Türkiye topyekûn bir çözülme ve çöküş tehlikesiyle karşı karşıya. Geçmişte milleti korkutarak rıza üretmek için söylenen ama gerçekte aslı astarı olmayan ne kadar tehlike varsa bugün ihtimal haline getirilmiş durumda. Başta ve özellikle Erdoğan-AKP olmak üzere burjuva sağ hükümetler ve doymak bilmez adaletsiz sermaye düzeni bu durumun baş sorumlusudur. İçinde bulunduğumuz süreç bir yanıyla siyasal İslam’ın kriziyken diğer yanıyla ve esas olarak Türkiye kapitalizminin yapısal krizlerinin bir sonucudur.
Kapitalist devlet sorunu: Miliband, Poulantzas ve Laclau
Poulantzas ve Miliband arasında, 1970’li yıllarda New Left Review sayfalarında Marksist devlet kuramı bağlamında yaşanan tartışma, bu dönemde olağanüstü bir ilgi uyandırmış ve konuyla ilgili önemli çalışmaların üretilmesini tetiklemiş; kapitalist devlet kuramlarına ilişkin çalışmalarda bu polemik, daima önemli bir referans niteliği taşımıştır. Bunun nedenleri arasında ilk olarak, Gramsci ve Lenin’in ardından, Troçki’nin Weimar Cumhuriyeti ve Alman faşizmi üzerine makaleleri dışında, Marksist ekol içerisinde devlet kuramlarına dönük olarak bu döneme dek ciddi herhangi bir çalışmanın bulunmuyor olması yer almaktadır. İkinci olarak, 1960’ların sonlarından itibaren kapitalist devletlerin içine girdiği kriz dönemi ve meşruiyet bunalımı, kapitalist devletin doğasına dönük ilgiyi artırmış ve konuyla ilgili yetkin ve önemli metodolojik farklılıklara sahip iki yazar arasındaki bu tartışma, bu çerçevede, bu alandaki çalışmaların ilerlemesinde önemli bir öncü rol oynamıştır. Poulantzas’ın 1968’de yayımladığı Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar(1) kitabıyla Miliband’ın 1969’da yayımladığı Kapitalist Toplumda Devlet(2) kitapları üzerinden temellenen tartışma, Marksist epistemoloji ve metodoloji; toplumsal sınıflar ve devlet seçkinleri; bürokrasinin kapitalist devlet ve toplum içerisindeki konumu; kapitalist toplumdaki ekonomi ve siyaset ilişkileri bağlamında devletin kapitalist toplumdaki rolü ve konumu (devletin göreli özerkliği –Poulantzas-veya sınıf iktidarı ile devlet iktidarı –Miliband- arasındaki ilişki sorunsalları); kapitalist toplumda ideoloji, kurumlar ve devlet aygıtı arasındaki ilişkiler gibi önemli başlıkları kapsamaktadır.
Kadıköy İşçi Forumu: Şimdi söz işçilerde!
4 Eylül günü Tasarım Atölye Kadıköy’de “Fabrikalardan plazalara özörgütlenmeye” sloganı ile İşçi Forumu’nun ikinci toplantısı gerçekleştirildi. Forumda inşaat, turizm, büro, tekstil, matbaa, market, belediye, metal, cam ve ev işçileri söz aldılar. 1986’da darbe yasağını yırtmış Netaş grevcisi işçiler de yeni mücadelelere ışık tutması için kendi deneyimlerini aktardılar.
Hindistan’da tarihi genel grev
Özelleştirmelerin hız kazandığı 1991 yılından beri Hindistan’da yaşanan 16 devasa genel greve bir yenisi daha eklendi. Hindistan işçi sınıfı 2 Eylül günü ülke çapında üretimi durdurdu. 160 ila 180 milyon işçinin katıldığı grevin (Türkiye’nin toplam nüfusunun iki katından fazla) çağrısını çeşitli sendikaların içinde bulunduğu Birleşik İşçi Sendikası Komitesi yaptı.
15 Temmuz’u anlamak / Darbe, burjuvazi ve devlet
15 Temmuz darbe girişimi, ardında birçok soru bırakarak (şimdilik!) yenildi. Türk rejimi üzerinde yaşanan bu egemenlik savaşı, büyük sermayenin rolü, politik tutumu, geleceğe dönük programı ve bu tabloda sahip olduğu toplumsal sorumluluğu üzerine var olan tartışmaları alevlendirdi. Bu tartışma, rejim üzerinde süren egemenlik mücadelesi ve hegemonya krizi sürerken, işçi sınıfının öncüsünün siyasal taktikleri ile sloganlarını somutlaştırma bağlamında oldukça değerli bir anlamlandırma çabasına denk düşüyor. Özellikle darbe, iç savaş ve benzeri ‘çalkantılı’ dönemler süresince, büyük burjuvazinin kendi yönetim aygıtları ile sahip olduğu karşılıklı ilişkilerin ve etkileşimlerin niteliği sorunsalı, özel bir ağırlık kazanıyor. Bu metin boyunca da, tartışmaya açmaya değer bulunan bir takım yakıcı gerçekleri okuyucuya aktarmaya çalışacağız.
Cerablus’tan nereye..?
Türkiye ve ortağı Yeni ÖSO, “Fırat Kalkanı” adı verilen bir operasyonla IŞİD’in elindeki Cerablus’u alıp güney ve batı istikametinde ilerlemeye devam ediyor. Amacın sadece 98 km’lik bir sınır hattını IŞİD’den temizlemek olmadığı açık. Asıl mevzunun Rojava’daki Kürt kantonlarının birleşmesini engellemek ve fırsat çıktığında onları teker teker boğmak olduğu cümlenin malûmu. Saray rejimi, bu şekilde bir yandan içerideki Kürt sorunuyla rezonans halindeki bir tehlikeyi bertaraf ederken öte yandan Arap Ortadoğusu ile bağlantısının kopmasını, Suriye “oyununun” dışında kalma tehlikesini önlemeyi planlıyor.
Yani Suriye konusunda parmağını kıpırdatamaz hale gelen Türkiye’nin şansı birden dönmüş gibi görünüyor! Daha önce “Acaba Suriye’ye girer mi?” denilirken şimdi “acaba çıkar mı?” sorusu soruluyor! Pek çok çevrede “Sonunda emperyalizmin dediği oldu, şimdi Amerika’nın kucağındayız; ABD bizi kullanmak istiyor” görüşü ağır basıyor. Doğru; genel olarak bu işler böyledir. Nihayetinde emperyalist dünya sistemi içinde var olan kapitalist bir ülkeyiz; bilinen dünyada performansımızın nihai sınırları aşağı yukarı belli. Üstelik büyük devletlerin belirli sınırlar ve eleştiriler eşliğinde verdikleri “icazet” de ortada. ABD, Türklerle Suriye Kürtlerini belirli bir denge içinde birbirlerine karşı kullanıyor. Yani aslında her şey makul ölçülerinde görünüyor! Mesela müdahaleye belirli bir anlayış gösterir gibi görünen Rusya için Türkiye’nin Halep’ten elini çekmesi karşılığında masada yer bulması anlaşılır bir durum. Ha keza uzun zamandır Türkiye’yi sınırlarını kapatarak IŞİD’le mücadeleye zorlayan ABD için de işler yolunda görünüyor. Avrupa’nın da mülteciler sorunu var.
Ancak…
Ancak yine de “saraylıları” saymazsak kimsenin içi tam olarak rahat değil. Çünkü “Bu pilav daha çok su kaldırır!” Yani müdahalenin ne kadar “kucakla” sınırlı kalacağı, ne kadar hamle ve manevra imkânı sunacağı henüz belli değil. Hele ki işin içine son günlerde sözü edilen, ABD’nin çağrısıyla Rakka ve hatta Musul’a harekât meselesi de girerse… Türkiye’yi yönetenlerin kendilerini daha büyük güçlerin doğrudan veya dolaylı biçimde belirttiği koşullarla sınırlamayacağını, “terörizm” bahanesini kullanarak kalıcı pozisyonlar peşinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. (1974 Kıbrıs örneği unutulmasın; hem de uzun bir silah ambargosuna rağmen!)
Peki bu mümkün mü? Mümkün. Öncelikle Türkiye bir “icazetin” ötesinde, dünya kriziyle şekillenen kararsız güç dengelerinin ve bunun bölgedeki yansımalarının sağladığı imkânlardan yararlanmak istiyor. Emperyalizmin kendisine “muhtaç” olduğunu düşündüğü alanlarda azami bir kârın peşinde! Ortaya çıkan bu diplomatik-politik fırsat, Türkiye’nin sistem içi rekabetin yol açtığı çok sayıda boşluk, çatlak ve çelişkiden istifade etmesinin de bir sonucu. Evet, ABD ve Rusya’nın kendi çıkarları yönünde çizdikleri bir çerçeve var. Ancak, aynı zamanda ciddi bir sorun da var. Kendi hesapları doğrultusunda sık sık “arıza” işaretleri veren Türkiye’deki rejimin öngörülebilir sınırlar içinde tutulabilmesi; özellikle ABD’ye karşı “terk edilmiş sevgili” veya “ihanete uğramış eş” (Hem de Kürtlerle!) ruh hali içinde girdiği küskünlük ve manevraların tehlikeli bir hal almaması için kendisine belirli bir alan açılması gerekiyor. Rusya açısından da Türkiye’nin ABD’ye “tam dönüş” yapmaması önemli. Avrupa ise “mülteciler” şantajıyla yüz yüze. Kısacası Türkiye’nin emperyalizm tarafından “kullanılmasının” yanı sıra, dünya kriziyle şiddetlenen çelişkilerden yararlanarak emperyalizmi “kullanmasından” da söz edilebilir. Bunun verdiği coşku ve özgüven, rejimin bir süredir terk edilmiş gibi görünen “Yeni Osmanlıcı” hayal ve heves dünyasına yeniden dönme ihtimalini mümkün kılar. Yine aynı bağlamda, RTE’nin bu son “başarısı” hem kendisinde daha nice cevherler olduğu, hem de önünde geniş bir alan bulunduğu yanılsamasına yeniden yol açabilir. Bu da, “Başımıza ne geldiyse Suriye politikasından geldi!” (N. Kurtulmuş) açıklamasına rağmen Saray’ın Suriye’de işi kanırtacağı anlamına gelir. Meseleyi çeşitli yönleriyle görmek gerekiyor.
Sultan Abdülhamid’in “Düveli Muazzama” ile oyunları..!
Kısacası “Düveli Muazzama” (büyük devletler) arasında kaygan da olsa oluşmuş görünen uzlaşma ve “çözüm” ortamının dünyanın ve bölgenin bu tekinsiz halinde bir barış garantisi vermediği ortada. Türkiye’nin, giderek yükselen itirazlar eşliğinde çeşitli emrivakilere girişmesi, Fırat’ın batısındaki Kürt güçleri ve IŞİD gerekçesiyle daha güneye ilerlemesi, (Mesela Mınbiç’e, El Bab’a) “PYD terörü” bahanesiyle Rojava’ya saldırması mümkün. Buna fiili bir “tampon bölge” amacını da ekleyebiliriz. Kısacası Saray rejimi, çeşitli güçlere çeşitli yollardan yapacağı şantajlar ve oldubittilerle bölgede kalma niyetindedir. RTE bu noktada politik ve idari rol modeli Sultan 2. Abdülhamid’in büyük güçleri birbirine karşı kullanarak ayakta kalma politikasının bu defa yayılmaya dönük versiyonunu uygulama peşindedir! Bu politika, Suriye’de anlaşmaya gidildiği düşünülen bir zamanda, her şeyi altüst ederek ateşi yeniden harlatabilir. ABD ve Rusya’nın karşılıklı manevralarının ve bölge devletlerinin masada daha uygun bir konum elde etme amacıyla yerel güçleri kullanarak girişecekleri kanlı “dümenlerin” savaşı en azından uzatma ihtimali unutulmamalıdır. Bu ihtimal, Obama’nın çağrısıyla da olsa Türkiye’nin Rakka taraflarında görünmesiyle ve özellikle de Arapları Kürtlere karşı kullanmasıyla daha da artar. Rejim, kendisini kullanmayı hedefleyen ABD politikalarından kendi yararına sonuçlar çıkarmak isteyecektir. Hegemonya gücü zayıflayan ABD’nin son yıllardaki “performansı” düşünüldüğünde bu hiç de imkânsız değildir.
Hayırlı olsun..!
Tabii, bütün bunlar ister ABD’nin hedeflerine hizmet amacıyla, ister Türkiye’nin kendi özerk hedefleri doğrultusunda gerçekleşsin hiç de hayırlı neticeler vermeyecek işlerdir. Sorun sadece “savaşın kötü bir şey olması” ile sınırlı değildir. Evet, dış politika iç politikanın devamıdır, ama en azından yakın tarihte Türkiye’nin iç politikasıyla dış politikasının bu kadar birbirine geçtiği bir başka dönem yaşanmamıştır. Tamamı bir başkanlık rejimi hedefine odaklı bu çizginin kaçınılmaz sonucu baskının ve toplumsal çatışmaların daha da şiddetlenmesi olacaktır. Ayrıca, hem içeride hem de dışarıda savaşa girmiş bir ordunun, hangi “sivil” siyasi otoriteye bağlı olursa olsun politik olarak özerkleşmesi ve yeniden “vatanı kurtarma” düşüncelerine kapılması kaçınılmazdır… Anlaşılan, Cerablus’la birlikte yeni bir döneme girilmiştir. Hayırlı olsun..!
Devlet BESleniyor
Çok sıcak bir gecenin sabahına kalkmak ne kadar zordur bilir misiniz? Bir de 6.30’da kalkıyorsan! Hayat, gerçekten geçilmez oluyor. Bu sabah da böyle bir yorgunluk haliyle kalktım. Tuvalete gitmeden, cep telefonumu elime aldım. Son dakika haberi yazıyordu: Türkiye Cerablus’a girmiş! “Vay be” dedim. Neyse; serviste detaylıca okurum deyip, hızlıca diğer haberlere baktım. En altlarda bir yerde: “Çalışana müjde: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) Ocak 2017 yılında hayatımızda” yazıyordu. Bu ne ya? Neyse; hızlıca bir duş alıp, tıraş olup, servise yetiştim. Servis şoförü Yakup Abi’yle selamlaştıktan sonra: “Tunç gördün mü? Suriye’ye girdik, tam da vaktiydi; istersen arka koltukta gazete var, oku” dedi. Ben de her zamanki gibi otobüsün arkasına gidip oturdum. Ben gazetede beni meraklandıran BES’e bakarken, birden sağ tarafımda bir adam belirdi, çığlık attım! Yakup Abi: “Tunç Bey ne oluyor? Sorun mu var?” dedi. Ben de “Abi, arkadaştan korktum da” dedim. Yakup Abi: “hangi arkadaş Tunç bey? Kimse yok ki! Çok çalışıyorsun, dinlen biraz” dedi. “Kimsin sen? Dedim. Ufak tefek, göbekli, kısa saçlı, lacivert ceketin içine mavi gömlek giymiş, badem bıyıklı dedikleri türden bıyığı olan bir adamdı:
“Ben BES’i okurken sana yardımcı olmaya geldim” dedi.
“Benim adım Yavuz, korkma sana yardımcı olacağım” dedi. Ben daha bu adamla konuşurken birden sol tarafımda başka bir adam belirdi:
“Yuvarlak gözlüklü, saçları önden dökülmüş, kirli bir sakalı var. Kareli gömlekli, kot pantolonlu bir adamdı: Sana, BES’i okurken doğru bakış açısını sağlayacak insanım” dedi. “Adım Burak” Çok üstünde durmadım olanların, “tamam o zaman hızlıca okuyalım” dedim.
“Okuyorum maddeleri ancak; sonunda tartışalım.”
1) Her 45 yaşın altındaki çalışanlar BES’e girmekle yükümlüdür.
2) Bireysel emeklilik planı, Bakanlar Kurulu’nun uygun bulduğu şirketlerden birine dahil edilir.
3) Çalışanın esas kazancının yüzde 3’ü kadar kesinti yapılarak BES’e aktarılır. Bakanlar Kurulu bunu iki katına çıkarma yetkisi vardır.
4) İki ay içinde BES’den cayma işlemi yapılabilir. Cayma işleminden sonra on iş günü içinde ödeme yapılır.
5) Cayma hakkı kullanmayanlar, on yıl içinde sistemde kalırsa bir defaya mahsus olmak üzere 1000 TL para verilecek.
6) BES’den çıkmayan herkese yüzde 25 devlet desteği ve ek olarak yüzde 5 ek para verilecek.
7) BES’de biriken paralar, işverenin seçtiği fonda değerlenecektir. Fondan kazanılan paradan kesinti yapılacaktır.
8) Şirket değişiminde, bireysel emeklilik sistemi yeni şirketinde varsa oraya aktarılacaktır.
9) Şirket iflas ettiğinde, bireysel emeklilik sistemine aktarılmayan paralar, hakkında imtiyazlı olacaktır.
Yavuz: “Gördün mü? Devletimiz, bizi düşünerek ne güzel bir yasa çıkarmış. 1000 TL para veriyor, hem de her ay yatırdığının yüzde 25’ni verdiği gibi, sistem sonunda ek yüzde 5 para veriyor hem de karşılıksız veriyor. Bu devirde kim kime bu kadar para verir?
“Evet, bu kısmı güzel, ama zorunlu olması zaten zor geçinen benim, kazandığımın yüzde 3’ünü sisteme vermem kafamı karıştırdı” dedim.
Yavuz: “Bu ülkede, zorunlu olmasa kim tasarruf yapar Allah aşkına? Hem Bakanlar Kurulu’nun belirlediği şirketler güvenli olur; hem de işveren finansı bildiği için, sana en uygun fonu seçer. Sen nereden bileceksin hangi fon en iyisidir? Bak yorulmamış da olacaksın, daha ne istiyorsun? Bir de sistemde kalmayı sorun ediyorsun, devlet o kadar para verecek, on yıl sistemde kal sende! BES sayesinde çalışanlar, emeklilik döneminde çalışırken, sahip oldukları refah düzeyini korumuş olacak. SGK kurumun durumu ortada, her yıl milyarlarca TL zarar açıklıyor. İleride ne olacağı belli olmaz.”
“Nasıl yani SGK batar mı anlamadım? dedim.
“Yavuz: Şu an batmaz ama, AKP Hükümeti giderse SGK kurumu ne olur bilmiyoruz.
“Benim yine aklıma bir şeyler yatmadı” dedim.
Burak: “Yatmaz tabii Tunç’çuğum, yatacak bir yeri yok zaten! Bakış açımızı değiştirelim. Niye devlet kanun tasarısı hakkıyla incelenmeden, taraflara söz hakkı tanınmadan zorunlu BES sistemini kabul etti?”
“Neden gerçekten?” dedim.
Burak: “Tunç neden olacak, BES sistemindeki şirketler Türkiye’nin ve çok uluslu şirketlerin güçlü firmaları, bunlar bu işten çok iyi para kazanacaklar. Bir hesapla istersen, ülkemizdeki çalışan sayısı çarpı en az 50 TL eşittir milyarlarca TL para demek.”
“Evet, doğru diyorsun” dedim.
Yavuz: “Sosyalist misin sen arkadaş? Firmalar para kazanmadan nasıl devamlılık sağlayacak?
Burak: “Bizim paramız üzerinden devamlılık kazanacak değil mi? Bireysel emeklilikte hangi sisteme gireceğimize biz bile karar veremiyoruz. Düşünsene; para senin para ama söz patronda olacak. Yasa “iki ay sonra” değil “iki ay içinde” ibaresine yer veriyor. Bu durumda çalışanlar iki aylık süreyi beklemeksizin, kendisine bilgi verilmesini takiben sistemden çıkabilir. Sendikasız çalışanların işverenin BES şirketiyle yaptığı sözleşmeye karşı çıkması oldukça zor olacak. İşveren istemediği takdirde sistemden çıkmak pek mümkün olmayacak. Zorunlu BES, bir sosyal sigorta sistemi değil. Bunu unutmamak gerek. Nerde devletin sosyal hakkı o ne olacak? Belli değil. BES piyasa mekanizmasına dayalı. BES şirketleri topladıkları primleri çeşitli fonlarda değerlendirerek getiri sağlamaya çalışacak. Topladıkları katkı paylarını borsa, tahvil, faiz, altın, döviz gibi araçlarla değerlendirecekler. Dolayısıyla getiri tercih edilen yatırım aracına ve piyasa koşullarına göre değişecek. Dolayısıyla BES kesintileri için bir getiri garantisi olmayacak.”
“Gerçekten mi” dedim.
Burak: “Tabii canım, geçen yıllarda, sistemden çıkış oranı yüzde 31,1 olarak gerçekleşti. Yüzde 25 devlet katkısına rağmen sistem işlemiyor. Zorunlu BES uygulamasının bir nedeni de sistemden çıkışları durdurmak. Ayrıca, fonlarda ciddi sıkıntılar var. Türkiye’deki BES fonlarının performansı OECD ortalamasının çok altında seyrediyor. Sigorta primi ve vergi yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlerin BES primi yatırmalarını beklemek de saflık olur. Ve tabii anayasaya da aykırı bir durum var tabi ortada.”
“Burak ya gerçekten bakış açımı değiştirdin derken” fren sesine benzeyen ses duydum.
“Tunç Bey Tunç Bey uyanın işe geldik.” Birden karşımda Yakup Abi’yi gördüm. Yavuz’la Burak birden yok olmuştu.
“Tunç Bey, iyi görünmüyorsunuz, sayıkladınız sürekli.”
“Doğru diyorsun Yakup Abi” dedim. O sırada, radyoda sunucu BES’deki açıklamaları ile ilgili konuklara teşekkür ediyordu. Hepsi rüyaymış ama çok gerçekçiydi. Gidip bu rüyamı çalışma arkadaşım Berna’ya anlatmak için can atıyordum.
Tunus: İstikrarsızlığın istikrarı
Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin geçtiğimiz Haziran ayında yeni ve daha geniş bir “ulusal birlik” hükümeti kurulması için yaptığı çağrının devamında 30 Temmuz 2016 günü Tunus parlamentosunda gerçekleşen güven oylaması sonucunda Habib Essid hükümeti düşmüştü. Bunu takip eden süreçte Cumhurbaşkanı, kurucusu olduğu Nida Tunus partisinden Yusuf Şahid’e hükümet kurma yetkisini vermişti. 26 Ağustos 2016 günü gerçekleşen, 23 vekilin katılmadığı, 167 evet, 22 hayır ve 6 çekimser oyun çıktığı güven oylamasıyla, diktatör Bin Ali’nin devrilmesinden sonraki yedinci hükümet Yusuf Şahid’in başbakanlığında kurulmuş oldu. Eski hükümetin 11 bakanı yeni hükümette de görev alır, hükümete 15 “yeni” bakan eklenirken, 14 de devlet bakanı görevlendirildi.
Geniş bir “ulusal birlik” hükümeti çağrısının arkasında yatan temel etkenler 2011’den bu yana ülkede ekonomik verilerin giderek kötüleşmesi, politik krize bir çözüm bulunamaması ve sosyal krizin derinleşmesi olarak gösterilebilir. Bu doğrultuda burjuvazinin en geniş birliğini kurmak hedefiyle Cumhurbaşkanı tarafından yapılan çağrının asıl niteliği ise sermaye sınıfının birliği. Bunu hükümetin bileşiminde net olarak görmek mümkün…
“Duyan gelmiş hükümeti”
Yeni hükümette bakanlıklar altı farklı partiden 12 bakan, Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT)’nın 2 kadrosu ve teknokratlar arasında bölüşülmüş durumda. Ayrıca devrik lider Bin Ali’nin eski partisi Anayasal Demokratik Birlik (RCD)’in 3 eski kadrosu da “yeni” bakanlar arasında. Kısaca, Burgibistler, eski rejim temsilcileri, liberal laikler, Müslüman Kardeşler Tunus partisi, ulusalcılar, teknokratlar, hepsi bir arada, adeta bir “duyan gelmiş” hükümeti. Yeni hükümetin temel hedefleri ise 13 Ağustos 2016 tarihinde açıklanan “Kartaca Paktı” ile ilan edildi. Tunus Halk Cephesi dışında parlamentodaki bütün partiler, parlamento dışından bir parti, Tunus Patronlar Sendikası (UTICA) ve Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) pakta imza verdiler. Geçerken belirtelim, Halk Cephesi ilk başta paktın içeriğine katılsa da sonradan geri çekilme kararı aldı. Paktın hedefleri ise şu şekilde: terörizme karşı savaş, yolsuzluğa karşı savaş, işsizliğe karşı savaş, mali bütçenin kontrolü. Uzaktan kulağa hoş geliyor…
Bu planların nasıl hayata geçirileceği ise asıl önemli sorun. Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin uzaktan akrabası ve geçmişte ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) bünyesinde çalışmış olan yeni Başbakan, parlamentodaki güven oylamasından sonra yaptığı konuşmada bu konuda oldukça açık davrandı. Ekonomik verilerin kötülüğünden dem vurduktan sonra Tunus’un yüzünü IMF’ye dönmekten başka çaresinin olmadığını belirterek, sert önlemlerin kapıda olduğunu vurguladı. Ekonomik ve politik krizin iç içe geçmesiyle koşulların günden güne daha da kötüleştiği aşikâr. Tunus Merkez Bankası’nın verilerine göre 2016 yılının ilk yarısında ticaret açığı 3 milyar doları bulmuş durumda. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra göreve gelen tüm hükümetler devrik liderin de dış borçlarını ödemeyi kabul ettiklerinden ve bu borçları da borçlanarak ödediklerinden 2011’den bu yana dış borçlar da %58 oranında artmış bulunuyor. 2016 yılında ekonomik büyüme ise %1,5. Hükümetin planı ise krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek. Başbakan konuşmasında önlem olasılıklarını ise şu şekilde belirtti: devlet yardımlarının kesilmesi, binlerce devlet memurunun işten çıkartılması, ücretlerin dondurulması, ücret artışlarının ertelenmesi ve izinsiz gösterilere sert müdahale.
Peki sonra?
“Duyan gelmiş” hükümeti ilk günden neoliberal, baskıcı politikalara girişeceğini, özelleştirmelere hız vereceğini ve işçi sınıfına dönük saldırılarını artıracağını açıkladı. Bu noktada UGTT’nin hükümetteki varlığı oldukça kritik. Tunus burjuvazisi ekonomik saldırı politikalarına başvuracağını öngörerek, ülkenin en büyük sendikası UGTT’nin hükümete katılması yönünde oldukça ısrarcı davrandı. Nobel ödüllü UGTT bürokrasisi de bu çağrıya kulak vererek işçi sınıfına ihanetini perçinlemiş oldu. Ancak önümüzdeki dönemde, işten çıkartmalara, ücretlerin dondurulmasına karşı tabandan güçlü bir basıncın yükselme ihtimali sendikal bürokrasiyi oldukça zor durumda bırakabilir. Aynı 2011 yılında olduğu gibi…
Tunus solunun önemli bir bölümünü içinde barındıran Halk Cephesi ise halen reformizme ve parlamenter muhalefete gömülmüş politikasını, “devrimin demokratik kazanımlarının” arkasına sığınarak sürdürmekte. Ekonomik ve sosyal krizin derinleşmesi Halk Cephesi önderliğini devrimci bir pozisyon almaya itmese de tabanında soldan doğru önemli bir basınç yaratabilir.
Ve 2011 devrimci sürecini başlatan kitleler… İşçiler, emekçiler, işsizler, köylüler, gençler, kadınlar… Devrimlerinin işsizliğe, yaşam koşullarının berbatlığına karşı olduğunun bilincinde olup, Bin Ali’yi devirdiklerinden beri bu koşullarda herhangi bir iyileşme olmadığını görseler de yerellerde irili, ufaklı, izole bir şekilde mücadeleye devam ederek kendilerine bir muhatap arıyorlar, gitgide sisteme yabancılaşıyorlar. Tunus solunun devrimci kesimlerine düşen ise bu mücadeleci unsurları ekonomik ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı bir araya toparlayabilmek. Sadece 2011’in ruhunu çağırarak değil, devrimci bir program hazırlayarak da!
2016 Rio olimpiyatları: Olimpiyat ateşi düştüğü yeri yaktı
2016 Olimpiyatlarının adresi Brezilya, işe bakın ki tarihinin en ağır politik ve ekonomik krizlerinden birini yaşıyordu. Gerçek şu ki, Brezilya olimpiyat oyunlarını düzenleme hakkını elde ettiğinden beri ne bu haberin tadını çıkartabildi ne de oyunlar tamamlandığında umduğu ekonomik girdileri elde etmiş oldu. Anlayacağınız Olimpiyat ateşi düştüğü yeri yakmış oldu.
Oyunlara ev sahipliği yapan Rio de Janeiro kenti 12 milyona ulaşan işsiz sayısıyla tüm ülkede işsizlik rekorunu elinde bulunduruyor. Dahası yıllardır kenti yöneten İşçi Partisi (PT)’de dahil PSDB ve PMDB belediyeleri uygulaya geldikleri neoliberal “kent politikalarıyla” kenti zaten daha olimpiyatlar gelmeden sosyal bir felaketin eşiğine taşımışlardı.
Kamu hizmetlerinin enkaza döndüğü, yolsuzluğun ve mafyalaşmanın gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiği Rio de Janeiro, ülkenin suç oranı en yüksek kenti ve tümüyle kenti çevreleyen favelalarla kuşatılmış durumda. Favelalar ülke nüfusunun beşte birine ev sahipliği yapan teneke mahalleler anlamına geliyor.
Rio Olimpiyatları, organizatörleri tarafından ‘zengin ve sofistike’ şekilde tasarlanmış bir organizasyon olarak tanımlansa da bu “temaşaya” ev sahipliği yapan Rio kenti fiilen kamu görevlilerine maaşlarını ödemekten bile aciz durumda.
2013 yılının 10 Haziran gününde, -Gezi isyanının peşi sıra- Brezilya’nın yaklaşık 600 kentinde “artık burası Türkiye” şiarıyla başlayan kitle seferberliklerini hatırlayalım. Yığınlar, o dönemde hem 2014’te Dünya Futbol Kupası’nın ve 2016’da Olimpiyatların Brezilya’da düzenlenmesine ve bu hazırlıklar vesilesiyle kamu kaynaklarının yağmalanmasına isyan etmişlerdi.
Brezilya hükümeti, 12 milyar dolar harcanan Olimpiyatlara değil kamu hizmetlerine daha fazla bütçe ayrılmasını talep eden halk protestolarına karşı milyonlarca dolarlık kitle etkisizleştirici teçhizat satın almayı, özel güvenlik kiralamayı ve “Favela Pasifizasyon Ekipleri” oluşturmayı tercih etti.
Güya uyuşturucu çeteleriyle mücadele etmesi planlanan bu paramiliter guruplar, organizasyon boyunca, Olimpiyat rüzgarını da arkasına alan sermaye politikalarının mağduru halkı pasifize etmeye yöneldi. Sonuçta 100 bini aşkın kişi organizasyon komplekslerine yer açma bahanesiyle yerinden yurdundan edildi.
Güvenlik için 85 bin asker ve polis memurunun görevlendirildiği oyunlarda güvenlik maliyetinin 200 milyon doları bulduğu tahmin ediliyor.
Masrafı halka yükle, kâr şirketlere kalsın…
Brezilya’da olimpiyatlara ayrılan büyük kamu kaynaklarının faturası halka çıkartılmış olsa da umulan kâr oranlarına ulaşılamadı. Dünya düzeyindeki ekonomik ve sosyal sarsıntının etkisi kendisini bu kez oyunların naklen yayın haklarındaki korkunç düşüşlerde gösterdi –TRT’nin bile böylesi bir masrafı üstlenmeye ayak dirediğini hatırlayalım. Rio Olimpiyatları’ndan hemen sonra organizatörler bir milyondan fazla biletin ellerinde kaldığını açıkladılar.
Olimpiyat hazırlıkları esnasında ortaya çıkan yolsuzluk skandalı ülkeyi ekonomik ve siyasi krize sokmuş durumda. Güney Amerika’nın en büyük ekonomisi, kısmen devlete ait petrol şirketindeki skandalın ve yabancı yatırımcıların kaçmasının felç edici etkisi sonucu 1930’dan sonraki en uzun durgunluğunu yaşıyor.
Mayıs ayında Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in görevden azledilmesinin ardından, başkanlık görevine Michel Temer vekalet ediyordu.
Bütün bu skandallar dizisi yetmezmiş gibi 2016 oyunları için yapılan bütün bu yatırım temelde kamusal kaynakların yağmalanması ve Brezilya’nın borç yükünün ağırlaşmasıyla sonuçlanmış oldu. Bütün bu süreçten geriye ülkenin emekçilerine ve yoksullarına hizmet edecek altyapı kaldı mı dersiniz?
Sporcuların çoğu, daha ülkeye vardığında olimpiyat köyündeki bazı dairelerin içinde yaşanmaz bir halde olduğuna tanık oldu ve Avustralya takımı gibi bu durumu protesto etti.
Yetkililer, Rio’da Olimpiyat Köyü inşa etme sorumluluğunu milyarder Carlos Carvalho’nun kontrol ettiği bir şirkete ve yine bir mühendislik ve inşaat şirketi olan Odebrecht’e vermişlerdi. Bu iki şirketin Rio Belediye Başkanı Eduardo Paes’in seçim kampanyalarına cömertçe katkılarda bulunmuş olan şirketler olduğunu biliyor muydunuz? Carvalho’nun Barra çevresindeki bölgede geniş çaplı rant hesapları söz konusu. Nasıl, manzara tanıdık geliyor değil mi?
2016 Rio de Janeiro Olimpiyatları’ndan Brezilya’nın halkına ne mi kaldı? Daha ilk andan moloza dönmüş bir olimpik kent ve devasa bir borç yükü…
Çakma Bundesliga
Hasret bitti. Türkiye Süper Ligi başladı. Yeni transferler, yeni umutlar ancak Süpermen gelip ligimizde bir maç seyretse inanın kendi süperliğinden utanırdı. Taraftara hasret, zeminleri kötü, yöneticileri çapsız ve futbolu sefil bir ligimiz var. Bu bizim için sürpriz değildi; sadece malumun ilanıydı.
Mesai çıkışı metrobüste yaşanan insan manzaralarının çözümü olarak İstanbul’un son yeşil alanlarını talan ederek 3. Boğaz Köprüsü’nü yapan zihniyetin, futbolumuz için kalıcı çözümler bulmasını beklemek ancak çocuksu bir hayal olur.
Çünkü futbol sistemden bağımsız bir olgu değildir. Yarı-sömürge bir ülkede futbolun doğru bir alt yapı üzerinden inşa edilmesi zaten mümkün değildir.
Bu nedenle Alman arabasına binen, Alman beyaz eşyası kullanan bir ulusun evlatlarının 1980’lerde başlayan futbolun modernleşmesi sürecinde Almanya’daki futbol sistemini örnek alması kaçınılmazdı.
Ancak Almanya’daki altyapı sistemini örnek almak yerine, her zaman ki gibi kolaya kaçarak, 1950’lerde başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine işçi olarak çalışmaya giden ailelerin çocukları olan “Gurbetçi Futbolculara” bel bağladık.
Almanya 2000’li yıllardan itibaren yoksul göçmen ailelerin çocuklarını bilimsel metotlarla geliştirerek, ciddi bir futbol nesli yetiştirdi.
Jetonlu telefonlar döneminde jetona ip bağlamayı akıl eden geleneğimiz, bu fırsatı tabi ki kaçırmadı. Günümüzde süper ligde top koşturan gurbetçi futbolcu sayısı 100’ü aşmıştır. Bu sayıya yabancı futbolcuları da eklersek, ligimizde kendi altyapımızdan yetiştirdiğimiz futbolcuların sayısı mumla arasak bulunamaz bir haldedir.
Sonuçta en iyi bildiğimiz şeyi yaptık ve ligimizi gurbetçi futbolcularla doldurarak, “çakma bir Bundesliga” yarattık.
Bundesliga (Almanya 1.Futbol Ligi) 42.000 seyirci ortalaması olan, tribünleri, akıcı ve güzel futbolu ile seyrine doyum olmayan bir futbol resitali sunarken; Çakması yani bizim ligimiz boş tribünleri, sıkıcı futbolu ile seyredenleri ekran karşında uyutuyor.
Orijinali varken çakmasını neden seyrediyorsunuz diye sorarsanız, Türkiye’deki futbolu sevmek İstanbul’u sevmek gibidir derim.
Ne kadar çarpık ve kaotik olduğunu bilirsiniz ama bir kere tutkuyla bağlandıktan sonra kolayca bırakıp gidemezsiniz.
Nasıl bir Güçbirliğine ihtiyacımız var?
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ortaya çıkan siyasi durum, emek ve demokrasi güçlerinin ortak bir cephe etrafında biraraya gelme ihtiyacını daha da yakıcı hale getirdi. Bu ihtiyacın bir sonucu olarak, DİSK, KESK, TMMOB, TTB gibi emek örgütlerinin, çeşitli sosyalist partilerin, HDP’nin ve bazı Alevi örgütlerinin dahil olduğu 20’ye yakın kurumun girişimiyle 11 Ağustos günü Ankara’da gerçekleştirilen bir basın açıklamasında, “Faşizme, Darbelere, OHAL’e Karşı Güçlerimizi Birleştiriyoruz” başlıklı bir bildiri okunarak, Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’nin oluşturulduğu duyuruldu.
Darbe girişiminin ardından derinleşen siyasi kriz, OHAL uygulamalarıyla Saray rejiminin baskı politikalarını yoğunlaştırması, işçi düşmanı politikaların hız kazanması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sürdürülmesi; emekten yana, demokratik hakların savunusu ve savaş politikalarının durdurulması temelinde yükselmesi gereken bir ortak cephenin hayati önemini açık bir biçimde ortaya koymakta. Bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’nin kurulmasını olumlu ve ileri doğru atılmış bir adım olarak değerlendiriyoruz. Bununla birlikte, içinden geçmekte olduğu zorlu politik süreç içerisinde Güçbirliği, karşı karşıya bulunduğu devasa görevleri başarıyla yerine getirebilmesi için, önemli sınavlarla yüzleşmek zorunda.
Ne yazık ki, hem geçmiş birlik deneyimleri hem de Güçbirliği‘nin kuruluşundan bugüne kadar ortaya konulan pratik, bu konuda başarılı bir sınav verilebilmesinde ciddi şüpheler duymamıza yol açıyor. Öncelikle, geçmiş deneyimlerin ortaya koyduğu derslerin başında, birlik girişimlerinin başını çeken güçlü aygıtların kısa vadeli gündem ve önceliklerinin; işçilerin, emekçi kitlelerin, ezilenlerin uzun vadeli çıkarlarına baskın çıkması ve bu tip oluşumların kısa sürede güçlü aygıtların araçsallaştırdığı yapılar haline geldiği gerçeğidir. Bu tip girişimler genellikle, tepede gerçekleştirilen birkaç görüşmeyle kotarılır ve öne konulan pratik hedefler de bu çerçevede, aygıtların kısa vadeli çıkarları doğrultusunda bir biçimde oldu bittiye getirilir. Güçbirliği‘nin kuruluşu ve ardından yapılanlar, bu anlayıştan henüz kopulamadığını gösteriyor. Çok daha kapsayıcı olması gereken kuruluş toplantısının, sol, sosyalist güçlerin, demokratik kitle örgütlerinin geniş kesimlerine davet yapılmadan gerçekleştirilmesi, kuruluşun ardından mevcut bileşenlerin ve potansiyel bileşenlerin biraraya gelmesiyle ortak toplantılar örgütlenmemesi ve Güçbirliği‘nin yol haritasının bu şekilde belirlenmemesi, bildiride ifade edilen hedeflerle hayata geçirilen pratik arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermekte.
Öte yandan, bu tip girişimlerin bir başka temel problemi, sahici bir cephe örgütlenmesinden ziyade, basit bir eylem birliğinden, ortak mitingler gerçekleştirmekle sınırlanan bir ufka sahip olmasıdır. Güçbirliği’nin önüne koyduğu zorlu hedefleri gerçekleştirebilmesi, siyasi alanda düzen dışı gerçek bir seçenek halini alabilmesi için simgesel günlerde gerçekleştirilecek mitingleri örgütlemekten çok daha fazlasını yapabilmesi gerekmekte. Bunun formülü ise, esasında oldukça açık: İşçi düşmanı saldırılar, baskıcı uygulamalar ve savaş politikaları karşısında işyerlerinden, mahallelerden, yerellerden örgütlenecek, somut hedeflere sahip birleşik kampanyalar gerçekleştirmek. Ancak bunu yapabildiğimizde, Saray rejiminin ve düzen güçlerinin karşısında konumlanan gerçek bir seçeneği inşa edebiliriz ve içinden geçtiğimiz dönem, bu doğrultuda kaybedecek bir dakikamızın bile olmadığını hepimize açık bir şekilde göstermekte.
Bu çerçevede, başta DİSK, KESK, TMMOB, TTB, HDP ve Birleşik Haziran Hareketi önderliklerine olmak üzere Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’ne çağrımız; siyasal alanda oluşan gerici dengenin değiştirilebilmesi için devasa bir potansiyele sahip bu girişimin, işçi sınıfının ve ezilen halkların, toplulukların acil talepleri etrafında yeniden yapılanmaya gitmesidir. Bu girişim, simgesel günlerde gerçekleştirilecek mitinglerle kendisini sınırlamamalı, solun, işçi hareketinin ve demokratik kitle örgütlerinin daha geniş kesimlerini kapsamalı, OHAL’in kaldırılması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sonlandırılması, zorunlu Bireysel Emeklilik Sigortası’nın hayata geçirilmesi, yeni özelleştirme dalgası, kamu çalışanlarının iş güvencesinin ortadan kaldırılması örneklerindeki işçi düşmanı uygulamaların durdurulması gibi somut kampanyalar düzenleyerek kendisini işçi sınıfının, ezilen halkların ve toplulukların düzen dışı seçeneği olarak inşa etmelidir.
2 Eylül 2016,
İşçi Demokrasisi Partisi.
Takke düştü kel göründü: Kısa bir Rio raporu
2016 Rio Olimpiyatları rüzgâr gibi geçti. Ve Türkiye yine başarısız oldu. Türkiye’nin olimpiyatta başarılı olma ihtimalinin, Cuma akşamı Boğaziçi Köprüsü’nde trafikte kalma olasılığından daha düşük olduğunu bilenler için bu başarısızlık sürpriz olmadı.
Ama en azından bugüne kadar TRT, olimpiyatların coşkusunu ve ruhunu yansıtmayı başarabiliyordu. Ancak yayın haklarının sahibi olan sermaye kuruluşunun yüksek kar etme isteğine, TRT’nin acınacak durumu eklenince; Rio Olimpiyatlarını sağlıklı bir şekilde televizyondan seyretmek bile mümkün olmadı. Zaten “bu mektepler olmasa, maarifi ne güzel idare ederdik” zihniyetinin kurduğu bu düzenin Türkiye’yi bir olimpiyat ülkesi yapamayacağını biliyoruz.
Çünkü bilime ve emeğe dayanan uzun vadeli projelerle“ Tutya Yılmaz”, “Çağla Büyükakçay” ve “Viktoriya Zeynep Güneş” gibi genç sporcuların sayısını çoğaltmak yerine; her zamanki gibi Saray, RİO’da kazanılacak madalyalar üzerinden siyasi rant elde etmeyi hedeflemiştir.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Takke düştü, kel göründü.
Bu esnada ise olimpiyatlara, Micheal Phelps ve Usain Bolt gibi iki efsane sporcu bir kez daha damga vurdu.
Havuzun asi çocuğu Micheal Phelps, Rio’da elde ettiği 5 altın, 1 gümüş madalya ile beraber toplam 28 madalyayla olimpiyat tarihinin en çok madalya kazanan sporcusu unvanını elde etti.
Rüzgârın oğlu Bolt da 100m, 200m ve 4×100 yarışlarını kazanarak üst üste üç olimpiyatta katıldığı tüm finallerde altın madalya alan ilk atlet oldu.
Rio bu iki efsanenin eşsiz performanslarıyla hafızalarımıza kazınırken; Kanadalı genç yüzücü Penny Oleksiak’ın havuzların yeni kraliçesi olup olamayacağını, Amerikalı Simone Biles’ın Nadia Comăneci efsanesine son verip veremeyeceğini ve benzeri soruların cevaplarını bulabilmek için 2020 Tokyo oyunlarını sabırsızlıkla bekleyeceğiz.
Ancak asıl meselenin kapitalizmin olimpiyatları, ödülü çokuluslu sponsor şirketlerin bol sıfırlı çekleri olan, sadece madalyaya ve de rekora odaklı vahşi rekabetten ibaret bir metaya dönüştürmesi olduğunu, Rio Olimpiyatları bir kez daha göstermiştir.
Oysa bizim olimpiyatları sevmemizi sağlayan, 1936 Belin Olimpiyatlarında Hitler’e stadyumu terk ettiren efsane siyahi atlet Jesse Owens’ın duruşundaki ve de 1968 Meksika Oyunlarında Tommie Smith ve John Carlos’un kalkan sol yumruklarındaki Asi ve Devrimci ruhtur.
Elbette o “RUH” bir gün geri dönecektir.
Cerablus operasyonu: Emperyalizm, Türkiye, IŞİD ve Kürtler
TSK IŞİD’nin kontrolündeki Cerablus’a yönelik olarak koalisyon ülkelerinin hava desteği, ÖSO ve Türkiye destekli Türkmen tugaylarının eşliğinde bir operasyon başlattı. TSK’dan 450 personel operasyona aktif olarak katılırken bu sayının 15 bine yükseltilebileceği ifade ediliyor.
Başbakan Yıldırım operasyonun sebebini “DAEŞ’in bölgeden çıkartılması, ondan doğan boşluğu da PYD-YPG doldurmaması için operasyon yaptık.” diyerek açıklıyor. Şurası açık ki, Türkiye operasyonu IŞİD’e yönelik değil Cerablus’un PYD’nin eline geçmesini önlemek için yapmış durumda.
Operasyonun uzunca bir süredir hazırlandığı artık malumumuz. Rusya’dan özür, ABD ile güçlenen ilişkiler ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Irak Kürdistanı ve İran’a sürpriz ziyaretlerinin sebebinin operasyon olduğunu öğrenmiş olduk. Türkiye’nin bu konuda dünya ile ilişkisi o denli güçlü ki, son olarak Türk Dışişleri Esad yönetimi ile dahi operasyonun görüşüldüğü bilgisini paylaştı. Bu durumda şurası açıktır ki, Türkiye’nin bölgedeki varlığı emperyalizmin bölgedeki yıkıcı varlığının bir parçası niteliğindedir.
Cerablus operasyonu IŞİD’e karşı bir operasyon değil, doğrudan Türkiye’nin azalan inisyatifini artırmak ve Erdoğan’ın dünyadaki meşruiyetini yeniden tesis için yapılmıştır. Uzunca bir süredir hazırlanmakta olduğu artık bilinen Cerablus operasyonu eğer gerçekten IŞİD ile topyekün bir savaş anlamına gelseydi bu hazırlık sürecinde IŞİD’e yönelik tatmin edici operasyonlar gerçekleştirilir ve Ankara garı katliamında elde edilen istihbaratlar uyarınca Antep saldırısının önüne geçilirdi.
Cerablus operasyonu Türkiye işçi sınıfı ve hatta Türkiye’de yaşayan herhangi birinin daha iyi bir güne uyanmasını sağlamayacaktır. Türkiye’de her şehirde var olduğu söylenen IŞİD hücrelerinin aktif varlığı operasyonla bir değişikliğe uğramayacaktır.
Cerablus operasyonu Suriye halkının da çıkarına değildir. IŞİD’i bitirmek bir yana, bölgede emperyalizmin ve Esad rejiminin yıkıcı varlığını güçlendirmektedir.
Operasyon PYD’ye yönelik bir hamle üstünlüğü sağlama ve Türkiye’nin Arap dünyası ile ilişkisinin bir Kürt koridoru ile kapanmasına karşı olarak, esasında tamamen iç politikasının emperyalizmin Suriye politikası ile uyumlu hale getirilmiş bir yansımasıdır.
PYD’nin içine düştüğü zor durum ise bölgede sürdürdüğü ilkesiz politikasının bir sonucudur. Bugüne değin Rusya ya da ABD’nin bölgeye olan operasyonlarına hiç ses çıkarmayan PYD, Rus-Amerikan destekli Türk operasyonu karşısında da geçmiş çıkarcılığının bedelini ödemektedir.
Doğrudan IŞİD’i hedef almayan ve emperyalizmin tank ve kara gücü niteliğinde gerçekleşen Cerablus operasyonu derhal son bulmalıdır. Türkiye’de ciddi bir tehdit oluşturan IŞİD’e karşı gerçek önlemler alınmalı ve IŞİD bahanesiyle Türkiye ve Suriye Kürtlerini hedef alan imhacı politika ve operasyonlar derhal sonlanmalıdır.
Karanlığın perdesini yırtmak için… İDP bir yaşında!
“İşçi Cephesi 35 yılın ardından bugün derin ve sarsılmaz bir inançla bağlı olduğu işçi sınıfından yana mücadelesini İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak sürdürme kararını vermiş bulunuyor. İDP, İşçi Cephesi’nin 35 yıl boyunca sağladığı tüm teorik-pratik birikimi sahiplenecek ve daha da ileri götürülmesini üstlenecek. İşçi Cephesi gibi İDP de derin ve sarsılmaz bir inançla işçi sınıfına bağlı olacak! İşçi Demokrasisi Partisi rüzgâr hangi yönden eserse essin sadece gerçeğin devrimci olduğunu unutmayacak. Yönünü tayin ederken kolayı değil gerçeği izleyecek. Akıntıya karşı gitmekten geri durmayacak. Kestirme yollardan, saman alevi başarılardan, yalancı baharlardan, kendinden menkul işlerden uzak duracak. Bölmekten değil birleştirmekten, ayrılıktan değil birlikten, sorundan değil çözümden, reformizmden değil devrimden yana olacak.”
Bu sözlerle çıktık yola… Gözlerde ışıltıyla… Çocuksu bir sevinçle… “Kırıntıları değil, dünyayı istiyoruz” diye haykırarak…
Ve bir yılı geride bıraktık. Mücadelelerle, zorluklarla dolu bir yılı… Metal fırtınasını gördük. Takıldık fırtınanın peşine, aktık fabrikalara… Grevler yasaklandığında, sınıf kardeşlerimizin yanında olduk, bir sonraki fırtınaya hazırlık için. Arı kovanlarında hummalı bir çalışmaya devam ettik.
Gencecik yoldaşlarımızın parçalanmış vücutlarına tanıklık ettik. Patlayan bombalara isyan ettik. “Bıçak kemikte” dedik… Sıktık yumruklarımızı… “Yeter! Yeter! Yeter!” diye haykırdık öfkemizi…
Yasaklanan grevleri, tutuklanan aydın, gazeteci ve akademisyenleri gördük…
Darbe gördük… Darbeye “ama” demeden “hayır!” dedik. Darbeye karşı sokağa dedik. Ama OHAL’e de, işçi düşmanı KHK’lara ve torba yasalara da “Hayır” dedik.
Ne sarayın baskılarına uyduk, ne de kötülerin iyisini seçtik…
Kuyrukçu olmadık ama birlikte yürümek için her zaman gerekli esnekliği gösterdik. Reklamcılıktan ise hepten uzak durduk.
Bildiğimiz yoldan gittik. Yolumuz kimi zaman Halep barikatlarına çıkardı bizi, kimi zaman Tunus’un topraksız köylülerine. Arjantin’de tren garında selam verdik demiryolcu yoldaşlara…
Sabah daha kimseler işe gitmeden döküldü kimi yoldaşlarımız yollara… Gazetemizi dağıttık atölye önlerinde… Haykırdılar Çağlayan’da, “Buradayız, varız, birlikte güçlüyüz”. Akşam işten çıktı diğerleri ellerinde ozalitler : “kiralık işçiliğe hayır!”… Gazeteler ellerinde haykırdılar “işçi demokrasisi mümkün”… Sesleri yayılmasa da tüm ülkeye Alibeyköy’de, Gazi’de ses verdiler, omuz verdiler işçi kardeşlerinin kavgasına…
Kimi zaman sendikalarda, kimi zaman derneklerde, kimi zaman okullardaydık. Sesimize ses katmak için çalışmaya devam ettik.
Yeter mi? Hayır !
Daha çok yolumuz var. İşçi sınıfı örgütsüz, yalnız, rotasız… Partiye ihtiyacı var. İşçi sınıfının daha fazla birliğe ihtiyacı var.
Kendimizi kandırmayacağız “iyiyiz” diyerek. Dedik ya: “Kırıntıları değil, dünyayı istiyoruz!”
“Keşke zamanında…”
Türkiye’nin Suriye siyasetinin bir dönüm noktasına geldiğine dair işaret ve açıklamalar giderek artıyor. Kısa bir süre önce Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un özeleştiri ve pişmanlık tonu yüksek bir açıklamasını dinledik. Kurtulmuş, Türkiye’nin başına gelen pek çok şeyin Suriye politikasının sonucu olduğunu belirterek “Başkaları da öyle, ama biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık… Keşke zamanında geçerli bir barış perspektifi geliştirebilseydik… Yakında inşallah dışarıdan zorlamayla değil, Suriye halkının kabul edebileceği bir çözüm bulunacaktır…” diyor. Bir iki gün sonra Başbakan da konuşuyor; “Esad ile geçiş için oturulur, konuşulur, yani suhulet içinde geçiş sağlanabilir…” diyor. Bu açıklamaların Saray’ın bilgisi ve onayı dışında yapılması mümkün olmadığına göre, Davutoğlu döneminin, elbette yine RTE’nin bilgi, destek ve emirleri doğrultusundaki, ancak suçu muhtemelen FETÖ’ye atılacak olan Suriye politikasının değişmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Yurtta iflas cihanda iflas…
Dış politika açıkça iflas etmiştir. “Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu” gerçeğinden yola çıkarak iç politikanın da iflas ettiğini söyleyebiliriz. Zaten bir iktidarın hem de “ustalık” çağında, memleketteki her şeyi kontrol altına aldığını zannettiği bir zamanda maruz kaldığı bir askeri darbe girişiminin başka bir anlamı olamaz. Büyük burjuvazi endişelidir. Geçmişte üzerine destanlar yazılan dış destek artık yoktur. Bu elbette emperyalist sistem içinde, üstelik de NATO üyesi bir ülke için her şeyin sonu değildir; nihayetinde bir çare bulunur! Ancak kendini giderek tehlikeli bir boşlukta hissetmeye başlayan Saray’daki Adamın bir taraftan İsrail’le yeniden bağlantı kurup Batı’yı rahatlatırken, öte yandan Rusya, İran vb. ile giriştiği barışma, anlaşma, hatta bir nevi ittifak çabaları emperyalizm nezdinde kuşkulara yol açmaktadır. RTE de Batı tarafından şu veya bu biçimde tasfiye edilmek istendiğine ve darbe teşebbüsünün bu planın bir parçası olduğuna inanmaktadır…
Kar yağan hayaller…
Suriye politikasındaki değişiklik bu süreçlerle ilişkilidir. Başlangıçta Türkiye’yi müdahaleye teşvik eden ABD’nin hem Irak tecrübesi, hem de Suriye’deki gerçek durumu ve muhtemel sonuçlarını kavrayıp bir politika değişikliğine gitmesi Türkiye’nin neo-Osmanlıcı politik hattını büyük ölçüde açığa düşürdü. Türkiye, Suudiler ve Katar gibi bölge gericiliğinin önde gidenleriyle birlikte kendi öncelikleri doğrultusunda daha “bağımsız” davranmaya başladı. Ancak Mısır’daki İhvan hükümetinin bir askeri darbeyle alaşağı edilmesi ve aynı siyasi çizginin diğer Arap ülkelerindeki başarısızlıkları, iktidarın “Türkiye önderliğindeki İhvan zinciri” hayallerine kar yağdırdı! Üstelik Mısır’daki askeri darbe Türkiye’nin emperyalist müttefiklerinin “demokratik” tepkisine de yol açmadı. Darbenin en büyük destekçisi ve Sisi rejiminin finansörü, Türkiye’nin Suriye’deki baş müttefiki Suudi Arabistan’dır! Bir “güvenli bölge” kurma talebinin, bunun işleri daha da vahim hale getireceğini düşünen ABD tarafından kabul edilmemesi, Türkiye’nin inisiyatif kaybını hızlandırdı. Bu arada IŞİD’le ilişkiler konusunda Batı tarafından giderek sıkıştırılan Türkiye, ikircikli, daha doğrusu “riyakâr” tutumuyla emperyalist sistem içindeki geleneksel konumu açısından “güvenilmez” bir müttefik durumuna düştü. Ancak dönüm noktası, savaşa rejim lehinde müdahale ederek gidişatı büyük ölçüde değiştiren Rusya ile ilişkilerin kopması oldu. Saray rejimi, amacı çok büyük ihtimalle Rusya ile NATO’yu karşı karşıya getirip ABD’yi karar vermeye zorlamak olan “uçak düşürme” olayı sonrasında müdahale imkânlarını büyük ölçüde kaybederek Suriye denkleminin dışında kaldı. Bu durumda Türkiye’nin Suriye politikası, imkân ve araçları açısından, desteklediği selefi-cihatçı örgütlerin yanı sıra doğrudan kendisi tarafından örgütlenip finanse edilen ve çok sayıda faşistin de yer aldığı (Bazı TSK unsurlarından da söz ediliyor.) Türkmen tugaylarıyla sınırlandı.
Kürt anasını görmesin de..!
Ancak atlanmaması gereken çok önemli ve kritik bir husus daha var. İşin bu yönü belli ki belirleyici olacak. Kurtulmuş’un “Başımıza ne geldiyse Suriye’den geldi!” sözü öyle boşlukta edilmiş değil. Yukarıda vurguladığımız “dış politikanın iç politikanın devamı olduğu” prensibi aynı biçimde dış politikanın dönüp iç politikanın suratında patlayacağı kuralını da içerir. Hele ki milli, dini, etnik, mezhebi vb. sınır tanımaz fay hatları ile parçalanmış, dünyanın en kritik bölgesinde yaşıyorsanız… Bunların en önemlilerinden biri olan ve dört bölge ülkesini sarmış Kürt milli meselesinin Suriye içsavaşının da etkisiyle geldiği nokta Türk devleti açısından bir kâbusa dönüşmüş durumda. “Çözüm süreci” döneminde bile “Kobani’yi düşürmenin tarifsiz hazzını” yaşamaya çalışan, ancak başaramayan “yeni Türkiye”, 7 Haziran sonrası, başkanlık rejimi hedefiyle Saray tarafından başlatılan savaşın da etkisiyle eski Türkiye’nin bütün reflekslerini göstermeye başlamıştır. Bilinir; bölgenin malûm devletleri, kendi aralarında hangi sorun ve rekabetleri yaşarlarsa yaşasınlar, mesele Kürtler oldu mu, bazı istisnai durumlar dışında ayrıyı gayrıyı bırakırlar! Kürt meselesi nasıl içeride her türden gericiliği bir araya getiren “milli” bir çekim gücüyse bölgede de aynı işlevi gören uluslararası çekim gücüdür. Saray rejimi, söz konusu Kürtlerse, Esat’la görüşmek dahil, her kılığa girmeye, “Suriye’nin bölünmez bütünlüğü” uğruna her fedakârlığı yapmaya hazırdır! Hele ki, Esad’ın Haseke’de Kürtleri bombalayarak alenen göz kırptığı bir zamanda! İran ise bu meselede zaten eski “kader ortağı”dır. Neticede, darağacında bile olsak son arzumuz “Kürdün anasını görmemesidir!”
Oysa…
Oysa Kurtulmuş’un dediği gibi “geçerli bir politikamız olsaydı, bir barış perpektifi geliştirebilseydik” bunların hiçbir olmayacaktı. Ama oldu, “Esat birkaç haftaya gider” hesabıyla hem hayal dünyalarını hem de çaplarını ortaya koydular. Hâlbuki bizimkiler, Suriye’nin neoliberal kalkınmasında, iktidardaki hırsız ve zorbalara bu işlerin usulünü ve uluslararası planda kabul edilebilir yollarını gösterip pazar büyütürken, onlar da hem uluslararası sermayeyle bütünleşecek, hem de Kürtlere göz açtırmayacaktı. Üstelik RTE’nin o zamanki “prestiji” düşünüldüğünde özgürlük, eşitlik, adalet ve insanca bir hayat için başkaldıran kitleleri böyle şeylerden vazgeçirmenin maliyeti, tabii, aldatılmaları ölçüsünde, çok daha düşük olabilecekti! Kim bilir, belki de bu yaz Esad’lar, Erdoğan’ların davetlisi olarak Bodrum’da birlikte tatil yapıyor olacaklardı…
Neyse artık çözüm yakın! Numan Bey, Suriye halkına çok şey vaat ediyor, aynı bizlere olduğu gibi! İnansak mı acaba? Ancak işe dahil olanlara bakıldığında o çözümün nasıl bir şey olacağını merak etmemek mümkün değil. Eminiz, en iyi ihtimalle, Suriyeli emekçilerin hayatta kalmalarına izin verilerek karşılığında bütün temel taleplerinden vazgeçmeleri istenecek. Elbette yenilen bütün devrimlerin ödenmesi gereken bir bedeli vardır; en başta da emekçiler tarafından… Ama yine de rejimi devirmek, İslamcıları, emperyalizmi, dışarıdan musallat olanları def etmek vardı, ama olmadı. İşçi sınıfının önderlik krizi insanlığın krizi olmaya devam ediyor.
Keşke zamanında…
Darbe girişiminden Gaziantep katliamına: Artık yeter!
Dün akşam yeni bir canlı bomba saldırısıyla sarsıldı Türkiye. Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde bir düğün esnasında gerçekleşen korkunç saldırı sonucu şu ana kadar açıklanan veriler uyarınca en az 50 kişi öldü, 94 kişi yaralandı.
IŞİD tarafından gerçekleştirilen bu saldırıyı lanetliyoruz. Katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarına sabır ve yaralılara şifa diliyoruz.
Erdoğan ve AKP hükümetinin politikaları sonucu Türkiye bir terör cehennemi haline gelmiştir. 5 Haziran 2015 tarihinden 20 Ağustos 2016 tarihine kadar gerçekleşen 16 bombalı saldırı sonucunda 300 ü aşkın kişi hayatını kaybetmiş 1600 ü aşkın kişi ise yaralanmıştır! Gaziantep saldırısından sadece 3 gün önce PKK tarafından gerçekleştirilen Van, Bitlis ve Elazığ saldırılarında ise toplamda 11 kişi hayatını kaybetmiş, 295 kişi de yaralanmıştı.
7 Haziran seçimleriyle başlayan bu sürece, Erdoğan’ın başkanlık tutkusu eklenmiş ve bu doğrultuda Kürt halkına dönük bir savaş başlatılmıştır. Suriye üzerinde yansımasını bulan maceracı dış politika ise radikal İslamcı grupların Türkiye’ye nüfuzunun önünü açmıştır. Son olarak bu tabloya, Türkiye’de rejim krizinin derinleşmesinin bir kanıtı olarak askeri darbe dinamiklerinin işlemesi eklenmiştir. Geldiğimiz noktanın ana sorumlusu Erdoğan ve saray rejimidir!
Açıkça ortadadır ki Türkiye yönetilememektedir. On dört yıldır iktidarda olan bir parti ve bir lider ise yaşanan hiçbir olayın sorumluluğunu almamaktadır. IŞİD’çiler, FETÖ’cüler diyerek sorumluluğu sürekli başkalarının üzerine atmakta, kendisini mağduriyetten yeniden var etmeye çalışmaktadır. Sanki FETÖ ile de IŞİD ile de kendisinin hiçbir ilişkisi yokmuş gibi! Ancak bu sürecin asıl mağdurları emekçiler, kadınlar, gençler, Kürtler ve tüm ezilenlerdir. Hayatı var edenler bunun bedelini yine hayatlarıyla ödemektedir!
Artık yeter! Bu sürecin tüm sorumlularının istifasını istiyoruz! Çünkü sizin politikalarınızın bir sonucu olan terör saldırıları ya da darbe girişimleri sonucunda ölmek istemiyoruz!
Trans Hande Kader’in ardından: Bize bir yasa lazım
Hande Kader cinayeti
6 Ağustosta kaybolan 23 yaşındaki Hande Kader’in cesedi bir hafta sonra Zekeriyaköy’de bulundu, Hande’nin önce dayak yediği, tecavüze uğradığı ve daha sonrada hayatta iken yakılarak öldürüldüğü tespit edildi. Ana akım medyanın “daha önemli işleri” olacak ki olayı Hande Kader’in arkadaşlarının ve LGBTT örgütlerinin tepkileri sayesinde öğrendik.
Cinayetin 76. senesi: Troçki, İngiliz basını, Lindsey grevi ve Brexit
Katledilişinin 76. yıldönümünde Bolşevik önder ve teorisyen Lev Troçki yine saldırıların ve iftiraların hedefinde. Neredeyse bir asır önce öldürülen bir devrimcinin mirası üzerine yaşanan bu tartışmalar gökten düşmedi. İngiltere özelinde konuşacak olursak, Troçki’nin enternasyonalist programının hedefte oluşunun son derece patlamalı bir karaktere sahip bir takım nesnel (ekonomik kriz, yoksulluk ve seferberlikler) ve öznel (İşçi Partisi içi mücadeleler, Troçkist olmayan solun politik bir tükenişle karşı karşıya oluşu) şartları var. Sınıfsız solun iflası söz konusu oldukça, sınıfçı sol gündeme geliyor. 21. yüzyılı toplu bir yok oluşa götürenlerin ortodoks Marksizmin kazandığı mevzilere dönük duydukları kaygı, liberal reçetelerin yol açtığı buhranın boyutlarını ifşa ediyor.
Utanmaya davet…
En azından biraz olsun deneyin utanmayı. Hele ki barbarlığın bu kadar görünür olduğu bir dönemde, daha da önemli hale gelmişken utanmak. Fotoğraftaki çocuk, 5 yaşındaki Ümran Dakneş’tir. Halep’te gerçekleşen Rus bombardımanının ardından enkazdan sağ çıkarılmıştır. Şanslıdır, çünkü hayatta kalmıştır, birçok arkadaşı kalamamışken. Tabii yüzümüz kaldıysa bunu şans olarak tarif etmeye…
Şanssızdır çünkü hayatta kalmasıyla sizlerin yalan yanlış haberlerinize malzeme olmuştur. Evet, kendisine demokrat, solcu diyenler Ümran’ın Rus bombardımanı sonucu meydana gelen enkazdan değil de radikal İslamcıların bombaları sonucu ortaya çıkan bir enkazdan kurtarıldığını haber yapmaktadırlar.
Evet, Suriye’de radikal İslamcılar peyda olmuştur, güç kazanmıştır, katliam da yapmıştır. Ama Rus bombardımanlarını hiç olmamış gibi göstermeye kalkmak ya da daha kötüsü “iyiye işaret” olarak göstermeye kalkmak… Orada bir durmayı gerektirir! Hele iki tarafın da aynı insanları katlettiği düşünülürse!
Gerçeklik öyle sandığınız gibi boşlukta yüzüp de bir anda ortaya çıkmaz. Arka planı vardır, eğer anlamak istiyorsanız tabii… Üstelik ortada bir de bir halk ayaklanması, bu ayaklanmayı şiddet yoluyla “kontrol altına” almaya, ezmeye, yok etmeye çalışan birden çok bileşen varsa ve biz de kendimize devrimci, Marksist diyorsak oturup meselenin tarihsel, ekonomik, politik, uluslararası arka planlarına en azından bir göz atmak gerekir. Aman sınıfsal arka planı atlamayın, sonra malum analiz yapmaktan çok yapboz yapmaya dönüyor iş.
Bunlar zor geliyorsa da oturun Suriyeli bir sosyalist ile konuşun bari. Ama öyle 1984 yılından bu yana Esad rejimiyle işbirliği yapıp sistemin ayrılmaz parçası haline gelmiş, buranın Doğu Perinçek’i kıvamında “sosyalist” demiyorum. Baya sistem karşıtı, devrimci, antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmayacağının bilincinde olan sosyalist, kastım. Hem Suriyeli olup, hem sosyalist, hem rejim karşıtı, hem radikal İslamcı gruplara hem de emperyalist müdahalelere karşı olanlar var. Şaşırmayın, size rağmen hala varlar.
En azından oturun bir konuşun, halk ayaklanması nasıl başlamış, Esad rejimi nasıl bir rejimmiş bir sorun. Son beş yılda devrimci ayaklanma nasıl evrelerden geçmiş, radikal İslamcı gruplar nasıl ortaya çıkmış, emperyalizmin ve bölge ülkelerin (Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar) rolü ne olmuş, halk ayaklanmasına karşı herkes bir elden saldırırken dünya sosyalistleri ne yapmış ya da yapmamış, anlamaya çalışın, en azından biraz olsun dinleyin.
Sonra oturup biraz düşünün, antikapitalist bir mücadele verilmeden gerçekten antiemperyalist olunabilir mi diye. Erdoğan’ın, Esad’ın ve Putin’in kullandığı “antiemperyalist” söylemlere bakın, aralarında bir fark var mı görün.
Erdoğan’ın ve Esad’ın Kürt halkına karşı uyguladığı baskı, imha, yok sayma politikalarındaki benzerliklere biraz bakın. En azından bir deneyin, Suriye’yi Suriye Haber Ajansı (SANA) dışında bir kaynaktan anlamayı. Sonra gün gelir anlatamazsınız, Türkiye’de bir halk ayaklanması çıktığında bunu TRT’den takip eden komşu ülke sosyalistine! Hatırlayın Gezi seferberliğinde TRT’nin yaptığı haberleri, kullandığı söylemi!
Hiç değilse halk ayaklanmalarına olan saygınızı kaybetmeyin, biraz olsun sınıf perspektifinden bakın! Gün gelir lazım olur, Erdoğan’a, radikal İslamcılara ve emperyalizme karşı! Oturun, Ümran’ın gözlerine bakın, önce biraz utanın. Sonra bir sorgulayın kendinizi, daha da geç olmadan!
Özgür Gündem’e geçici kapatma kararı!
Bugüne değin defalarca kez kapatılan, bombalanan, 486 sayısı hakkında dava açılan, gazete çalışanları toplam 147 yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve 89 çalışanı öldürülen Özgür Gündem Gazetesi İstanbul 8. Sulh Ceza Amirliği’nin kararı ile bir kez daha geçici olarak kapatıldı.
Gazetenin kapatılmasının yanı sıra, eski genel yayın yönetmeni Eren Keskin ile gazete yazarlarından Aslı Erdoğan, Filiz Koçali ve Ragıp Zarakolu’nun evlerine baskınlar düzenlendi. Gazete çalışanları tutuklandı.
Özgür Gündem’e OHAL’e dayanarak yapılan bu saldırı aslında hükümetin Kürt sorununu nasıl çözmek istediğini gözler önüne seriyor. Darbe ile hiçbir ilişkisi olmayan Özgür Gündem’in kapatılması ve çalışanlarına yönelik vahşi polis operasyonları, Hakkâri ve Şırnak’ın şehir merkezi olmaktan çıkarılması, HDP’li belediyelere kayyum atanmasının tartışılması gibi gündemlerle iç içedir.
Darbenin ardından devlet bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Bu sürecin yöneticisi konumunda olan Erdoğan’ın önünde halen taleplerinin karşılanmasını bekleyen bir Kürt halkı var. Ancak sarayın inşa etmek istediği yeni düzende kendi taleplerini savunan Kürt halkına yer yok! Özgür Gündem baskını işte bunun açık bir ifadesidir.
Darbenin ardından her cephede savaşamayacak durumda olan Saray, Özgür Gündem’e yönelik bu suçu işlerken yalnız değildi. Araları hiç iyi olmamasına rağmen sarayı ziyaret eden Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun ziyaret değerlendirmesinde kullandığı sözlere bakalım: “Dikkat edin, FETÖ 40 yıllık projeyse, PKK da 35 yıllık projedir. Bunların yaşamı çok yerde çakışmaktadır. PKK ve FETÖ’nün destek aldıkları yerler de aynıdır.” Darbenin ardından bir FETÖ-PKK paketi kurabilecek cürete Erdoğan bile sahip olamamıştı.
Fırsattan istifade edip Kürt halkının her türden demokratik talebi kriminalize edilmeye çalışılıyor. Bu kez bu işi saray tek başına değil, “ulusalcılardan” aldığı destek ile sürdürüyor. “Ulusalcıların” samimiyetsizliği o denli açık ve suça ortak olma iştahları o denli kabarık ki Türkiye’de terörden bahsederken artık IŞİD’den bahsetmek akıllarına bile gelmiyor.
Bu süreç içerisinde PKK’nin yeniden eyleme geçmesi ve yalnızca yoksul erlerin değil çoğunluğu Kürt, yoksul emekçi halktan insanların da ölümüne sebep olması ise kabul edilemez. Doğrudan Öcalan ve HDP tarafından da pek çok kez eleştirilen PKK’nin bu yöntem ve araçlarıyla Kürt sorununun çözülmediği ve çözülmeyeceği ortada. PKK’nin son eylemleri Kürt halkına hiçbir fayda sağlamazken yalnızca Kürt halkına yönelik baskıların artmasına sebep oluyor. Bu yüzden PKK’nin işçi emekçilere ve Kürt halkına büyük zarar veren yıkıcı eylemlerinden derhal vazgeçmesi, bu eylemlerini geri dönüşsüzce sonlandırması gerekmektedir.
Saray HDP’yi de saf dışı bırakarak makbul Kürtlerle, hangi hakkın bahşedileceğini yine sadece kendisinin karar vereceği bir çözüm sürecinin hayalini kuruyor. Bu hayale ortak olanlar da hukuksuz ve insafsızca işlenen suçların sorumluluğunu taşıyor. Tüm bunlara rağmen baskılar ne özgür basın taraftarlarını ne de Kürt halkını susturamıyor. Gazetenin kapatılmasının ardından Özgür Gündem için yüzlerce kurumsal dayanışma mesajı yayımlandı ve kapatma kararını kınayan eylemler gerçekleşti.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak Özgür Gündem’in yanındayız! Sarayın ve suç ortaklarının baskı dolu yöntemlerine karşılık da Kürt halkının tüm demokratik haklarının yanında olmayı sürdüreceğiz!
Türkiye: Rejim nereye gidiyor?
Türkiye’deki başarısız askeri darbe girişiminden bir ay sonra Başbakan Binali Yıldırım kamudan 76 bin 597 kişinin açığa alındığını, 4 bin 897 kişinin de memuriyetten çıkarıldığını açıklamıştı. Son olarak çıkartılan iki KHK ile birlikte Emniyet, TSK ve kamudan 2 bin 692 kişinin daha ihraç edildiği isim listesi ile birlikte açıklandı. Toplamda 20 bin 355 kişi tutuklandı, 40 bin 29 kişi gözaltında alındı.
Türkiye’nin darbeler ve baskılarla dolu tarihinde dahi eşine rastlanmayan bu durum Türkiye’de bir yandan rejimin yeniden inşasını gerekli kılarken öte yandan da Erdoğan’ın önüne sayısız pratik engeller çıkarmakta. Bir hapishaneler cenneti olan Türkiye’de bugün yayımlanan OHAL kararnamesi ile 38 bin eski mahkûma yenilere yer açmak için şartlı tahliye verilmek zorunda kalındı. Hemen ardından bu sayı da yetersiz görülerek 93 bine yükseltildi. Darbeye en güçlü katılımı sağlayan Hava Kuvvetleri’ne yapılan operasyonlar sonucunda orduda ciddi bir pilot açığı oluştu. Darbenin ardından Erdoğan arzu ettiği rejimi inşa edebilmek için ciddi kısıtlılıklar ile karşı karşıya kalırken devletin günlük işleyişi dahi çoğu kez tıkanır hale geldi.
OHAL ve KHK rejimi
Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılması sorunu yeni bir şey değil. Özal’dan beri emperyalizmle daha uyumlu olmak ve neoliberal politikaları daha hızlı hayata geçirmek için bu konu hep gündemdeydi. AKP de sahneye çıktığı günden beri bu role soyunmuştu. Görünürde, köklü yeniden yapılandırma için darbenin büyük fırsat yarattığı düşünülse de, ciddi bir planın aksine 15 Temmuz’un hemen ardından yapılan operasyonlardaki telaş halinin halen giderilemediğini söyleyebiliriz.
İlk ilan edilen kararnamede kısıtlanan kuvvet komutanlıkları yetkilerinin ilan edilen dördüncü ve beşinci kararnamede komutanlıklara iade edilmesi ve kapatılan okullardaki öğrencilerin durumunun defalarca değişmesi dahi kafa karışıklığını gözler önüne seriyor. Erdoğan’ın sınırlılığı neyi nasıl yapacağına ilişkin basit bir kafa karışıklığının oldukça ötesinde… Öncelikli olarak bugüne değin doğrudan bir çatışmaya girişmemiş olsa da özellikle son yıllarda emperyalizm ile uyum içerisinde çalışamamış olması ve Erdoğan’ın şahsının doğrudan emperyalizm tarafından destek almıyor oluşu onun birinci kısıtlılığını gösteriyor.
İkinci olarak, bir darbe teşebbüsünü durdurmasına rağmen Geziciler diye zikredilen Erdoğan karşıtlarının desteği kazanılmış durumda değil. İşçi sınıfına yönelik ise, kriz koşullarında bir taviz verilemiyor, saldırılar yoğunlaşıyor. Burjuvazi için Erdoğan’ın varlığı her ne kadar işçi sınıfına yönelik saldırıların artacağının garantörü olsa da krizin etkilerine karşı kalıcı bir çözüm bulmaktan uzak oluşu ve büyük sermaye gruplarına yönelik operasyonların yumuşamaması da endişe konusu olmayı sürdürüyor.
Evet, emperyalizm de Türkiye burjuvazisi de nicedir Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılmasını arzu ediyor. Ancak şu an için Erdoğan’ın elinden yalnızca, ülkenin günlük hayatını KHK’ler çıkartarak sürdürmek geliyor. Erdoğan belki de en güçsüz ve yalnız günlerini yaşıyor.
Milli Mutabakat var mı?
Erdoğan’ın güçsüzlüğü O’nu yeni müttefikler aramaya itiyor. Özellikle başarısız darbeden sonra tüm cephelerde birden savaşmamak için CHP ve MHP’ye yönelik ciddi bir yumuşama göstermek durumunda kaldı. Alışkın olmadığımız bu tavırlar da Türkiye’de AKP’nin MHP ve CHP ile birlikte bir milli mutabakata ilerlediği yorumlarına sebep oldu.
Görünürde HDP’yi dışlamak ve yeniden yapılandırmayı işçi sınıfı ve Kürt düşmanlığı üzerine kurmak için uygun bir zeminin yakalandığı düşünülse de, gelişmeler ortada böyle bir mutabakatın var olduğunu doğrulayacak somut bir veriyi sunmuyor.
Darbeyi başından itibaren desteklemeyen Türkiye burjuvazisinin arzusu elbette ki meclis içi bir uzlaşı olurdu. Hatta Kılıçdaroğlu’nun darbe sonrasında aktif oluşunun bir sebebinin bu olduğu diğer sebebin de Erdoğan’ı saraya hapsetme arzusundaki emperyalizm olduğunu düşünebiliriz. Ancak Kılıçdaroğlu bu sürece öylesine strateji yoksunu şekilde dâhil oldu ki yaptığı her hareket yine Erdoğan’ın hanesine yazıldı.
Ortada gerçek bir mutabakat olmadığını görebilmenin bir diğer yolu da anayasa görüşmeleri oldu. Anayasa görüşmelerinden mutabakatı anlatan bir eğilim çıkamazken anayasanın nereye evrileceği sorusu da önümüzdeki günlerin siyasi iklimine havale edilmiş durumda.
Şu an için rejimin yeniden inşası görevi, Özal’dan beri sürdürülen mantığa rağmen, Erdoğan’ın yalnızlığına ve AKP’nin tamamen çatlamış ve vasfını yitirmiş kadrolarının eline kalmış gibi duruyor. Ancak tüm bu süreci yönetecek kabiliyetten umarsızca yoksun oldukları da görünüyor. Tüm bu kısıtlılıklar Erdoğan ve çevresini her geçen gün daha da hırçınlaşmaya itme dinamiği taşıyor.
Hırçınlığın en ciddi boyut ise ekonomik alanda… Belediye bütçelerine katkı için çıkan yeni vergiler ve işçilerin, emekçilerin maaşından sırf bankalara para girişi olsun diye BES’in teşvik edilmesinin dışında, 13 Ağustos günü meclis TBMM Plan Bütçe Komisyonunda kabul edilen torba yasa ile 100’ü aşkın devlet kurumu ve işletmesinin özelleştirilmesinin önü açılmış oldu. İçerisinde Savunma Sanayii Müsteşarlığı, PTT, TRT, İller Bankası, TÜBİTAK, Milli Piyango, TPAO, DSİ, GAP Başkanlığı, DHMİ, YURTKUR, Karayolları Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimler Akademisi, Türkiye Adalet Akademisi, Spor Genel Müdürlüğü gibi büyük bütçeli kurumların yanı sıra sırf arazi değeri için özelleştirilen ve kar etmesi mümkün olmayan kuruluşlar da var. Bu uygulama sonrasında belediye ve hapishaneler dışında devletin özelleştirebileceği hiçbir ciddi kurum kalmamış olacak. Özelleştirme denizinde gemi karaya tamamen oturmuş olacak.
Emek demokrasi güç birliği ve Kürt halkı
Türkiye’deki rejim krizlerinden güvenilir bir demokrasi ile çıkmak için mücadelenin başının işçi ve emekçiler tarafından çekilmesi gerekiyor. Aksi halde askeri darbe olsun, Erdoğan tarafından inşa edilecek bir rejim olsun ya da bir ulusal uzlaşı olsun fark etmez, hepsinin temelini işçi ve emekçi düşmanlığı oluşturacak. Burjuvazinin parolası net: işçi düşmanı eski rejim çökerse yaşasın daha çok işçi düşmanı olan yeni rejim!
Bu yüzden Emek ve Demokrasi için Güç Birliği gibi başını emek örgütlerinin çektiği hareketler temel mücadele zeminini bize sunabilir. Ancak şu hali ile salt açıklamalar ve eylemlerle sınırlanan bir hareket hak ettiğimiz geleceği bize hazırlayamaz.
Bu birlik içerisinde yer alan ve mecliste dışlanmayı sürdüren HDP’nin burada daha aktif olması ve Kürt halkının haklı taleplerinin çözümü için bu zemine tüm ağırlığını vermesi gerekmektedir. Yeniden bir müzakere talep etmek dünün hatalarını tekrarlamak anlamına gelir. Müzakereler yeniden başlasa dahi, Türk devlet aygıtının ve burjuvazinin ihtiyaçları adına olumlu bir sonuçla neticelenmesi mümkün değil!
En acil demokratik taleplerimizin hayat bulabilmesi için tüm işçi ve emekçilerin içerisinde yer aldığı, öncelikle de buradaki DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin ve dahil olması gereken diğer emek örgütlerinin tüm olanaklarını (gerçekten tüm olanaklarını!) emekçileri seferber etmek için kullandığı adına yakışır bir birliğe ihtiyaç duyuyoruz.
Tariş Üzüm İşletmesi’nde 5 günlük grev
Manisa’nın Alaşehir ilçesinde faaliyet gösteren Tariş Üzüm İşletmesi ile Öz Gıda-İş Sendikası arasında 8 aydır sürmekte olan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sonuca varılamadı. Maaşlarına 100 lira zam, iş koşullarının iyileştirilmesini ve her işçinin eşit süre çalışma hakkının olmasını isteyen işçilere patron yalnızca 40 liralık bir zammı kabul etmişti. Bunun üzerine greve çıkan işçiler talepleri yerlerine getirilene kadar iş yeri önünde grev nöbeti tutmuşlardı.
Devlet çöktü, yaşasın devlet!
Evet, devlet aygıtı çökmüş durumda. Bütün yozlaşmışlığını ve pisliğini de göz önüne sererek… 15 Temmuz darbe girişiminin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından başlatılan “FETÖ”cüleri tasfiye süreci öyle bir boyut almış durumda ki, AKP içerisinde dahi “cadı avı” benzetmeleri kullanılır oldu. Askeriye, bürokrasi ve kamu sektöründe yapılan tasfiyenin rakamları Türkiye tarihinin en yükseği. Öyle ki, memlekette başarı ile sonuçlanan darbelerden sonra dahi böyle bir tasfiye süreci yaşanmamıştı. İşin hükümet ayağında da panik ile beceriksizliğin iç içe geçtiği, “o kurumu buraya, bu kurumu şuraya bağlayalım, sonra sıkıntı olursa yeniden düzenleriz” havası hâkim. Sanırsın devlet yönetmiyorlar da yapboz yapıyorlar…
Tabii devlet aygıtının yeniden inşası süreci rejimin nereye doğru evrileceği meselesi ile doğrudan ilintili olduğu için de kafalar bir hayli karışık. Bir de bu OHAL’li inşa olunca karışıklığın dozu da artıyor… Milli mutabakat mı, “durmak yok yola devam mı”? Ata’nın mı izindeyiz Adam’ın mı, yoksa ikisini birden aynı anda izleyebilir miyiz? RTE ulusun önce “yıkıcı babası” olup ardından bir de “yeniden kurucu babası” olarak Bonapartizm tarihine adını altın harflerle yazdırabilir mi türünden sorular… Mutlaka birilerini izlemek gerekiyorsa biz de biraz Marx’ın izlerine dönelim. Ama tabii yukarıdakiler gibi “yobazca” değil, aksi halde Marksizmin doğasına aykırı davranmış oluruz. “RTE’nin on sekiz Brumaire’i” ya da daha doğru bir ifadeyle “RTE’nin 15 Temmuz’u” olabilecek bir süreçten geçerken, “Louis Bonaparte’ın on sekiz Brumaire’i” ‘nde bakın ne demiş Marx:
“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.”
Evet, hiçbir şey sıfırdan başlamıyor, ne kadar öyleymiş gibi göstermeye çalışsalar da.
“Konuş hafıza” ya da “yıkıcı baba”
RTE, iyisiyle kötüsüyle iktidarda olduğu on dört yıllık süreçte yaşadığımız tüm musibetlerin sorumlusu olarak, ulusun “yıkıcı babası” olmaya hak kazanmıştır. Darbe süreci yenilgiye uğramıştır, güzel de olmuştur, ama unutmayalım, darbe dinamiklerini işleten politikaların sorumlusu da RTE ve AKP hükümetleridir – Hrant Dink’in, Onur Yaser Can’ın, on dört yıllık dönemdeki tüm iş cinayetlerinin, kadın cinayetlerinin, Kürt halkına dönük katliamların ve burada sayamadığımız daha nicelerinin sorumlusu olduğu gibi- . Gerek dış politikadaki “bizim büyük çaresizliğimiz” durumu, gerekse de içerideki başkanlık hayalleri ve bu kapsamda muhalefeti ezmek, Kürtler ile savaşmak üzerine kurulu politika, rejim krizini derinleştirmiş, ülkeyi darbe sürecine getirmiştir.
Şimdi ise, darbe girişimini yenilgiye uğratmanın da avantajıyla, milletiyle bütünleşmekte, ulusun “yeniden kurucu babası” olmaya oynamakta, bu minvalde de toplumsal hafızayı yeniden yapılandırmaktadır. On dört yıllık iktidar döneminde “kötü” olan ne varsa üzerinden atmaya, kendisini ve partisini aklamaya çalışmaktadır. Eline de “FETÖ” gibi, her şeyi üzerine yıkabileceği bir koz geçmişken, vur Allah vur… Şu ana kadar “FETÖ”’ye mal edilmeye çalışılanların kısa bir listesi: Rus uçağının düşürülmesi, Roboski katliamı, Soma katliamı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Onur Yaser Can’ın ölümü, barış sürecinin sekteye uğraması… Anlaşılan bu liste önümüzdeki dönemde daha da uzatılmaya çalışılacak, sanki on dört yıldır iktidarda başka bir parti varmış gibi. Mizahı biraz abartmaya kalksak hikâye, “bizi de iktidara “FETÖ”’cüler getirdi” (ki gerçeklik payı yukarıdakilerden daha çok) o zaman kendimizi de açığa alalım noktasına ulaşacak. Fena da olmazdı ya, neyse…
Bütün bu “aklanma” çabalarının hizmet edeceği konu ise toplumsal muhalefetin hafızasını temizleyerek, kaybedilen gücü yeniden ikame etme sürecinde zaman kazanmak ya da “sıfırdan başlamaya” çalışmak. Çelişkili gibi görünebilir ama RTE ve AKP en güçlü olduğunu sandığı dönemde bir anda kendini tarihinin en güçsüz sürecinde buldu.
Gücümüz güçsüzlüğümüzden gelir
Güçsüzlük meselesinin en başında bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalmak ve iktidarı kaybetme noktasına gelmek oturuyor. Aynı zamanda darbe planlarının Erdoğan’ın en yakınında ya da sarayında hazırlanmış olmasını da buna eklersek tablo daha da karamsar hale geliyor. Bir nevi yalnızlaşma da diyebiliriz. Öyle bir tablo ki, sokak hareketinden oldum olası çekinen iktidar (ki kontrol edemeyeceği bir olgu olduğundan çekinmekte haklı), Gezi’deki tehditlerini saymazsak, tarihinde ilk kez sokağa çağrı yapmak durumunda kaldı. Ancak bu güçsüzlük olarak belirttiğimiz mesele çok da iyiye işaret değil, hele ki işin içinde Erdoğan varsa.
Tehlikenin bir boyutu yalnızlaşma ve etrafındaki kimseye güvenememe durumu nedeniyle OHAL ve KHK rejimine başvurarak ipleri kendi eline alması ve devlet aygıtını bu doğrultuda yapılandırmaya girişmesidir. Diğer boyut ise, iktidar bloğu içerisindeki yalnızlığını “milletiyle bütünleşerek” gidermeye çalışmasıdır ki, bu öyle çok da demokratik bir birliktelik değildir.1 Ve yine böyle bir dönemde, Marx’ın da dediği gibi “geçmişin adları ve sloganlarına” sığınmaktadır ki, Türkiye tarihi buna pek yabancı değildir: Başkomutan, “Adam izindeyiz”. Buram buram Bonapartizm kokan bu tabloyu biraz daha tamamlamak için popülist bir söyleme de başvurması gerektiğinin gayet bilincinde olan RTE, AB ve ABD’ye karşı geliştirdiği “antiemperyalist” söylemiyle ulusun “yeniden kurucu babası” olmak için elinden geleni yapacağının sinyallerini vermektedir. Ama tabii arada başka beklentileri olanları da unutmamak lazım…
Milli mutabakat mı? Milli simülasyon mu?
Tüm bu yaşananlardan sonra bir “normalleşme” sürecine gidilmesini dileyenler, bekleyenler vardır. Bunların başında Türkiye büyük burjuvazisi vardır ve asıl kaygıları ekonomideki istikrarsızlığın bir nebze olsun dengelenmesi, yabancı yatırımların geri çekilmemesi ve ülkeye sıcak para girişinin durmamasıdır. Ayrıca, CHP ve MHP’den oluşan muhalefet partileri vardır. MHP zaten uzunca bir süredir, “devleti Devlet yönetecek” çizgisinden, “devlete Devlet yedeklenecek” çizgisine geçtiği için üzerine çokça tartışmaya gerek yoktur. CHP ise aldığı darbe karşıtı tutum, ardından saray ve başbakan ile gerçekleştirdiği toplantılar sonucunda “milli mutabakata” dair toplumun belirli kesimlerini umutlandırmıştır. Beklentinin AKP nezdinde de yansımasının olması, darbe girişimi sonrası yaşanmakta olan geçiş sürecinin bir sonucu olsa gerek. Sonuçta ortada çöken bir devlet var. Bir kısım devlet çöktü, yaşasın devlet diyor! Diğeri ise, devlet çöktü, yaşasın saray! Hâlihazırda herkes devletçi…
Kapalı kapılar ardında ne konuşulduğunu bilemesek de ortada “milli mutabakat” olarak görülebilecek olgular üslup değişmesi ve anayasa görüşmesidir. Bir de Yenikapı mitingi vardır ki, o da “milli simülasyon” olmanın ötesine geçememiştir.
Burada CHP’ye bir yer açmakta fayda var. CHP önderliğinin darbe karşıtı tutumunu OHAL’e karşı sürdürmemesi, ki parlamentonun yetkileri biraz daha az tırpanlanmış olsaydı CHP’de OHAL’i tam anlamıyla kabul edecekti ve darbe sürecinin sorumlusu olan AKP ve saraya karşı bir tutum geliştirmemesi not edilmesi gereken hususlar. Sonuçta, yaşanan tasfiye sürecinden sonra devlet aygıtının içi bir hayli boşalmış durumda ve bu kadro açıklarını doldurmak için de CHP, “pastadan pay almaya”, “neden olmasın” diyerek yaklaşmakta. Eskinin düşmanı, yeninin dostu olarak orduya dâhil olabilecek Ergenekon ve Balyozcular CHP’yi umutlandırırken, Türkiye’de rejim krizi açısından önemle takip edilmesi gereken bir nokta. Ne de olsa, TC ordusuna mensup olup dört, beş yıl “nedensiz” yere içeride yatmış insanlardan bahsediyoruz!
Kısacası, büyük burjuvazi, CHP, MHP ve AKP’nin bir bölümünde bir “milli mutabakat” beklentisi olsa da bu birlikteliğin temelleri üzerine net herhangi bir söylemin açığa çıkmaması ortada sadece bir niyet olduğunu düşünmeye itiyor. Ama Erdoğan’ın da niyetleri var…
Hiçbir şey sıfırdan başlamayacak
Her şey kaldığı yerden de devam edebilir. Başkanlık projesi gibi… Darbe öncesinde, hâlihazırda fiili başkanlıkla yönetilirken, RTE, OHAL ile kafasındaki düzenlemeleri fiiliyata geçirme fırsatı bulmuş durumda. Ama öncelikle güven tazelemesi gereken kesimler var. Bunların başında Türkiye büyük burjuvazisi geliyor. Bu cenahın beklentisini ise ekonomide göreli “istikrarın” sağlanması, güvencesiz ve esnek çalışmanın önünün daha da açılması ve ekonomik anlamda Türkiye’nin göbekten bağlı olduğu Batı sermayesi ile ilişkilerin toparlanması oluşturuyor. Saray rejiminin ise elinde OHAL ve KHK gibi işçi sınıfına karşı kullanabileceği bir güç mevcut. Zaten şu ana kadar bireysel emeklilik sistemini ve kamu sektöründe uzun süreli kadro yerine esnek, mülakata dayalı çalışma düzenini hayata geçirerek emeğe dönük saldırılara kaldığı yerden devam etmekte. Ayrıca yine OHAL’i bahane göstererek Tedi işçilerinin direnişine saldırması da ulusun “yeniden kurucu babasının” sınıf karakterinin tescili.
Öte taraftan dış politika ve emperyalizmle ilişkiler meselesi var ki, AKP’nin “ustalık” döneminin şaheseri olarak karşımızda duruyor. Darbe sonrası süreçte, yukarıda da değindiğimiz gibi popülist bir “antiemperyalist” söylemle ABD ve AB’ye saldıran Erdoğan’ın, bir yandan da Putin ile görüşmesi kafalarda, “acaba Türkiye Batı Bloğundan uzaklaşıyor mu” sorusunu yarattı. Böyle bir ihtimal her zaman geçerli olabilecekken, şimdilik o noktanın epey uzağında olduğumuzu söyleyebiliriz. Putin ile görüşme bu konuda önemli bir örnek olsa da, RTE’nin dış politikadaki sıkışmışlığına, “eski dostunun tankla gelmesi” eklenince, kapı komşusuyla arayı düzeltmeye çalışması anlaşılır, hele bir de Suriye politikasında bataklığa saplanmışken. Keza kısa vadede Ortadoğu politikasında kendisine biraz hareket imkânı yaratmak durumunda. Emperyalizm konusunda ise, ortada Erdoğan’dan kaynaklı bir güven sorunu olduğu aşikâr. Kendisi de bunun farkında olacak ki, kullandığı “antiemperyalist” söylemi bu minvalde şekillendiriyor. Türkiye ekonomisinin kırılganlığı, yabancı yatırımların kesilmemesi ve sıcak para girişi ihtiyacı düşünüldüğünde ve tarihsel olarak Türkiye büyük burjuvazisinin Batı sermayesiyle yakınlığı ve TC ordusunun NATO ile ilişkisi göz önüne alındığında RTE’nin söyleminin tam da içinden geçmekte olduğumuz geçiş döneminin bir ürünü olduğunu söylemek çok da abartılı olmaz. Sonuçta emperyalizme karşı oynamaya çalıştığı tek kozu mülteciler.
Memleketin rejim krizinin can damarı olan Kürt meselesinde ise değişen hiçbir şey yok. Darbe girişimi sonrası yeniden bir “barış” ortamı yaratılır mı sorusu sıkça sorulmasına, liberal çevrelerden buna dönük bir basınç gelmesine ve hatta HDP’nin de yeniden görüşmelere başlanmasına açık olduğunu beyan etmesine rağmen saray rejiminden buna dönük bir hamle gelmedi. Gelmediği gibi de HDP ne saraydaki liderler zirvesine ne de anayasa görüşmelerine davet edildi. Hükümet ilk elden Kürtlere dönük açık bir saldırı uygulamasa da, kısa vadede “normalleşmeye” dönük de bir sinyal vermedi. Hâlihazırda OHAL yasası ile beraber valilerin kazandığı yetkileri Kürt illerinde belediyelere karşı kullanabileceği ve belediyelere kayyum atanma ihtimalleri önümüzdeki dönemde çubuğun ne yöne bükülebileceğine dönük izlenim verebilir. HDP binasına dönük yapılan saldırı ya da vekiller üzerindeki yasal süreçlerin halen devam ediyor oluşu, Hakkari ve Şırnak’ın il olmaktan çıkartılıp yeni düzenlemeler yapılması da sarayın niyetleri açısından öneme haiz. Son olarak da, üç gün içinde on binlerce kişinin darbeci olduğunu teşhis edip, müdahale edebilen ancak tek bir kişiyi, Hurşit Külter’i 27 Mayıs’tan bu yana bulamayan/bulmayan bir hükümetten söz ediyoruz, gerisini siz düşünün. Asıl önemli olan ise, buradan sonra saray rejiminin Kürt meselesinde alacağı tutum değil, HDP’nin alacağı tutumdur. “Barış” süreci uzun vadede başlar mı bilinmez, keza memleket önünü çok net göremiyor, ancak başlasa dahi, geçmişte olduğu gibi Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda ve ihtiyacı olduğu oranda yürütülecektir. Önümüzdeki iki ihtimalde de, ne “milli mutabakat” ya da “hafifletilmiş bonapartizm” ne de tam anlamıyla bir bonapartizmde, işçilerin, emekçilerin, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin ne yeri ne de çıkarı vardır.
At izi, it izi… Peki ya bizimkisi?
Yukarıdaki tabloda eğri daha çok ulusun “yeniden kurucu babasına” yakındır. Ancak “milli mutabakat” ihtimalinin de kapısı açıktır. İki ihtimalden hangisinin gerçekleşeceği meselesi, güçler dengesine, Türkiye kapitalizminin tercih edeceği yönetim biçimine bağımlıdır. Yine bu tabloya kapitalizmin çözüm bulamadığı dünya ekonomik krizinin politik krizlere dönüşme eğilimini eklemek gerekir ki, Türkiye’de bu krizden kendi payını almıştır, almaya da devam edecektir. Gerek ekonomik, gerekse politik açıdan… Önümüzdeki mesele tamamıyla bir sistem krizidir. Ne burjuvazinin iki cephesi vardır birbiriyle ölümüne bir iç savaşa girmiş ne de burjuvazinin ilerici bir temsilcisi vardır, “daha iyi bir kapitalizm” yaratabilecek. Zaten kapitalizm bile “bundan iyisi can sağlığı” noktasındadır ve tam da bu nedenle birçok ülkede otoriterleşme eğilimi gözlenmekte, ekonomik ve demokratik haklar üzerindeki baskı artmaktadır. Demokrasi kapitalizme fazla gelmektedir kısacası.
Burada bizim payımıza düşen de OHAL ve KHK rejimi vasıtasıyla elimizde zaten kırıntısı kalmış ekonomik ve demokratik haklarımızın tehdit altında olmasıdır. Saray rejimi OHAL’i kullanarak işçi sınıfına ve demokratik haklara dönük saldırılarına devam edeceğini göstermiştir. Bu noktada kendimizi, kapitalizmin bile kendisine çok gördüğü, salt bir “demokrasi cephesi” inşasından ya da “daha iyi bir kapitalizm mümkündür” (örneğin radikal demokrasi kategorik olarak bu sınıflandırmaya girmektedir) hülyasından kurtarmamız gerekmektedir.
Bu noktada, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde oluşan “Emek ve Demokrasi için Güç Birliği” oluşumu oldukça önem kazanmaktadır. Keza bizim izimiz, sınıf bağımsızlığı vurgusuyla oluşturulacak, işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, Kürt halkını, Alevileri ve toplumun ezilen diğer tüm kesimlerini bir araya getirebilecek, demokratik, sosyal ve ekonomik taleplerin harmanlandığı bir acil eylem programının, birleşik işçi cephesinde vücut bulmasından geçmektedir.
1 Daha detaylı bir analiz için bknz. https://www.gazetenisan.net/2016/08/8638/
Tedi işçilerinin direnişine OHAL darbesi
Tedi işçileri geçtiğimiz aylarda işyerindeki kötü çalışma koşullarına karşı DİSK’e bağlı Limter-İş Sendikası’nda örgütlenmişlerdi. Yasal olarak sendikalı olma haklarını kullanan işçilerin örgütlendiği sendikanın, işyeri barajını aşarak işyerinde yetki kazanması üzerine Tedi patronu Topkapı deposunda çalışan 3 ve Tuzla Yan Sanayi’de yer alan depoda çalışan 27 işçiyi işten çıkartmıştı. Bunun karşısında direnişe geçip işyeri önünde çadır açan işçileri OHAL’den yararlanarak ezmeye çalışan patron direnişçi işçilerin işyerini işgal ettiğini, üretime engel olduğunu öne sürerek polis çağırmıştı. Fakat işyeri içindeki işçilerin direnişçi işçileri kollayarak polise şikayetçi olmamaları patronun elini kolunu bağlamıştı.
Bununla birlikte, geçtiğimiz gün patronun zorlamasıyla geri getirilen polis, OHAL’i ve valiliğin emrini gerekçe göstererek işçilerin Tuzla’daki işyeri önünde durmalarına engellemeye çalışarak coplar ve TOMA ile saldırdı. Polis saldırısı sonucu gözaltına alınan ve yaralanan işçiler bulunuyor. Direnişçi işçilerin fabrika önündeki bekleyişi sürmekte.
Tedi işçilerine yöneli bu tutum, patronların ve siyasal iktidarın OHAL’i işçi düşmanı politikaları derinleştirmek için kullanma çabasının son örneği olarak kayıtlara geçti.
Tedi işçisi yalnız değildir! Yaşasın sınıf dayanışması!
Ser Trotskista hoy
En un reportaje realizado en agosto de 1985 y que fue publicado por primera vez en 1988 (Esbozo biográfico. Cuadernos de Correo Internacional), Moreno definía así el significado de ser trotskista.
En líneas generales, significa defender las posiciones de principio del socialismo, del marxismo. Es decir, los trotskistas hoy día son los únicos defensores, según mi criterio, de las verdaderas posiciones marxistas.
Empecemos por entender qué significa ser verdaderamente marxista. No podemos hacer un culto, como se ha hecho de Mao o de Stalin. Ser trotskista hoy día no significa estar de acuerdo con todo lo que escribió o lo que dijo Trotsky, sino saber hacerle críticas o superarlo, igual que a Marx, que a Engels o Lenin, porque el marxismo pretende ser científico y la ciencia enseña que no hay verdades absolutas. Eso es lo primero, ser trotskista es ser crítico, incluso del propio trotskismo.
En el aspecto positivo, ser trotskista es responder a tres análisis y posiciones programáticas claras. La primera, que mientras exista el capitalismo en el mundo o en un país, no hay solución de fondo para absolutamente ningún problema: empezando por la educación, el arte, y llegando a los problemas más generales del hambre, de la miseria creciente, etcétera.
Unido a esto, aunque no es exactamente lo mismo, el criterio de que es necesaria una lucha sin piedad contra el capitalismo hasta derrocarlo, para imponer un nuevo orden económico y social en el mundo, que no puede ser otro que el socialismo.
Segundo problema, en aquellos lugares en donde se ha expropiado a la burguesía (hablo de la URSS y de todos los países que se reclaman del socialismo), no hay salida si no se impone la democracia obrera. El gran mal, la sífilis del movimiento obrero mundial es la burocracia, los métodos totalitarios que existen en estos países y en las organizaciones obreras, los sindicatos, los partidos que se reclaman de la clase obrera, y que han sido corrompidos por la burocracia. Y éste es un gran acierto de Trotsky, que fue el primero que empleó esta terminología, que hoy día es universalmente aceptada. Todos hablan de burocracia, a veces hasta los propios gobernantes de estos estados que nosotros llamamos obreros. Mientras no haya la más amplia democracia no comienza a construirse el socialismo. El socialismo no sólo es una construcción económica. El único que hizo este análisis es el trotskismo, y también fue el único que sacó la conclusión de que era necesario hacer una revolución en todos estos estados y también en los sindicatos para lograr la democracia obrera.
Y la tercera cuestión, decisiva, es que es el único consecuente con la realidad económica y social mundial actual, cuando un grupo de grandes compañías transnacionales domina prácticamente toda la economía mundial.
A este fenómeno económico-social hay que responderle con una organización y una política internacional.
En esta era de movimientos nacionalistas que opinan que todo se soluciona en el propio país, el trotskismo es el único que dice que sólo hay solución al nivel de la economía mundial inaugurando el nuevo orden, que es el socialismo. Para eso, es necesario retomar la tradición socialista de la existencia de una internacional socialista, que encare la estrategia y la táctica para lograr la derrota de las grandes transnacionales que dominan el mundo entero, para inaugurar el socialismo mundial, que será mundial o no será.
Si la economía es mundial tiene que haber una política mundial y una organización mundial de los trabajadores para que toda revolución, todo país que hace su revolución, la extienda a escala mundial, por un lado; y por otro lado, cada vez le dé más derechos democráticos a la clase obrera, para que sea ella la que tome su destino ;en sus manos por vía de la democracia.
El socialismo no puede ser nada más que mundial. Todos los intentos de hacer socialismo nacional han fracasado, porque la economía es mundial y no puede haber solución económico-social de los problemas dentro de las estrechas fronteras nacionales de un país.
A quien hay que derrotar es a las transnacionales a escala mundial para entra en la organización socialista mundial.
Por eso, la síntesis del trotskismo hoy día es que los trotskistas son los únicos en el mundo entero que tienen una organización mundial (pequeña, débil, todo lo que se quiera) pero la única internacional existente, la Cuarta Internacional, que retoma toda la tradición de las internacionales anteriores y la actualiza frente a los nuevos fenómenos, pero con la visión marxista: que es necesaria una lucha internacional.
To be a Trotskyist today
Let’s start with understanding what it means to be truly Marxist. We cannot make a cult, as it has been done for Mao or Stalin. Being Trotskyist today does not mean agreeing with everything that Trotsky wrote or said, but to know how to critique or exceed him, same as with Marx, Engels or Lenin, because Marxism intends to be scientific and science teaches that there are no absolute truths. This is the first thing, to be Trotskyist is to be critical, including of Trotskyism itself.
On the positive side, to be Trotskyist is to respond to three clear analysis and programmatic positions. The first is that while capitalism exists in the world or a country, there is no real solution for absolutely any problem — starting with education, art, and getting to the more general problems of hunger, increased poverty, etc.
Coupled with this, although not exactly the same, the approach that a merciless struggle is needed against capitalism until their defeat, to impose a new economic and social order in the world that cannot be other than socialism.
Second problem, in those places where the bourgeoisie has been expropriated (I speak of the USSR and of all countries that call themselves socialist), there is no solution if workers’ democracy does not prevail. The great evil, the syphilis of world labour movement is bureaucracy, the totalitarian methods that exist in these countries and labour organizations, unions, parties who claim to be of the working class, and have been corrupted by the bureaucracy. And this is a big wise move of Trotsky, who was the first to use this terminology, which is now universally accepted. Everyone talks about bureaucracy, sometimes even the rulers of these states we call worker states. Without the widest democracy you cannot begin to build socialism. Socialism is not just an economic construction. The only one to make this analysis was Trotskyism, and it was also the only one who drew the conclusion that it was necessary to make a revolution in all these states and in the unions to ensure workers’ democracy.
And the third, decisive, question is that it is the only one really consistent with the actual global economic and social crisis, when a group of large transnational companies dominate almost the entire global economy. To this socio-economic phenomenon we must respond with an international organization and politics.
In this era of nationalist movements who believe that everything can be solved in the own country, Trotskyism is the only one who says there is only solution at the global economy level inaugurating a new order, which is socialism. For that, it is necessary to return to the socialist tradition of the existence of a socialist international, which addresses the strategy and tactics to achieve the defeat of the large corporations that dominate the world, to inaugurate world socialism, which will be global or will not be.
If the economy is global there has to be a global policy and global organization of workers so that for every revolution, for every country that makes its revolution, it can extend it on a global scale on one hand and on the other hand, it can give increasingly more democratic rights to the working class, so they can take their destiny in their hands by way of democracy.
Socialism cannot be anything but global. All attempts to make Socialism national have failed, because the economy is global and there cannot be a socio-economic solution of the problems within the narrow borders of a country.
To enter the organization of world socialism the multinationals have to be defeated globally.
Therefore, the synthesis of Trotskyism today is that the Trotskyists are the only ones in the world who have a global organization (small, weak, whatever you want) but the only existing international, the Fourth International, which incorporates all the tradition of previous internationals and updates it against the new phenomena, but with the Marxist view: that an international struggle is needed.
Etre Trotskiste aujourd’hui
Nahuel Moreno est le principal dirigeant de notre courant, fondateur de la Ligue Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale. Il est mort en janvier 1987, quand il y avait encore des « Etats Ouvriers ». Dans une interview d’août 1985, il a précisé ce qu’il entendait par “être trotskiste”.
Dans les grandes lignes, cela signifie défendre les positions de principe du socialisme, du marxisme. C’est-à- dire qu’à mon avis, les trotskistes sont de nos jours les seuls défenseurs des véritables positions marxistes.
Commençons par comprendre ce que signifie être véritablement marxiste. Nous ne pouvons pas faire un culte, comme il a été fait de Mao ou de Staline. Etre trotskiste aujourd’hui ne signifie pas être d’accord avec tout ce qu’a écrit ou a dit Trotski, mais savoir lui faire des critiques ou le dépasser, tout comme par rapport à Marx, à Engels ou à Lénine, parce que le marxisme prétend être scientifique, et la science enseigne qu’il n’y a pas de vérités absolues. Etre trotskiste est donc d’abord être critique, même du trotskisme. Dans son aspect positif, être trotskiste c’est répondre à trois analyses et positions claires, concernant le programme.
La première est que, tant qu’existera le capitalisme dans le monde ou dans un pays, il n’y a de solution de fond pour absolument aucun problème : ni pour l’éducation, ni pour l’art, ni pour les problèmes plus généraux de la faim, de la misère croissante, etcetera.
Lié à cela, bien que ce ne soit pas exactement la même chose, le critère est qu’une lutte sans merci est nécessaire contre le capitalisme, jusqu’à le renverser, pour imposer un nouvel ordre économique et social dans le monde, qui ne peut être autre que le socialisme.
Second problème : dans les régions où la bourgeoisie a été expropriée (je parle de l’URSS et de tous les pays qui revendiquent le socialisme), il n’y a pas d’issue si on n’impose pas la démocratie ouvrière. Le grand mal, la syphilis du mouvement ouvrier mondial est la bureaucratie, les méthodes totalitaires qui existent dans ces pays, ainsi que dans les organisations ouvrières, les syndicats et les partis qui se revendiquent comme étant de la classe ouvrière, et qui ont été corrompus par la bureaucratie. C’est un grand succès de Trotski, qui a été le premier à employer cette terminologie qui de nos jours est universellement acceptée. Tous parlent de bureaucratie, parfois même les dirigeants de ces états que nous appelons ouvriers. Tant qu’il n’y aura pas la plus vaste démocratie, le socialisme ne commencera pas à se construire. Le socialisme n’est pas seulement une construction économique. Le trotskisme est le seul qui ait fait cette analyse. Il a aussi été le seul qui ait tiré la conclusion qu’il était nécessaire de faire une révolution dans tous ces états et aussi dans les syndicats pour obtenir la démocratie ouvrière.
Et la troisième question, décisive, est que le trotskisme est le seul qui soit conséquent avec la réalité économique et sociale mondiale actuelle, dans laquelle un groupe de grandes compagnies transnationales domine pratiquement toute l’économie mondiale.
A ce phénomène économico-social, il faut répondre avec une organisation et une politique internationales.
Dans cette époque de mouvements nationalistes qui jugent que tout se résout dans le pays même, le trotskisme est le seul qui dise qu’il n’y a de solution qu’au niveau de l’économie mondiale, en inaugurant le nouvel ordre qui est le socialisme. Pour cela, il est nécessaire de reprendre la tradition socialiste de l’existence d’une internationale socialiste, qui assume la stratégie et la tactique pour obtenir la défaite des grandes transnationales qui dominent la planète, pour inaugurer le socialisme qui sera mondial ou ne sera pas.
Si l’économie est mondiale, il doit y avoir une politique et une organisation mondiales des travailleurs pour que d’une part, toute révolution, tout pays qui fait sa révolution, l’étende à l’échelle mondiale; et que d’autre part, ces révolutions donnent chaque fois davantage de droits démocratiques à la classe ouvrière, pour que ce soit elle qui prenne son destin en mains par le biais de la démocratie.
Le socialisme ne peut pas être autre que mondial. Toutes les tentatives de faire un socialisme national ont échoué, parce que l’économie est mondiale et qu’il ne peut y avoir de solution économico-sociale des problèmes à l’intérieur des étroites frontières nationales d’un pays.
Ce qu’il faut mettre en échec, ce sont les transnationales à l’échelle mondiale pour entrer dans l’organisation socialiste mondiale.
C’est pourquoi, la synthèse du trotskisme de nos jours est que les trotskistes sont les seuls dans le monde entier qui aient une organisation mondiale, petite, faible, tout ce que vous voulez, mais la seule internationale existante, la Quatrième Internationale, qui reprend toute la tradition des internationales précédentes et qui les met à jour face aux nouveaux phénomènes, mais avec la vision marxiste : qu’une lutte internationale est nécessaire.
Bugün Troçkist olmak
Bu metin, Nahuel Moreno (1924-1987) ile 1985 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilmiş söyleşinin kısa bir bölümüdür. Nahuel Moreno İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasına önemli katkılar sunan başlıca devrimci Marksist önderlerden biridir.
Genel olarak söylenecek olursa, Troçkist olmak sosyalizmin, Marksizm’in ilkelerini savunmak demektir. Gerçekten Marksist olmanın ne anlama geldiğinden başlayalım. Mao ya da Stalin’e yapılmış olduğu gibi bir kült yaratmak durumunda olamayız. Troçkist olmak, Troçki’nin her yazdığını ya da her söylediğini aynen kabul etmek değil, tıpkı Marks, Engels ve Lenin gibi onu da eleştirmek ve aşmak anlamına gelir. Çünkü Marksizm’in amacı bilimsel olmaktır ve bilim bize mutlak gerçeklerin bulunmadığını öğretir.
Olumlu anlamıyla Troçkist olmak, üç net analiz ve programatik tutuma yanıt getirmektir. Birincisi, dünyada ya da herhangi bir ülkede kapitalizm var oldukça, eğitimden ya da sanattan giderek yaygınlaşan açlık ve yoksulluk gibi en genel sorunlara kadar uzanan konuların hiçbirine gerçek ve köklü çözümlerin getirilemeyeceğidir. Aynı şey olmasa da buna bağlı bir başka kriter de, kapitalizme karşı, o yıkılana değin acımasız bir savaş vermek ve onun yerine tüm dünyada yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmaktır, ki bu düzen sosyalizmden başka bir şey olamaz.
İkinci sorun, burjuvazinin mülksüzleştirildiği yerlerde işçi demokrasisinin uygulamada olmaması durumunda sosyalizmin inşasının olanaklı olamayacağıdır. Dünya işçi hareketinin en büyük belası, bu ülkelerdeki ve işçi örgütleri, sendikalar, partilerdeki bürokrasi ve totaliter yöntemlerdir. Kendini işçi devleti ya da örgütü olarak tanımlayan bu devlet ve örgütler bizzat bürokrasi tarafından yozlaştırılmış durumdadır. En geniş demokrasi olmadığı sürece sosyalizmin inşasını başlatmak olanaklı değildir, zira bu salt bir ekonomik inşa değildir. Bu analizi yapan yalnızca Troçkizm’dir. İşçi demokrasisinin kurulabilmesi için bu devletlerde ve sendikalarda devrimin gerçekleştirilmesi gerektiği sonucunu çıkaran yegâne akım da odur.
Üçüncü yaşamsal nokta, bir grup dev uluslararası şirketin egemenliği altındaki dünya ekonomik ve toplumsal gerçekliğinden gerekli sonuçları çıkaran yegâne akımın Troçkizm olmasıdır. Bu ekonomik ve toplumsal olguya ancak bir dünya örgütü ve uluslararası politikalarla yanıt verilebilir. Her şeyin bizzat kendi ülkelerinde çözümlenebileceğini düşünen ulusalcı akımların cirit attığı bu dönemde, sorunların dünya ekonomisi düzeyinde ve tüm dünyada yeni bir düzenin, sosyalizmin kurulmasıyla çözümlenebileceğini savunan tek akım Troçkizm’dir. Bu hedefe yönelik olarak, sosyalist bir Enternasyonalin örgütlenmesine dayalı sosyalizm geleneğine dayanmak gerekir; dev çokuluslu şirketlerin devrilmesini ve ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek olan sosyalizmin kurulmasını olanaklı kılabilecek strateji ve taktikleri ancak böyle bir Enternasyonal geliştirebilir. Eğer ekonomi dünya ölçeğinde ise, işçi sınıfının da bir dünya örgütü ve dünya politikaları olmalıdır. Tek tek ülkelerde gerçekleşen devrimlerin uluslararası ölçekte yaygınlaşabilmesi ve işçi sınıfının kendi kaderini kendi ellerine alabilmesi amacıyla daha yaygın demokratik haklara ulaşabilmesi de ancak böylece olanaklıdır. Bütün bu nedenlerle günümüzde bir dünya örgütüne sahip olanlar yalnızca Troçkistlerdir, küçük ve zayıf bir örgüt, ama var olan yegâne Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal. Kendinden önceki Enternasyonallerin geleneğini devralan ve yeni olgular karşısında onu Marksist bir tarzda güncelleştiren, uluslararası mücadelenin vazgeçilmez aracı olan Dördüncü Enternasyonal.
15 Temmuz’u anlamak / Emperyalizmin egemenlik krizi, darbeler ve Türk dış politikası
NATO’nun en büyük ordularından biri olan TSK içerisindeki %1,5’lik bir kesimin, azınlıkta kalmış görünümü vermesine rağmen, ABD kaynaklı uluslararası istihbarat servislerinin (en azından belirli bir kesiminin) sorumlu dairelerinin yetkisi ve/ya bilgisi dahili olmadan iktidara el koyma girişiminde bulunduğunu iddia etmek, yanlış olurdu. Özellikle darbe girişiminin öncülüğünün, Birleşik Devletler’de ikame eden bir şahsın organizasyonu tarafından üstlenilmiş olduğu bariz bir gerçeklik halini almışken. 15 Temmuz girişimi, CIA ve/ya NATO benzeri emperyalist doğrudan müdahale araçlarının bütün kurumları ve dairelerinin yetkisi ve onayı ile desteklenmiş bir kalkışma değildi. Ancak tıpkı Türk rejimi gibi NATO’nun da çok başlı bir yapıya sahip olduğu, kardeşi olan bütün kurumlar gibi ‘Gladyosu’ sayılabilecek birçok hücresinin bulunduğu unutulmamalı.(1)
O ve milleti…
Türkiye gericiliğinin bütün milliyetçi muhafazakâr mukaddesatçı renklerinin ve sembollerinin bir araya geldiği ve Genelkurmay Başkanı’nın dahi söz aldığı Demokrasi ve Şehitler Mitingi Yenikapı’da yapıldı. Bahçeli’yi saymıyoruz bile, ancak Kılıçdaroğlu da oradaydı. İki lider de “yancılara” yakışır biçimde en kenarda oturuyorlardı. CHP Genel Başkanı, anayasaya aykırı bulduğu halde “sonra bize terörist derler” gerekçesiyle lehte oy verdiği dokunulmazlıklar vakasında olduğu gibi hazır ve nazırdı. Üstelik daha birkaç gün önce bunun Cumhurbaşkanı’nın dışarıdaki yalnızlığından kurtulmak için düzenlediği bir mizansen olduğunu söylemesine rağmen…
Tabii memleketin bütün “tek…tekçilerini” bir araya getiren bunca gösterinin sadece Cumhurbaşkanının dış dünyadaki yalnızlığıyla ilgili olduğu söylenemez. Bunun bir de içeriyle ilgisi var ki, tam bir “dışı seni içi beni yakar” mevzuu! Aslında olan bitene bakıldığında, iç dinamikler gümbür gümbür işliyor. Bu bağlamda Cumhurun Başı, ihanet ve kalleşliklerle dolu bir dünyada “milletiyle” daha evvelki dönemi de aşan, çok daha doğrudan, güvenilir ve “manalı” bir ilişki kurmayı hedefliyor; tabii, bu defa ilk elde “demokrasi, milli birlik ve uzlaşı” yolunda muhalif-muvafık, asker-sivil, (asi Kürtler hariç) herkesi peşinden sürükleyerek…
Demokrasi nöbeti: “İdam isteriz!”
RTE, darbeyi önlemekle kalmayan ve de üstüne neredeyse bir aydır demokrasi nöbeti tutan milletine öyle müteşekkir ki, ne isteseler yapmaya hazır… Misal, idam cezası!
Bakın, tarihi Yenikapı Mitingi’nde ne demiş: “Şu anda siyasi partilerimizin genel başkanları burada. Sizin zaten talebinizi biliyorlar. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, sizler de idam cezası talebinde bulunduğunuza göre, bunun kararını verecek olan merci TBMM’dir. Meclis böyle bir kararı verdikten sonra atılacak adım bellidir. Onamaksa, Meclis’ten gelen böyle bir kararı, ben peşinen ifade ediyorum, onarım. Bu millet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, eğer böyle bir kararı veriyorsa öyle zannediyorum ki, siyasi partiler de bu karara uyacaktır…”
Şimdi; mehter marşları ve milletçe malûmumuz olan milli-manevi manzaralar eşliğinde yapılan bir demokrasi mitinginde kitlelerin AKP çoğunluk iktidarının sürmesi ve AKP düşmanlarının kahredilmesi dışında demokratik talepler ileri sürmemesi son derece normal. Mesela, aslında AKP iktidarına bile değil, Reis’e karşı yapılan hain bir darbe teşebbüsünün ardından, göğsünü tanklara siper ederek canını ortaya koymuş, demokrasi ve millet egemenliği açısından bunca zor bir sınavdan geçmiş ve hâlâ geçmekte olan kitlelerin, milli birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulan şu günlerde özgürlük, eşitlik, ekonomik ve sosyal haklar vb. yersiz taleplerde bulunması beklenemez. Kitlelerin demokrasi adına büyük bir tehlikenin yaşandığı bu günlerde idam cezasının geri getirilmesini istemesi, ileri demokrasinin bugünkü ve yarınki düşmanlarının idamını talep etmesi bu nedenle anlaşılır bir şeydir. Demokrasi adına bunca fedakârlık yapmış bu millete bir idam cezasını çok görmek gerçekten haksızlık olacaktır. Nitekim Başkomutanımız, milletin bu içten talebini anında görerek TBMM’yi göreve çağırmış ve milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin bir nişanesi olarak alınacak bir kararı peşinen onayacağı müjdesini vermiştir; orada hazır bulunan muhalefet liderlerinin de dikkatini çekerek…
Cumhurbaşkanımız, milletine duyduğu muhabbetle ünlüdür. Kendisini defalarca iktidara taşımış bir milletin idam gibi, demokrasimizin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir talebini reddetmesi düşünülemez. Zaten demokrasilerde halkın talepleri esastır. Hem okuldan da biliriz; demos: halk, kratos: yönetim demektir. Yani demokrasi, halkın yönetimi anlamına gelir. Kısacası, her fırsatta 15 Temmuz tertibinin, milletimizin azim ve kararlılığı sayesinde akamete uğradığını hemen her gün tekrarlayan müteşekkir bir devlet adamının meseleye başka türlü yaklaşması mümkün değildir. Demokrasilerde millet ne isterse o olur…
Ya millet şımarırsa?
Ancak o yakınlığa epeyce alışkın da olsak, Cumhurbaşkanımızın, özellikle 15 Temmuz sonrası, kitlelerle kurduğu ilişki yine de dikkat çekicidir. Tamam, millete demokrasi adına büyük bir borç birikmiştir, ama yine de insan tuhaf bir huzursuzluğa kapılmaktadır. Malûm, normalde bizim memlekette devlet adamları, askerlikte, komuta kademelerinde sık sık hatırlatılan o terbiye dışı kural gereğince, milletin başının biraz fazla okşanması halinde, şımarıp ayağa kalkacağı, dikileceği gerçeğini akıldan çıkarmazlar. Üstelik asker dövmeye, hatta linç ederek öldürmeye, kışla kapısında barikat kurup subay yuhalamaya başlamış kitlelerin bunu bir alışkınlık haline getirmesi durumunda çıkabilecek sorunları düşünebiliyor musunuz? Mesela aynı milletin kimi fertlerinin, herhangi bir nedenden ötürü sokakta yoluna çıkabilecek polislere, 15 Temmuz ve sonrasında demokrasi için yaptıklarını anlatıp posta koyarken onları bir de FETÖ’cülükle suçladığını; mesela üzerinde silahla yakalandığında, demokrasi nöbetinden geliyorum, arkadaşlarla hainlere karşı devriyeye çıkmıştık, falan deyip bir de adamların ağzını burnunu kırdığını düşünsenize… Hem de milletin silahlanması veya silahlandırılmasıyla ilgili bazı projeler gündemdeyken. Üstelik aynı işi yarın öbür gün muhalifler de… Aman, Allah korusun! Yani, demokrasi nöbeti falan tamam, halkla yakın ilişkilere de eyvallah, ancak yüzgöz olmaya hayır!
Ancak Cumhurbaşkanımızın bu konulardaki ustalık, tecrübe ve mühendislik seviyesindeki uzmanlığı düşünüldüğünde devletimiz ve kutsal değerlerimiz açısından duyduğumuz endişe azalmaktadır. Çünkü onun özellikle yeni dönemde kitlelerle kurduğu ve kuracağı ilişki bir başıboşluğa, öyle demokratik şımarıklıklara yol açmak şöyle dursun, aksine toplumun disipline edilmesini, rejimin tam bir güvence altına alınmasını sağlayacaktır. En azından amaç budur.
Sivil toplum işbaşında…
Saray tarafından düzenlenen “demokrasi nöbetleri” ve mitinglerine bakıldığında meselenin sadece sürmekte olan bir iç tehlike veya muhtemel dış tehlikelerle, imaj meseleleriyle; halkın muazzam desteğini göstererek içeride ve dışarıdaki durumu sağlamlaştırmakla sınırlı olmadığı açıktır. Hiç alışılmadık biçimde polis ve parti teşkilatları tarafından sokağa çağırılanların, bizim memlekette yine hiç alışılmadık biçimde yaklaşık bir aydır sokakta tutulmasının başka bir mana ve ehemmiyeti olsa gerektir. Bu “demokratik” görüntünün, bizim Cumhurbaşkanı söz konusu olduğunda, birtakım antidemokratik strateji ve hedeflere hizmet eden bir arka planı olduğunu söyleyebiliriz. Örgütlü kitleleri peşinden sürüklemenin bilinen avantajlarından biri de, normal devlet mekanizmaları ve güvenlik güçleriyle tam olarak hiçbir zaman sağlanamayan toplumsal denetimin, kitlelerin gücü ve toplumun her hücresinde örgütlenmiş paramiliter birimler (Devletiyle ve Reisiyle bütünleşmiş sivil toplum örgütleri!) aracılığıyla sağlanmasıdır. Bu güç, maksuda giden yoldaki engellerin, bazen zorla da olsa kolayca aşılmasını sağlayacaktır. Yani, mesele bir süredir parti militanları aracılığıyla yönlendirilen “seçmen” mevzuunu aşmıştır.
Yeni bir model…
Sorun, bazı “faşizan” görüntüler de vererek kendi içinde evrilmektedir. Ancak “faşizm” tanımlaması “propaganda” açısından bazı faydaları olsa da somut bir analiz açısından en azından bugün için fazla bir şey ifade etmez. Üstelik rejimin bu biçimde tanımı yenilgiyi daha baştan kabullenmek anlamına gelir. Bunalım içindeki kapitalist dünyada faşizm her zaman akılda tutulması gerekli bir ihtimal olsa da bugün için çok daha somut ihtimal ve olgular söz konusudur. Mesela bugün dünyanın pek çok yerinde, klasik Bonapartizm türlerinden farklı bazı özellikler taşıyan ve faşizan eğilimleri haiz, şimdilik “neo-Bonapartizm” adını verebileceğimiz bir devlet biçimi boy gösteriyor. Bu yeni rejimin, en klasik örneği olan Rusya’nın dışında da (“Putinizm”) bir dizi Avrupaî ve Asyaî örneği var. Mesela çok taze bir örnek olarak Filipinler’deki Rodrigo Duterte rejimini gösterebiliriz. Hazret, bütün suçluları öldüreceğini ve halkın da bu yoldaki eylemlerini destekleyeceğini vaat ederek kazandığı seçimlerin ardından halka verdiği sözü tutarak harekete geçmiştir. Kendisine “Filipinli Trump” da denilen Duterte’nin ilk göreve başladığında “milletine” yaptığı “Uyuşturucu bağımlılarını öldürün!” çağrısı sonucunda 700 kişi sokaklarda yargısız biçimde infaz edilmiştir. Duterte ülkede 600 bin kadar uyuşturucu bağımlısı ve satıcısının olduğunu da ilan etmiştir…
Kısacası bunun liderlerle kitleler arasındaki yeni bir ilişki biçimi olduğunu, üstelik de bu ilişkinin işlerin görünürde “demokratik” usul ve kurumlarla yürütüldüğü ülkelerde ortaya çıktığını söyleyebiliriz! Artık klasik biçiminden bazı önemli farlılıkları olan yeni bir tür “Bonapartizm”den söz edilebilir.
Yarı mistik bir ilişki ve yeni rejimin sünnet düğünü…
Ancak bütün “çağdaş yeniliklere” rağmen önder-kitle ilişkilerinin bilinen bazı temel ilkeleri-özellikleri vardır ve Türkiye’de de bu ilkeler işlemektedir: Önderler yükseldikçe yalnızlaşırlar. Etrafları bir yığın güvenilmez menfaatperest tarafından çevrilir. Kendisini dengeleyebilecek kişiler çoktan birer hiç haline getirilmiştir. Ne istedilerse verilenler, kendi hesaplarını gütmeye başlarlar. O güne kadar iktidarla memnun, müreffeh bir ilişki sürdüren iç ve dış sermaye çevreleri, zıvanadan çıkmaya başlayan politikaları ve başına buyrukluğu nedeniyle ondan kurtulmanın yollarını aramaya başlar. Kurulan yapı giderek çürümeye başlayıp her ilişki güce tapınmaya dönüştükçe giderek ihanete de açık hale gelir. En ufak bir ayak sürçmesinde veya devrilme tehlikesinde, sürekli pohpohlayan dostların çoğunun, her an taraf değiştirebilecek gizli düşmanlar, hainler olduğu anlaşılır. Şüphe her şeye hâkim hale gelir. Ve lider sadece, doğrudan kendisine bağlı bir polis aygıtının yanı sıra “milletiyle” baş başa kalır. Rejim, bütün çürümüşlüğüne karşın önderin “milleti” ile karşılıklı olarak kurduğu yarı “mistik” ilişki ve buradan aldığı güç sayesinde varlığını sürdürür. Bu elbette farklı ve bazı “ilahi” özelliklere sahip bir ilişkidir. Güvenilmez ara kademelerin tasfiyesi veya zayıflayarak aradan çekilmesi sonucunda osnunla milleti arasında hiçbir aldatıcı ve saptırıcı engel kalmaz. Aynı, İslam’daki “Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceği” prensibinde olduğu gibi… Ancak o kendini Allah’a şirk koşmayacak kadar tevazu sahibidir. Ona dokunmanın ibadet olduğunu söyleyen ve onun ikinci peygamber olduğuna inanan bazı taraftarları özendirse de peygamberlikte de gözü yoktur, her şeyin onun “sünnetine göre”* yürümesi yeterlidir…
Not: Yanlış anlaşılmasın, o manada değil. Peygamberin yaptıkları, söyledikleri anlamında. Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay’ın bir nikâh töreninde evlilik cüzdanını geline verirken kullandığı “Cumhurbaşkanımızın sünnetinin gereği olarak…” sözlerinden ilham alınmıştır.
15 Temmuz’u anlamak / Yeni rejim olarak neo-Bonapartizm
Türkiye’deki yönetim krizinin bütün çelişkilerini kendi kişiliğinde kristalize etmeyi başarmış olan Erdoğan için yeni tarzda bir Bonapartist rejimin inşası, özellikle de15 Temmuz’un ardından, duygusal bir hırs veya politik güce düşkünlük meselesi değil, siyasal bir zorunluluk halini almış durumda. 15 Temmuz gecesi kafa kafaya çarpışarak sersemleyen rejimin iki fraksiyonun1 da bugün için karşılarına koydukları yeni bir rejimin inşası hedefi (yarı-parlamenter bir Bonapartizm veya askeri diktatörlük), sabır ve sakinlik değil acele gerektirmektedir.
Sol ve alanlar – II
15 Temmuz darbe girişimini izleyen günlerde AKP’nin çağırısıyla kitlelerin her akşam meydanları doldurması ve ertesi hafta sonu CHP’nin kendi taraftarlarını Taksim meydanında toplaması, bu seferberliklerin karşısında Sol hareketin ne yapması gerektiğine ilişkin sorular, yanıtlar ve tartışmalar başlattı. İleri sürülen savlara bakıldığında iki karşıt ucun oluştuğu görülüyor: Bir kesim, Erdoğan yanlısı kitlelerin “plebyen” karakterini vurgulayarak bunun “solun doğal kitlesi” olduğunu iddia ediyor: diğer bir kesim de bu kitlelerin “dinci, gerici” ideolojik ve politik niteliğinin altını çiziyor, CHP’nin ise “laik burjuvazinin partisi” olduğu savından hareketle de onun mitingine katılmanın Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ile birlikte aynı “milli cephede” yer almak olacağı eleştirisini yapıyor.
Tarihten bir yaprak..!
Bu yazı ilk defa Temmuz 2009’da yayımlandı. Hayatımızın, karşılıklı ilişkileri değişse de hâlâ hemen hemen aynı isimler, aynı cinsten olaylar ve devlet içi kavgalar etrafında dönen bir kâbus haline geldiğinin pek çok kanıtını barındırıyor; tabii, “Osmanlılık” hevesinin bunca arttığı bir dönemde bazı tarihsel göndermelerle birlikte. Ayrıca Melih Gökçek’in önemli olayları müthiş bir bilimsel derinlik içinde “Fethullah’ın cinleriyle açıkladığı bir zamanda tarihimizdeki meşhur Cinci Hoca’yı da anmadan geçmek olmaz…
Asimetrik psikolojik..!
Genelkurmay Başkanı, TSK’ya yönelik ‘asimetrik bir psikolojik harekât’ yürütüldüğünü söyleyip örtülü süsü verilen açık bir dille ‘cemaat’i, polisi ve yargıyı suçladı. Bunun devlet için bir beka sorunu olduğunu da ekleyerek. Başbakan ise, ordu içinde demokrasiye (yani AKP’ye ve de Hocafendi cemaatine) yönelik bir komplodan söz etti. Yani, yine bir beka sorunu. Ayrıca bu işlerden anladığı söylenen birileri de iki taraftaki kimi hayal kırıklığına uğramış provokatörlerin, devletin kurumları arasında son zamanlarda oluşmuş uyum ve muhabbet ortamlarını bozmak için tezgâhlar düzenlediğini yazıp çiziyorlar. Bunlara bir de onca yıl boyunca birikip hatta bazen çoksatar romanlara bile konu olan devlet içi entrikaları, kurumlar arası, hatta kurum içi savaşları da eklediğimizde, ‘Ulaan, ne oluyoruz; bu ne biçim kutsal devlet?’ diyesimiz geliyor.
Devlete yakın durmak!
Daha önce de yazmıştım, hani bir gün devlete karşı ‘soğuk ve mesafeli’ tavrımızdan vazgeçip o kutsal kuruma biat etmeye kalksak kimin eline, kimin kucağına veya hangi ‘organizasyon’un içine düşeceğimiz belli değil. Adamlar kalkıp da ‘Hadi koçum, vatan senden hizmet bekliyor!’ dediklerinde kendimizi artık mensubu olduğumuz organize grubun meşrebine göre ya demokrasiyi yıkarken, ya da cumhuriyetin temellerine dinamit koyarken buluvereceğiz. Kendi ‘beka’ sorunumuz da cabası; yani ayrılma durumlarında!
Üstelik iş bununla da bitmiyor. Bakın bu milletin yetişme çağında onca çocuğu var. Tamam aile terbiyesi, okul eğitimi, sosyal çevre falan eyvallah, ama bir de devlet var, hani en yüksek ‘rol modeli’ olarak. Yani gencecik memleket evladı, kendi devletini örnek almazsa neyi örnek alacak. Şimdi, böylesine bir devlet terbiyesi alan çocuktan hayır mı gelir. Daha bacak kadarken, anasını babasını birbirine düşürmeye, kardeşini, dolabına esrar, kayıp eşya falan koyup evden attırmaya, okuldaki arkadaşları veya öğretmenleri hakkında sahte ihbar mektupları yazmaya başlamaz mı? Minicik yavrunuz, ‘Ben büyüyünce devlet adamı olacam!’ dediğinde, yaşayacağınız o panik ve endişeyi bir düşünün!
Gerilla mı terörist mi?
Şimdi benim anlayamadığım şu: Ortada, ayrı ayrı da olsa, hem TSK’ya (yani cumhuriyete) hem de hükümete (yani demokrasiye) karşı bunca komplo varsa, bu vatanı ve bu milleti bir arada tutan en temel kurumlar, (ayrı ayrı da olsa!) böylesine vahim bir beka sorunuyla karşı karşıyaysa daha ne duruluyor? Bakın Kadri Gürsel, 29 Haziran tarihli Milliyet’te, “Asimetrik ‘İç Savaş’ın Gerillaları ve TSK’ başlıklı yazısında, ‘Mesela düzenli orduyla gerillanın savaşı asimetrik savaştır’ diyor. Ardından da “Peki ‘Fethullahçı kadrolaşma’ ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki ‘asimetrik iç savaş’ta kim ‘gerilla’, kim ‘düzenli ordu?’ diye soruyor. Cevabı da sorunun içinde veriyor. Yani ortada TSK tarafından ‘gerilla savaşı’ olarak algılanan bir saldırı var. Siz o gerillayı, teamüller gereği ‘terörist’ diye okuyun. E peki, daha ne duruluyor? ABD ile de anlaşarak ‘terör örgütünün tasfiyesi’, ‘son terörist de yok edilene kadar mücadelenin sürdürülmesi’, hatta ‘Terörist Başı’nın iadesinin istenmesi’ gibi durumlar burada da söz konusu olmayacak mı? Sorular bununla da bitmiyor. Koskoca TSK’yı medyayla ‘yüzgöz’ eden ve Paşa’nın dediği gibi, devleti bir ‘beka’ sorunu ile karşı karşıya bırakan bu gücü durdurmak mümkün değil mi? Demokratik rejimimizin teminatı bundan böyle polis teşkilatı mıdır? Askerle polis arasında bir çatışma mı vardır. Bu çatışmada mesela Tapu ve Kadastro veya Devlet Su İşleri genel müdürlüklerinin konumu nedir? Devletine bağlı insanlar, bu durumda hangi tarafta yer almalıdırlar? Ordunun toplumsal ve siyasi rolü bundan sonra ne olacaktır? Sivil yargı, bir nehir kıyısında ağzı açık timsahlar misali, suya düşecek paşaları mı beklemektedir? Cinler iğne deliğinden geçer mi? Ben kimim, burası neresi, bunlar nereden geldi, UFO’lar var mı? Daha bir yığın soru.
Bir Cinci Hoca daha mı?
Elbette her şeyin bir çaresi vardır. Tarihimiz örneklerle doludur. Benim üzerime vazife değil, ama işte size devletin iki yakasını bir araya getirecek olan çözüm formülü: Önce Amerika’ya, yani ‘yüksek hakem’e gidilir ve orada bir ‘mutabakata’ varılır. Sonra Dolmabahçe veya benzeri bir tarihsel mekânda (Bu defa Topkapı Sarayı olabilir, hatta çok daha anlamlı olur!) biz ölümlülerin ne konuşulduğunu kıyamete kadar öğrenemeyeceğimiz bir görüşme yapılır. Taraflar birbirlerinden, aralarındaki muhabbeti berhava etmeye çalışan kötü muhitlerle ilişkilerini kesmelerini, safralarını atmalarını ister. Ayrıca gerektiğinde kimlerin sivil, kimlerin de askeri mahkemelerde yargılanabileceği konusunda detaylı bir anlaşmaya varılır. Ardından, kimi yazarlara göre ABD yönetiminin artık müttefik olarak görmediği Fethullah Hoca’nın, bekasına kastettiği devlet tarafından yargılanmak üzere Türkiye’ye getirilmesi ve öyle İmralı’ya falan kapatılmadan, az bir cezayla ve susması şartıyla serbest bırakılması konusunda uzlaşma sağlanır. Bu yolla, ‘terörle mücadele’ ve ‘terör sorunu’ konusunda sağlanan mutabakat daha geniş bir alana yayılabilir. Devlet tecrübemin yok denecek kadar azlığından olacak, benim aklıma başka bir şey gelmiyor. Bir yolu mutlaka bulunmalıdır. Aksi halde, hem devletimiz bir beka sorunuyla yüz yüze gelecek hem de tarihimizde ikinci bir ‘Cinci Hoca Vakası’ yaşamamız kaçınılmaz olacaktır!
Asıl adı Hüseyin olan Safranbolu doğumlu Cinci Hoca, çevirdiği entrikalar ve Sultan İbrahim (Deli) üzerindeki etkisiyle tanınan bir din adamıdır. Genç yaşında İstanbul Süleymaniye’deki medreselerden birinde öğrenimini sürdürürken, bir yandan da sihir ve büyü işleri ile uğraşıyordu. Adının sarayda da duyulması üzerine Kösem Sultan tarafından akli dengesi bozuk olan Şehzade İbrahim’i tedavi etmesi istendi. İbrahim’i etkileyerek sinirlerini yatıştırması nedeniyle 1640’ta İbrahim’in tahta çıkmasının ardından medrese tahsilini yarıda bırakarak ilmiye sınıfına alındı ve kısa sürede Galata Kadılığı’na yükseldi. Gittikçe tozutan Sultan İbrahim üzerindeki etkisinden yararlanarak büyük çıkarlar sağladı. Ulema arasında güç kazandı. Devlet görevlerinin rüşvetle dağıtılması işini organize etti. 1646’da görevden alındı, ancak daha sonra iki defa kısa süreliğine Anadolu Kazaskerliği’ne getirildi. Rüşvet almaya devam ettiği için azledilerek sürgüne gönderildi. Daha sonra affedilerek İstanbul’a döndü. 1648’de tahta çıkan Sultan 4. Mehmet’in (Avcı) dağıtacağı cülus bahşişi için istediği yardımı yapmaması üzerine bütün mal varlığına el konularak Mısır’a sürüldü. Yolda hastalandığı için Mihalıç’ta kalmasına izin verildi. Adamlarının İstanbul’daki sipahi isyanına katılması üzerine öldürüldü.
TSK’nın hali…
Rauters, geçen gün yayımlanan analizinde “TSK’nin kırık dökük bir güç haline geldiğini” ve “düzeltilmesinin yıllar alacağını” vurguluyor. Analizde, binlerce askerin gözaltına alınmasının, ordunun kendini laik demokrasinin nihai koruyucusu addettiği bir ülkede silahlı kuvvetleri derinden sarstığı; 15 Temmuz’la birlikte gördüklerimizin Türkiye ve TSK üzerinde gelecek 20-30 yıl etkide bulunacak bir sürecin başlangıcı olduğu ve son derece siyasileşen bir ordu göreceğimiz; kaçınılmaz güven kaybının ordunun operasyonel yetenekleri üzerinde olumsuz etkisinin büyük olacağı belirtiliyor. (Cumhuriyet- 27 Temmuz)
Bu analizin yayımlanmasının ardından yaşanan TSK ile ilgili gelişmeler de analizi doğrulayacak nitelikte. Eğer kararlaştırılanlar gerçekleşirse bu “bildiğimiz TSK’nın” sonu anlamına gelecektir. Yani burjuva düzen açısından durum vahimdir.
Malûm, TSK burjuva cumhuriyetimizin temel gücüdür. Bu en azından 2007’ye kadar böyleydi. 2007-2010 dönemi ve sonrası ordu ve yüksek bürokrasi eliyle denetlenen yarı-Bonapartist rejim, emperyalizm ve yerli mali sermaye tarafından kesin biçimde desteklenen çok güçlü bir sivil iktidar karşısında bilinen özerkliğini kaybederek siyasi anlamda geri çekilmek zorunda kaldı. Siyasi iktidar, gücünü veya darbe girişimine bakılırsa, güç zannettiği şeyi bu geri çekilmeye borçludur.
2007’den sonra TSK, beklenen müdahaleyi yapamaması neticesinde tarihinde görmediği bir tasfiyeye uğramış, geleneğini temsil eden Kemalist kadroların önemli ölçüde tasfiyesinin ardından kendi şartlarında uzun sayılabilecek bir sessizlik ve “uyum” dönemine girmiştir. Ancak bu durumun sadece bir görüntü olduğu ortaya çıkmıştır. Tabiat gibi, ordu da boşluk kaldırmaz. AKP’nin bu boşluğu, kurumun özel nitelikleri nedeniyle doğrudan kendi kadrolarıyla dolduramaması sonucu, TSK kadroları her seviyede, çok uzun yıllardır içeride örgütlenmekte olan Cemaat mensuplarınca doldurulmuştur. 2013’te hükümetle Cemaat arasında başlayan çatışma, iktidarın, daha önce Cemaat’le elbirliği yaparak tasfiye etmeye çalıştığı Atatürkçü kesime yaklaşmasına (“Kumpas” mevzuları) ve onlarla bir çeşit ittifak kurmasına yol açmıştır.
15 Temmuz vakasının, tutuklanarak tasfiye edileceklerini duyan Cemaat’in askeri kanadının erken harekete geçmek zorunda kalmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Bu arada iktidarın başlattığı Kürt savaşının da yardımıyla yanına çektiği Atatürkçü kadrolarla kurmaya çalıştığı ittifakın gerçekte Cemaat korkusuna dayandığı, iktidarın, eski ortağının ordu içindeki gücünden büyük ölçüde haberdar olduğu çok açık. Ancak ortaya çıkan durum, bu gücün iktidarın zannettiğinden daha büyük olduğunu gösteriyor. Darbe girişiminin ardından boşalan yerlere (AKP il ve ilçe örgütlerinden eleman bulunamayacağı için!) önceki davalarda yargılanmış subayların getirilmeye başlanması, memnuniyetsiz ulusalcı kesimlerde tarifsiz acılara yol açan (“Orduyu da ele geçirdiler!”) söz konusu ittifakın güçleneceğine dair bir işaret gibi görünse de gerçek tam olarak bu değildir. Aksine “ortak düşmanın” ortadan kalkmış olması veya çok zayıf düşmüş olması, zorunlu bir “balayı” döneminin ardından geçmişe ve elbette bugüne ve yarına ilişkin pek çok hesaplaşmayı gündeme getirebilir! Hele ki ordunun darbe yapabileceğinin ve Saray’ın görünür gücünün nasıl bir güçsüzlüğü örttüğünün açığa çıkmasıyla birlikte… Bu nedenle kısa ve orta vadede, hangi “temizlik” yapılırsa yapılsın iktidarın TSK’ya güven duyması mümkün olamayacaktır.
TSK (aynı sivil bürokrasi ve bütün devlet kademeleri gibi) bugün tarihinin en parçalanmış ve “kırık dökük” dönemini yaşıyor. Daha önce yediği darbe yetmiyormuş gibi, “yeni Türkiye” döneminde bir darbe daha yemiştir. Parçalanmanın boyutu, toplam 358 general ve amiralden ilk elde 110’unun tutuklanmış olmasıyla (%31) ortaya çıkmıştır. Aynı durum bütün kademeler için geçerlidir. Son olarak, çıkartılan KHK ile 149 general ve amiral ihraç edilmiş, Deniz Kuvvetlerindeki amirallerin yarısı ordudan çıkartılmıştır. Ancak Cemaat’in gerçek gücüne ilişkin iddia ve tahminler çok daha vahimdir. Teşkilatın ordunun subay ve astsubay kadroları ve askeri okullardaki örgütlenmesi sonucunda özellikle 1994’ten beri çok güçlendiği ve ordunun muvazzaf bölümü içindeki oranının yüzde ellileri bulduğu, kurmayların neredeyse tamamının Fethullahçı olduğu iddia edilmektedir… Bu oranlar abartı mıdır değil midir şimdilik bilemeyiz, ancak sadece general-amiral sayılarına bakarak bile sorunun “FETÖ”cü bir “sızma”dan ziyade, önemli ölçüde “ele geçirme” ve hatta “ordulaşma” olduğunu görebiliriz.
Ortada ciddi bir parçalanma ve hasarın olduğu açıktır. Bu hasarın tamiri, “kurumsal yapının yeniden düzenlenmesinin” yol açacağı sorun, bela, çelişki ve çatışmalarla birlikte çok zahmetli olacaktır. Nitekim maddeleri bir KHK ile ilan edilen “sivilleştirme” önlemlerine bakıldığında bunların uygulanabilmesi halinde hem politik, hem yapısal, hem de teknik açıdan hayırlı neticeler vermeyeceği şimdiden bellidir. Beklenenin aksine, bu yeniden yapılanmanın Saray’ın lehine sonuçlar vereceğinin de bir garantisi yoktur. Üstelik Saray, Kürt savaşının tırmanmasının etkisiyle askere daha da muhtaç duruma düştükçe, bütün “silahlı” kurumlar gibi ordu da kendi hesabına güçlenmenin ve özerkleşmenin yolunu arayacak; askerin iç güvenlikte kullanılması bu eğilimi daha da güçlü kılacaktır. Bu eğilimin, bakanlıklara bağlanarak bütünlüğünü daha da kaybeden, daha da politikleşen, kendi içinde çok parçalı bir rekabete sokulan ve daha da çapsız politikacıların “günlük” kullanımına açık bir askeri yapıyla engellenmesi mümkün değildir. Ayrıca bir ordunun “bütünlüğü”, her zaman düzenin “istikrarına” da işaret etmez. Bonapartizm geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde bu bütünlük, siyasi iktidarın baskı ve denetim altında tutulmasında, gerektiğinde emir komuta zinciri içinde yönetime el konulmasında avantaj sağlar. Bu tehlikeye karşı ordunun iktidar tarafından, daha kolay denetlenebileceği düşüncesiyle, “parçalı” halde ve/veya polis gözetiminde tutulması ise pek çok öfke, rekabet, çatışma, güvensizlik ve entrikaya yol açacaktır. Bu durum, ordunun politikacılar arasındaki çatışmaların bir aracına dönüşmesine, cuntalar arası rekabet ve savaşlara, bir takım saray darbelerine neden olabilir. İktidar savaşlarında kimse kimsenin “babasının oğlu” değildir. Ayrıca son yaşananlar düşünüldüğünde ordunun, darbeci de olsa kendi üniformalı mensuplarının dövülerek yerlerde sürüklenmesini, silahlarının elinden alınmasını ve sivillerin tankları ele geçirmesini, kışla kapılarında belediye araçlarının tutulmasını, “gelip geçenin vurmasını” hoş karşılamayacağı açıktır; hem “yol olması” açısından, hem toplumsal konumu, hem de tarihsel prestiji açısından…
İklim ve yapı meselesi: Kan çekiyor…
Burada eklenmesi gereken bir başka husus da meselenin “Cemaat sızmasından” çok öteye bir “iklim” ve “yapı” sorunu olduğudur. Bugün ortaya çıkan durum, bu iklim ve yapıyla yakından ilişkilidir. Hava durumu ve iklim koşulları müsait olduğunda her şey olur!
Ordunun bu ülkenin modernleşme ve burjuva devrimi sürecinde oynadığı öncü rol açıktır. Ancak bu rol, bütün dünyada özellikle emperyalizm çağında burjuvazinin evrensel anlamda devrimci karakterini kaybetmesi, üretim ilişkilerindeki konumu ve mülkiyetine yönelik tehlikelerden kaynaklanan sınıfsal korkularının da etkisiyle başta ordu olmak üzere bütün kurumlarıyla birlikte hızla gericileşmesiyle son bulmuştur. Süreç Türkiye’de de farklı işlememiştir. Bu bağlamda bütün ideolojik-ilkesel-ahlaki iddia ve süslemelere rağmen TSK’nın da, nesnel konumu, sayısız toplumsal bağları, belli kademelerdeki çıkar ilişkileri ve emperyalist sistemle zorunlu ve kopmaz bağ ve ittifaklarıyla gericileşmesi kaçınılmaz olmuştur. Büyük burjuvazinin bazen “mırın kırın” etse de cumhuriyet tarihi boyunca askere duyduğu ihtiyaç, ordunun burjuva düzeni içindeki konumu ve militarizmin koyu gölgesi bir taraftan rejime Bonapartist-yarı Bonapartist bir karakter kazandırırken, TSK’nın mali sermayeye kopmaz bağlarla bağlanan bir kuruma dönüşmesini sağlamıştır. Zaten “anayasal düzeni ve milli çıkarları koruma” görevinin, toplumun ve devletin emeğin sömürüsüne dayalı yapısı düşünüldüğünde başka bir anlama gelmesi mümkün değildir. Ordunun, çok daha önceki dönemlerde de gerçek manada ilerici-devrimci unsurları içinde barındırmamasının, solcu olduğu bilinen erlere en doğudaki sürgün birliklerinde askerlik yaptırmasının, her darbe döneminde solcu-sosyalist subayları topluca tasfiye etmesinin; her türlü haksızlık, adaletsizlik ve zorbalığı barındıran iç yapısının bir tesadüf veya idari bir kusur olmayıp doğrudan bu sınıfsal-toplumsal iklimden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bunun en büyük kanıtı 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin açık sermaye yanlısı ve emek düşmanı mantık, politika ve uygulamalarıdır. Bu darbelerin devletin bekası ve çıkarları açısından başta Fethullah Gülen olmak üzere bazı İslamcılarla kurdukları açık-örtülü ilişkiler ve 12 Eylül’ün resmi ideoloji olarak imal etmeye çalıştığı “Türk-İslam Sentezi” birer tesadüf değildir. Yani burjuvaziyle ordu arasında her zaman ve her anlamda bir “kan bağı” olmuştur. Burjuvazinin bugün bir askeri darbeden yana olmaması kimseyi aldatmasın; bu bunalımlı zamanlarda yarın nelerin olacağını, kimin kime ihtiyaç duyacağını tam olarak bilemezsiniz..!
Yeniden yapılandırma ve demokrasi…
Darbe girişiminin ardından TSK’nın yeniden yapılandırılması sorunu gündeme gelmiştir; elbette en “sivil ve demokratik” perspektifler doğrultusunda… (Bak: 2 no’lu KHK) Bu nedenle yeni bir “12 Eylül Referandumu”na (2010) benzer bir tartışma süreci yaşamamız ihtimal dahilindedir. Ordunun seçilmiş ve sivil siyasi otoriteye bağlanmasına, “demokratik bir denetim” altına alınmasına, yeniden yapılandırmanın demokratik temellerde yapılmasına kim karşı çıkabilir ki! Üstelik büyük sermayenin ve “Batılı dostlarımızın” da talebi olduğu söylenen, “kamplaşmalardan uzak, demokratik uzlaşmalara, kuvvetler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne dayalı, sivil” bir rejimin Türkiye için en mantıklı yol olduğu konusunda milli mutabakatın olduğu bir zamanda… Hele ki, ortada burjuvazinin toplumsal egemenliğine ve özel mülkiyete yönelik işçi sınıfından kaynaklanan doğrudan bir tehlikenin olmadığını düşünürsek… Bu durumda yerli ve yabancı mali sermayenin, en azından bugünlerde (!) siyasi iktidarın bir kişinin elinde toplanmasının yaratacağı riskleri göze alması ve açık bir diktatörlük istemesi için bir neden yoktur. Yani geleneksel büyük burjuvazimiz açısından, kendini sürekli şantaj, hatta müsadere tehlikesi altında hissetmeyeceği bir “istikrarlı bir demokrasi” talebi son derece normaldir. TSK’nın yeniden yapılandırılmasını da bu bağlamda ele almak elbette mantıklıdır…
Ancak işlerin bu kadar “mantıklı” yürümesinin bir garantisi yoktur. Her şeyden önce “demokrasi” zannedildiği kadar “nötr” ve “kimliksiz” bir şey olmadığı gibi, aynı zamanda bütün toplumsal çelişkilerin ifadesi olan siyasi bir çatışma alanıdır. Bu nedenle sadece “vatan savunmasına” dayalı ve dış tehditlere yönelik bir TSK yapılanması mümkün değildir. TSK’nın “sivil denetim” altına alınması tek başına ve kendiliğinden demokratikleşmesine veya siyaseten “nötrleşmesine” falan yol açmaz. Aksine bu durum, verili şartlarda ordunun sivil de olsa başka bir gücün eline geçmesine yol açar. Nitekim siyasi diyaloglar (Tabii, HDP hariç!) açısından göz yaşartıcı manzaralar yaşadığımız bu günlerde RTE’nin aklına ilk gelen şeyin Genelkurmay ve MİT’i Cumhurbaşkanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamak olması ve ardından bir KHK ile işe girişilmesi tesadüf değildir! Ayrıca iktidar çevrelerinde sıkça dile getirilen, ordunun imam-hatiplilere açılması önerisinin ve hemen ardından askeri liselerin kapatılması ve harp okullarının alelacele kurulan bir “üniversiteye” bağlanmasının anlamı da açıktır. Bir başkanlık rejiminin güvenilir bir TSK ile bütünlenmesi iktidarın başlıca hedefidir. Yani tek başına “sivilleşme” aynı 12 Eylül 2010 Referandumu’nda da şahit olduğumuz üzere (Yargının sivilleşmesi!) demokrasinin garantisi falan değildir. Kısacası soruna “sivil toplumcu” bir bakışın her zaman olduğu gibi bu defa da yanılgıyla sonuçlanacağı açıktır.
Fakat yine de o kadar “müşkülpesent” olmayalım! Yukarıda da belirttiğimiz gibi ordunun sınıfsal anlamda neyi temsil ettiğini elbette biliyoruz. Başta 12 Eylül olmak üzere askeri darbeler tecrübemiz, bunun nasıl bir temsiliyet olduğunu da gösteriyor. Ancak bütün bunlar ordunun yapısına ilişkin demokratik talepler ileri sürmemize mani değil. Mesela “demokratik değerler” doğrultusundaki bu” yeniden yapılanmaya”, ideolojik, dinî, etnik ayrım gözetilmeden ordunun isteyen bütün toplumsal kesimlere açık hale getirilmesi; başta erat ve astsubayları kapsamak üzere demokratik örgütlenme ve sendika kurma hakkı vb. uygulamalarla başlanabilir… Askeri de kapsayacak bir demokratikleşmenin başka yolu yoktur. Tabii, öyle bir niyet varsa..!
Darbe girişiminin ardından…
Ne tuhaf değil mi? Başarısız bir darbe teşebbüsü nedeniyle neşe içinde olmamız gereken günlerde derin bir endişeye gark olmuş durumdayız! Çünkü darbe başarısız olsa da demokrasi falan kazanmadı…
Görünür haliyle durumun vahameti ortada; ancak gerçek durumun görünenden de vahim olduğu belli. Sadece askeri değil, pek çok bakımdan… “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz”dan (Davutoğlu) gelinen yere bakın. O her şeyi bilen ve duyan ve de olur olmaz her bir şeyi elinin altında tutan güç timsali Cumhurbaşkanı darbeyi, darbe başladıktan saatler sonra “eniştesi”nden duyuyor. Başbakan’ın da neyse ki “eşi dostu” var, sevabına haber veriyorlar ilerleyen saatlerde. Yani aşağı yukarı bizlerin durumu!
Darbe girişimiyle birlikte, darbeler çağının sona erdiğine dair liberal hurafenin geçersizliği bir kez daha kanıtlanmış oldu. Neymiş: Sınıf çatışmaları, dolayısıyla siyasi iktidar mücadeleleri devam ettiği sürece darbeler de olacakmış… Yani tarihin sonu falan gelmemiş. Gerçi “bunun sınıflarla ne ilgisi var? Bu basbayağı devletin içinde süren bir savaş. Bir Tayyip ile Fethullah hikâyesi!” falan diyenler olabilir. Ancak, devlet içi savaşların neyin yansıması olduğunu, hiçbir şeyin toplumsal olarak bir boşlukta cereyan etmediğini, meselenin birtakım “sivil toplumcu” hurafelerle izah edilemeyeceğini iyi biliyoruz. Bu savaşın asıl nedeninin kapitalist sömürü düzeninin üretim ve yeniden üretimi sürecinin kimler tarafından yönetileceği, kaynakları kimlerin kontrol edeceği, kaymağı kimin yiyeceği, hakların nasıl budanacağı, emeğin nasıl zapturapt altında tutulacağı meselesi olduğu gün gibi ortadadır.
Ne oldu..?
İşin askeri boyutu gün geçtikçe daha da ortaya çıkacak. Ancak ilk elde şunlar söylenebilir: Anlaşılan, iş öyle “FETÖ”cülerle falan sınırlı değil. Daha fazlası var. Ancak bazı aksilikler nedeniyle planın ve zamanlamanın aksaması ve RTE’nin kıl payıyla kurtularak hayatta kalmayı başarmasının yol açtığı tereddütler ve bunun yarattığı kırılma, bir kısım güçlerin geri çekilmesine, vazgeçmesine hatta birbirlerini “satmasına” yol açmış. Bu durumda tepe noktalarda, komuta kademelerinde epeyce etkili ve kalabalık olsalar da operasyonal anlamda görece sınırlı bir sayıya sahip darbecilerin çekirdek gücünün, inisiyatif kaybına ve kararsızlığa düşmesi kaçınılmaz olmuş. Kararsızlığa düşüp bekleme veya savunma durumuna geçen her ayaklanma yenilmeye mahkûmdur. Darbenin Marmaris ayağının başarısı muhtemelen pek çok tereddütü silecek ve katılan komutanların ve birliklerin sayısını, dolayısıyla da başarı şansını artıracaktı. Şimdiden tartışılmaya başlayan bazı boşlukların, karanlık noktaların hatta “istihbarat zaaflarının” nedeni büyük bir ihtimalle bu durumdan kaynaklanıyor. Anlaşılan o gece “bekle gör” durumunda olan pek çok kişi vardı. Dolayısıyla, darbenin bastırılmasına, üstelik de TSK’nın general kadrosunun hemen hemen yüzde kırkının FETÖ mensubu olma gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanmasına, ihraç edilmesine rağmen süren teyakkuz durumunun sadece olayın tazeliğinden veya tehlikenin tahminen geçmemiş olmasından değil, aynı zamanda darbe hazırlıklarının gerçek kapsamından, darbenin henüz tam olarak görünmeyen yüzünden, buradan gelebilecek bir “ikinci dalga” ihtimalinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Allah’ın bir lütfu”, ancak…
Darbeyi kendi gelecek hesapları bağlamında “Allahın bir lütfu”(!) olarak değerlendiren RTE’nin sevinçle karışık bir endişe içinde olduğunu tahmin edebiliriz. Sevinçlidir çünkü devlet içindeki en büyük rakibini ve onun bütün gücünü kökünden kazıma imkânını elde ettiğini düşünmektedir. Bu az buz bir kazanım olmayacaktır. Cumhurbaşkanı “FETÖ” bahanesiyle girişeceği bir dizi operasyonla ve elbette uzatılacağını şimdiden ilan ettiği OHAL imkânlarıyla, çoktandır fiilen işleyen bir başkanlık rejiminin son çivilerini de çakacağını düşünmektedir. Sevinç ve mutluluğunun nedeni olsa olsa budur. Hatta bu yeni rejimin “zafer anıtı” olarak Taksim’e bir cami ve en önemlisi bir “topçu kışlası” (Ne ironik değil mi?!) yapılacağını meydan okurcasına ilan etmiştir; hem de askeri darbe teşebbüsünden birkaç gün sonra!
Ancak bu sevinç büyük bir ihtimalle derin bir endişe ile el eledir. En azından “mantıken” böyle olması gerekmektedir. Çünkü tek parti dönemini saymazsak, TC tarihinin en güçlü cumhurbaşkanı, elinde tuttuğu ve bugüne kadar sınırsız olduğu düşünülen denetim ve tek adam olmanın yol açtığı bütün detaylar üzerinde doğrudan hâkimiyet kurma gücüne rağmen bu mekanizmanın gerçekte ne kadar kof, çürük ve parçalanmış olduğunu görmüştür. Bu durumdan endişe duymaması mümkün değildir. Düşünsenize, en güçlü olduğunuzu ve hemen her şeyi elinize geçirdiğinizi düşündüğünüz bir dönemde, en zayıf halindeki Demirel’den farkınız yok. MİT, “bileti kesilmiş” Demirel’e 12 Mart ve 12 Eylül’de hangi muameleyi çekmişse size de aynı muameleyi çekiyor ve darbeyi haber vermiyor! Üstelik darbenin çekirdeği, geçmişte başta TSK bütün devlet kurumlarına büyük ölçüde kendi ellerinizle yerleştirip işbirliği yaptığınız, yolunu açtığınız, çoğu elemanını tek tek tanıdığınız, bunun ötesinde son birkaç yıldır savaş halinde olmanız nedeniyle sürekli takip altında tuttuğunuz (“İnlerine gireceğiz!”), üstelik birkaç gün sonra tasfiye edeceğiniz için listelediğiniz bir cemaatin kadrolarından oluşuyor! İşte “AKP devleti”nin gerçek gücü; endişelenmemek mümkün değil..!
Neyin zafiyeti..?
Tabii, mesele bir “istihbarat zafiyeti” ile sınırlı değil. Öncelikle politik bir zafiyet, hatta şeytani bir kurnazlık eşliğinde sergilenen bütün güç gösterilerine rağmen bir güçsüzlük söz konusu. Bu, öncelikle darbe nedeniyle bir defa daha gündeme gelen “TSK’nın kurumsal yapısının yeniden düzenlenmesi” bağlamında ortaya çıkan bir durum. Bilindiği gibi, AKP iktidarı ve RTE, Atatürkçü bir darbenin önlenmesi, bir daha imkânsız hale getirilmesi ve “eski rejimin” kalesi TSK’nın siyasi özerkliğine son verilmesi amacıyla giriştiği Ergenekon, Balyoz vb. operasyonların ardından yeni bir kadrolaşmaya gitmişti. Bu yeni dönemdeki kadrolaşma asker açısından siyasi bir geri çekilmeye yol açsa da gerçekte Cemaat’in ordunun hemen her kademesinde örgütlenip önemli ölçüde güçlenmesine, başka tür bir siyasileşmeye yol açmıştı. Neticede bir darbenin önlenmesinin bedeli bir başka darbenin tohumlarının atılması olmuştu. Şimdi yaşananların da farklı bir sonuca yol açmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu darbe teşebbüsünün ardından girişilecek zorunlu “yapısal düzenlemelerin”, alınan önlemlerle her ne kadar “AKP’lileştirme” yoluna gidilmek istense de, TSK bir başkanlık rejiminin özel muhafız birlikleri (Mesela “kapıkulu” ordusu) haline getirilmeyecekse; veya onu dengeleyecek, mesela İran “devrim muhafızları” gibi bir başka ordu oluşturulmayacaksa, öncekinden farklı bir sonuç vermesi zayıf bir ihtimaldir. TSK’nın son KHK ile ilan edilen tedbirlerle yeniden yapılandırılma teşebbüsünün, işleri daha da karmakarışık hale getirmesi bir yana, eğer uygulanabilirse orduda ciddi bir güçsüzlük ve dağınıklığa yol açacağı, bunun umulan “hayırlara” vesile olmayacağı açıktır. Bu sürecin sonuçları ve bunların yol açacağı tepkiler kısa sürede ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, Independent’ten Robert Fisk’in, “Darbenin bir sonraki darbeye kadar engellendiği; asıl darbenin önümüzdeki aylar ve yıllar içinde olacağı; darbenin başarısızlığının ordunun Erdoğan’a sadakat gösterdiği anlamına gelmediği” yolundaki ifadelerini yabana atmamak gerekiyor.
Bundan sonrası: RTE bir “gönül adamına” dönüşür mü..?
Bu soruyu daha önce pek çok defa sormuş ve her defasında olumsuz cevap vermiştik. İlk akla gelen, bu kadar büyük bir vartanın atlatılmasının ardından, memleketi tek başına yöneten zatın, darbeye istisnasız biçimde karşı çıkmış muhalefetle, darbe gecesi bombardıman altında mecliste toplanmayı seçmiş muhalif siyasi partilerle bir uzlaşmaya gitmesinin mantıklı olduğudur. Ancak nedense bu memlekette mantıklı ve de iyi ihtimallere insanın inanası gelmiyor!
Şimdiki bazı görüntüler RTE’nin en azından bir süre için bir “gönül adamına” dönüşme ihtimalini aklımızdan geçirmemize yol açabilir. Gerçekten de bazı sert karakterli, hoşgörüsüz kişilerin çok büyük bir felâketin ardından öncekiyle ilgisi olmayan bir ruh haline büründüğü, kendini her türlü heva ve hevesinden arındırarak bir meleğe dönüştüğü görülmemiş işlerden değildir. Mesela Cumhurbaşkanı’nın yıllardır “hainler” ve benzeri en ağır lafları ederek savaştığı güçlerin darbeden yana tavır takınmayıp aksine darbe girişimini şiddetle lanetlemeleri, “düşman” medya kanallarının “meşru” hükümete ve cumhurbaşkanına sahip çıkması, muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin darbe gecesi parlamentoya koşmaları vb. pek çok örnek RTE’nin, en azından yaşanan olayların neden olduğu dehşet duygusunun da etkisiyle bu tehlikeli gidişat üzerine bir daha düşünüp kalıcı bir uzlaşmaya yönelmesine yol açabilir mi? Mesela Kılıçtaroğlu ve Bahçeli’nin Saray’a çağırılıp çok samimi bir biçimde ağırlanmaları, muhatapların birbirleriyle açık açık konuşmaları, ortak bir anayasa değişikliğinden söz edilmesi, en başta büyük sermaye olmak üzere milletimizin geniş kesimleri tarafından talep edilen “demokratikleşme” yönünde atılacak hayırlı adımlara mı işaret ediyor? Mesela, bütün bunlar konsensüs ve elbirliği ile rejimin demokratik bir biçimde yeniden organizasyonunun temel şartı olarak “başkanlık sistemi” veya “partili cumhurbaşkanlığı” hedefinden vazgeçilmesi, parlamenter sistemin güçlendirilmesi anlamına mı geliyor. Yoksa yeni bir “7 Haziran taktikleri” dönemine mi girmekteyiz. (Gerçi henüz Deniz Baykal çağırılmadı ama..!) Yani kimilerince belirtildiği gibi bir adım geri atılıp sonra saldırı biçiminde iki adım mı atılacak? Bütün bu uzlaşma görüntüleri RTE’nin tarihsel hedefleri doğrultusundaki stratejik çizgisinden vazgeçmeyip sadece birtakım taktik manevralara girdiği anlamına mı geliyor..? Daha pek çok soru sorulabilir. Ancak emin olun cevabını almamız çok uzun sürmeyecek.
Çok mu kötümseriz? Kimse kusura bakmasın ama haksız da sayılmayız. Çünkü, her şeyden önce bu memlekette, sembolik başlangıç gününün hangisi olduğu bir yana, bir rejim değişikliği yaşanmaktaydı. Elbette anlık bir durumdan değil, farklı aşamaları olan bir süreçten söz ediyorduk. Ayrıca bu “başkanlık” rejiminin ancak bir “içsavaş rejimi” olarak var olabileceğini ve askeri bir darbeye yol açabileceğini iki yıldır söylemekteydik. Şimdi, eğer bu süreç, darbe musibetinin dersleri ışığında bıçak gibi kesilip gerçekten başka bir yola girmeyecekse, aynı 7 Haziran sonrasında olduğu gibi, Cumhurbaşkanı’nın muhalefeti uyutmaya dönük birtakım taktik manevraların ardından, fiilen kurduğu başkanlık rejimine şu veya bu biçimde yasal ve anayasal bir temel sağlamak için elinden geleni yapmayacağına nasıl inanabiliriz? RTE’nin temel hedef ve programının değiştiğini söylemek mümkün mü? Başarısız darbeyi “Allahın lütfu” olarak görmesinin ve tereddütsüz OHAL’e gitmesinin nedeni ne olabilir? Hemen herkes biliyor ki, OHAL’in öyle “FETÖ”yle ve üç ayla falan sınırlı kalması mümkün değildir. Zaten RTE “bu HAL’in uzatılabileceğinden peşinen söz etmektedir. Yani yasal imkânlar sonuna kadar, sınırlar aşılarak ve gereken herkese karşı kullanılacaktır. “Reis”in başarması halinde, olağanüstü hal, “terör” yasalarıyla birlikte aynı Suriye’deki Esad rejiminde olduğu gibi Türkiye’deki yeni rejimin açık veya örtülü biçimde tamamlayıcı bir parçası olacaktır. Bu yolla, daha da artacak olan baskılar bir de yasal kılıf kazanırken, ülke başkanlık kararnameleriyle yönetilir hale gelecektir.
Uzlaşma değil düşmanlık nedeni..!
Mantıki bir uzlaşmanın nedeni sayılabilecek, parlamentonun darbe gecesi gösterdiği tavır, bildiğimiz RTE açısından bir uzlaşma değil, düşmanlık nedenidir. Parlamentonun o gece kazandığı görece itibar Cumhurbaşkanı açısından başkanlığının önündeki bir engelden başka bir şey değildir. Çünkü darbe teşebbüsü esnasında TBMM topluca “arazi” olmayı seçseydi, şimdi “darbeleri önlemenin başkanlık sisteminden başka bir yolunun olmadığı” nutkunu dinliyor olacaktık. Oysa şimdi asıl tehlike ve zafiyetin, her şeyi gördüğünü ve bildiğini öne süren bir şahsın bin odalı bir saraydaki “şirk” kabul etmez “ilahi” yalnızlığından kaynaklandığını biliyoruz. Gelgelelim, uzun zamandır dönülmez yollara girmiş ve kendini başka bir biçimde konumlandırması mümkün olmayan bu şahsın, temsil ettiği hiç de şahsî olmayan nedenlerle birlikte kalıcı bir parlamenter uzlaşma yolunu seçmesi mümkün görünmüyor. Zaten OHAL’in kendisi de parlamentonun tamamen devre dışı bırakılması anlamını taşımaktadır. RTE bir dizi çatışmaya borçlu olduğu despotik iktidarını ancak çatışma yoluyla sürdürebileceğini iyi biliyor. Bu nedenle arada bir “es” verse de, bu yolda bütün gücünü kullanmayı sürdürecektir.
Gücün örttüğü güçsüzlük veya süngü üzerinde oturmak…
Ancak bu gücün aynı zamanda güçsüzlük anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Mesela, “demokrasinin” üzerine oturduğu söylenen o meşhur “kuvvetler ayrımı”na son verip kendi elinde toplanan bir “kuvvetler birliğini” kurmaya çalışması, kuvvetler birliğinin özellikle gerektiği (kara-hava-deniz-jandarma; üstelik alt birimleriyle birlikte!) TSK’da kuvvetler ayrılığına, hatta dağılmasına yol açmıştır. Bu dağınıklık kısa vadede hiyerarşi dışı askeri darbelerin zayıf kalması ve önlenebilmesi için bir avantaj gibi görünse, bunun yol açtığı “oynak zemin” çok da uzun olmayan vadelerde hesaplanamayan sonuçlar doğuracaktır. Rejimin her şeye hâkim olduğunu, bütün güçleri elinde topladığını zannettiği bir zamanda ortaya hem de bir darbe girişimi eşliğinde çıkan zafiyet ve boşluklar ve de sadakat sorunları yakın geleceğe ilişkin ciddi tehlikelere işaret etmektedir. Tek tek kişiler ve gruplar üzerindeki bastırma ve halihazırdaki kitleleri mobilize etme gücü ne olursa olsun, çapsızlıkları ve ellerindeki siyasi-idari kadronun yetersizliğinin de etkisiyle Saray iktidarı tarihsel anlamda güçsüz düşmüştür. Rejim gerçekte ciddi bir çürüme ve bunalım içindedir. Saray rejimi, yükselmekte olan bir güç değildir; büyük burjuvazinin ve uluslararası güçlerin, bir içsavaşı önlediği veya bir içsavaşı kazandığı için verebileceği gönüllü veya gönülsüz destekten yoksun olması bir yana, varlığıyla bir içsavaş nedeni olabileceği endişesine yol açmaktadır. Bu bağlamda iktidarın gerçek gücü, “sosyal yardım” adı altında kitlelere yönelik neoliberal rüşvet-kontrol mekanizmaları yanı sıra, toplumun diğer kesimlerine karşı kışkırtılmış toplulukları yönlendiren (ağır silahlarla donatılacak) polis teşkilatı ve onunla entegre paramiliter parti organizasyonlarına bağlı hale gelmektedir. Devlet içinde on binlerce kadroyu kapsayan tasfiye operasyonlarının yol açtığı boşluğun, akçeli işlerde çok yetenekli olsalar da AKP kadrolarınca liyakate ve kapasiteye dayalı bir biçimde kapatılması mümkün değildir. Bu durumda devletin çeşitli “sızmalara” maruz kalmasının ötesinde çok daha derin bir çürüme sürecine gireceği açıktır. Saray’ın devlet düzeyinde güvenilir bir siyasi altyapı oluşturması çok zordur. İktidar, bir önceki düşmanlarının “inine” girdiğini düşünse de devletin ve TSK’nın yeniden örgütlenmesi bağlamında, bir bölümü “Ergenekoncu” eski düşmanlarına muhtaç duruma düşmektedir. Sözü edilen ittifak, Fethullahçı ortak düşmanın tasfiyesinin ardından yeni çatışmalara ve belalara gebedir. Ayrıca, diktatörlüğün aleni biçimler aldığı noktada, bir zaman için ordu desteği sağlanacak olsa dahi Napolyon’un ünlü prensibi geçerlidir: “Süngü ile pek çok şey yapabilirsiniz ama üzerine oturamazsınız!”
Gerçek sorumlu…
Çok açık bir biçimde, askeri darbe noktasına gelen bu sürecin asıl sorumlusu iktidarın kendisi, politikaları ve inşa ettiği rejimdir. Bu konuda uzun zamandır RTE’nin neo-Bonapartist bir rejim inşasının bu ülkenin geleneksel Bonapartist güçlerinin iktidarına, yani bir askeri darbeye yol açabileceğini yazıp söylüyoruz. “İçsavaş rejimi”nin iç güvenlik politikaları doğrultusunda çeşitli biçimlerde askeri kullanmaya başlamasının, “bakanlık emrinde” de olsa ordunun bir süredir kaybettiği politik gücünü ve özerkliğini yeniden elde etmesine yol açacağını belirtiyoruz. Kimse “olmadı işte” demesin. Kastettiğimiz bu “giriş taksimi” niteliğindeki ön darbeden daha fazlası. OHAL’in KHK’leri kılığındaki Başkanlık kararnameleriyle yürüyen bir “İçsavaş rejimi”nin daha da baskıcı bir karakter kazanması ve bunun yol açacağı toplumsal-siyasal sonuçlar, genelkurmay başkanının ve komuta kademesinin Saray’a o andaki yakınlığından bağımsız olarak, bu defa emir komuta zinciri içinde “vatanı kurtarma” ve “kardeş kavgasını önleme” vb. gerekçelerle ordunun yönetime el koymasına yol açabilir. Üstelik bu hiyerarşik müdahale, “derli topluluğu” oranında, elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” şartıyla daha açık ve doğrudan bir dış ve iç desteğe mazhar olabilir. Bizden söylemesi!
Crise Politique en Tunisie : le gouvernement destitué
Le gouvernement du Premier ministre Habib Essid est tombé le 30 juillet 2016 après qu’il n’a pas pu obtenir au Parlement les votes nécessaires pour se maintenir au pouvoir. Le gouvernement, qui avait uniquement un an et demi d’existence, a seulement pu obtenir trois votes d’appui alors que les autres votes ont été répartis en 118 de rejet et 27 votes impartiaux. L’appel du président Beji Caid Essebsi pour un nouveau “gouvernement d’unité nationale”, réalisé il y a deux mois, a été le début du processus qui a amené au gouvernement d’Habib Essid à demander un vote de confiance au Parlement. Pendant deux mois, Essid a résisté les pressions pour réaliser cette évaluation de gestion parce qu’elle minait son pouvoir, mais finalement il a cédé avec le résultat de la perte de confiance parlementaire.
Crise politique à cause d’une déficiente administration
Habib Essid a été le Premier ministre d’une coalition de gouvernement formée par les deux partis politiques tunisiens majoritaires : Nida Tunus (alliance des libéraux, des laïciste, des sécularistes, des bourguibistes (par le leader de l’indépendance de la France Habib Bourguiba ) et des partisans de l’ancien régime et Ennahdha (le parti tunisien des Frères Musulmans). Les critiques au gouvernement d’Essid ont été fondées par leur incapacité à résoudre la crise économique et sociale du pays, son manque de succès pour la génération d’emplois, et leur incapacité à assurer la sécurité contre la menace de l’ISIS. En réalité, ces critiques sont insuffisantes. Le problème est encore plus grave. Par exemple, la crise économique et sociale, qui a généré la dynamique révolutionnaire dans le pays, a continué à se développer dès 2011. Si nous comparons les données de 2011 et 2015 nous verrons que la capacité d’achat de la classe moyenne a baissé un 40 % alors que des chiffres officiels du chômage signalent une augmentation du 15,3 % et le chômage entre les jeunes est d’environ 30-35 %.
Les exigences du travail, du pain et de liberté, qui ont poussé en 2011 aux masses à descendre à la rue, ont été le résultat de la ruine créée par des politiques néolibérales. Cela a continué après le triomphe de la révolution. C’est la cause de l’actuelle crise.
D’un autre côté, les masses ont renversé la dictature de Ben Ali, mais la gauche tunisienne et la centrale UGTT (Union Générale de Travailleurs Tunisiens) ont tourné le dos aux masses. Ces directions ont souligné la nature démocratique de la révolution et la nécessité de construire une “démocratie”. Mais ils ont dissuadé et ont retardé les les profondes transformations sociales et économiques et anticapitalistes. Avec cela, ils ont contribué à que les gouvernements post 2011 continuaient avec l’application de la même politique néolibérale antérieure. Comme résultat de cela, la crise sociale et économique a été approfondie et les gouvernements vivent dans une crise permanente de légitimité en face aux masses.
Unité nationale ou “je t’aime mais j’aime plus le capital”
Tous les partis bourgeois ont profité les quatre attaques perpétrées par ISIS dans dernière année pour embrasser la cause du “combat au terrorisme” et de la “unité nationale”. Dans ces circonstances on a mis en application des lois qui permis décréter l’état d’urgence qui réprime toute manifestation par des droits démocratiques et sociaux. Pendant ce temps, les privatisations continuent d’être réalisées et une loi est actuellement en cours pour décréter une amnistie économique, qui ferait du bien aux représentants de l’ancien régime. En d’autres termes, les prédécesseurs de la corruption au service des capitalistes.
Il y a deux mois, le président Beji Caid Essebsi a appelé à renforcer encore plus le gouvernement de “unité nationale”. Une demande indirecte au gouvernement de Habib Essid de se “retirer”. Une manœuvre pour essayer d’éviter l’usure politique devant son peuple. Le plan suggéré par Essebsi implique que Nida Tunus et EnNahda deviennent les composants fondamentaux du futur gouvernement. EnNahda, dans son dernier congrès, a déclaré qu’il défend la séparation de la religion de l’État et il a repoussé l’islamisme politique, pour essayer d’améliorer son image. De plus, le président Essebsi a affirmé que d’autres partis et députés indépendants pourraient être aussi partie du gouvernement et que l’UGTT et l’UTICA (la Confédération Tunisienne de l’Industrie, le Commerce et la Manufacture) constituent d’autres deux composants possibles pour se joindre au gouvernement.
L’attitude de l’UGTT sera décisive pour le futur du gouvernement et pour l’avenir de la lutte des classes en Tunisie. Si l’UGTT, l’institution avec plus l’influence sur l’histoire récente de la Tunisie grâce au rôle joué dans la lutte par l’indépendance, devient une composante du gouvernement, elle le légitimera et, en même temps, cherchera à contrôler la classe ouvrière et le peuple. Mais aussi le scénario inverse peut être possible. Dès 2011, les bureaucrates syndicaux ont fait une politique de conciliation avec les gouvernements et ils ont été incapables de répondre aux attentes des masses d’une transformation sociale et économique. Sa consolidation à l’intérieur de l’appareil de l’état patronal peut porter aussi à un développement des tensions dans la classe travailleuse. Il est aussi certain qu’une bureaucratie qui perd le contrôle de sa base s’affaiblit comme telle et perd son pouvoir. Par conséquent ce qui est crucial consiste ici en ce que le programme du futur gouvernement ne sera pas différent de l’antérieur. Ce qui est présenté ici sous le nom d’”unité nationale” c’est rien de plus que la consolidation du capital et il ne fera rien pour améliorer les conditions de vie des gens.
Que faire ?
Le Front Populaire, le plus grand regroupement de la gauche en Tunisie, ne peut pas continuer de se cacher derrière la consigne “nous défendons les conquêtes démocratiques de la révolution”. Spécialement en considérant le fait que ce discours a lieu dans un pays qu’a vécu sous l’état d’urgence depuis un an! D’un autre côté, la classe travailleuse tunisienne et la jeunesse continuent la lutte par ses droits démocratiques, économiques et sociaux. Mais chaque lutte est affrontée par secteur et dans la solitude. Donc c’est qu’on a besoin ce que l’unité soit construite sur la base d’un plan d’action d’urgence qui unifie toutes les demandes sociales, économiques et démocratiques à travers d’une perspective d’indépendance de la classe travailleuse. C’est avec cette unité que la classe travailleuse pourra avancer dans leurs conquêtes et de comprendre que le système capitaliste ne travaillera jamais pour son bénéfice. Et que seulement avec indépendance de classe et unité les masses tunisiennes pourront avoir l’initiative à nouveau à leurs mains !
Tunus’ta hükümet düştü!
Tunus parlamentosunda dün akşam (30 Temmuz 2016) gerçekleşen güven oylaması sonucunda yeterli oyu alamayan Başbakan Habib Essid’in hükümeti düştü. Bir buçuk yıldır görevde olan hükümet oylamada sadece 3 destek oyu alırken, diğer oylar 118 hayır ve 27 çekimser olarak dağıldı. Habib Essid’i hükümetini güvenoyuna sunmaya götüren sürecin arkasında ise Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin iki ay önce yaptığı yeni bir “ulusal birlik hükümeti” çağrısı yatmakta. Koltuğundan olmamak adına iki aydır bu basınca direnmeye çalışan Essid en sonunda güvenoyuna gitmek durumunda kaldı.
Yönetememe krizi
Habib Essid, parlamentonun en büyük iki partisi, Nida Tunus (liberal-laik, Burgibist ve eski rejim temsilcilerinin ittifakı) ve En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi)’nın başı çektiği bir koalisyon hükümetinin Başbakanı. Kendisi ve hükümetine yapılan en temel eleştiriler ise ülkedeki ekonomik ve sosyal çöküşe bir çözüm bulamaması, istihdamı arttıramaması ve IŞİD tehdidine karşı güvenliği sağlayamaması. Evet eleştiri doğru ancak bir hayli eksik… Keza ülkede devrimin dinamiğini yaratan ekonomik ve sosyal çöküşe 2011 yılından beri bir çözüm bulunabilmiş değil.
2011 – 2015 verileri karşılaştırıldığında orta sınıfların alım gücünün yüzde 40 oranında azaldığı, resmi işsizlik rakamının yüzde yüzde 15,3 ile ifade edildiği, genç nüfus içerisinde işsizliğin yüzde 30-35 bandı arasında seyrettiği bir ülkeden söz ediyoruz.1 2010 yılında Tunuslu kitleleri sokağa döken iş, ekmek ve özgürlük talepleri neoliberal politikaların yarattığı enkazın bir sonucuydu. Kitleler Bin Ali’yi devirdi, Tunus solu ve UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası) devrimimiz demokratiktir önce demokrasiyi inşa edelim sonra ekonomik ve sosyal dönüşümlere bakarız diyerek kitlelere sırtını döndü ve o günden beri iktidara gelen her hükümet neoliberal politikaları sürdürmeye devam etti. Bunun sonucu ise, ekonomik ve sosyal çöküşün derinleşmesiyle hükümetlerin meşruiyet krizlerinin süreklileşmesi ve kitlelerin düzene yabancılaşması oldu.
“Ulusal birlik” ya da “her şey sermaye için sevgilim”
Böyle bir ortama bir de IŞİD’in son bir yıl içerisinde gerçekleştirdiği dört saldırı eklenince burjuva partilerin hepsi “terörizme karşı savaş” ve “ulusal birlik” söylemine sarılarak safları sıklaştırma çabasına girişti. Bu kapsamda son bir yıldır OHAL yasasına başvurulmuş durumda ve demokratik ve sosyal hak mücadelelerine karşı da devlet tarafından baskı uygulanmakta. Öte taraftan da bir yandan özelleştirmelere devam edilirken bir yandan da eski rejim temsilcilerine yani yolsuzluğun “ağababasını” yapmış olanlara ekonomik af yasası çıkartılması planlanmakta.
Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi de iki ay önce “ulusal birlik” hükümetinin daha da güçlendirilmesi için çağrıda bulunarak Habib Essid hükümetine “aradan çekilme” çağrısı yapmış oldu. Essebsi tarafından önerilen planda yine Nida Tunus ve En-Nahda’nın (ki son kongrelerinde din ile devlet işlerini birbirinden daha da ayıracaklarını söyleyerek burjuva partiler nezdinde prestijlerini arttırdılar) yeni hükümetin temel parçaları olması düşünülüyor. Bunun dışında isteyen diğer partilerin ve bağımsız vekillerin de hükümette yer alabileceğini belirten Essebsi’nin en çok üzerinde durduğu ikili ise UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası) ve UTICA (Tunus Patronlar Sendikası). Burada UGTT’nin alacağı pozisyon gerek kurulması düşünülen yeni hükümetin akıbeti gerekse de Tunus sınıf mücadelesinin geleceği üzerinde belirleyici olacak. Ülkenin bağımsızlığını kazanmasında oynadığı rolden bu yana Tunus tarihinin en belirleyici kurumu olan UGTT’nin hükümette yer alması hükümetin meşruiyet propagandası yapmasını kolaylaştıracağı gibi sınıf hareketini daha da kontrol altına almasını sağlayabilir. Tersinden ise, 2011 yılından beri devlet aygıtının bekasından yana tutum alarak kitlelerin ekonomik ve sosyal dönüşüm beklentisine cevap üretemeyen sendika bürokrasisinin bir de hükümette yer alarak devlet aygıtıyla iyice bütünleşmesi işçi sınıfı tabanında önemli bir gerilim yaratabilir. Eğer bürokrasi elinin altında kontrol edemediği bir taban yoksa bürokrasi olmaktan çıkar. Evet, olası yeni hükümet üzerinden daha fazla spekülasyon yapılabilir… Ancak asıl önemli olan, gelecek hükümetin de programıyla diğer hükümetlerden ayrılmayacağı, “ulusal birlik” diye yutturmaya çalıştığı şeyin sermayenin birliğinden başka bir şey olmayacağı ve insanların yaşam koşullarında bir düzelme yaratamayacağıdır.
Ne yapmalı?
Tunus solunun en büyük yapısı olan Halk Cephesi “devrimin demokratik kazanımlarını savunuyoruz” söyleminin arkasına daha fazla sığınamaz. Hele ki, bir yıldır OHAL ile yönetilen bir ülkede! Aksi halde kitlelerin düzene yabancılaşması sola da iyice yabancılaşması ile sonuçlanacak. Tunuslu emekçiler ve gençler demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerle mücadele etmeyi sürdürüyor ancak her mücadele birbirinden yalıtık. İhtiyaç duyulan, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle, demokratik, ekonomik ve sosyal talepleri harmanlayan bir acil eylem programı çerçevesinde kurulacak bir birlik. Bu şekilde reformist Halk Cephesi üzerinde ve UGTT bürokrasisi üzerinde soldan bir basınç oluşturulabilir. Sadece bu şekilde, Tunuslu emekçilere düzene yabancılaşmalarının normal olduğu, zaten bu düzenin onların düzeni olmadığı mesajı verilebilir. Ve sadece bu şekilde Tunuslu kitleler devrimci süreçte inisiyatifi yeniden ellerine geçirebilir!
1 Daha detaylı bilgi için bknz. https://www.gazetenisan.net/2016/02/gorkem-duru-anlatti-5-yilin-ardindan-tunus/
Crisis Política en Túnez: depusieron al gobierno
El gobierno del Primer Ministro Habib Essid, al no poder obtener en el parlamento los votos de confianza para mantenerse en el poder, fue depuesto el 30 de julio de 2016. El gobierno de un año y medio pudo obtener sólo tres votos de apoyo mientras que los otros votos fueron repartidos en 118 de rechazo y 27 votos imparciales. El llamado para un nuevo “gobierno de unidad nacional” realizado por el presidente Beji Caid Essebsi hace dos meses fue el incidente que comenzó el proceso que llevó al gobierno de Habib Essid a pedir un voto de confianza para continuar. Durante dos meses Essid resistió las presiones para realizar dicha evaluación de gestión porque minaba su poder, pero finalmente cedió con el resultado temido.
La crisis política por mala administración
Habib Essid es el Primer Ministro de una coalición de gobierno formada por los dos partidos políticos tunecinos mayoritarios, a saber Nida Tunus (alianza del liberal-secularistas, burgibistas (por el líder de la independencia de Francia) y los sostenedores del viejo régimen) y En –Nahda (el partido tunecino de los Hermanos Musulmanes). Las críticas que se le hacen al gobierno de Essid incluye su inhabilidad para resolver las crisis económica y social del país, su falta de éxito para la generación de empleo, y su fracaso en proveer seguridad contra la amenaza de ISIS. En realidad estas críticas son insuficientes. El problema es aún más grave. Por ejemplo, la crisis económico-social que generó la dinámica revolucionaria en el país se ha ido desarrollando desde 2011. Si comparamos datos del 2011 y el 2015 veremos que la capacidad de compra de la clase media bajó en un 40 % mientras que el desempleo en cifras oficiales ha subido al 15,3 %, que es todavía menos que el desempleo entre los jóvenes que ronda el 30-35 %.
La demanda de trabajo, pan y libertad que hizo que las masas salieran a la calle en 2011 en Túnez, fue el resultado de la ruina creada por políticas neoliberales. Esto continuó luego del triunfo de la revolución. Esta es la causa de la crisis actual.
Por otro lado, las masas voltearon a la dictadura de Ben Ali, pero la izquierda tunecina y la central UGTT (Unión General de Trabajadores Tunecinos) les dieron la espalda a las masas. Estas direcciones enfatizaron la naturaleza democrática de la revolución y la necesidad de construir una “democracia”. Pero desalentaron y retrasaron las transformaciones sociales y económicas de fondo y anticapitalistas. Con lo cual contribuyeron a que los gobiernos pos 2011, continuaran con la aplicación de las mismas políticas neoliberales. Como resultado de esto, la crisis social y económica se profundizó, los gobiernos viven en una permanente crisis de legitimidad frente a las masas.
Unidad nacional o “te quiero pero quiero más al capital”
Aprovechando los cuatro ataques perpetrados por ISIS en el último año, todos los partidos burgueses han abrazado la causa de “combatir al terrorismo” y la “unidad nacional”. En estas circunstancias se han implementado leyes que decretaron un estado de emergencia que reprime toda manifestación por derechos democráticos y sociales. Mientras tanto, las privatizaciones se siguen realizando y se está discutiendo actualmente una ley para decretar una amnistía económica, que beneficiaría a los representantes del viejo régimen, en otras palabras, los predecesores de la corrupción al servicio de los capitalistas.
El presidente Beji Caid Essebsi llamó a fortalecer aún más al gobierno de “unidad nacional” hace dos meses. Un pedido indirecto al gobierno de Habib Essid de “quitarse del camino”. Una maniobra para intentar superar el desgaste político ante su pueblo. El plan sugerido por Essebsi implica establecer a Nida Tunus y EnNahda como componentes fundamentales del futuro gobierno. EnNahda en su último congreso ha declarado que defienden la separación de la religión del Estado y han rechazado el Islamismo político, para tratar de mejorar su imagen. Además, el presidente Essebsi afirmó que otros partidos y diputados independientes podrían también ser parte del gobierno y que la UGTT y la UTICA (Confederación Tunecina de la industria, el comercio y la manufactura) constituyen otros dos posibles componentes a ser sumados al gobierno.
Dicho esto, la postura que tenga la UGTT será decisiva para la suerte del gobierno y para el futuro de la lucha de clases en Túnez. Si la UGTT, la institución con más influencia en la historia reciente de Túnez, debido al rol jugado por la misma en la lucha por la independencia, se transforma en parte del gobierno, lo legitimará y, al mismo tiempo, buscará controlar a la clase obrera y el pueblo. También puede darse el escenario contrario. Desde 2011, los burócratas sindicales se han posicionado en favor de conciliar con los gobiernos y fueron incapaces de responder a las expectativas de las masas de una transformación social y económica. Su consolidación dentro del aparato del estado patronal puede también llevar a un incremento de las tensiones en la clase trabajadora. También es cierto que una burocracia que pierde el control de su base se desdibuja como tal y pierde su poder. Por lo tanto lo que es crucial aquí es que el programa del futuro gobierno no será diferente del anterior. Lo que se presenta aquí bajo el nombre de “unidad nacional” es nada más que la consolidación del capital y no hará nada para mejorar las condiciones de vida de la gente.
¿Qué hacer?
El Frente Popular, el agrupamiento más grande de la izquierda en Túnez, no puede seguir escondiéndose detrás de la consigna “estamos defendiendo las conquistas democráticas de la revolución”. Especialmente considerando el hecho de que este discurso tiene lugar en un país ¡que ha vivido bajo estado de emergencia este último año! Por otro lado, la clase trabajadora tunecina y la juventud continúan la lucha por sus derechos democráticos, económicos y sociales. Pero cada lucha es encarada sectorialmente y en soledad. Lo que se necesita es que la unidad sea construida en base a un plan de acción de emergencia que unifique todas las demandas sociales, económicas y democráticas a través de una perspectiva de independencia de la clase trabajadora. Es con esa unidad que la clase trabajadora podrá avanzar en sus logros y comprender que el sistema capitalista nunca trabajará para su beneficio. Y que sólo con independencia de clase y unidad las masas tunecinas podrán tener la iniciativa de nuevo en sus manos!!!
Government ousted in Tunisia
The Prime Minister Habib Essid’s government, unable to get the required amount of votes of confidence in the Parliament, was ousted as of last night (July 30, 2016). The one-and-a-half-year government could only get 3 votes of support while the remaining votes were shared between 118 rejections and 27 impartial votes. The call for a new “government of national unity” made by the President Beji Caid Essebsi two months ago was the incident that had started the process which brought Habib Essid’s government to undergo a vote of confidence. While Essid resisted to the pressures to submit his government under such evaluation for the last two months due to his fear of losing power, he eventually gave in and had to undergo the process of vote of confidence.
The crisis of mismanagement
Habib Essid is the Prime Minister of a coalition government formed by the two major political parties in Tunisia, namely Nida Tunus (the alliance of liberal-secularist, Burgibists and old rejime supporters) and En-Nahda (the Tunisian party of Muslim Brothers). The major criticisms against his government include his inability to resolve the economic and social breakdown in the country, his lack of success in increasing employment, and his failure to provide security against the threat of ISIS. While these criticisms are accurate, they are not complete. For instance, the economic and social breakdown that created the dynamics of revolution in the country has been going on since 2011. If we compare the data belonging to 2011 and 2015, we see that middle classes’ purchasing power decreased by 40% while the official unemployment rate has been around a high rate of 15,3%, which is still less than the employment among the youth that has been floating around 30-35%.1
The demand for work, bread and freedom that made the masses take the streets in 2010 in Tunisia had been the result of the wreck created by neoliberal policies. The masses overthrew Bin Ali, however the Tunisian left and the UGTT (Tunisian General Labor Union) turned their backs to the masses emphasizing the democratic nature of the revolution and the need to construct democracy before all. This discourse disregarded and put off the necessary economic and social transformations, which then allowed all governments that followed to continue with the same old neoliberal policies. As a result, the economic and social breakdown has only deepened; the legitimacy crisis of governments has become continuous and the masses have become alienated from the system.
“National unity” or “I love you but I love capital more”
Adding the four attacks carried out by ISIS within last year on top of this state of affairs, all bourgeois parties have embraced the “fight against terrorism” and “national unity” discourse and tightened their front. It is within these circumstances that the state of emergency laws have been implemented since last year and that the state has been repressing struggles for democratic and social rights. Meanwhile, privatizations keep on happening and a law that would grant economic amnesty is being discussed, which would benefit the representatives of the old regime, in other words the “forefathers” of corruption.
The President Beji Caid Essebsi called for further strengthening of the “national unity” government two months ago, which was also an indirect appeal to Habib Essid’s government to “get out of the way.” The plan suggested by Essebsi yet again involves establishing Nida Tunus and En-Nahda (these two lately pumped their prestige among bourgeois parties by stating in their latest congresses that they’d further separate state and religious affairs from each other) as the fundamental components of the government. In addition, Essebsi affirms that other parties and independent deputies could also become part of government and that the UGTT (Tunisian General Labor Union) and the UTICA (Tunisian Confederation of Industry, Trade and Handicrafts) constitute the two most likely additional components in his mind. That said, the position that the UGTT will take will be decisive both for the fate of the government to be formed and for the future of class struggle in Tunisia. If the UGTT, the most influential institution in the Tunisian recent history due to the role it played in the country’s struggle for independence, becomes a component of the government, it could facilitate the legitimacy propaganda of the latter and help better control the class movement. The reverse scenario is possible as well: Since 2011, the union bureaucracy has positioned itself in favor of the state and was unable to respond to the masses’ expectations for an economic and social transformation. Its further consolidation within the state apparatus could also lead to an increasing tension among the working class. It is true that the UGTT could create more speculations using further consolidated ties with the government. But it is also true that a bureaucracy that loses the bases of masses under its control will no longer be bureaucracy. So what is crucial to see here is that the programme of the future government will be no different than that of the last one and that what is being pushed here under the name of “national unity” is nothing more than the consolidation of capital and has nothing to do with improving people’s life conditions.
What to do?
The Popular Front, the biggest corpus of the Tunisian left, could no longer hide behind the discourse that goes “we are defending the democratic gains of the revolution,” especially considering the fact that this discourse takes place in a country has been run under a state of emergency for the last year! Otherwise the masses will be alienated from the system, and even more so to the Left. The Tunisian working class and youth continue to struggle for their democratic, economic and social rights but each and every struggle remains isolated from each other. What is needed is a unity to be constructed based upon an emergency plan of action that will blend all democratic, economic and social demands through the perspective of the independence of the working class. It is only with such unity that it would be possible to pressure the reformist Popular Front and the UGTT bureaucracy. It is with such unity that the working class could understand that their alienation from the system is normal; that the system would never work to their advantage. And it is only by doing so that the Tunisian masses could take the initiative back into their hands again!
La Turquie : le coup d’État avorté
“La Turquie est revenue du bord d’un précipice, grâce à mon peuple qui s’est mis devant les chars de combat “, commentait le Président Tayyip Erdogan à l’arrivée à Istanbul depuis sa résidence dans Marmaris, où il passait ses vacances et aussi où les putschistes voulaient l’éliminer. Si les masses civiles auraient sauvé le gouvernement constitutionnel dans le pays, la Turquie célébrerait aujourd’hui la fête des droits démocratiques. Mais pour le moment ce qui règne dans tout le territoire national c’est la répression brutale du gouvernement sur presque tous secteurs de la population et surtout sur les institutions de l’État.
Il y a pour le moment plus de 18.000 personnes gardées, 10.192 d’elles arrêtées (853 officiers militaires, 157 généraux – plus de la moitié du total-, 898 soldats, 751 policiers) dans l’administration, les entreprises publiques et les universités ; et des dizaines de milliers de fonctionnaires et des employés suspendus de leurs fonctions (60.000), en attendant des susceptibles de possibles arrestations et des jugements pour appartenir, selon le gouvernement, à ce que le Président et les juges appellent FETO (Organisation terroriste de Fetullah Gulen).
En réalité, d’abord ce qui a affaiblie et qui a mené à l’échec le coup d’État a été la “trahison” des généraux nationalistes laïques de l’armée. Bien que l’islamiste Mouvement de Servicio[1] soit la plus grande confrérie de la Turquie, ses adeptes fidèles militaires forment une minorité presque insignifiante à l’intérieur des Forces Armées, en tenant en compte la grande taille de la deuxième armée la plus puissante de l’OTAN (650.000 effectifs). Et en fait, ils projetaient le coup pour le mois de septembre de cette année avec l’espoir d’accumuler plus de forces contre le gouvernement. Cependant, ils ont reçu l’information sur les listes de purges que le gouvernement avait confectionnées et qu’il était prêt à procéder des arrestations à partir du 16 juillet. Cette information a été la raison par laquelle les putschistes ont décidé d’avancer son projet et de faire descendre dans la rue les chars de combat dans les principales villes. Ils ont arrêté le chef d’état-major et quelques généraux qui ne voulaient pas participer à l’aventure, mais ils n’ont pas réussi le soutien des nationalistes ni capturer le Président qui a été informé de la tentative putschiste et il a pu fuir une heure avant que les militaires soient arrivés a sa résidence. Après que le Président s’adressait au pays depuis son téléphone portable et il a appelé les gens à descendre dans la rue, et surtout après les appels des militaires de haut rang non-putschistes aux troupes pour qu’ils se retirassent à ses quartiers, la tentative a échoué.
Pourquoi les nationalistes anti-Erdogan n’ont-ils pas participé au coup d’État ?
Par plusieurs raisons. D’abord, parce que c’était le même Fettullah Gulen, qui en 2007 a collaboré avec le gouvernement d’Erdogan et presque a dirigé, à travers des procureurs et des juges islamistes proches à lui, une autre purge avec le jugement et le châtiment de centaines de militaires nationalistes kemalistes[2]qui ont été emprisonnés pendant des années. Quand Erdogan a rompu avec Gulen en déclarant qu’il l’avait “trompé” sur les intentions putschistes de ces militaires, la justice a laissé en liberté les emprisonnés et les a acquittés des accusations. Aucun d’eux n’a pu revenir à sa carrière militaire, mais ses collègues se sont vengés des partisans de Gulen par sa collaboration dans la répression du secteur kemaliste. Une autre raison c’est que les nationalistes ont possiblement pensé qu’un gouvernement militaire dirigé par les islamistes du Mouvement de Service serait beaucoup plus anti-laïque et extrémiste que celui-là de l’AKP[3].
Pourquoi la rupture entre les islamistes ?
Le plus curieux c’est que un secteur du mouvement islamiste (la confrérie de Gulen) a réalisé la tentative putschiste sur un autre secteur du même signe, celui-là de Tayyip Erdogan du gouvernement de l’AKP. En fait, les deux secteurs islamistes ont été jusqu’à il y a 8 ans alliés inséparables contre les pouvoirs économiques et financiers traditionnels. La bourgeoisie laïque, créée et gâtée par la bureaucratie kemaliste s’est toujours alimentée des politiques du capitalisme d’état. Mais quand l’économie centraliste, à la fin des 70, est entré dans un processus de crise structurelle et déjà n’avait pas d’autre choix que s’intégrer sur le marché globalisé, la faible bourgeoisie islamiste a trouvé des nouvelles possibilités d’obtenir de crédit ( saoudites, qataris, etc..) et aux nouveaux marchés au Proche-Orient et en Asie : elle s’est économiquement fortifié (en devenant les dénommés Tigres de l’Anatolie), mais aussi politiquement pour disputer le pouvoir. Malgré que la bourgeoisie laïque s’accrochât aux militaires kemalistes qui ont puni plusieurs fois les courants islamistes, finalement le parti de Tayyip Erdogan, le Parti de la Justice et le Développement est arrivé au pouvoir en 2003, avec le soutien du courant de Gulen, et avec un discours de démocratie et de liberté contre un “état-bourreau”.
Gulen, toujours sans aucune fonction officielle, a aussi encouragé Erdogan à limiter les pouvoirs de l’armée dans le régime en changeant la composition du tout-puissant Conseil de Sécurité Nationale en faveur des membres du gouvernement contre les commandements militaires, en élevant le rang de les officiers les plus religieux et en mettant à la retraite les autres, etc.. Et en 2007 il a collaboré avec le gouvernement d’Erdogan (grâce à ses procureurs et des juges islamistes proches) dans la purge, le jugement et le châtiment de centaines de militaires nationalistes prétendument putschistes.
Le Mouvement de Service contrôle des centaines d’entreprises, certains d’entre elles multinationales, a des investissements financiers et industriels aussi à l’intérieur du pays qu’à l’étranger, est hégémonique sur quelques marchés à l’intérieur et à l’étranger, possède un grand réseau d’écoles et d’universités dans tout Proche-Orient et à l’Afrique (plus de 2000 écoles dans 120 pays, la moitié en Turquie), dirige quelques médias (45 journaux, 16 canaux de TV, 29 maisons d’édition), etc..
Par ailleurs, les nouveaux riches de l’AKP se sont bénéficié des investissements publiques, des privatisations, des adjudications de grands travaux publics, ont eu l’accès au crédit bon marché de la banque turque et ils veulent occuper une meilleure place dans la bourse. Cependant, ce n’est pas une distribution ni pacifique ni toujours “juste” pour ceux-ci. Les contradictions entre la plus grande confrérie de Gulen et la confédération de sociétés islamistes autour de Tayyip Erdogan ont été tendues il y a longtemps et encore plus avec les bons résultats de la croissance économique. La rupture est venue quand les deux secteurs ont essayé de s’imposer des institutions de l’État et surtout avec les enregistrements qui ont diffusé les adeptes de Gulen en décembre 2013 qui démontraient la corruption de quelques membres du gouvernement et du premier ministre Erdogan.
Alors que faut-il faire maintenant ?
D’abord, les vainqueurs veulent, selon ses termes, “extirper le cancer depuis sa racine” avec des purges et des arrestations de milliers de supposés partisans de Gulen. Cependant, les partis de l’opposition, les ONG’s, les syndicats et jusqu’aux organisations patronales craignent l’étendue possible de la répression vers des secteurs démocratiques. Le régime d’exception, déclaré dans tout le pays, autorise le gouvernement à agir par décret-loi, fortifie cette méfiance. Et tout cela a créé évidemment une atmosphère d’instabilité dans la vie politique et économique. Le prix du dollar a monté de moins de 2,90 lyres turques à plus de 3 dans trois jours. La bourse a perdu plus de 6 %, qui marquent le départ du capital étranger de court terme par la méfiance dans les investissements malgré les déclarations rassurantes du directeur de la Banque centrale turque. S&P a baissé la note de la Turquie du BB + au BB. Et naturellement, après les attentats terroristes, les putschistes ont frappé sérieusement le tourisme déjà très affaiblie.
Il faut être très naïf espérer que cette traînée de poudre ne brûle pas à la classe ouvrière. C’est une opportunité tombée du ciel pour la bourgeoisie groupée autour de l’AKP, qui veut nettoyer ce qui reste du mouvement ouvrier indépendant. Il prépare le terrain pour le chemin pour caractériser n’importe quelle tentative de syndicalisation, n’importe quelle grève ou résistance, ou la même l’action de travailleurs démocratiques, comme une manifestation du terrorisme du FETO ou comme une défense du coup d’État. Dans ce sens, le bonapartisme a fortifié ses arguments politiques et idéologiques et ses dispositifs administratifs et il laisse entendre clairement que si ces mesures deviennent insuffisantes, il pourrait mobiliser des pouvoirs favorables à (la loi de la) Sharia. Par exemple, si ses forces de police deviennent insuffisants, le gouvernement a déjà exprimé son intention de réduire les conditions requises de contrôle d’armes qui permettent à des civils à les porter avec permission.
Le processus en cours c’est clairement un conflit de classes. Quelques secteurs de la bourgeoisie donnent soutien à la “terreur constitutionnelle” avec l’espoir de partager une partie du butin. Ceux qui ont été intégrés dans l’économie mondiale, bien qu’ils disent se sentir honteux sur l’état de la démocratie turque devant l’UE et les États-Unis, ils se rétrécissent de peur et ils essaient de gérer ses entreprises dans les actuelles conditions. Les secteurs de la petite bourgeoisie, qui sont entrés dans une frénésie de rage avec les effets de la crise, ont maintenant une opportunité réelle d’obtenir des positions et de devenir riches et ils sont disposés à purger n’importe quel travailleur au-dessous de ceux-ci, n’importe quel progressiste laïque, n’importe quel socialiste ou révolutionnaire, et n’importe quelle organisation révolutionnaire et démocratique en incluant les syndicats. Ces secteurs ont un leader et uniquement ils ont besoin un de ses signaux pour agir. Certains n’attendent même pas ce signal et déjà ils essayaient d’établir son propre ordre dans les quartiers et les villes.
Ce qu’il manque maintenant c’est la direction de la classe ouvrière. Les travailleurs n’ont pas besoin des fronts démocratiques de caractère indéfini. En contrepartie, ils ont besoin d’une direction solide, décidée et courageuse qu’elle puisse mobiliser les masses pour pousser une révolution politique et un gouvernement des travailleurs. Ce sont les conditions uniques pour l’établissement de vraie liberté démocratique en Turquie. À la fois, il faut être conscient que cet objectif seulement peut être construit à dans et depuis les mobilisations de masses. Les socialistes doivent travailler sans cesse vers cet objectif.
ITUC 2016 Raporu: Küresel sermayenin yeni sömürü metotları
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) 2016 yılının ilk yarısında iki önemli rapor yayınladı. Bunlardan ilki olan Küresel İşçi Hakları İndeksi, 141 ülkede işçilerin yaşam koşullarını inceleyerek ülkelerin işçi hakları karnesini çıkarıyor. İndeks, Belarus, Çin, Kolombiya, Kamboçya, Guatemala, Hindistan, İran, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde protestoların bastırılma biçimleri, toplu sözleşme haklarının gasp edilmesi, iş kazaları ve işçi ölümleri gibi veriler üzerinden sömürünün boyutlarını ortaya koyuyor. İndekste Türkiye’ye özel bir atıf var, zira Türkiye “işçiler için en kötü 10 ülke” listesine adını yazdırmış vaziyette. Raporda, Türkiye’deki hak ihlallerini aktarıldığı bölümde, KESK üyelerinin sendikal faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle yargılandığı, 284’ünün görev yerinin değiştirildiği, 403’ünün de görev yeri değişikliğine zorlandığı, 102’sinin gözaltına alınıp tutuklandığı vurgulanıyor. Bursa’daki Renault fabrikasında zam talep ettikleri için işten atılan işçilerin direnişi, sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan Hugo Boss ve SF Deri işçilerinin mücadelesine de raporda yer veriliyor.
Yayınlanan ikinci raporda ise küresel sermayenin işgücünü daha da ucuzlatma, işçiye daha da az ödeme saikiyle geliştirdiği yeni metotlar aktarılıyor. Raporda Apple, Samsung, Mc Donalds, Nestle, H&M gibi şirketlerin kârlarını artırmak için girdiği dolambaçlı yollara ve neoliberal hükümetin bu şirketlere sağladığı yasal paravanlara yer veriliyor. Bunlardan en dikkat çekici ve vahim noktaları aşağıda aktarıyoruz:
- Dünyanın en zengin yüzde biri tüm zenginliğin yüzde 99’una sahip. Dünya çapında küresel ticaret parmakla sayılabilecek kadar az sayıda şirket tarafından yönetiliyor. Ancak işçilerin yalnızca %6’sı bu şirketler tarafından istihdam ediliyor. Bu demek oluyor ki %94’ü taşeron şirketlerce, kim için üretim yapıldığından dahi habersiz şekilde istihdam ediliyor. Peki, bu nasıl mümkün oluyor? Samsung, McDonalds ve Nestle’nin de içinde bulunduğu 50 çokuluslu şirket, yasal olarak kendisiyle doğrudan bir bağı olmayan tedarik zincirleri biçiminde organize ettiği iş modeliyle çalışıyor. En ucuz işgücünün olduğu ülkelere yatırım yapıyor, tedarik ağında onlarca illegal yavru şirket üzerinden ürünü pazara sunuyor. Hem üretim hem dağıtım zincirinde onlarca şirket sürece dahil oluyor. Bu şekilde 50 şirketin küresel tedarik zincirlerinde 116 milyon işçiden oluşan ‘gizli işgücü’ istihdam ediliyor. Bu sırada 50 dev şirket, illegal yavru şirketlerin ne vergisinden ne de bu ülkelerde asgari ücrete çalışan işçilerin yaşam koşullarından sorumlu oluyor. Düşük ücretlere dayanan kârlarını merkezden yönetirken, üretimini yaptığı yerlerde asgari geçim ücretine ya da güvenli ve güvenceli çalışmaya karşı çıkıyor ve kayıt dışı çalışmayı, hatta kölelik ilişkisini görmezden geliyor. Bu 50 şirketin tedarik zincirini kurduğu ülkelerin yüzde 70’inde grev hakkı bulunmuyor ve yüzde 60’ında da toplu iş sözleşmesi tanınmıyor.
- Şirketler bu metotla işçi ücretlerini o kadar azaltabiliyorlar ki, raporda bu durum bir tişört örneğiyle anlatılıyor. Şöyle ki, 29 avroya üretilen bir tişörtün Bangladeş’te üretilmesi için hammaddesine 3.40 avro harcanırken, Bangladeş’teki şirketin kârı 1,15 avro, tişörtün pazara sunulması için lojistik hizmetlerine 2,19 avro harcanıyor. Satış işlemleri, tişörtün satıldığı mağaza kiraları her şey çıkarıldığında 17 avrosu şirket patronun cebine girerken, geri kalan 12 avronun içinden şirketlerin kâr payları ve üretim maliyetleri çıkarıldığında sadece 0,18 avro işçi ücreti olarak ödeniyor.
Rapor açıkça ortaya koyuyor ki, aslında 25 şirketin 387 milyar dolar tutarındaki nakit kârıyla bu şirketlerin toplam 71,3 milyon gizlenmiş işgücüne yılda 5.000 dolardan fazla ücret artışı sağlayabilirdi. Dahası Amazon, Walmant ve Walt Disney’in de içinde olduğu ABD’deki 24 şirketin toplam serveti Kanada’yı satın alabilir durumda. Foxconn, Samsung ve Woolworths’un da içinde bulunduğu Asya’daki dokuz şirketin toplam 705 milyar dolar tutarındaki geliri, Birleşik Arap Emirlikleri’nin gelirine eşdeğer. Ayrıca rapora göre, sadece Apple bile sınır ötesi varlıklarına uygulanan federal gelir vergisinde 57 milyar dolar civarında vergi kaçırıyor. Hükümetler dünya çapında uygulanan vergi kaçırmanın bir aracı olarak offshore sisteminin farkındalar ve vergileri servetten değil, tüketim maddelerinden tahsil ediyorlar. Bu da işçilerin daha da yoksullaşması demek.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu raporunu kapitalist açgözlülüğün sona erdirilmesi çağrısıyla bitiriyor olsa da, bu sömürü ağı bir avuç ceo’nun insafına bırakılamayacak kadar vahim. Kapitalizm her geçen gün organize bir suç ve sömürü şebekesi olarak palazlanıyor ve kapitalizmin ilgasından söz etmeksizin bu sömürü zincirini kırmak mümkün olmayacaktır.
Kitleler sokakta…
Türkiye “darbeler tarihi”nde bu defa bir ilk yaşanmış ve kitleler darbeye karşı sokağa dökülmüş, hatta tankların üzerine çıkmış, zaman zaman ateş altında kalsalar da askerlerin silahlarını bile ellerinden almışlardır. Dışarıdan bakıldığında “demokrasi yanlısı” her insanın “İşte, nihayet..!” diyerek taşkın bir neşe ve heyecana kapılmaması ve “peki, biz niye yoktuk?” diye sormaması mümkün değil. Bu, “direnişi” pek çok yönüyle ele almak gerekiyor; en başta da yarattığı tehlikeler ve taşıdığı olumlu olumsuz potansiyeller açısından. Ancak soruna uzaktan ve “saf demokratik ilkeler” veya “pasif kitlelerin sokağa çıkmasına” duyduğumuz genel hayranlık açısından bakmak bizi yanıltabilir, en azından gerçeğin pek çok boyutunu gözden kaçırmamıza yol açabilir. Bu nedenle sorunun soyut ilkesel değil, somut devrimci-politik bir bakış açısıyla ele alınması zorunludur.
Ya Allah…
Öncelikle şu somut gerçeği vurgulayalım: Sokağa dökülenlerin çok önemli bir bölümünün “demokrasi” yanlısı değil, RTE yanlısı olduğu açıktır. Mehter marşları eşliğinde atılan “Ya Allah Bismillah…!” vb. sloganların, tekbirlerin veya açık havadaki zikir ayinlerinin, kullanılan söylem ve simgelerin “demokrasiyi savunma” heyecanı ve talebiyle ilgisi yoktur. Üstelik o gece yakından izleme fırsatı bulanların da gördüğü üzere sokağa çıkanların bir bölümü bırakın darbecileri, kılığı kıyafeti kendilerine benzemeyenlere karşı bile düşmanca ve saldırgan bir tavır içindeydiler.
Çok büyük bölümü itibariyle bu kitlelerin demokrasi anlayışları, AKP’nin iktidarda olması ve orada kalmasıyla sınırlıdır. Yani hâlâ sürmekte veya sürdürülmekte olan “demokrasi nöbeti”, bu anlamda anlaşılabilir bir “demokrasi” eylemi, kendi seçtiklerini koruma mücadelesidir. Ancak “Ne yapalım onların demokrasi anlayışı da bu, üstelik darbeye de karşı çıktılar!” deyip geçemeyiz. Çünkü bu anlayışa göre demokrasi, bir dizi toplumsal, ekonomik, politik ve dini-mezhebi nedenle, AKP’nin oy çoğunluğuna sahip olduğu sürece geçerlidir ve aynı anlayışın, “Tayyipçi” olmayanları veya “modernleri” milletten saymama, “yerli” olarak görmeme gibi bir “kusuru” ve “hainlere karşı” daha baskıcı bir rejim talebi vardır. Zaten önderlik eden çekirdek bölümü itibariyle yakın bir zamana kadar demokrasiyi “Allaha şirk koşmak” olarak gören bu kitleden en azından bugün için fazlasını beklemek abestir.
Ancak burada asıl “tehlikeli” unsur, her şey olup bittikten sonra, aynı seçim dönemlerinde olduğu gibi, bu defa büyük şehirlerin “yasak meydanlarında” Devlet-Saray yanlısı televizyonların günlerdir yayımladığı gösterilere gelen veya getirilen ve de “demokrasi nöbeti” gerekçesiyle orada duran veya tutulmaya çalışılan kitlenin kendisi değildir. Zaten Türkiye sağı, ardında devlet desteği (En azından mahalle karakolu) olmadan sokağa çıkma alışkanlığına sahip değildir. Bu kitle, görevi her defasında halkı eve göndermek olan polisin bu defa halkı dışarı çağırması sonucu, yani devlet garantisiyle sokağa çıkmıştır. Darbenin farklı sonuçlanması halinde bu kesimin en azından yüzde doksanının evlerine kapanacağı veya bir bölümünün bu defa “Hoca Efendi” lehine sokaklara döküleceğini rahatlıkla tahmin edebiliriz.
Bu nedenle soruna, tek başına bu kitlenin gerici eğilimleri veya demokrasi anlayışı ve (moda tabirle) “zihniyeti” açısından bakamayız. Bu sokak hareketinin asıl tehlikeli yönü ve olumsuz potansiyeli önderliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, “milliyetçi-mukaddesatçı”, yani Türkiye gericiliğinin bütün renklerini bünyesinde toplamış bir önderliktir. Bunlar, darbecilerin tereddüte düşmesi ve darbenin kapsamının anlaşılmaya başlamasıyla birlikte tanklara ve darbeci askerlere karşı polis eşliğinde harekete geçen, kısmen silahlı oldukları söylenen Saray’a bağlı milisler ve kimi İslamcı örgütlere bağlı militanlardır. Bu öncü-militan gücün önümüzdeki dönemde bütün muhalif hareketlere, mesela yeni bir “Gezi”ye, Gezi benzeri bir harekete veya az çok geniş çaplı herhangi bir muhalif eyleme, “FETÖ”cü bir “darbe girişimi” olduğu gerekçesiyle, elbette Saray’dan alacakları talimatlarla ve polisle ortak bir organizasyon içinde saldırma ihtimalleri yüksektir. Bu ihtimal, sözü edilen güçlerin silahlandırıldıkları ve silahlandırılacakları söylentileri doğruysa (İnanmamak için hiçbir neden yok) giderek daha da tehlikeli bir hal alacaktır.
Yobazlar bizi keser mi..?
Burada yapılmaya çalışılan “Ay, yobazlar bizi kesecekler…!” edebiyatı değildir. Askeri darbelerin, örgütlü emekçilerin kitlesel biçimde hayatı durdurup sokakları ve bütün stratejik noktaları ele geçirmesiyle, bir direnişin ötesinde saldırıya geçmesiyle engellenebileceğini tarih bize öğretmiştir: 1917 Rusyası’nda Kornilov’a karşı Petrograd işçilerinin barikatlara koşması; 1920 Almanyası’nda Kapp darbesine karşı Berlin işçilerinin genel grevi; 1936 İspanyası’nda Franco ayaklanmasına karşı İspanyol işçilerinin bütün askeri birlik ve garnizonları kuşatması ve silah depolarını ele geçirmesi… Örneklerimiz bunlardır. Bu örnekler günümüzde yine sınıf temelli, ancak çok daha zengin biçimler alabilir. Ancak her sokak hareketine ilerici, demokrat, devrimci karakterini kazandıran, hareketin kendiliğindenliği-kitleselliği ölçüsünde hemen her toplumsal eğilimi barındırsa da (Hatta bazen bazı gerici eğilimleri) esas olarak o hareketin özgürlük, eşitlik ve siyasi demokrasi talep eden yönüdür. Yoksa sokakta devrimci olanla karşıdevrimci olan arasında hiçbir fark kalmazdı. Sokakta gördüğümüz her sivil kalabalığı, rejime veya bir darbeye karşı çıkmış olsalar bile sadece “biçimsel bir nesnellik” nedeniyle bağrımıza basmamız mümkün değildir. Gerici güçler arasında, kitlelerin de çeşitli biçimlerde kullanıldığı çatışmaların varlığı malûmdur. Bu nedenle çatışan güçlerin öznellikleri, hangi hedefler doğrultusunda çatıştıkları, neyi amaçladıkları ve “bize” ilişkin niyet ve tutumları çok önemlidir. Saf bir “demokrasi” olmadığı gibi sadece “sokakta” geçtiği için hayranlıkla bakacağımız saf bir kitle hareketi de yoktur. Ancak yukarıda dile getirdiğimiz ölçütlerle sokakta cereyan edenleri anlamamız, ayırt etmemiz ve bunların sonucunda bağımsız ve devrimci bir tavır takınmamız, darbelere karşı önderlik mücadelesine girişmemiz mümkündür. Ve yine ancak bu şekilde Türkiye’de gericilerin arasındaki mücadelelerde kendimiz olmayı, “taraftar” olmadan taraf olmayı; mesela Suriye’de Esat hanedanının burjuva despotluğuna karşı ayaklanan devrimci halk hareketiyle, IŞİD, Nusra, Fetih Ordusu, Abdülhamid Han Tugayı vb. selefi-İslamcı ve faşist muhalefeti ayırt etmeyi başarabiliriz.
Kitlelerin bir darbeye karşı sokağa çıkması karşısındaki tavrımız başta da söylediğimiz gibi, sadece “ilkesel” değil, aynı zamanda “devrimci ve politik” olmak zorundadır. Hani hep deriz ya, her şey görüntüden ibaret ve dümdüz olsaydı öyle diyalektiğe falan ne gerek kalırdı..!
Demokratlık ve gerçek demokrasi…
Anlaşılacağı üzere sorun basitçe, Saray’ın çağrısına uyarak ve devlet desteğiyle sokağa çıkan insanların “gerçek demokratlar” olup olmadığı değildir. Zaten bu memlekette “demokratlık” netameli bir konudur. Bırakın demokrasinin “sınıfsal boyutları ve karakteri” meselesini, en “düz” haliyle bile ele alındığında, milliyetçiliğin hemen her siyasi eğilimi kestiği bu toplumda, o demokratları CHP’nin 24 Temmuz’daki Taksim mitinginde bile çok fazla bulamazsınız. Pek çok demokratın bazı konular ve durumlarda adeta ışık hızıyla nasıl bir faşiste dönüştüğünü görmekteyiz! Yani bu memleketin “demokrasi” bağlamında sadece “havuz medyası”, mesela bir “Akit” sorunu değil, bir de “Sözcü” sorunu vardır…
Buradan kalkarak “sokaktaki kitleler” meselesini soyut bir demokrasi anlayışı veya “bizi kesip kesmeyecekleri” endişesi üzerinden değil, sınıf mücadeleleri, siyasi önderlikler, toplumsal kurtuluş ve özgürleşme sorunu açısından ele almak şarttır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, konumuz bir darbe teşebbüsüne karşı şu veya bu zamanda ve şu veya bu saikle de olsa sokağa çıkmış kitlelerdir ve onlar fiziksel ve zihinsel olarak kazanılmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Üstelik bu kitle, toplumsal, politik, ekonomik ve dinî bin bir yanılsama neticesinden sahte bir “cemaat dayanışmasının” kıskacına sokulmuş, ancak gerçek çıkarı, kurtuluşu ve özgürlüğü başka bir yerde olan milyonlarca işçiyi, emekçiyi ve yoksulu içermektedir. Bu nedenle öncelikle onlara şu anda tuttuklarının gerçek bir “demokrasi nöbeti” olmadığı, demokrasi mücadelesinin kendi sınıf düşmanlarının kapısını bekleyerek veya iktidarını koruyarak kazanılamayacağı; zaten darbeye kalkışanların bugünkü iktidar sayesinde, onunla işbirliği yaparak devletin, ordunun ve toplumun en kritik noktalarını ele geçirdikleri, bugünkü iktidarla, geçmişleri bir yana, en az on yıllık bir ortaklıkları olduğu; üstelik darbenin en başında, o, yıllarca toz kondurulmayan “mübarek zatın” ve “alnı secdeden kalkmayan” (gözleriyle namaz kılsalar da..!) adamlarının bulunduğu; sırada benzer işlere teşne başka tarikat ve cemaatlerin olduğu; darbenin de, OHAL’in de esas olarak kendilerine karşı yapıldığı ve ilan edildiği; sermayenin bir diktatörlük biçimine karşı bir başka biçiminin nöbetini tutarak kurtuluşun mümkün olamayacağı sabırla anlatılmalıdır. Çünkü nihayetinde, en düşük ücretlerle ve uzun saatler boyunca her türlü haktan hukuktan yoksun kayıtdışı, taşeron, kiralık işçi olarak çalıştırılıp kıdem tazminatlarına el konulacak olanlar ve inşaat tepelerinden düşüp ölenler onlardır. Bu insanlara, şu andaki siyasi inançları ne olursa olsun gerçek demokrasinin, kendilerini birer ücretli köle olmaktan çıkartıp “devletin kendisi” haline getirecek bir İŞÇİ DEMOKRASİSİ olduğunu söylemeliyiz.
Tanklara tırmanmak, genel grev, ama nasıl…?
Tabii, bütün bunlar, bu acil durumda hayal ürünü hikâyeler gibi gelebilir. Ancak söylediğimiz hiçbir şey acilen yapılması gereken ittifakların, kurulması gereken birliklerin, işe eldekilerle başlamanın önünde engel değildir. Zaten bunlar, sembolik olmanın ötesinde etkili biçimde bugüne kadar yapılmadıysa işimiz, imkânsız olmasa bile zor demektir. Hem gelenin “faşizm” olduğunu söyleyip hem de bu halde olmak, üstelik de “burnundan kıl aldırmamak” tuhaf bir durumdur. Mücadelenin başlangıç noktası, Cemaatçi temizliğinden çok daha fazlasını “vaat eden” OHAL’e ve Saray rejimine karşı mücadeledir. Ancak, darbelerin kapısı açılmıştır. Nihayetinde dönüp dolaşıp yine bizi vuracak olan bir başka askeri darbe karşısında sokağa çıkmak, tanklara tırmanmak ve siyasi bir genel grevle hayatı durdurmaktan başka bir çare olmadığı ve bunun ancak birleşik-örgütlü güçlerle mümkün olduğu gün gibi ortadadır. Bu mücadelenin özünün bir sınıf mücadelesi olduğunu göremeyenler, en radikalinden demokrat, devrimci veya en sıkı laiklik yanlıları olsalar bile boşa konuşmaktadırlar.
Marx’ın o özlü sözünü bir kere daha hatırlatalım: Devlet içindeki bütün savaşımlar… çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir…
Evet, bütün bunlar sınıf mücadelesinin birer parçası ve yansımasıdır. Gerçek özgürlüğü ve demokrasiyi kazanmanın, tehlikeleri bertaraf etmenin ve potansiyelleri tarafımıza çevirmenin ve “karşı taraftaki” emekçileri kazanmanın sınıf esasına dayalı bir mücadeleden başka yolu yoktur…
Sol ve alanlar – I
Darbe girişimi, girişimle birlikte kitlelerin sokaklara ve alanlara çıkması ve nihayet CHP’nin düzenlediği 24 Temmuz Pazar mitingine katılım konuları sol çevreler içinde pek çok tartışmaya yol açtı, iyi de oldu. Dile getirilen görüşlerin, yapılan polemiklerin pek çoğu sol hareketin büyük bölümünün gerçeklikten ne denli uzak, emekçi kitlelerin devrimci önderliğinin geliştirilmesi görevine ve zorunluluğuna ne kadar yabancı olduğunu ortaya çıkardı. Darbe girişimi karşısında, AKP yandaşları sokağa dökülürken şaşkın ve felçleşmiş halde televizyonların başında gelişmeleri izlemekle yetinen devrimci ve demokrat çevrelerin önemli bir bölümü, bu tutumunu “sorumlu davranmak” veya “emekçiler, kendini ezen bir hükümeti savunmak için neden sokaklara çıksınlardı ki” gibisinden gerekçelerle haklı göstermeye bile kalktı. Bu tip yargılara en güzel yanıtlardan birini, bir metal işçisinin Evrensel’in web sitesinde yayınlanan bir mektubu veriyordu: (Alanlarda) “AKP’nin müziklerinin çalınıyor olması son günlerde birçok çevreyi rahatsız etti. Bu hoş olmadı. Ama burada tek hata AKP’nin değil. Sol diyebileceğimiz çevreler iyi bir sınav vermedi. Onlar her ne olursa olsun alanda olması lazımdı. Alan hâkimiyeti böyle bir konuda AKP’ye bırakılmamalıydı.”
Sol hareketin bu felç halinin temelinde, kendi kurduğu, sınıf mücadeleleri dinamiğini değerlendirebilmekten uzak, tamamen üst yapısal alana sıkıştırılmış şeması yatıyor. “Rejim, RTE’nin önderliğinde ve AKP’nin elinde giderek diktatoryal ve İslami-faşizan bir nitelik kazanıyor; bütün mücadele bunun durdurulmasına ve ‘Demokrasi, şimdi’ hedefinin gerçekleştirilmesine yönelik olmalıdır”. Böyle bir şemayla, ne burjuvazi ve egemen politik yapılar arasındaki çelişkiler, ne bunun yarattığı rejim krizinin emekçi sınıflar ve küçük burjuva yığınlar üzerindeki etkileri ve tabii ne de devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin bulunmaması halinde politik gelişmelerin alabileceği yönler görülebilir, hesaplanabilirdi.
Bu şemanın katılığı, tarihin okunması ile gerçekliğin kavranması arasındaki mesafenin açıklığıyla birleşince, ortaya felç halinin meşrulaştırılmasına yönelik tuhaf savlar çıktı. Örneğin, (1917’de karşıdevrimci general Kornilov’un gelişmekte olan devrimi ezmek için başlattığı saldırıya karşı, muhalefette olan Bolşeviklerin, iktidardaki sosyal demokrat Kerenski hükümetiyle birlikte savaşmaları örneğinden hareketle), ne darbecilerin sürmekte olan bir proleter devrimine saldıran Kornilov birlikleri, ne de RTE’nin devrimci demokrat bir iktidarı korumaya çalışan Kerenski olmadığı gerçeğinden hareketle, bizim “Bolşeviklerimiz” evde kalmayı tercih ettiler. Ne tuhaf bir metot! Tarihi, iktidar ve muhalefetteki politik güçlerin ve kişilerin ideolojik-politik fotoğrafına bakarak okumak ve bu donuk imgeyi bir yöntem olarak kalıplaştırmak… Oysa bu fotoğrafın asla bir daha tekrarlanamayacağını unutuyorlar.
Yukardaki “teorik” açıklama, kendi felç halini, “işçilerin kendilerini ezen bir hükümeti darbeye karşı koruma isteksizliği” diye meşru göstermeye çalışanların yargısıyla aynı. Kerenski’de Bolşevik partiyi yasaklamaya, liderlerini tasfiye etmeye çalışıyordu, ama Bolşevikler Kornilov’a karşı sokaklara çıkmakta tereddüt etmediler. Zira, onların korudukları Kerenski hükümeti değildi; onlar Çarlığın yıkılışıyla birlikte edindikleri demokratik ve devrimci mevzileri korumaya atılmışlardı. Bu mevzilerin yaygınlaşması veya daralıyor olması önemli, ama belirleyici değil. 15 Temmuz askeri darbe girişimi, başarılı olması halinde, sınırlılığından ve RTE elinde daraltılıyor olmasından ne denli şikayetçi olursak olalım, işçilerin, emekçilerin, devrimci ve demokratik hareketin kullandığı, yararlandığı mevzilerin tahribatıyla sonuçlanacaktı. Sendikaların, sosyalist, sosyal demokrat ve ilerici partilerin, toplumsal hareketlerin, her türlü ulusal ve azınlık çevrelerinin, parlamentonun, vb. üzerinden tanklar geçecekti. Bu mevziler korunmalıydı. (Yoksa darbenin ülkeye yeni demokratik ve devrimci açılımlar getirebileceği mi umut ediliyordu?) Bunu (gerçek Bolşevik tarzda) başarabilseydik, bugün sınıflar mücadelesinde çok daha farklı, çok daha ileri bir noktada olabilirdik. Bunu başarabilen kitlelerin gücü ve yarattığı yeni politik dinamikler, rejimin yeniden belirlenmesinde emekçi kitlelerin son derece lehine yeni süreçler başlatabilirdi. Ama inisiyatif iktidara ve onun kitlelerine terk edildi. Şimdi RTE’nin bu dinamikten Bonapartist politikalarını güçlendirmekte yararlandığından, demokratik kazanımları yok etmeye yönelmesinden şikâyet ediyoruz… Sol hareket, politikanın, sınıf mücadelesinin “boşluk” tanımadığını ne zaman kavrayabilecek?
Sol ve sosyal demokrat hareket, geneli açısından, darbe girişimine karşı sokağa çıkmadı, çıkma çağırısı da yapmadı. Şüphesiz kendi tarihinin acılarından hareketle bir askeri darbeye destek vermekten uzaktı, ama yukarıda andığımız kendi statik, donuk şeması ve bu şemanın ortasındaki (çok haklı) RTE karşıtlığı nedeniyle gelişmeleri ve sonuçlarını seyretmeyi yeğlemekle yetindi. Bugünkü “milli uzlaşma” görünümlü Bonapartist “yeniden inşa” sürecinin açılabilmesini olanaklı kılan büyük bir hata oldu bu. “Ama, işçiler, emekçiler ve gençler de kendiliklerinden sokağa çıkmadılar” denebilir. Yanlış, bir kısmı çıktı, çünkü onların önderlikleri vardı (RTE ve AKP) ve onlar sokak çağırılarını yaptılar. Çıkmayanlar ise ilerici, demokrat, devrimci kesimlerdi, çünkü onların önderlikleri, başta CHP, HDP ve sendikalar olmak üzere, bırakın sokak mücadelesi çağrısını, darbeyi kınamak için bile girişimin ilk sallantı belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar beklediler. Ne de diğer devrimci ve sosyalist çevrelerden gelen bir çağırı duyuldu.
“Ama Gezi de bir kendiliğinden patlama değil miydi?” Evet, ama birkaç farkla: Birincisi, Gezi ayaklanması tanklara karşı bir savunma değil, hükümet politikalarına karşı bir saldırıydı. İkincisi, ayaklanma başlar başlamaz derhal tüm devrimci ve ilerici önderlikler Taksim’e çıkma mücadelesi çağrısı yaptılar. Bunlar önemli farklılıklar. Ama bir üçüncü nokta daha var: Gezi mücadelesi, daha üst düzeyden bir önderlik yaratamadığı, hatta bölünmelere neden olduğu için önce dağıldı, sonra yok oldu. İşçi, emekçi ve gençlik yığınlarının bunlardan ders çıkarmadığını sanmak için hiçbir neden yok. Dolayısıyla, sorumluluğu kitlelere yıkmak yerine, sol hareketin kendi zaaflarının eleştirisini yapması gerekir. Başta alıntıladığımız işçi militanın dediği gibi, “Alan hâkimiyeti böyle bir konuda AKP’ye bırakılmamalıydı” ve bunun esas sorumlusu emekçi yığınların önderlikleri veya kendini önderlik olan görenlerdir.
Non à l’état d’urgence en Turquie!
Suite au conseil de sécurité nationale et au conseil des ministres du 20 juillet, cinq jours après la tentative de coup d’État militaire qui a débuté dans la nuit du 15 au 16 juillet, l’état d’urgence a été instauré sur tout le territoire pour une période de 3 mois. Nous, le Parti de la Démocratie Ouvrière, rejetons la tentative de coup d’État militaire, ainsi que l’état d’urgence !
Bir yılın bilançosu
Devletin Kürt illerinde geçtiğimiz yıl Ağustos ayında başlattığı operasyonlar 1 yılını doldurmak üzere. Tam 1 yıl önce, iktidarın talimatıyla Kürt illeri büyük bir askeri abluka altına alınmış; 7 şehrin 22 ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla savaş başlatılmıştır, yıkım hâlâ devam etmektedir.
Arjantin: Sosyalist Sol mücadeleye çağırıyor!
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)‘in Arjantin seksiyonu, kardeş partimiz Sosyalist Sol (IS)’un Dördüncü Kongresi 8-9-10 Temmuz tarihlerinde Buenos Aires’te, ülkenin birçok bölgesinden gelen delegelerin katılımıyla gerçekleşti. Ayrıca Enternasyonal’e bağlı kardeş partilerin kongreye katılımı, enternasyonalizm vurgusunun ötesinde, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda önemli tartışmaların gerçekleşmesini sağladı. Üç gün süren kongrenin temel tartışma konularını ise, uluslararası durum, Arjantin’de politik durum ve Sosyalist Sol’un önümüzdeki dönemde izleyeceği politik hat oluşturdu.
Vardık, varız, var olacağız!
Sosyalist Sol’un kongresi, akımımızın kurucusu, 29 yıl önce aramızdan ayrılan Troçkist önder Nahuel Moreno’nun ve 1976-1983 yıllar arasında süren askeri diktatörlük tarafından katledilen ya da kaybedilen, akımımızın öncül partilerinden olan PST (Sosyalist İşçi Partisi)’li yoldaşların onurlarına armağan edildi.
Ardından Enternasyonal’in kardeş partilerinden kongreye katılan, Brezilya’dan Sosyalist İşçi Akımı (CST), Venezuela’dan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), Şili’den Sosyalist İşçi Hareketi (MST), Amerika Birleşik Devletleri’nden Sosyalist Çekirdek ve Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi delegeleri ve Tunus’ta enternasyonalimiz adına devrimci inşa faaliyetini üstlenen Majid Haouachi, Sosyalist Sol’un kongresini selamladılar. Kongreye katılım gösteremeyen diğer kardeş partiler de selamlama mektuplarını ilettiler: İspanya’dan Enternasyonalist Mücadele (LI), Fransa’dan Enternasyonalist Sosyalist Birlik (GSİ), Almanya’dan İşçi Demokrasisi İçin Komite (KRD), Meksika’dan Sosyalist İşçi Partisi (POS), Panama’dan Sosyalist Öneri, Bolivya’dan Protesto ve Peru’dan Mücadelede Birleşelim (Unios).
Dünya ekonomik krizi politik krizleri tetiklerken
Uluslararası durum tartışması UIT-CI’nin dünya durum tezleri üzerinden sürdürülürken farklı ülkelerden katılımcıların varlığı tartışmanın derinleşmesinin önünü açtı. Enternasyonal olarak uzunca bir süredir takip ettiğimiz politik hat halen varlığını korumakta:
- Ekonomik krizin yarattığı çöküşe karşı mücadele eden dünya halklarıyla dayanışma.
- Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında 2011’den bu yana devam eden, son dönemde bir geri çekilme sürecinden geçse de halen devrimci potansiyeller barındıran, Arap devrimci süreciyle dayanışma ve coğrafyadaki devrimci önderlik krizine bir cevap oluşturma.
- Latin Amerika’da ekonomik krizin etkisiyle derinleşen “halkçı” hükümetlerin krizine karşı gelişen sınıf hareketleriyle dayanışma ve devrimci alternatiflerin inşası.
Özellikle emperyalizmin ekonomik krizden çıkışa bir çözüm bulamaması, ekonomik krizin derinleşerek politik krizlere dönüşmesi (Latin Amerika’da “halkçı” hükümetlerin krizi, İspanya ve Yunanistan’daki politi krizler, Fransa, Türkiye ve daha birçok başka ülkeyi de içine alan rejimlerin bonapartistleşme eğilimleri) önümüzdeki dönemde dünya sınıf mücadelesinin temel belirleyeni olacak. Ayrıca bu politik krizler merkezci, reformist solun da sağa doğru savrulmasını hızlandırıyor. Birçok sol akım “ilerici” diye tanımladıkları burjuva sektörlerin peşine takılmakta beis görmüyor. Böyle bir konjonktürde işçi sınıfının bağımsızlığı ve sistemden kopuş temeline dayanan UIT-CI’nin varlığı ve mücadele azmi daha da önem kazanıyor.
Buradayız ve meydan okuyoruz!
Sosyalist Sol’un Arjantin’de son dört senede gerçekleştirdiği önemli büyümenin arkasında ülkenin politik durumundaki hızlı kırılmalar ve partinin bu kırılmalara dönük geliştirdiği başarılı taktikler yatmakta. Önümüzdeki dönemde bu kırılmaların daha derin çatlaklara dönüşme emareleri taşıması ise partinin üzerindeki sorumluluğu arttırıyor. Peronizmin krizi ve ekonomik çöküş ülkede çok daha gözle görünür hale gelmiş durumda. “Halkçı” görünümlü neoliberal Kirchner hükümetinin uyguladığı politikalar sonucu yaşam koşullarının daha da kötüleşmesinin bir sonucu olarak, merkez sağın adayı Macri az farkla da olsa seçimleri kazanmayı başarmıştı. Başa geldiği günden bu yana ülkeyi emperyalizmin sömürüsüne açmak için tüm duvarları yıkmaya çalışan, özelleştirmelere daha da hız veren ve ülkenin dış borç yükünü katlayarak yoluna devam eden Macri, bir yandan da elektirk, doğalgaz, ulaşım gibi alanlarda %300 e varan zamlar uygulayarak kitlelerde hoşnutsuzluk yaratmış durumda. Şu an için meşruiyet sağlamak adına ise kullanabildiği iki söylem var: eski hükümetten bir enkaz devraldıkları ve eski yönetimin yolsuzluk hikayeleri. Bu bir yandan Macri’nin kısa da olsa “zaman kazanmasını” sağlasa bile, kendisinin de ufak çaplı yolsuzluk hikayeleri medyada görünür olmaya başlamış durumda. Aynı zamanda, eski hükümete dair çıkan yolsuzluk skandalları Kirchnerizm’in tabanında da önderliğe karşı güvensizliği tetikleyerek yeni arayışları gündeme getirmiş durumda. Bu noktada solun bir bölümünün “yine hiç şaşırtmayarak”, “ilerici” sıfatıyla Kirchner’in arkasına yedeklenmeye çalıştığını da belirtelim.
Ülkedeki politik durumun önemli kırılmalara gebe olduğu bir süreçte gerçekleşmesiyle daha da önem kazanan Sosyalist Sol’un kongresi, sınıf mücadelesine cevaplar üretmeye çalıştı. Ülkenin pek çok bölgesinde toplam 52 irtibat bürosu bulunan partinin kongresine katılımın da farklı coğrafi dağılımlardan oluşması tartışmanın derinleşmesine önemli fayda sağladı. Sosyalist Sol’un bu dönemde öne çıkartacağı temel talepler ise şu şekilde: Macri hükümetinin zam ve kesinti politikalarına, özelleştirmelere, dış borç ödemelerine hayır! Kadın emeğinin sömürüsüne ve kadına yönelik şiddete hayır! Emperyalizmle ilişkiler kesilsin! Macri defol! Çözüm işçi emekçi hükümeti!
Ayrıca, bir seçim ittifakı olarak kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT)’nin önemli bir parçası olan Sosyalist Sol, cephenin diğer iki önemli partisi olan PO (İşçi Partisi)’nun sekter, PTS (Sosyalist İşçilerin Partisi)’nin ise oportünist politikalar uygulama eğilimlerine rağmen cephenin güçlendirilmesi için çalışmanın önemini vurguladı. Aynı şekilde, sendikal bürokrasiye karşı inşa edilmeye çalışılan mücadeleci sendikal bir hat da önümüzdeki dönemde Arjantin sınıf mücadelesinde belirleyici bir etki yaratabilir.
Yayın organının 15 günden haftalığa indirilmesi, kongrenin hemen öncesinde gerçekleşen, gençlik örgütlenmesi Sol Gençlik’in beşinci ulusal buluşması, Ağustos ayı için planlanan Sosyalist Sol’dan Kadınlar’ın ikinci ulusal buluşması ve Kasım ayında gerçekleşecek ulusal parti mitingi partinin önüne hem niteliksel hem de niceliksel büyüme hedefi koyduğunun kanıtı. Araçların ve taktiklerin yenilenmesi ya da güçlendirilmesi yoluyla Sosyalist Sol önümüzdeki dönemde yeni mevziler kazanacaktır. Bu ise gerek Arjantin’de gerekse dünyada, işçi sınıfının bağımsızlığı ve sistemden kopuş perspektifiyle hem Sosyalist Sol’un hem de İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in referans haline gelmesini sağlayacaktır.
İDP darbeye ve OHAL rejimine karşı alanlardaydı: Çözüm işçi emekçi hükümeti!
23 Temmuz Cumartesi günü HDP’nin çağrısıyla İstanbul Gazi Parkı’nda “Darbeye hayır demokrasi hemen” başlığıyla gerçekleşen mitinge İşçi Demokrasisi Partisi olarak “Darbeye hayır! OHAL kaldırılsın! Çözüm işçi-emekçi hükümeti!” pankartıyla katıldık. Mitingin beklenen yoğunlukta bir katılımla gerçekleşmemiş olması ve siyasal partilerin temsilci düzeyinde bir katılım göstermiş olmaları en önemli eksiklik olarak not edilebilir. Selamlamalar ve müzik dinletilerinden sonra bir konuşma yapan HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, Saray ve hükümetin 12 Eylül’deki askeri diktatörlüğün hazırladığı anayasada çerçevesini bulan MGK ve YÖK gibi kurumlara dayanarak darbeye karşı mücadele etmesindeki çelişkiyi vurguladı. Kürt illerindeki savaş ve çözümsüzlüğün darbe girişimine giden sürecin önünü açtığını belirten Demirtaş sözlerine şöyle devam etti : “Ben burada hem hükümete hem PKK’ye seslenmek istiyorum. Yeni bir demokratik arayışın fırsatını yaratmalıyız. Zorlukların olduğunun farkındayız. Ancak, yeniden çözüm sürecine dönerek birlikte yaşamın olanaklarını değerlendirelim”
24 Temmuz Pazar günü ise CHP’nin Taksim meydanında düzenlediği “Cumhuriyet ve demokrasi” mitingi on binlerin katılımıyla gerçekleşti. İDP korteji de, DİSK ve TMMOB ile beraber Dolmabahçe’den “Askeri darbeye, OHAL rejimine, işçi düşmanı uygulamalara hayır! Çözüm işçi emekçi hükümeti!”, “NATO’dan çıkılsın, İncirlik kapatılsın!”, “İş, ekmek, özgürlük!” sloganlarıyla meydana giriş yaptı.
İşçi Demokrasisi Partisi olarak, HDP ve CHP yönetimlerinden farklı politik tutumlarımıza rağmen her iki eyleme de kendi talep ve sloganlarımızla katıldık çünkü askeri darbeye ve OHAL gibi baskıcı uygulamalara karşı sokakta olmanın, sınıfın bağımsızlığı perspektifiyle kitle seferberlikleri içinde yer almanın, bugün her zamankinden daha fazla önemli olduğuna inanıyoruz.
15 Temmuz gecesi gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye’de yeni bir döneme girildi. Rejim içindeki çatışmanın Türkiye tarihinde görülmemiş bir boyut kazanması ile birlikte Meclis yerleşkesi de dâhil olmak üzere rejimin can damarı niteliği taşıyan bütün kurumları bombalandı. Böylesi bir kırılmanın ardından kaçınılmaz olarak gündeme gelen “restorasyon”, görülmemiş oranda itibar ve güç kaybetmiş devlet kurumlarının tahkim edilmesi hedefini taşıyor. Hükümet ve Saray kanadından gelen “Olağan durumun devamı için OHAL ilan edildi” açıklamaları OHAL rejiminin fiili başkanlık sisteminin anayasal bir görünümünden başka bir şey olmadığına işaret ediyor. Saray’ın ve AKP hükümetinin en güçsüz oldukları dönemde OHAL ilan ettikleri düşünülürse, meydanlara yapılan ısrarlı davetlerin, Saray ve CHP, MHP arasında esen sıcak rüzgarların anlamı netleşecektir. Şüphesiz bu OHAL soslu demokrasi “aralığı” Saray’ın ya da TSK’nın güç ve otoritesini tahkim etme, kaybettiği pozisyonları yeniden kazanma hızı ile belirlenecektir.
Böyle bir ortamda solun en geniş eylem birliklerini aramak yerine dar grupçu tartışmalara gömülmüş olması affedilemez bir hatadır. İşçi sınıfının on yıllardır kaybetmekte olduğu mevzileri geri alabilmek ve daha da ileriye taşıyabilmek için birleşik bir mücadelenin olanaklarını aramak sınıf devrimcilerinin en önemli görevidir. Bir askeri diktatörlük girişiminin yenilgiye uğraması sonucunda asker postalları altındaki bir sıkıyönetim yerine OHAL rejimi gelmiş durumda. Daha açık konuşmak gerekirse, sınırını kestiremediğimiz bir zaman kazanmış durumdayız. Asker-polis rejiminin temel direklerinden olan ordunun aldığı bu yenilginin ardından oluşan boşluk, çok çelişik görünümler kazanarak bir dizi olanağı da su yüzüne çıkarıyor. Bu olanakları değerlendirmediğimiz, kalıcı birliktelik ve hatta cephelere dönüştüremediğimiz takdirde Türkiye toplumunu çok daha kötü tecrübelerin beklediğini söylemek yanlış olmaz. Bu sebeple tekrardan ve acilen, tüm sınıf örgütlerini darbeye, OHAL rejimine ve işçi düşmanı uygulamalara karşı birleşik mücadeleye davet ediyoruz.
Arjantin’de Arap devrimleri etkinliği gerçekleşti!
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Arjantin partisi Sosyalist Sol’un 8-9-10 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen kongresinin ardından 13 Temmuz’da, Buenos Aires’te, Arap devrimleri temalı bir etkinlik gerçekleşti. Etkinliğe konuşmacı olarak, İşçi Demokrasisi Partisi’ni temsilen kongreye de katılan Görkem Duru ve Tunus’ta UIT-CI’nin inşası sorumluluğunu üstlenen, Tunuslu devrimci Majid Haouachi katıldı.
Yaklaşık 200 kişinin katıldığı etkinlikte ilk sözü alan Majid, Tunus devriminin beş yılını anlattı. Öncelikle devrimci ayaklanmanın başlangıcının arka planını vurgulayan Majid, ardından ilk devrimci enerjinin nasıl En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi) tarafından kontrol altına alındığını anlattı. Majid, devamında En-Nahda’nın, halkın sosyal dönüşüm taleplerine cevap vermemesi ve buna karşı gelişen ikinci seferberlik dalgasının da laiklik vurgusuyla Halk Cephesi’nin de desteğini kazanan Nida Tunus (liberal, laik, Burgibist ve eski rejim temsilcilerinin ittifakı)’u nasıl öne çıkarttığını belirtti. Konuşmasında sık sık, Tunus devriminin sosyal ve ekonomik taleplerinin ne kadar önemli olduğunu belirten Majid, asıl çelişkinin ne Tunus solunun ne de UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası)’nin bu talepleri sahiplenerek kitlelere önderlik edememesinden kaynaklandığını dile getirdi. Devrimden bu yana iktidara gelen burjuva hükümetlerin zaten bu taleplere cevap vermek gibi bir niyetlerinin olmamasının, ekonomik ve sosyal çöküşü derinleştirdiğini ve hükümetleri meşruiyet krizine sürüklediğini sözlerine ekledi. Mevcut hükümetin meşruiyet sağlamak için tek söyleminin IŞİD kaynaklı terörizme karşı ulusal birlik çağrısı olduğunu belirten Majid, bu çağrının kitleler üzerinde çok önemli bir etki yaratmadığını 2016 Şubat ayında başlayan işsizlik ayaklanması örneği üzerinden anlattı. Tunus’ta ekonomik ve sosyal dönüşümleri temel alan bir acil eylem programı ve bu program çerçevesinde hareket edebilecek devrimci bir liderliğin önemini vurgulayarak da sözlerini noktaladı.
Majid’in ardından sözü alan Görkem Duru ise UIT-CI’nin Arap devrimci sürecine dair temel pozisyonlarını vurguladı. Duru, konuşmasına devrimci sürecin aradan geçen beş senenin sonunda bir geri çekilme döneminden geçtiği, devrim ve karşıdevrim arasındaki tüm çelişkilere rağmen devrimci sürecin henüz yenilgiye uğramadığı tespitiyle başladı. Devrim ve karşıdevrim arasındaki çelişkili durumu açıklamak için ilk olarak inisiyatif sorununa değinen Duru, emperyalizmin bölge devrimci sürecini kontrol altına alabilmek için beş senedir önemli bir çaba sarf ettiğini, ancak bu sürecin kapitalizmin dünya krizi ve emperyalizmin politik kriziyle birleşmesi nedeniyle şu ana kadar kitle hareketini tam anlamıyla ezemediğini belirtti. İkinci olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve İran gibi bölge ülkelerin karşıdevrimci rolüne vurgu yapan Duru, karşıdevrimin üçüncü odağı olarak da IŞİD gibi radikal İslamcı grupların varlığını sözlerine ekledi. Buna ek olarak, aradan geçen beş senede emperyalizmin Arap devrimlerine sınıf refleksi vermekte başarılı olduğunu belirten Duru, dünya solunun ise bu konuda hiçbir sınıfsal refleks üretemediğini dile getirdi. Devrimci dinamiklerin mevcudiyetini anlatmak adına Tunus, Mısır ve Suriye’den güncel örneklere başvuran Duru, Tunus’ta seçimle, Mısır’da ise askeri darbeyle iktidara gelen hükümetlerin yönetememe krizlerine vurgu yaparak, iki ülkede de demokratik, ekonomik ve sosyal dönüşümlere dayanan, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle oluşturulabilecek birliklerin devrimlerin geleceğinde belirleyici olacağını vurguladı. Suriye’de ise gerek Esad rejimine, gerek emperyalist müdahaleye, gerekse de radikal İslamcı gruplara karşı halen direnmeye çalışan odakların bulunduğunu, Arap halkıyla Kürt halkı arasında bu üç karşıdevrimci odağa karşı kurulabilecek bir birliğin önemini koruduğunu belirterek sözlerini noktaladı.
Bu konuşmalardan sonra geçilen soru-cevap kısmında ise esas olarak Tunus’ta devrimci parti inşasının temel dinamikleri ve izlenecek programatik hat üzerinde duruldu. Etkinlik Tunus’ta sınıf hareketine yön verebilecek, devrimci sektörler arasında yakınlaşma dinamikleri yaratabilecek acil eylem programı sunulmasıyla sonlandı.
Tunus ile ilgili acil eylem programı
-Demokratik haklara dönük saldırılara ve sosyal protestoların kriminalizasyonuna hayır!
-İş, ekmek, özgürlük ve onurlu bir yaşam için!
-Dış borç ödemelerine hayır! Kaynaklar iş yaratılmasında, ücretlerin artırılmasında ve sosyal hizmetlerde kullanılsın!
-Özelleştirmelere hayır! Özelleştirilen tüm şirketler tazminatsız kamulaştırılsın!
-Ekonomik af yasasına hayır! Yolsuzluğa karışanlar yargılansın!
-Zenginler üzerindeki vergiler arttırılsın!
-Topraklar topraksız köylülere dağıtılsın!
-Emperyalizmle ilişkiler kesilsin!
-Ulusal birlik hükümetine hayır!
-İşçi sınıfının bağımsızlığı için
-İşçi ve emekçi hükümeti için ileri!
-Kesinti politikalarına ve emperyalist müdahalelere karşı direnen dünya halklarıyla dayanışmaya!
Ayrıca etkinliğin videosu için: https://www.youtube.com/watch?v=PrRHQoYZLAk
Türkiye’de Suriyeli olmak!
Suriyeliler deyince akla sürekli sokaklarda dilenen, hırsızlık yapan ya da işimizi elimizden alan insanlar geliyor. Pekiyi, birkaç sene öncesine kadar turist gözüyle bakılan bir millet nasıl üç sene içinde aşağılanan ve hor görülen bir duruma düştü?
Ülkemizin aslında gerçeği bu! Hoşgörü falan hikâye oluveriyor. Düşene bir tekme de biz atıyoruz. Ülkelerinde yaşanan savaştan dolayı hiçbir eşyasını dahi alamadan can havli ile ülkelerini terk edip ülkemize sığındılar.
Fakat konumu değişen ve yoksullaşan Suriyelilere bakış açımız birden değişiveriyor. Çünkü bu insanlar yoksullaşmış, ülkede turist değil mülteci konumuna düşmüştü.
Patronlar ellerini ovuşturarak onları karşıladılar. Çünkü ucuz işgücü demek, daha fazla kâr demekti. En ağır koşullarda, hiçbir iş güvenliği olmayan işlerde ve daha az ücretle çalışacak bir işçi kaynağı buldular. Tekstil atölyelerinde en kötü koşullarda 15-16 saate kadar aylık 300 liraya çalıştırıldılar.
Yetmedi mevsimlik işçi olarak onları 40 derecelik güneşin altında saatlerce çalıştırdıktan sonra evlerine dönerken iş kazasında öldürdüler ve buna trafik kazası deyip işin içinden sıyrıldılar.
Bulundukları zor durumlarından faydalanarak en kötü koşullarda çalıştırıldıkları yetmezmiş gibi Türkiyeli işçi sınıfına karşı kışkırtılıp sanki ücret düşüklüğünün ve işsizliğin nedeni onlarmış gibi onları suçlamamızı ve ötekileştirmemizi istediler.
Bir kendimize dönüp bakalım, suçlu Suriyeliler mi yoksa onları bu konuma düşüren ve düşmanımızmış gibi gösterenler mi?
Göçmenler patronlar için bir altın madenidir. Çünkü çalışma izinleri olmadığı ve bakmakla yükümlü aileleri olduğu için her türlü insanlık dışı muameleye ve çalışma koşullarına rağmen çalışmak zorunda bırakılmış, sesleri kısılmış işçilerdir.
Bizimle aynı yaşam ve çalışma koşullarını paylaşan Suriyeliler değil, bizi sömürenler suçludur.
Suriyelileri dışlamak yerine onlara elimizi uzatıp destek verelim. Kendi ekmeğimiz için mücadele ederken onları da aramıza alalım ve mücadelemize katalım. Çünkü onlar da daha iyi yaşam koşulları için hatta hayatta bir gün kalmak için en az bizim kadar direniyorlar.












































