Saray rejimi başarasız darbe girişimi ardından ilan ettiği olağanüstü hali referandum öncesinde toplumsal muhalefetin arda kalan kısımlarını da ezmek için kullanıyor. Tamamen keyfî olarak ilan edilen kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile iktidar, FETÖ’yü tasfiye etme kisvesi altında, Fetullah Gülen Cemaati’ne karşı yıllarca mücadele vermiş, işçi sınıfının ve ezilenlerin yanında yer almış akademisyenleri üniversitelerden kovuyor. Eğitim emekçileri bir yandan işlerinden ve neredeyse tüm sosyal haklarından mahrum bırakılırken öten yandan ise üniversiteler son nitelikli öğretim görevlilerini de yitiriyorlar.
Gazze’nin bombalanışı ne anlama geliyor?
Şubat ayının ilk haftası Gazze, İsrail tarafından tam 14 kez bombalandı. 3 Filistinli sivil yaralanırken birçok bina hasar gördü. Hamas ise saldırıların şiddetlenmesi durumunda direnişe geçileceğini açıklamasını yaptı.
Bu saldırıların Trump’ın koltuğa oturmasından hemen sonra gerçekleşmesi tesadüf değil. Siyonizm yanlısı bir kabine kuracağını ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını açıklayan Trump yönetiminden açık çek alan emperyalist karakol İsrail, öyle anlaşılıyor ki yeni bir saldırı dalgası başlatmak için gerginliği arttırarak fırsat kolluyor.
Levent Dölek ile üniversitelerdeki baskılar, sendikal mücadele ve referandum sürecine ilişkin söyleşi
AKP iktidarı, 15 Temmuz’un ardından darbecileri tasfiye bahanesiyle on binlerce kamu emekçisini, özellikle de üniversitelerde muhalif, mücadeleci bilim emekçilerini KHK’lerle işten attı. İstanbul Üniversitesi’nde 50/d karşıtı mücadelenin başını çeken akademisyenlerden ve KHK ile haksız biçimde işten atılan Levent Dölek ile AKP’nin üniversiteler ve KESK üzerindeki baskıları, Eğitim-Sen’in içinden geçmekte olduğu kongre dönemi ve referandum süreci üzerine konuştuk. Levent Dölek, Eğitim-Sen üyesi ve aynı zamanda Devrimci İşçi Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı’dır.
İşçi Cephesi (İC): 15 Temmuz’un ardından çıkartılan KHK’lerle sözde darbecilere karşı mücadele bahanesiyle 100 bine yakın kamu emekçisi işten atıldı. AKP iktidarı özellikle üniversitelerde muhalif, mücadeleci eğitim, bilim emekçilerine karşı bir cadı avı başlattı ve üniversiteler üzerindeki baskı tüm ağırlığıyla sürüyor. Üniversitelerdeki tasfiye sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
UPS’de TİS: UPS mutlu, işçiler öfkeli
UPS’de 272 günlük bir direnişin sonucunda 2011 Şubatı’nda yetki alan TÜMTİS bugün yeni dönem için TİS görüşmelerinin tamamlandığını işçilerine duyurdu. TÜMTİS yönetiminin müjdeleyerek duyurduğu TİS sonuçları UPS’yi memnun ederken, pek çok işçi tarafından öfkeyle karşılandı. İşyerlerinden aldığımız bilgiler, imzalanan TİS’in UPS yönetimince hazırlandığını ve sendika yönetiminin de bunu aylar önceden bilmesine rağmen etkisiz kaldığını ifade ediyor.
Serkan Öngel ile krizin işçi sınıfına etkisi ve metal grevi üzerine röportaj
Serkan Öngel ile krizin işçi sınıfına etkisi ve metal grevi üzerine röportaj
İşçi sınıfının ağır yenilgilerinin ardından: Sınıfın kendisini ortaya koyabileceği ortak talepler belirlenmelidir!
Anayasa değişikliği ve politikamız
Isırmalar, kırılan burunlar, tekmelemeler, saksı kırmalar, adi sokak kavgası yansımaları, hastanelik edene kadar darp, Gülen hareketi ile bağı malum olanların kendilerini aklamak için soyundukları açık oy verme şarlatanlıkları… Yüz yıl sonra tarih bir kez daha Lenin’in kulaklarını çınlatıyor. Meclis tam da sahiplerine yakışır şekilde Ali Ağaoğlu’nun ve Cengiz’in ahırı gibi görünüyor. Üstelik bunu yalnızca Leninistler değil, meclis yayınının kısıtlanmasına rağmen seksen milyon insan bu şekilde görüyor.
Anayasa değişikliği oylaması tamamlandı. Meclisten açıkça izlenebilen türlü şantajların da etkisi ile geçen referandum önerisi şimdi Cumhurbaşkanı’nın önünde. Güçler ayrılığını sonlandırarak, yasama, yürütme ve yargıyı tek bir kişinin keyfine havale eden paketin en önemli kısımları, ‘Partili Cumhurbaşkanlığı’ düzenlemesi ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi idi.
Halep’ten sonra, Cenevre’den önce: Astana durağı ve yansımaları
Esad rejimi ve müttefiklerinin 22 Aralık’ta Halep’te ilan ettikleri askeri zaferin ardından, sıra diplomatik görüşmeler safhasına geldi. Önce Rusya ve Türkiye’nin arabuluculuğunda 30 Aralık’tan itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan edildi. Ardından, Rusya, Türkiye ve İran’ın arabuluculuğunda rejim ve muhalefet temsilcilerinin Astana’da biraraya geleceği duyuruldu.
Ateşkesle birlikte, silahlı çatışmaların sayısında bir azalma olmakla birlikte, tıpkı daha öncekiler gibi, hakiki bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR)’nın 2 Şubat tarihli açıklamasına göre, 30 Aralık’tan bu yana Esad rejimi ve mütteffikleri tarafından ateşkes 366 kez ihlal edildi. Rejimin saldırıları özellikle Şam kırsalındaki Barada Vadisi ve Doğu Guta üzerinde yoğunlaştı. Halep’in düşüşünün ardından, Şam kırsalında muhalefetin elinde kalan son yerleri kontrolü altına almayı hedefleyen Esad rejimi, kuşatma altındaki Barada Vadisi’ne dönük yoğun saldırıların ardından, kasabayı ele geçirmeyi başardı ve buradaki yaklaşık 2000 kişi İdlib’e gönderildi.
Başarısız ateşkes girişimleri gibi tıpkı, daha önce birkaç kez Cenevre’de başarısız müzakere girişimleri gerçekleşmişti. Astana’yı ayırt eden ise, bu görüşmelerin doğrudan Rusya’nın liderliği altında yapılması, ABD’nin görüşmelere yalnızca Astana’daki büyükelçiliği aracılığıyla dahil olmasıydı. Öte yandan, muhalefetin sadece politik temsilciler tarafından değil silahlı kesimin önemli bir kesimiyle görüşmelere katılması, bir diğer yenilikti.
Esasında hiçbir kesim, Astana’dan belirleyici bir sonuç çıkması beklentisi içinde değildi. Cenevre öncesi tarafların konumlarını güçlendirme çabası ve Türkiye’nin politika değişikliği ardından Suriye’de değişen dengeleri yansıtması bağlamında Astana’nın simgesel bir önemi bulunuyordu. Esad rejiminin ön koşul olmaksızın “meşru” bir taraf olarak masaya oturabilmesi; Rusya, Türkiye ve İran’ın ateşkesin devamlılığını sağlama çabasını ifade eden ortak bir metin imzalaması; Türkiye’nin vetosu sonucu PYD’nin görüşmelere çağrılmaması ve PYD’nin Astana görüşmeleri sonuçlarını tanımayacağını ilan etmesi; Suudi Arabistan ve Katar’ın görüşmelere katılmaması (ve hatta görüşmelerin tamamlanmasının ardından Suudi Arabistan Ankara Büyükelçisi’nın Erdoğan’ın Suriye’de Rusya ve İsrail’e yanaşarak ihanet ettiği açıklamasında bulunması ve Türkiye’den bu konuda herhangi bir ses çıkmaması) Astana’nın öne çıkan noktalarıydı.
İdlib’teki çatışmalar
“Pragmatist olmalıyız. Gerçekçi olmalıyız. Sahadaki gerçekler fazlasıyla değişti.
Türkiye artık Esad’sız bir çözüm için ısrar edemez.”
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek
Astana’da Rusya, Türkiye ve İran tarafından vurgulanan bir diğer nokta, IŞİD’in ve Şam’ın Fethi Cephesi’nin (eski adıyla El Nusra Cephesi) terörist örgütler oldukları ve bu örgütlere karşı mücadelenin sürdürüleceğiydi. Astana görüşmesine katılan silahlı muhaliflerle bu görüşmenin karşısında yer alan Şam’ın Fethi Cephesi ve ona yakın gruplar arasındaki gerginlik, beklenenden önce somutlaştı ve Astana görüşmeleri henüz sonlanmadan bu iki kesim arasında yoğun silahlı çatışmalar başladı. Bu çatışmaların sonucu, Şam’ın Fethi Cephesi ve ona yakın grupların Tahrir el Şam (Şam’ın Kurtuluşu) adı altında yeni bir oluşum kurmasıyla, diğer silahlı grupların Ahrar el Şam’a sığınarak, Ahrar el Şam’ın İdlib’de Şam’ın Fetih Cephesi karşısında belirleyici bir çatı örgüt haline gelmesi oldu.
Türkiye bir süre boyunca cihatçı gruplar olarak El Nusra ve Ahrar el Şam’ı desteklemiş, bu grupların İdlib’de büyük güç kazanmasında Türkiye’nin bu desteği belirleyici olmuştu. Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında Rusya’yla yakınlaşması, Suriye’de Esad rejiminin varlığını tanıması ve Halep’in düşüşü karşısında ses çıkarmaması karşılığında, PYD’yi engellemek ve zayıflatmak amacıyla Fırat Kalkanı operasyonunu başlatmasının ardından, Erdoğan yönetimi, Suriye silahlı muhalefetini değişen politikası doğrultusunda yeniden örgütlemeye girişti ve bu süreçte Şam’ın Fethi Cephesi’nin (El Nusra) tasfiyesine yeşil ışık yaktı. İdlib’teki çatışmalar henüz sonlanmış değil ve ne yöne evrileceği henüz netlik kazanmadı. Fakat tüm bu gelişmeleri, Türkiye’nin yeni Suriye politikası sonucunda sahadaki dengelerin değişmesinin yansımaları çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.
Suriye halkının özgürlük ve sosyal adalet mücadelesinin Esad rejimi, bölgesel ve küresel güçler ile İslamcı gruplar tarafından boğazlanması, tüm bölgede gericiliğin yükselmesinin kapısını aralayan yeni ve karmaşık dönemi beraberinde getiriyor. Öte yandan Rusya, Türkiye, İran ve Esad rejimi arasındaki yakınlaşma, Suriye’de Kürt halkının kazanımları karşısındaki tehdidin de büyümesine neden olmakta. Her ne kadar Trump yönetimi yeni askeri ekipmanlar göndererek, IŞİD karşısında şimdilik PYD’yi destekleyeceği mesajı veriyor olsa da, Erdoğan ve Esad arasındaki yakınlaşmanın ilerlemesi, kaçınılmaz olarak Kürt düşmanlığı temelinde yükselecek. Suriye’de böylesi yeni bir cephenin açılması karşısında, bu sonucun politik sorumluluğu, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayan Suriye muhalefetinde olduğu kadar, kısa vadeli ve pragmatist çıkarlar temelinde hareket eden PYD yönetiminde olacak.
Şapkadan tavşan çıkmayacak! Hayır de!
Hile daha adında başladı! Baktılar halkın çoğunluğu başkanlık sistemine karşı, ne yapsalar evet demeyecek, el çabukluğuyla adını cumhurbaşkanlığı sistemi koydular. Pekiyi, ikisinin arasındaki fark nedir? Öyle değil de böyle deyince, önerilen sistemin neresinde, hangi değişiklik söz konusu oldu? MHP çok duyarlıymış! Kesinkes başkanlığa karşıymış ama cumhurbaşkanlığı sistemi olursa o zaman akan sular dururmuş! Nitekim dediğini de yapmış; sistemin adı başkanlık değil cumhurbaşkanlığı olmuş. O yüzden de Devlet Bahçeli mecliste olduğu gibi referandumda da evet diyecekmiş. Bunlar gerçekten halkı ahmak sanıyor! Tabii ki aralarında hiçbir fark yok; ha cumhurbaşkanlığı sistemi demişsin ha başkanlık sistemi, özünde ikisi de aynı kapıya çıkıyor, yani tek adam rejimine! Farkı isim aldatmacasında! Çocuk kandırır gibi Ali-Veli olmadı, Veli-Ali yapalım kurnazlığında! Şimdi adı Başkan yerine Cumhurbaşkanı konunca halk nazarında bütün sorun çözülmüş mü oldu? Ağızlarından Kemalistlerin, seçkinlerin on yıllardır halkı koyun yerine koyduğunu, bidon kafalı dediğini düşürmeyenlerin şu yaptıklarına bakın! Bu kadar mı cahil sanıyorsunuz bu ülkenin insanlarını? Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, sorgusuz sualsiz bir şekilde, bu ülkenin insanlarının her durumda sonuna kadar peşinizden geleceğini mi sanıyorsunuz? Emin misiniz, yoksa çaresizce çaresiz mi?
İşçi düşmanı ve baskıcı tek adam düzenine HAYIR!
AKP iktidarı MHP ile birlikte, Türkiye’yi, bütün iktidarın ve yetkilerin tek bir adamın elinde toplandığı, gerekirse meclisin bu tek adamın isteği doğrultusunda feshedilebileceği bir rejime sürüklemek istiyor. Gerekçe olarak da, gücün tek bir elde toplanması ile terörün biteceği, toplumsal barışın sağlanacağı, ekonomisi ve istikrarlı yapısı (!) ile daha güçlü bir Türkiye olacağımız ifade ediliyor.
Senkromeç işçileri direnişte
Türkiye otomotiv ve traktör sanayisine dişli üreten, İzmir Çiğli Organize Sanayi bölgesinde bulunan Senkromeç fabrikasında ilk başta 33 ardından ise 84 işçi daha sendikalaştıkları gerekçesiyle tazminatsız olarak işten atıldı. İşten çıkarmalar üzerine Senkromeç işçileri üyesi oldukları Birleşik Metal-İş İzmir Şubesi ile birlikte fabrika önünde direniş başlattılar. 9 aydır maaşlarını alamayan işçilere Senkromeç patronunun çağrısı “sendikadan istifa edin, geri dönün” oldu. OHAL koşullarında direniş başlatan işçiler ise işlerine sendikalı olarak dönmeye kararlı. Grev kararının alındığı gün fabrika önüne gelen işçiler, ‘’Birleşen işçiler asla kaybetmez’’, ‘’Ölmek var dönmek yok’’, ‘’İş ekmek yoksa barış da yok’’ sloganlarını attılar, işverenden işe iadelerini ve ödenmemiş olan maaşlarının ödenmesini istediklerini belittiler.
Bahçeli ne yapmak istiyor?
Herkes merak ediyor, onca zaman, hem de en ağır eleştirileri yaparak karşı çıktıktan sonra Bahçeli, bir başkanlık rejimine neden “evet” dedi? Hem de öyle birdenbire! Herkes bir şeyler söylüyor. “Bahçeli partisini bitiriyor, siyasi olarak intihar ediyor”, “devlet kadroları MHP’ye açılacak, Bahçeli başkan yardımcısı olacak, partisine bakanlıklar verilecek”, “Bahçeli’ye derin devletten talimat geldi” vb. pek çok şey. Ancak yine de herkes bu desteğin nedenini tam olarak anlayamadığını itiraf ediyor. Hatta Başbakan bile anlayabilmiş değil. Geçenlerde Cumhurbaşkanı’na, Bahçeli’yi kastederek “Neden her dediğimize evet dedi, neden hiçbir maddede ısrarcı olmadı?” diye sorduğu, ancak bir cevap alamadığı söyleniyor.
Metal’de yasağa rağmen kazanım: Kazanım tüm Türkiye işçilerine yaygınlaştırılmalıdır!
Metal işkolunda DİSK Birleşik Metal-İş’e (BMİS) üye toplamda 2200 işçinin çalıştığı GE Grid Solution, ABB Elektrik, Schneider Enerji ve Schneider Elektrik işletmelerinde 20 Ocak günü grev ilan edilmişti. Uluslararası firmalara karşı yapılan bu grev hiç vakit kaybedilmeden Erdoğan’ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklanmıştı.
BMİS üyesi işçiler ise grevi yasağa rağmen sonlandırmadı. Sonuç olarak da bir kez daha örgütlü olan ve direnen işçiler patronlara ve Bakanlar Kurulu’na karşı verdikleri mücadeleyi kazandılar. EMİS üyesi yabancı patronlar greve bir gün bile dayanamadı ve yakın zamanın en yüksek kazanımlı toplu iş sözleşmelerinden biri imzalanmış oldu.
Toplu sözleşme uyarınca işçiler; saat ücretlerine birinci altı ay için 1,20 lira artı yüzde 7 zam kazandılar. Böylece ortalama ücretlerde yüzde 18,5 bir artış gerçekleşti. Metal işçilerine dayatılan üç yıllık toplu sözleşme yerine sözleşme süresi yine iki yıl olarak kaldı. Dini Bayram mesaileri yüzde 200 yükseldi, sosyal yardım yüzde 27 oldu. Ölüm izni ise dört güne çıktı.
Yalnızca patrona değil, işçi düşmanı saray yönetimine karşı da kazanılan bu direnişi selamlıyoruz. EMİS’e karşı mücadele veren metal işçileri içinden geçmekte olduğumuz dönemde, sarayın işçileri karşısına almaya cesaret edemediğini gözler önüne serdi. Bu durumda açıkça söylenebilir ki, direniş süresince daha büyük bir sınıf birliği/dayanışması oluşturulabilseydi, bu yalnızca metal işçilerinin değil tüm Türkiye işçilerinin kaderini olumlu yönde değiştirebilirdi.
Şimi ihtiyacımız metal işçilerinin bu kazanımını tüm Türkiye işçi sınıfına mal etmenin yollarını bulmak. DİSK ve Birleşik Metal-İş yönetimlerinin bu kazanımı yaygınlaştırma sorumluluğu bulunmaktadır. Zaman, el birliği yapıp muzaffer metal işçisi ile Türkiye’deki mücadele halindeki işçileri bir araya getirme zamanıdır!
Milletin iradesi!
“Son sözü millet söylesin… milletimiz nasıl isterse… millet iradesi…” vb. içinde “millet” geçen sözleri siyasetçilerin ağzından her dönem çok duyduk ancak “millet” vurgusunun AKP döneminde ayrı bir yeri var. Yıllardır pek çok seçimi açık ara kazanan “İslamcı” iktidarımız bu “millet” işini pek sevdi! Gerçi “Hâkimiyetin Allaha ait” ve de “anayasanın Kuran” olduğunu söyleyen bir gelenekten geliyorlar ama “Mevlam verdikçe verdiği” ve millet de teveccühünü esirgemediği sürece bir zararı yok. Ancak resmen olmasa da arada bir kayıt konuluyor “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine. Mesela “Hâkimiyet Allahındır, ancak irade milletindir!” deniliyor. Eh, neticede iş “Allahın rızasına” bağlansa da seçmenin oyuyla iktidar olunuyor. Bu nedenle öbür tarafla bu taraf arasında bir çeşit uzlaşma veya bir nevi işbölümü şart!
Allahın yeryüzündeki gölgesi…
Aslında hâkimiyet kiminse irade de onundur; yani iradenin gerçekten millete ait olabilmesi için hâkimiyetin de onda olması gerekir; ancak dedik ya bir ortalama yol bulunmak zorunda; ne de olsa siyaset “bu dünyanın” işi, aynı para, servet, ekonomik ve politik iktidar vb. dünya nimetleri gibi…
Trump’ın “sol” kolu: Putin
Trump başkanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk kararnamelerini alelacele imzalamaya başladı: bir dizi Müslüman ülke vatandaşına vize yasakları getirdi, Meksika sınırına duvar çekilmesi emrini verdi, Obama’nın sağlık sistemini iptal etti… vb. Yani adam seçim propagandası sırasında vaat ettiklerini yerine getiriyor. İşbaşına geldiğinde daha “ılımlı” politikalar izleyeceğini iddia edenlerin hayali suya düşüyor. Gerçekle yüzleşilsin: Bugün ABD’nin başında ırkçı, saldırgan ve ülke sınırlarını dış dünyaya kapayan bir iktidar var.
Bir başka hayale daha son vermek gerekir: Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu öyle sanıldığı gibi konformist, bireyci, emperyal zihniyetli kişilerden oluşmuyor. Günlerden beri süren ve özellikle de kadınların başını çektiği milyonluk seferberlikler bunu doğruluyor. Oakland liman işçilerinin yaptıkları protesto grevini de unutmamak gerekir. Trump’tan kurtulmak için şimdi yeni bir varsayım üzerinde duruluyor: impeachment, yani ABD parlamentosunun devlet başkanını görevden uzaklaştırması. Bunun için sadece seferberlikler yetmiyor; bu seferberliklerin basıncıyla Demokrat Parti’nin harekete geçmesi, bu arada parlamentoda çoğunluğu oluşturan Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti’den de pek çok vekilin başkan aleyhine oy kullanması gerekiyor.
Ama bu noktada bir sorun var. Seferberliklere katılan Amerikalı yoldaşlarımız ve dostlarımız bize bir gerçeği hatırlatıyorlar: Trump’ın görevden uzaklaştırılması pek bir şey halletmez, diyorlar, zira böyle bir durumda onun yerine geçecek olan başkan yardımcısı, yani Trump’ın “sağ kolu” Mike Pence’in Trump’tan bile daha faşizan eğilimli biri olduğuna işaret ediyorlar. Üstelik bu adamların tüm ekibi, CIA’dan dış işleri ve savunma kuruluşlarına kadar her yere yerleşiyor. ABD burjuvazisinin en gerici kesiminin böylece iktidara sıkıca yerleşmiş olması, Trump ve şürekâsından kurtulmanın yolunun, kitle mücadelelerinin bir politik devrim karakteri kazanmasından geçtiğini gösteriyor. Yani, Trump karşıtı burjuva kesimlerin, kitle seferberliklerini kullanarak reformist bir çözüm uygulayabilmesi hemen hemen imkânsız. (Türkiye’deki duruma ne kadar benziyor…)
Pekiyi, dışarıda durum nasıl? Trump’ın ekonomik politikası, ABD kökenli sermayenin ülke içinde yatırım yapması ve ithalatın kısılıp yerli iç tüketime ve ihracata ağırlık verilmesi (bu programın iç çelişkileri başka bir yazının konusu). Bu noktada dünya ölçeğinde iki büyük ihracatçı rakibi var: Almanya (ve onun başını çektiği Avrupa Birliği) ile Çin. Trump’ın daha başkan olmadan bu ülkelere yönelik savurduğu hakaretleri, hırpalayıcı eleştirileri, hatta tehditleri Twitter mesajlarından, basın açıklamalarından, vb. biliyoruz. Ama bu konuda dünya ittifaklarına ihtiyacı var ve işte bu noktada devreye Rusya, yani Trump’ın “sol kolu” Putin devreye giriyor.
ABD bunu II. Dünya Savaşı sırasında da yapmıştı: Avrupa’daki en büyük düşmanına (Nazi Almanyası) karşı, kıtanın ikinci büyük gücüyle, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuştu. Roosevelt (ve tabii Churchill) Avrupa’da Nazi imparatorluğunu yıkabilecek yegâne gücün ve aynı zamanda sosyalist devrimleri önleyebilecek tek kişinin Stalin olduğunu anlamış, onunla ittifak kurmuş, Yalta’da onunla Avrupa’yı paylaşma anlaşması imzalamıştı. O dönemde Roosevelt’in ve ondan sonraki ABD başkanı Truman’ın “sol kolu” Stalin idi. Şimdi de Putin Trump’ın “sol” kolu olacak, Çin’e ve Avrupa Birliği’ne ve tabii halk isyanlarına karşı.
Stalin’in II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Avrupa’daki devrimlere nasıl ihanet ederek ezilmelerine (Yunanistan), komünist partilerini işbirliğine zorlayarak frenlenmesine (İtalya, Fransa, Avusturya) yol açtığını biliyoruz. Aynı ihaneti işlediği Yugoslavya’da ve Arnavutluk’ta ise onun emirlerine isyan eden Tito ve Enver Hoca’nın partizanları ise iktidarı ellerine almakta ısrar etmişler ve bunu başarmışlardı. Şimdi ise, dünya ölçeğindeki halk hareketlerini frenlemekte ve ezmekte emperyalist şefin yardımcısı, tüm dünyadaki Stalinizm artığı sözde komünist partilerin hayranı olduğu Putin. Bir de durumun ironisine bakın: Stalin hiç olmazsa bir işçi devletinin lideriydi, Putin ise vahşi neoliberal ve mafyatik kapitalizme önderlik ediyor. Dolayısıyla Stalin örneğinde “devrimlere ihanetten” söz ederken, şimdi Putin’in politikalarında “emperyalizme sadakati” görmeliyiz.
Trump ve Putin’in basın demeçleri yoluyla sevişmelerini, birbirlerine gönderdikleri iltifatları ve gülücükleri bir kenara bırakalım. Ortada acı gerçekler var: Rusya’nın sistematik ve insanlık dışı bombalamaları ve katliamlarıyla en son Halep’in düşmesi ve Esad rejiminin sağlamlaştırılması, Suriye’deki ve belki de tüm Ortadoğu’daki devrimci sürecin yenilmesi anlamına geliyor. (İslamcı örgütlerin, tabii bazılarının, ortadan kaldırılması, artıkların temizlenmesi olacak.) Yani Esad diktatörlüğünü devrimci yıkımdan kurtaran, kurduğu saçma sapan ve işe yaramaz örgütlerle devrimi denetim altına almaya çalışan ABD değil, jetleriyle ve askeri birlikleriyle Rusya (ve İran) oldu. Devrimin daha başlangıcında ellerinde “boyun eğme” flamalarıyla Esad’la kucaklaşmaya koşan “komünistlerin” şimdi belki de aynı flamalarla Putin’in pek iyi bir dostu olan RTE’yi —bu arada tabii İranlı mollaları— ziyaret etmeleri gerekiyor! (Anayasa referandumunda ne oy kullanacaklarını Putin’e sordular mı acaba?)
Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde Astana’da yapılan (ve ABD’nin davetli olmayıp sadece büyükelçisi aracılığıyla gözlemci olarak katıldığı) Suriye toplantısının, ABD’nin başını çektiği ve 8 Şubat’ta toplanacak olan Cenevre görüşmelerine bir katkı olarak değerlendirilmesi de, Putin’in Trump’a sunduğu bir armağan gibi. Rusya Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde ABD’yi dışarda bırakmak istemiyor (veya cüret edemiyor) ve emperyalizme sadakatini, “paylaşmanın” Cenevre sürecinde yapılacağını bildirerek kanıtlıyor.
Yeni bir ABD-Rusya ekseni kuruluyor. Fotoğraftaki Trump ve Putin’in yanına büyük olasılıkla RTE de eklenmek isteyecektir. Üç Bonapart’ın (veya iki buçuk) stratejik ittifakı bekliyor bizi. Tabii eksen en güçlü veya en zayıf noktasından kırılmazsa… ABD’li kadınlar ve emekçiler çekiçlerini kaldırıp indirmeye başladılar bile.
“NO” filminin yalanları: Şili’de “Hayır” nasıl kazandı?
“Bu film, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan aşırı bir basitleştirme. Güçlü bir sendikal ve öğrenci hareketi olan, katı siyasal partilere ve aktif bir insan hakları hareketine sahip politik olarak sofistike bir ülkede 15 yıllık diktatörlüğün ardından, birdenbire Meksikalı reklamcı bir adamın kaykayı ile gelip ‘Beyler, aslında yapmanız gereken şey şu’ demesi; işte bu bir karikatür. Yaşananlar böyle değildi. Eğer böyle olsaydı, bu gerçekten muhteşem olurdu ve Washington’da veya New York’ta bürolar açardık ve her yerde diktatörleri devirirdik. Bu gerçek olmayacak kadar iyi.”
Hoş geldin 2017!
2016 yılını geride bıraktığımız şu günlerde hem hafızamızı tazeleyelim hem de koca bir yıl boyunca kadınlar olarak neler yapmışız hatırlayalım istedik. Bu yüzden yeni yılın ilk sayısında 2016 yılına biz kadınların gözünden bakıyoruz.
- 2016 yılı kadınlar için “Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı” isimli sömürü programıyla başladı. Söz konusu yasayla birlikte kadınların daha esnek/yarı- zamanlı ve güvencesiz çalışmasının önü açıldı. Kadınlara hem çocuk yap hem de bizim için esnek/yarı-zamanlı çalış dedi AKP hükümeti.
- Kadın cinayetlerine ve bu sömürü programına karşı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul’da sokağa çıkmak isteyen kadınlara miting yapmak yasaklandı.
- Doğuda-Batıda çocuklar ve kadınlar savaş ve çatışma süreçlerinde katledildi.
- Hükümet destekli Ensar Vakfı’nda erkek çocukların cinsel istismara maruz kaldıkları ortaya çıktı. Aile Bakanı “bir kereden bir şey olmaz” diye açıklama yapıp Ensar Vakfı’nı savundu.
- 15 Temmuzda gerçekleşen darbe girişiminden sonra hükümet OHAL ilan etti ve kadınlar üzerindeki baskılar da artmış oldu.
- Ayşegül Terzi şort giydiği için otobüste tekmeli saldırıya uğradı. Başbakan Binali Yıldırım, “Şiddete gerek yok beğenmiyorsanız mırıldanın” diye açıklama yaptı.
- AKP tarafından “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi meclise getirildi. Cinsel istismarda rıza yaşı 15’ten 12’ye indirildi. TÜİK’e göre ülkemizde 181 bin çocuk gelin var.
- 2016 yılının ilk 11 ayında 91 kadın iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdi.
- 2016 yılında en az 265 kadın yakınları tarafından öldürüldü.
2016 yılı kadınlar için sadece felaket haberleriyle geçmedi tabii ki. Tüm bu saldırılar karşısında kadınlar susmadı.
- Tüm yasaklamalara rağmen kadınlar emeklerinin ve bedenlerinin sömürüsüne karşı 8 Mart’ta Türkiye’nin ve dünyanın bir çok yerinde alanlara çıktı. İstanbul Kadıköy’de yasaklanan mitinge inat kadınlar Kadıköy sokaklarını miting alanına çevirdi.
- 2016’nın en sevindiren haberlerinden biri Çilem’den geldi. Kendisini fuhuşa zorlayan ve şiddet uygulayan kocasını öldürdüğü için 15 yıl hapse mahkum edilen Çilem Doğan serbest bırakıldı.
- Polonya hükümetinin kürtajı yasaklama girişimine kadınlar grevle cevap verdi. Yüz binlerce kadın siyahlar giyerek hayatı durdurdu ve kararın kadınlara ait olduğunu hükümetlerine hatırlattı.
- AKP hükümetinin tecavüzü meşrulaştıran “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul’da OHAL’e rağmen kadınlar sokakta öfkelerini haykırdı. AKP hükümeti kadınların tepkisinden sonra yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Kadın dayanışması kazandı.
- İzlanda’da çalışan kadınların, aynı mesai süresinde erkeklerden ortalama yüzde 30 daha az ücretle çalıştığı ortaya çıktı. İzlandalı kadınlar emeklerinin saat 14:38’den sonra ücretlendirilmediği gerçeğinden hareketle bu saatte iş bıraktı ve “Eşit işe eşit ücret” talep etti.
- İzlanda’daki grevden esinlenen on binlerce kadın Fransa’da yine “Eşit işe eşit ücret” talebiyle başta Paris olmak üzere bir çok kentte greve gitti.
- Her 30 saatte 1 kadın cinayetini yaşandığı Arjantin’de yüz binlerce kadın, erkek şiddetine karşı “Bir kişi daha eksik olmayacağız” şiarıyla 1 saatliğine hayatı durdurarak sokaklara döküldü. Arjantin’den başlayan bu seferberlik tüm Güney Amerika’ya yayıldı.
- 25 Kasım’da Türkiye’de kadınlar tüm dünyadaki kız kardeşleri gibi sokağa döküldüler. OHAL altında gerçekleşen eylemlerde İstanbul’da kadınlar Taksim İstiklal Caddesi’nde “Erkek-devlet şiddetine karşı herHALde direniyoruz” diyerek kadına karşı şiddete ve emek-beden sömürüsüne karşı çıktılar.
2016 yılı tüm dünyada kadınlar için hareketli ve mücadele dolu bir yıl oldu. Dünyadaki neoliberal ve baskıcı hükümetlere karşı en büyük eylemleri kadınlar gerçekleştirdi. Aylardır OHAL rejimiyle yönetilen ülkemizde de kadınlar OHAL rejimini delerek en büyük eylemi yaptılar. Belli ki, 2017 yılında da dünyada ve Türkiye’de patronlar ve onların baskıcı hükümetlerine karşı mücadelede kadınlar ön saflarda yer alacak. Şimdiden söyleyelim tüm yasaklara ve baskılara karşı geceleri de, meydanları da, sokakları da terk etmeyeceğiz. Bizleri evde oturmaya zorlayan evde otursak dahi şiddetine maruz bırakan erkek-devlet egemenliğine karşı sokakta olacağız. Kız kardeşlerimizle yan yana durmaya devam edecek ve Kadın Dayanışmasını büyüteceğiz. Hoş geldin 2017, dayanışmayla, mücadeleyle…
Ölümünün 30. yılında: Moreno’nun mirası
Bu yazı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un yayın organı Sosyalist’in 338. sayısında yayımlanmıştır.
Moreno’nun ölümünün ardından yaşanan 30 yılda işçi hareketi ve kitleler, kemer sıkma politikalarına direnerek, ABD’nin Panama, Irak ve Afganistan işgallerine karşı çıkarak, Arjantin’de 2001’de gerçekleşen halk ayaklanmasına veya 2002’de Venezuela’da askeri darbe girişimine karşı kitle seferberliklerine, 2011’de patlak veren Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecine hayat vererek, devasa mücadele örnekleri sundu. Solun ve Troçkizm’in oportünist kesimleri Chavezcilik gibi burjuva milliyetçi önderliklere veya Brezilya’daki Lula hükümetine, Arjantin’deki Kirchner hükümetlerine destek sunarak, bu akımlara uyarlandılar. Bu oportünist tutumlarını Suriye iç savaşında, Suriye ve Kürt halkının mücadelelerine sırtlarını dönüp faşist Esad hükümetine destek sunmaya vardırarak uç bir noktaya taşıdılar.
Bu fenomenler veya İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza gibi yükselen yeni reformizmler karşısında, Moreno örneği güçlü bir politik mirası temsil etmekte. Moreno’nun devrimci mirasının canlılığını ve geçerliğini, inşa etmekte olduğumuz uluslarası devrimci akımın (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, UIT-CI) inşası açıkça ortaya koymakta. Akımımız, sekterlikten uzak biçimde fakat aynı zamanda reformist veya burjuva milliyetçi politik önderliklerle amansız bir biçimde ayrışarak ve mücadele ederek, sınıflar mücadelesine müdahale etmenin sıcaklığıyla her geçen gün daha fazla büyümekte ve konsolide olmakta. Akımımız kapitalizmin restore edildiği Küba veya Çin gibi ülkelerde yeni sosyalist devrimlerin ihtiyacını savunmakta; Arap halklarının diktatörlüklere karşı mücadelesini desteklemekte; ABD emperyalizminin ve ona bağlı İsrail gibi devletlerin katliamcı politikalarını kınamakta ve reddetmekte; Brezilya’da bir yandan İşçi Partisi’nin burjuva ve yolsuzluğa batmış iktidarının geri dönmesine karşı çıkarken, aynı zamanda gayrimeşru Temer hükümetine karşı mücadele etmekte; Venezuela’da baskıcı ve işçi düşmanı Maduro hükümetine karşı bir işçi muhalefetini inşa etmekte; Arjantin’de İşçilerin ve Solun Cephesi (FIT)’nin yükselişine omuz vermekte. Kısacası, kapitalizmin ürettiği yıkım ve çöküş çağında, tüm dünyada sınıf bağımsızlığı temelinde, sosyalist devrimler için mücadele eden devrimci partilerin inşasının vazgeçilmezliğini savunmaya devam etmekte.
Enternasyonalist ve sınıfçı Troçkizm’in inşasında ısrar
Moreno devrimci partilerin ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlıca liderlerinden biri olduğu Dördüncü Enternasyonal’in yorulmak bilmez bir inşacısıydı. Sosyalist Sol ve UIT-CI nezdinde, bir mücadele örneği olan devrimci mirası güncelliğini daima korumaktadır.
1917’de sovyetlerin iktidarı alışına Lenin’le birlikte önderlik eden Lev Troçki, Stalinizm tarafından başı çekilen bürokratik karşıdevrim sürecinde sol muhalefetin başlıca lideri haline gelmişti. 1938’de, sürgünde ve zorlu koşullar altında, Stalinizm’in Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal’de mezara gömdüğü enternasyonalizm ve işçi demokrasisi ilkelerinde ve yeni bir devrimci önderliğin inşasında ısrar eden az sayıdaki takipçisiyle Dördüncü Enternasyonal’i kurdu. Troçki’nin 1940’ta Stalinist bir ajan tarafından katledilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan zorluklar, yeni kurulan örgütün birliğini yitirmesine ve örgütün kuruluşunda yer alan pek çok katılımcısının Enternasyonal’in programını terk etmesine neden oldu. Troçkist harekete 19 yaşında katılan Moreno, Dördüncü Enternasyonal’in programından sapan akımlarla polemiğe girişerek, Troçkizm’in Marksist ilkelerinin savunulması doğrultusunda mücadele etti.
Bu çerçevede, Moreno 1944’te Marksist İşçi Grubu (GOM)’u kurarak, Arjantin Troçkist hareketini kafe tartışmalarından çıkartarak militan işçi hareketinin inşasına yöneltti ve grubun faaliyetlerini bir işçi havzası olan Villa Pobladora (Avellanada)’da başlattı. Bu doğrultuda ilerleyerek, işçi sınıfı hareketi içerisindeki Peronizm ve onun “ulusal ve halkçı” programıyla ve kapitalizmin sınırları içerisinde bir çıkış sunan diğer politik önderliklerle mücadele etti. 1948’de, daha sonraları başlıca liderlerinden biri haline geleceği Dördüncü Enternasyonal’in Paris’teki İkinci Kongresi’ne katıldı.
Dördüncü Enternasyonal içindeki tartışmalar
Enternasyonal’in bazı liderleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında gerekli tutumu ortaya koyamadı ve Dördüncü Enternasyonal üzerindeki politik basınçların aktarma kayışları haline gelerek, Enternasyonal’in kuruluş ilkelerinden uzaklaşan akımların doğuşuna öncülük etti. 1948 Kongresi’nde bir kanat, sekter bir tutumla SSCB’ye benzer nitelikte, Polonya’da, Macaristan’da, Çekoslovakya’da ve Kızıl Ordu tarafından işgal edilen diğer doğu Avrupa ülkelerinde yeni bürokratik işçi devletlerinin ortaya çıktığı gerçeğini tanımayı reddetti. Moreno ve Enternasyonal’in diğer liderleri, herhangi bir emperyalist saldırı karşısında bu ülkelerde burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin savunulması gerektiğini değerlendiriyorlardı. Bu tutum aynı zamanda, bu ülkelerde Stalinist bürokratik rejimlerin politik devrimler yoluyla alaşağı edilmesini ve işçi demokrasisinin tesis edilmesi gerekliliğini içeriyordu.
1951’deki Üçüncü Kongre’den itibaren, Michel Pablo ve Ernest Mandel Stalinizm’e ve Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’da gelişen burjuva milliyetçi hareketlere uyarlanma politikasını dayatmaya başladılar. Örneğin, Yugoslavya’da Tito’nun bürokratik rejimine, Bolivya’da 1952 devrimine ihanet eden burjuva milliyetçisi Victor Paz Estenssoro’ya ve Cezayir milliyetçisi Ben Bella’ya politik destek verdiler. Moreno bu oportünist yönelişin devrimci partilerin ve Dördüncü Enternasyonal’in inşasını reddetmeye varacağına dair ısrarlı uyarılarda bulundu.
1959’da Batista’ya karşı Küba devriminin zaferi ve daha sonra gerçekleştirilen kamulaştırmalar bu tartışmayı yeniden ön plana çıkardı. Moreno, Küba’da işçi devleti kurulduğuna dönük bir değişimi reddeden sekter tutumlar karşısında, Latin Amerika’da sosyalizme geçiş doğrultusunda önlemler alan ilk devrimin yanında yer aldı. Aynı zamanda, Moreno Castrocu önderliğe uyarlanan Mandelci akımla da politik mücadele verdi. Küba bürokrasisi, tarihin göstermiş olduğu gibi, enternasyonalizmi terk etti ve Stalinist hale geldi, zaman içinde kapitalizmin Ada’da restore edilmesinde de beis görmedi. Bütün bu fenomenler karşısında, Moreno emekçiler ve diğer sömürülen ve ezilen kitleler için tek önderlik seçeneğinin devrimci partilerin inşası ihtiyacı olduğunu daima vurguladı.
Moreno’nun başını çektiği akımın Amerikan yanlısı Somoza diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye Simon Bolivar Tugayı’yla katıldığı Nikaragua devriminin 1979’daki zaferinin ardından, iktidarı ele geçiren Sandinist hükümet burjuvazinin bir kesimiyle ittifak kurdu. Fidel “Nikaragua’yı yeni bir Küba yapmama”, yani burjuvaziyi mülksüzleştirmeme çağrısı yaparken, Tugay’ın eski savaşçıları, Nikaragua’nın sosyalist bir dönüşümü perspektifiyle, bağımsız sendikaların inşasına giriştiler. Sandinist önderlik, kitleleri bürokratik biçimde disipline etme önlemlerinin bir parçası olarak, Tugay’ın Troçkist militanlarını tutukladı ve ülkeden sınır dışı etti. Mandel’in akımı Troçkistlere dönük bu baskıyı destekledi ve proleter etiği açısından büyük bir hata olan bu tutum, Mandelci akımla kesin kopuşu beraberinde getirdi.
Troçkist hareket içerisinde aynı zamanda uluslararası inşanın önemini küçümseyen ve güçlerini tek bir ülkede devrimci partinin inşasında merkezileştiren bir eğilim ortaya çıktı. “Ulusal Troçkizm” olarak adlandırılan bu eğilim, Troçkist olduğunu iddia eden fakat gerçekte enternasyonalist ilkelerden kopuşu ifade eden bir başka önemli sapmaydı. Moreno enternasyonalizmi daima temel ve vazgeçilmez bir unsur olarak değerlendirdi. Enternasyonalizm biçimsel veya deklaratif düzeyde kalacak bir öğe değil, devrimci partinin inşasının temel görevlerinden biriydi.
Dünyanın dört bir yanında “Kadınların Yürüyüşü”
Donald Trump’ın ABD Başkanlığını devraldığı yemin töreninin gerçekleştiği gün, bu törenden daha fazla dikkat çeken eylemlere tanık olduk. Sadece ABD’de değil, pek çok ülkede, yüz binlerce kadın Trump karşıtı eylemler için alanlardaydı.
Fuat Ercan ile kriz söyleşisi: “Büyük Balık küçük balığı yutamaz, hızlı balık yavaş balığı yutar”
Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde profesör olan hocamız Fuat Ercan ile kışın soğuğunda ve elektrik kesintilerinin tam ortasında buluştuk. Hocamız ile yaklaşan ekonomik kriz hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Gazetemizin bir önceki sayısı için değerli dostumuz ve hocamız Kurtar Tanyılmaz ile yaptığımız ve bu sayımızda Fuat Ercan ile yapılan süresi bir saati aşan söyleşilerin tam metnini Şubat ayı içerisinde web sitemizde yayımlamayı planlıyoruz.
Röportaj: Bahadır B., Sedat Durel
BB: Türkiye 2009’da küçülmüştü, daha sonraki yıllarda 2010-11’de %9, %10 gibi büyüme oranları yakaladı. Şimdi uzun bir aradan sonra ilk kez küçülme oranları yayımlanmaya başladı, %1,8. Sizin de bahsettiğiniz kaynak yaratma problemleri ile düşündüğümüz zaman artık Türkiye’de 2017’de büyüme mümkün olur mu?
FE: Soros bir kriz döneminde “Krizin belirgin özelliği, herhangi bir dış darbeden kaynaklanmamış olmasıdır. Krizi sistemin kendisi yarattı.” diyerek değişen tek şeyin rakamlar olduğunu söylemişti. Bu ifade bugün Türkiye’de yaşanan değişimi anlamaya çalışan bizlerin temel problemi. Evet kriz kendisini güncel bir dizi değişkende açığa çıkarıyor. Ama bu açığa çıkan değişkenleri rakamlar üzerinden yani büyüme, sermaye girişleri, faiz oranları TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer kayıpları ile mi incelemeli? Toplumsal ilişkileri makro veri seti ve özellikle fiyatlar üzerinden açıklamanın varabileceği iki yer var. Rakamlarla oynandığını söylemek, veya rakamlarla işaret edilenlerin “hormonlu”, “spekülatif” olduğunu ifade etmek. Bu rakamlar önemli ama Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine entegrasyon sürecindeki birikime ait zorunluluk ve açmazlarını; aynı zamanda da siyasi iktidarın içsel dinamikler ile dünya ölçeğindeki dinamikler üzerinde son dönem de artan müdahaleleri de değerlendirmeliyiz. Bu iki değişken bize büyüme ile doğrudan bağlantılı kriz açıklamaların yetersizliğini gösterir. Türkiye’nin 2017 ve devam eden yıllardaki büyüme rakamlarını belirleyen tam da bu dinamik süreçti. Türkiye’nin 2001 yılında yakaladığı sermaye girişi ve bu girişin büyüme ile bağlantıları Soros’un işaret ettiği gibi sadece rakamlardaki değişim değildi. Türkiye’de büyüme verilerinin dinamik belirleyeni sermaye ve siyasi iktidarın emek-gücü üzerinde uyguladığı baskılama mekanizmaları ve doğanın birikim sürecine eklemlenmesidir. Büyümenin gerçek kaynakları bu olmuştur. Birikim sadece üretim süreci ile ilgili olmayıp siyasi iktidar ve kurumların yapısı ile de ilgili idi. 2017 yılını belirleyecek en önemli etmen Türkiye’de siyasi iktidarın sermayenin kendi mantığı ile değil -Tayland’da Tahsin Şinavatra ve ekibinde de gözlemlendiği gibi- siyasi iktidarın ülke içinde dışlayıcı karar alma süreçlerini hızlandırması olacaktır. Otoriter ve zamanla totaliter dışlayıcı işleyiş ve bu işleyiş sermaye birikiminin tarafları arasında önemli sorunlar yaratıyor. Bu sorun ABD’de başlayan değişim ve Ortadoğu’daki gelişmelerle doğrudan ilintili. Bu çok değişkenli dinamikler açısından 2017’de büyümenin istenilir bir düzeyde olmayacağını bizlere gösteriyor.
BB: Bu tablo içerisinde Erdoğan niçin ısrarlı bir biçimde faiz indiriminden bahsediyor?
FE: Bu süreç ve sürece dahil olan sınıflara özgü bir olgu. Hatta AKP’nin kendi gerilimindeki bir nokta belki de burada patlak verdi. Siyasi iktidar kendi varlığını yeniden üretmek için bir taraftan sermaye varlığını yeniden üretmek zorunda, bir taraftan da kendi varlığına meşruluk kazandırmak için vatandaşlar nezdinde meşruiyet kazanmak zorunda. Bunun iki tane referansı var. Çok yoksul olanlara sosyal yardımlar, sermaye birikimi olanlara da teşvik verecek. İkincisinin en önemli belirleyenlerinden biri de faiz oranları. Boşuna faiz lobisi demiyorlar. Yüksek faiz küçük-orta işletmeler için ölüm demektir.
BB: Ama bunu sadece Erdoğan istiyor gibi görünüyor.
FE: Hayır, başkaları da var. Bundan çıkarı olanlar O’nun yanında.
SD: Ama Erdoğan’ın kendisi bile bu konuda çok yalnızım diyor.
FE: Yok. Bu görüşü destekleyen pek çok kimse bakanlıklarda, kurumlarda vardır. Genel olarak şöyle denilebilir. Ekonomiden sorumlu devlet bakanları genellikle büyük sermaye ile ilgilenme işini üstleniyordu. Mesela Babacan. Bir de sanayi ve teknoloji gibi bakanlıklarda daha çok küçük-orta boy işletmelerin talepleriyle ilgileniyorlardı. Mesela Mehmet Şimşek ile Erdoğan arasındaki farklılıklar ortaya çıktı. TÜSİAD başkanının konuşmasının son 5 dakikası bu faiz indirimi tutumunun karşısındakileri gösteriyor. Ama sanayi ile ilgili küçük orta boy işletmelerin yanlıları da bir sürü kurumdan destek alıyordur. Bu dönemde siyasi iktidarın küçük orta boy işletmelerin desteğini almaya çalışırken yaptıkları büyük bir kriz yaratıyor. Bu yüzden uluslararası sermayeyle entegre olan sermaye ile en çok çatışılan dönemdeyiz. Eğitim sisteminde TÜSİAD gibi büyük yapılar daha nitelikli elemanlara ihtiyaç duyarken, bakan kalktı dedi ki bizim yüksek kademeli değil orta kademeli elemana ihtiyacımız var. O çatışma devam ediyor. Şimdi uluslararası sermaye ile yerel sermaye de tam da bu gerilimli hatta duruyorlar. Bu gerilimin kontrol edilebilmesi için hükümetin kaynak bulması gerekiyor. Bunun için bir; çılgın projeler yaratacak. İki; yine doğayı ve emek gücünü baskılamaya yönelecek. Üç, belki de büyük ölçekli sermayenin şu an en tedirgin olduğu şeye, kayyum sisteminin derinleştirilerek uygulanmasına, el konulmalara yönlenilecek. Hatta bu uygulamanın döviz biçimindeki banka hesaplarına da uygulanması gibi ihtimaller var.
Bu ihtimalleri hesaba katsak, doğayı daha hızlı tahrip etmek ve kayyum uygulamalarını sürdürebilirse kısa erimde Türkiye’de büyüme bir süre artar. Ama uzun erimde Türkiye iyice kaybeder.
BB: Sermaye kaçar!
FE: Bence şu anda Türkiye’de sermaye önemli ölçüde döviz formuna geçerek hızlı bir çıkışa başladı. Buna sektör bazlı bakmak lazım. Bu çıkışı çok belirgin kılarlarsa siyasi iktidarın tüm tepkisini üzerlerine çekmiş olurlar. Bir strateji geliştirmeleri gerekir. Mesela bazı sermaye gruplarının şu anki sermaye yapısını döviz formuna çevirme eğilimi içine gireceğini söyleyebiliriz. Bu sermaye gruplarının doların değer kazanması ile büyük bir kazanç sağladığı Deutsche Bank’ın raporu ile ortaya çıktı. Bu çok önemli bir şey. Tabii burada şöyle bir tuzağı da hatırlatmak isterim. 2001 öncesinde Tansu Çiller Anadolu sermayesinin bankalarına “Tansu bacınız sizi zor durumda bırakmaz, devalüasyon olmayacak” dedi. Bir devalüasyon oldu, gitti. Şimdi döviz üzerinden borçlandığı için önümüzdeki dönem kamunun kaynak yaratmasını bırakalım bu borçlar nasıl döndürülecek? Önünde çok büyük engeller var. Bir başka şey de Ortadoğu’daki gerilimli süreç, savunma harcamalarının artması. Pekiyi, bunu nasıl karşılayacak? Bence aklımıza hemen kaynakları hızlı seferber etmenin bir yolunun da doğrudan seferberlik olduğu gelmeli. Seferberlik de bir biçimde dile getirildi. Trump’ın ne yapacağı da gelecekte belirleyici olacak. Bu dinamikler Türkiye’nin birkaç yıl yüksek büyüme rakamlarına yönelemeyeceğini gösteriyor diyebiliriz. TÜİK’in veri setinde oynaması bu sürecin devam edemeyeceğini bize gösterdi.
SD: Bir de borç meselesi var. 2003’lerden beri borç kamunun değil, özel sektörün borcu olarak büyüdü. Sizce bunun sonuçları neler olacak?
FE: Siyasi iktidar övünerek borcu azalttık dedi. Evet doğru, çünkü borç yapısı Türkiye’de kapitalistleşmenin iç mantığıyla ilgili. 2000’li yıllardan itibaren senin de dediğin gibi kamu borçlanması azalma eğilimine girdi. Özel sektör firmalarının ve hane halkının borçları çok çok arttı. Fakat artık bu da doğru değil. Kamunun 2011’de 64 milyar olan borcu 2016’da 127 milyara çıkmış durumda. Dış borç ve döviz biçiminde. Mesela hane halkının borcu ise 4 milyardan 140 milyara çıkmış durumunda. Şirketlerin borcu da 43 milyardan 290 milyara çıktı. Dolar bazında hepsi. 2-3 yıl önce Nouriel bu krizi önceden söylemişti. Hatta o dönem yine ekonomiden sorumlu bakan Ali Babacan’la sanayiden sorumlu bakan Zafer Çağlayan arasında kavga vardı. Nouriel dedi ki bir konuşmasında, “Türkiye ekonomisi frene basmalı.”, çünkü kriz çıkacak. Frene basması demek küçük ve orta boy şirketlerin aynı hızda büyümemesi anlamına geliyordu. Zafer Çağlayan ise “biz gaza basacağız dedi.” İşte bu Türkiye’nin büyük problemi. Tüm konuşmaları küçük ve orta boy şirketlerin istekleri doğrultusunda gidiyor. Büyüyeceğiz, diyor. Faiz lobisi, diyor. 2023’ü hedef gösteriyor. Orada öyle bir yapı var. Babacan ise utangaç bir söylemle bunu biraz durduracağız, azaltacağız, büyüme rakamları böyle devam edemez diyordu. Tasarruf açığı, cari açık ve kamu açığı; üçlü açık dediğimiz şey devamlı artıyor.
SD: Biraz önce Koç grubunun, yatırımlarını dolara çevirdiğini söylediniz…
FE: Deutsche Bank raporunda dile getirilmiş, detayı bilmiyorum. Demek ki, bazı sermaye grupları daha proaktif davranarak yüksek miktarda döviz biçimde gelir elde ediyorlar ve geleceğe ait negatif projeksiyonları var.
SD: Bu durumda içinde bulunduğumuz belirsizlik kimi büyük burjuvalar için bir kıyamet olmayabilir mi?
FE: Bu neye bağlı? Biz bir dönem ne diyorduk? Büyük balık küçük balığı yutar. Diyelim ki, kriz geldiğinde altta kalanların canı çıkıyor, üsttekiler ise devam ediyordu. 2001 krizinde Yapı Kredi ve Pamuk Bank’ı Karamehmet’ler kaybetti. Yapı Kredi’yi Koç grubu ele geçirdi. Banka sermayesi önemliydi. Uluslararası Bankacılar Birliği birden mevduat karşılık oranlarını yükselttiği için bunu karşılamayan bankalar iflas etti. Ama Koç hızla İtalyan bir ortak bularak bundan kurtuldu. Hem de Yapı Kredi’yi aldı.
Şimdi işte hızlı balık yavaş balığı yutuyor. Bu konuda Marx’ın Kapital II’yi okumak gerek. Sermayenin döngü hızı, sermeyenin büyüklüğünün yanı sıra önemli bir değişken haline geliyor. Bunu en iyi bilen Boyner’di. Ne dedi? “Bizim ayakta kalabilmemiz için yağlarımızdan kurtulmamız gerekiyor. Hızlı koşmamız lazım.” Kapital I ve III’ü, Kapital II üzerinden yeniden okumamız gerekiyor. Sermayenin döngü hızı artı değer yaratırken, toplam sermayenin zaman içindeki hareket yeteneğini artırıyor. Sermayenin organik bileşimi arttıkça hantallaşma yaşanıyor. Bu günlerde daha önemli olan nokta açığa çıkan sermayenin yeni değerlenme alanlarına yönelebilme yeteneği. Bu yüzden siyasi iktidar(lar) yeni metalaşma için altyapı olanaklarını hazırlıyor. Biyolojik çeşitlilik, konut sektörü, su, madenler bu değişimi işaret ediyor. Bu sektörel değişim anlamına geliyor. Koç grubunun 2008 krizinde baba yadigarı olan Migros’u bırakması bir nevi yük atması ama enerji sektörü gibi yeni metalaşma alanlarına yönelmesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Şimdiki krizde yükü kimler atacak? Hangi boyutta atılacak, onu bilmiyorum. Sermayelerin sektörlerle olan ilişkileri, leverage oranlarına, kullanılan dışsal finansın döviz ve Türk lirası olmasına ve çok daha önemlisi siyasi iktidarla kuracakları ilişkilere bağlı olarak değişecek. Başarısız FETÖ darbesi olarak tanımlanan süreç içinde FETÖ’cü denilen sermaye-şirketlere el konması, kayyum atanması bunun en iyi örnekleri. Diğer yandan artan belirsizlik ve risk üretim ve tüketim faaliyetlerinin ertelenmesine neden olduğu ölçüde sermaye ve dolayısıyla üretim üzerindeki etkilerini açığa çıkaracaktır. Bunu da banka mevduat oranlarının hızla artıyor olması ama buna karşılık tüketimin aynı hızda artmıyor olması ile gösterebiliriz. Yani üreticiler ve tüketiciler ellerinde para-sermaye tasarruf oranı olsa bile bunu dolaşıma sokmaktan imtina ediyorlar. Bütün şirketler ellerindeki nakitin bir kısmını belirsizlik karşısında ellerinde tutarlar. Bu toplam sermayenin içinde bir sızıntıdır. Bu da ekonominin durgunluğuna yol açar. Şimdi büyük bir ihtimalle şu an Türkiye’de üreticiler de, tüketiciler de önümüze bir bakalım diyor. O yüzden Erdoğan ve arkadaşları ne dedi? Yastık altındakileri çıkarın!
Normalde yastık altı olmaz kapitalizmde ama bu dönemlerde oluyor. O yüzden büyüme rakamlarıyla ilgili soru da bu değişkenlere bağlı. Kim ne kadar bu süreçte ayakta kalabilecek, göreceğiz.
SD: Son sorum şu hocam; sizce burjuvazi yaklaşan krizin maliyetini nasıl dağıtacak?
FE: Dikkat ederseniz konuşurken hiç iktisadi kriz ifadesini kullanmadım. Çünkü kriz iktisadi bir dille açıklandığında sadece fiyatlar üzerinden ve bir adım daha atacak olursak sermayedarların kendisini yeniden üretebilmesine referansla kullanılıyor. Oysa Türkiye pratiği bize bir şeyi çok açık gösterdi. Türkiye’deki bu krizi anlamak için en azından 3-4 değişkeni çok iyi bilmek lazım.
İlk olarak belirleyici olan uluslararası ortamda Türkiye’nin gittikçe artan açmazlara yönelmesidir. Demin söylediğin şey var ya, hiçbir şeyi çözemiyorlar demiştin. Türkiye’de krizin maliyetinin nasıl dağıtılacağı husunda AB, Ortadoğu, vb. konularda Türkiye’nin konumuna bakmak lazım. Ortadoğu ve Rusya ile ilişkiler biraz da Trump’a bağlı. Trump, bağlantıları zayıflatacakken Çin birden Latin Amerika ve Türkiye ile bağlantı kurmaya çabalıyor. Uluslararası ortam o kadar hızlı ki, o yüzden bu ortamda Türkiye, uluslararası dünya ölçeğinde sermeyenin değer yaratma güç ilişkilerinde nerede olacak sorusu belirleyici önem kazanıyor.
İkinci olarak Türkiye’deki siyasi iktidar kitle desteği almak için -ki bu faşizmin de tabanını oluşturabilecek bir şey- Anadolu’da iş yerlerini kaybeden küçük ölçekli işletmeleri mi destekleyecek yoksa büyük ölçekli sermeyenin istekleri doğrultusunda mı bir dil kuracak? Bu dönemde sermaye ile iktidar arasındaki iç gerilim burada açığa çıkıyor. Büyük ölçekli sermaye kendisini bir siyasi güç olarak hiç göstermedi. En son TÜSİAD başkanı bir konuşma yaptı, ama göstermedi. Eğer siyasi iktidar politik bir kriz içinde olmasaydı büyük sermayeye pekala oynayacaktı. Fakat ayakta kalabilmesi için Anadolu’daki küçük ölçekli işletmelere ve oradaki insanların kitlesel desteğine ihtiyacı var. Bu desteği sağlamak için bu maliyeti küçük işletmelere bu dönemde yıkamaz. Yıkamadığında da uluslararası sermaye ile büyük ölçekli sermaye bunun maliyetini nasıl üstlenecek? Burası benim veya herhangi birisinin şu an çözebileceği bir şey değil, zaten bu çözümsüzlük Türkiye’deki Bonapartizmin cisimleştiği yer aslında.
Üçüncüsü tabii ki bu ilk ikisiyle de bağlantılı, Türkiye geç ulus devlet ile geç sermaye birikimini sancısını yaşıyor. Burada Kürtlerin ve Kürt özgürleşme hareketinin nerede yer alacağı da önem kazanıyor. Şimdi bir sermaye birikim tarihi evreleri var. Bir de ulus devletin tarihi evreleri var. Türkiye’deki bu Kürt hareketinin arkasında bu geç ulus devlet ile geç sermaye birikimi mantığı yatıyor. Biz bunun gerilimlerini yaşıyoruz. O nasıl çözülecek?
Dördüncüsü Türkiye’de sayıları gittikçe artan ve gittikçe güvencesizleşen, emeğini sunarak geçinen insanlar yani ücretlilerin bu denklem içindeki yeri çok çok problemli. Çünkü oraya da baktığımızda önümüzdeki dönemde en çok zarara uğrayacak kesim bu. Şimdi burada da kavramlar önem kazanıyor. Metalaşma, ticarileşme, piyasalaşma ve özelleşme başka kavramlardır. Bizim sol bunları hep birbiri yerine kullanıyor. Türkiye’de kamuda gerçekleşen şey, bir dönem ticarileşmeydi. Yani kamu hizmetinin üretiminde bildiğimiz kamu çalışanları kullanılıyordu. Ama nihai ürün vatandaştan bir karşılık alınarak gerçekleşiyorsa buna ticarileşme demek lazım. Bu durumda kamu hizmetlerinin metalaştığını söyleyebiliriz. Metalaşma demek, verimlilik, etkinlik, akreditasyon gibi sermayenin bildiğimiz yöntemlerini kullanmasıdır. Kamu çalışanları artık metalaşma süreci içine giriyor. Sağlık ve eğitim çalışanları bu süreçte 6-7 yıldır bu süreç içinde. bu krizin maliyetini en çok üstlenecek kesimin başında onlar geliyor. İkinci kesim ise mülteciler. Suriye’den gelenlerin ücretliliğin tüm yapısal bileşimlerini değiştiren bir konumda olması… O yüzden ücretliler dediğimizde zorunlu göç eden ama artık 3 milyonu aşan mültecilerin ücretlilik yapısında meydana getireceği etki çok çok büyük olacaktır. Bu mücadeleyi de olumsuz etkileyecek, bu sefer karşımıza bu iki faktörün yanında bir de işsizlik çıkacak. Bu sadece mavi yakalı işsizlik değil, beyaz yakalı işsizlik de olacak.
Bir de Türkiye’de son dönemde sektörel değişim yaşaması gündemde olan yükselen sektörler var. Enerji, makine, toplam katma değeri düşük olsa da inşaat sektörü gibi… Bir de düşen sektörler var tekstil mesela. Emek haritalandırması yapacak olursak sektörel bazda yaşanan değişimlerde baskı hem sektörlerde olacak hem de siyasi iktidarın stratejik olarak yoğunlaştığı sektörler olacak. Sonuç olarak tekstil sektöründe istediğiniz kadar örgütlenseniz de sermaye oradan çekiliyor. Yavaş yavaş sermayenin organik bileşimi inşaat sektöründe yükseliyor. Sonra da burada emek gücü kullanımı azalacak.
Kadın emek gücü de maliyeti üstlenecek kesim arasında önem kazanıyor. Bir taraftan kadınları eve yollama çabası var ama sermaye yedek ve ucuz işgücü olarak kadınları çağırıyor. Maliyet derken en yüksek maliyet ekolojide açığa çıkacak. Türkiye’de ekolojik mücadelenin daha da artacağı bir dönem olacak. Bu doğa talanında sermayenin iç kavgası da var. Yarış halindeler. Türkiye’de politik mücadelenin elbette en önemli bileşimi ise beyaz yakalılar olacak önümüzdeki dönem. Ayrıca üretimin reorganizasyonu parçalara ayrılacak, ucuz ve niteliksiz emek gücünün kullanımı artarak emek hareketinin parçalanmasını beraberinde getirecek bir süreç var. Bu süreçte nasıl ki sermaye ve devlet kendini yeniden üretiyorsa politik yapılar da dayanışma ağları yaratarak bu farklı birleşimler arasındaki iç yapıları birleştirebilmesi gerekiyor. Elimizde bayağı iyi veriler olması lazım; ne kadar zanaatkar kaybedecek ne kadar küçük ve orta boy şirketin borcu var? Faiz politikaları nasıl olacak? Ortaya konmuş bir program yok, oysa siyasi iktidar bunun üzerine bayağı çalışıyor. Toplumun farklı kesimlerinin süreç içindeki farklılaşan konumlarını iyi tanımladığımızda politik dil de orada biçimlenecektir zaten. İyi bir dinamik süreç analizi yapmak, hareketli fotoğraf çekebilmek… Daha hızlı dönüşebilen, daha esnek sendikalar demek, merkezi siyasi iktidarların hızla yok edebileceği yapılar değil.
Sekiz kişi dünyanın yarısına denk servetin sahibi!
İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, Davos’ta toplanacak Dünya Ekonomik Forumu öncesinde bir rapor yayınladı. Raporun çarpıcı olması bir yana kapitalizmin çürümüşlüğünü ortaya koyması ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin nasıl bir hırsızlık olduğuna dair tezimizin de tekrar tekrar kanıtlanması açısından önemli.
Rapora göre dünyadaki en zengin sekiz kişinin kişisel servetleri toplamı 426 milyar dolar ediyor. Dünyada yaşayan tüm insanların yarısına tekabül eden 3.6 milyar insanın toplam servetleri ise 409 milyar dolar. Yani bu sekiz kişi 3.6 milyar insandan daha fazla servete sahip. Dünyanın yarısından fazlasına…
Bu tablo, birileri daha çok kazanmak istiyor ya da bazı insanlar daha aç gözlü oldukları için oluşmadı. Bu eşitsizliğin oluşması bizzat içinde bulunduğumuz ve dünya çapında gerçekleşen İktisadi üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucu. Yani olmak zorunda olan şey.
“Eşitsizlik son noktaya ulaştı daha kötüsü olmaz” tezini kanıtlayacak hiçbir bilimsel veri yok. Hatta daha artarak trilyon dolarlık servetlere sahip insanların 25-30 sene içinde çıkacağını ekonomik veriler bize söylüyor.
Sorun nerede?
Dünyada her yıl parasal büyüme, yeni metalar, yeni teknolojiler ile artmakta, dolayısıyla üretilen zenginlik de öyle… Fakat yaratılan para ve üretilen metalar belirli kişilerin cebine girerken yeni teknolojiler ise hayatımızı kolaylaştıracak yerde yıkım ve ölüm araçlarının daha da ölüm saçabilmesi için kullanılıyor. Neden? -Doğru tehşis koyalım- çünkü dünyada ekonomi plansız ve kaotik, üretilen servetin nasıl dağıtılacağından çok kimin bu servete konacağına odaklanan bir sistem var. Üretilen servetin üretenlerin elinden çalınarak alındığı, karşılığında yaşayabileceği kadar aylık rutinlerde para verildiği bir sistem…. Öyle ki üretici güçlerin, bazı insanların kişisel mülkü olduğu bu sistem, eşitsizliği artırmaya, üretenlerden daha fazla çalmaya ve tekelleşmeye eğilimlidir. Tersi düşünülemez. Çünkü kapitalizm akıl dışıdır. Bu sebeple krizlere de eğilimlidir, hatta kendi kendinin altını oymaya da… İşte bu yüzden kapitalizmi ehlileştirme derdinde değiliz. Mümkünse ehlileşemesin zaten çünkü bu bir yanılsama. O yeniden ve yeniden çürüme aşamasına girmek zorunda. Hedefimiz İçinde yaşamanın bile anlamsızlaştığı ve niteliksizleştiği bu sistemi bir daha geri gelemeyecek şekilde parçalamak, yok etmektir.
Peki ne yapmalı?
Lenin bu soruyu 114 yıl önce sordu. Cevabını da tüm 20. yüzyılı değiştirerek verdi. Amacı siyasal iktidarı ele geçirmek değildi. Bu sadece bir araçtı. Neyin aracı? Tüm dünyada üretici güçleri kamulaştırmanın… Özel mülkiyetin ilgası gerçekleşmeden bu eşitsiz uçurum tablosu giderilemeyecek. Ve 169 yıl önce Marks ve Engels nicelik açısından küçük nitelik açısından muazzam büyüklükte olan manifesto eserlerinde tam da bu konuyu şöyle açıklamışlardı: “Sermaye ortaklaşa bir üründür; ancak pek çok üyenin ortak etkinliğiyle, eninde sonunda da ancak toplumun bütün üyelerinin ortak etkinliği ile devinime geçebilir. Öyleyse sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür. Öyleyse sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin mülkiyetine çevrildiğinde kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete çevrilmiş olmaz. Yalnızca mülkiyetin toplumsal niteliği değişmiş olur. Sınıf niteliğini yitirmiş olur.” Diyerek kollektif üretilen zenginliğin özelleştiği toplumda bu zenginliğin toplumsallaşmasının insanların ihtiyaçları doğrultusunda sahip oldukları şeylerden mahrum kalmayacağını anlatıyor ve ardından burjuvaziye şöyle sesleniyor: “Özel mülkiyeti kaldırmak istiyoruz diye ödünüz kopuyor. Oysa sizin var olan toplumunuzun üyelerinin onda dokuzu için özel mülkiyet zaten ortadan kalkmış; var olması düpedüz o onda dokuz için varolmamasından ötürü. Öyleyse siz bizi zorunlu koşulu toplumun büyük çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyeti kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Kısacası bizi kendi mülkiyetinizi kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Tastamam öyle, işte biz bunu istiyoruz.”
Tarihe geçmiş bu satırlar, aradan 169 yıl geçse de Marks’ı, yaşadığı dönemden belki de daha fazla haklı çıkaracak şekilde günümüzdeki toplumsal gerçekliğe ışık tutuyor.
İnsanlığın bilgi birikiminden çıkan yeni yaratıcı teknolojilerin toplumsallaşmasıyla yeni bir uygarlığı yaratacak olanağa çoktandır sahibiz. Fakat özel mülkiyet var olmaya devam ettiği sürece bir avuç kemirgenin dünyayı tükettiğini görmeye devam edeceğiz.
Bu eşitsizlik ve çürümüşlük belki de en çok burjuvaziyi korkutuyor. Çünkü bu durumun sistemin altını oyduğunun ve kendi mülkiyetlerini tehdit ettiğinin bilincindeler. Bu sebeple kapitalizmin “aşırılıklarının” törpülenmesi daha “adil” ve “insancıl” hale getirilmesi çabası burjuvazinin bir kesimi tarafından daha çok dillendirilecek. Ali Koç’un kapitalizmin ortadan kalkması gerek gibi lafları burjuvazide bu eğilimin arttığını gösteriyor. Ama asla istedikleri gibi hem kendi sınırsız mülkiyetlerini koruyup hem barış içinde güllük gülistan bir toplum oluşturamayacaklar.
Emeği ile geçinen her bireyin bu mülkiyet biçimini değiştirmeye çalışmak, görevi olmalıdır. Ya bu hedef gerçekleşecek ya da tüm dünya barbarlık girdabında cehenneme dönecek. Dolayısıyla emeğiyle geçinenlerin zaten kaybedecek bir şeyleri yok. Zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına, kazanacakları koskoca bir dünya olacak.
Zor zamanlarda siyaset
15 Temmuz’dan bu yana ilan edilen OHAL ile birlikte her türlü baskıcı mekanizma hayata geçirildi. Her seferinde topluma ‘darbe tehlikesi henüz savuşturulmadı’ denilerek baskı araçları biraz daha bilense de, olup biten tüm hukuksuzluklara karşı top yekûn bir ses çıkarma halinin araçları giderek daralmış vaziyette.
OHAL gibi baskıcı yönetim biçimleri kendilerini kalıcılaştırma emarelerini ne zaman gösterir? Siyasi iktidar (devlet) kendi bekasına ilişkin herhangi bir kriz içerisindeyse ve kitleler nezdinde yapıp ettiği eylemlerinden ötürü rıza üretemiyorsa… İşte o zaman hukuksuzluklara ilişkin hukuki bir kılıf bulmaya ihtiyaç duymaz; ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı bir harç gibi karılmaya başlar. Hele ki on yıllarca izlenen politikaların sonucunda ortaya çıkan siyasi manzara istenmeyen sonuçlar doğurduysa, tüm baskı/susturma araçları meşruluk kazanır; siyasi sorumluluk diye bir şey kalmaz! Muhalif sesler hain ilan edilir ve herkesten yegane düşmana karşı kenetlenmesi istenir.
İttifak cephesi
Şu an güçsüzlüğünün zirvesinde olan Saray iktidarı Cemaatle olan ittifakı bozulduktan sonra çeşitli ulusal-milliyetçi kesimlerle milliyetçi bir blok oluşturdu. Bu cepheyi müttefik kılan en önemli nokta tartışmasız Kürt sorunuydu. Bilhassa Kürtlerin Suriye’deki varlığı, Rojava’daki öz-yönetim deneyimi, IŞİD’e karşı savaşmaları sonucu emperyalizmden aldıkları destek vasıtasıyla da siyasi meşruiyet ve özgüven kazanmaları Türk tarafında derin bir endişe yarattı. Kurulan milliyetçi ittifakla çözüm sürecinin bitirilip, savaş sürecinin başlatılması bu tarihe denk gelir.
Bu süreç akabinde iktidarın Doğu ve Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları ile birlikte operasyonlara başvurması, Kürt hareketinin de “hendek siyaseti” güderek savaşı şehirlere taşıması karşılıklı olarak gerçekleşti. Bu olayların sonucunda Türkiye, Kürt sorununda kanlı bir çatışma evresine girdi. Suruç’tan bu yana Türkiye’nin içine girdiği şiddet sarmalında yüzlerce sivil yaşamını kaybetti, binlercesi yerinden edildi. Bu sürecin sonucunda PKK’nin “hendek siyaseti” olarak adlandırılan savaşı şehirlere yayma politikası ağır bir yenilgi aldı. Bu yenilgiden sonra PKK, TAK gibi örgütler aracılığıyla son derece kanlı-kıyıcı, canlı bomba türü saldırılara girişti. Bu saldırıların ilk sonuçlarından biri demokratik siyasetin felç edilmesi oldu.
Savaş ve terör
Son bir yıl içerisinde PKK/TAK’ın 12 ayrı kentte gerçekleştirdiği toplam 20 bombalı saldırıda 225 kişi öldü, 1022 kişi yaralandı. Devletin çözüm sürecini bitirip askeri operasyon düğmesine bastığı Temmuz 2015’ten bu yana ise 10 bin 500 kişi terör gerekçesiyle tutuklandı.
Terör eylemleri gerçekleştikçe, demokratik siyaset giderek meşruiyet zeminini kaybetti, adeta felçleşti. Çünkü terörü bir mücadele yöntemi olarak kullanan tek örgüt PKK değildi. İktidarın “kokteyl terör” tanımı da buradan gelişti ve iş tamamen bulandırılarak siyasi sorumluluk alma (istifa etme, somut bir politika geliştirme) gerekliliğinin üstü örtüldü. Böylelikle kamuoyundaki tepkiler minimize edildi; muhalefetin bastırılması kolaylaştı.
Bununla birlikte bu eylemler siyasi-demokratik alandaki Kürt hareketinin varlığını polisiye vaka haline getirerek boğmaya başladı. Başta HDP’nin eş başkanları olmak üzere birçok Kürt siyasetçi tutuklandı, muhalif yayın ve kanallar kapatılarak başta Kürt halkının temsilcilerinin söz söyleme hakları fiili olarak sona erdi. Nitekim her terör eyleminden sonra HDP ilçe binalarına dönük saldırılar ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması da iktidarın bu konudaki tutumunu özetliyor.
Tüm bunlara rağmen PKK ve TAK organik işbirliklerini ne reddetmiş ne de eylemlerine son vermiş durumda. Hatta Reina saldırısının akabinde Diyarbakır’da bir Emniyet binasına dönük saldırı olması insana şu soruyu sordurtuyor: TAK’ın eylemleri kime ve neye hizmet ediyor?
Sivilleri hedef alan canlı bomba eylemlerinin herhangi bir özgürleşme, kardeşleşme, barışma veya herhangi bir demokratikleşme sürecine hizmet etmesi mümkün değil. Aksine baskı rejiminin kalıcılaşmasına, OHAL rejiminin sürdürülmesine, devletin her türlü muhalefeti boğmaya yarayan politikalarının ve bu doğrultuda oluşturulan “tek adam” anayasasının meşruiyet kazanmasına yarıyor.
Herhangi bir özgürlük ve hak mücadelesinin bireysel terör yöntemlerine ihtiyacı yoktur! Biz halkların mücadelesine zarar veren tüm bireysel teröre dayalı eylemleri lanetliyor, bunu gerçekleştiren siyasi yapıları kınıyoruz. Bu eylemler sınıf mücadelesine ve halkların kardeşleşmesine zarar vermekte; herhangi bir muhalefet yapma biçiminin dahi kitleler nezdinde meşruiyetini yok etmektedir.
İçinden geçmekte olduğumuz şu günlerde ihtiyacını yakıcı bir biçimde duyduğumuz şey, baskı rejimine karşı birleşen emekçi halkların ortak mücadelesidir.
Birlikte daha çok söz söyleyebilmeye ihtiyacımız var!
Hayatlarımızı savunmak için 2017’de mücadeleye
2016 yılını en az 1970 işçi arkadaşımızı iş cinayetlerinde kaybederek bitirdik. Senenin son ayında yine en az 141 işçi patronların kâr edebilmesi için hayatlarını kaybetti. İnsan öldürmek amacıyla düzenlenmiş bombalı ve silahlı saldırılardan kat ve kat fazla sayıda işçi sermayenin düzeni yüzünden ölüyor ve ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşıyor. İşçi sınıfı yeni yıla da kaidenin dışında başlamadı. Yeni yılın ilk günlerinde Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan bir ilaç fabrikasında yanlış iki maddenin karışması sonucu ortaya çıkan gaz nedeniyle 6 işçi ciddi biçimde zehirlendi. Yine yeni yılın ilk günlerinde aynı gün (4 Ocak) Bursa’da bir gıda deposunda çalışan Fehmi Ömür üzerine 3 tonluk paletin üzerine devrilmesi sonucu, İzmir’de bir inşaatta çalışan Aziz Kaya ise 4. kattan düşerek can verdiler. 2 Ocak günü Suriyeli bir işçi Antep’te besi işçisi olarak çalıştığı işyerinde kamyon ile duvar arasında sıkışarak, 3 Ocak’ta ise Ayhan Badurlu Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğü Gelik İşletmesi’nde yerin 360 metre altında üzerine tavandan kopan kaya parçalarının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Fakat çalışırken ya da işe giderken ölmek işçilerin tek sorunu değil.
İşsizlik oranları katlanarak artmaya devam ediyor. Kapitalizm krize girdikçe çözümü daha az sayıda işçiye daha çok iş yaptırmakta arıyor. TÜİK istatistiklerine göre güncel işsizlik oranı %11,8 düzeyinde. Bu rakamlar bile çok yüksekken, TÜİK’in hesaplamalar sırasında umudunu kaybedip iş aramayı bırakmış işsizleri ve son üç ay içerisinde bir gün bile dahi olsa çalışmış işsizleri hesap dışı bırakarak elde ettiğini; gerçek işsizlik oranının %19 civarı olduğunu belirtmekte yarar var.
Yeni yılın ilk günlerinde işçiler yine çalışabilmek için mücadele ediyorlar. Adil Çalışma Örgütü’nün üyesi olan Hugo Boss’un İzmir’deki fabrikasında çalışan işçiler 2017’ye işsiz olarak girdiler. Hugo Boss İzmir yönetimi, çoğunluğunu “ekip liderlerinin” oluşturduğu, aralarında “grup lideri” ve “vardiya amirlerinin” de bulunduğu birçok beyaz yakalı işçinin işine son verdi. Galatasaray Üniversitesi’nde ise Gurbet Öner adlı taşeron temizlik işçisi neden gösterilmeksizin 1 Ocak’tan itibaren işyerine alınmadı.
İşçiler için en önemli sorunlardan bir diğeri ise maaşların enflasyon karşısında erimesi. Halihazırda olduğu düşük olan asgari ücret, hükümetin hatalı politikaları sonucu TL’nin dolar ve avro karşısında ciddi oranda değer kaybına uğraması ve bu durumun hayat pahalılığını artırması, alınan yüksek vergiler işçiyi zora sokmakta. Bunun sonuçları patronlar ve işçiler arasında yapılan toplu iş sözleşmelerine de yansımakta. Yeni yılın ilk grev haberleri gelmeye başladı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası üyesi Asil Çelik işçileri toplu iş sözleşmelerinde taleplerinin yerlerine getirilmemesi üzerine 18 Ocak’ta greve başlayacaklarını duyurdular. Ne var ki, hükümet işçi düşmanı karakterini bir kez daha göstererek Asil Çelik işçilerinin grevini “milli güvenliği bozucu” olduğu gerekçesiyle 60 gün erteledi. Bu durum, EMİS ve Birleşik Metal arasında süren toplu sözleşme (TİS) görüşmelerini ve bu sene içinde MESS ile yapılacak TİS’i yakından ilgilendiriyor. Hükümet aldığı bu kararla, bu seneye damgasını vuracak olan metal sektöründeki toplu sözleşme süreçlerinde, 2014’te olduğu gibi grev hakkını tanımayacağının mesajını vermiş oldu. Grev yasaklarına karşı mücadele, 2017’nin temel mücadele başlıklarından birisini oluşturacak.
İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde çalışan İzelman taşeron şirketine bağlı Genel-İş sendikası üyesi 7 bin işçinin ise talepleri toplu iş sözleşmelerinde kabul edilmemiş durumda. Belediye yönetiminin düşük zam dayatmasına karşı işçiler direnişe geçmeye hazırlanıyor.
Ne yamalı bohça bir anayasa, ne de kişiye özel müstakil bir sistem! Çimentosu emek olan adil ve eşit bir düzen istiyoruz!
Keşke Türkiye’nin sorunlarının çözümü başkanlık sisteminde olsa! Keşke başkanlık sistemi gerçekten de sorunlarımızın çözümüne, en azından katkı sağlayabilse! Keşke, iddia edildiği gibi, başkanlık sistemiyle birlikte Türkiye; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel açıdan daha iyi ve ileri bir seviyeye ulaşabilecek olsa! Tüm kalbimizle, sonuna kadar bunu ister ve destekleriz. Türkiye’ye huzur, istikrar, adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik getirecek bir sistemi kim istemez? Lakin hayaller ve iddialar bu şekilde olsa da gerçekler tam tersini göstermekte. Görünen köy kılavuz istemez. Ziya Paşa’nın beyitiyle söylersek, “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca en çok tekrarladığı sloganın, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır, olduğu hatırlanacak olursa, Türkiye’yi olası bir Türk tipi başkanlık sisteminde, herhalde, nelerin beklediğini hayal bile etmek istemeyiz.
Eğri oturup, doğru konuşalım. Başkanlık sistemi dendiğinde Erdoğan için istendiği açık seçik ortada olan bir tek adam sisteminden bahsediyoruz. Erdoğan ki 14 yıldır Türkiye’yi yönetiyor. Ülkenin hali de ortada! Yaşamak istediğiniz ülke böyle bir ülke mi? 10 Aralık 2016’dan bu yana, yani sadece ve sadece üç hafta içinde kent merkezlerinde bombalı ve silahlı saldırılar sonucu 97 insan hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı. Yılbaşı gecesi 39 insanın hayatını kaybettiği İstanbul Reina’da gerçekleştirilen silahlı katliam, görünen o ki, maalesef bu korkunç tablonun sadece son halkası olacak. Üstelik OHAL koşullarındayız. Bu durumda 19 Ocak 2017’de sona erecek OHAL’i üç ay daha uzatmanın kime ne faydası var? Bunun da adını koyalım: OHAL’i uzatmanın anlamı, iktidarın ülkeyi bir başka şekilde idare edemeyecek hale gelmiş olmasıdır. Artık bu, bir iktidar için utanç verici olmanın ötesinde ancak yozlaşma ve çürüme kavramıyla açıklanabilecek bir durumu ifade etmektedir. İstifa mekanizmasının olmadığı, ihmal ve istismarın cezalandırılmadığı, sorumluluğun sürekli konu dışı unsurlara paslandığı, buna mukabil itiraz eden herkesin derdest edildiği ya da bir şekilde cezalandırıldığı, engellendiği bir tablodan bahsediyoruz. Ve bu tablonun sahipleri hem tüm iktidar bizde olsun, hem kimse bizden hesap sormasın, hem de ne yaparsak yapalım sorumsuz olacağımız bir sisteme geçelim diyorlar. Bunun adı dünyanın her yerinde diktatörlüktür.
Hatırlanacağı üzere 7 Haziran seçim sonuçları, koalisyonlar istikrarsızlık getirir denerek, bir anlamda geçersiz sayılmış ve 1 Kasım seçimleri yapılmıştı. Pekiyi, nerede o istikrar? İstikrar vaat edilen dönemde; askeri darbe girişimi oldu, savaşa girdik, binlerce insanımız öldü-yaralandı, on binlerce insan tutuklandı, yüz binlerce insan işinden-gücünden oldu, ekonomi en soğukkanlı kesimler tarafından dahi pamuk ipliğine bağlı olarak tarif ediliyor, toplum en iyimser ifadeyle birbirine tahammül etmekte zorlanan kamplara bölündü ve daha nicesi… Tekrar edelim, TSK uçaklarının meclisi bombaladığı, görev başındaki polisin yabancı büyükelçi öldürdüğü bir ülkeden bahsediyoruz. Ama devlet ve adına hareket eden, ettiği iddiasında olanlar, Noel Baba ile kafayı bozuyor; önce âleme ibret için biraz linç ettirdiği modacıyı tutukluyor. Gülencilerin ipliğini pazara çıkaran Ahmet Şık’ı, beş yıl sonra, üstelik FETÖ ile mücadeleyi milli dava ilan etmişken, FETÖ’cü diye tutukluyor. Bunlar hayra alamet işler değil. Bu yolu seçen bir devlet ve iktidar için üst akla, iç-dış düşmana gerek yok, kendisi kendine zaten yeter! Sorun ülkeyi de kendileriyle birlikte uçuruma sürüklüyor olmaların da…
Oysa istikrar, adalet, birlik, beraberlik diyen, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin ve onun hükümetinin ilk yapacağı iş, vatandaşını insan gibi yaşatmak, onun huzur ve güvenini sağlamak olmalıdır. Asgari ücreti açlık sınırının altında olan bir ülkede, milyonlarca insan aç ve açıktayken, kader birliği yapmış bir toplumdan bahsedilemez. İstatistiklere göre 2017 yılında iki bin işçi iş cinayetlerine kurban gidecek. Fıtrat demeden bu kayıpları engellemek için tüm gücünü seferber etmeyen bir devlet, devlet değildir. Yüzlerce kadının 2017 yılında da erkekler tarafından katledileceğini, binlerce cinsel istismar yaşanacağını biliyoruz. Bunları engellemeyi kendi varlık nedeni olarak görmeyen bir hukuk ve hükümet sistemi, ister parlamenter olsun, ister başkanlık olsun; kaç yazar! Bu ülke bir karar vermek zorunda: Evlatlarımızın ecelleriyle ölecek kadar uzun ve sağlıklı yaşayacakları bir ülke mi, yoksa her eve bir kıyamet gibi düşen kayıplarla mı var olacağız? Türkiye’nin bir beka sorunu olduğunu söyleyenler, ülkeden değil kendilerinden bahsediyorlar. Öyle olmasa ölümü değil hayatı kutsarlar; ölümü değil yaşamı yüceltirlerdi. Biz Türkiye’nin ihtiyacının ne yamalı bohça bir anayasa, ne de kişiye özel müstakil bir sistem olmadığını düşünüyoruz! İhtiyacımız olanın askeri darbe dâhil her tür gericilikten arınmış, sıfırdan, ana ekseni emek olan, laik, demokratik, özgürlükçü bir anayasa olduğuna inanıyoruz; Türkiye için çimentosu emek olan adil ve eşit bir düzen istiyoruz! Ve emin olun, bunu yapabilecek güçteyiz!
“Suriye modeli”
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Saray’ın anayasa değişikliğini bir totaliter diktatörlük rejimine geçiş olarak tanımlarken, bunun “Suriye modeli” olduğunu belirterek “Esad anayasasını tercüme ettiler. Devlet çökertirsen bu hale gelirsin, sonunda gidersin Esad’ın elini öpmeye kalkarsın!” dedi. Adı iktidar tarafından Baas’çıya çıkarılmış Kılıçdaroğlu’nun bu açıklaması, ister bir retorik, isterse samimi bir endişenin sonucu olsun, önemli.
Erdoğan’ın kendi kafasının içinde Suriye’yi model olarak alıp almadığını, eski kankası, sonraki kanlısı Esad’ın anayasasını tercüme ettirip ettirmediğini bilemeyiz. Şüphesiz herkesin başkalarından öğreneceği bir şeyler vardır! Ancak, bir zamanlar bütün Batı’nın bölge için “model” kabul ettiği Erdoğan gibi “yerli ve milli” bir liderin başkalarından kopya modellere, tercüme anayasalara falan tenezzül etmeyeceği de söylenebilir. Hem zaten bizimki, olursa “Türk tipi başkanlık” olacak! Ancak, yine de Kılıçdaroğlu’nun memleketle ilgili endişelerine katılmamak mümkün değil. Ayrıca, CHP Genel Başkanı’nın sözlerinden “Suriye modelinin” iyi bir şey olmadığını da anlıyoruz. Peki, Kılıçdaroğlu’nu endişelendiren bu model nasıl bir şeydir bakalım.
Bir polis devleti…
İşçi Cephesi’nde yayımlanan 28 Ocak 2014 tarihli, “Suriye’yi Hatırlamak” adlı yazımızda Esad rejimini (“Suriye modeli” de denebilir!) tanımlarken şunları söylemişiz:
“… Suriye 1963 Baas darbesinden başlayarak 50 yıl boyunca bir olağanüstü hal rejimiyle yönetilmiştir. Bu, polise ve diğer güvenlik güçlerine olağanüstü gözaltı ve sınırsız tutuklama yetkisi veren bir rejimdir. Doğrudan Esad ailesine bağlı Muhaberat ve özel askeri birliklerle paramiliter güçler (Şebiha) her türlü muhalif toplumsal hareketi en kanlı bir biçimde bastırmakla görevlidir. İşkence son derece yaygındır. Halkın bir daktilo makinesi bulundurması bile izne tabidir. (Tabii, daktilolu dönemde) Baas dışında bütün partiler fiilen yasaktır; varlıklarını ancak “Ulusal İlerici Cephe”ye katılıp resmen Baas’a biat etmeleri şartıyla sürdürebilirler. Basın, fikir, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini sıkı bir denetim altında tutan rejim, muhaliflerine seyahat yasağı uygular. Bütün medya Baas denetimindedir. 1960’lı yıllardan başlayarak yüz binlerce Kürt vatandaşlık hakları ellerinden alınarak “yabancılar” olarak fişlenmiştir. Bütün internet iletişimi sıkı bir sansür ve denetim altında olup blogger’lar ve gazeteciler sistematik olarak baskı ve tutuklanma tehdidiyle yüz yüzedir. Hiçbir bağımsız siyasi ve sendikal faaliyete ve işçi eylemine izin yoktur; muhalif ve devrimci sosyalist faaliyetleri saymıyoruz bile! Kısacası Baas diktatörlüğü, ortalama bir Türk solcusunun, kendi ülkesinde bunların onda birini dahi “ faşizm!” olarak tanımlayacağı (hatta tanımladığı) bir rejimdir (…)
(…) 2000 yılında baba Esad’ın ölümünün ardından hanedan rejimi gereği başa geçen (veya tahta çıkan!) oğul Esad döneminde başlayan “Şam Baharı” ülkenin geleceğinin tartışıldığı birçok demokratik forum ve tartışmanın da yolunu açar. Politik özgürlük taleplerinin yanı sıra özgür ve adil bir seçim talebi de ön plana çıkar. Ancak “bahar” rejim açısından tehlike teşkil etmeye başlamış olacak ki, Ağustos 2000’de bir tutuklama dalgasıyla sona erer. Bu aynı zamanda kendisinden bir demokratikleşme hamlesi beklenen oğul Esad’dan da umutların kesilmesine yol açar…”
Elbette rejimin bu marifetlerine pek çok başka detay eklenebilir. Bu arada, 2011’de, olayları yatıştırmak için 48 yıllık “baba mirası” olağanüstü halin kaldırıldığını da söyleyelim; tabii, baskıyı başka yollarla sürdürmek üzere. Kılıçtaroğlu’nu endişelendiren ve Saray’ı suçlamasına yol açan “Suriye modeli”nin politik ayağı aşağı yukarı böyle bir şeydir.
Her şeyin başı ekonomi..!
Tabii, “model”in bir de ekonomik ayağı vardır. Onu da aynı yazıda şöyle tasvir etmişiz:
“Bu defa bir değişiklik yapalım ve önceki yazılardan farklı olarak mevzuya cenazesi çoktan kaldırılmış “Baas sosyalizminden” değil, devrimci bir halk ayaklanmasını adeta zorunlu kılan “Baas kapitalizminden” girelim. Burada söz konusu olan, yaklaşık yirmi yıldır ivme kazanarak ilerleyen neoliberalleşme süreciyle daha da azgınlaşan, hırsızla polisin birlikte zenginleştiği bir sömürü düzenidir. Bu, yaygın bir rüşvet ve yolsuzluk ağına dayalı, en tepesinde Esad hanedanının olduğu kayırmacı bir “eş-dost-ahbapçavuş kapitalizmi”dir. Bu düzen, rant sağlama ve bu rantı paylaşma esasına dayanır. Bu ranta ulaşmanın en kestirme yolu kapitalistlerle hükümet ve asker sivil bürokrasi mensupları arasında oluşturulan çeşitli işbirlikleridir. Zaten bu rejimde devlet görevlilerinin öncelikli amacı, siyasi güçlerinden istifade ederek servet sahibi olmaktır. Aynı şekilde kapitalistler de devlet yetkilileriyle iyi ilişkiler kurarak daha da zenginleşirler. Suriye, 178 ülkenin yer aldığı aşağıdan yukarıya yolsuzluk sıralamasında 127’ncidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi piramidin tepesinde Esad hanedanı vardır. Mesela bir iddiaya göre 2005 yılındaki petrol gelirlerinin yüzde 85’i Esad ailesine ve ortaklarına gitmiştir. Aşağıdaki örnek, “kayırmacı eş-dost kapitalizmi” tanımlamasının boşa yapılmadığını göstermektedir:
‘Ülkede ekonomik sistemde kayırmacılığın oldukça yaygın olduğu ve hatta finansal güce sahip bireylerin devlet politikalarını dâhi manipüle edebildikleri biliniyor. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, yakın dönemde Syriatel ile 94 adlı iki GSM operatörü arasında yaşanan rekabette bir kez daha gün ışığına çıkmıştı.
2000 yılında halka cep telefonu hizmeti sağlanması amacıyla hükümet, Syriatel ve 94 adlı iki özel şirketi yetkilendirmişti. Syriatel’in % 25’i Mısırlı bir şirkete, % 75’i ise Suriye Devlet Başkanı’nın kuzeni Rami Makhluf’a aitti. 94’ün sahipleri ise Lübnan İletişim Bakanı Mekati ve Rami Makhluf’tu. Şirketler faaliyete girdikten bir müddet sonra Makhluf, Syriatel’in kârından alması gereken payı alamadığını iddia etti. Bunun üzerine Suriyeli yetkililer, Mısır idaresini uyardı. Öyle ki Mısırlı CEO ile Mısırlı Pazarlama Müdürü, Suriye istihbaratı tarafından tehdit ediliyordu. Üstelik Mısırlı şirketin avukatının Suriye’ye girişine dâhi izin verilmedi. Sonuçta, Nisan 2002’de Mısırlı CEO, Suriyeli yetkililer tarafından üç gün içinde ülkeyi terk etmesi yönünde uyarıldı; böylece Makhluf, operatörü tekeline alma hakkını elde etti. Sonuçta, Makhluf özel çıkarları için rejimle yakın ilişkilerini de kullanarak kamu otoritelerini yönlendirmiş ve bu sayede mülkiyet haklarıyla adeta alay edercesine Mısırlı şirketin payına el koymuştu…” (Analist. Kayırmacılığın Esareti Altındaki Suriye Ekonomisi. Osman Bahadır Dinçer-Gamze Coşkun)
Diktatör diktatöre benzer..!
Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği model ve anayasa ithali meselesine dönecek olursak… İllaki kopyacılık gerekmez; ama nihayetinde diktatörlük diktatörlüğe benzer. Üstelik tarihsel, toplumsal, politik nedenlerden kaynaklı kimi farklılıklarına rağmen burjuva diktatörlüklerinin ortak bazı evrensel nitelikleri vardır. Bu rejimler arasındaki düşmanlıklara bakmayın; insanlar gibi rejimlerde dostlarına benzedikleri gibi düşmanlarına da benzerler. Misal, Gezi’den bu yana bizimkinde ortaya çıkan “antiemperyalizm” halleri. Öyle alayı Türkiye’ye düşman (ABD’yi, Almanya’yı kastederek) dış güçler, faiz lobileri, reyting kuruluşları, üst akıllar, emperyalist komplolar, bağımsızlık savaşları, falan… Tabii, dış güçlerin maşası iç hainleri de unutmadan… Yıllar yılı ABD’nin kurdurup iktidara getirdiği söylenen bir partinin genel başkanı, başbakanı, cumhurbaşkanı… olan bir şahsın öyle herkesleri emperyalizmin uşağı olmakla suçlayan antiemperyalizmi… Tabii, öbürü altyapısı ve geçmişi hesaba katıldığında daha tecrübeli, ama bizimki de hızlı öğreniyor; az da laik falan olsa var ya…
Hayalkırıklığı içindeki liberallerin bir kısmı şimdi hapiste; Allah “ulusalcılara yardım etsin!” Bir Esad’ları vardı yakında bir de Tayyipleri olacak, fena halde emperyalizm karşıtı! “Şaka” bir yana, dileğimiz bu şartlarda ne Türkiye’nin Suriye’ye, ne de Suriye’nin Türkiye’ye benzemesi, “model” olarak da, “anayasal” olarak da. Çünkü ikisi de birbirinden beter.
2017’nin kirli bütçesi
2017 yılının merkezi yönetim bütçe kanunu uzun tartışmalar sonucu Meclis’ten geçerek yürürlüğe girdi. Bütçeye göre bu yıl 645,1 milyar TL gider, 598,3 milyar TL gelir bekleniyor. Dolayısıyla, açık verecek bir bütçe ile karşı karşıyayız. Tabii, dolar kurunun 2017’de ne kadar yükseleceğine bağlı olarak bu 46,9 milyar TL’lik açık, öngörülenden çok daha fazla büyüyebilir.
Genel veriler
Bütçeden Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ayrılan pay 76 milyardan 85 milyar TL’ye yükseltildi. Fakat bu paranın 67 milyar 550 milyon TL’si sadece personel giderlerine harcanacak. MEB bütçesinden eğitime harcanacak paranın oranı %8,5; oysa bu oran 2002 yılında %17’idi. Eğitimin gittikçe özelleşmesiyle hane halkının cebinden eğitime harcanan para ise 40 küsur milyar TL civarında. Aslında Türkiye 150 milyar TL’ye Türkiye’deki 18 milyon öğrenciye ücretsiz, kamusal ve bilimsel eğitimi kolaylıkla sağlayabilir. “Ek kaynak göster o zaman” diyenler olabilir. Hemen göstereyim: Yılbaşı kutlamak caiz değildir şeklinde vaazlar vererek toplumu germekten başka bir işlevi olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, %80’i imam maaşlarından oluşan 6 milyar 800 milyon TL’lik bütçesini ve Hazine Müsteşarlığı’nın 6 milyar TL’lik borcunu, 57 milyar 500 milyon TL’lik faiz giderini ödemeyin. (Faiz lobisine karşı olan, vergilerimizden toplanan bu parayı bilime, sağlığa ve eğitime harcar.) Bu parayı MEB’e aktarın. Böylelikle ek hiç bir şey yapmadan kaynak sağlamış olursunuz. Hiçbir şey de kaybedilmemiş olur. Türkiye kazanır.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na ayrılan bütçe ise 5 milyar 147 milyon TL -dikkat edilirse Diyanet’ten daha az- 110 yüksek öğretim kurumuna 25,5 milyar TL para ayrıldı. 4 Diyanet, 110 tane yüksek öğretim kurumu ediyor bu ülkede.
AKP’nin hazırladığı 15. bütçe olan 2017 yılının bütçesi de gösteriyor ki, yıl yıl vergi gelirleri ve bütçe içindeki vergi oranı arttıkça, kamu hizmetlerine ayrılan pay oransal olarak azalıyor. Savaşa, güvenliğe öncelik veren, özel teşebbüslerin ek yükü karşısında ezilen, asgari ücretlerimizle beslediğimiz bu kaynaktan bizlere yansıyan 104 TL’lik “zam” oldu.
Vergi soygunu
Büyük kısmı ücretli çalışanların vergi kesintilerinden oluşan gelir vergisinin, bu yıl 108,5 milyar TL olması öngörülüyor. Ama emekçilerin vergi yükü bununla sınırlı değil. Farkında bile olmadan dolaylı yoldan ödediğimiz vergi oranı çok daha fazla. 140,8 milyar TL katma değer vergisi (KDV), 136,4 milyar TL ise özel tüketim vergisi (ÖTV) ödeyeceğimiz öngörülüyor. Maaşlarımızdan kesilen vergi dışında tükettiğimiz her üründen değişen oranlarda alınan vergiler, bizlere kamusal hizmet şeklinde geri dönmüyor. Yol, su, elektrik olan dönen şey ise yine para karşılığı yapılan hizmet oluyor. Elektrik dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesiyle kabaran faturalarda hala yüksek KDV oranları ve TRT payı gibi gülünç vergiler bulunmaya devam ediyor. Yine vergilerimizle yapılmasına rağmen döviz üzerinden taahhütlü olarak özel şirketlere devredilen köprülere, geçitlere ve bölünmüş yollara, kullansak ayrı para kullanmasak da zarar ettiği takdirde aradaki farkı yine vergilerimiz üzerinden ödüyoruz. Devlet madem para karşılığı hizmet ediyor o zaman şu soru çok meşru bir hal alıyor; Neden vergi ödüyoruz? Devlet her şeyden elini ayağını çekerken vergiler, neden elini ayağını üzerimizden çekmiyor? Neden hala açlık sınırı altında olan asgari ücretliden vergi alınıyor? Devlet bu soruları cevaplamak zorunda! Aksi halde bir soygun devleti haline geldiği tescillenmiştir.
Savaşa bütçe
Ülkede son yıllarda yaşanan kaos ortamıyla zaten her yıl düzenli olarak artan güvenlik harcamaları bu yıl özellikle tavan yaptı. Yıkılan şehirler, Suriye’deki sıcak savaş, artan ekipman ve personel giderlerini beraberinde getirdi. Yavaştan başlayan profesyonel ordu denemeleriyle birlikte tüm bu verileri düşündüğümüzde bütçeden aslan yapının güvenliğe akmış olmasına şaşırmamak gerekiyor. Kaynaklarımızın önemli bir miktarının yıkıma ve ölüme harcanmış olması ayrıca düşündürücü.
Milli Savunma Bakanlığı 28,7 milyar TL, Jandarma Genel Komutanlığı 9,3 milyar TL, Emniyet Genel Müdürlüğü 23,5 milyar TL, Sahil Güvenlik Komutanlığı 650 milyon TL olmak üzere 62 milyar TL’lik para bütçeden harcanacak. Bu paranın 15 milyar TL’si mal ve hizmet giderleri kalemi. Bu arada sağlığa harcanan toplam paranın güvenliğe harcananın neredeyse yarısı olduğunu belirtelim: 30 milyar TL.
Güvenlik adı altındaki savaş harcamaları öngörülen rakamlar sadece 2017’de El Bab ardından Mümbic ardından Rakka, Sincan şeklinde hedefler koyan hükümetin ne öngördüğünü bilemeyiz, fakat bu bütçenin bu maliyeti kaldırmayacağı ortada; aradaki farkı elbette daha fazla vergi yükü ile karşılamaya çalışacaklar. Bize ise yine güvenlik harcamaları arttıkça nerede öleceğimizi bilemeden güvensizlik içinde yaşamak düşecek.
Oysa kamu kaynaklarımızı kullanarak emeğe ayrılan bütçeyi şu an olduğundan daha yukarılara taşıyabiliriz. Maddi birikimimizi savaşa ve ölüme harcamak yerine düzenli olarak artan ve tek banka altında toplanmış ulusal artı değer fonu oluşturarak refah düzeyinin arttırılması hayal değil.
Özelleşmeye harcanan kamu kaynakları verimsizliği de beraberinde getiriyor. Bu verimsizliğin ve boşa harcanan onca paranın önüne geçmek için kamu kaynaklarını kamu için kullanmak şart. Metalaşmanın önüne ancak bu şekilde geçilebilir.
Tüm bunların yapılabilmesi için gereken kaynak tam önümüzde duruyor; Türkiye’nin en zengin 100 ailesinin mal varlıkları ve sahip oldukları şirketlerin karlılıkları tüm ülkeyi müreffeh kılacak boyuttadır. Yapılması gereken şey çok açık…
Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), 8 Ocak günü, Makine Mühendisleri Odası’nda ‘solda birlik’ başlıklı bir toplantı gerçekleştirdi. Türkiye ve dünyanın içinden geçmekte olduğu süreç, solun ve işçi sınıfının durumu, solda birliğin nasıl sağlanabileceği konularına değinilen toplantı mücadelede kaybedilenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Toplantının açılış konuşmasını yapan İDP temsilcisi, konuşmasında uluslararası devrimci Marksist bir yapının inşasının önemini vurguladı. Her türden ulusal kurtuluşçu, gerillacı, Stalinist partinin artık kapitalizmin ilgası ve özel mülkiyetin kaldırılması için mücadele etmeyi tamamen bırakıp kapitalizmi daha yaşanabilir, daha insancı bir hale getirebileceklerine inandıklarını belirtti. Dünya kapitalist sisteminin 2008’de başlayan küresel ekonomik krizinin etkisiyle emekçi kitlelerin ayaklandığı, bu ayaklanmaların başına ise kendilerini ‘parti olmayan partiler’, ‘gökkuşağı partileri’ olarak tanımlayan ‘sınırsız demokrasi’ vaat eden yapıların geçmiş olduğunu ifade etti. Hatırlamakta yarar var ki, bu partilerden İspanya’da Podemos, Yunanistan’da SYRIZA gibi yeterince güç kazanıp meclise giren hatta hükümetin başına geçen örneklerde, meclise giren milletvekilleri meclise girişlerinin ardından arkalarındaki kitlenin taleplerini hiçe saymış, çoğu zaman ise partilerinin bile kontrollerinden çıkmışlardı.
“Önderliksiz geniş yığınlar neyi istemediklerini biliyorlar; sorun neyi istediklerini belirleyememiş olmaları.” İDP temsilcisi bu sözlerinin ardından ABD’de Trump’ın iktidara gelmesinden, Fransa’da göçmen karşıtı politikalarla Le Pen’in sandıktan galip çıkma ihtimalinin olmasından yalnızca sağın güçleniyor oluşu sonucunun çıkartılmaması gerektiğini, kitlelerin yıllardır oy verdikleri olağan partilere artık güvenmediğini, sistem dışı çıkış yolları aradığını söyledi. Türkiye’de ise, iktidarın gücünün işçi sınıfının örgütsüzlüğünden geldiğini, bunun nedenlerinden önemli bir tanesinin de sol hareketin işçi sınıfı gerçeğinden uzak yaşıyor oluşu olduğunu belirtti. Bu sorunu çözmeye başlamak için en önemli aracın güç birlikleri olduğu, İDP’nin de en ufak bir ön koşul koymaksızın diğer sosyalist partilerle ortak talepler etrafında uzlaşmak üzere masaya oturmaya hazır olduğunu belirtti. Parçalı ve birbirinden yalıtılmış mücadeleler arasında koordinasyonun bu şekilde sağlanabileceğini, bunun ise Arjantin’de İşçilerin ve Solun Cephesi (FIT) deneyiminde başarıldığını vurguladı. “İlk adım yoksa bin kilometrelik yol da yok.” şiarıyla Türkiye’de solun sınıf temelli ilkeli bir birlikteliği için bizim de işe koyulmamız gerektiği belirtilen konuşmada dış borçların ödenmesinin reddi, kadın cinayetlerine, taciz ve tecavüz vakalarına karşı mücadele, ulusal sorunun sınıf mücadelesi ekseninde çözülmesi gibi temel ilkelerde ortaklaşılabileceğini söyledi. İşçi sınıfının bütün baskılara rağmen mücadele etmeye devam ettiğini vurgulayan konuşmacı sözlerini “İşçi sınıfı dünya devrimci solunu içgüdüsel olarak göreve çağırıyor.” diyerek tamamladı. İDP temsilcisinin konuşmasının ardından sözü, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal üyesi, İşçilerin ve Solun Cephesi bileşeni Sosyalist Sol (Izquierda Socialista)’un Arjantin parlamentosu ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’ya devretti.
Sözlerine Türkiye’de gerçekleşen böylesi bir etkinlik için İDP’ye teşekkür ile başlayan Giordano bir Enternasyonal çatısı altında mücadele etmenin önemini vurguladı. Ekim Devrimi’nin 100., Nahuel Moreno’nun ölümünün 30. yılında kapitalist hükümetlere karşı mücadelenin bizleri Enternasyonal altında birleştirdiğini ifade etti. Arjantin’deki FIT deneyimini anlatmadan önce Arjantin’in genel politik durumunu özetleyen Giordano, Arjantin’de Türkiye’deki 12 Eylül cuntasına benzer bir şekilde 1976’da askerî diktatörlüğün yönetimde olduğunu fakat bu yönetimi Türkiye’dekinin aksine Arjantin işçi sınıfının mücadeleler ile yıktığını belirtti. Arjantin’de 2001’de çıkan ayaklanmalar sonucu 15 günde 5 başkanın koltuklarından olmasına rağmen, Giordano, bu dönemde devrimci solun bir alternatif yaratamadığını da vurguladı. Geçtiğimiz sene seçimle iktidardan düşen ve kendini sol olarak tanımlayan Kirchner hükümetinin ikili bir söylemi olduğundan bahsetti. Buna göre Kirchner hükümeti bir yandan emperyalizme karşı olduğunu söylerken diğer yandan hiçbir çok uluslu şirketi kamusallaştırmamıştı. Bu durum karşısında ise halk tepki oyu olarak merkez sağda bulunan Mauricio Macri hükümetine oy vermişti. Bugün Arjantin ekonomisinin küçüldüğünü söyleyen Giordano, hükümetin buna karşı çözüm yolunun ise kemer sıkma politikaları uygulamak olduğunu belirtti. Bütün bu çerçevede Sosyalist Sol’un, 2011 yılında, FIT’in kurulması için başı çektiğini söyledi. İşçi Partisi (Partido Obrero) ve Sosyalist İşçilerin Partisi (Partido de los Trabajadores Socialistas) adlı iki Troçkist parti ile belirli ilkeler etrafında bir seçim ittifakına giden Sosyalist Sol hâlihazırda bu cephenin içerisinde mücadele vermekte. FIT’in bir seçim cephesi olduğunu, birleşik devrimci cephe olmadığını belirten Giordano her partinin kendi öz işleyişini sürdürdüğünü vurguladı. Ayrıca meclise giren milletvekillerinin işçi sınıfından ve devrimci partiden kopmamaları için Bolşevik yöntemleri kullandıklarını; buna göre, milletvekillerinin ortalama bir işçi maaşından fazla maaş almadıklarını, maaşlarının fazlasını devrimci partiye ve sınıf mücadelenin ihtiyaçlarına ayırdıklarını, seçilen her milletvekilinin parti tarafından geri çağrılabildiğini ve milletvekillerinin göreve başlamadan önce istifa dilekçelerini partinin kasasına koymak zorunda olduklarını belirtti. Türkiye’de solun “demokrasi cephesi” adı altında işçi sınıfından uzak birliktelikler kurmaya çalışmasının sol için büyük bir engel olduğunu vurguladı. Arjantin’in Troçkist partilerin kitlesel güçleri açısından, bir yanıyla istisnaî özellikler taşıdığını söyleyen Giordano diğer yanıyla solun ilkeli birlikteliği taktiğinin her ülkede uygulanabilir olduğunu belirtti.
Giordano’nun konuşmasının ardından, soru-cevap bölümüne geçilmeden önce, salonda bulunan Suriye’den Demokratik Sol Parti’nin üyesi Rami Atassi salonu ve konuşmacıları selamladı. Esad’ıb, IŞİD’in, İslamcı grupların yenilmesi, emperyalizmin geri çekilmesi için mücadele ettiklerini ve mücadelelerini ancak uluslararası çapta destek ile büyütebileceklerini belirtti.
Soru-cevap bölümünde ise öne çıkan sorular şunlardı:
“FIT benzeri bir yapının Türkiye’de olmamasının nedeni Türkiye’deki ulusal sorun olabilir mi?”
“Arjantin’de kadın mücadelesi alanında solda birliktelik var mı?”
“Arjantin’de sendikal mücadeleyi nasıl yükselttiniz?”
“Arjantin’de askerî diktatörlüğe karşı tabandan mücadele nasıl örgütlendi?”
“Castro-Chavizm’in FIT’e bakışı nedir?”
Giordano’nun yöneltilen soruları cevaplamasının ardından toplantı sona erdi.
Metalde TİS süreci ve grevler
Kilit önemdeki metal sektöründe grev çanları çalmaya başladı. Elektro Mekanik Metal İş Verenleri Sendikası (EMİS) ile DİSK’e bağlı Birleşik Metal-iş arasında Eylül 2016’da yapılan toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde uzlaşma sağlanamaması sonucunda fabrikalara grev kararı asıldı.
Grevler 20 Ocak’ta başlayacak. TİS sürecinin muhatabı Birleşik Metal-İş’e bağlı 2200 işçi taleplerinin gerçekleştirilmesinde kararlı. İşçiler, General Elektrik, ABB Elektrik, Schneider Elektrik ve Schneider Enerji’ye bağlı fabrikalarda grev oylamaları yapıyorlar ve yüksek oranda, hemen hemen her fabrikada grev lehine kararlar çıkıyor. İşçiler, yemek aralarında ve molalarda eylemler düzenleyerek greve hazırlık yapıyorlar. Ayrıca bazı fabrikalarda iş yavaşlatma da başladı.
Bu grev süreci 2014 yılında yine Birleşik Metal-İş ile bir başka işveren sendikası olan Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) arasındaki sözleşme sonunda gerçekleşen ve hükümetin kararıyla engellenen grev dalgasının bir devamı. Tamamlanmamış olan bu süreç, engelledikçe ve ertelendikçe bir sonraki dalgada metal sektöründeki işçilerin kararlılığı daha sert oluyor. Dolayısıyla MESS ve EMİS süreçlerini bir bütünün parçaları olarak okumak gerek.
OHAL altında elde edilecek bir kazanımın MESS’e bağlı işçilere de cesaret vereceği çok açık. Birleşik Metal’in toplu sözleşmesi sürecini başarıyla tamamlaması, sendikanın yeni bir atılım yapmasını sağlayarak, mafyatik sarı sendika Türk Metal’in kendi tabanı tarafından illallah edilmiş bürokrasisinin tahtını sarsabilir. Fakat bu süreç, hayal kırıklığı ve yenilgi altında bittiği takdirde Birleşik Metal-İş’in geleceği sorgulanacaktır. Bu durum sendika için sonun başlangıcı olma potansiyeli de taşıyor.
2014’te bile hükümetin kamu güvenliği ve ekonomik zarar sebebiyle izin vermediği bu haklı ve analarının ak sütü gibi helal grevlere karşı, içinde bulunduğumuz OHAL ve politik kriz dalgası içinde hükümetin tavrının aynı olacağını söyleyebiliriz. EMİS dayatmaları lehine hükümet tarafından engellenmek istenecek bu grev, meşruluğu husunda ekonomik taleplerin de dışında çıkarak OHAL ve EMİS dayatmalarının aynı madalyonun iki yüzü olduğunun teşhirini yapacak bir mücadele hattını örmeli. Öyle ki, şu durumda metal işverenleri bir grev dalgasını arkalarında hükümet olmadan karşılayacak durumda değiller. Nasıl ki grev sürecinde EMİS, MESS ile dayanışacaksa, MESS fabrikalarındaki işçilerin EMİS fabrikalarında grevdeki işçilerle dayanışması ve mücadele etmesi de zaruridir. Kolluk güçlerini de arkalarına almış işverenlerin dayatmalarına başka türlü direnç gösterilemez. Hatta EMİS’e başka sektör yöneticilerinden de “dayanın” mesajlarının gideceğini biliyoruz. Çünkü burjuvazi, bu sürecin işçiler lehine sonuçlanması halinde işçi sınıfına başta metal olmak üzere diğer sektörlerinde bir bütün olarak mücadelede güç, moral ve cesaret vereceğini, birçok sendika bürokratından daha iyi biliyor. Çünkü onlar, bunun bir sınıf savaşı olduğunun fazlasıyla bilincindeler ve ona göre hareket ediyorlar. Aynı bilinçle bizim de hareket etmemiz gerekiyor. Görüntüye aldanmayın. Gerçekten güçsüzler. 2014 yılının grev dalgası MESS’i öyle ürkütmüştü ki, içinden bir grup (yukarıda saydığımız şirketler) koparak EMİS’i kurdu. Grevin lafı bile patronları bölmeye yetmişti. Yeni sendika EMİS daha ilk sözleşme sürecinde böylelikle grevle karşı karşıya kalmış oldu.
Ülkede artan hayat pahalılığı, enflasyon oranı, artan vergiler, zorunlu maaş kesintileri gibi etkenleri düşündüğümüzde EMİS’in 145 TL’lik zam dayatması hukuksuz ve kabul edilemez. Oysa İşçiler 700 TL zam istiyor.
Grevler başlar başlamaz diğer sektörlerden işçi sendikalarının ve siyasal partilerin işçilerle dayanışması ve Birleşik Metal-İş yönetiminin karalı tutumu kritik önemde.
Ülkede anayasa değişikliği ile yeni bir baskı rejimi kapımızdayken, bu süreçten işçi sınıfının her bir sektörü ve ferdi etkilenecekken tekil grevler ve mücadelelerin birleşik bir genel greve dalgası yaratması, sadece talep edilen insanca ücret kazanımını sağlamayacak, aynı zamanda daha demokratik bir ülkenin de önünü açacaktır. OHAL ve EMİS dayatmalarına karşı yaşasın sınıf dayanışması, sınıf mücadelesi!
Teröre karşı mücadele cephesi!
Türkiye, “teröre karşı mücadele” adı altında, “birlik ve beraberlik” içinde emekçilere yönelik bir “terör rejimine” sürüklenmek isteniyor. Bu nedenle “milli seferberlik” dahi ilan edildi!
Bu gidişata karşı ne yapılması gerektiği sorusunun cevabı genel tekerlemelerin ötesinde büyük önem taşımaktadır. “Tayyip’in gizli ajandası” veya “Bunlar şeriatı getirecek!” gibi “geyik muhabbetlerinin” ötesine geçilmelidir. Durum gerçekten vahim. Tehlike, sadece Saray’ın elindeki devlet gücüyle tamamlamaya çalıştığı bir “iç savaş rejimi” sürecinden değil, aynı zamanda bu sürecin harekete geçirdiği ve geçireceği denetimli veya denetimsiz karşıdevrimci dinamiklerden de kaynaklanıyor. Rejimin, varlıkları giderek aleniyet kazanan paramiliter güçlerinin yanı sıra, mesela faşistler, İslamcı-faşistler, çeşitli radikal İslamcı gruplar, toplumsal bir taban kazandığı açık olan IŞİD’çiler, Suriye ve Irak’ta boy gösteren ve Türkiye’de de kolayca örgütlenebilecek selefi gruplar bu “şenliği” kaçırmak istemeyeceklerdir! Ayrıca Suriye’de çeşitli operasyonlar için devletimiz tarafından eğitilip örgütlenip donatılmış “ÖSO”cuları iç toplumsal ve politik çatışmalarda göreceğimizden kimsenin şüphesi olmasın!
Doğru bir savunma hattı
Bu şartlar altında öncelikle doğru bir “savunma hattı” oluşturulması büyük önem kazanıyor. İktidar, bugüne kadarki “başarılarını” muhalefetin böyle bir savunma hattını oluşturamamasına veya bu hattı yanlış bir temelde oluşturmasına borçludur. Bu hat, başlangıçta mümkün olan güçlerin birliği üzerinden kurulmaya başlansa da, gerçek toplumsal güçleri ve toplumsal karşılığı olan güçleri (zaten gerçek bir güç olmanın en önemli şartı budur) kapsamadığı sürece etkisiz kalacaktır. Bu aynı zamanda “karşı tarafta” kalan güçlerimizin, yani gerici partilere oy veren emekçilerin kazanılmasının zorunlu olduğu anlamına de gelmektedir. İktidarın devamını sağlayan, bir “sosyal yardım” ağı vasıtasıyla zenginle yoksulu bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasını parçalamanın tek yolu işçi sınıfı eksenli, sınıf mücadelesini temel alan bir cephedir. Ancak böyle bir cephe bir yandan sınıf güçlerini ve toplumun ezilen kesimlerini bir araya getirirken, öte yandan, güç kazandığı oranda iki taraf arasındaki kararsız unsurları da yanına çekebilecek veya tarafsız kalmalarını sağlayacaktır. Aksi halde toplumun ezilenlerinin, bugün başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok yerinde görüldüğü üzere, çeşitli gerici güçlerin peşine takılması kaçınılmazdır. Görece güçlü işçi sınıfı partilerinin olmadığı, sınıf mücadeleci sendikaların gücünün çok sınırlı ve büyük çoğunluğu örgütsüz işçi sınıfın ciddi bir siyasi gerilik içinde olduğu koşullarda bir “emek cephesinin” kurulmasının bütün güçlüklerine karşın, bu yolda çaba sarf edilmesi zorunludur. Elimizden gelenin bu olduğu bahanesi veya “aşamacı” mantığın malûm “ideolojik” gerekçeleriyle zaten tabanının hemen hemen tamamı emekçilerden oluşacak (aynı Gezi’de olduğu gibi) bir ittifakı “demokrasi” adına burjuvazinin peşine takmak affedilmez bir hata olacaktır.
“Sınıf indirgemeciliği” mi?
Bunun bir “sınıf indirgemeciliği” olduğunu söyleyenler çıkabilir. Böyle bir cephenin programının bugün çok ağır bir tehlike altında olan demokratik hak ve özgürlükler ve laiklik talebini içereceği ortadadır. Ancak böyle olması mücadelenin burjuvazinin kuyruğuna takılmasının veya burjuvaziyle ittifakın gerekçesi olamaz. Aksine burjuvaziden kopulduğu oranda emekçiler ve onların Türkiyesi adına bir başarı şansı vardır. Bunun anlamı demokrasi, özgürlük ve laiklik talebini, geçmişin (aslında hiç yaşanmamış) “altın çağına” dönmek için değil, sınıfsal bir perspektifle geleceğimize yönelik olarak savunmaktır. Sınıf mücadelesini esas almak, mücadeleyi “fabrika-sendika-toplusözleşme” alanına sıkıştırmak değil, aksine toplumsal alana yaymaktır. Bilindiği üzere işçi sınıfı sadece bir “ekonomik sınıf” değil, esas olarak bir “toplumsal sınıf”tır. Bu nedenle sınıf mücadelesinden kastımız, bu mücadeleyi ve sınıfsal bir programı toplumun bütün alanlarına taşımaktır. Gidişatın yönünü emekçilerin lehine değiştirebilecek tek unsur sınıfsal güç ilişkileri ve dengelerindeki değişimdir. Pek çok örneğin yanı sıra Bursa’daki “Metal Fırtına”nın da kanıtlandığı gibi, günlük hayatlarında AKP veya MHP yanlısı olan çok sayıda işçinin yoğunlaşmış bir sınıf mücadelesi içinde, bir grevde, direnişte veya fabrika işgalinde ciddi bir bilinç sıçraması yaşadığı görülmüştür. Birbirinden farklıymış gibi görünen çok sayıdaki “dolayımlar” üzerinden yürüyen tarihsel sürecin son kertede iktisadi unsur tarafından belirlendiği bir gerçektir. Bizim memlekette de siyasi iktidar dahil pek çok şeyin kaderi, nihayetinde, hâlâ sürmekte olan ve başta Avrupa, dünyanın birçok bölgesini siyasi olarak altüst eden dünya krizinin basıncı altındaki iktisadi alanda belirlenecektir. Bu memlekette herkesin çok iyi bildiği gerçek, seçmen davranışlarının (buna toplumsal anlamda başka davranışları da ekleyebilirsiniz) görece uzun vadede iktisadi durum tarafından belirlendiğidir. Bugünün şartlarında, bu “uzun vade” siyasal koşulların da etkisiyle bir hayli kısalabilir. Ancak bu durum bize kendiliğinden “devrimci” garantiler sağlamaz. Ama bazı olanaklar sağlayabilir. Egemen sınıflardan ideolojik ve politik olarak bağımsız devrimci bir önderliğin ve öznenin olmadığı durumlarda iktisadi krizler karşıdevrimci sonuçlar verir. Bu nedenle devrimci sosyalistler tarafından yapılacak her türlü cephe ve ittifak önerisinin her şeyden önce toplumsal “özne” ve bu güç birliklerinin sınıfsal karakteri sorununa doğru cevaplar vermesi gerekmektedir. Gezi’nin duraklayıp geri çekilmesine yol açan “özne” sorunu, çözülememesi halinde içinde yol aldığımız bu tehlikeli süreçte çok daha vahim sonuçlar verecektir. Bu durumda mesele “en iyi ihtimalle” burjuvazinin kendi içinde ve elbette bedelini yine bizlerin ödeyeceği şartlarda çözülür; ya da en kötü ihtimaller gerçekleşir…
Neleri temsil etmeli?
Türk ve Kürt emekçilerinin birliğini ve bütün ezilenlerin mücadelesini temsil etmesi gereken böyle bir mücadele cephesi, her şeyden önce emek örgütlerini, sendikaları, emek eksenli siyaset yapan güçleri, işçi sınıfı içinde örgütlenebilmiş veya örgütlenmeye çalışan partileri, her türlü sınıf mücadelesini, grevi, direnişi, işgali, sendikalaşma kavgasını kapsamak zorundadır. Bu, sınıf mücadelesinin çeşitli alanlarını ve tek tek sınıf mücadelelerini birleştirebilecek bir kutba dönüşebildiği oranda güçlenecek, etkisini artırabilecek bir cephe olmalıdır. Üretim içindeki konumuyla sistemin “sinir uçlarını” etkileyebilecek bir gücü esas almayan cephelerin başarı şansı yoktur. Üstelik her şeyin altüst olduğu koşullarda böyle bir toplumsal gücün yokluğu, mücadeleyi kimin kime vurduğu belli olmayan “ilkel” bir boğuşmaya, kanlı bir kaosa dönüştürecektir. Türkiye yeniden “toparlanacaksa” bu işçi sınıfı önderliğinde olmalıdır.
Son olarak bir mücadele cephesinin sadece “tepelerde” değil, “tabanda” da gerçekleşmesi gerektiğini belirtelim. Bu, ittifakın temellerinin aynı zamanda fabrikalarda, işyerlerinde, mahalle ve semtlerde, okullarda, sokaklarda atılması anlamına gelir. Buralarda bir araya gelip örgütlenemeyen hiçbir ittifakın mücadele şansı yoktur. Elbette “bayrakları karıştırmadan”, ancak, ortak mücadeleyi, savunmayı birlikte örgütleyerek, birbirimizin yardımına koşarak…
“Teröre karşı mücadele” ancak bu şekilde kazanılabilir, “birlik ve beraberlik” ancak bu yolla sağlanabilir, bağımsız ve özgür “yeni Türkiye” ancak böyle kurulabilir…
Çözüm, iktidarın ilan ettiği “milli seferberliğe” karşı “sınıf seferberliğidir!”
Sermayeyi zorunlu BES’liyoruz!
Sayın okuyucum, konumuz 1 Ocak itibariyle başlayan zorunlu bireysel emeklilik sistemi. Gerçi ben, zorunlu bireysel tasarruf sistemi diyorum. Yeni yılla beraber, 1000 kişi ve üzeri işçi bulunan şirketlerde çalışan, 45 yaşından küçük olan herkes net maaşlarının yüzde 3’ünü bu sisteme aktarmak zorunda. Bununla da kalmıyor; 250-1000 çalışanı bulunan özel sektör de 1 Nisan 2017’de; 100-249 çalışanı olan özel sektör 1 Temmuz 2017’de; 10-49 çalışanı olanlar işverenler aracılığıyla 1 Temmuz 2018’de, 5-9 çalışanı olanlar ise 1 Ocak 2019’dan itibaren sisteme girebilecek. Yani evet sen de bu sisteme dahil olacaksın.
Mesela; “benim mevcut BES’im var, ben girmesem de olur” diye düşünüyorsanız: Devletimiz sizi de düşünmüş ve demiş ki; bu BES’e girmek zorundasın. Ya mevcut BES’ini durdur, ya da iki BES’i de öde. Tercih senin, ancak; her iki BES’i de ödersen, ikisine de devlet katkısı veririm demiş.
Biraz da BES’in çalışma şeklini anlatayım: Çalıştığın şirket her ay maaşının yüzde 3’ünü (Bakanlar Kurulu’nun yükseltme yetkisi var) kendi seçtiği bir sigorta şirketine aktaracak, maaşının yüzde 3’ünün yanı sıra devlet de yüzde 25 destek verecek; bir de 2 ay içinde caymazsan, 55 yaşına kadar kalırsan, 1000 TL veriyor. Vay be diyorsun değil mi okurum, oradan 1000 TL, oradan yüzde 25 süper diyorsan bence al eline kalemi kağıdı hesap yap, sonra onu da 10 yıla böl. Tabii bu sırada paranı şirketin düzenli yatıracağı (yatırmazsa ay başına 100 TL gibi komik para cezası var) seçilen fon şirketinin zarar etmeyeceği ya da batmayacağı (batarsa devlet garantisi yok) ve fon içinden aldığın devlet bono ve tahvillerinin duble yol gibi harcamalarda kullanılmayacağı veya dış-iç borç ödenmeyeceği (KEY ödemelerinin nasıl geç verildiğini unutmayalım) umuduyla sistemdesin. Velev ki her şey yolunda gitti; bana emekli olduktan sonra aylık 200 TL ek ödeme yapılacakmış, sizi bilmem!
Pekiyi sayın yazar, nasıl BES’ten çıkarız dersen: Maaşından kesinti yapıldığı andan itibaren 2 ay içinde cayma hakkın var. 2 ay içinde cayarsan, hiçbir kesinti olmadan maaşını alırsın. Yok çıkmazsan, yönetim kesintisi ve fon kesintisi adı altında maaşından kesintiler yapılacak. Caymak için şirkete elektronik posta atman, şirketin de 5-10 iş günü arasında bunu sigorta firmasına göndermesi gerek. 10 iş günü sonunda parana kavuşabilirsin. Bunları yaptın, 2 ay içinde caydın, oh be kurtulduk deme çünkü; yeni bir şirkete geçtiğinde orada BES varsa sisteme yine otomatik geçiyorsun ya da caydıktan 2 yıl sonra iş değiştirmesen bile yine dahil oluyorsun. Caymak için aynı şeyleri tekrar yapman gerek, sakın yılma!
Bunu yapan başka ülke var mı diye sorarsanız: 1970’lerde diktatör Augusto Pinochet Şili’de buna benzer bir uygulama yapmış. Polis ve asker dışındaki herkesten kendi primini ödemesini istemiş; bütün baskılara rağmen bu sistem zamanla çökmüş.
Bu sisteme 13 milyon kişinin gireceği öngörülüyor. Aylık ortalama 80 TL para yatırılsa devasa bir fon oluşuyor. BES, kıdem tazminatının da bu fona aktarılması için bir adım, kamusal güven yerine kendini piyasaya terk edilmiş bulacak olan işçi sınıfı üzerinden hem aylık milyarlarca para kazanılacak hem de işçi sınıfı kendi parası ve emeğiyle ezilerek boyun eğdirilmeye çalışılacak. Ancak unuttukları bir şey var sevgili okurlarım; tarih bize örgütlenmiş işçi sınıfının kimseye boyun eğmediğini öğretti. O yüzden herkesi zorunlu BES’e hayır demek için mücadeleye çağırıyorum. Keza ben öyle yapacağım.
Asgari ücret: 1.404,06 TL
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2017 yılı için asgari ücreti belirledi. Buna göre asgari ücret -Asgari Geçim İndirimi (AGİ) dahil- 1300 TL’den %8 oranında artışla 1404,06 TL oldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Müezzinoğlu %6,5 enflasyon oranını göstererek %8 oranında artışla bir düzenleme yaptıklarını, önümüzdeki dönemde daha uygun şartlarda işçiye daha yüksek bir ücret verebileceklerini, ancak bu dönemde ellerinden bunun geldiğini bildirdi.
Geçen hafta merkez medyada ilk paragrafa benzer açıklamaları okuduk. Buna göre emekçilerin ücretleri TÜİK rakamlarına göre açıklanan enflasyon rakamın üzerinde artmıştı. Gerçek acaba böyle miydi?
2002 – 2012 yılları arasında Türkiye, faizlerin düşük olduğu dünyada, yüksek oranlarda faiz vererek dünyadaki dövizi topladı. Bu paralarla ekonomi canlı tutuluyordu. Dönem tam bir lale devriydi. Emekçilerin alın terine temliklenen yurt dışından gelen döviz ile görünür belediye yatırımları yapılıyor, bunun yanında borç parayla sermaye sınıfına yol açılıyordu. Burjuvazinin yatırımları ise sanayi alanında değil, yüksek rant getirisi olan inşaat alanında yapılıyordu. SİT alanları, tarımsal alanlar, vadiler, dereler aklınıza neresi geliyorsa şantiyeye çevirildi ve satıldı. Tarihin, bu coğrafyanın 2. Lale Devri olarak yazacağı bu dönem vahşi bir şekilde gelmişti. Ancak her lale devrinin çok sert bir şekilde bitmek gibi kötü bir huyu vardır.
Üretimin olmadığı ancak nakit paranın olduğu tatlı düzen 2012 yılından sonra sarsılmaya başlamıştı. Arap isyanları, Gezi direnişi ve Suriye’deki devrimci ayaklanmanın kirletilip dünya egemenlerinin vekalet savaşına evrilmesi ile fare tıkırtısından ürken sermaye için Türkiye ekonomisi, istikrarsızlaşan bir ekonomi olmaya başladı. Artık sermaye piyasalara eskisi kadar hızlı akmıyordu. Üstüne üstlük Türkiye bütün kartlarını Suudi – Katar ittifakına yatırmıştı ve Suriye’de vekalet savaşını kaybetmişti.
Türkiye artık terörizm riskinin arttığı, antidemokratik uygulamaların kanıksandığı, kamuoyunun kısır tartışmalarla oyalandığı bir ülkeye dönmüştü. Devlet gırtlağına kadar borçtaydı ve bunu kendi imkanları ile ödeyebilecek şartlar da mevcut değildi. Türkiye’nin en büyük ithalat kalemi olan enerjide fiyatlar büyük oranda düşmesine rağmen işler yolunda değildi. Halihazırda emekçi kesim üzerinde dikilen yüksek vergi yükü arttıkça artıyordu.
Trump’ın Amerikan seçimlerini kazanması ve Amerika’nın dünyadaki dolarları yuvaya çağırması da bu tabloya tuz biber ekti. Amerika’daki altyapı yatırımlarını artıracağını deklare eden Trump, gelişmekte olan ülkelerde bulunan dolarları FED’in faiz artırmasıyla Amerika’ya geri çağırdı.
Şu anda Türkiye’nin durumunu, tefeciden aldığı paranın hepsini barbutta batıran bir aile babasına benzetebiliriz. Kısa ve orta vadede ödememiz gereken borç yükü elimizde olan rezervlerin üstünde. Her ne kadar bu borç özel sektörün borcu olarak gözükse de özel sektör borçları da devlet garantisinde olduğundan bu bedelin ülkenin emekçi sınıfından çıkarılması kuvvetle muhtemel.
Gelelim 1.404,06 TL asgari ücrete. Geçen yıl 30 Aralık 2015 tarihinde asgari ücret AGİ dahil 1300 TL olarak açıklanmıştı. O dönem 1 dolar 2.9076 TL değerindeydi. O dönem asgari ücretin USD karşılığı 447.10 USD’ydi. 30 Aralık 2016 tarihinde ise dolar 3.5192 değerindeydi. 30.12.2016 itibariyle artık asgari ücretimiz 398,97 USD değerinde. Yani maaşlarımız %8 oranında artarak yaklaşık 50 USD azaldı. Üstüne üstlük zorunlu bireysel emeklilik sistemi başlamadı bile. Önümüzdeki aylarda maaşınızın %3’ünün zorunlu olarak bir tasarruf fonuna devredildiğini göreceksiniz.
Türkiye’nin emekçi sınıfı önümüzdeki karanlık döneme tefeciden aldığı borç parasını barbutta kaptırmış bir hükümetin yönetiminde giriyor. Bu düzene ses çıkartanlar derhal derdest edilirken, tefeci zebellah gibi ülkenin başına çökmeye çalışıyor. İktidar, bize reva görülen açlık sınırının altındaki 1.404,06 TL ücretimiz ile tefeciye olan borçlarını bize ödetmek isteyecek.
Yansıtma: “Hainler, gayri milliler, dış güçler ve benim milletim!”
Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere çok sayıda HDP’li milletvekili, birçok suçlamanın yanı sıra “halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa alenen tahrik veya aşağılama…” suçlamasıyla tutuklandılar. Bu suçlama sadece HDP’lilere yönelik değil. Pek çok kişi bu suçu işlemekle suçlanarak gözaltına alındı, tutuklandı. Tabii, bir de cumhurbaşkanına hakaret suçu var ki, bu suçu çeşitli kanallarla işlediği iddia edilenler artık büyük bir kitle oluşturmaya başladı…
Aslında başta Cumhurbaşkanı, AKP camiası, destekçileri ve medyasının sabah akşam hiç durmaksızın işlediği hakaret, nefret ve tahrik suçları ve bu suçları kapsayan ceza maddeleri, psikolojideki “yansıtma” durumunda olduğu gibi, ters yöne çevrilip muhaliflerin sindirilmesinde, içeri tıkılmasında kullanılıyor.
Psikolojik mi?
Elbette öyle bir yönü de var, ancak sorunun esası “psikolojik” falan değil, doğrudan toplumsal ve politik. İktidar kaynaklı maddi ve manevi terörün, din-iman dolayımı üzerinden yürüdüğüne bakmayın, kavga, asla kaybedilmemesi gereken güçlü bir iktisadi-maddi çıkarlar zemininde, “mutlak ve sonsuz bir iktidar” hedefiyle yürütülüyor. Bu hem hedefleri, hem de vardığı yer itibariyle dönüşü, uzlaşması, vicdanı, merhameti olmayan bir mücadele; her yol mubah! Her şey “Durmayalım düşeriz!” prensibine uygun olarak işliyor.
Böyle bir çizginin tehdide, hakarete ve halkın bir bölümüne karşı “… ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa alenen tahrike…” dayanmaması mümkün değil. O nedenle anayasaya göre tarafsız ve de mantıken her türlü siyasi kavganın dışında olması gereken Cumhurbaşkanı’nı zaman, mekân ve konudan bağımsız biçimde, ekranlarda (televizyonunuzu konuşmasının hangi bölümünde açtığınız hiç fark etmiyor!) her zaman birilerine hakaret ederken, birilerini tehdit ederken izliyoruz. Bu durum değişik şartlarda ve mizah duygunuzun gücü oranında “komik” bile sayılabilir, ancak halihazırda içinden geçtiğimiz şartlarda çok ciddi bir tehlikeye dönüşmüş durumda.
Seçilmiş bir araç…
Bu tehlike, Cumhurbaşkanı’nın asabi mizacı nedeniyle bazen (!) “kantarın topuzunu kaçırmasından” değil, kullandığı dilin, sıkıca kilitlendiği “başkanlık rejimi” hedefinin seçilmiş bir aracı olmasından kaynaklanıyor. Bu üslup ve içerik bazen, geçmişte parti içindeki bazı “âkil adamların” tevil yoluyla düzeltmeye çalıştıkları farklı anlamlara da çekilebilecek ifadeleri ve bazı mecazları içerse de esas olarak bire bir kelime anlamlarıyla ele alınmak zorunda. Yani Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her söz, sözlüklerdeki ilk ve doğrudan anlamlarıyla geçerli. Hedef bu kadar “maddi” olunca, sözcüklerin de en maddi anlamlarıyla anlaşılması gerekiyor. Zaten hem yakın çevresi, hem de yarattığı “iklimden” birtakım sonuçlara varıp durumdan vazifeler çıkaran ve bunları “yaratıcı” (hâşâ!) bir biçimde uygulamaya koyanlar da konuyu böyle anlıyorlar. Kadın cinayetlerinden iş cinayetlerine, ramazanda “oruç yiyenlerin” dövülmesinden Noel Baba’nın başına silah dayanıp tartaklanma gösterisine kadar (Kürtlere nefret ve HDP binalarının yakılması meselesine girmiyoruz bile) hemen her şey bu iklimin sonucu. Yani ortam müsait! Mesela yeni yıl kutlamalarına ilişkin olarak, resmi açıklamaların yanı sıra televizyon ekranlarında, duvarlarda ve sokaklarda bu “iklimin” yol verdiği konuşma, afiş, gösteri ve mizansenlerin doğal sonuçlarından birini yılbaşı gecesi Reina’da 39 kişinin öldürüldüğü silahlı saldırıda yaşadık. Yani mesele her zaman öyle otobüste kadın dövmekle veya ramazanda sigara içenin ağzının burnunun kırılmasıyla sınırlı kalmıyor. Bu iklimde olanlar aslında olacaklara işaret. Bu nedenle “terörün milli birlik ve bütünlüğümüze yönelik bir dış tertibin sonucu olduğu ve bu nedenle milletçe kenetlenmemiz gerektiği” yönündeki standart açıklama ve çağrıların her yeri saran toplumsal şiddet dalgasının önlenmesi ve barışın sağlanması açısından herhangi bir önemi ve değeri yok.
“Terör uzmanları”
Hiçbir toplumsal ve sınıfsal analiz yapmadan “terörün” dış kaynaklı, Türkiye’nin yükselmesini istemeyen “dış güçlerin” eseri olduğunu ileri süren “terör uzmanlarına” bakmayın. İşin elbette bir jeopolitik, teknik, hatta bazı durumlarda komplo boyutu var; ancak bu “terör”, had safhada toplumsal ve ileri derecede yerli ve milli… Bombalama veya tarama eylemlerini yapanlar, teknik olarak bir yerlerden çıkıp hedefe gizli yollardan gidip, diğer zamanlarda hücre evlerinde, birtakım gizli veya ulaşılması güç yerlerde yaşıyor olsalar da bunlar esas olarak yüzbinlerce veya milyonlarca taraftarı olan birtakım tarihsel, toplumsal ve siyasi akımların, davaların zemininde hareket ediyorlar. Örgütlerin çoğu terör yöntemlerine de başvuran siyasi-askeri yapılar. Üstelik bütün aksi yöndeki resmi açıklamalara rağmen, tarihte pek çok örneği olduğu üzere terörle bir yerlere varılabileceğini de biliyorlar. Hedefleri devletleşmek; yani son derece siyasi. Bu nedenle mesela IŞİD’in Türkiye’deki eylemleri aynı zamanda birer kitle ve örgütlenme çalışması; örgüt, ülke içinde toplumsal bir temel yaratma peşinde. Bu konuda başarılı olduğu da söylenebilir. Konya’daki milli maçta, saygı duruşu esnasında, 10 Ekim’deki Ankara kurbanlarının yuhalanması, örgütün Türkiye’deki şimdilik yüzde sekizlik desteği bunun örneği. Elbette bu örgütler, bazı işlerde bazı büyük güçlerle ittifaklara, işbirliklerine giriyor, ancak yeterince güce sahip olanlar bu “kullanma” işinin karşılıklı olduğunun ve verdiklerinin karşılığında istediklerini alabileceklerinin bilincindeler.
“Vatan hainleri!”
Ayrıca gelinen noktada “içerisi-dışarısı” gibi bir ayrımın kalmadığı; Ortadoğu’nun bütün tarihsel dini-mezhebi-etnik ve siyasi fay hatlarının kesintisiz biçimde sınırları aşarak bu tarafta da devam ettiği, aynı çatışma dinamiklerinin son derece “yerli ve milli” biçimlerde içeride de hareket halinde olduğu ortada. Zaten Saray’ın başkanlık savaşı sürecinde uyguladığı kutuplaştırma ve çatışma stratejisi ve buna uygun taktikleri, dış politikası, mesela Suriye’de ÖSO ile birlikte yürütülen harekât, hem eylem hem de söylem düzeyinde bu dinamikleri esas alıyor. Kısacası uçsuz bucaksız terör tanımının, ileri sürülen terör nedenlerinin ve teröre ilişkin milli birlik ve beraberlik çağrılarının asıl amacı barış ve toplumsal dayanışma değil, “ihanet ve gayrı millilik”, yani “vatan hainleri” söylemi üzerinden toplumsal, etnik, mezhebi ve kültürel bir ayrışma. Birlik-beraberlik çağrısıyla kast edilen, esasen Cumhurbaşkanı etrafında, onun siyasi amaçları doğrultusunda bir birlik ve beraberlik. “Benim milletim” ifadesinin çoktandır belirli bir topluluğu kast ettiğini, onun dışındakilerin “millete mensup” sayılmadığını, aksine “milletin değerlerine yabancı”, hatta düşman gayri milli unsurlar olarak kabul edildiğini biliyoruz.
Saray’ın başkanlık rejimi stratejisinin temel çizgilerine ve taktiklerine bakıldığında, kendi sonunu da getirebilecek tarihsel hataların yanı sıra, o sona giderken çarptığı her şeye ağır hasarlar verebilecek çok tehlikeli bir yol izlediği görülüyor. Yine bu strateji ve taktikler, bu rejimin kaçınılmaz olarak bir “iç savaş rejimi” olacağını ve bütün iç savaş rejimleri gibi bir “düşman savaş hukukuna” dayanacağını işaret ediyor. “Dış güçlerin hesabına çalışan hainler” ve “gayrı milliler” söylemi tamamen “millet dışı” bir “iç düşmanlar” topluluğu yaratmaya yönelik. Bu, “kokteyl terör” tanımıyla kaynağı özellikle belirsizleştirilmeye çalışılan ve böylece daha soyut, ancak sonuçları itibariyle daha “kullanışlı” bir hale gelen kanlı eylemler üzerinden yürütülen mücadelenin iktidar eliyle getirildiği yer “Ya bizden yanasın ya da düşmandan!” noktasıdır. Üstelik 15 Temmuz günlerinde muhtemelen bir bölümünü gördüğümüz ve demokrasiyi falan değil, doğrudan Saray iktidarını korumaya yönelik silahlı-paramiliter organizasyonlar ve hâkim iklimin etkisiyle oluşan “kitle ruhu” ve “linç ortamı” hesaba katıldığında memleketin iyice tekinsiz bir yer haline geldiğini görürüz.
Huzur ve istikrar bulur mu?
Peki, fiilen gerçekleşmiş bu “neobonapartist” başkanlık rejimi, anayasal eksiğini de tamamladığında, yani resmiyet kazandığında, huzur ve istikrar bulabilecek miyiz? Bu imkânsız görünüyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi, başarıyı getiren “kutuplaştırma ve çatışma” stratejisinin bu başarının devamı açısından da gerekli olması. Etkisi kanıtlanmış yöntemler kolay terk edilmez. İkincisi bu rejimin, mesela “neobonapartist” modelin tipik örneği olan Rusya’daki Putin rejiminin elde ettiği istikrarı yakalamasının çok zor olması. Putin’in avantajı, SSCB sonrası bir mafyalaşma ve yağma süreci eşliğinde dağılmakta olan bir toplumu otoriter yöntemlerle toparlaması, üstelik bunu geçmişin bütün gelenek, deneyim ve kurumsal birikimine dayanarak yapmasıydı. Rus rejimi, ülkenin ekonomik kaynakları ve altyapısının yanı sıra, geçmişteki “süpergücünün” sağladığı bürokratik, diplomatik, askeri birikim ve tecrübelerin, uluslararası planda manevra yeteneklerinin ve bölge planında köklü ilişkilerinin de avantajıyla bu istikrarı sağlamayı başardı. Oysa bizim “yerli ve milli” neobonapartizmimiz, aynı avantajlara sahip değil. Öncelikle Cumhurbaşkanı, Putin’den farklı olarak, iyi kötü bir arada duran bir toplumu dağıtıyor. (Tabii, yeniden toparlamak amacıyla!) Bunu da gerek Osmanlı’nın, gerekse cumhuriyetin gelenek, deneyim ve kurumsal birikimine dayanmak bir yana, bütün bunlardan habersiz olduğunu kanıtlarcasına ve kurumsal yapıyı darmadağın ederek yapıyor. Üstelik bazı hayali şişinmeleri saymazsak, bölge çapında oyunlar oynayabilecek ekonomik, siyasi, askeri, ideolojik ve diplomatik altyapı ve güçlere de sahip değil. Uluslararası ve bölgesel plandaki politik manevraları ise, Suriye’de olduğu gibi, hem iflasla sonuçlandı, hem de Türkiye’yi bir “cephe ülkesi” ve savaş alanına çevirdi. Bugün Ortadoğu’nun bütün sorunları Türkiye’nin iç bünyesine taşınmış durumda. Bu şartlarda Rusya’dakinden farklı olarak, Türkiye’nin yeni rejiminin huzur ve istikrar bulması mümkün görünmüyor.
Huzursuz ruhlar…
Büyük burjuvazinin en azından önemli bir kesimi de bunun farkında. Böylesine çok yönlü bir kriz döneminde, alışılmışın dışında, “milli birlik ve beraberlik” çağrısı yapan bir iktidara kuşkuyla bakıyor! Burjuvazi, “Proleter olmayan her hükümetin nihayetinde kendisine hizmet edeceğini” bilse de bu iktidarın ülkeyi geçmişi mumla aratacak bir yere götüreceğinden korkuyor. Malum, büyük sermaye, toplumsal mülkiyetinin tehlikeye girdiği dönemlerde siyasi mülkiyetini otoriter bir güce devretmeye razı olur. Bu tür iktidarlar, kaos ve kargaşadan korku ve yılgınlığa kapılan kitlelerin desteğini alarak, bu desteği burjuva düzeninin hizmetine koşarlar. Ancak sermayenin desteği, diktatörün, krizin ve sınıf savaşının çok şiddetlendiği bir aşamada, bir iç savaşı kazanması veya bir iç savaşı önlemesi koşuluna bağlıdır. Bizim “yerli ve milli” örneğimizde ise, Cumhurbaşkanı, bırakın bir iç savaşı önlemeyi, özel mülkiyetin doğrudan tehlike altında olmadığı bir dönemde, iktidar hırsıyla, sonucu şimdiden kestirilemeyecek bir iç savaşı başlatabilir. Üstelik muhtemel bir iç savaşın, Ortadoğu’daki dinamiklerin de etkisiyle toplumsal dokunun çözülmesine ve siyasi bütünlüğün parçalanmasına yol açabilecek etnik, dini-mezhebi bir iç savaşa dönüşme potansiyeli burjuvazinin endişelerini artırmaktadır. Aynı endişeler, uluslararası mali sermaye ve emperyalist Batı açısından da geçerlidir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir kaosun içine girmesi, derin ve uzun bir ekonomik krizin etkisiyle uluslararası ekonomik, politik ve askeri rekabetin arttığı tekinsiz bir dünya konjonktüründe sistem açısından ağır hasarlara, tehlikelere yol açacaktır.
Tehlikeli yollarda…
Başkanlık rejiminin kaçınılmaz biçimde bir iç savaş rejimi olacağı ve “vatan hainlerine” karşı bu tek taraflı iç savaş mantığının, bir kırılma noktasının ardından tam anlamıyla bir “sivil savaşa” dönüşebileceğini tekrardan vurgulayalım. Havuz medyasının kışkırtmaları ve “yansıtmacı” bir yöntemle muhalefeti “iç savaş hazırlığıyla” suçlaması boşa değil. “Demokrasi adına silahlanma” (“Allah adına” da olabilir!) çağrılarıyla birlikte düşünüldüğünde, bunların “kalbinden geçenler” bir yana, politikalarının yol açabileceği bir iç savaş ihtimalini düşündükleri ve her zamanki yöntemleriyle sorumluluğu karşı tarafın sırtına yıkmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır.
Ancak, bir iç savaş rejiminin, ömrü ne olursa olsun kalıcı biçimde “istikrarlı” bir rejim olma ihtimali yoktur. Arada, muhalefetin sindirilmesine dayalı bir “rıza” veya “huzur” dönemi yaşansa dahi, biriken çelişkileri çok uzun bir süre zapt etmek mümkün olmayacaktır. Ayrıca, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle böyle bir rejimin, uzun süre kendisi olarak kalamayacağını da söyleyebiliriz. İnşasının anayasal-hukuki olarak da tamamlanması halinde bile “Türkiye tipi başkanlık” rejiminin, iç çelişkilerinin de zorlamasıyla kendi içinde “atadan, dededen” kalma bir Bonapartizme veya otoriterlikten totaliterliğe geçmeye başlayan faşizan karakterli bir rejime dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Tabii, yeterince uzun bir ömrü olursa! Bu şartı koyma nedenimiz, böyle bir rejimin, dönülmez yollara girmiş liderliğinin çapsızlığı da düşünüldüğünde, dağıttığı hiçbir şeyi toparlayamadan, derin bir kaosa ve bu kaosa son verme iddiasındaki birtakım devletlû güçlerin müdahalesine yol açma ihtimalidir. 15 Temmuz, ciddi bir işarettir. İktidarın “FETÖ”yle ittifakının bozulması nedeniyle ve Kürtlerle savaş politikası üzerinden ulusalcılarla kurmaya çalıştığı veya kimilerine göre kurduğu, ittifak rejim için sağlam bir temel oluşturmamaktadır. Saray’ın fiilen büyük oranda gerçekleşmiş yeni rejimi, yarattığı kanlı kargaşalar ölçüsünde, içinde bugünkü “müttefiklerinin” de yer aldığı birtakım “vatankurtarıcılar” ve “kardeşkavgasınıönleyiciler” eliyle bildik bir başka baskı rejimine dönüşebilir! Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek’in siyasi iktidarın etrafında dolaşmaya başlayıp “sıkıyönetim ilanı” dahil, birtakım “önerilerde” bulunmaya başlamaları bile buna işarettir!
Savaş ve baskı el ele
Son bir-iki yıldan beri RTE’nin dış politikasının başarısız olduğundan, özellikle de Suriye politikasının “iflas” ettiğinden söz ediliyor. Gerçekten de Ankara’nın diplomasi alanında yaptığı bir dizi U-dönüşlerine; RTE’nin Türkiye’yi Ortadoğu için bir referans haline getirme, kendisini de isyan eden halkların önderi durumuna yükseltme heveslerine bakıldığında, tam bir başarısızlık söz konusu. Yeni Osmanlı hayalleri yerle bir olmuş durumda. Ama gelişmelere bir başka açıdan, sınıf penceresinden bakarsak farklı bir durumla karşılaşır mıyız acaba?
Ortadoğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinde devrimci ayaklanmalar patlak verdiğinde, RTE’nin dış politika çizgisi ABD emperyalizmiyle aynıydı: Bu ayaklanmaların en kısa sürede, küresel kapitalizmi zedeleyecek sosyal ve politik dönüşümlere yol açmadan durdurulması. Bunun için önce bir süre diktatör “kardeşlerinden”, “dostlarından”, “demokratikleşme” niyaz ettiler. Bu olmayınca da sözde ayaklanmaların yanında yer aldılar, ama bu kez devrimci süreçleri denetim altına almak için kendi karşıdevrimci ajanlarını seferber ettiler. İşte RTE o noktada kendine ve “Müslüman Kardeşlerine” görev düştüğünü düşünerek harekete geçti. RTE ve efradının da dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuvazinin bu fraksiyonu Tunus ve Mısır’da bir süre ipleri eline geçirir gibi oldu. Ama neoliberal politikaların savunucusu bu burjuva sektör de yeni ayaklanmalar karşısında fazla direnemedi. Şimdilik durumu Mısır’da askeri diktatörlük, Tunus’ta ise farklı burjuva fraksiyonların koalisyonu denetim altında tutuyor.
Suriye devrimi ise RTE açısından çok daha “tehlikeli” idi, zira “içeriye” sıçrama olasılığı daha büyüktü. Önce Müslüman Kardeşlerinin burada da iktidara gelebilmesi ve böylece yangını söndürmesi için uğraştı. Bu olmayınca da yangının yayılma yönündeki araziyi yakarak yangını kontrol altına alma politikası izledi. Suriye’de ISİD’den al-Nusra’ya kadar tüm karşıdevrimci kozları oynarken, ülke içinde teröristler, hainler, işbirlikçiler keşfedip saldırı üzerine saldırı seferberliği başlattı. Kürt illerinde askeri-siyasi operasyonları en üst düzeye çıkardı. On binlerce emekçiyi işten attı. Aydınlar, gazeteciler, tüm muhalifler tutuklandı. Kısacası, iç ve dış politikada baskı ve yıkım el ele yürüdü.
Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, RTE Suriye politikasında başarılı oldu: Halep yenilgisiyle birlikte Suriye devrimi durdurulmuş, hatta ağır bir yenilgiye uğratılmış oldu. Ankara’nın bu noktaya gelebilmek için izlediği bel kemiksiz gibi görünen politikaları, zikzakları çok önemsemiyoruz, bu Osmanlı’dan beri böyle. Ama Türkiye oligarşisi, Suriye devrimi ile birlikte tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki devrimci süreçlere (ABD, Rusya, İran, Katar ve Suudi Arabistan burjuvazileriyle birlikte) darbe indirmeyi başardı. Başaramadığı ise, kendisinin de dâhil olduğu bölgesel uluslararası burjuva fraksiyonun “şimdilik” iktidarda olmaması, bu “sorunun” çözümünü Rusya ve İran ile, belki de bir süre sonra ABD’nin de katılımıyla yapılacak “barış” görüşmelerinde aranacak.
Sorunun büyüğü –halk ayaklanmaları- “şimdilik” durdurulmuş olsa da Ankara için başka sorunlar var olmaya devam ediyor. İnşaat patronlarından, silah tacirlerinden ve mali kalpazanlardan oluşan oligarşi, Ortadoğu’daki kaynakları ve pazarları elinden kaçırmak istemiyor, el-Bab’dı, Rakka’ydı, Musul’du, diyerek savaşı sürdürme azminde. Savaş/barış, dengesi emperyalizm ve bölgedeki yayılmacı güçlerle sağlanacak işbirliği/çatışma parametrelerine bağlı olacak. Bir dizi uluslararası burjuva fraksiyon bu karmaşık denklemin tarafı olacaktır.
Türkiye oligarşisinin ve onun reisinin herhangi bir uzlaşma veya işbirliği aramayacağı yegâne konu ise, en azından bugünkü çıkarlar dinamiği içinde, Kürt sorunu, özel olarak da Rojava. Bu konuda da bir “umutları” var gibi: YPG önderliği kendi ulusal mücadele anlayışı içinde ABD ile de, Rusya ile de, Suriye rejimi ile de değişen zaman ve koşullarda işbirliği yapmış ve yapıyor olsa da, Trump’ın deyimiyle, “Türkiye’nin önereceği maldan daha kalitelisini sunabilir mi”? Devrimin ezilmesi, Suriye Kürtlerinin mücadelesini çok zor ve tehlikeli bir sürece doğru itiyor.
Bu iki temel sorunun şimdilik Ankara açısından çatışmasız biçimde halledilebileceğinin bir emaresini göremiyoruz. Yani yangını yangınla durdurma stratejisi olarak Bonapartist rejimin ülke içindeki baskı ve şiddet uygulaması, önüne ciddi bir engel çıkmadığı müddetçe süreceğe benziyor. Hazırlanan yeni anaysa taslağı da böylesi bir iç savaş rejiminin “hukuki” temellerini atmaya yönelik. Bütün bu süreci tanımlayan karmaşık denklemin gözlerden saklanan yanlarını açığa çıkarmamız gerekiyor. Oligarşi bunun önemli bir bileşeni; diğeri ise Türkiye’deki emekçi sınıflar. Burjuvazi ülkeyi ve dışarıdaki toprakları kendi egemenliği ve çıkarları için eziyor; rejimin baskı ve şiddeti ve savaş el ele gidiyor. Buna son verebilecek güç ise tüm ülke çapındaki işçi ve emekçi yığınların, dinlerinden, mezheplerinden, ulusal kimliklerinden bağımsız olarak sınıf temelinde birleşebilmeleri ve birlikte demokratik ve devrimci seferberliğe geçebilmeleridir. Bütün politik ve sendikal yapıların bu gerçeği artık görebilmesi gerekiyor.
Seferberliğe karşı seferberlik
Epeydir bir “başkanlık savaşı” veren Cumhurbaşkanı sonunda “milli seferberlik” ilan etti. Yani, durum vahim! Ne diyor CB:
“Artık sözün bittiği yerdeyiz. Önümüzdeki bu gerçekler ışığında yeni Kurtuluş Savaşımızı, yeni Çanakkale Savaşımızı verme ve zafere ulaştırma dönemidir. Türkiye’ye terör örgütleri ve ihanet çeteleri üzerinden savaş açanlar bugüne kadar attıkları hiçbir adımda istedikleri neticeyi elde edemediler… Gün çekişme çatışma, husumet, eski defterleri karıştırma günü değil. Anayasamızın 104. maddesine göre milli seferberlik ilan ediyorum!”
Yani “başkanlık savaşı”nın tarihi muadilleri Çanakkale ve Kurtuluş savaşları. Genel ahvalin 1. Dünya Savaşı öncesine benzetildiği bir zamanda hem verilen örnekler, hem de seferberlik ilanı normal! Bizim kuşağın büyükleri de “Birinci Harbi Umumi”den “Seferberlik” diye söz ederlerdi.
Ancak bu defa işin içinde doğrudan “Düveli Muazzama” yok; daha çok perde arkasında olduğu düşünülüyor. Ancak o, ismi bir türlü açıklanmayan “dış güçler” üzerimize “terör örgütlerini” salıyor. Bu nedenle CB, “TC Devleti’nin başı olarak PKK’sı, DEAŞ’ı, DHKP’si ile diğerleri ile, adı yöntemi ne olursa olsun tüm terör örgütlerine karşı milli seferberlik ilan ediyorum” diyor. Herhalde kastedilenler arasında, daha birkaç ay önce darbeye teşebbüs etmiş FETÖ de var. Yani, CB’nin zikrettiği savaşların benzeri, bu defa “terör örgütlerine” karşı, hem de CB’nin ifadesiyle bir “istiklal mücadelesi” olarak veriliyor.
Anlaşılan birer “devlet” boyutuna ulaşmış bu örgütlerin gücü Türkiye’yi ele geçirip siyasi bağımsızlığına son verecek derecede artmış; bir “istiklâl” savaşından söz edildiğine göre! Demek ki iktidar son 14 yıldaki “büyüyen, gelişen ve güçlenen” Türkiye masallarıyla bizi uyutmuş! Galiba iktidarın Osmanlı’ya dönüşü “mütareke dönemi”nden başlıyor! Halbuki biz Fatihleri, Kanunileri hayal etmiştik! Ancak, CB’ye göre asıl sorun AKP iktidarı altında büyük bir gelişme gösteren Türkiye’nin önünün “dış güçler”, yani bazı büyük devletler, faiz lobileri, finans kuruluşları, kredi değerlendirme şirketleri vb. tarafından terör örgütleri aracılığıyla kesilmek istenmesi. Ancak burada bir sorun var: Bu dış güçler, en azından 2002’den dünya krizine kadar bol miktardaki ucuz dış kredilerin sefasını süren ve ekonomisi büyük ölçüde dış finansmana bağlı, varını yoğunu özelleştirip yerli-yabancı mali sermayeye satan, üstelik ekonomisi gerileyen; politik, ekonomik ve askeri olarak emperyalist sistem içinde yer alan ve iyi kötü yatırım yaptıkları bir ülkeyi, kendilerinin kaynak sağladığı çok büyük köprü, havaalanı, otoyol gibi projeleri nedeniyle neden yok etmek veya ele geçirmek istesinler! Şaka değil, 2013’te Gezi’nin arkasında, faiz lobisinin ve/veya Frankfurt’a rakip olacak 3. havalimanı inşaatı nedeniyle Almanya’nın olduğu açıkça iddia edilmişti.
Tabii, bir de bu her türlü “seferberlik” işine kanlı olması şartıyla teşne Bahçeli var. O da El Bab savaşına ilişkin “Türk milletinin varlığını muhafaza etmek için ağır bedeller ödediğini” ileri sürüp “atılacak her geri adım mevzi kaybına hatta vatan mahvına yol açabilecektir” diyor. Vay canına, o burnundan kıl aldırmayan “ebed müddet” devletimiz ne hallere gelmiş!
Düşman savaş hukukuna doğru…
Aslında bu tuhaflıkları ortaya koymak pek bir şey ifade etmiyor. Devletin derdine yanacak halimiz yok. Çünkü asıl tehlike altında olan bu ülkenin emekçi halklarıdır. O nedenle, “Eğer güvenli bir bölge kurulacaksa, Suriye’nin kuzeyinde değil, Beştepe’de kurulmalıdır!” demiştik. Durum gerçekten vahim. Türkiye’nin parlamentarizmden başkanlığa geçmesinin bir sistem değişikliği değil, bir rejim değişikliği anlamına geleceğini; bunun da kaçınılmaz biçimde bir “iç savaş rejimi” olacağını tekrardan söyleyelim. İç savaş rejimleri, bütün açık diktatörlüklerin ortak niteliğidir. “Ülkenin gelişip güçlenmesini engellemeye çalışan, bağımsızlığımıza kastetmiş dış güçler ve onlarla işbirliği halindeki iç düşmanlara ve her ne yöntemi kullanırsa kullansınlar terör örgütlerine” karşı CB tarafından ilan edilen bu çok geniş kapsamlı “seferberlik” ve bütün milletin davet edildiği ihbar kampanyası, böyle bir rejimin işaretidir. Sermaye kaçışları ve döviz fiyatlarının artışı bile iç ve dış düşmanlara bağlanarak bütün muhalif güçler devlet terörünün hedefi haline getirilmektedir. RTE’nin başkanlığını desteklemeyen herkes artık “vatan hainidir!” Bu rejimler her şeyden önce düşman sınıflara, muhalif siyasi güçlere rejimin “gayrı milli ve hain” ilan ettiği toplum kesimlerine karşı “düşman savaş hukuku”nun uygulandığı tek taraflı ve tek yönlü bir “iç savaşa” dayanır. Amacı, var olan toplumsal, sınıfsal, siyasal ve kültürel muhalefeti, rejimin toplumu denetleme imkânları ölçüsünde yok etmek, sindirmek ve her halükârda yeniden başını kaldırmasını engellemektir. “Terör ve terörist” tanımının, hayatın her alanını kapsayacak şekilde genişletilmesinin; Kürtlere karşı savaşın; El Bab yollarına düşülmesinin; sürekli sıkıyönetim ve savaş çağrısı yapan Bahçeli ile kurulan şer ittifakının; ve nihayet “terör” bahanesiyle “milli seferberlik” ilan edilmesinin başka bir nedeni yoktur.
Ne anlama geliyor?
CB’nin, daha sonra yaptığı “Ekonominin çarklarını hızlandırması, piyasayı hareketlendirmesi, benim ‘milli seferberlik’ dediğim olay ‘eline silahı al, sokağa çık’ bu değil” açıklaması, bize değil işadamlarına; malûm sermaye ürkektir! Ancak işin aslını Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül açıklıyor: “Bir ülke savunması söz konusuyken…bu büyük seferberlikte yer almayan… Türkiye düşmanlarından ” söz ettiği yazısında “Vatan, millet, ülke, devlet eksenli bir saflaşma olacak. Bunun dışında hiçbir şeyin önemi kalmadı. Türkiye olarak büyük bir hesaplaşmaya kilitlendik….Öyleyse bu savunma ve hesaplaşma dışındaki her ses bizim için tehdittir…” Bu memleketin çocuğuyuz, hangi lafın nereye gittiğini ve neyi ima ettiğini biliriz. Karagül’ün sözleri, kitlesel kıyımlara kadar varabilecek kanlı bir yolu işaret ediyor. Bu aynı zamanda, o evlerinde zorla tuttuklarını söyledikleri, zaten bir kısmı sokaklarda olan “yüzde elliyi” sokağa salabileceklerine dair bir işaret; o savaşı bu savaşı derken halkı açıkça bir iç savaşla tehdit ediyorlar. Üzerinden kan damlayan “vatan” tariflerinin nedeni bu.
Ancak…
Ancak talihleri çoktan döndü. Dönülmez bir yolda olduklarının, başkanlık rejiminden başka bir çarelerinin kalmadığının farkındalar. “Sıyırmış” halleri bundan. Bu memleketin, her an bir darbeye kurban gidebilecekleri tekinsiz bir yer haline geldiğini görüyorlar. Pek çok diktatörlük gibi iflah olmaz iç çelişkilerinin çaresini dış savaşlarda arıyorlar. Ancak ne içerde ne de dışarıda yol açtıkları belaları göğüsleyebilecek kadar güçlü, yetenekli ve dirayetli değiller. Aslında tarihsel bir güçsüzlük ve iflas içindeler, ancak, bu onları daha tehlikeli hale getiriyor. Çünkü bir iktidar çılgınlığı içindeler. Duvara çarparak dursalar bile o ana kadar çok büyük hasarlar verecekler. (Ayrıca o “duvarın” nasıl bir şey olacağını tam olarak bilen yok.) Kaldı ki, diktatörlük hevesleri, yaratacakları cehennemlerde apoletli-apoletsiz başka zebanileri de harekete geçirecek; hem de “kardeş kavgasına son verme” gerekçesiyle.
Ne yapmalı?
Ne mi yapılmalı? Elbette önce birlik olunmalı. Ancak bu birlik, yeniden geçmişe, en başa, mesela uydurma bir “demokrasiye” ve tek ayaklı bir “laikliğe” değil, toplumsal eşitliğe, özgürlüğe ve başka tür bir demokrasiye dönük olmalı. Yani sınıf esasına dayalı, işçi sınıfını temel alan, onları siyasi mücadeleye çekebilecek ve böylece toplumsal “özne ve önderlik” sorununu çözebilecek bir birlik. Bu aynı zamanda kitleselleştiği oranda her türlü iç savaş tehdidine karşı kendini korumaya hazır bir birlik olmalı. Olmazsa, yine “onlar kurtarır”, hesabı da biz öderiz. Çözümün yolu bu kan kokan “seferberlik” çağrılarına karşı sınıf bağımsızlığına dayalı devrimci kitle seferberliklerinden geçiyor…
Fidel Castro, Albay Batista’nın kapitalizmini nasıl restore etti?
Fidel Castro, Albay Batista’nın kapitalizmini nasıl restore etti?
“Fidel’i sınıfının üstünde tutan olağanüstü parlaklığı kişilik özellikleri ile vurgulanmış olsa bile, ben onu her zaman sol burjuvazinin orijinal bir lideri olarak görmüşümdür…”
Che’den René Ramos Latour’a mektup, 14 Aralık 1957.
Tecavüzün evlilikle aklanması önergesi geri çekildi, ama mücadelemiz bitmedi!
17 Kasım gecesi AKP’li milletvekillerince sunulan “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon gibi birçok şehirde kadınlar önergeye karşı sokaklara döküldüler. İstanbul’da yüzlerce kadın OHAL’e karşın “korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganlarıyla sokakları inlettiler. Kadına Karşı Şiddete Acil Eylem Platformunun yaptığı çağrı ile toplanan kadınlara çevreden pek çok kişi daha alkışlarla destek verdi ve yürüyüş OHAL’e rağmen ülke çapına ulaştı.
Brexit’ten Trump’a: Demokrasiyi ne yapmalı?
Liberal demokrat akımlar ile bu akımlarla içli dışlı olmuş dünya solunun ezici bir çoğunluğu Brexit ile başlayan sürecin Trump’ın iktidara gelmesiyle taçlandığını iddia ediyorlar. Kendilerinin süreci adlandırma sırasındaki en çok kullandığı kavram “popülizm”. Zira iddialara göre Brexit de Trump da, başarılarını söylemlerinin “popülist” niteliklerine borçlular. Aynı siyasi mantık, Avusturya seçimlerinde neoliberal reformlar yanlısı “çevreci” adayın %53 oranında ve hiç şüphesiz pro-faşist olan neo-Nazi partisinin %46 oranında oy almasına “solun zaferi” dedi. Acaba %46’lık bir oy dilimini kazanmış olan ve buna rağmen yenik sayılan neo-Naziler söylemlerini yeterince “popülist” bir şekilde ifade edememişler miydi?
Şükür, Fıtrat, İslamifobi, Laiklik, Sol – 2
“Laiklik yeni anayasada yer almamalı.” (Meclis Başkanı Kahraman)
“Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir”, “İmamlar da nikâh kıysın”, “Elhamdülillah Şeriatçıyım”, “Kaçak Kuran kursu diye bir ifade olmaz… Bu millet Müslüman’dır ve Müslüman olan millet, kendi kitabı Kuranı da rahatlıkla öğrenebilir.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan.)
Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye
2008 yılında başlayan kapitalizmin dünya krizi, ülke burjuvazilerinin krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek adına kazanılmış haklara dönük yoğun bir saldırı dalgası başlatmasını tetikledi. Buna paralel olarak, ülke burjuvazileri iktidarların eskisinden daha baskıcı bir karakter kazanmasına ihtiyaç duyarken, dünya genelinde, bir yandan rejim krizleri tetiklendi bir yandan da burjuva devlet aygıtlarında otoriterleşme eğilimleri hız kazandı. Ekonomik ve demokratik alanlarda gelişen bu yoğun baskının doğal sonucu dünya solu içerisinde birlik tartışmalarının da daha derinleşmesi ihtiyacı oldu. 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana Saray rejiminin otoriterleşmesine paralel olarak Türkiye solu içerisinde de birlik tartışmaları daha can alıcı hale geldi.
Dünya solunda olduğu gibi Türkiye solunda da bu tartışmanın birden çok tarafı mevcut… Sol içerisinde bir kesim “burjuvazinin ilerici kanatlarını” destekleme eğilimi gösterirken bir kesim de ekonomik ve demokratik talepler arasında keskin bir ayrım koyarak ağırlığını salt bir demokrasi cephesi inşasına odaklamış durumda. İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim de bayrağını yükselttiğimiz üçüncü bir kesim ise solda birliğin temeline işçi sınıfının bağımsızlığını koyan, ekonomik ve demokratik taleplerin kapitalizmin çürüme çağında birbirinden ayrılamayacağını savunan devrimci Marksist geleneğin temsilciliğini sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, bu dönemde sol içi bir birliğin oldukça hayati bir önemde olduğunu bilmekle beraber en önemli tartışmanın bu birliğin nasıl bir perspektifle gerçekleştirilmesi gerektiği olduğu kanaatindeyiz. Bu konudaki görüşlerimizi yazdık, tartıştık ve yazmaya da tartışmaya da devam edeceğiz.
Bu anlamda, enternasyonalist Troçkist bir akımın temsilcisi olarak, son dönemde dünya üzerinde solda birlik konusundaki en önemli girişimin deneyimini ve sorumluluğunu da üstlenmiş bulunuyoruz: Arjantin, Solun ve İşçilerin Cephesi.
2011 yılında Arjantin’in üç büyük Troçkist partisinin (PO, PTS, IS) bileşimiyle kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) şu anda Arjantin ulusal siyasetinin dördüncü büyük politik gücü haline gelmiş durumda. Bu gelişimin en önemli faktörü ise Solun ve İşçilerin Cephesi’nin işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifini temel alan, kadın mücadelesinin, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin ekonomik ve demokratik taleplerini kesiştirebilen bir acil eylem programı etrafından çalışmasını sürdürüyor olması.
Türkiye’de sol içi birlik konusunun bu kadar gündemde olduğu bir dönemde Arjantin deneyiminin Türkiye’de daha derinden incelenmesinin mevcut tartışmada bizleri daha ileriye taşıyabileceğini düşünüyoruz.
Bu kapsamda 8 Ocak Pazar günü saat 14.00’te, Makine Mühendisleri Odası’nda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) bileşeni ve Solun ve İşçilerin Cephesi’nin kurucularından, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol (IS)’un ulusal milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano’nun katılacağı, İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim de sözümüzü söyleyeceğimiz, “Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye” temalı bir konferans örgütlüyoruz.
Beklentimiz bu tartışmaların bizi, solda sınıf temelli bir birlikteliğin inşasında bir adım daha ileri taşıyabilmesi ve Juan Carlos Giordano’nun Arjantin parlamentosundaki yemin töreni sırasındaki seslenişinin başka ülkelerde yankı bulabilmesi: “İşçi, halk ve kadın mücadeleleri ile dayanışmak için, proleteryanın yönettiği bir Arjantin ve sosyalist bir dünya için; evet, yemin ediyorum!”
Krize karşı taraf olmak zorundayız! Kurtar Tanyılmaz ile ekonomik kriz üzerine söyleşi
Marmara Üniversitesi İşletme (Almanca) Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kurtar Tanyılmaz ile gazetemizin 89. sayısı için Sedat Durel ve Bahadır Bedri, ekonomik kriz üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
Sedat Durel: Lafı dolandırmadan doğrudan bir soru ile başlayalım. Türkiye bir krizin içerisine girdi deniyor. Peki, bu kriz yeni bir kriz mi, yoksa 2008’den beri süre gelen bir krizin yeni bir aşamasında mıyız?
Kurtar Tanyılmaz: Aslında bahsettiğiniz 2008 krizinin etkilerinin devam ettiği 2010-2011 Türkiye ekonomisinde belirli bir “canlılığı” devam ettirdiği yıllardı. Tam bir durgunluktan söz edemezdik diye düşünüyorum. Gel gelelim 2012’den itibaren ekonomi giderek durgunlaşmaya başladı. Bunda birkaç faktör rol oynadı. Birincisi sermaye hareketlerindeki bariz azalma idi. Bunda 2012 sonlarında ABD merkez bankasının faiz oranlarını yükseltebileceği mesajını vermiş olması etkili oldu. Faizlerin dünyada düşük olması paranın Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelere geçişini sağlıyordu. Dolayısı ile ekonomi daha canlı tutulabiliyordu. Bu önemli bir dışsal faktör. Bir de içsel faktör olarak ülkenin politik ve jeopolitik konumu rol oynadı. Ülke içerisinde Gezi’de başlayan halk isyanın etkileri, Suriye’de iç savaşın başlaması, Ortadoğu politikalarının yeniden şekillenmesi yani daha politik ve jeopolitik unsurların işin içerisine girmesi, Türkiye ekonomisi içerisinde mevcut hükümetin yabancı sermaye tarafından bir istikrarsızlık unsuru olarak görülmesi ile birlikte sermaye girişleri yavaşladı. Bu da ülkemizdeki ekonomik gelişmelerin ağır ağır yavaşlamasına yol açtı. Bunu nereden mi biliyoruz? Ülkemizdeki 2012-16 arasında işsizlik yüzde 8-8,5’lerden 11’lere geldi! Gerçek rakamlar yüzde 17 civarında. Bunu nereden biliyoruz, sabit sermaye yatırımlarında 2011’den itibaren yaprak kımıldamıyor. Bunlar en temel göstergeler. Son beş senede büyüme oranları yavaşlıyor. Dolayısı ile adım adım gerilemeye giden bir ekonomi söz konusu. 2011 sonu 2012’den itibaren böyle bir tespit yapılabilir.
2010-11 böyle değildi çünkü orada hala belirli bir sermaye girişi vardı. Bu biraz yurt dışındaki sermaye birikimi ile alakalıydı. Ülke içerisinde zemini zayıf bir ekonominin üzerine bir dizi politik sorunun girmesi ile beraber Türkiye ekonomisi belirli bir durgunluk eğilimine doğru gidiyor. Ağır bir ekonomik krize doğru ilerliyoruz. Tam girdiğimizi söyleyemeyiz ama yavaşça oraya ilerliyoruz.
SD: Hala krize girmedik diyorsunuz. Peki, tam olarak krize girdiğimizde ne olacak? Bunu nasıl anlayabiliriz?
KT: Borçların ödenemiyor olması tanı için belirleyici olabilir. Yunanistan örneği gibi, 2001 Arjantin örneği gibi. Bu borçlar Yunanistan’da, Arjantin’de daha çok devletin borçları idi. Şu an Türkiye’nin farkı bu borçların özel sektöre ait olması. Ama bu da kimseyi rahatlatmasın. Bu borçları da bir biçimde kılıfını uydurup devlete ait borçlar haline getireceklerdir. Dolayısı ile sermayenin büyük ölçüde geri çekilmesi -bugün sermaye peyder pey kaçıyor. Yine rakamlar son bir ay içerisinde az değil ama daha da hızlanabilir- esas göstergeler bunlardır. Sermaye geri çekilişlerinin başlaması ve doların fırlaması ile borçların ödenmeyecek duruma gelmesi. Kısaca bu şekilde özetleyebiliriz.
Ben borçları ödeyeceğim mesajını veriyorsunuz. İstikrarın anlamı bu. Bu imaj bozulduğunda, hadi bakalım bizim paraları dolar olarak geri öde dediklerinde ödeyemezseniz bu durum krizdir. Buna bağlı olarak şu farkı da koyalım. Daha evvelkiler büyük ölçüde finansal krizlerdi. 94-98-2001. 2008’i biraz ayrı yere koymak lazım çünkü öncekiler Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanıyordu. 2008 biraz daha dışsal faktörlerle ilişkiliydi. Bugün de dünya ekonomisinin durumu pekiyi değil ama kriz vurduğu zaman bu tamamen dünya ekonomisinden kaynaklanmayacak. Şu koşullarda başka gelişmekte olan ekonomiler de sarsıntı yaşıyor ama başka hiçbirinde dolar bu kadar değer kaybetmiyor. Yani kriz aslında Türkiye’ye özgü nedenlerden kaynaklanmış olacak.
Bahadır Bedri: O halde şöyle bir şey diyebilir miyiz hocam; Türkiye’de mevcut siyasal iktidar daha farklı bir konseptte ilerleseydi içinde bulunduğumuz kriz bu kadar derinleşmezdi, şu konumda olmazdık?
KT: Diyebiliriz. Ama bunu şöyle ifade etmek lazım. Bu tespit şöyle bir tehlike barındırıyor bana kalırsa…
SD: Başka bir burjuva çıkış mümkün eğilimini…
KT: Taşıyor. Bunu bence aşmamız lazım. Çünkü bu sadece ve sadece ülkenin egemenleri ve kimi burjuva kanatlarının söylediği üzere Erdoğan ve AKP hükümetine atfedilecek şeyler değil. Tabii ki, başka burjuva politikalar var ama benim öne çıkarmak istediğim nokta şu: Ekonominin ciddi yapısal sorunları var ve hiçbir burjuva hükümet bu sorunları aşabilecek düzeyde değil. Yani dünya ekonomisi ile bütünleşme sorunu var. Bunu yaparken krize girilen bir dönemde kemer sıkma ve ücretleri aşağı çekme, ekonomiyi tamamen dışarıdan borçlarla çevirmeye çalışma derdi var. Yani Erdoğan-AKP hükümeti olmasaydı başkası olsaydı da bunlar çözülebilecek şeyler olmayacaktı
SD: Bu noktada bir soru soracağım. Dediniz ki Türkiye’deki krizin iki belirleyeni var birisi Türkiye’nin kendi iç dinamiği diğeri de dış dinamikler. Dünya da krize doğru ilerliyor. Dünya krizinin gerekçesi olarak siz, Devrimci Marksizm’deki yazınızda da başka makalelerinizde de kâr oranlarının azalmasından bahsediyordunuz. Emek sömürüsünün düştüğünü ifade ediyordunuz…
KT: Dünya ölçeğinde.
SD: Evet şimdi bunun karşılığında ITUC’un skandal rapor diye bir çalışması olmuştu. Orada bugünkü gelir adaletsizliğinin 1880’ler seviyesinde olduğu söyleniyor. Başka bir veride de 650 dolarlık bir iPhone telefondaki toplam işçilik maliyeti 4.5 dolar diyor. Bu rakamlara rağmen nasıl olur da kapitalizme bu yoğun sömürü yetmiyor? Bu rakamlara rağmen biz kapitalist krizi nasıl olur da kâr oranlarının azalması olarak açıklayabiliyoruz?
KT: Şöyle açıklayabiliriz. Aslında işçilik maliyetleri burada çok belirleyici değil. Sorun gelir dağılımının bozuk olmasında da değil. Bu görüşe sahip olanlar şunu savunuyor aslında gelir dağılımı düzelirse talep canlanacak, dolayısı ile mallar satılacak ve ekonomi tekrar canlanmaya gidecek. Gelir dağılımının bozuk olması elbette bir rol oynuyor kötü gidişi katmerliyor ama asıl mesele dünya ölçeğinde sermaye birikiminin giderek tıkanıyor olması. Bu ne demektir firmaların üretim alanında yaptıkları yatırımlar eskisi kadar kârlı değil. Marksizm içerisinde krizi açıklayan farklı yaklaşımlar var ama bana göre daha gerçekçi ve doğru görüneni sorunu aşırı birikimle açıklayan yaklaşım. Yani üretim sürecinde firmalar ileri teknolojileri kullanıyorlar bu durum da sermayenin organik bileşeni dediğimiz sermaye yoğunluğunu giderek arttırıyor. Dolayısı ile artı değer üretme kapasitesi giderek azalmış oluyor. Sonuç olarak ortalama bir sektörde kâr oranı azalıyor. Çünkü kârı, artı değeri emek gücü yaratabilir. Bu şu demektir, her sene siz yatırdığınıza oranla daha düşük bir kâr elde ediyorsunuz. Bu durum 30-35 senedir dünya ekonomisine hâkim bir eğilim zaten. Dolayısı ile de buna karşı bir takım tedbirler almaya çabalıyor sermaye. 98 Güneydoğu Asya, 2001 .com krizi hepsi spekülasyon üzerinden olan şeyler. Hepsi paradan para kazanmaya yönelik hisse senetleri oyunu. Bu durum Latin Amerika’yı vurdu, Rusya yaptı ve 98’de Türkiye’ye geldi. Son olarak 2008’de gayrimenkul krizi oluştu. Yani sermaye bu alanlardan para kazanmaya çalışıyor. Paradan para kazanıp kendini kurtarmaya çabalıyor. Hâlbuki bunların sınırları var. Yani bir borç üzerine kurulan ekonomi. Bunu geri öde dedikleri anda üretim üzerinden geri ödeyebilmeniz lazım. O olmadığı zaman iflasın eşiğine geliyorsunuz. 2008’de önce Amerika’daki finans şirketleri krizin eşiğine geldi. General Motors etkilendi. Bu sermaye birikiminin tıkanmış olması ile ilgili bir şey. Kâr oranlarının düşmesi eğilimi, bir aşırı birikim söz konusu. Yani mesele gelir dağılımında ya da ücretlerin düşmesinde değil, bizatihi sermaye birikimi kendi iç çelişki ve eylemlerinden kaynaklanıyor. Bunu da çözemiyorlar.
SD: Özellikle şu yüzünden sordum bu soruyu, yaşadıklarımız vahşi kapitalizmin ürünüdür diye bir yaklaşım var ya, sanki vahşi olmayanı varmış gibi, dolayısı ile işçilik ücretleri 10 katına çıksa da sorun çözülmez. Tersine vahşiliği daha da arttırsak yine sorun çözülemiyor.
KT: Çözülemiyor çünkü paradan para kazanmanın bir sınırı var. Vahşi kapitalizme kızmak doğrudan şu demek; neoliberal politikalar izlenmese daha reformcu bir hükümet gelse bu sorunlar çözülecek. Hâlbuki sorunlar buradan değil, doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinden sermaye birikiminden kaynaklanıyor. Dolayısı ile o ilişkilerin kendisini sorgulamadan atılacak her adım boşa serzeniş olur.
Aslında devlet sermaye birikiminden tamamen ayrı, çok özerk, bağımsız nötr bir varlıktır deniyor. Dolayısı ile o dünyayı daha iyi takip edip politikaları objektifçe izleyebilir. Hâlbuki devletin göreli özerkliği çok sınırlıdır. Evet, belirli bir özerkliği vardır ama sorulması gereken soru şudur: Bu özerkliğin sınırı nedir? Bunun sınırı krizdir. Kriz olduğu andan itibaren devletin kimin tarafında olduğu açıktır. Sermayenin uzun vadeli çıkarları için devlet sermayenin yanında yer alır. Sağlamasını yapalım; 1980’lerden itibaren M. Thatcher olayı. Buradaki en mücadeleci maden işçilerini ezmiştir. Bana birisi şunu iddia etsin, biri şu örneği versin; devletin göreli özekliği vardır da 30 senedir herhangi bir kemer sıkma politikası izlemedi ve sınıfı ezmedi. Bunun istisnai örnekleri vardır, bazen işçi hareketi güçlenince tavizler vermiştir. Ama biri 45-70 arasında devletin verdiği tavizlerle, 90 sonrası verdiği tavizleri incelesin. Dolayısı ile devletin tarafı çok açıktır. Ne özerkliği canım, tamamı sopasını sallamaktadır. Sizin de vurguladığınız görüşte şu fikir vardır: Daha sosyal bir devlet mümkün! Evet, her şey mümkün ama başka bir dünya kurulur, o zaman mümkün. Bu koşullar değişmedikçe olmaz. Koşul da dünya ekonomisinin çok uzun ve ağır bir depresyondan geçiyor oluşudur. Bu değişmedikçe biri beni ikna etsin ki… Bir örnek vereceğim başka da bir şey demeyeceğim. The Economist dergisi, 250 senedir kapitalizmin dergisi açık açık söylüyor…
BB: Karanlığa gidiyoruz diyor.
KT: Öyle diyorlar çünkü insanların isyan etmesinden korkuyorlar. Bolşevizm gelecek diyorlar. Burjuvazi bunun farkında. Solda ise sosyal devlet gelebilir diye beklentiler var. Bu sistem kaçınılmaz olarak krize girecek bundan kaçış yok. Nasıl çözeriz o ayrı bir şey. Buradan çökecek demiyoruz. Buradan çökmez. O ayrı bir şey.
BB: Buradan şunu soracaktım. İçinden geçtiğimiz kriz bir Marksist kriz teorisinin doğrulaması şeklinde de…
KT: Yorumlayabiliriz. Benim görüşüm o yönde.
BB: Devlet ilişkisinden bahsettiniz. Belli ki Türkiye’de de krize karşı çeşitli önlemler alınıyor Varlık fonu ile ÖTV’ler KDV’ler ile.
KT: Kesinlikle, kesinlikle hazırlıyor. Bir tür 2008 gibi düşünebiliriz TMSF ile BDDK gibi düşünebiliriz. Buna hazırlık var. Yani bunu görüyorlar bence, Türkiye burjuvazisi de görüyor. TÜSİAD’ın dünkü açıklaması ile krizin biraz önünü almaya çalışıyorlar. Yine de krize girilirse diye hazırlık yapmaya çabalıyorlar. Esnek çalışmayı getirmek, kıdem tazminatını getirmek, özel istihdam büroları vs bunu görüyorlar. Kendini hazırlamaya çalışıyor. Erdoğan ve AKP hükümeti de bu hususta çok çaba sarf etmiş vaziyette. Açık açık söylüyorlar, bunlar olurken patronun istediği gibi işçiyi atması gerekiyor diyorlar. Krize bir hazırlık açıkça var. Buna dikkatli olmak lazım.
BB: Ama bu krizi de çok derinleştiren bir durum. Yeni talep daralmasına yol açacak, sosyal krizlere yol açacak. Yani krizi azaltan değil daha fazla derinleştiren şeyler olacak. Uzlaşmaz bir durum var. Peki, işçi sınıfının sağlık, eğitim vb gibi haklarını almaya çalışarak, işçi sınıfını tamamen ezerek krizden çıkabilir miyiz yoksa başka bir çıkış -devrim bir tarafa- kapitalizm altında başka bir çıkış yeniden bir sosyal devlet, boom dönemi hangi koşullarda olabilir? Ya da şu koşulları dahi idame ettirmek mümkün mü?
KT: Bana pek öyle gözükmüyor Bundan sonra idame ettirmek mümkün değil. Çünkü gerilimler de yoğunlaşıyor. Hem iktisadi hem politik anlamda ciddi gerilimler var. Kemer sıktırmaya çabalıyorlar, bu ekonomiyi daha da daraltıyor. Öte yandan politik olarak Ortadoğu kaynıyor. Görünen o ki daha keskin bir çatışmaya doğru gidiliyor. Burada Türkiye’deki sol çevrelerde sosyal demokrat bazı çevrelerde böyle bir beklenti var. Buradaki kritik söz “normalleşme”. Ekonominin dış politikanın normalleşmesini istiyorlar. Nedir bu ben anlamış değilim. Ne zaman normal olur? Hâlbuki bu koşullarda bu mümkün değil. Dünya ekonomisinde giderek krizin derinleşmesinin yarattığı eğilimler kendisini politika alanında belirliyor. Emperyalistler arası rekabet şekilleniyor.
BB: Bir de kriz gelsin hükümet düşsün diyen sakat bir zihniyet var.
KT: Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin, ekonomiyi düzlüğe çıkarsın diyorlar. Yahu bu bizim işimiz mi, kapitalist ekonomiyi düze çıkarmak bizim görevimiz haline mi geldi? Sol sosyalistlerin bazı çevreleri iyice buraya saplanmış durumda. Bunun altında bir ekonomizm var; onlar bunu politikayla, zihniyetle açıklıyorlar. Hâlbuki burada şunu bilmek lazım, krizin gelmesi ile Erdoğan kendiliğinden gitmez. Böyle bir kendiliğindencilik yok. Kriz geldiğinde Erdoğan buradan daha güçlü de çıkabilir ki, güçlü değil. Sol olduğundan daha büyük bir güç atfediyor O’na. Ama her düştüğüne birileri giriyor koluna. MHP giriyor, Koç giriyor, Yenikapı ruhu giriyor. Bu durumda alternatif olabilecek bir güç olarak biz kime yaslanacağız, o soru önemli. İşçi sınıfının bağımsız bir politikasının izlenmesi gerekir. Dünyada da böyle eğilimler var buraya da sirayet ediyor bu kutuplaşma. “Küreselleşmeciler”, “ulusal bağımsızlıkçılar” Bunun ikisinin de işçi sınıfına bir faydasının olmadığını söylemek gerekiyor. Bu iki belanın dışında bir yol bulmak lazım. Bağımsız bir yol.
SD: Pekiyi, Türkiye’de yıllık ortalama 35 milyar dolar cari açık var. Bir taraftan da doların yükselmesinden dolayı 622 milyar TL olan dış borç 717 milyar TL’ye çıkmış. Üstüne de OPEC ülkelerinin petrol arzını kısması söz konusu. Pekiyi, bunu karşısında burjuvazinin çıkış reçetesi, işe yarar ya da yaramaz, nedir?
KT: İki şey var AB’ye Erdoğan’la ya da Erdoğan’sız demokratik haklar ve yapısal reformlarla ilgili güvence vermek. Diğeri işçi sınıfının tüm haklarını gasp etmeye çalışacak yapısal reformlar. Fazla mesailerin parasının ödenmemesi, kıdem tazminatının gaspı, iş güvencesinin kaldırılması.
BB: Özellikle dolaylı vergilerin arttırılması da gündemlerinde.
KT: Kesinlikle, vergilerin arttırılması da bunun bir parçası.
SD: Son 14 yılda 38 milyar dolarlık bir döviz girişi özelleştirmelerle sağlandı. Şimdi muhtemelen bir kara yolları kaldı geriye özelleştirilecek fazla bir şey de yok. Öte taraftan mega projelerle para girdisini sağlamak istiyorlar, bu projeler bunu ne kadar sübvanse edebilir?
KT: Şimdi özelleştirilecek fazla bir şey kalmadı bu bir. İkincisi bunun için yurt dışındaki şirketlerin buraya para getirmesi lazım. O da sermaye girişi ile olur. Cengiz-Limak gibi tüm yurt içi şirketler yurt dışında yatırım yaparken devlet güvencesiyle döviz cinsinden borçlanıyorlar. Bu da yurt dışındaki paraya bağlı. Daha önceki yıllarda kaynağı belirsiz para girişlerini duymuşsunuzdur. Bunların azalması hatta bitmesi söz konusu. Bu kıskacı aşmak için faizi yukarı çekemiyorlar. Tüm büyüme duracak çünkü. Faizi aşağı indirse dolar fırlayacak. Hep bir ikilem var bu ikilemden nasıl çıkarlar? Ancak yurt dışından gelecek sıcak para… Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları var. Cari açık üreten devamlı dışarıdan borçlanmaya dayalı bir yapı. Bu durum buradaki burjuvaların beceriksizliğiyle alakalı değil. Rekabeti sınırlı bir ekonomi olarak dünya ekonomisine açıldığında gücünüz ve sınırlarınız belli. Rekabet etmeniz mümkün değil.
Evet, teknolojik açıdan görece geri, rekabet gücü görece sınırlı, ama bir Zambiya değiliz. Mısır bile değiliz. Beraber iş tuttuğu emperyalist ülkelerle arasında eşitsiz bir ilişki var. Çarpık demeyelim ama buna. Eşitsiz bir ilişki var. Bu ülkelerle ihracat yapıyorsunuz ama yaptığınız ihracattan fazla ithalat yapıyorsunuz çünkü bir bağımlılık söz konusu. Kullandığınız girdileri dünya pazarına ucuza üretemiyorsunuz. İthal etmek zorundasınız. Mali açıdan da AB’ye bağlısınız. Ticaret hacminizin %60’ı AB ülkeleriyle yapılıyor. Dolayısıyla dışarıdan gelecek dövizle çarkı çevirmeniz gerek. Bir eşitsiz bağımlı sermaye birikimi var.
SD: Sorularımız bitti hocam. Yine de sizin son olarak eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
KT: Krizin otomatik olarak Erdoğan’ı düşürmeyeceğini bilmemiz gerekir. Kaldı ki Erdoğan olsun ya da olmasın krizin her halükarda işçi sınıfına kesileceğini unutmamalıyız.
BB: Kapitalizmin kuralıdır. Kâr özeldir, zarar toplumsal.
KT: Birçok kesim bunu göremiyor. İşçi sınıfına bunu anlatmalıyız. Onun için altını çizmek istedim. Sorun başı kimin çektiği, önderlik kısmı. Sorun kitlelerin güvendikleri tırnak içindeki solculara kar yağmasında. Burada başı çeken önderliklerin gerek sendikalar olsun gerek partiler, örgütler olsun, bunlar içindeki demokrasi hayranlığı büyük bir sorun. Bu görüşme içinde konuştuğumuz tüm o ana çelişkilerin daha iyi yönetilebileceği tırnak içinde daha demokrat AB’ci, bize ne iyi şeyler gelirse dışarıdan gelir mantığı, önce bir demokrasi gelsin sonra bakarız düşüncesi… Bu bir aşamacı teoridir. Bu Türkiye sosyalist solunun geniş kesimlerinde maalesef yaygın ve devam ediyor. Bu önderlik, CHP ve HDP muhalefeti içine sıkışmış kitlelere üçüncü bir yol gösteremiyor. Kendiliğinden bu olmaz. Kitleler kendiliğinden bunu yapamaz devrimci bir önderliğe ihtiyaçları var.
Diyalektik olarak bakarsak küreselleşmeci burjuvazi ile milliyetçi kanat… Bu toplumun daha da kutuplaşmasını sağlıyor. Yarın bir gün hepsi tek bir kanatta da toplanabilir bilemiyoruz. (Bir tür faşizmin gelmesiyle beraber..) İşçi sınıfına bu kapların hiçbirinde çözüm olmadığını göstererek çekip çıkartmak lazım. Bu da önderliğin izleyeceği tutarlı bir politikayla olur. Elbette işbirliği yapmak lazım adının ne olduğunun çok önemi yok. Ama bunu yaparken asgari müşterekleri belirlemek gerek. Bu asgari müşterekler bence sadece demokrasi, sadece barış ya da sadece laiklik olmamalı. Ama maalesef Türkiye sosyalist solunun bazı kesimleri buradan gitmiyor. Toplumu aydınlar-yobazlar, ilericiler-gericiler ikilemlerine sıkıştırmamak, sınıfsal bir hat izlemek gerek.
Evet, son bir şey daha söyleyeyim. Fabrikalarda çalışmalıyız. Yani emekçilere gitme, işçilerle çalışma geleneği azaldı sol içinde. Kadın hareketi de emekçi kadınlarla buluşmalı, çevre sorunları da kapitalizmin varlığıyla ilişkilendirilmeli. Özellikle altını çizmem gerekir ki, sanayi başta olmak üzere işçi sınıfıyla beraber işbirliği yapmadıkça, onlarla çalışmadıkça bir önderlik de yaratılamaz.
2016 yılını nasıl bilirdiniz?
Birkaç hafta içinde 2016 yılı musalla taşına konmuş olacak. Ve o meşhur soru sorulacak: Nasıl bilirdiniz? Kimileri için, malum, 2016 yılı “Allah’ın Lütfu” bir yıl oldu. Hatta Türkiye, yine bu kimilerine göre, 2016 yılında bütün dünyaya parmak ısırtacak siyasi ve ekonomik güç ve özgürlüğe erişti. Pekiyi, çoğunluk için de öyle mi? 2016 yılı için, “ne güzel yıldı, keşke gitmeseydi” diyerek ardından gözyaşı dökecek kaç kişi çıkacak?
Yıkım
2016 yılını; OHAL uygulamaları, sokağa çıkma yasakları, askeri-siyasi operasyonlar, çatışmalar, ölümler, bombalamalar, tutuklamalar ve yıkımlarla açmıştık. Yılın sonu göründü ama OHAL’in sonu görünmedi. Hatta Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak henüz başında bile olabiliriz. Artık bütün ülke OHAL altında. Çatışmalar, ölümler, tutuklamalar da olanca hızıyla devam ediyor. Ülke 36 yıl sonra açık bir askeri darbe girişimine dahi maruz kaldı.
Sonuç: Yaklaşık beş aydır KHK’lar ile “fiilen” yönetilen ülke neredeyse tümden karakolluk olmuş durumda. On binlerce insan tutuklandı. Yüz binleri aşan sayıda insan işinden gücünden oldu. Yüzlerce şirkete el kondu. Onlarca basın-yayın kuruluşu, dernek-vakıf kapatıldı. Yüzün üzerinde gazeteci tutuklandı. Onlarca belediyeye kayyum atandı, başkanları tutuklandı. Meclisin en büyük üçüncü partisinin eş genel başkanları ve çok sayıda milletvekilleri tutuklandı. Liste yazıya sığmayacak kadar uzun. Ana fikir, “onu öyle bırakmam!” sözünde gizli.
Düşman
Pekiyi, ne oluyor? Oğuz Atay’dan ödünç alarak söylersek; ülke bir kez daha “üç yanı denizler, dört yanı düşmanlarla dolu” bir siyasi-sosyal atmosfere sokuluyor. Olağanüstü halleri bitmeyen ülkenin vatandaşlarına bir kez daha “olağanüstü hal dönemi vatandaşlığı” sefer görev emri çıkarılıyor. Bu atmosferik basınç altında, “içimizdeki İrlandalılar” kışkırtmasıyla; yolcusunun konuşmasını ihbar etmek için kaydeden muhbir taksici, sahte bir dolar yakan sözüm ona dolar karşıtı çakma köylü, 300 dolar bozdurana bedava tıraş yapacağını söyleyen açıkgöz berber, maç sonrası ekonomik demeç veren işgüzar teknik direktör gibi milli ve yerli tutum ve davranışlar ortalığa saçılıyor. Bu arada en çok döviz mevduatı olan iller AKP-MHP’ye en çok oy çıkan yerlermiş; ne önemi var! “Gavur İzmir” en az döviz mevduatına sahip yerlerden biriymiş; kimin umurunda! Metrekareye en çok “bölücünün” düştüğü Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türk lirasına en çok güvenen, yatırım yapan yermiş; geç bir kalem!
İnsan düşünmeden edemiyor: Madem ekonomi sağlam. Madem siyasi istikrar var. Madem muhalifler iki koyun bile güdemiyor. Madem millet arkanızda. Kısacası madem her şey yolunda gidiyor. Pekiyi, başkanlık için bu telaşınız, ısrarınız niye? Niye başkanlık gelmezse ülke bölünüyor? Neden Türkiye’nin geleceği rulet masasındaki top misali Avrupa Birliği ile Şanghay İşbirliği Örgütü arasında gidip-geliyor? Niye bütün dünya Türk’e, Türkiye’ye “düşman?” Niye dünyada en çok “terörist” Türkiye’de var? Niye Avrupa’yı, sanki herkes Türkiye’den kaçmak istiyormuş gibi, “açarız kapıları, görürsünüz gününüzü” diye korkutuyorsunuz? Türkiye kapılar açıldığında herkesin kaçmak istediği bir ülke mi? İktidar olarak gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Öyle ise sorumlusu kim? 14 yıldır ülkeyi yönettiğinize göre cevabı biliyor olmalısınız!
Bilanço
2016 yılının ilk 11 ayında erkekler en az 241 kadın öldürmüş. “Tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi güç bela daha yeni püskürtüldü. 2016 yılının ilk 11 ayında iş cinayetlerinde en az 1816 işçi hayatını kaybetmiş. Daha yeni Siirt Şirvan’da madende 16 işçi hayatını kaybetti. Açıklama, yine fıtrat! Resmi işsiz sayısı dört milyona doğru gidiyor. Yani daha çok güvencesiz çalışacak, daha çok ölümler yaşayacağız.
Tam bu sırada Asgari Ücret Komisyonu’nda patronlar sıfır zam demiş. Geçen yıl asgari ücret 1300 lira olunca çok sıkıntı çekmişler, ondan! Bu oyunun adı, ölümü göster, sıtmaya razı et! Gün sonunda fedakârlık yapan yine patron olacak. Hükümet sıfır zammı enflasyon oranına bağlayıp, kahraman olacak. İşçi de açlık sınırı altındaki asgari ücretine eklenen günlük 2-3 lira zamma razı gelecek. Onu da dövizde değil, TL’de “tutacak.” 2016 yılında yerli ve milli olmak işte bu demek. Sahi, 2016 yılını siz nasıl bilirdiniz?
Halep’te dünya karşıdevrim cephesinin zaferi
15 Kasım’da yeniden başlayan ve bugüne kadarki en şiddetli saldırıların ardından Esad rejimi ve müttefikleri, birkaç mahalle dışında, Halep’in tamamını ele geçirmeyi başardı. Sivil halkın ve isyancıların tahliye edilmesi için dün Türkiye ve Rusya arasında bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre bu sabah (14 Aralık 2016) tahliye işlemlerinin başlaması gerekirken, tahliye başlamadığı gibi, isyancıların elinde kalan ve on binlerce sivilin sığındığı mahallere dönük bombardıman ve saldırılar bugün de devam etti.
Esad rejiminin Rus hava saldırıları desteğinde ve İran’a bağlı milislerle birlikte Doğu Halep’i ele geçirmesi bir toplu katliama dönüşmüş durumda. Son olarak, 15 Kasım’dan bu yana yüzlerce sivil hayatını kaybederken, rejim bölgelerine sığınanlara dönük olarak, toplu infaz ve zorla askere alma haberleri gelmekte. Birkaç mahalleye sığınmış on binlerce sivilin akıbeti ise belirsizliğini koruyor.
Esad rejiminin Halep’te elde ettiği askeri zafer, yalnızca Rusya’nın, İran’ın, Hizbullah’ın ve Iraklı milislerin desteğiyle gerçekleşmedi. Esad zaferini aynı zamanda, ABD’nin, AB ülkelerinin, BM’nin, Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin dolaylı işbirliğine borçlu. Bu bağlamda, Suriye’de karşıt blokların bir güç mücadelesinden ziyade, 2011’de özgürlük ve sosyal adalet talepleriyle ayaklanmış bir halkın mücadelesine karşı bir dünya karşıdevrim cephesinden ve onun zaferinden söz edilebilir.
Erdoğan rejimi sözde Esad karşıtı bir söylem tutturmakla birlikte, asla Suriye halkının özgürlük mücadelesinin yanında olmadı. Suriye’ye gerici, mezhepçi, Kürt düşmanı ve yayılmacı bir temelde müdahale eden Erdoğan rejimi, radikal İslamcı grupları güçlendirerek Suriye devriminin rayından saptırılmasında başat rollerden birini oynadı. Uçak düşürme operasyonuyla Rusya ile ABD’yi karşı karşıya getirme planının hüsrana uğramasının ardından, Rusya’yla ilişkilerini yeniden onarmak zorunda kalan Erdoğan rejimi, son olarak, Rusya ve ABD’den aldığı icazetle YPG’nin ilerlemesini durdurabilmek için Fırat Kalkanı operasyonuyla Suriye’ye müdahalede bulundu. Fırat Kalkanı’na Putin ve Esad’ın onay vermesinin karşılığı ise, Halep’te ve diğer bölgelerde rejimin yaptığı operasyonları kabul etmek, Halep’in rejimin kontrolüne geçmesine ses çıkarmamak oldu.
Halep’te yaşanan katliam, ağır çekimde, canlı yayında, gözlerimizin önünde gerçekleşmekte. Temmuz’dan bu yana rejimin kuşatması altında olan, yiyeceğin, ilacın tükendiği, her bir noktanın bombalandığı Halep’te hâlâ kısmi internet erişiminin bulunuyor olmasını, belki de Doğu Halep’te yaşayan İngilizce öğretmeni Abdülkafi El Hamdi’nin sözleri açıklayabilir: “Uluslararası topluluğun sessizliğinden anladığım, onları en çok korkutan şeyin özgürlük talebi olduğu. Çünkü Suriye halkı özgürlük için fazlasıyla mücadele etti ve katledildi. Dünyanın diğer ezilen halklarına böylelikle özgürlük talep etmemeleri için bir ders vermeye çalışıyorlar.” Dolayısıyla, Esad rejimi katliam görüntülerinin yayınlanmasından rahatsız değil, bir yandan rejimin propaganda makinesi katliamları yalanlarken, diğer yandan “mesaj”, iletilmesi gereken yerlere ulaştırılmakta.
Katliamcı rejim güçlerinin ve müttefiklerinin kuşatması altındaki sivillerin hayatta kalmasını, Türkiye ve Rusya arasında imzalanan anlaşmalar veya BM’nin gözetimi kesinlikle garanti altına alamaz. Halep’in “özgürleştirilmesine” sevinen Stalinist sol kesimler ise, tüm dünyanın Suriye’ye dönüştürülmekte olduğunun ne yazık ki farkında değil. Rejimin katliamlarının daha fazla kaybetmeden durdurulabilmesi için uluslararası dayanışma hayati önemde. Mezhepçi, radikal İslamcı kesimlerin sözde dayanışma eylemlerine meydanı bırakmadan, bu konuda öncülüğü sol, sosyalist, demokratik, emek güçleri çekmeli.
AB’den Şanghay’a dış politikadaki salıncak
Türkiye’nin içinde bulunduğu politik açmazlar ve derinleşen ekonomik krizle beraber Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkiler son derece gerilmiş durumda. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye ile ilişkilerin geçici olarak durdurulması yönündeki aldığı tavsiye kararı sonrası, Cumhurbaşkanı’nın Şanghay İş Birliği Örgütü’ne (ŞİÖ) işaret etmesi, Türkiye için AB dışında bir alternatif olabilir mi tartışmalarına yol açtı.
Bu konuya mevcut burjuva uluslararası ilişkiler teorileri yerine Marksist emperyalizm teorisi perspektifiyle yaklaşmazsak hem devrimci politik bir tutum almamız hem de konuyu anlamlandırmamız zorlaşacak.
AB nedir? ŞİÖ ne değildir?
Uluslararası bazda kapitalist ilişkiler ulus devletleri her yönüyle aşarak uluslararası ekonomik ve siyasal üst bir otorite kurma eğilimindedir. Serbest ticaret bölgesi-gümrük birliği-ortak pazar-iktisadi ve parasal birlik-tam siyasal birlik gibi aşamalarından geçen uluslararası iktisadi ve politik entegrasyon süreçleri, AB, ŞİÖ ve ABD gibi kapitalizmin farklı dönemlerinde yukarıda saydığımız aşamaları ya tamamlamış ya da bunlardan birisine takılıp kalmış birlikler yaratmıştır. Uluslararası üretim ilişkileri – ulus devletler çelişkisi başka bir yazının konusu olsa da emperyalist çağda bu çelişkinin üstesinden gelinemeyeceğini belirtelim.
Erdoğan’ın AP oylaması sonrası yaptığı bir çok açıklamada, “Bu oylamanın bizim nezdimizde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Evelallah Türkiye’yi hiç bitiremezsiniz” gibi cümleler sarf ederek, AB’ye “Bulunmaz hint kumaşı değilsin ya” diye seslenmesi, piyasanın hiç ihtiyacı olmayacak şekilde bir dış politika gütme ihtimali sermayeyi korkutmuş durumda. Erdoğan ne kadar aksini söylese de AB ile entegrasyon, Türkiye piyasaları ve genel olarak finans kapitali için bulunmaz bir Hint kumaşıdır. Alternatifi de yoktur.
AB-ŞİÖ Ekonomik durum karşılaştırması kaynak: (IMF, WEO, Ekim 2016)
| Birlik/Ülke | GSYH (MİLYAR DOLAR) | Kişi Başına Gelir (Dolar) |
| AB | 16.300 | 30.528 |
| ŞİÖ | 15.116 | 4.936 |
| Türkiye | 720 | 9.257 |
Türkiye’nin bu birliklerle ticaret miktarı (milyar dolar) kaynak: (TÜİK, Dış ticaret İstatistikleri)
| Birlik/Ülke | Türkiye’nin ihracatı | Türkiye’nin ithalatı | Dış ticaret dengesi |
| Genel Toplam | 143.839 | 207.234 | -63.395 |
| AB üyeleri | 63.998 | 78.681 | -14.683 |
| ŞİÖ üyeleri | 8.638 | 53.323 | -44.685 |
Yukarıdaki tablolar her şeyi açıklıyor. Bunların yanında AB üyesi ülkelerden gelen turist sayısı ŞİÖ ülkelerinden gelen turistlerin tam beş katı ve yaptıkları harcamalarda da beş katlık bir fark var. Ekonomik durum böyleyken bir de işin askeri boyutu var. Türkiye, ŞİÖ’nün kurucu unsurlarından Çin ve Rusya gibi ülkeleri tehlike unsuru olarak gören NATO üyesi bir ülke ve ŞİÖ içinde bulunduğu takdirde bu çelişkinin nasıl üstesinden geleceği muamma.
Görüldüğü üzere Erdoğan’ın AB söylemlerinin iktisadi hiçbir karşılığı yok. En büyük ticaret ortağı olduğu AB’nin başat aktörü Almanya ile olan husumet, doların artış nedenlerinin başında geliyor. Türkiye’nin özel sektör dış borcunun 100 milyar dolara yakını Avrupa ülkelerine, 25 milyar dolara yakını ise Asya ülkelerinedir. Böylesi bir ortamda Almanya’yı terör destekçisi bir ülke lanse edip onu mültecilerle tehdit ederek AB’nin Türkiye’nin gelişmesinin önüne ket vuran üst akıl olduğu algısı sermaye ihtiyaçları doğrultusunda değil, Erdoğan’ın politik ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Bu durum ülke sermayesiyle politik bir kumar oynamak anlamına geliyor. Artık AB nezdinde de Erdoğan’ın fazla ileri gittiği görüşü hâkim. Öyle ki son günlerde hükümet üyelerinden çok net çatlak sesler yükseldiğini görebiliriz. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in AP oylamasından bir gün sonra “AB çökmüyor! Tam aksine büyük bir başarı hikayesi. Yaklaşık 510 milyon insan refah içinde yaşıyor” şeklinde tweet atması, manidar olsa gerek. Aynı şekilde Nihat Zeybekçi’nin “Ekonomi bakanı olarak OHAL’i istemiyorum kardeşim” çıkışı, Tuğrul Türkeş’in “idam cezası, faydadan çok zarar getirir” şeklindeki açıklamaları Erdoğan’ın söylemleriyle yüz seksen derece ters düşmektedir. Sermayenin daha fazla korkutulmaması ve ülkedeki sermaye çıkışını kontrol edemeyecekleri bir iktisadi altüste dönüşmemesi için yapıldığı çok açık olan bu hamleler, Erdoğan’ın ekonomi üzerindeki bireysel etkisini azaltmıyor.
ŞİÖ’den farklı olarak emperyalist iktisadi ve parasal bir birlik olan AB, yoluna Büyük Britanya olmadan devam edecekken Almanya’nın daha fazla üzerinde hegemonya kurduğu bir birlik halini alıyor. Dünya ekonomik kriziyle politik devinimler yaşayan AB’nin geleceği zaten çok parlak değil. Tüm çabalara rağmen tam siyasi bir birlik kuramayan ve kapitalizm altında da kuramayacak olan AB’nin mevcut iktisadi ve parasal birliğinin bile dağılma sürecine girmesi mümkün. Mülteciler, ekonomik kriz, ABD ve Almanya arasındaki sürtüşmenin artması, sağın güçlenmesi ve genel anlamda AB’nin bizzat AB vatandaşları tarafından sorgulanmasına yol açan politik gelişmeler, dağılmaya mahkûm bir AB tablosu çiziyor. Bu güçsüz görüntü, Erdoğan’ın daha rahat bir biçimde tehditkâr davranmasına yol açsa da ülkenin sınırlı sermayesi AB’den gelecek kredi fonlarına muhtaç.
Rusya ve Çin’in 1996 yılında kurduğu Şanghay beşlisi ise Özbekistan’ın katılımıyla 2001 yılında ŞİÖ adını aldı. Amacı ise örgüt üyelerinin sınır güvenliğinin sağlanması ve bu ülkeler arasında ekonomik ve kültürel iş birliğinin genişletilmesi olarak belirtilmiş. 2017 yılında Pakistan ve Hindistan da örgüte üye olacaklar. Daha çok günümüzün Varşova paktına benzeyen bu birliğin Çin-Hindistan, Hindistan-Pakistan gibi uzun vadede çıkarları çelişik ülkeleri barındırdığını göz önünde bulundurursak değil bir AB olması serbest ticaret bölgesini aşamayacak ve en ufak gerginlikte dağılacak bir yapı olduğunu kavrayabiliriz. Ayrıca örgütün içinde hiçbir emperyalist ülke yok. Yani aslında hepsi bağımlı ülkeler. AB’nin hali ortadayken ŞİÖ kâğıttan kaplan bir Bonapartist rejimler birliğinin ötesine geçemeyecektir. Ayrıca GSYH bakımından AB’ye yakın olsa da (15 trilyon doların 11 trilyonu tek başına Çin’e ait) insani gelişmişlik ve refah düzeyi göz önünde bulundurulduğunda bu birlik AB’nin yanına bile yaklaşamamaktadır.
Dış politikadaki bu gelgit görüntüsü Saray’ın iç politikadaki yönetememe krizinin dışa yansımasından ibaret, Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olarak eksenini kaydırmak gibi bir lüksü ve isteği zaten yok.
14 Aralık’ta Avrupa Konseyi, AP’nin tavsiye kararını görüşecek. İlişkilerin dondurulması kararı çıkarsa doların 3.50’nin çok daha üstüne çıkacağını söyleyebiliriz. Merkez Bankası’nın faiz artırımından çok AP’nin oylamasından etkilenen avro ve doların Türkiye ekonomisi için AB’nin ne kadar öncelikli olduğunun bir işareti.
Dış politikadaki bu salıncağın bir yanılsama olduğunu AB’den gerçek bir kopuşun ancak kapitalizmden kopuş olarak devrimci bir şekilde gerçekleşebileceğini unutmamamız gerekiyor.
Fidel ve Che : Birbirinden farklı iki politika
Fidel’in ölümü, onun hayatı ve politik mirasına kadar birçok konuda her çeşit yorumun, burjuva medya organlarında ve mücadeleci militanlar arasında yeniden yapılmasına neden oldu. Solun büyük bir bölümü, Fidel figürünü, onun gerçek politik hayatını saklayarak olumlu değerlendiriyor.
Nahuel Moreno tarafından kurulan devrimci sosyalist akımımız, Küba devriminin zaferinin ilk yıllarından itibaren Kastrocu hareketinin özgün niteliklerinin barındırdığı riskler konusunda uyarılarda bulundu. Buna karşın akımımız, Küba devrimini koşulsuz olarak destekledi ve ambargo ile her türlü emperyalist saldırıyı reddetti.
Bu nedenle Fidel’in ölümü üzerine, onun ve Küba Komünist Partisi önderliğinin politik tutumlarına ilişkin ciddi ve derin ayrılıklarımızın altını çizmekten kaçınamayız. Açık olmak gerekirse, Fidel’in, Küba sosyalist devriminin terk edilmesi ve daha nicesindeki rolünü yarım yüzyılı aşkın bir süredir teşhir ediyoruz.
Bu tespit, Fidel’in gerçek yolculuğunu bilmeyen birçok genci şaşırtacaktır. Bu tartışma, ölümüyle yeniden gündeme geliyor. Gerçek şu ki, Fidel Castro, devrimin ilk yıllarının ardından 26 Temmuz Hareketi’nin (ki bu hareketin mücadelesi uzun yıllar boyunca Küba KP’si tarafından desteklenmemişti) milliyetçi, bağımsız ve devrimci önderi rolünü terk etti. Altmışlı yılların ortalarında, artık KP önderi olan Fidel, o zamanlar Nikita Kruşçev’in önderliğindeki ve daha sonra Brejnev’in yöneteceği SSCB Komünist Partisi’nin bürokratik önderliğiyle bir anlaşma yapmaya ve ittifak kurmaya karar verdi. Bu, Latin Amerika ve dünya devrimci süreçleri için trajik sonuçları beraberinde getirdi. O zamana kadar Fidel ve Küba önderliği, Latin Amerika’daki halk ayaklanmalarını gerillacı hatalı yöntemle de olsa teşvik ediyor ve destekliyordu. Tricontinental ve OLAS gibi uluslararası toplantılar gerçekleştirildi. Ancak Kremlin bürokrasisiyle anlaşıldıktan sonra, bu politik yönelim gitgide terk edildi.
Fidel, Moskova KP’sinin karşıdevrimci politikasını, Stalin ve bürokrasinin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kararlaştırdığı emperyalizmle “barış içinde birarada yaşama” politikasını benimsedi. Bu, SSCB ve Doğu Avrupa’daki sözde “sosyalist” diktatörlüklerin ayrıcalıklar sistemine emperyalizmin saygı duyması karşılığında, sosyalist devrimi diğer ülkelere yayılmaması anlamına geliyordu. Bu politikanın ideolojik temelini, hatalı Stalinist “tek ülkede sosyalizm” kuramı, “ilerici milli burjuvaların” içinde bulunduğu sınıf işbirlikçisi hükümetleri “devrimci” olarak kabul edilip desteklenmesini meşrulaştıran ve sosyalizmi belirsiz bir geleceğe erteleyen “aşamalı devrim” kuramı oluşturuyordu. Bu kuramla, Rus ve Çin KP’lerinin Stalinist bürokrasisi, 1936 İspanyol Devrimi’nden başlayarak dünyada patlak veren her türlü devrime ihanet etti.
Che Guevara bu politikaya karşı çıktı
Ancak gerçekte, 1964-65’ten itibaren Küba önderliğinde, iki farklı çizgi ya da politika gözlemlenmeye başlandı. İlki Fidel’in ve bürokrasi yanlısı çoğunluğun çizgisi, ikincisi ise doğrudan Fidel’e saldırmadan bütün farklılıklarını ortaya koyan Che Guevara’nın çizgisi. Bu ayrılık, Che’nin bütün görevlerini bırakması ve Küba’dan gizlice ayrılmasıyla sonuçlandı.
Akımımız Che Guevara’nın “gerilla savaşı” anlayışına ve emekçi sınıfın rolü ile devrimci partilerin inşasının gerekliliğine önem vermemesi gibi onun yöneliminin diğer boyutlarına her zaman eleştirel yaklaşmıştır. Ancak tüm bu farklılıkların ötesinde, tutarlı enternasyonalizmini ve sosyalist devrim savunusunu takdir ediyoruz. O kadar ki Nahuel Moreno, Ekim 1967’de öldüğünde, O’nu “sürekli devrim kahramanı ve şehidi” olarak nitelendiriyordu.
Che, SSCB’de tanık olduğu manzara karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Ve Sovyetler’e, “sosyalist ekonomi” politikaları ve görüşlerine ilişkin çeşitli tartışmalar vesilesiyle muhalefet etmeye başlamıştı. Onun enternasyonalist vizyonu, Küba devrimini savunmanın yolunun, devrimi başka ülkelere ve Latin Amerika’ya yaymaktan geçtiğini anlamasını sağladı. Böylece yeni sosyalist devrimleri reddeden Sovyet bürokrasisinin tutumlarıyla gitgide daha çok çatışmaya başladı. Şubat 1965’te, Cezayir’de ünlü konuşmasını yaptı. SSCB’nin barış içinde birarada yaşama politikasına itiraz etti ve karşılıksız silahlandırılmasıyla birlikte Vietnam halkına koşulsuz destek verilmesini istedi.
Bu konuşma, vasiyet niteliği taşıyan “veda mektubunu” pekiştirir: Kuzey Amerika emperyalizmi, saldırılarından dolayı suçludur, ama aynı zamanda sosyalist tarafın iki büyük gücünün (SSCB ve Çin) temsilcileri tarafından çoktandır başlatılan hakaret ve dalavere savaşını yürütenler de suçludur. Che, bu politikaların karşısına « iki, üç, daha fazla Vietnam » politikasını koymuştu. Nihayet Bolivya’da, devrimi yaymak gibi doğru bir politikayı, hatalı bir bakış açısıyla hayata geçirmeye çalışırken desteksiz, tek başına öldü. Daha önce de Che, “Sosyalist devrim ya da devrimin karikatürü” diyerek, bürokratikleşme tehlikesine ve devrimin kazanımlarından geri adımlar atılmasına tehlikesine karşı uyarıda bulunmuştu.
Fidel, sosyalist « yeni Kübaları » reddetti
Fidel’e sempatiyle bakan birçok kişi şöyle düşünebilir: “Amerikan ambargosu ve 60’lı yılların yalıtılmışlığı karşısında, Fidel’in Moskova ile anlaşmaktan başka bir seçeneği yoktu”. Bu doğru değil. Ambargoyu delmek ve Küba’nın yalıtılmışlığını sona erdirmek için başka bir seçenek vardı. Bu, Che’nin ve bizim gibi akımların savunduğu gibi, devrimi yaymaktı. Bunun koşulları da vardı: Vietnam hâlâ ayaktaydı (Amerikanlar 1975’te ülkeden kaçmışlardı). 1968’de kitle hareketlerinde bir yükseliş meydana geldi: Latin Amerika’da, Şili’de 70-73’te Salvador Allende iktidara geldi ama sosyalizme ilerlemek yerine Şili burjuvazisi ve Pinochet gibi “ilerici” askerlerle “barış” anlaşması yaptığı için başarısız oldu. 1979’da Nikaragua’da devrim, diktatör Somoza karşısında zafere ulaştı; kısa süre sonra diktatörlük devrildi ve birkaç yıl sonra benzer şekilde El Salvador’un diktatörü de devrildi. Orta Amerika barut gibiydi ve yine bir kez daha Fidel Castro, “yeni Kübalar”ın yaratılmaması ve sosyalizme ilerlenmemesi yönündeki politik “çizgisini” savundu.
Nikaragua ve El Salvador’da eski Kastrocu gerillalar, günümüzde halklarını açlık içinde kıvrandırıyor, kapitalizmi koruyarak hükümet etmeye devam ediyorlar. Acı gerçek budur. Fidel, 2011 Arap devrimlerini desteklemedi ve Beşar Esad’ın gerçekleştirdiği soykırımı savundu.
90’lı yıllardan itibaren Castro, mücadeleleri saptırarak parlamento sahasına hapseden, “ulusal ve halkçı” bir kapitalizmi destekleyen, Latin Amerika’nın “ilerici” hükümetlerine destek vermeye devam etti.
Miguel Sorans
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
Fidel et le Che : deux politiques différentes
La mort de Fidel a rouvert toute sorte d’interprétations, sur sa trajectoire et jusqu’à sur son héritage politique, aussi bien dans les médias bourgeois qu’entre les militants combatifs. Une grande partie de la gauche tend à récupérer sa figure positivement, mais en cachant directement sa vraie parcours politique.
Notre courant socialiste révolutionnaire, fondée par Nahuel Moreno, depuis les premières années du triomphe de révolution cubaine a prévenu sur les risques qui enfermaient les caractéristiques originales du mouvement castriste. Mais elle a défendu aussi, de façon inconditionnelle, la révolution cubaine et a répudié le blocus et toute forme d’agression impérialiste.
C’est pourquoi, face à la mort de Fidel nous ne pouvons pas manquer de souligner nos sérieuses et profondes divergences avec ses positions politiques et celles de toute la direction du Parti Communiste Cubain. Pour être claire : depuis plus d’un demi-siècle nous avons dénoncé son rôle d’abandon de la révolution socialiste à Cuba et au-delà.
Cette affirmation surprendra à beaucoup de jeunes qui ignorent la vraie trajectoire de Fidel. Son décès actualise la polémique. La vérité, c’est que, passés les premières années de la révolution, Fidel Castro a abandonné sa position de révolutionnaire nationaliste et indépendant, dirigeant du Mouvement le 26 juillet (dont la lutte n’a pas été appuyée pendant de nombreuses années par le PC cubain). Au milieu des années 60, Fidel, dirigeant déjà du PC, a décidé s’allier et faire un pacte avec la direction bureaucratique du PC de l’ex-URSS, alors dirigé par Nikita Khrusov et après par Breznev. Et cela a amené des conséquences tragiques pour le processus révolutionnaire latino-américain et mondial. Jusqu’alors Fidel et la direction cubaine, avec la méthode erronée du focus guérillero, encourageaient ou donnaient soutien à la révolte populaire latino-américaine. Il y a eu des réunions internationales comme la Tricontinental ou l’OLAS. Mais après d’avoir pactisé avec la bureaucratie du Kremlin, cet orientation politique a été abandonné progressivement.
Fidel a adopté la politique contre-révolutionnaire du PC de Moscou de “coexistence pacifique” avec l’impérialisme que Stalin et la bureaucratie avaient pactisé après la Deuxième Guerre Mondiale. Cela signifiait s’abstenir de promouvoir des nouvelles révolutions socialistes en échange que l’impérialisme respectait son système de privilèges aux pays avec des dictatures pseudo “socialistes” de l’URSS et de l’Europe de l’Est. Cette politique a été justifié idéologiquement sous la fausse théorie stalinienne du “socialisme dans un seul pays”. Et aussi par celle-là d’”la révolution par étapes” qui justifie soutenir comme “des révolutionnaires” des gouvernements de collaboration de classes avec des “bourgeois nationaux progressistes” et retarder le socialisme pour un avenir indéterminé. Avec cette théorie, la bureaucratie stalinienne des PC russe et chinois a promu la trahison de toute sorte de révolutions dans le monde, en commençant par la révolution espagnole de 1936.
Che Guevara s’est opposé à cette politique
Mais en réalité depuis 1964-65, deux lignes ou deux politiques se sont commencées à visualiser dans la direction cubaine. D’abord, celle-là de Fidel et la majorité pro bureaucratie soviétique et après, l’autre dirigée par Che Guevara qui, sans attaquer directement Fidel, a manifesté sa divergence totale. Et qui a fini avec son renoncement à ses fonctions et le départ sécrète de Cuba.
Notre courant a toujours été critique avec la conception de la “guerre de guérillas” de Che Guevara et avec d’autres aspects de ses orientations comme qu’il n’a pas donné importance au rôle de la classe travailleuse et au besoin de construire des partis révolutionnaires. Mais par-dessus ces différences nous reconnaissons son internationalisme conséquent et sa défense de la révolution socialiste. Au point qu’à sa mort, en octobre 1967, Nahuel Moreno le définissait comme un “héros et martyr de la révolution permanente” *.
Le Che était déçu avec ce qu’il a connu à l’URSS. Et il a commencé à s’opposer par le biais de diverses polémiques à ses politiques et visions de la “économie socialiste”. Sa vision internationaliste l’a amené à comprendre que la défense de la révolution cubaine passait pour l’étendue de la révolution à d’autres pays de l’Amérique Latine. Alors, il a commencé à s’affronter de plus en plus avec les positions de la bureaucratie soviétique de renonciation aux nouvelles révolutions socialistes. En février 1965 il a prononcé un célèbre discours à Alger dans lequel il a contesté la politique de coexistence pacifique de l’URSS et il a exigé le soutien inconditionnel, avec armement gratuit, au peuple du Vietnam. Ce qui a renforcé dans sa “lettre-testament” : “l’impérialisme nord-américain est coupable d’agression […] mais aussi ils sont coupables, ceux qui maintiennent une guerre d’insultes et de crocs-en-jambe commencée depuis longtemps par les représentants de deux principales puissances du champ socialiste [l’URSS et la Chine] “. Le Che opposait la politique de” deux ou trois le Vietnam “. Il mourrait finalement en Bolivie, isolé de tout soutien, en essayant, avec un point de vue erroné, de faire avancer une politique correcte d’étendre la révolution. Le Che avait déjà aussi averti contre la bureaucratisation et avec des possibles reculs après avoir dit” la Révolution Socialiste ou la caricature de révolution “.
Fidel a refusé des « nouvelles la Cuba » socialistes
Beaucoup de sympathisants de Fidel peuvent penser : “devant le blocus yankee et l’isolement des années 60, Fidel n’avait pas d’autre alternative que le pacte avec Moscou”. C’est pas le cas. L’alternative, pour casser le blocus et l’isolement de Cuba était d’étendre la révolution, comme il disait le Che et les courants politiques comme la nôtre. Et il y avait des conditions : le Vietnam était vivant (les yankees ont fui en 1975). En 1968, il y a eu une montée du mouvement de masses : en Amérique latine, au Chili des 70-73 Salvador Allende est arrivé au pouvoir, mais il a échoué pour ne pas avancer vers le socialisme mais vers le pacte “pacifique” avec la bourgeoisie chilienne et les militaires “progressistes” comme on considérait Pinochet ; en 1979, au Nicaragua la révolution triomphe contre le dictateur Somoza avec le peuple armé et, peu de temps après, la dictature tombait et quelques années plus tard, tombait aussi la dictature du El Salvador. L’Amérique centrale était une poudrière et, une nouvelle fois, Fidel Castro donnait la “ligne” de ne pas faire des « nouvelles Cuba » et de marcher vers le socialisme.
De nos jours au Nicaragua et El Salvador les ex-guérilleros castristes continuent de gouverner en affamant ses peuples et en préservant le capitalisme. C’est la triste réalité. Et depuis là, ils ne se sont pas arrêtés dans sa claudication. Fidel n’a pas appuyé les révolutions arabes de 2011 et il a défendu le génocide Bashar Al Assad.
Dès les années 90, Castro a continué de donner l’appui aux faux gouvernements “progressistes” de l’Amérique latine qui déviaient les luttes au terrain parlementaire et à soutenir un capitalisme “national et populaire”.
Miguel Sorans
Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI)
Beşiktaş saldırısını kınıyoruz! Çözüm: Emek eksenli siyasal demokrasidir
Cumartesi gecesi İstanbul Beşiktaş’ta bir canlı bomba ve bombalı araçla yapılan iki saldırıda 36’sı polis 8’i sivil 44 kişi yaşamını yitirdi. 155 kişi ise yaralı. TAK tarafından üstlenilen bu saldırıyı kınıyor, lanetliyor, emekçilerin ve ezilen halkların siyasal demokrasi çerçevesinde birleşik mücadelelerini savunuyoruz. Saldırıda ölenlerin yakınlarına baş sağlığı yaralılara ise acil şifalar diliyoruz.
Tüm bu terör saldırıları, emekçilerin ve ezilen halkların birlikte mücadele etmesine vurulmuş bir darbe niteliğinde olduğu gibi, başkanlık ve tek adamlık yolunda ilerleyen Saray’ın ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir şeye hizmet etmemektedir.
Bir buçuk yıl içinde yapılan 11. bombalı saldırı olan Beşiktaş saldırısı, sarayın tek adamlık hedefini meşrulaştırmak için kullanacağı bir malzeme olacaktır. Kitlelerin bilinçlerinde kafa karışıklığı, kendilerine ve mücadelelerine olan güvenin azalması, toplumsal korkunun artması rejimin ve egemen sınıfın işine yaramaktadır.
Ülkedeki bu korku ortamının azalması şöyle dursun her yana yayılmasının en büyük nedeninin, ebedi iktidar hedefiyle hareket eden Saray’ın, hem dışta hem de içte çözümsüz ve maceracı politikalarının bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. İşçi sınıfına ve ezilen Kürt halkına artarak devam eden saldırı politikaları, muhatapsızlaştırma ve imha stratejisi sorunu daha da derinleştirmekte, ülkeyi rejimin yeniden yapılandırılmasında malzeme olarak kullanılacak bir korku ve güvensizlik cenderesine çevirmektedir.
Cuma günü on binlerce polisle birlikte yapılan “Huzur Operasyonu” adı verilen asayiş operasyonundan bir gün sonra, İstanbul’un göbeğinde böyle bir saldırının gerçekleşebilir olması, İçişleri Bakanı’nın istifası için fazlasıyla geçerli bir sebeptir. Süleyman Soylu başta olmak üzere olayda ihmali bulunan tüm devlet görevlileri derhal istifa etmelidir!
Ülkedeki savaş ve korku ortamından en büyük darbeyi işçiler, Kürtler, kadınlar, öğrenciler ve tüm ezilenler almaktadır. Silahları susturacak, OHAL rejimine son verecek, demokratik ve adil bir barış ortamını sağlayacak, politik çözümsüzlüğün en büyük müsebbibi olan tek adamlık hedefine darbe vuracak tek güç tüm emekçilerin ve emekçi Kürt halkının birleşik siyasal mücadelesidir.
Tek adamlık sorunu çözer mi?
“Volter ve Russo denilmekle maruf ve meşhur olan zındıkların ve onlar gibi kafirlerin, Allah göstermesin, Peygamberlere küfretmek, bütün dinleri yeryüzünden kaldırmak ve eşitlik ve cumhuriyet zihnini yaymaktan ibaret olan, basit, herkesin anlayacağı nice kitaplar yayarak, yeni olan her şeyde lezzet vardır kaidesince, çocuklara ve kadınlara varıncaya kadar bunları pek çok insanlara okutarak, bunları frengi hastalığı, dinsizlik ve fesat şeklinde yayarak, onların itikatlarını bozdular. (…) bu melun güruh güya dünyada tam mutluluğa erişmek davası ile halkı, aslında sözden ibaret olan bu eşitlik ve adalet yoluna sevk ettiler. Nice çirkin icraatle (…) utanma ve namus kayıtlarını ayaklar altına alarak, Fransa halkını vahşi hayvanlar haline getiriler…
Adına “İnsan hakları beyannamesi” dedikleri isyan beyannamelerini bütün dillere çevirip her yerde halkı büyüklerinin ve hükümdarların aleyhine isyana teşvik ettiler.”
Çaresizliğin dili
Yersiz bir telaş yaratmayalım. Yukarıdaki alıntı Erdoğan, Meclis Başkanı ya da Numan Kurtulmuş’tan değil. Osmanlı’da zamanının dışişleri bakanı Atıf Efendi’nin III. Selim’e hazırladığı adı Avrupa Muvazene-i Politikıyesi olan Fransız devrimi layihasının (raporunun) bir parçası.
Atıf Efendi’nin korktuğunu şeytanlaştırma dilinin yabancısı değiliz. Bu dili gün be gün, ama çok daha kötü ve anlatım bozuklukları ile dolu bir Türkçe ile işitiyoruz.“Ya bunlar..”, “efendim ne diyorlar”, “şey” lafları kulağımızda çınlıyor.
İşte bu dil çaresizliğin dilidir. Gerçekliğe müdahale edemediği için hızla unutulacak sözcükleri taşıyan bir üsluptur. Evet, yeni olan her şeyde lezzet yoktur. Ancak sorunlara karşılık gerçekçi çözümler üretememenin dili budur.
Türkiye mevcut sistemle yaşayabilir mi?
Türkiye’yi bir rejim değişikliğine sürükleyecek olan tek adam sistemini tartışıyoruz. Şu ana değin MHP ile ne derecede uzlaşıldı, pürüzler ne… tam olarak malumumuz değil. Başkanlık lafının çekilmesi dahi Erdoğan yönetiminin gönlüne estiği gibi adımları bir türlü atamadığını yine gösterdi. Tüm hengame içerisinde akla uygun olan tek söz, Türkiye’nin mevcut sistem ile devam edemeyeceğini ifade etmek oldu.
Doğrudur. Türkiye bugüne kadar kullandığı sistem ile daha iyi bir yere gidemez. Tıpkı vaktiyle Osmanlı’nın yaşadığı gibi. Osmanlı’da işlemeyen sistemi savunmak bir sonuç vermedi. Bunun üzerine asıl sistemi değiştirmeden daha fazla taviz vermeye (bugün de tartışması sürdüğü üzere, “gavura gavur dememeye” ve bir dizi başka reforma) girişildi. Ancak işlemeyen sistemden kökten bir kopuş yaşanmadığı için imparatorluk çeşitli etmenlerle zaman içerisinde ve büyük bir gümbürtü ile çöktü.
Bugün de kimi anlamları ile benzer bir dönemden geçiyoruz. Var olana, statükoya dönüş işçi emekçileri, kadınları, toplumun tüm ezilenlerini ve doğayı daha iyi bir yere sürükleyemez. Bu yüzden kökten bir değişime ihtiyacımız var.
Tek adam çare olur mu?
Kendi ağızları ile, istikrarın, zenginlerin savunusu ve tüm toplumun baskılanması olduğunu ifade ediyorlar. O halde tek adam sistemi Türkiye’nin geçmişinden kopuşu değil, yalnızca geçmişin sorun yaratan tüm mekanizmalarını daha da güçlendirmeyi ifade eder. Çünkü tek adam olma isteğindeki Erdoğan’ın da, tek adamlık yönetiminin içeriğinin de ne yoksulluk, ne demokrasi (Kürt sorunu dahil) ne de emperyalizmden kopmak gibi bir derdi yok.
Tek adamlığı savunanların ve tek adam olmak isteyenin yalnızca bir derdi var. Türkiye zenginleri için halkı ağır vergi yükleri altında ezmek gerekir (ki Osmanlı tarihinde bunun sonuçları olmuştur), işten çıkarmayı kolaylaştırmak gerekir, iş cinayetlerini serbest bırakmak gerekir (fıtrat), kârı özelleştirip zararı tüm ezilenlere yıkmak gerekir! Erdoğan’ın iktidarda ve hayatta kalmak arzusunun yanı sıra sermayeye sunduğu tek çözüm budur. Bu çözümü hayata geçirebilmek için de olağanüstü yetkili bir kişinin bu işi yapabileceği ifade edilmektedir.
Sorun Reisülküttap Atıf Efendi gibi ortaya koyuluyor. Sistemimiz çöküşte: O halde sistemin en baskıcı unsurlarını daha da güçlendirelim!
Çözüm nerede?
Sorunların kökten bir çözümü, geçmişin tüm lanetli işleyişlerine son vermek için öncelikle OHAL ve KHK yönetimine son verilmeli. Kötü gidişe dur demenin ilk adımı budur.
Madem mevcut sistem işlemiyor öyleyse yeni bir sisteme geçiş için derhal seçimlere gidilsin. Seçim barajı kaldırılsın ki, başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun tüm ezilenleri beraberce yoksulluk (işçi ölümleri ve iş güvencesini kapsayan bir içerikle), demokrasi (tüm ezilenlerin haklarını garanti altına alacak şekilde) ve emperyalizmden kopuş (kuru laflarla değil, dış borç ödemelerini sonlandıracak, yabancı mallarını kamulaştıracak, dünya işçi sınıfı ile kucaklaştıracak şekilde) sorunlarını çözmek için işe yarar bir anayasa hazırlamaya girişsinler.
Geçmiş kötü ise çözüm tek adamlıkla sorunları katmerlendirmekte değil, işçi sınıfının demokrasi kanallarını geliştirmektedir. Erdoğan’ın “Eski Türkiye’de acılar vardı” diye başlayan konuşması zihnimizde. O acıları bugün de misliyle yaşıyoruz. Bunların bitmesi için OHAL’e son, KHK’lara son, seçim barajı kaldırılsın ve emek, siyasal demokrasi ve emperyalizmden kopuş gibi hayati sorunlarımızı çözmek üzere bir kurucu meclis toplansın!
Sonuç yerine: Atıf Efendi’yi niçin bilmeyiz?
Erdoğan ecdadımız derken kimden bahsediyor, anlamış değilim. Abdülhamit derken M. Akif şiirleri okuyor. M. Akif yaşasaydı Abdülhamit hakkında pek iç karartıcı laflar ederdi. Osmanlı diyor ama hangi döneminden, hangi kavrayışından bahsediyor?
Kendi kastını anlamasam da, “Osmanlıcı” olduğu hususunda kendisine hak veriyorum. Erdoğan devleti eski gücüne kavuşturmak isteyen sultan ve paşalar gibi hareket ediyor. Sorunu doğru koymadığı, dünyayı kavrayamadığı ve toplumun ihtiyaçlarını düşünmediği için de her geçen gün sorun katmerleniyor. Bu hususta meziyetleri kıyas kabul etmese de Atıf Efendi gibi bir dili kullanıyor.
Dünyayı kavramak ve insanca bir yaşama ulaşmak için Atıf Efendi’den geriye bir şey kalmadı. Erdoğan’dan ne kalabilir?
Bugün tam tersinden hareket ederek Atıf Efendi’nin ve bugünkü benzerlerinin korkularına kulak vermek gerekiyor. Bugün Volter’ler Russo’lar yok. İşçi düşmanı batı demokrasilerinden de alacak dersimiz yok! Yine de kulaklarımızı dünyaya hiç olmadığı kadar açmamız, dikkat kesilmemiz gerekiyor. Kimin sesine mi? Güçlerini birleştirerek parlamentoya vekil sokan, parlamentonun tüm sıkıntılarını gözler önüne seren Arjantin’li Sol Cephe’nin işçi vekillerine. Doğu’da, Batı’da direniş halinde olan tüm işçilerin seslerine…
Tahammülünüz yok ama her yerdeyiz ve hep olacağız!
Manisa Turgutlu ilçesine bağlı Ergenekon mahallesinde bir kadın parkta spor yaparken bir erkek tarafından fiziksel şiddete uğradı. Ebru Tireli’nin spor yaptığı alana gelen erkek “Bir daha burada yürüyüp, spor yapmayacaksın” dedikten sonra ayakkabısını çıkararak Tireli’nin yüzüne vurmaya başladı. Bu sırada dengesini kaybederek yere düşen Tireli’ye yerde de tekme ve ayakkabı ile saldırının sürdüğü ve Tireli kafasını kaldırıma çarptı. Dört aylık hamile olduğu öğrenilen Ebru Tireli’nin yere düştükten sonrada karnına ve yüzüne vuran saldırganın genç kadının çığlık atması üzerine kaçtığı bildirildi. Yaşadıklarını büyük bir korku içerisinde anlatan Ebru Tireli, “Hamileyim ne olur vurma diyerek yalvardım, ne olduğunu anlamadım. Gözü dönmüş bir şekilde bana vurmaya devam etti. Yere düştüm, başımı kaldırıma vurdum, bu kez üzerime çıkıp, yüzüme vurmaya başladı… Hem küfür ediyor hem de vuruyordu. Sonra birden beni bırakıp kaçtı” şeklinde ifade verdi.
Bu kadar şiddete maruz kalması yetmiyormuş gibi erkek egemen algının kadınlara dayattığı suçluluk baskısı yüzünden olsa gerek şöyle devam ediyor: “Üzerimde kapşonlu bir mont vardı. Montumun da her yeri kapalıydı.” Bir kadına bu savunmayı yapmak zorunda hissettiren çürümüş zihniyetten biz utanıyoruz!
Toplumda öyle rezil bir erkek egemen anlayış var ki, sokakta kadın görüldüğü anda tecavüzden tacize hatta öldürmeye varacak derecede şiddet bile normalize oldu. Bu zihniyet, yalnızca kadınlar evliyse, üstü başı kapalıysa, gündüz sokaktaysa kadınlara merhamet ediyor, o halde de erkeklere hoşlanmadıkları durumlardan mırıldanmasını salık veriyor. Bu zihniyet, elinde olsa kadınları toplumun her alanından atmak, dışlamak istiyor. Ama yok öyle yağma, biz her yerdeyiz. Okulda, evde, işyerlerinde, sokakta toplumun her alanındayız ve her zaman olmaya devam edeceğiz. Nasıl ki Ayşegül Terzi olayında susmadıysak, nasıl ki Özgecan cinayetinde sokaklarda olduysak şimdi de buradayız ve Ebru Tireli’nin yanındayız. Ebru Tireli yalnız değildir.
Hiçbir alanı terk etmiyoruz. Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz. Bu içi çürümüş, kokuşmuş erkek egemen zihniyetiniz yeryüzünden silinene kadar da susmayacağız. Ebru Tireli yanlız değildir. Hiçbirimiz yalnız değiliz yeter ki yalnız olmadığımızı bilerek daha fazla ses çıkaralım ve erkek şiddeti son bulana kadar mücadele etmeyi bırakmayalım.
Koç Üniversitesi kadınlara karşı OHAL ilan etti (!)
Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması tarafından 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü kapsamında açılan stant sebebiyle dört öğrenci hakkında bir disiplin soruşturması başlatıldı. “İzinsiz afiş ve pankart astıkları” iddiası ile açılan soruşturma için öğrenciler, 8 Aralık Perşembe günü ifade vermeye çağrıldı. O gün içerisinde yaşananları bir öğrenci şu şekilde dile getirdi, “Masamızda şiddete uğrayan kadınların resimleri vardı, yürüyüş için bildiri dağıttık, müzikler çaldık. Güvenlik görevlileri gelerek iznimizin olmadığını standı kapatmamız gerektiğini söyledi. Arkadaşlarımız öğrenci işleri ile ilgilenen dekan ile görüştü. Kendisi inisiyatif kullandığını, standın yerini değiştirmemizi söyledi. Standın yerini değiştirmedik ancak masayı kaldırarak dövizleri yere koyduk. Bir daha bize karışan olmadı. Toplamda birkaç saat sürdü. 30 Kasım’da ise hakkımızda açılan soruşturmaya dair savunma yapmamız için mail geldi.”
Açılan soruşturmanın ardından Koç Üniversiteliler Dayanışması “25 Kasım’a Çağrı Yapmak Suç Değildir! Arkadaşlarımızın Yanındayız!” şiarıyla 8 Aralık Perşembe günü saat 13.30 için rektörlük önüne bir çağrı yaptı. Bu süreç içerisinde, pek çok üniversite kulübü ve kadın örgütleri, Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması’nın yanında olduklarını belirttiler.. Bizler de İDP’li Kadınlar olarak Koç Üniversitesi Kadın Dayanışması’nın okulun her türlü susturma ve sindirme politikasına karşı verdikleri mücadelenin yanındayız. 25 Kasım gibi böylesine meşru bir günde sokaklardan kampüslere uzanan kadın dayanışmasını büyüttüklerinden ve kadın emeğine, bedenine ve kimliğine yönelik saldırıları teşhir edip erkek egemen zihniyete karşı mücadele ettiklerinden dolayı öğrenciler hakkında açılan soruşturmaları kabul etmiyoruz, sürecin takipçisi olmaya devam edeceğiz.
O halde de, bu halde de susmuyoruz, itaat etmiyoruz, direnişimizi, dayanışmamızı ve mücadelemizi her alanda büyütüyoruz.
Yaşasın kadın dayanışması!
El Bab: Kapıdaki düşman!
“Biz oraya Esed’in hükümdarlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil.”
(Recep Tayyip Erdoğan)
15 Temmuz’un yarattığı devlet krizi, bu krizin yeni koşullarda bürünebileceği kaos ihtimali, egemen sınıf saflarında olağanüstü bir telaşa yol açmış durumda. Bu kaos içerisinde, “Erdoğan Rejimi,” ayakta kalmakta zorlanan sisteme, “Ben varım, bana güvenin!” diyerek abanıyor, ona destek olunursa bir biçimde düzlüğe çıkılacağı inancını yaratmaya çalışıyor, zayıf ve şaşkın rakiplerini “oldu bittiyle” teslim olmaya zorluyor.
Bu hedefe ulaşmanın onun açısından neredeyse içgüdüsel olarak kullanılan iki taktikten geçtiği anlaşılıyor; gerçekte her iki taktik de iç kamuoyunun seferber edilmesine dönük ve son derece tehlikeli.
İlk olarak içeride kutuplaştırmacı ve gerilimi artırıcı bir savaş dilinin kullanımı söz konusu. Muhalefet dinamiklerine uygulanan dizginsiz bir şok doktrini paketiyle at başı gidiyor bu süreç.
İkinci adımda ise, Erdoğan olağanüstü sıkışık koşullarda emperyalizm arasındaki çatlaklara oynayarak, “Batı” ile ilişkilerde daha geniş bir “oyun alanı” kazanmaya çalışıyor.
Peki, bu şartlar altında uzun zamandır zam yüzü görmemiş, beş ay önce ağır bir askeri darbe travması yaşamış, son üç ayda yabancı para birimleri karşısında kendi alım gücü %20’nin üzerinde değer kaybetmiş bir Türkiyeli emekçinin kaderini Kilis’in tam karşısında yer alan Suriye’nin Halep vilayetine bağlı 35 bin kişilik “El Bab” kasabasına bağlayan şey ne?
Sınırlara dayanmak…
Aslına bakılırsa Saray Rejimi iktisadi ve politik açıdan olduğu gibi artık, askeri açıdan da sınırlarına dayanmış durumda. Erdoğan Suriye konusunda uzun zamandan beri tehlikeli sularda yüzüyor. Unutmayalım ki, iş bir ara, bölgeye doğrudan askeri güçler ile müdahil olabilmek için NATO ile Rusya’yı karşı karşıya getireyim derken, Rus uçağının düşürülmesine kadar vardı.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından, ABD ve Rusya’nın icazetiyle 24 Ağustos’ta “Fırat Kalkanı” adlı operasyonla bölgeye giren Türkiye, ilk olarak Halep’in kuzeyindeki Azez-Cerablus hattında IŞİD güçlerini süpürdü ve güneye doğru ilerledi.
TSK, Suriye’de yaklaşık 35 km derinliğe indikten sonra, belli ki daha fazla ilerlemesi imkânsız bir alana çakıldı, kaldı. Üstelik aynı rahatlıkla geri dönebileceği de kesin değil.
Türkiye’de yaşayan ve alınterinden başka serveti olmayanları bekleyen ortak tehdit şu; Türkiye Erdoğan sayesinde artık komşu ülke topraklarında fiili bir işgal gücü, uluslararası ölçekte IŞİD destekçisi olmakla suçlanıyor, üstelik arkası da artık pek sağlam değil…
Erdoğan rejiminin öncelikli hedefi bölgedeki Kürt oluşumu PYD-YPG varlığına son vermekti. Bu içerideki müttefikleri kendi projesi etrafında bir arada tutabilmek için hayati önem taşıyan bir başlık. Lakin bu hedefin ölümcül sonuçları olabilir. Zira YPG’yi desteklediği için en yakın müttefiki ABD ile gerilim yaşayan Türkiye’nin bu hedefleri, Rusya, İran ve Suriye’yle de fazlasıyla çelişiyor.
El Bab’a gelince; bu kasaba Halep merkezinin kuzey doğusunda, Menbic, Halep ve Afrin arasında merkezi konumda yer alıyor. Bu üç merkez arasındaki geçiş güzergâhları El Bab’ta kesiştiği için El Bab’ın kontrolünü alan taraf, bölgedeki “trafiği” daha rahat yönetecek konuma gelecek.
Kuzeyden Türk Silahlı Kuvvetleri destekli birlikler, doğu ve batıdan DSG/YPG güçleri, güneyden ise Suriye Rejimi…
Görüldüğü gibi “El Bab”, pek çok askeri gücün stratejik bir vuruş yapabilmek için karşı karşıya geldiği askeri bir gerilim noktasına dönüşmüş durumda.
Öte yandan Saray rejimi, Fırat Kalkanı iznini koparabilmek karşılığında, Suriye’de kullandığı İslamcı vassallarına verdiği desteği kesmek zorunda kaldı; sivillere yönelik korkunç bir katliamı beraberinde getiren Rus bombardımanıyla birlikte, Suriye ordusunun Halep’teki işi de kolaylaşmış oldu.
Şimdiye kadar Suriye’de attığı adımlar konusunda sadece Amerika ile koordinasyon kuran Türkiye, Fırat Kalkanı izninden sonra bu kez de Rusya’ya bağımlı hale geldi.
Erdoğan’ın Fırat Kalkanı’nı El-Bab’a, oradan Menbic’e hatta Rakka’ya uzatabileceği mesajının ardından El-Bab yakınlarındaki Türk askerlerinin “Suriye rejim güçlerince gerçekleştirildiği değerlendirilen” bir hava saldırısına uğraması, Fırat Kalkanı’nda oyun kurucunun kim olduğunu görmemize dönük bir işaret sayılabilir.
Şu günlerde, Fırat Kalkanı, Türkiye’yi “müttefiki olması gereken” ABD’den çok bölgesel “rakip” konumundaki Rusya ve İran’a bağımlı kılıyor. Türkiye’yi Suriye üzerindeki iddialarından vazgeçmeye zorluyor.
Erdoğan’ın saray rejimi iyiden iyiye sıkıştığı kapandan çıkabilmek için bir tür askeri zafer elde etme uğraşında; ama bu askeri zaferi yabancı güçlerin icazetine bağladığı için de giderek daha fazla kapana kısılıyor. Erdoğan rejimi bu kapanın yıkıcı etkisinden kurtulmak için tekrar ABD emperyalizminin desteğini talep ederse şaşmayın.
Halep düşerken
Halep’te aylardır süren kuşatmanın ardından, 15 Kasım’dan itibaren rejim ve müttefiklerinin bugüne kadarki en yoğun saldırı dalgası başladı. Aralıksız süren hava saldırıları, varil bombaları ve top atışları desteğiyle ilerleyen Suriye ordusu, Hizbullah ve İran’a bağlı milisler şu ana kadar muhaliflerin kontrolü altındaki Doğu Halep’in üçte ikisini ele geçirmeyi başardı. Şehrin tamamının ele geçirilmesi ise artık an meselesi.
15 Kasım’dan bu yana devam eden yoğun saldırılarda yüzlerce sivil katledildi, şehirde kalan son hastaneler ve okullar yok edildi, hasar görmemiş bina neredeyse kalmadı. Yiyecek ve yakıtın tükendiği kuşatma altındaki bölgelerden yaklaşık 50 bin kişi şehrin YPG’nin ve rejimin kontrolü altındaki bölgelerine sığındı. Öte yandan, muhaliflerin top atışlarıyla düzenlediği saldırılar sonucunda, şehrin batı bölgesinde yaklaşık 70 sivil hayatını kaybetti.
Rejimin ve Rusya’nın saldırıları Halep’le sınırlı değildi. İdlib’de gerçekleştirilen hava saldırılarında 70’ten fazla sivil yaşamını yitirirken, Şam kırsalında rejim güçlerinin yeni bölgeleri kendi kontrol etmesinin ardından yaklaşık 2000 kişi Fetih Ordusu’nun kontrolü altındaki İdlib’e gönderildi. Geçtiğimiz hafta, muhaliflerin kontrolü altındaki çeşitli bölgelerde (Şam ve İdlib kırsalı, Sakba) gerçekleştirilen eylemlerde Halep halkıyla dayanışma ve silahlı muhalefetin tek bir çatı altında birleşmesi talepleri yükseltildi. İdlib merkezinde gerçekleşen eyleme ise, radikal İslamcılar tarafından saldırıldı. İdlib’de El Nusra Cephesi’nin (şimdiki adı Şam Fetih Cephesi) gerici uygulamalarına ve aktivistlere dönük baskılarına karşı aylarca süren eylemler gerçekleşmiş ve El Nusra Cephesi’nin bürosu ateşe verilmişti.
Suriye’de 21. yüzyılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor. Bu soğuk kanlı katliam ve kıyım politikaları Esad rejimi, Rusya ve İran tarafından; BM, ABD, AB gibi emperyalist güçlerin ve Türkiye, Suudi Arabistan gibi gerici bölgesel güçlerin gözetiminde gerçekleştiriliyor. Diktatörlüğe karşı ayaklanan Suriye halkının özgürlük mücadelesini kendi gerici, yayılmacı emellerine alet etmeye çalışan Erdoğan ve AKP hükümeti, yıllarca Esad zulmünden söz ettikten sonra, şimdi Putin’in Fırat Kalkanı operasyonuna icazet vermesi karşılığında Halep’teki katliam karşısında üç maymunu oynuyor. AB ile varılan anlaşmanın ardından, sınırlarını Suriyeli mültecilere tamamen kapatan Erdoğan rejimi, Türkiye’de hukuki haklarını tanımadığı üç milyon Suriyeli mülteciyi AB’ye karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmaktan da çekinmiyor.
Son dört yılın en büyük askeri kazanımlarını elde eden Esad rejiminin ilerleyişi Suriye’de savaşın son bulmasını ve Suriye halkının yaşadığı korkunç trajedinin sonlanmasını sağlamayacak. Tersine, rejimin ilerleyişi yeni bir mülteci dalgasına ve radikal İslamcıların güçlenmesine neden olacak. Suriye’de savaşın son bulması için öncelikle, Rusya’nın, rejimin ve müttefiklerinin bugüne kadar yüz binlerce insanın ölümüne neden olan saldırılarının son bulması, NATO’nun ve bölgesel gerici güçlerin Suriye’den elini çekmesi ve radikal İslamcıların ülkeden temizlenmesi gerekiyor. Bunun için, 2011’de özgürlük ve sosyal adalet için ayaklanan Suriye halkının her zamankinden fazla uluslararası dayanışmaya ihtiyacı var.

















































