşlarımızı sildiğimiz peçetelerimizi bir kenara koymanın, kapaklarını kapadığımız kitaplarımızın başına dönmenin, dolaplara kaldırdığımız bayrağımızı yeniden sahiplenmenin ve korku duvarına karşı onun en zayıf olduğu yerlerde, işçi semtlerinde yeniden başlamanın zamanı. Yüz ifadelerimizde ve suskunluğumuzda açığa çıkan umutsuzluk, kaybettiğimiz yoldaşlarımızın anısına yakışmıyor, onları onurlandırmıyor. Hayatın her alanında kendisini geri dönüşsüz bir krizin içerisinde bulan saray, geleceğin her yerde bizlere ait olduğunu hatırlamamızı istemiyor. 10 Ekim karanlığının yarattığı baskı ve korku ikliminde gedikler açılmasına, bu gediklerin genişletilip derinleştirilmesine ihtiyaç duyuyoruz. Bu görev adına politize olalım, hiç olmadığımız kadar politik ve örgütlü hareket edelim.

Ekonomik durum ve olası gelişmeler

0

Ekonominin teknik dili oldukça karmaşık ve zordur. Ancak sözlük yardımıyla anlamaya gayret edebileceğimiz pek çok esrarengiz kavram ve kelime içerir. GSMH, OVP, SPK, FED gibi ekonomik kavram ve kurum adı kısaltmaları da işi daha da güçleştirir. Bütün bu karmaşıklık içinde, “kriz geliyor, geldi, teğet geçti” gibisinden değerlendirmelerin hangi verilerden kaynaklandığını, neye dayandırıldığını, bu tespitlerin doğru olup olmadığını değerlendirmemiz zorlaşır.

Ne kadar, var, yok, geçti, dense de, emekçiler kapitalist ekonominin eğilimlerini, sıkıntılarını veya krizini, işyeri kapatmalarının, işten çıkarmaların, iş bulma zorluklarının, filenin ne kadar dolup boşaldığının düzeyi gibi gündelik ölçeklerle hissedebilirler. Ama sendikal mücadelede, daha geniş ölçekte de sınıflararası savaşta, sadece sonuçları anlamak yetmiyor; hangi eğilimlerin var olduğunu ve bunların hangi sonuçlara yol açabileceğini kestirebilmek gerekiyor. Bu yüzden, son dönemde pek de iyiye gitmediğinden şikâyet edilen ekonominin genel eğilimini tespit etmeye çalışalım.

Bu sıralarda en fazla sözü edilen konu, ekonomideki büyüme oranının, yani mal ve hizmet üretimindeki artışın, %3 oranına gerilemiş olması. AKP iktidarının ilk döneminde büyüme oranı %9-10 civarındaydı, yani ciddi ve hızlı bir gelişmeydi bu. Sonra bu oran %5 civarlarına geriledi, şimdilerde ise daha da azaldı. Oysa Türkiye’nin her yıl emek pazarına katılan kişilere iş temin edebilmek için sistemli olarak en az %5 oranında büyümesi gerekir.  Demek ki, önümüzdeki aylarda ve yıllarda işsizlerin sayısı daha da artacak. (Bugünkü resmi istatistiklere göre işsiz sayısı 3,2 milyon, çalışabilir nüfus içindeki oranı %10,2. Tabii bu rakam gizli işsizleri içermiyor, yani gerçek işsizlik oranı bunun en az iki katı).

Neden büyüme oranı düşüyor? Çünkü mal ve hizmet tüketimi azalıyor. Birincisi, ülke içindeki enflasyon nedeniyle bireylerin ve ailelerin alım gücü azalıyor, dolayısıyla da tüketimlerini kısıyorlar. İkincisi, ve belki daha da önemlisi, ihracat geriliyor. Dünya ekonomisinde de ciddi bir durgunluk var; her ülke kendi malını ve hizmetini koruyup, ithalatını kısmaya çalışıyor. Bu da Türkiye’nin dünya pazarındaki rekabetini ve ihracatını olumsuz şekilde etkiliyor. Ürünlerini satamayan işverenlerin kârları düşüyor ve yeni yatırımlar yapmıyorlar. Dolayısıyla da büyüme oranı düşüyor.

İşverenler malların satabilmek için rekabet güçlerini artırmaya, yani fiyatlarını bir miktar düşürmeye gayret ediyorlar, ama kâr oranlarını yitirmemek için de tasarrufu işgücü fiyatından yapmak istiyorlar. Yani, ücret artışlarını durdurmaya, hatta düşürmeye, çok kısa sözleşmeli veya sözleşmesiz geçici işçi çalıştırmaya, kaçak işçi istihdam etmeye, taşeron işletmelerden yararlanmaya daha fazla ağırlık vereceklerdir.

Başvuracakları bir diğer önlem de TL’nin değerini –hükümetin para politikası aracılığıyla- daha da düşürüp dış pazarlarda rekabet güçlerini ve dolayısıyla ihracatlarını artırmaya çalışmak olacaktır. Bu da enflasyonun düşmesini engelleyecek, hatta onu daha da artırıp işçi emekçilerin yoksullaşmasını hızlandıracaktır.

Ama tabii hem işsiz sayısının daha da artması, hem de gelirlerin giderek daha fazla düşmesi, tüketimin daha da kısılmasına, dolayısıyla da büyüme oranının daha da düşmesine yol açabilecektir. Hükümet bunu frenleyebilmek ve yurt içi tüketimi artırmak için bireyleri borçlanmaya teşvik ediyor. Bu nedenle de kredi kartı taksit sayısını 12 aya çıkardı ve eski borçların 72 ay vadeyle yeniden yapılandırılabilmesini kararlaştırdı. Tüketiciler bunu, fiyat düşüşü gibi algılayacak ve kolayca borçlanabileceklerdir. Ama gelirler azaldığından sadece daha fazla borçlandırıldıklarıyla kalacaklar ve bankalar da taksit faizleriyle kârlarını artıracaklardır. Yani kredi taksiti süresinin uzatılması, işçi ve emekçileri borçlandırarak banka gelirlerini artırma tuzağıdır. Bankalar bu paraları düşük faizlerle işverenlere aktaracak ve onların yatırım yapmalarını teşvik edecektir. Plan budur: emekçiler borçlandırılarak işverenlere nakit akışı sağlanacaktır.

Ama sallantıdaki ekonomiyi canlandırabilmek esas olarak yatırımların artmasına bağlı, bu da büyük paralar gerektiriyor. Oysa Türkiye’nin dış borcu 421 milyar dolar, bu miktar milli gelirin %60’ına tekabül ediyor. Bu borcun 300 milyarı, yani %70’i, özel sektöre ait. Üstelik, ekonomik ve politik istikrarsızlık nedeniyle dışardan para da gelmiyor, tam tersine son dönemde dışa doğru kaçış var. Bu yüzden hükümet sorunun çözümünü gerçekleştireceği “mega projelerle” ekonomiyi canlandırmakta arıyor. Hesap şu: köprü, tünel, karayolları, silah sanayii gibi alanlarda hazırlanan büyük projelerin gerçekleştirilmesi, hükümetin (tabii RTE’nin) kayırıp seçeceği işadamlarına devredilecek, onlara müthiş paralar kazandırılacak.

Pekiyi, bu projelerin parası nereden gelecek? İşte bunun için de hükümet “Varlık Fonu” adıyla, şirket gibi işleyecek ve devlet kontrolünden tamamen muaf bir fon kurdu. Emeklilik fonu, işsizlik fonu, Savunma sanayii fonu, özelleştirme gelirleri, satılacak olan devlet varlıkları, dış borçlanmalar, vb. hep bu fonda toplanıp yandaş sermaye gruplarına aktarılacak. Yani, işçi ve emekçilerin emekleri ve gelirleriyle oluşturulan bütün fonlar ve servetler, özellikle inşaat ve silah sektörü ile onların çevresinde iş yapacak olan burjuva kesimlere sunulacak. Kısacası halk soyulup, patronlar ve onların komisyoncu politikacıları daha da zenginleştirilecek.

Sendika yöneticileri elbette bütün bu gerçekleri çok iyi biliyorlar. Önlerinde iki yol var: ya bütün bu soyguna göz yumup hükümete ve kapitalistlere koltuk değneği olacaklar; ya da işçi sınıfını ve tüm emekçileri seferber edip bu talanı durdurmaya yöneleceklerdir. İşçi ve emekçilerin denetiminde planlı bir ekonominin kurulmasını savunan İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim görevimiz, işçi sınıfıyla diyaloğumuzu geliştirerek onlara bu gerçekleri anlatmak ve ilerici/devrimci sendika ve parti önderlikleriyle birlikte kapitalist yağmaya karşı işçi-emekçi seferberlik cephesinin oluşturulmasına katkıda bulunmaktır.

Appello alla solidarietà internazionale con i contadini e i lavoratori agricoli agricoli dell’oasi di Jemna

0

Oggi , nel contesto  post-rivoluzionario  in Tunisia,  i contadini e i lavoratori agricoli  dell’oasi di Jemna chiedono alle classi lavoratrici di tutto il mondo un atto di solidarietà con la loro giusta causa che mira a mantenere nelle mani della comunità la proprietà dell’oasi.

L’oasi di Jemna è veramente proprietà STORICA dei contadini e dei loro antenati. E’ stata espropriata dai coloni francesi e in seguito dallo Stato tunisino, al termine della colonizzazione.

Con lo scoppio della rivoluzione del 17 dicembre 2010- 14 gennaio 2011 i contadini sono arrivati a abolire la proprietà dello stato in seguito a eroiche battaglie.

Successivamente hanno organizzato la produzione e la gestione dell’oasi in maniera collettiva e nel quadro di una micro-economia realmente solidale. Hanno persino dato notevole impulso all’azione di sviluppo umano su scala locale (finanziamento di molti progetti per l’insegnamento, la salute, le infrastrutture ecc.)

E’ per questo motivo che Jemna resta e resterà un raggio di sole e una luce di speranza per la rivoluzione e i diseredati in Tunisia e anche di tutto il mondo.

Attualmente lo stato tunisino, nell’ambito del suo attacco contro-rivoluzionario, tenta disperatamente di espropriare nuovamente l’oasi per poterla cedere a proprietati mafiosi, locali o stranieri.

Del resto questa è la sorte che viene riservata a tutti i terreni demaniali che rappresentano il 10% della superficie delle terrre coltivabili in Tunisia.

La vostra solidarietà con i contadini e i lavoratori agricoli di Jemna è perciò un imperativo viste le sfide pericolose con cui devono confrontarsi i diseredati di tutto il mondo

Inviate le vostre adesioni all’indirizzo e-mail: gorkemduru@gmail.com

 Comitato di sostegno all’oasi di Jemna 

Firme:

Tunisie: Abdelmajid Haouachi – Journalist et Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Universitaire et Réalisateur, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financier Armateur, Rania Mechergui – Entreprise Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Ecrivain, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turquie: Görkem Duru – Unité Internationale des Travailleurs – Quatrieme Internationale (UIT-QI), Oktay Çelik -Parti de la Democratie Ouvrier (séction UIT-QI),Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italie: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economiste de la région MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – doctorant Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE et journaliste indépendente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus,  Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA,  Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

Espagne: Santiago Alba Rico – Ecrivain, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados  conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez  Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat  Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque  Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil  Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch  délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro  Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl  activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique  Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just  Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado Chômeur. Métallurgiste, Charo León  Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin  Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi  Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto  Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé  Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer  Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo Activiste universitaire,  Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG AfricandoAntonio Montalvo Gutiérrez

France: Diane Robert – Journaliste Indépendante, Martial Morin (retraité)

Argentine: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires,  Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”

Brésil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará

Etats-Unis: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Allemagne: Harald Etzbach – Journalist et traducteur, Bibiana Wiener

Bolivie: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”

Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste

Pérou: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte

Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL),  José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)

Chili: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

Kolombiya’da neden Hayır kazandı?

0

Kolombiya’daki referandum sonucu dünya çapında büyük yankı yarattı. Küba, Obama, BM, Papa, Maduro, Macri ve diğer pek çok kesimin desteklediği, Santos hükümeti ile FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasındaki barış anlaşmasına ilişkin referandumda az farkla da olsa Hayır oylarının galip gelmesi, büyük bir sürprize neden oldu.

Yalnızca 55 bin oyluk farkla (6 milyon 432 bin oya karşı 6 milyon 377 bin oy) HAYIR kazandı. Görünüşte referandumun tek galibi, Hayır kampanyası yürüten aşırı sağcı eski devlet başkanı Alvaro Uribe. Bu durum, bu sonucun Latin Amerika’daki sözde “sağa dönüş” eğiliminin “yeni” bir ifadesi olarak yorumlanmasına neden olabilir. Ne var ki, gerçeklik bu durumdan bir hayli uzak. Söz konusu olan, yukarıda varılan “anlaşmalara” milyonların taşıdığı öfkenin bükülmüş, çarpık ifadelerinden biri.

Çünkü referandumun bir diğer istatistiğinin gösterdiği gerçek, esas galibin %63 oranla sandığa gitmeyenler olduğu. Bu iddia karşısında su söylenebilir; oy vermenin zorunlu olmadığı Kolombiya’da bu katılım oranı “normal”dir. Fakat, Obama’dan Raul Castro’ya, dünya reformist solundan Papa’ya dek tüm siyasi iktidarlar ve figürler tarafından istisnai bir biçimde desteklenen bu anlaşmanın %37’lik bir katılımla karşılanması, Kolombiya emekçilerinin ve köylülerinin bu anlaşmanın yaşamlarındaki yoğun somürü ve sefalet koşullarını değiştireceğini dair bir beklentisinin olmadığını gösteriyor.

Büyük şehirlerin işçi ve emekçi kesimleri bu anlaşmanın hiçbir olumlu etki yaratmayacağını düşündüler ve oy kullanmadılar. Referandum, halkı oy kullanmak için harekete geçiremedi.

Çatışmadan daha az etkilenen ve daha küçük bir bölgeyi kapsayan Bogota, Cali ve Barranquilla gibi orta sınıfların daha yoğun olduğu şehirlerde Hayır oyları çoğunluktaydı. Öte yandan, FARC’ın güçlü olduğu Meta, Caqueta (FARC son konferansını bu şehirde yapmıştı) Tolima ve Huila gibi bölgelerde de Hayır kazandı.

Bu sonucun arkaplanında çeşitli nedenler yatıyor. İlk olarak, son yıllarda FARC’ın politik ve askeri yozlaşması, gündelik yaşamlarında çıkarlarının aksi yönünde davrandığını gören halkın artan oranda tepkisini çekti. Dahası FARC, narkotrafikle ilişkili yozlaşmış ve çöküş halindeki bir gerilla grubu olmakla özdeşleşti. Bu nedenle, anlaşmanın ne bir toprak reformu ne de köylüler ve emekçiler için herhangi bir sosyal kazanım sunuyorken, FARC bileşenlerine çeşitli çıkarlar sağlıyor olması, yoksul halk kesimleri tarafından oldukça kötü karşılandı. Uribe bu durumu Hayır kampanyası için kullanmayı becerdi ve referandum FARC’a dönük bir tepki oyuna dönüştü.

İkinci olarak, bu sonuç halka karşı bir ekonomik plan uygulayan ABD ve patron yanlısı Santos hükümetine karşı kitlelerin duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtmakta. %63’lük katılmama oranı ayrıca yukarıda varılan anlaşmalara bir tepkiyi ifade etmekte. Bu durum kitlelerin inanmadıkları emperyalizm şeflerini ve Papa’yı takip etmediklerini göstermekte. Bununla, basitleştirilmiş karikatürel bir açıklamayla milyonların sola yöneldiğini ifade etmeye çalışmıyoruz. Kolombiya’da halihazırda Uribe’nin seçim tabanını oluşturan orta ve üst sınıf kesimler bulunmaktaydı. Fakat şurası açık ki, Hayır oyu kullanan veya sandığa gitmeyen emekçi kesimler sağın yükselişinin değil, gösterebildikleri biçimiyle, yukarıda bağıtlanan anlaşmalara nefretlerinin ifadesidir. Kolombiya’da gerillanın varlığı bahanesiyle daima talepleri için mücadele eden köylüleri ve emekçileri ezen güvenlik güçlerinin ve askerlerin şiddet eylemlerini yıllarca destekleyenler, şimdi sözde barışın yanında yer alıyorlar. Yine bu aynı gerici hükümetler ABD’nin Kolombiya Planını (bu dönemde Santos, Uribe hükümetinin savunma bakanıydı) desteklediler ve ABD mafyalarıyla bağlantılı paramilitar grupların ve uyuşturucu çetelerinin faaliyetlerine ses çıkarmadılar.

Bizim sosyalist akımımız, bu anlaşmanın Kolombiya halkının gerçek sorunlarına çözüm üretmediğini ısrarla vurguladı. Referandum sonucu bugün Kolombiya’da bir politik krize yol açmış durumda. Santos hükümeti, emperyalizm, Küba, Küba Komünist Partisi liderliği ve FARC paralize oldular. Şurası kesin ki, masada Alvaro Uribe’nin başını çektiği Hayır temsilcilerinin de olacağı yeni bir müzakere süreci gerçekleşecek. Kolombiya aşırı sağının bu alçak kişiliğinin, çıkış yolunun, müzakere sürecinden dışlanmış kendisi ve partisi dahil tüm siyasi aktörlerin dahil olacağı bir Ulusal Anlaşma ile bulunabileceğini ifade etmesi bir tesadüf değil.

Fakat, yeni bir anlaşma olsun olmasın, bu dinamiğin ötesinde, Kolombiya’nın emekçileri, gençliği köylüleri politik ve sosyal talepleri için mücadeleye devam etmek zorunda.

TV ve Radyolara karartma ve susturma: Baskılara son! Herkes sizin gibi düşünmeyecek!

0

29 Eylül günü 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayanılarak aralarında İMC TV, Hayatın Sesi ve Özgür Radyo’nun da bulunduğu 12 televizyon ve 11 radyo kanalının yayın lisansı iptal edilmişti. Bugün ise Hayatın Sesi, İMC ve Özgür Radyo polis ekipleri tarafından basılarak zorla karartma ve susturma gerçekleştirildi. Kurumların mallarına el konuldu. Hayatın Sesi TV mühürlenirken kimi Özgür Radyo çalışanları gözaltına alındı. IMC TV çalışanları ise halen binalarını terk etmeyip dayanışma için gelen ziyaretçileri karşılıyorlar.

15 Temmuz gecesi TRT ve CNN’in baskınını barbarlık ve millet düşmanlığı olarak tanımlayan hükümet, bugün birebir aynı yöntemle kendi istediğini söylemeyen yayın kuruluşlarını kapatıyor. Milli güvenliğe tehdit oluşturulduğu gerekçe gösterilerek yapılan ve OHAL hukunu dahi aşan uygulamalarla karşı karşıyayız.

Basın özgürlüğüne yapılan müdahaleler yalnızca muhalif kurumları kapsamıyor. Hürriyet’e dair son dönemde açığa çıkan skandal ve yıllarca büyük medya kuruluşlarında yer alan gazetecilerin açıklaması ortaya koyuyor ki, bugün gazetelerin genel yayın yönetmeleri ancak Erdoğan’ın oluru ile atanabiliyor. Saray ve hükümet öylesine güçsüz bir durumda ki, kendileri düşünmeden önce onlar için iş yapabilecek herhangi bir mekanizma ya da müttefik bulunamıyor. Bugün meydana gelen baskınlar da açıkça gösteriyor ki, müdahale edemedikleri basın kuruluşlarını zorla kapatmak dışında bir çare bulamıyorlar.

Biliyoruz ki zorbalıklar insanların gerçeği görmesini engelleyemez. Çünkü “Kral çıplak!” çığlıkları yankılanalı çok oldu. Hepimizi kör ve sağır etmeyi deneseler dahi bugüne kadar öğrendiklerimiz onlar gibi düşünmemek için bize yeterince sebep sunuyor.

Emek meslek örgütlerinde ve çeşitli platfomlarda sürdürdüğümüz mücadeleler sırasında bizlere yer ayıran, emekten yana haberleri öm plana çıkaran tüm kuruluşlara İşçi Demokrasisi Partisi olarak dayanışmamızı sunuyoruz.

Bugün zorla sessizliğe mahkum edilmeye çalışılan basın ve emek mücadelesi içerisindeki dostlarımızla önümüzdeki süreçte de birlikte olmayı sürdüreceğiz.

Polonyalı kadınlar kürtaj yasağına karşı grevde

0

Polonya’da, yüz binlerce kadın, kürtajı yasaklayan yasa tasarısını protesto etmek için grevde… Siyahlar içinde sokağa çıkan kadınlar, kamu kurumları ve işyerlerini tamamen çalışamaz hale getirecek kadar etkin bir direnişin içinde.

Polonya, hâlihazırda, oldukça katı bir kürtaj yasasına sahip… Kürtaj, ancak, kadınların ya da fetüsün hayatı tehlikede olduğunda veya hamilelik tecavüz ya da ensest ilişki sonucu ortaya çıktığında gerçekleşebiliyor. Yasanın yürürlükte olduğu süre boyunca 2 bin civarında yasal, yüz binlerce yasa dışı kürtaj gerçekleştirildi. Bu veriler, katı düzenlemelerin, kadınların yalnızca yaşamını değil, sağlığını da ne kadar etkileyebildiğinin bir göstergesi.

Yakında yasalaşacak olan tasarıya göre ise, kürtaj yaptıran kadınlar ve kürtaj yapan doktorlar beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek. Greve katılan kadınlar, bu nedenle, doktorların doğum öncesi testleri yapmaktan kaçınacaklarını ve kadınların sağlığının daha büyük tehdit altına gireceğini belirtiyor. Ayrıca, tasarı, kürtajın istisnasız bir biçimde yasaklanmasının önünü açıyor. Bu da ölümle ya da travmayla sonuçlanabilecek doğumlara işaret ediyor. Mücadele eden kadınlara göre, kadınların bedenine müdahalenin yanı sıra aile planlamasına karar vermeleri de engellenmiş oluyor. Kadının kendi hayatında söz sahibi olması devlet eliyle engelleniyor.

Kadınlar, başbakanlık ofisinin önünde, “Misyoner değil, doktor istiyoruz!” şeklinde slogan attı. Bazı pankartlarda, iktidar partisinin hamileliğin sonlandırılamayacağı söylemlerine karşı ,“Hükümet, hamilelik gibi değildir, sonlandırılabilir.” ifadesi yer aldı.

Grevin etkisinin büyüklüğü, Pazartesi yapılan bir anketle de ortaya kondu. Buna göre %40 oy oranına sahip olan iktidar partisine (PİS) destek, aniden %29’a düştü.

Polonya’da kadınlar, bu kez, bedenlerine ve yaşamlarına yönelmiş katı müdahaleye karşı durmakta gerçekten kararlı… Kadının yaşamına yönelen bu politikaların yalnızca Polonya hükümetinden kaynaklanmayan bir sorun olduğunun farkındayız. Neoliberal hükümetlerin gitgide muhafazakârlaşan politikalarına karşı Polonyalı kız kardeşlerimizin mücadelesi mücadelemizdir!

Kamu emekçilerine yönelik saldırılar devam ediyor

0

Kamuda görevden uzaklaştırmalar ve işten çıkarmalar hız kesmeden devam ediyor. Son olarak 1 Eylül’de 672 sayılı KHK ile binlerce emekçi kamu görevinden çıkarıldı. Böylece başarısız darbe girişiminin ardından kamuda işten çıkarılanların sayısı 50 bine yaklaştı. Milli Eğitim Bakanlığında çalışan 28 bin kamu emekçisi, YÖK bünyesindeki 2 binin üzerinde akademisyen tasfiye edildi.

Bu denli büyük tasfiyelerin iki ay gibi kısa bir sürede yapılmış olması, tasfiyelerin amacının sorgulanmasına neden oluyor, akla bazı sorular getiriyor: Darbeden önce hükümetin elinde Fethullah Gülen’in takipçilerine ilişkin uzun bir liste mi vardı? Eğer hâl böyleyse, işten çıkarılanların Fethullahçı olduğuna dair somut ve ikna edici delillerin ortaya koyulması gerekir. Aksi hâlde hükümetin gerçekleştirdiği tasfiyeler tartışılır hâle gelir, geldi de…

Fethullahçı avı, çoktan cadı avına dönüşmüş durumda. 15 Temmuz’un ardından darbecilerle mücadele kisvesi atında olağanüstü hâl ilan eden hükümetin, kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla emekçilere yönelik bir tasfiye dalgası başlattığı herkesin malumu. KESK üyesi binlerce emekçi, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin açığa alındı ya da KHK’larla kamu görevinden ihraç edildi. Erdoğan’ın tasfiyelerin PKK sempatizanlarına yöneleceğini ilan etmesiyle özellikle Kürt illerinde binlerce öğretmen işten atıldı. Kamudaki işten çıkarmaların amacı, hükümetin 15 Temmuz sonrası düzeni yeniden tesis etme ve devlet bünyesinde hiyerarşi dışında faaliyet yürütenleri ayıklamaktan ziyade, hükümete muhalif kesimleri tasfiye etmek. Muhaliflerin tasfiyesi ise, 15 Temmuz darbe girişiminin destekçileriyle mücadeleden çok daha büyük bir planın parçası.

Hükümetlerin vatandaşlara vaatlerini yerine getirdikleri sık rastlanan bir şey değildir. Ancak, konu emekçilerin haklarını gasp etmek olunca hükümetin tüm vaatlerine inanabiliriz. Devlet, bütün birimleriyle oturup Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018) denilen beş yıllık bir plan hazırlamış. Bu planın, “kamu insan kaynakları” yan başlıklı 380. paragrafında, kamu emekçilerinin geleceğine yönelik hedefler konusunda bakın ne deniyor: “… esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ve işlevsel bir performans değerlendirme sisteminin geliştirilmesi hedeflenmektedir (380)”. Esnek çalışma ve performans değerlendirmesi… Emekçilerin geleceksizliğe ve güvencesizliğe mahkum edilmesinin diğer adı.

Onuncu Kalkınma Planı’nın önemli bir ayağı, siyasetçiler tarafından yıllardır dillendirilen, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ilişkin kapsamlı bir reformdur. 657 sayılı Kanunda kamu emekçilerine tanınan kısmi iş güvencesinin, yani kadrolu ve sürekli çalışma hakkının devletin sırtında bir yük olduğu söylenegelmiştir. Malum, neoliberal dünyamızda kamu harcamalarını mümkün olduğunca azaltmak; kamu görevlilerin iş güvencesi ellerinden almak gerekir. Onuncu Kalkınma Planında sıkça sözü edilen performans değerlendirmesi ve esnek çalışma kavramları, tıpkı özel sektörde olduğu gibi kamu emekçilerini her an işten çıkarmaya uygun bir istihdam sistemine işaret ediyor.

Bunun yolu da, kadrolu çalışmanın yerine sözleşmeli çalışmayı kural hâline getirmekten geçiyor. Sözleşmeli çalışmanın egemen olduğu bir sistemde, liyakat esasına göre çalışma tamamen ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bugün bile şaibeli mülakatlarla işe alımlar yaygınken, idari yetkililere büyük bir takdir yetkisi veren sözleşmeli istihdam sisteminde yaşanacak insan kayırma ve keyfiyetin boyutu ürkütücü olacaktır. Dahası, ne olduğu belirsiz ve nesnel ölçütlere dayanmayan performans değerlendirme sisteminin, ihtiyaç hâlinde kitlesel işten çıkarmalar gerçekleştirmek ve siyasi muhalifleri tasfiye etmek amacıyla kullanılacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

Zaten akademi, tüm kamu sektörüne yönelik gerçekleştirilmek istenen emekçi düşmanı reformun ilk uygulama alanı oldu. Olağanüstü hâlin verdiği yetkileri fütursuzca fırsata çeviren iktidar, 674 sayılı KHK ile binlerce ÖYP’li asistanı bir gecede Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesinde düzenlenmiş olan statüye geçirdi. Böylece ÖYP’li asistanlar, yüksek lisans ya da doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra işlerini, sahip oldukları iş güvencesini yitirmiş bulunuyorlar. Oysa bu düzenlemeden önce, görevlendirildiği üniversitede eğitimini tamamlayan asistan, kendi üniversitesine dönerek çalışma imkânına sahip olacaktı. Uzun vadede, asistanlar için iş güvencesi anlamına gelen 33/a kadrolarının tamamının 50/d kadrosuna geçirilmesi ise hiç uzak değil.

Kamu emekçilerinin iş güvencesine yönelik hükümet cephesinden sınıfsal saldırılar hızlanırken muhalefet partileri başta olmak üzere toplumsal muhalefet, olağanüstü hâl ve KHK’ların sınıfsal boyutunu ıskalıyorlar. CHP, “kurunun yanında yaş da yandı” söylemiyle, Fethullahçı olmayan kamu görevlilerine yönelik görevden uzaklaştırma ve işten çıkarmaları eleştirdiği hâlde, iş güvencesinin tahrip edilmesi konusunda sessiz kalmayı tercih ediyor. Benzer bir şekilde birçok muhalefet odağı ve emek örgütü, işten çıkarmaların muhalifleri susturmak amacına yöneldiğine dikkat çekiyor; buna rağmen iş güvencesi talebini seslendirmiyor. Oysa işten çıkarmalar ve toplumsal baskı politikalarının yöneldiği gerçek amaç, iş güvencesinin yok edecek yapısal reformu gerçekleştirmek için uygun bir ortam yaratmak. İşten çıkarma tehdidiyle sindirilen emekçilerin, kapıdaki reforma direnmeyeceği umuluyor.

Ne var ki, özel sektör çalışanlarının kıdem tazminatının bir fona devredilerek fiilen gasp edilmesine ilişkin reform gibi, kamu emekçilerinin iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik 657 sayılı Kanun reformu da kapıya dayandı. Gerek özel sektör gerekse kamu çalışanlarının iş güvencesinin savunusu temelinde bir acil eylem planının oluşturulması bir zorunluluk hâle gelmiş vaziyette. Onuncu Kalkınma Planı ortada: Yani onların uzun süredir bir planı var, ya bizim planımız ne?

Tunis, Samedi 1 Octobre: Une journée internationale de colère pour Alep

0

Au sein d’une journée internationale de colère pour Alep, le 1 Octobre, au capital de la Tunisie, à Tunis, sur l’Avenue Habib Bourguiba s’est réalisé aussi une manifestation. Nous partageons avec vous la déclaration écrite par les organisateurs:

“Nous appelons les organisations politiques et sociales, les mouvements d’étudiants et d’activistes qui se revendiquent démocratiques à ne pas rester silencieux face à ce massacre et à être solidaires avec le peuple de cette ville, et avec le peuple syrien en général.

Nous avons le devoir de dénoncer une lutte contre le terrorisme qui n’est qu’un alibi, au moment où Daech est à l’est du pays, loin d’Alep.

Nous avons le devoir de rappeler que le peuple d’Alep, à l’heure actuelle, est systématiquement bombardé par les avions syriens et russes. C’est ici et dans d’autres villes du pays que l’insurrection contre la dictature de Bachar al-Assad est née en mars 2011.

Nous avons le devoir de rappeler que ce sont les habitants de ces régions qui fuient le pays.

Nous avons le devoir de solliciter immédiatement un cessez-le-feu immédiat et véritable, et la mise en sécurité de la population civile.

Le peuple d’Alep, qui a résisté au génocide perpétré par Bachar al-Assad, est maintenant systématiquement bombardé par des avions syriens et russes. Les Etats-Unis, en entretenant un discours ambigu de “cessez-le-feu” mais en bombardant le peuple syrien d’un autre côté,, sont aussi responsables de ces massacres. Près de 300.000 personnes sont assiégées et continuent malgré tout de résister à Alep.

Ceci sans oublier que 6 millions de Syriens ont dû quitter leurs logements, leurs villes, leur pays, et que des milliers d’entre eux ont été assassinés, ou se sont fait torturer dans les prisons.

Nous ne pouvons pas nous contenter d’un silence qui se ferait complice du massacre!”

Pour le droit des peuples à l’autodétermination, à la dignité et la liberté!

Nous nous indignons contre un massacre « continu » depuis plus de 4 ANS contre le peuple syrien et Alep !

Pour la libération d’Alep et de la Syrie! Pour la démocratie!

Contre l’assassin Assad et ses alliés, contre la folie de Daech et contre tous les groupes djihadistes qui voudraient imposer leur lois à la population çivile!

#RageForAleppo

#HolocaustAleppo

#SaveAleppo

İstanbul: 1 Ekim Halep için küresel öfke günü!

0

Esad rejimi ve Rusya’nın Halep’e yönelik saldırıları devam ediyor. Son olarak 21 Eylül’de başlayan bombardıman sonucu Halep’te yüzlerce sivil hayatını kaybetti, hastaneler dahi kullanılamaz hale geldi. Halep bombardımanından yansıyan trajik görüntüler savaştan kaçmaya çalışırken annesi ve kardeşi ile birlikte boğularak can veren üç yaşındaki Aylan Kurdî’yi hatırlatan dramatik örneklerle dolu. Ambulansta oturtulduğu sandalyeden görüntüleri dünyaya ulaşan Ümran Dakneş bunlardan yalnızca biri!

Esad rejimi ve şu an Suriye’de işgalci durumda bulunan tüm kesimler başta Halep olmak üzere Suriye topraklarını, halklarını bombalıyor. Her biri kendi katliamlarını haklı gösterecek bahaneler sıralasa da beş yılın ardından geride kalan yüz binlerce ölü korkunç gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Suriye halklarının tartışmasız ve acil şekilde gerçek ve uygulanabilir bir barışa ihtiyacı var. Kuşkusuz bu barış ne Esad rejimi ve destekçileri Rusya ve İran ile ne de başını ABD’nin çektiği emperyalizmle ve bölgenin gerici-yayılmacı devletleriyle mümkün. IŞİD, El-Kaide ve türevi selefi, tekfirci gerici faşist güçlerin de teoride ve pratikte, Suriye’ye ölüm ve yıkım vaat ettikleri hiçbir şey yok. İşte tam da bu kirli ve kaotik durumun bir sonucu olarak Halep’te yüz binlerce insan, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir barbarlık altında yok edilmeye çalışılıyor.

Bu barbarlığa ve katliama dur demek için 1 Ekim Halep İçin Küresel Öfke Günü’nde tüm dünyada olduğu gibi İstanbul Taksim Galatasaray Lisesi önünde de bu duygularla bir araya gelindi. Gerçekleştirilen sessiz eylemde Esad rejimiyle ilişkilerin kesilmesi, kuşatmanın kaldırılması, Rusya ve Amerika’nın Suriye’den çekilmesi ve bombardımanların durdurulması talepleri öne çıktı…

Llamamiento de solidaridad internacional con los campesinos y los obreros agrícolas del oasis de Jemna

0

En estos momentos, y en el contexto del proceso revolucionario en Túnez, los campesinos y los trabajadores del campo del oasis de Jemna piden encarecidamente a los trabajadores y trabajadoras del todo el mundo una acción de solidaridad con su justa causa para mantener la propiedad comunitaria sobre el oasis de Jemma.

El oasis de Jemna es realmente propiedad histórica de los campesinos desde los tiempos de nuestros antepasados. Fue expropiado por los colonos franceses y luego por el estado tunecino al final de la colonización.

Durante la Revolución del 17 diciembre de 2010 y el 14 de enero de 2011, los campesinos consiguieron abolir la propiedad del estado tras heroicas luchas. Luego organizaron la producción y la gestión del oasis de una manera colectiva y en el marco de una micro-economía realmente solidaria. Ha dado un impulso notable a la acción de desarrollo humano a escala local. (Financiación de varios proyectos de enseñanza, salud, infraestructuras, etc).

Es por esto que Jemna sigue y seguirá como uno de los rayos de sol y luz de esperanza de la Revolución para los desheredados de Túnez y de todo el mundo.

Actualmente el estado tunecino, en el marco de un ataque contra-revolucionario, intenta desesperadamente de re-expropiar el oasis para cederlo a propietarios mafiosos, locales o extranjeros. Esa es la suerte que tienen reservada para todas las tierras comunales que representan el 10 % de la superficie de las tierras cultivables en Túnez.

Vuestra solidaridad con los campesinos y los obreros agrícolas de Jemna es pues muy necesaria para enfrentar a los desafíos a los que están confrontados los desheredados del mundo entero.

Podéis enviar vuestras firmas y vuestros correos electrónico a: gorkemduru@gmail.com

Firmas:

 Túnez: Abdelmajid Haouachi – Periodista y Militante, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Académico y Realizador, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financista, Rania Mechergui – Empresa Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Escritor, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turquía: Görkem Duru -Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI), Oktay Çelik – Partido de la Democracia Obrera  (séction UIT-CI),Sedat Durel – Secretario General del Sindicato de los Trabajadores de Centros de Llamadas y Telecomunicaciones Revolucionarios, Atakan Çiftçi – delegado del sindicatio del trabajadores de la educacion y la ciencia, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italia: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economista del región MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin -Correspondiente  Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos -doctorando  Universidad Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE y periodista independiente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus,  Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA,  Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

Estado Español: Santiago Alba Rico – Escritor, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados Concejal del Ayuntamiento de Girona por la CUP-Crida per Girona, Delegado sindical y presidente del comité de empresa química de Girona, miembro de la Corriente sindical por un giro a la izquierda de CCOO. Girona, Carlos Rodríguez Pérez  Delegado sindical trabajadores Ayuntamiento de Barcelona. Afiliado a CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat  Delegado sindical de docentes. Afiliado a CGT y miembro de la dirección de Lucha Internacionalista, Luisa Luque  Delegada sindical de trabajadoras de Eulen (telemárketing) y parte del comité de huelga en la de más de un mes que llevaron a cabo contra 362 despidos, Venus Hervas  Trabajadora precaria; miembro del comité de huelga de la de más de un mes de Eulen (telemárketing), Marga Olalla Marfil  Delegada sindical trabajadores Ayuntamiento de Barcelona. Afiliada a CGT, Miquel Blanch  Delegado sindical docentes de escuelas de adultos. Miembro de la Corriente sindical por un giro a la izquierda de CCOO. Girona, Pedro Mercadé Toro  Delegado sindical docentes. Afiliado a CGT. Activista municipalista en Alternativa d’Esquerres del Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl  activista de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique  Sindicalista de la corriente de opinión por un giro a la izquierda. CCOO de Girona, Andreu Pagés Toldrà  Activista vecinal barrio de Gracia. Barcelona, Anna Morelló Just  Sindicalista docente afiliada a CGT. Activista del movimiento vecinal de L’Hospitalet desde CUP-PA, Antonio Díaz Cintado  Parado. Metalúrgico, Charo León – Parada. Huelguista en la lucha de Eulen (empresa telemárketing, trabajadoras muy en precario) de más de un mes, Cristina Mas i Andreu  Periodista e impulsora de la Coordinadora de Medios en Lucha. Activista en solidaridad con la revolución siria, Moisés Mesa – Activistas campañas de solidaridad internacionales, Muhittin Karkin  Activistas campañas de solidaridad internacionales, Natalia Renzi  Activista feminista. Miembro del Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto  Activista barrial y de movimientos procedentes del 15M, okupaciones, Nuria Solé – Maestra. Activista municipalista en Alternativa d’Esquerres del Prat (AE-EP), Víctor Messeguer Trabajador público. Activista del movimiento vecinal de L’Hospitalet desde CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat  Miembro de CGT-Ensenyament, Antonio Reboredo Activista universitario, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG AfricandoAntonio Montalvo Gutiérrez

Francia: Diane Robert – periodista independiente, Martial Morin (retirada)

Argentina:  Rubén “Pollo” Sobrero – Secretario General Unión Ferroviaria Seccional  Oeste- Haedo, Edgardo Reynoso – dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – diputado nacional electo FIT y dirigente nacional de Izquierda Socialista, Laura Marrone – dirigente docente y legisladora electa FIT por ciudad de Buenos Aires, Miguel Sorans – revista “Correspondencia Internacional

Brasil: João Batista Babá – consejal del PSOL RJ, Pedro Rosa  Dirigente del sindicato de los Trabajadores de la Universidad Federal Fluminense, Barbara Sineidino – Dirección del Sindicato de los Trabajadores en Educacion del Estado de Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordenador del Sindicato de los Trabajadores del Servicio Público Federal del Estado de Pará, Rosi Messias – Secretaria General del PSOL/RJ, Michel  Oliveira Lima  – Dirección nacional PSOL, Adriano Dias – Delegado de Base de los Correos de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Direccion de la Unión Nacional de Estudiantes de Brasil (Oposición de Izquierda), Bruno da Rosa – Direccion Estadual PSOL RJ y dirigente de las huelgas de los Garis (trabajadores de la limieza urbana) Oposición a la burocracia, Cláudia González – Ejecutiva Estadual del PSOL RJ, Márcio  – Delegado de Base de los choferes de Ôbnibus de Ananindeua y Marituba (Pará), Kátia Rosángela  – Directora del Sindicato de los trabajadores de la Universidad Federal de Pará

Estados Unidos: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Alemania: Harald Etzbach – Periodista y traductor, Bibiana Wiener

Bolivia: Miguel Lamas – periódico “La Protesta

Panamá: Priscilla Vásquez – dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá, Virgilio Arauz – dirigente de Propuesta Socialista

Perú: Enrique Fernández Chacón – ex diputado nacional, dirigente de Unidos en la Lucha

Venezuela: Orlando Chirino – Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad), José Bodas – Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela), Miguel Ángel Hernández – Secretario General del PSL (Partido Socialismo y Libertad)

Chile: Ranier Rios – dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

 

 

Call for international solidarity with the farmers and agricultural workers of the Jemna oasis

0

As part of the ongoing revolutionary process in Tunisia, the farmers and agricultural workers of the Jemna oasis call the working class worldwide to act in solidarity in defense of their communal property on the oasis.

The Jemna oasis HISTORICALLY belongs to the farmers, who inheredited it from their ancestors. It was expropriated by the French settlers and, after the independence and the end of the colonization period, by the Tunisian state.

İn the aftermath of the Revolution of 17th December 2010-14th January 2011, the farmers managed to abolish state property of the land after a series of heroic fights. They organised the production and management process of the oasis in a collective way, within the framework of a true solidarity-based micro-economy. They even launched a number of remarkable local initiatives to promote human development in the area, focusing on training, healthcare and infrastructure.

This is the reason why Jemna represents one of the beacons of hope of the Revolution in Tunisia for the poor and deprived of the country as well as of the whole world.

İn a counter-revolutionary attempt to maintain the capitalist order, the Tunisian state is trying to re-expropriate the oasis to give it to local or foreign cronies. This is what may happen to state-owned land, which accounts for approximately 10% of the arable land in Tunisia.

Your solidarity with the farmers and the agricultural workers of Jemna is imperative to support the deprived of the world in all the challenges they are facing.

To sign the call for solidarity, please send an email to : gorkemduru@gmail.com

International support committe of the Jemna oasis

Signatures:

Tunisia: Abdelmajid Haouachi – Journalist and Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Academic and Director,  Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financier Armateur, Rania Mechergui – Social Entreprise Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Writer, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turkey: Görkem Duru – International Workers Unity-Fourth International (IWU-FI), Oktay Çelik -Workers Democracy Party (section IWU-FI),Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italy: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economist of the region MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent  Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – PHD student Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE and freelance journalist , Andrea Tolomelli – CEFA Onlus,  Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA, Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

Spain: Santiago Alba Rico – Writer,  Alicia Fernández Gómez, Toni Granados – conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez  Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat  Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque – Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch – délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl – activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique – Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just – Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado – Chômeur. Métallurgiste, Charo León – Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi  Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto – Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé – Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer – Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat – Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo  Activiste universitaire, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG AfricandoAntonio Montalvo Gutiérrez

France: Diane Robert – freelance journalist,  Martial Morin (retired)

Argentina: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires,  Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”

Brazil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará

United States: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Germany: Harald Etzbach – journalist and translator, Bibiana Wiener

Bolivia: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”

Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste

Peru: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte

Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL),  José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)

Chile: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

 

 

Appel de solidarité internationale avec les paysans et les ouvriers agricoles de l’oasis du Jemna

0

Aujourd’hui,  et dans le contexte du processus revolutionnaire en Tunisie, les paysans et les ouvriers agricoles de l’oasis du Jemna sollicitent vivement les forces laborieuses dans le monde entier pour une action de solidarité avec leur cause juste visant a maintenir la propriété de la communauté sur l’oasis.

L’oasis de Jemna est bel et bien la propriété HISTORIQUE des paysans via leurs ancêtres. Elle a été expropriée par les colons français et ensuite par l’Etat tunisien au terme de la colonisation.

Dans le feu de la Révolution du 17 Décembre- 14 Janvier 2011, les paysans sont parvenus à abolir la propriété de l’Etat à la suite de combats héroïques. Ils ont ensuite organisé  la production et la gestion de l’oasis d’une maniere collective et dans le cadre d’une micro-économie réellement solidaire. Ils ont meme impulsé un souffle remarquable a l’action de développement humain a l’échelle locale. (financement de plusieurs projets d’enseignement, santé, infrastructures, etc… )

C’est pour cela que Jemna demeure et demeurera l’un des rayons de soleil et des lueurs d’espoir de la Révolution en Tunisie pour les deshérités de Tunisie voire du monde entier.

Actuellement l’Etat tunisien, dans le cadre de son assaut contre-révolutionnaire, tente déspérément de réexproprier l’oasis pour pouvoir le céder a des propriétaires mafieux, locaux ou étrangers. C’est d’ailleurs le sort qu’il réserve a toutes les terres domaniales qui représentent 10% de la superficie des terres cultivables en Tunisie.

Votre solidarité avec les paysans et les ouvriers agricols du Jemna est donc impérative étant donné les défis périlleux auquels sont confrontés les déshérités du monde entier.

 

Pour vos signatures, vous pouvez envoyer vos emails: gorkemduru@gmail.com

 Comité de soutien internationale de l’oasis du Jemna

Signatures:

Tunisie: Abdelmajid Haouachi – Journalist et Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Universitaire et Réalisateur, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya – Financier Armateur, Rania Mechergui – Entreprise Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Ecrivain, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turquie: Görkem Duru – Unité Internationale des Travailleurs – Quatrieme Internationale (UIT-QI), Oktay Çelik -Parti de la Democratie Ouvrier (séction UIT-QI), Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italie: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economiste de la région MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – doctorant Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE et journaliste indépendente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus, Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA, Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

L’Etat Espagnol: Santiago Alba Rico – Ecrivain, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados  conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez  Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat  Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque  Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil  Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch  délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro  Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl  activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique  Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just  Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado  Chômeur. Métallurgiste, Charo León  Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa  Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin  Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi  Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto  Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé  Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer  Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat  Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo Activiste universitaire, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG AfricandoAntonio Montalvo Gutiérrez

Argentine: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires, Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”

France: Diane Robert – Journaliste Indépendante, Martial Morin (retraité)

Brésil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará

Etats-Unis: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Allemagne: Harald Etzbach – Journalist et traducteur, Bibiana Wiener

Bolivie: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”

Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste

Pérou: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte

Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL),  José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)

Chili: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

Olağanüstü zamanlar: Kayyumlar, tasfiyeler ve Kürtler

0

15 Temmuz darbecilerini bertaraf etmek iddiasıyla ilan edilen OHAL, darbecileri ve FETÖ mensuplarını yargılamanın ötesinde, başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere muhalifleri toplu bir biçimde cezalandırma ve tasfiye etme sürecine dönüşmüştür.

İlk olarak, Başbakan Kürt illerinde teröre destek veren 14 bin öğretmen olduğunu iddia ederek bu öğretmenleri tasfiye edeceklerini ima etmiş; ardından 8 Eylül’de tamamı Eğitim Sen’li 11.285 öğretmen açığa alınmıştır. Öğretmenlerin tasfiyesinde sokağa çıkma yasaklarında PKK eylemlerine destek vermeleri ve eğitimi akamete uğratmalara gerekçe gösterilmiş. Ancak Eğitim Sen Genel Başkanı’na MEB tarafından sunulan gerekçe ise, 10 Ekim Katliamı’nı protesto gerekçesiyle Eğitim Sen’li öğretmenlerin 29 Aralık’ta iş bırakmaları olmuştur. Bu da aslında darbeden bağımsız olarak öğretmenlerin uzun bir süredir fişlendikleri, hükümete muhalif, tamamı sendika üyesi öğretmenlerin listelerinin çok öncesinde tutulduğunu göstermektedir. Nitekim, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün liselere gönderdiği “PKK ile ilgili olduğunu düşündüğünüz öğretmenlerin isimlerini bize gönderin” temalı yazısı da, darbe soruşturmalarının son derece hukuksuz ve keyfi biçimde yürütüldüğünü göstermektedir.

İktidarın OHAL kapsamında Kürtlere yönelik ikinci adımı da, uzun bir süredir planlanan ve sonunda Torba Yasa ile geçen belediyelere kayyum atanmasıdır. Burada da belediyelerin kaynaklarının ‘terör’ örgütlerine aktarıldığı öne sürülerek 28 belediyeye İçişleri Bakanı ve valiliklerin talimatıyla kayyum atanmıştır. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların büyük çoğunluğu ise vali yardımcıları veya kaymakamlardır. Bu belediyelerin neredeyse tamamının DBP’li belediyeler olması, aralarında 24 Temmuz 2015’te başlatılan savaşta yıkıma uğratılan Sur, Silvan, Nusaybin, Cizre ve Silopi belediyeleri olması bir tesadüf değildir.

Hükümet 15 Temmuz darbesine karşı milletin iradesinin üstün geldiğini, seçilmiş parlementonun demokrasi aşığı kitlelerce savunulduğunu sıklıkla dile getirirken ve milletin demokrasi nöbetleri tutması için devletin bütün kaynaklarını haftalarca seferber ederken; sözkonusu Kürt Halkının % 65-95 arasında oylarla seçilmiş temsilcileri olduğunda aynı tutumu göstermemekte, Kürt Halkının demokratik iradesini hiçe saymaktadır. Hatta iktidarın bu konudaki ilk icraatı çok dilli hizmet veren belediyelerin tabelalarını ‘tek dil’e çevirmek olmuştur! Ne var ki, bu ilk icraat çok tepki alınca Ermenice hariç diğer diller tabelalalara iade edilmiştir.

Başbakan Binali Yıldırım ‘çözüm mözüm yok’ diyerek devletin kayyum hizmetinden bölgedeki okulları öğretmensiz bırakmaya kadar Kürt meselesine dönük icraatlerinin önümüzdeki dönemde ne yönde devam edeceğinin mesajını verdi. Bu mesaj doğrultusunda, performansıyla Efkan Ala’nın çıtasını daha da yukarıya taşıyan İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu da geçtiğimiz günlerde Köy korucularını toplayarak; koruculara kalıcı statü tanınacağını, ağır silah ve teçhizat verileceğini, askerlerle birlikte hareket etmelerinin sağlanacağını açıkladı. Hatta bu doğrultuda Bakanlık bünyesinde Köy korucuları Daire Başkanlığı kurulacaktır. Yani ısrarla Barış isteyen Kürt Hareketi’nin aksine, iktidar siyasi ve askeri operasyonlara devam etmekten yanadır. Bu anlamda, RTE’de ‘normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme gücüne, imkanına sahip olduk” diyerek ülkecek nereye gidiyor olduğumuzun mesajını vermiştir.

Ya biz…

Kürt siyasi Hareketinin bölgede yürüyen savaş, siyasi operasyonlar ve baskılar doğrultusunda hareket alanı giderek daraltılmaktadır. Bu sıkışmışlık karşısında, Kürt siyasi önderliği Eylül ayında Öcalan’ın tecrit edilmesi, aylardır ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesine ilişkin açlık grevi başlatmış. Açlık grevi 8. gününde Öcalan’la görüşmeye izin vermesi neticesinde sona erdirmiştir. Bununla birlikte, PKK’nin son dönemde daha da artan askerlere yönelik saldırıları iktidarın ‘Kürtlere yapılan her şey meşrudur’ politikasını daha da güçlendirmekte, kitlelerin mücadelelerini (öğretmenlerin eylemleri, sol partilerin bildiri dağıtması vb) terörize etmesine yol açmaktadır. Bütün bunlar kutuplaşma ve milliyetçiliğin artmasına ve giderek birlikte yaşayabilmenin olasılıklarının yitirilmesine yol açmaktadır. Tam da bu nedenlerle, yurt içinde ve dışında sürdürülen savaş çığırtkanlığı, saldırılar ve tasfiyeler karşısında daha fazla şey yapmaya ihtiyaç vardır. HDP, emek örgütlerinin, sendikaların ve sosyalist hareketin bu bağlamda son derece sembolik kalan ittifakları bir kenara bırakıp, kitleleri seferber etmeye dayalı bir eylem programı için bir araya gelmeleri elzemdir.

Ülkenin bir felakete sürüklendiği, hak ve özgürlükler alanında 12 Eylül’ü aratmayacak biçimde geriye gidildiği ve OHAL’in de devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda bu gidişata bütün bu sıkışmlık ve sınırlılıklarımıza rağmen dur demek gerekmez mi? Görev savmayı, sembolik mitingleri, dar grup çıkarlarını bir kenara bırakıp sahici bir ‘biraradalık’ yaratılmazsa bir süre sonra var olma nedenmizle varlığımız büyük bir çelişkiye girecek ve kaybedeceğiz!

OHAL’in kaldırılması, siyasi ve askeri operasyonların son bulması, anti demokratik ve hukuksuz uygulamaların durdurulması için başta HDP, sendikalar ve sosyalist hareket bir araya gelmeli ve bu ülkenin emekçilerine gerçek bir çözüm önermelidir.

1 Ekim Cumartesi, tüm dünyada Halep için küresel öfke günü

0

Esad’ın katliamlarına direnen Halep halkı, ABD’nin pasif suç ortaklığıyla, sistematik bir biçimde Suriye ve Rus uçakları tarafından bombalanmakta. Halep 21. yüzyılın Guernicasıdır. 300 bine yakın insan, kuşatma altında olmalarına rağmen, bu korkunç saldırılara karşı kahramanca direnmeye devam etmekte.

Tüm dünyadan örgütler ve şahsiyetler, Halep’e dönük bombardımanların ve kuşatmanın sonlandırılması talebiyle, Halep halkıyla küresel dayanışma günü çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in bileşenleri olan sosyalist devrimciler olarak bu çağrıya desteğimizi sunuyoruz ve demokratik ve solda olduğunu belirten politik, toplumsal örgütleri, öğrenci örgütlerini, Halep’te ve diğer onlarca şehirde direnen Suriye halkıyla dayanışmak için birarada olmaya çağırıyoruz. Halep’te yaşanan savaşta Suriye halkının kaderi belirlenmekte.

Halep’e dönük bombardıman durdurulsun!

Kuşatma kaldırılsın! Ruslar ve Amerikanlar Suriye’den defolun!

IŞİD’e hayır! Türkiye ve İran Suriye’den dışarı!

Yıkılsın Esad rejimi!

Hüümetler Suriye halkının kasab Esad’la diplomatik ilişkilerine son versin!

Suriye halkıyla koşulsuz dayanışma!

 İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

26 Eylül 2016

Samedi 1 Octobre : journée mondiale de colère pour Alep !

0

Le peuple d’Alep, qui résiste au génocide d’Al Assad, est systématiquement bombardé par des avions syriens et russes, avec la passivité complice des États-Unis. Alep est le Guernica du XXIe siècle. Près de 300 mille personnes assiégiés résistent à cet assaut criminel héroïquement.

Des organisations et des personnalités du monde entier exigent la fin des bombardements et du siège, et appellent à une journée mondiale de solidarité avec le peuple d’Alep.

Nous, les socialistes révolutionnaires de l’UIT-QI, nous joignons à cet appel et appelons les organisations politiques et sociales, démocratiques et de gauche, à s’unir dans la solidarité avec le peuple syrien qui résiste héroïquement, à Alep et dans des dizaines de villes. Dans la bataille d’Alep se joue le destin du peuple syrien.

Non au bombardement sur Alep!

Exigeons la levée immédiate du siège ! Russie et Etats-Unis hors de Syrie !

Non à Daesh ! Turquie et Iran hors de Syrie !

À bas Al Assad!

Rupture des relations diplomatiques avec le boucher Al Assad!

Solidarité inconditionnelle avec le peuple syrien!

Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI)

Le 26 de septembre de 2016.

Saturday October 1st: Worldwide day of fury for Aleppo

0
The people of Aleppo, which resists the genocide Al Assad, is systematically bombed by Syrian and Russian planes, with the passive complicity of the US.  Aleppo is the Guernica of the 21st century. About 300 thousand people resist this criminal onslaught. They are under siege and heroically still resisting.
Organizations and personalities from around the world have called for a global day of solidarity with the people of Aleppo and demanding an end to these bombings and the site to Aleppo.
The Revolutionary Socialists of the IWU-CI join in this call and call political, social and student organizations that they call themselves democratic, as well as the left, to unite in solidarity with the Syrian people who are resisting heroically in Aleppo and in dozens of cities. In the battle for Aleppo the fate of the Syrian people is being played.
Stop bombing Aleppo!!
We demand the end of siege to Aleppo!  Russians and America out of Syria!
No to ISIS! Turkey and Iran out of Syria!
Down with Al Assad!
Governments must break diplomatic relations with the butcher Al Assad!
Unconditional solidarity with the Syrian people!
 
International Workers Unity-Fourth International (IWU-FI)
September 26, 2016

Sábado 1/10 en todo el mundo: Jornada Mundial de furia por Alepo

0

El pueblo de Alepo, que resiste al genocida Al Assad, es bombardeado sistemáticamente por aviones sirios y rusos, con la pasividad cómplice de los EE.UU. Alepo es la Guernica del siglo XXI. Cerca de 300 mil personas resisten este embate criminal. Están sitiadas y siguen resistiendo heroicamente.

Organizaciones y personalidades de todo el mundo han convocado a una jornada mundial de solidaridad con el pueblo de Alepo exigiendo que cese estos bombardeos y el sitio a Alepo.

Los socialistas revolucionarios de la UIT-CI nos sumamos a esta convocatoria y llamamos a las organizaciones políticas, sociales, estudiantiles que se reclaman democráticas y de izquierda a unirnos en solidaridad con el pueblo sirio que resiste heroicamente en Alepo y decenas de ciudades. En la batalla por Alepo se está jugando el destino del pueblo sirio.

¡Alto al bombardeo a Alepo!!

¡Exijamos que se levante el sitio!¡Fuera los rusos y los yanquis de Siria

¡No al ISIS! ¡Fuera Turquía e Irán de Siria!

Abajo Al Assad!

¡Que los gobiernos rompan relaciones diplomáticas con el carnicero Al Assad!

¡Solidaridad incondicional con el pueblo sirio!

Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

26 de setiembre de 2016.

OHAL uzar mı?

0

“Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda yapamayacağımız

birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkanına, gücüne sahip olduk”

                                                                                    R.Tayyip Erdoğan

Bu soruyu başka türlü sormak istersek şöyle bir başlık da atabilirdik. “Erdoğan Türkiye’yi nasıl yönetebilir?” Ama bu sorunun cevabı daha kısa olurdu: Böyle. Tam da bugün yaşadığımız gibi.

İlan edildiğinde erken bile sonlandırılabileceği iddia edilen OHAL’in şimdi uzatılıp uzatılmayacağını tartışıyoruz.

OHAL sınırları

Konunun uzmanlarına danışacak olursak, OHAL hukuku ile maruz kaldığımız uygulamalar arasında ciddi bir uyumsuzluk var. 12 Eylül Anayasasının tanımladığı OHAL hukuku dahi bugünkü uygulamaları açıkta bırakıyor.

Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, OHAL’in anayasada uluslararası standartlarla sınırlandığını ve uygulamalarının yalnızca ilan gerekçesi ile örtüşebileceğinin altını çiziyor. Bu demek oluyor ki, darbe teşebbüsü sonrası OHAL yalnızca darbe ile ilişkili konuları kapsayabilir. Sendikalaşma ve toplu sözleşmelere engel olunamaz. Cerattepe davası için Artvin’de bir aylık eylem yasağı koyulamaz. Sinop’ta yaşanan lümpen kavgalar sonrasında sokağa çıkma yasağı ilan edilemez.

OHAL ilan edilir edilmez OHAL’in işçi sınıfına ciddi etkisinin olamayacağını Aziz Çelik “OHAL ve Sendikal Haklar” başlıklı BirGün’deki köşe yazısında açıklıkla dile getirmişti. Madencilerin açlık grevleri engellemez. Tedi direnişine zorluk çıkartılamaz. Hatta darbeye doğrudan destek vermeyen kamu çalışanlarının işine son verilemez. Özel sektörde ise bu tip işten çıkarmaların mümkün olmasını sağlayacak bir OHAL hukuku mevcut olamaz. İş o kadar çetrefilli ki, kimi avukatların görüşüne göre Gülen’in emekli maaşı dahi kesilemez. Çünkü ekonomik haklar kişinin özlük haklarıdır. Kişi vatandaşlıktan çıkarılsa bile teröristin en büyüğü dahi olsa hak etmiş olduğu emekli maaşından (ortada bir haksız kazanç yoksa) alıkonulamaz.

Ekonomi alanında ise OHAL’in etkisi; OHAL’in kötüye kullanılmasını engellemek için şirketlerin iflas ilan etmesinin yasaklanması ve de işten çıkarmaların yasaklanması olabilir. Şirketler şu anda iflas ilan edemiyor. OHAL yasal sınırları burada sonuna kadar kullanılmış durumda. Ancak işçi düşmanı bir yönetimden işten çıkarmaların yasaklanmasını beklemek (şu an için uygulama tamamen yasal olmasa da) mümkün değil.

Başka türlü bir şey O’nun istediği

Fazlaca yer kaplamasını göze alarak bir OHAL açıklaması yapmaktaki meramımız şu: Aslında OHAL ile falan değil, keyfiyetle yönetiliyoruz. Erdoğan yönetimi bugün kanun çerçevesinde OHAL’in sağladığı tüm avantajlardan faydalanırken, O’na bu avantajlar dahi yetersiz geliyor! OHAL’in kanuni çerçevesine sığmayan hususlar Olağanüstü Hal betimlemesinin sözlük anlamı ile çözülüyor. Kanun falan zaten tanınmıyor. Olağanüstü dendi mi, olağanüstü. Artık her şey serbest…

Meseleye hukuki olarak bakacak olursak şöyle söyleyebiliriz. Erdoğan darbe teşebbüsü öncesinde Türkiye’yi zaten OHAL ile yönetiyordu. Darbe teşebbüsünün ardından ise fiili olarak bir sıkıyönetim uyguluyor.

Yani Erdoğan gerçekten sözünün azını değil fazlasını yapıyor. Nasıl bir yönetim önerse daha beterini yapmaktan imtina etmiyor.

OHAL fırsatçılığı mı, başka bir yönetim mükün değil mi?

Erdoğan yönetiminin sıklıkla OHAL’i fırsat bilip şu ya da bu işi hallettiğini söylüyoruz. Bunu ifade ederken de haklıyız. Hatta bizi bir kenara bırakalım, kendisi de bu tip hususlarda açık sözlü. Darbe “Allah’ın bir lütfuydu”, OHAL’de O’na “hayal bile edemeyeceği, bir güç” vermiş oldu.

Görünüş bizi aldatmasın. Tüm bunlar aslında büyük bir güçsüzlüğün yansıması. Evet Erdoğan OHAL sayesinde, hatta OHAL’i dahi hemen her an aşarak aslında gönlünde yatan pek çok adımı atabiliyor. Ancak sorun şurada; Erdoğan OHAL’i fırsat bildiğinden değil, OHAL’den başka bir yönetim aracı kalmadığından bu metoda sarılıyor. Darbe ya da terörle mücadele değil, devletin günlük işleri ancak OHAL ile sürdürülebiliyor. Erdoğan yönetimi her yeni güne “bugün yine hiç olmadığı kadar yalnızım” diyerek uyanıyor. Kitle hareketinden mi, bürokrasiden mi, yeni müttefiklerinden mi, dış mihraklardan mı; günün hangisinden korkma günü olduğunu kestiremiyor. Ayakta durmak için tek kozu olan Kürtlerle gerilimi yükseltiyor ve bu gerilim için de devletin olağan hiçbir mekanizması işine yaramıyor.

Mafya filmlerindeki gibi yalnızlaştığında agresifleşen, agresifleştikçe çöküşe giden reislerin zamanlarını yaşıyor. Bunu yaşarken de gözleri oldukça kara. İyi, Kötü, Çirkin filmindeki gibi şeyler “mırıldanıyor”: “İki türlü lider vardır. İktidardan sakince düşenler ve düşerken her yeri tufana çevirenler!

Olağanüstü zamanlar

Erdoğan yalnızca iktidarda kalmak değil, günü kurtarmak için de OHAL’e ihtiyaç duyuyor. Şu anki imkân ve iklime bakılacak olursa da OHAL’in nimetlerinden yararlanılabileceği kadar yararlanılacağı açık görünüyor. Uzatma, bazı uygulamalarını kalıcılaştırma gibi ihtimaller yakın gelecek için en güçlü ihtimaller olarak karşımızda duruyor.

Ancak bu durum toplumun pek çok kesimlerinde hoşnutsuzluklar yaratıp toplumsal patlamaları daha tehlikeli boyutlara çıkarma eğilimini de yanında sürüklüyor. Aynı zamanda toplumu neredeyse tedavi edilemez biçimlerde bölüyor. Ancak kitlelerden ses çıkmazsa dahi, her yeri oynayan, bozulan bu mekanizma kendi halinde kalsa bile sürdürülemez bir boyutta yaşıyor.

Erdoğan’ın iktidarı her bir kurumu yerinden oynatılmış ve niteliksizleştirilmiş bir halde, hele ki Türkiye gibi acil sorunların saymakla bitmeyeceği bir ülkede uzun vadede yaşayabilme dinamiği taşımıyor. Ancak kitle hareketinin yokluğu halinde Erdoğan’ın boşluğunu doldurabilecek unsurlar geleceğimiz için daha da beter alternatifler sunacağını 15 Temmuz gününde olduğu gibi bugün de gözler önüne seriyor.

Türkiye’de hiç kimsenin bir gelecek ve yaşam güvenliği bulunmuyor. İşte bu yüzden hiç olmadığı kadar çok örgütlenmek için uğraşmalı, gerçek bir çözümü garanti edebilecek sınıf eksenli ve birleşik bir muhalefetin somut adımlarını atmalıyız. Bu doğrultuda, daha fazla vakit kaybetmeden, sendikaların, solun ve Kürt siyasi hareketinin OHAL’in kaldırılması, antidemokratik saldırıların durdurulması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sonlandırılması ve işçi düşmanı saldırılara son verilmesi için derhal bir acil eylem programı etrafında bir güçbirliği oluşturması gerekmektedir.  İşçi Demokrasisi Partisi olarak, darbe girişiminin ardından kurulduğu ilan edilen ve fakat daha sonra tamamen kâğıt üzerinde kalan Emek ve Demokrasi için Güçbirliği Platformu’nun bu doğrultuda yeniden inşa edilmesi gerektiği çağrımızı sürdürüyoruz.

Akademideki işten çıkarmalar ile ÖYP düzenlemesi YÖK önünde protesto edildi

0

Eğitim Sen, TTB ve SES’in, “KHK’ler gitsin biz kalıyoruz”  sloganıyla çağrısını yaptığı eylem, 22 Eylül 2016 Perşembe günü saat 13.00’te Ankara’da, Yükseköğretim Kurulu önünde gerçekleştirildi. Eylemde Eğitim Sen, TTB ve SES’in temsilci ve üyelerinin yanı sıra 672 sayılı KHK ile ihraç edilen akademisyenler de hazır bulundu.

Üniversite öğrencilerinin de katıldığı eylem, Eğitim Sen 5 no’lu Şube Yöneticisi Aysun Gezen’in ortak açıklamayı okumasıyla başladı. Basın açıklamasının okunmasının ardından sırasıyla, Eğitim Sen Genel Sekreteri Mesut Fırat, SES Eş Genel Başkanı Gönül Erden, KESK MYK üyesi Ramazan Gürbüz, TTB İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, HDP milletvekilleri Hişyar Özsoy ve Mehmet Ali Aslan ile 672 sayılı KHK ile Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Hakan Koçak açıklamalar yaptılar.

Yapılan konuşmalarda temel gündem, 672 sayılı KHK ile akademisyenlerin işten çıkarılması ve 674 sayılı KHK ile ÖYP’li araştırma görevlilerinin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun m. 50/d statüsüne geçirilmesiydi. Hükümetin uygulamaya soktuğu OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar Keyfi Hukuksuz Kıyımlar olarak nitelendirilirken,  15 Temmuz darbe girişiminin emek güçlerini tasfiye etmek ve toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bir araç olarak kullanıldığı vurgulandı. ÖYP’li araştırma görevlilerinin Yükseköğretim Kanunu’nun 33/a maddesinden 50/d maddesindeki statüye geçirilmesinin, iş güvencelerinin kaybı anlamına geldiği ifade edilerek iş güvencesi talebi seslendirildi.

“Haksız ihraçlara son”, “ÖYP düzenlemesi geri alınsın”, “Herkese iş güvencesi” taleplerinin dillendirildiği eylem, 672 sayılı KHK ile işten çıkarılan akademisyenlerden Doç. Dr. Hakan Koçak’ın konuşmasıyla sürdü. Koçak, darbe girişiminin bahane edilerek işten çıkarıldıklarını, asıl nedenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye attıkları imza olduğunu, geri adım atmayacaklarını söyledi ve ekledi: “Biz her zaman kamu hizmetindeyiz. Kamunun çıkarları gereği emeğin yanındayız, kamunun çıkarları gereği iş cinayetlerine tepki gösteriyoruz, kamunun çıkarları gereği parasız, bilimsel laik eğitimi, özerk ve demokratik üniversiteyi savunuyoruz ve savunmaya da devam edeceğiz.” Eylem, slogan ve halayların ardından sona erdi.

Cerattepe: 61 avukat ve 760 müdahille açılan Türkiye’nin en büyük çevre davası.

0

Cerattepe davası ile ilgili olarak davaya müdahil olan davanın yakın dönem tüm sıkıntılarını bizzat yaşamış dostumuz Cevahir Efe Akçelik ile Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube’de buluşup bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’nin en uzun soluklu mücadelelerinden biri olan Cerattepe ile ilişkili kısa konuşmak çok zor. Hem Artvin’i anlamak, hem davadaki hukuksuzlukları görmek, hem de Cerattepe mücadelecilerinin neler yaşadığını kavramak bir iki sayfalık bir yazı ya da söyleşi ile mümkün değil. O yüzden okurun sabrına sığınarak sohbetimizi neredeyse olduğu gibi muhafaza edip sizlerle paylaşıyoruz. Türkiye’nin tüm mücadelecilerine bir nebze olsun katkı sunabileceğimizi umuyoruz.

Sedat: Cevahir bu kadar iş ve yorgunluk arasında vakit ayırdığın için teşekkürler. Ama öncelikle sana gecikmiş bir selam da iletmeliyim. Hem odadaki genel sekreterlik döneminde hem de TMMOB İstanbul İKK Sekreterliği döneminde emekten yana kimse ve kurumları birleştirici bir kişiliğin, üslubun oldu. Bu konuda ciddi çabalar da sarf ettin. O yüzden yalnızca partim İDP’nin değil, İşçi Cephesi gazetesini okuyanların da sempati duyduğu bir yoldaşsın. Onların da selamları ile başlamış olayım.

Cevahir: Teşekkürler, bende çok selamlarımı iletiyorum.

Sedat: Tabii konuşmaya güzel sözlerle başlamak senin alıştığın bir şey değil. Her gün Twitter’dan sana edilmiş küfürleri okuyarak güne başlıyorsun.

Cevahir: Maalesef, aynen öyle.

Sedat: O yüzden nezaket kısmını hızla atlıyorum. Hemen Cerattepe’ye geleyim. Sen de mahkemeden yeni geldin. Davanın bu dönemde en çok konuşulan kısmı şu oldu; önce yasaklama geldi, sonra davayı izlemek isteyen insanlara defalarca olağanüstü aramalar gerçekleşti. İnsanların çorapları dahi arandı. Bunu niye yaptılar?

Cevahir: Cerattepe davası 61 avukat ve 760 müdahille açılan Türkiye’nin en büyük çevre davası. Yaklaşık 25 yıldır mücadele eden bir Artvin halkı var. Sadece Artvin halkı değil bütün yaşam savunucuları olarak Cerattepe’de bir maden yapılmasının Artvin’in yok olmasına sebep olacağından dolayı 25 yıldır Artvin halkı ile birlikte tüm yaşam savunucuları omuz omuza mücadele ediyor.

Şubat ayında gerçekleşen Cerattepe direnişi hükümetin hedefi haline gelmişti. Cumhurbaşkanı tarafından bu direniş küçük Gezi olarak nitelendirilmişti. Davadan bir gün önce de hem Rize hem de Artvin Valilikleri OHAL’i gerekçe göstererek Artvin’de bir ay boyunca, Rize’de ise davanın olduğu gün olan 19 Eylül’de her türlü basın açıklaması, eylem vb. girişimleri yasaklamıştı. Bunun sebebi tabii ki Yeşil Artvin Derneği’nin çağrısı ile bütün yaşam savunucularının Artvin’e gelmesi ve davaya destek vermesini engellemekti.

Yasağı duyduğumuz andaki ilk yorumumuz Cerattepe davasının kararının verildiğini ve bu karar sonrası oluşacak tepkileri boğmak için bir aylık bir eylem yasağının getirildiğiydi. Ki mahkeme boyunca sergilenen tavır bu yöndeki gözlemimizi doğruladı. Bunu söylememiz lazım.

Sedat: Hiç Cerattepe yakınlarında ya da Artvin’de demokrasi nöbetleri olmuş mu? Sonuçta bir ay önce her gün eylem yapılabilirken şimdi birden eylemlerin yasaklanması yadırganmadı mı?

 Cevahir: Artvin’de olmuş. Cerattepe zaten Artvin’in üzerinde bir bölge, orada bir yerleşim yok. Artvin merkezde demokrasi nöbetleri olmuş. Ama eylem yasağı döneminde demokrasi nöbetleri zaten bitmişti. Olay o kadar net ki, eylem yasağı davadan bir gün önce geldi. Mahkemeden sonra olumsuz bir kararda Artvin halkı kesinlikle sokaklara dökülecekti. Belki Cerattepe’de nöbetler olacaktı yeniden. Devlet yine Gümüşhane ve Erzurum’dan polis getirmek zorunda kalacaktı. Şubat ayında bunların hepsini yaşadık.

Almanya, Amerika ve Rizeli Yurtsever (?) Gençler

 Sedat: Bu yasakların bölge halkı üzerindeki etkileri ne oldu? Bir taraftan eylemler için önlem alınıyor, bir taraftan da kendilerine Vatansever Rizeliler diyenler bir eylem hazırlığında olduğunu söylüyor. Ama devlet onlara karşı tedbire girişmiyor, yasak onlara işlemiyor.

Cevahir: Tabii. Davadan bir gün önce bize bir metin ulaştı. İşte Rize merkezde dağıtılan bildiri ülkemizi ve Rize’yi karıştırmak isteyen, saf ve temiz Artvin halkını kullanmak isteyen, Almanya bağlantılı dış mihraklar Rize’ye gelerek ikinci bir Gezi yaratacaklar şeklinde açıklamalar yayınlandı. Bir de her türlü kargaşaya karşı yardımcı envanterler (bıçak, sopa vb.) getireceklerini beyan etmişler altına da Rizeli Yurtsever Gençler diye bir imza koymuşlar.

Biz tabii şunu biliyoruz, bu devletin yıllardan beri yaptığı, muhalefeti bastırmak amacıyla kullandığı bir yöntem. Rizeli yurtsever gençler diye bir bildiri yayımlayıp Rize’deki halkı Artvin mücadelesine karşı kullanmak istiyorlardı. Biz o metinden sonra şu yorumu yapmıştık: Rize’de yıllardan beri HES’e karşı mücadeleler var. O derelerin yabancı şirketlere satılmasına karşı olan insanlar var. Mesela Kazım Amca’mız var, ineğini satarak HES’lere onlarca dava açmış, bu şirketler tarafından darp edilmiş. Bu Rizeli Yurtsever gençler de kendi toprakları yabancı şirketlere satıldığında ortada yokken haklı bir davaya karşı bir anda ortaya çıkıyorlar.

Ben Hopa’dan gittim davaya. Daha önce Cerattepe ‘ye giderken Şubat ayında da benzer uygulamalar vardı. Hopa’ya giden insanlar Cankurtaran geçidinde çevrilmişlerdi. İstanbul’dan Artvin’e ulaşmak isteyen insanlara 20 ye yakın GBT yapılmıştı. Artvin’e gelen her otobüste arama yapılmıştı. Daha önceden tecrübe edindiğimiz için biz özel araçlarımızla gittik. Buna rağmen epey aramaya maruz kaldık.

Sedat:İnce” aramaya maruz kaldınız her seferinde yani.

Cevahir: Tabii. Durduruyorlar arabayı, aracı arıyorlar. GBT kontrolü yapılıyor. Hopa-Rize Adliyesi arası 89 km tam olarak. Bu 89 km de dört defa GBT kontrolü yapılıp bırakıldık. Böyle garip bir uygulamaydı.

Sedat: Gittiğin yer de mahkeme bu arada.

Cevahir: Tabii yani davayı izleme hakkı her vatandaşa verilmiş bir hak. Anayasada var. Artı seyahat etme özgürlüğü var. İstediğiniz yerden istediğiniz yere bir sıkıntı olmadan gidebilmelisiniz. Rize valisi örneğin bu yayınladığı son açıklamada dava izlemeyi de yasaklamıştı. Sadece müdahil olanların gidebileceğine dair bir açıklama yapmıştı. Ama bu hukuksuz bir uygulama. Bu gün istediğiniz anda gidin bir adliyeye dilediğiniz davayı izleme hakkına sahipsiniz. Artı benim Rize’den Artvin’e Artvin’den Rize’ye, Trabzon’a seyahat özgürlüğüm var. Bunu da engelleyemezsin.

Sedat: Bunu OHAL’E dayandırdılar mı, yoksa keyfi bir uygulama mı yaptılar?

Cevahir: Tabii OHAL. Zaten ellerine bir fırsat geçmişti bunu kullandılar. Son olarak bizim geçişimizin ardından Hopa otobüsü ve Artvin’den gelen bir otobüsü Çayeli’nde durdurup insanların çoraplarına kadar “ince” arama yaptılar. İnsanların kimliklerine el koyuldu! Mahkeme salonu doldu sizin gitmenize gerek yok, 60 tane avukat var siz niye gidiyorsunuz gibi söylemlerle insanların iki anayasal hakkını gasp ettiler. Hatta şöyle komik bir şey var, yolda davaya gitmeyen başka araçtakilere “sizin bir suçunuz yok ama dava var o yüzden sizi de durdurmak zorunda kaldık” diyerek davaya giden insanlar sanki suçluymuş gibi gösterdiler. Pek çok arkadaşımızı mahkemeye almadılar.

Sedat: Davayı baya terörize etmeye çalıştılar yani.

Cevahir: Tabii. Hatta Hopa otobüsünün seçilmesi de Hopa’nın geçmişten bu yana taşıdığı muhalif kimliğinden kaynaklanıyor. Son yaşanan Metin Lokumcu olayı ile zaten Hopa halkına karşı devletin güttüğü bir politika var. Hopa otobüsünün Rize merkeze sokulmaması da zaten bu şekilde yorumlanır. Çok açıktır. Hopa otobüsü ve Artvin’den gelen bir otobüs Çayeli’nde yaklaşık üç saat bekletildi. Burada da arkadaşlarımız boş durmadı bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Horon oynadılar, oturma eylemi yaptılar. Daha sonradan da dava sonuçlanmaya yakın olarak ilçelerine dönüş yaptılar.

Sedat: Polisle iletişim nasıldı? Özel bir kabalıkları var mıydı yoksa yine emir kuluyuz destanı mı dinlediniz?

Cevahir: Arkadaşlarla konuştuğumuzda burada polisin oldukça kibar olduklarını şehre alamayacaklarına dair emir aldıklarını ama bir kabalık yapmadıklarını öğrendik. Zaten Sedat, arama noktalarında üst düzey emniyet yetkilileri vardı. Başlarında yıldızlı emniyet müdürlerinin, ilçe emniyet müdürlerinin olduğu bir üst aramasıydı. Bu kadar önlem vardı.

Sedat: Kendini iyi hissetmişsindir ama. Baya emniyet müdürü aramış seni. Kolay mı?

Cevahir: Tabii. Korunduğumuz (!) için mutluyduk orada. Hatta Fındıklı arama noktasında polisin yanında 4-5 tane jandarma vardı. Ekstra önlemlerdi bunlar.

Burada temel itiraz ettiğimiz noktaları zaten söyledim. Bir, insanların seyahat etme özgürlüklerinin kısıtlanması. İki, davayı takip etme özgürlüklerinin kısıtlanması. Davacı insanlar bile bu uygulama yüzünden mahkemeye gelemediler. Hatta Yeşil Artvin Derneği avukatları davacıların davaya katılamamasından dolayı mahkemenin ertelenmesini talep ettiler. 700’e yakın insan var bu davaya müdahil olan. Bunların çoğu da bu uygulama yüzünden davaya ulaşamadı. Böyle bir uygulamaya maruz kaldık. Faşizan bir uygulama yapıldı. Gelen otobüslerin çoğu milletvekilleri sayesinde geçebildi. Toplu gelişleri engellemek için hukuksuzca her şeyi yaptılar. Yıldırma politikası uyguladılar.

Sedat: Yıldırma deyince benim aklıma daha farklı bir şey geliyor. Bu uygulamalara bakınca benim aklıma gelen sıfat korku.

Cevahir: Kesinlikle. Aslında hem Artvin hem de Rize valilerinin yaptığı açıklama da bu korkularının bir göstergesi. Adliyeye giderken aranıyorsunuz, adliye öncesinde aranıyorsunuz. Ortada taşkınlık yapılacak bir şey yok. Sadece kendi yaşam alanlarını savunan insanlar bunlar.

Sedat: Bir de kitlenin böyle bir sicili de yok. Artvin insanı evine, kapısına dayanmadıkça…

Cevahir: Tabii ki yok! 25 yıldır mücadele veren bir halk herhangi bir taşkınlık yapmamıştır. Artvin halkı, eğitim seviyesi yüksek Türkiye’nin yıllarca okuma yazma oranının en yüksek olduğu bölgesi. Öyle bir taşkınlık yapacak insanlar değiller zaten. Devletin provoke etme çabası bu.

Sedat: Buradan şu sonuç çıkar mı? Devlet diyor ki biz bu insanları yıldıramayız. Çünkü kolay değil. 60 yaşında bir insan gaz kapsülünü uzatıp neden diye soruyor polise jandarmaya. Gencecik çocuklar nasıl direneceklerini çok iyi biliyorlar…

Cevahir: 80, amca 80 yaşında

Sedat: Heh, 80 yaşında. Daha büyük bir şey bu! Böyle bir direnişin yıldırılamayacağını dünyanın en kavrayışsız kişisi bile anlar. Sanırım şunu açıkça biliyorlar. Biz burayı ancak ezerek geçebiliriz. Bu işi ciddiye aldığımızı da göstermemiz lazım. Devlet jandarmasıyla, polisiyle, mahkemesiyle bu mesajı vermiş. Peki Artvin halkı bu mesaja nasıl tepki veriyor?

Cevahir: Yahu Artvin halkı 25 yıldır bu mücadeleyi sürdürdüğü, çok daha ağırlarını gördüğü için tüm bunlar halkı daha da şevklendiriyor. Ters tepiyor. Havuz medyası diye adlandırdığımız medya davadan bir hafta öncesinden beri üç günde bir Cerattepe ile ilişkili haberler yayımlamaya başladı. İşte Almanya’nın para gönderdiğini, ABD büyükelçisinin bölgede gezdiğini, Yeşil Artvin Derneği’nin Alman hükümeti tarafından kurulduğunu yazdılar çizdiler.

Sedat: Yalnız o gün iyi ki beraber gidememişiz. Bu saç rengiyle ben direk Alman ajanı diye belgelenirdim.

Cevahir: Tabii, pasaport bile çıkartırlardı sana. Yani Sedat, isim vermek gerekirse Sabah gazetesi, Güneş gazetesi gibi gazetelerde sürekli Artvin haberleri çıktı. Alman büyükelçiliğiyle ilişkilerimiz varmış. Bir anda kimsenin görmediği, adını bilmediği Amerikan büyükelçisi Artvin’e ziyarette bulunmuş! Almanya Türkiye’yi karıştırmak adına Yeşil Artvin Derneği’ne para aktırıyormuş vs. Hatta mahkeme savunmasında çok güzel bir örnek verildi. Eğer Alman kurumlarıyla dernek arasında böyle bir ilişkiden şüphe duyuluyorsa bunlara dava açın, soruşturma açın. Ortaya çıkarın. ABD büyükelçiliği Artvin’e geldiyse sorsun Türkiye Cumhuriyeti senin Artvin’de ne işin vardı diye? Niye gittin, kimle görüştün? Ama bunu Artvin halkı bilmez ki. Artvin köylüsü nereden bilsin Amerikan büyükelçisinin geldiğini? Kimseyi tanımazlar zaten. Bir anda ortada Amerikan-Alman ajanlığına dair söylentiler çıktı ama hepsi yalan. Daha doğrusu karar önceden belirlenmişti. Bu karara karşı oluşacak tepkileri bastırmak için bu tip haberlerle karşı muhalefet oluşturmak istediler. Bakın bunları şunlar şunlar destekliyor. Almanlar var bunlara destek vermeyin demeye çabaladılar. Baskıların başka bir açıklaması yok.

“Yılmamış, o zaman bile bu inatçılığını sürdürmüş bir toplumu baskılar yıldıramaz ki…”

Sedat: Zaten 25 yılda kaç kere kazanılmış bir dava yeniden neden açılsın?

Cevahir: Aynen öyle.

Sedat: Biraz daha basit bir soru gibi gelecek de, benim anne tarafım göç ettikten sonra Demirköy’e yerleşmiş. Şimdi de biliyorsun, beraber de çalıştık üzerine, İğneada’ya önce bir termik santral istediler olmayınca nükleere çevirdiler. Ben bu konuyla ilgili birkaç tane Demirköylü ile konuştuğumda içlerinde “santral çok da kötü olmaz tamam langoz ormanları çok güzel ama bizim de işimiz yok bari iş olanağı olur” diyerek destekleyenler vardı. Peki Artvin halkı Cerattepe konusunda niçin çok kararlı? Siz Artvinliler sırf inat mısınız, yoksa bir bildiğiniz mi var? Bazı Demirköylülerle konuşsanız ne derdiniz?

Cevahir: Tabii Karadeniz inadı var ama

Sedat: Ona da toz kondurmazsın yani.

Cevahir: Tabii ki (Cevahir ile burada uzunca gülüyoruz) Ama Artvin’de oluşturulan mücadele, özellikle Yeşil Artvin Derneği ile yürütülen mücadelede hemen hemen her siyasetten insan var. İşin özü artık o anlamda politik değil. Gerçekten bir yaşam mücadelesi olduğunu çok iyi anlamış insanlar. Zaten kafasını kaldırdıkları anda Cerattepe bölgesine bakan insan buradaki madenin ne etkiler yaratabileceğini anlıyor. Kaldı ki İğneada’dan farklı olarak önlerinde canlı örnekler de var. Murgul var. Artvin’in Murgul ilçesinde yıllarca maden çıkarılmış, bakır çıkarılmış. Şu anda neredeyse yaşamın bitme noktasına geldiği bir yer. Artvin halkı yıllardır bunlarla yüzleşmiş. Örneğin baraj inşatları… Baraj inşaatları sonrasında mikro klima etkisiyle iklim değişikliği, yağmur rejiminin değişmesi, aşırı nem gibi konulardan insanlar şikayetçiler. Yani Artvin’e yapılacak dışarıdan müdahalenin Murgul gibi, Çoruh’a yapılan barajlar gibi ne yapabileceğini çok iyi biliyorlar. Yine komşu ilçelere bakıyorlar. HES’ten yok olan dereleri ve ekoloji tahribatını görmüşler. Onlar da çok iyi aktarabilmiş birbirine. Kaldı ki mücadeleleri için bir dernek kurmuşlar o dernek çatısı altında da hem 25 yıldır hukuki mücadele veriyorlar, hem de insanları bilinçlendiriyorlar. 80 yaşındaki insanın kapsülü tutup bunu niye atıyorsunuz, valiye gideceğim sizi şikâyet edeceğim demesi bunun en büyük örneğidir. Çünkü oradaki insan oraya bir maden yapılırsa Artvin’de yaşayamayacağını, oradan göç etmek zorunda kalacağını biliyor. İnsanlar bunu çok iyi anladıkları için, kendi topraklarında, doğup büyüdükleri topraklarda ölmek istedikleri için de bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Bu yüzden kaybedecekleri bir şey yok. Çünkü kaybederlerse Artvin’i kaybedecekler Sedat. Bundan dolayı da bir mücadele sürüyor.

E yok mu tabii karşı güçler? (Cevahir burada kelimenin gerçek anlamıyla bıyık altından gülüyor ve o gülüş sinsice bana da bulaşıyor) AKP’nin beslediği, AKP’nin eliyle orada kurulmuş dernekler var. Onlar da bir mücadele sürdürüyorlar. Ama bu mücadelenin ne kadar etkisi var? Hiçbir etkisi yok. Çünkü Artvin halkı neyin ne odluğunu biliyor. Şöyle bir örnek var. Çok çarpıcı bir örnek… Eti Bakır, işte madeni yapmak isteyen Cengiz Holding’in şirketi bir billboarda bir afiş asıyor. Artvin halkı onu yırtıyor. Bir afiş daha asılıyor. Bir daha yırtıyor. Daha sonra afişin önüne polis dikiliyor! Şimdi bu polisin görevi bu afişi korumak mı? Polis kimin polisi? Halkın polisi mi yoksa Cengiz Holding’in polisi mi? Bu arada polisler oradayken halk yine gidiyor afişi yırtıyor. Haklarında tutanaklar hazırlanıyor, cezai işlemler uygulanıyor ama bir yılgınlık yok. Buradan anlatmak istediğim devlet bütün gücüyle Cengiz Holding’e hizmet ediyor. İşte polis ve Vali millete küfür eden kişinin emrinde Artvin halkını sindirmeye çalışıyor. Artvin halkının 25 yıldır inatla istemediği bir projeyi yapmak istemenin başka bir adı yok!

Sedat: O zaman Artvin halkının iyi bildiği şeyler var diyorsun.

Cevahir: Kesinlikle. İyi biliyorlar ve öğreniyorlar. Bazı örnekler verdim, bunun yanında başka örnekler de var komşu ilçelerden. Murgul’a bakıyorlar, Çoruh’a bakıyorlar, altlarındaki vadiye bakıyorlar ne hale gelmiş. Borçka’ya baktıklarında oralardaki tahribatı görüyorlar. Doğaya insan eliyle müdahale edildiğinde neler olabileceğinin çok iyi bilincindeler. Kendi başlarına gelmemesi için de bir yaşam mücadelesi veriyorlar. Devlet ne kadar baskılarsa o kadar azimle bu mücadeleyi veriyorlar. İşte bu da o inatçılıktan geliyor.

Artvin geçmişten beri bir muhalif kimliği olan, aydın, bilinçli bir kent. 12 Eylül’de bile Artvin halkına uygulanmış çok özel bir baskı politikası var. Artvin Öğretmenevi işkence haneye çevrilerek yüzlerce insan işkenceden geçirilmiş. 939 sanıklı Türkiye’nin en büyük davalarından biri Artvin’de açılmış ve 11 idamla sonuçlanan bir dava. O zaman bile yılmamış, o zaman bile bu inatçılığını sürdürmüş bir toplumu baskılar yıldıramaz ki…

Sedat: Kenan Evren biz gelmeseydik kim başa gelecekti diyordu?

Cevahir: O Fatsalılar için söylenmiş bir söz.

Sedat: Ama biz de gelebilirdik diyorsun.

Cevahir: Tabii Artvin’de gelebilirdi. Direnişle ilgili onlarca anı var. Bilahare bunları da konuşalım. Artvin halkı o kadar dirençli bir halktır. Kolay kolay yıldıramazlar.

“Mahkeme heyeti, mahkeme duvarı derler ya, işte o durumdaydı”

 Sedat: Bir maden araması var gündemde. Biz de seninle birlikte emek ve bilim diyoruz. Peki Türkiye’de maden aramaları kalkınma için mantıklı bir şey mi? Bir ormanımızı kaybedersek, Türkiye işçileri, yaşayanları olarak biz öğlen yemeğimizde daha iyi beslenebilir miyiz? Bu nasıl bir argüman?

Cevahir: Şimdi Cerrattepe’de yapılan maden aramasının fayda/maliyet analizlerinde aslında Türkiye ekonomisine çok da bir katkı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Hatta davada şöyle bir görüş de sunuldu. Buradan kazanılması planlanan parayı Artvin haklı kendi cebinden versin maden de yapılmasın diye! Aslında Türkiye ekonomisine çokta bir katkı sağlamayacak, Türkiye’nin gelişmesinde bir şey sunmayacak bir proje bu. Aslında amacı çok farklı… Ruhsat verilen alana baktığınızda şirketin maden çıkaracağı bölge A birim ise maden ruhsat aldığı alan bunun 5-10 katı. Zaten Karadeniz maden yatağı olarak adlandırılan bir yer. Amaç buradan girip Karadeniz’in diğer bölgelerine ulaşabilecek bir maden kazısını aralamak. Bir truva atı gibi. Bu proje Artvin ile başlayıp diğer yerlere gidecek bir proje olarak görülüyor.  Yeşil yol projesi de bunun bir uzantısı, maden rezervlerine daha kolay ulaşımın yapılması için yapılmış bir proje olarak adlandırılabilir.

Bu durumda Artvin maden projesine niçin karşı çıkmamız lazım? Öncelikle defalarca mahkeme tarafından reddedilmiş, ÇED davaları iptal edilmiş bir maden projesinin tekrar tekrar öne sürülmesi siyasi bir amaç. Artık bunun gerekten bir maden projesi olmadığını anlayabiliyoruz. Peki madenin ne zararları var? Bir önceki davadaki ÇED olumlu kararının iptalini sağlayan, maden projesi olursa maden yerinden ötürü Artvin’in yok olabileceğine dair bir bilirkişi raporu vardı. Bu rapor mahkemenin iptal gerekçesine aynen yazıldı. Madenin yerinden dolayı Artvin yok olacak vs. Şimdi o zamanki Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yayımladığı genelgeye göre olumsuz karar alınan bölgelerde iyileştirme yapıldığı zaman tekrar bir ÇED raporu hazırlanabiliyor. Genelge bunu söylüyor. Şirket de bunu yaptı. O zaman şirkete yapılan başka itirazlar da vardı, heyelan, atık su kirliliği vb diye. Şirket bunları sözde iyileştirdiğini söyleyip tekrardan başvurdu ÇED’e ve olumlu karar aldı. Hâlbuki ilk mahkemenin iptal gerekçesi madenin yeri ile ilişkiliydi. Dolayısı ile bu genelgeye sığınılarak bir ÇED olumlu raporu hazırlanamaz. Yeri hala aynı çünkü… Nasıl bir iyileştirme yaparsanız yapın sonuçları aynı olur.

Şimdi burada bir hukuksuzluk ve işgüzarlık var. Maden aranması planlanan bölge Artvin’in hemen üzerinde yer alıyor. Maden projesi ile Hatila Vadisi Milli Parkı’ na, Kafkasör’e ve Artvin’e yönelik ciddi zararlar olabilir. Örneğin heyelan tehlikesi… Yeni bilirkişi raporuna göre sorun çözülmüş. Artvin yukarıda, Cerattepe aşağıda olarak gösterilmiş! Bu mahkemede ortaya çıkan, son bilirkişi raporunda ortaya çıkan bir yanlış. Daha bir sürü yanlışı var raporun.

Buna rağmen çok çarpıcı bir şey daha oldu. Örneğin Prof.Dr. Doğan Kantarcı, bilirkişi raporlarını hazırlayan iki kişinin hocası çıktı. Hocamız şöyle bir açıklama yaptı mahkemede “Bu bilirkişilerin -ikisinin de- doktora hocasıyım. Ama ben hayatımda böyle rezil bir rapor görmedim. Bir de utanmadan benden alıntı yapmışlar.” Bunu bir hoca söyledi ki bu kişilerin hocası söyledi! Bu artık rezillik… Artık hiç bir şeyin konuşulmasına gerek yok. Bu bile çarpıcı bir örnek. Türkiye’de bilirkişi heyetlerinin nasıl hazırlandığını biliyoruz biz.

Sedat: Bilirkişi seçimlerinde, kimlerin bu işi yapacağında dahi onlarca sorun var…

Cevahir: Çok haklısın. Bir sürü şey söylenebilir. Bu davadan devam edecek olursam, Oğuz Kuroğlu hocamız söylemişti, bilirkişi raporu kanaat bildiremez diye, bu raporla ilk kez onu da gördük..

Sedat: Maden çok iyi ya, mı demişler?

Cevahir: Valla hoca, biz hayatımızda böyle bir şey görmedik dedi. Örneğin Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu ’da girdi duruşmaya. 12 sayfalık bir ders verdi mahkemeye. Bu davadaki yanlışların neler olduğuna dair. Yani mahkeme heyeti bir hukuk bilgisi olmasa dahi bu sunumlarla bir bilim ve hukuk fikri edinirdi. Oradaki bir insan şu savunmaları dinlese der ki, yahu şu maden ne kadar kötü bir şeymiş, insan nasıl hala bunun yapılmasını ister? Bunu anlamak için hâkim olmaya bile gerek yok. Herhangi biri bunu yapabilir. Ancak mahkeme heyeti, mahkeme duvarı derler ya, işte o durumdaydı her zamanki tavırlarını sürdürdüler.

Sedat: Buna rağmen orada efsane bir savunma yapıldığını söylüyordun, neydi o?

Cevahir: Şimdi zaten dava öncesi süreçten bahsettik. Hem haberler hem uygulanan faşizan baskılarla davadan çıkabilecek sonuç netti. Bu belliydi. Buna rağmen itirazların özünü anlatan ve bilirkişi raporundaki çelişkileri vurgulayan gerçekten de çok güzel bir savunma yapıldı. Ancak mahkemenin sonucunun çok öncesinden belli olduğu açık fikrimize dayanarak reddi hâkim talebinde bulunuldu. Mahkemeler sizin Cerattepe bizimdir sözünü sarf ederek mahkeme salonundan ayrılındı. Böylece hem süreci uzatarak zaman kazandık, hem de hukuksuzluğa dair kamuoyuna bir manifesto yayımladık.

Sedat: Ne kadar zaman kazandıracak bize bu?

Cevahir: Şimdi Rize İdare Mahkemesi Samsun Bölge Mahkemesi’ne taşıyacak reddi hâkim talebini. Bu talep orada ya kabul edilir ya da reddedilir. En azından bir ay vakit kazanmış olduk. Bizim buradaki amacımız topu taca atıp sadece vakit kazanmak değildi. Hukuksuzluğa vurgu yapmaktı. Aramalar, davaya ulaşmaya çalışan otobüslerin engellenmesi, yalan haberler ve davanın kendisi… Asıl amaç 25 yıldır verilen bir mücadelenin nasıl bu hale getirildiğini göstermekti. Defalarca bu karar iptal edilmiş. İptal eden her heyet sürekli sürülmüş. Bu ne demek, bir hâkim davaya ilişkin ret kararı alıyorsa onun yeri hemen değiştirilmiş.

Sedat: İşin suyunun çıktığı…

Cevahir: Buradan belli. Mahkeme için bu düzen 25 yılda alışıldık bir hale gelmiş. Reddi hâkim talebi de buna vurgu.

“Mücadelenin öznesi değil birer neferi olarak mücadele edersek”

 Sedat: Cevahir 25 yıl diye bir vurguyu o kadar çok yaptın ki… Aslında 25 yıl senin benim hayatımızın süresine denk geliyor. Yani neredeyse sen doğduğun zaman başlayan bir mücadelenin parçasısın şu anda. Ve Cerattepe mücadelesi Türkiye’nin en büyük mücadelelerinden birisi. Sadece çevre mücadelesi olması bağlamında da değil. Bu açıdan çok önemli ama Türkiye aslında sanıldığının aksine ya da düşündüğümüzün aksine bir mücadeleler cumhuriyeti. Bir taraftan sen neredeyse doğduğunda başlayan bir mücadelenin bir parçasısın -başka mücadelelerinin yanında. Bir taraftan Türkiye’de hayati talepleri olan bir kadın mücadelesi var. Kürt şehirlerinde kitleler devletin ve PKK’nin tüm parçalayıcı yöntemlerine rağmen taleplerinin arkasında, Aleviler, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler… Gazetecilik yapmak için mücadele eden gazeteciler var… Bir taraftan da gerçek ve güvenilir bir geleceğin tek garantisi olan işçiler var. Biz varız! Bana göre en büyük problemimiz bu parçalı mücadelelermiş gibi geliyor. Bence asıl güçsüzlüğümüz parçalı halde kalmamız. Sen de pek çok yerde mücadelesini sürdüren bir dostumuz, yoldaşımızsın. Sende bu mücadeleler nasıl birleştirilebilir?

Cevahir: Bu aşamada bizim yapmamız gereken bahsettiğimiz birleşik mücadele zeminlerini çok iyi oturup tartışmak. Ancak bunu yaparken de birbirimize karşı hegemonya kurmamalıyız. Düşüncelerimizi dayatmamalıyız. Hepimizin ortak değerleri çerçevesinde mücadele etmemiz lazım. Kimsenin mücadelesi kimseden daha değerli değil. Herkesin düşünceleri ve fikirleri önemli. Bu yüzden birbirimize karşı köşe kapmaca yarışı yapmadan buradan ne kazanabilirim buradan ne götürebilirim diye düşünmeden verdiğimiz mücadeleye odaklanarak mücadelenin öznesi değil birer neferi olarak mücadele edersek, o zaman gerçekten bir birleşik mücadele zemini oluştururuz ve o zaman kazanabiliriz. Çünkü bu çemberde başka bir çıkış yolumuz yok. 12 Eylül’ü yaşayanların tabiridir, 12 Eylül’den bile kötü zamanlar yaşıyoruz. Bunun tek yolu birleşik bir mücadele. Ama nasıl bir birleşme işte bunu oturup çok iyi tartışmamız lazım.

Sedat: Cevahir önceki soru son soruydu. Bunun dışında bir şey söylemek istiyor musun? İşçi Cephesi okurları ya da İDP Cerattepe ile biraz daha ilgilensin, şunu yapsın, ne bileyim Zırhlı Tren’de öyle bir yazı çıkartalım? Bize söylemek istediğin bir şey var mı?

Cevahir: Yapmamız gereken aslında şu; havuz medyasının ve yandaş basının verdiği karalama çalışmalarına karşı bizler de özellikle örgütlü olduğumuz yerlerde kendi propagandamızı yapmalıyız. Artvin halkının mücadelesini çok iyi aktarmamız lazım. Yapmamız gereken oradaki dernek yöneticilerinin ya da Artvin halkının görüşlerini almak. Orada gerçekten ne oldu, insanlar bunu yandaş gazetelerden değil bizlerden öğrenmeli. Çünkü doğru, tarafsız haberi bizler yapabiliyoruz. Bir elin parmağı kadar kalmış durumdayız. Bu yüzden daha güçlü olmalıyız. Gerçekten Artvin’de ne olduğunu, Artvin halkının ne için mücadele ettiğini anlatabilirsek bu mücadeleyi kazanabiliriz. Bahsettiğim gibi Artvin davası sadece Artvin halkının davası değil, Türkiye’nin davası olmuş durumda. Kaybedilirse çok şey kaybedilecek, kazanılırsa da çok şey kazanılacak. Bu yüzden bizim de bütün imkânlarımızla bu davayı ve ne için mücadele edildiğini çok iyi anlatmamız lazım.

Sedat: Cevahir bence çok doğru bir şey söylüyorsun. Bir de senin farkında olmadığın garip bir özelliğin var. Sinirlendiğinde de böyle aklı başında cümleler kurabiliyorsun. Kızıp bırakmıyorsun. Bir keresinde yanılmıyorsam TMMOB İKK’nun eleştirilen bir eylemi ile ilişkili şunu söylemiştin: “Ya tamam da burada hala bize sizin yaptığınız eylem diyorlar. Yahu bu sadece benim, senin mücadelen değil ki, onun da mücadelesi değil mi? Buna bizim mücadelemiz diyerek eleştirmeleri gerekiyor. Bu bizim ya bizim, nereden çıktı sen?” Diye sinirlenip bir şeyeler söylemiştin.

Cevahir: Evet ya!

Sedat: Bu mesele de böyle galiba. Bu mücadeleler bizim. Tamam, sen şu parti, ya da ben Sedat o gün oraya gelemedim. Çünkü başka bir mücadelenin içerisindeydim. Ama Cerattepe benim mücadelem. Ve bu mücadeleler işçilerin zaferi ile kalıcı olarak korunabilir. Mücadeleleri birleştirmek belki buradan başlayabilir. Mücadelenin bizim olduğunu anlamaktan!

 Yol yorgunluğu ile sıcağı sıcağına vakit ayırdığın, etraflıca konuyu ve fikrini aktardığın için çok sağ ol.

Cevahir: Dediklerine aynen katılıyorum! Ben teşekkür ederim. Çok çok sağ ol!

 

Cevahir Efe Akçelik Kimdir?

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin son iki dönemdeki genel sekreteri. 2016’dan itibaren de TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Genel sekreterliği görevini sürdürüyor. Yaşamını 9-6 çalışıp Çevre Mühendisliği yaparak kazanıyor.

Savaşa devam: El Bab yollarında…

0

RTE, hedefin El Bab olduğunu söylüyor: “Bab’a neden iniyorsunuz, deniyor. Biz Bab’a ineceğiz. Buraları bize tehdit unsurları olmaktan çıkarmamız gerekiyor…” RTE burada durmuyor ve bazı bakanlarının önceki açıklamaları hilafına “Esad’ın geçiş sürecinde yeri olamaz. Dünya Esad’ın dahil olmadığı bir çözüm bulmalı!” diyor. Belli ki, Suriye’de barışın öyle kolayca gelmeyeceğinin ve bu “pilavın daha çok su kaldıracağının bilinciyle önünde yeni imkânların açıldığının farkında. Ardından Genelkurmay Başkanı’nın açıklaması geliyor. O da “Başkanının” izinde şunları söylüyor: “Menfur 15 Temmuz girişiminden kısa bir süre sonra başlayan ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu hudutlarımızın ve komşu ülke insanlarıyla birlikte milletimizin güvenlik ve huzuru için hayati bir önemi haizdir. TSK ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hiçbir başka ülkenin toprağında gözü yoktur.”

Yani kalıyoruz!

Neymiş: Buralar tehdit unsuru olmaktan çıkarılacakmış! Suriye operasyonu milletimizin (komşu ülke insanlarıyla birlikte) güvenlik ve huzuru için hayati önemi haizmiş! En önemlisi de ordumuzun ve devletimizin hiçbir ülkenin toprağında gözü yokmuş! Mesele anlaşılmıştır; Suriye’de kalıyoruz! Zaten Ortadoğu gibi daima huzursuz ve güvensiz bir bölgede, hele ki gerekçe milletimizin huzur ve güvenliği ise aksi mümkün mü?

Peki oraları “ÖSO”ya emanet edip dönmek mümkün değil mi? Pek değil. Hem ÖSO’nun gücü ve nitelikleri bu işe uygun değil, hem de TC tarafından örgütlenen Türkmenleri saymazsak diğer unsurları açısından güvenilir bir yapıdan söz edilemez. Kıçı başı ayrı oynayan bu güçlerin yarın kiminle ne yapacakları belli olmaz. Bu durumda iş başa düşüyor. Nitekim Dabık ve El Bab’ın fethi amacıyla Suriye’ye bir piyade harekâtından söz edilmeye başlandı bile. Yani savaşın büyüme ihtimali yüksek. Ancak dert değil. Zaten istenen de bu. Kürtlerle mücadele, özerk Kürt kantonları zincirinin eksik halkalarının tamamlanmasının engellenmesi, Türkiye’de Kürtlere karşı yürütülen savaşın kazanılabilmesi, iki Kürt bölgesi arasındaki bağın koparılması ve PYD’nin uluslararası itibar ve gerekliliğinin ortadan kaldırılması, Arap Ortadoğusu ile doğrudan irtibatın kopmaması ve Suriye “oyununda” yeniden rol kapma gibi pek çok nedenle böyle bir işgal zorunlu…

ABD ile neşeli günler!

Üstelik “IŞİD’le mücadele” üzerinden ABD ile avantajlı bir ilişki imkânı doğmuş. Bahane sağlam! Emperyalizmin “ağababasıyla” ortak çıkarlar temelinde, yeniden verimli bağlar kurulabilir. Zaten ABD’nin buna ihtiyacı var; tabii, sadece “dünyayı IŞİD teröründen kurtarmak” için değil, aynı zamanda Rusların (elbette İran’ın da) Suriye’deki bütün parsayı götürmesini engellemek için de! “Barış” bu haliyle büyük ölçüde Ruslara yarıyor. O zaman bir ara masaya oturulacak olsa da biraz daha gayret gerekiyor. Bu amaçla hem Türkiye ile Rojava Kürtleri arasında karşılıklı bir “tavşana kaç, tazıya tut” dengesi, hem de CİA ve Pentagon’un “havuz muhalifleri” (MOM) üzerinden bir “kontrollü orman yangını” siyaseti gerekli. (Her an kontrolden çıkma tehlikesi olsa da) ABD Suriye’deki siyasi konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Yani son ateşkes denemesinin ömrünün kısa sürmesi tesadüf değil.

Zaten bize muhtaçlar, ancak..!

Bütün bunlar Saray’a göre hayra alamet durumlar. Yani talih rejimin yüzüne bir kez daha gülmüş görünüyor! Bunun üzerinden pek çok hesaplar yapılabilir. Mesela Suriye defterini yeniden açmak, çeşitli pazarlıklarda koz olarak kullanılacak kalıcı pozisyonlar almak mümkün! Hele ki emperyalizmin bu “muhtaç” halinde! Onların işini görür gibi yaparak kendi işini görme stratejisi falan… Zaten pek çok ortak çıkar ve kopmaz ekonomik-askeri bağlarımızla emperyalist sistem içinde değil miyiz?! Bir yere kadar zaten sorun olmaz; sorun olacak noktada da emrivakilerle, zorlamalarla kendi işlerimizi görebiliriz. Bizi kaybetmektense “ağız kokumuzu çekmeye” katlanacaklar, el mecbur!

Ancak her şeyin yolunda gibi göründüğü durumlar, özellikle de bizim bölgede pek çok tehlikeyi gizler. Daha doğrusu, kurnaz ancak yarı cahil ve dar kafalı yönetici sınıfların gerçek tehlikeleri görmezden gelmesini sağlar. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekâtı, bildiğimiz usuller ve hem iç hem de dış siyasi niyetler birlikte düşünüldüğünde kalıcı bir savaşa dönüşebilir. ABD ve Rusya’nın hedef ve manevraları, İran’ın artan rolü, Suriye rejiminin el büyütme çabaları ve de bir süredir sessiz gibi duran Suudilerle Katar’ın işleri yeniden kurcalamalarıyla harlayan bir savaş içinde evdeki hesaplar çarşıya uymayacaktır. Hani “Dimyat ve pirinç meselesinde olduğu gibi! Hep söyledik bir kez daha söyleyelim: “Bölge devleti” ve “müdahil” olma çabaları müdahale edilen ve hâkimiyet kurulmak istenen bölgenin bütün sorunlarını kendi bünyene taşımak demektir. Hem de iç çelişkilerini dışarıda çözmek isterken!

Hayır mı şer mi?

Bu askeri müdahalenin giderek kalıcı bir işgal ve savaşa dönüşmesi, beklentilerinin tam aksine Saray rejiminin hayrına olmayacaktır. Dış politika alanında tamamı fos çıkan kurnazca hesaplar düşünüldüğünde, bu son hesabın da doğru çıkmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik askerin hem içeride hem de dışarıda bu derece kullanımda tutulması, rejimin beklediğinin tersine sonuçlar verecektir. 15 Temmuz, öyle “FETÖ” ile falan sınırlı bir tesadüf değildir. Savaş şartlarında militarizmin güçlenmesi, bunca yıllık Bonapartist geleneği olan bir ülkede neticede askerlerden başkasına yaramaz; siviller her ne kadar askercilik oynarsa oynasın, asker taklidi yaparsa yapsın! Emperyalizme gelince. Onunla oyun olmaz. Ne kadar sistemin parçası olursan ol, politik olarak her zaman bir alternatifin bulunur; geçici veya kalıcı…  Var olan “muhtaçlık” durumunun kendini “tek çare” olarak sunan yerel bir otokrat tarafından tepe tepe kullanılması gibi durumlar emperyalizmin bu arayışını hızlandırır. Ne kadar dahli olduğu bir yana başta ABD, “Batı”nın 15 Temmuz’daki tutumu buna işaret etmektedir. Ayrıca boyunu aşan “stratejik derinliklerde” (Neydi o adamın adı ya!) dolaşma hevesi, işin içinden çıkamaz hale geldiğinde emperyalizme “muhtaç” durumlara düşmene yol açar ki, bedeli epeyce ağırdır…

İşlerin hem içeride hem de dışarıda daha da kötüye gideceğini söyleyebiliriz. Saray, bir iç savaş rejimi inşası için içeride başlattığı savaşı dışarıya da yayarak “zaferini” tamamlamak peşindedir. Ancak hemen her şey, bu rejimi kurmak veya zaten kurulduğu düşüncesiyle ayakta tutmak için yapılanların aslında rejimin sonunu getireceğini gösteriyor; kolaylığından veya zorluğundan ayrı olarak. Bakalım El Bab’a giden yol bu memleketi nerelere çıkaracak…

İşçi mektubu: Çalışmak zorunda kalan bir emeklinin mektubu

0

Bir emekli olarak gençlerin emekli olabilme şanslarının ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu düşünürken aslında emekli olduktan sonra emekli maaşının yetmeyişi ve çalışmak zorunda kalıyor olmak daha da sıkıntılı bir durum. Çok küçük yaşlardan beri işçi olarak çeşitli sektörlerde çalıştım. Aslında emekli olmam çok daha önceleri mümkün olmalıydı. Çünkü 1980 senesinde sigortaya girişim olmasına rağmen ne yazık ki 35 yıllık çalışma içerisinde sigortalı çalışabildiğim süre çok daha düşük bir zamana denk geliyor. 35 yıllık çalışma içerisinde beş bin günü toparlayabilmek çok da kolay olmadı.

İşçi mektubu: İşçiler robot değildir!

0

Merhaba arkadaşlar,

Ben tekstil işinde çalışan işçi bir kadınım. Başımdan geçen ilginç ve bir o kadar da iğrenç durumu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eminim birçok emekçi arkadaşımızın başına gelmiştir. Bizim patronumuz ünlü giyim firmalarıyla görüşmeler yapmış, akabinde bilindik bir giyim firmasının işini almıştı.

Troçkist gazi Bill Brust’ın oğlu ile röportaj: “Kitlesel bir proleter ayaklanmanın başlangıcındayız”

0

Türkçe literatürün ciddi eksiklikleri var. Bu eksiklikler, akademik disiplinlerin bir hayli genişleyen konu yelpazesinin hemen hemen bütün dallarında fark edilebilir: Teorik fizikten barok mimarisine, formel mantıktan kimya bilimine… Elbette bu eksiklik, bir kurum olarak akademinin hangi sosyal kesimin ihtiyaçlarını ve çıkarlarını karşılamaya dönük olarak finanse edildiği ile yakından ilgili. Zira pazarlama stratejileri alanında yazınsal bir eksiklikten ziyade ‘üretim artığından’ bahsetmek mümkün.

Sıradaki saldırı kıdem tazminatına!

0

AKP hükümetinin kıdem tazminatı hakkına yönelik saldırı girişimi son zamanlarda hız kazandı. Kiralık işçiliğin ve zorunlu bireysel emeklilik sisteminin ardından şimdi de biz işçilerin iş güvencesi olan kıdem tazminatına göz diktiler. Kıdem tazminatı işçinin karşılığını önceden çalıştığı bir ücret olması nedeniyle sınırlandırılması işçinin ücretinin elinden alınmasıdır. Kıdem tazminatının tutarı konusunda ne hükümetin, ne de patronların söz hakkı olamaz ve güvence için fona da gerek yoktur. Çünkü bu fon ile yapılmak istenen şey, hükümetin burjuva patronlarına kâr güvencesi verdiği ancak hiçbir zaman kâr elde edemeyecek olan 3. köprü gibi projelerin zararlarının devlet hazinesinden karşılanabilmesi için kaynak oluşturma isteğidir. Bu durumun örneği ise, işsizlik fonunda bizzat yaşanmıştır. Işsizlik fonunda yapılan yağmayı, kimlere ne şekilde hibe edildiğini bilmeyeniniz yoktur herhalde.

Bakan Akdağ: “Doğum kontrolü tarihe gömülecek!”

0

Kadınlara en az üç çocuk doğurma görevi vererek kadını ev içine hapsedip ucuz emek gücünü kadınlar üzerinden sağlamaya çalışan AKP, buna yönelik her türlü politik girişimi hızlandırma çabasına girmiş durumda. Biz kadınlara annelik rolleri biçerek ikiyüzlü aile politikalarıyla bizleri ev içine hapsetmek adına kadına yönelik saldırı politikalarını artıranlar, kürtaj hakkını yasaklamayı, üç çocuk doğurmamızı kendi vazifesiymiş gibi görev bellemiş olanlar hüsrana uğramış olacaklar ki, ‘kadınları daha ne kadar üretken hale getirebiliriz’ çabasına girdiler.

Grevler ve direnişler

0

06.09.2016

EU Çelik’te iş cinayeti

Osmaniye Organize Sanayi’de bulunan EU Çelik’te evli ve 2 çocuk babası 34 yaşındaki İlyas Eşkil adlı taşeron işçiden çatıya çıkması istendi. Çatıya çıkan işçi güneş panallerinin kırılması üzerine düşerek can verdi.

Can Dündar ve Özgür Gündem vakaları: Sorumlular kim?

0

Can Dündar’ın, Erdem Gül ile birlikte MİT tırları üzerine yaptıkları haberin ardından casusluk suçlamasıyla tutuklandığı, bu tutukluluğu süresince Erdoğan’ın kendisini doğrudan hedef aldığı ve ek olarak bu süreç içerisinde Çağlayan’daki duruşma sırasında silahlı suikast girişimine maruz kaldığı bilinen bir gerçek. Son olarak geçtiğimiz günlerde Dündar’ın eşi Dilek Dündar’a yurtdışı yasağı getirildiğini hatırlatalım.

Latin Amerika’da “darbe”

0

13 yıllık PT (İşçi Partisi) iktidarının önderlerinden Dilma Rousseff, hakkında bulunan yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı Brezilya senatosu tarafından devlet başkanlığı görevinden azledildi. Hemen ardından bu durumun bir parlamento darbesi olduğunu söyleyen çevrelere devrimci solun bir kısmı da katılmış durumda. Olayın etkisi Brezilya sınırlarını çoktan aştı. Tüm Latin Amerika’da kendini sol yada halkçı iktidarlar olarak tanımlayan bu tip hükümetler panik halinde darbe tehdidinden bahsediyor. Peki bu gerçekten bir darbe mi?

Arjantin: Demiryolu işçileri ve Ruben “Pollo” Sobrero ile dayanışma

0

Arjantin Buenos Aires’te bulunan Sarmiento hattının mücadeleci demiryolu işçileri bir kez daha haklarını savundukları için suçlanmaktalar ve haklarında dava açılmış durumda.

Değerli yalnızlıktan değerli yanlışlığa bir hariciye öyküsü

0
Erdoğan'ın Saray'ın balkonundan vatandaşları selamlayan bu fotoğrafı, Türk dış politikasını temsilen özetleyen bir kare.

(Erdoğan’ın Saray’ın balkonundan vatandaşları selamlayan bu fotoğrafı, Türk dış politikasını temsili düzeyde özetleyen bir kare.)

Türkiye’de devletin günlük işleyişi sürdürülemiyor. Devlet günü kurtarmak için KHK’lere ihtiyaç duyuyor. Peki iç politika bu denli çaresizken, bunun uzantısı olan dış politika hangi yaraları sarabilir?