Ana Sayfa Blog Sayfa 75

No al estado de emergencia en Turquía

0

Como resultado de las reuniones del Consejo de Seguridad Nacional y el Consejo de Ministros del 20 de julio, cinco días después del intento de golpe de estado de la noche del 15 y 16 de julio, el estado de emergencia ha sido declarado en todo el territorio turco por un período de 3 meses. El Partido de la Democracia Obrera rechaza tanto el intento de golpe de estado, así como el estado de emergencia.

La profundización de la crisis del régimen en Turquía, la deriva autoritaria y represiva de la política del Palacio han creado las condiciones necesarias para un intento de golpe de estado. Pero tras el fracaso de dicho intento, el régimen del Palacio ha continuado y acelerado su política liberticida, represiva y anti-democrática.
Erdogan no ha calificado en vano este intento de golpe de estado de “regalo de Dios”.

El despido de decenas de miles de jueces plantea la cuestión de si el Gobierno ya tenía elaborada una larga lista y si contenía no sólo los nombres de los conspiradores del golpe de Estado sino también de todos los opositores al Gobierno del AKP. El aparato de estado vive el mayor colapso de su historia y el AKP nunca ha sido tan impotente. Al declarar el estado de emergencia con el lema “el estado se ha hundido, viva el estado”, el régimen del Palacio demuestra que no tiene la confianza de nadie pero que quiere tomar un completo control de la situación.

Al establecer el estado de emergencia, el AKP ha inmovilizado la Asamblea Nacional que había expresado su gratitud por tomar decisiones contra el golpe militar del 15 de julio. El AKP ha abierto el camino a la arbitrariedad y al recurso de los Decretos-ley. Así, el Palacio presidencial intentará dirigir su régimen como desee. Pero se enfrenta a su propia crisis y a la del aparato estatal que está a punto de desplomarse debido a las purgas y a la situación económica que está fuera de control.

El plan del Palacio es explicar que el estado de emergencia se utilizará para eliminar la amenaza de un nuevo golpe de estado. Pero el propio régimen es plenamente consciente de que, después de la eliminación de los golpistas, la crisis política y económica no puede resolverse de un día a otro. Utilizando el estado de emergencia y los Decretos-leyes, el régimen aumentará su política de ataques económicos y despojará a la clase obrera de los últimos derechos sociales que le quedan con el fin de recuperar la confianza de la burguesía de Turquía. También, mediante la aplicación de la ley del estado de emergencia, tratará de defenderse de las luchas que surgirán contra su política de ataques económicos y intentará continuar la represión contra el movimiento político kurdo extendiendo el estado de emergencia en vigor al conjunto del territorio turco. En conclusión, todas las bases de las luchas económicas y democráticas están amenazadas por el régimen del Palacio.

El intento de golpe de estado fracasó pero no es la democracia la que venció sino el régimen cada vez más autoritario del Palacio que, aprovechando el estado de emergencia, ha conseguido un poder que le permite despojar a los trabajadores de todos sus derechos democráticos. La ley que establece el estado de emergencia garantiza sólo dos derechos: el derecho a la vida y el derecho a luchar.

Sólo hay solución posible para preservar nuestros derechos democráticos y nuestras libertades, así como nuestras conquistas económicas y sociales: la movilización de los trabajadores, de las mujeres, de los kurdos, de todos los sectores oprimidos y explotados y su irrupción en la escena política como una fuerza independiente. El Partido de la Democracia Obrera llama a las organizaciones de trabajadores y de izquierda, a las fuerzas socialistas a unirse para desarrollar un plan de emergencia contra los golpes de Estado militares, el estado de emergencia, las políticas represivas y las medidas anti obreras del régimen.

¡Ni golpe militar, ni estado de emergencia! !Unidad de la clase obrera!

El Partido de la Democracia Obrera
21 julio de 2016

Nice saldırısına ilişkin GSI-UIT bildirisi: Sürekli olağanüstü hâle hayır!

14 Temmuz gecesi Nicek kentinde, havai fişek gösterisinden birkaç dakika sonra bir kamyon, kutlamalar nedeniyle trafiğe kapalı Promenade des Anglais caddesindeki kalabalığın üzerine, evlerine dönmekte olan izleyicilerin arasına daldı ve yaklaşık 2 km boyunca bir katliam gerçekleştirdi.

OHAL rejimine hayır!

0

15 Temmuz tarihinde başlayan askeri darbe girişiminin bastırılmasının üzerinden beş gün geçtikten sonra 20 Temmuz tarihinde gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu ve Bakanlar Kurulu toplantıları sonucunda tüm ülke genelinde üç aylık süreyle olağanüstü hal ilan edildi. İşçi Demokrasisi Partisi olarak askeri darbelerin ve OHAL rejiminin karşısındayız!

Türkiye’de rejim krizini derinleştiren, saray rejiminin baskıcı ve otoriter politikaları askeri darbe girişiminin koşullarını yaratmıştır. Ancak saray rejimi, darbe girişiminin yenilgiye uğramasının ardından özgürlük düşmanı, antidemokratik, baskıcı politikalarına ivme kazandırarak devam etmektedir. Erdoğan, darbe girişimi için boşuna “Allah’ın bir lütfu” benzetmesini yapmamıştır. İki gün içinde on binlerce kamu çalışanının görevden uzaklaştırılması, bu listelerin daha önceden hükümetin elinde olduğu ve sadece darbecileri değil AKP hükümetine muhalif tüm kesimleri kapsayıp kapsamadığı sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Devlet aygıtı tarihinin en büyük çözülmesini, AKP ise tarihinin en güçsüz dönemini yaşamaktadır. Kendisinden başka kimseye güven duyamayan saray rejimi, “devlet çöktü, yaşasın devlet” şiarıyla OHAL yasasına başvurarak kontrolü tam anlamıyla eline almak peşindedir.

OHAL ilanı ile AKP, 15 Temmuz akşamı aldığı darbe karşıtı tutumdan dolayı minnettar olduğunu belirttiği TBMM’yi etkisiz hale getirmiştir. Kanun hükmünde kararnamelerin ve keyfiliğin önünü açmıştır. Bu yol ile saray, kendi rejimini dilediği şekilde işletmeye çalışacaktır. Keza elinde en derininden bir rejim krizi, tasfiyelerle birlikte çökmenin eşiğine gelen bir devlet aygıtı ve kontrolünü yitirmiş bir ekonomi vardır.

Saray rejimi OHAL’in darbecilerin tehdidini ortadan kaldırmak adına kullanılacağının propagandasını yapmaktadır. Ancak kendisi de darbecileri ortadan kaldırdıktan sonra siyasi ve ekonomik krizin bir anda çözülmeyeceğinin farkındadır. OHAL ve kanun hükmünde kararnameleri kullanarak, ekonomik saldırılarını arttıracak ve işçi sınıfının elinde kalan son haklarını da gasp etmeye çalışacaktır. Böyle yaparak Türkiye büyük burjuvazisinin güvenini yeniden kazanmaya çalışacaktır. Ekonomik saldırı politikalarına karşı gelişebilecek mücadeleleri de yine OHAL yasasına başvurarak savuşturmaya çalışacaktır. Kürt illerinin önemli bir bölümünde uzunca bir süredir uyguladığı OHAL’i şimdi hepsinde uygulayarak Kürt hareketi üzerindeki baskısını sürdürmeyi hedefleyecektir. Kısacası tüm demokratik ve ekonomik mücadele zeminleri saray rejiminin tehdidi altındadır.

Askeri darbe yenilgiye uğramış ancak kazanan demokrasi değil saray rejiminin otoriterleşmesi olmuştur. Saray rejimi OHAL yasasını kullanarak tüm demokratik hakları gasp edebilecek bir güce kavuşmuştur. OHAL yasası ile bizlerin ise sadece iki hakkı garanti altındadır: Yaşamak ve mücadele etmek!

Demokratik hak ve özgürlüklerimizi, elimizde kalan ekonomik ve sosyal kazanımlarımızı korumamızın tek bir çözümü var: Emekçi yığınların, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin bu doğrultuda seferber olması, bağımsız bir siyasi güç olarak sahneye çıkması. İşçi Demokrasisi Partisi olarak emek örgütlerine, sol, sosyalist politik güçlere darbelere, OHAL’e ve Saray rejiminin baskı politikalarına, işçi düşmanı uygulamalara karşı derhal biraraya gelinmesi ve bir acil eylem planı oluşturulması çağrısında bulunuyoruz.

Ne askeri darbe, ne OHAL rejimi! İşçi sınıfının birliği!

İşçi Demokrasisi Partisi

21 Temmuz 2016

Neither the military coup, nor the (presidential) palace regime! Time for the union of the working class!

0

1. We have left behind a military coup attempt that lasted from the evening of July 15 until the early morning on Saturday and ended when the soldiers surrendered. Unlike what AKP opponents claim, this coup attempt was not simply “staged.” Neither was it organized solely by Gülen supporters, which is the propaganda of AKP and its circles make in order to legitimize their counter-attacks. The attempt was too real to be staged; 240 people lost their lives in one night and 1535 other got wounded. This coup was one that surely included various cliques including Gülen circles and its extent only proves that Gülen supporters cannot be the only responsibles. The details of the planning of the coup in the midst of the army will certainly be revealed in time; what is of importance here is that the attempt was defeated. We have always been unconditionally against military coups given that the Turkish army is one of the fundamental institutions of the regime of repression in the country. If the coup had succeeded, we would have faced with losing what is left to us from our democratic rights and freedom, most of which had already been taken away by the AKP government.

2. The persistent conduct of the coup supporters is never enough for a coup to succeed; Friday night proved it yet again. A coup indicates the presence of problem of initiative within the powers of the state and, it necessitates, by nature, certain alliances among civilian ranks and within superstructure. The fact that every single opposition party, TÜSİAD (Turkish Industrialists’ and Businessmen’s Association) and the Turkish bourgeoisie all positioned against the coup was a decisive factor leading to the failure of the attempt. Another factor was the lack of open support of imperialism for the coup. Yet one more factor that contributed to the dissolution of coup supporters was the appearance of RTE (Erdoğan) on TVs thanks to, in his words, “free media” even though he was the one who have taken quite authoritarian measures against freedom of press. This appearance was also effective in preventing a possible support for the coup that might have come from certain political parties or bourgeois circles. Even though the masses that took the streets on Friday night following Erdoğan call to do so was a heterogeneous mass of people, it is important to point out that the majority of these masses were AKP’s paramilitary and lumpen forces that organize with the police. That is to say the role of the masses in preventing the coup was not as important as it is said to be.

3. The only responsible for bringing Turkey to a point of running up against a coup threat is the AKP government, and RTE himself. The repressive, authoritarian and pro-civil war policies, the continuous debates about his longed presidential system upset the order of the bourgeois state apparatus, deepened the crisis of the regime, and paved the way that led to the coup attempt. The process of Bonapartization that we have been witnessing in Turkey also represents a worldwide tendency. Imperialism still hasn’t been able to find a solution to the world economic crisis of capitalism. The more the economic crisis has deepened, the more it started triggering off political crises. Accordingly, the bourgeoisie has felt an increasing need for authoritarian and repressive regimes in order to ensure the implementation of austerity policies as well as to crash all uprisings against them. Carrying out offensive policies against the working class while at the same time constricting democratic spaces are two fundamental properties of regimes with Bonapartist tendencies just like AKP.

4. Bringing the focus back to Turkey, there are three important dates to understand the dynamics of the crisis of the regime in the country — the beginning of the 2008 world economic crisis, the process of 2011 Arab Revolutions subsequent adventurous foreign policies undertaken by AKP, and 2013 with first the Gezi uprising which made Erdoğan feel his power under threat, and then with the corruption scandals that cracked his power bloc. Turkish economy is far from being a self-sufficient economy; it is rather a dependent economy that had its share from the world economic crisis. Erdoğan attempted to become a role model in the Middle East and North Africa via the Muslim Brothers despite the contradiction between the insufficiency of capital accumulation in Turkish economy and the limitlessness of Erdoğan imperial dreams. Not only was he unsuccessful at this attempt but, he also completely failed at foreign policy and lost the trust of imperialism. The same RTE embarked upon a heavy repressive policy against democratic rights and freedoms after having suppressed the mass mobilization at Gezi. While on one hand the crack within the power bloc that resulted from the corruption scandals made him build new alliances, it also made Erdoğan further his authoritarian vision with the aim to fully consolidate the power in the hands of “one man,” that is himself. He took the plunge in order to transform the current system into a presidential one and didn’t hesitate to run the risk of starting a war. All these aforementioned circumstances and others deepened the cracks within the bourgeois state apparatus and intensified the crisis of the regime. RTE and AKP are not only responsible for what had happened in Turkey over the course of the last 14 years; they are also responsible for the process that led the country to this coup attempt. Just as we are against military coups, we also stand against RTE and AKP who have created the conditions that made this military coup possible!

5. In the aftermath of the failure of the coup, one of the most important issues is the kind of reaction that AKP and RTE will present. Would it be a slide towards “normalization” or would it be further authoritarianism that comes in an uncontrollable fashion? While they have signaled a positive attitude towards the Parliament in the aftermath of the failure of the coup, this attitude is far from being enough for anyone to get down off their high horse. For instance, all political parties were doomed worthy of Erdoğan’s verbal gratitude because of positioning themselves against the coup, however one can argue that this has been the only positive development so far. The wreck-looking shape of the state apparatus will compel AKP to make new alliances and obviously, every new alliance necessitates some sort of compromise.

6. The most important development in the aftermath of the failed coup attempt is the purge movement taking place in state institutions. The Palace regime, which used the words “gift of God” to refer to the coup attempt, has started emptying out the state institutions claiming that they have been infested by members of FETÖ (Fettullah Terrorist Organization, aka. supporters of Gülen). The current numbers are as follows: 6,319 people from Turkish Armed Forces and 481 judges and prosecutors were taken in custody. 257 people from the Office of the Prime Minister, 8,777 people from the Ministry of Internal Affairs, 15,200 people from the Ministry of Education, 393 people from the Ministry of Family and Social Planning, 492 people from the Presidency of Religious Affairs, more than 1500 people from the Ministry of Finance, 100 people from the Turkish National Intelligence Organization (MIT), and 25 staff members from the Energy Market Regulatory Authority were suspended. Moreover, 21,000 teachers got their licenses revoked and 1577 deans across the country were asked to resign. As these are the numbers from the first four days after the coup attempt, it wouldn’t be wrong to assume that the number of those who will be suspended under the pretense of belonging to FETÖ would increase even further by day. This situation signals a historical disintegration in state institutions, the extent of which hadn’t been reached even after the successful military coups that had happened in Turkey in the past! This extent, at the same time, proves the weakness of the government and the depth of the crisis of the regime.

7. The extent of AKP’s internalization of the regime of repression and Erdoğan’s nature of taking things personally is so much so that even slowing down a bit is not an option for him, let alone considering “normalization.” This represents the most fundamental contradiction of the times to come. RTE, who triggered off the dynamics of a military coup with his civil war regime, perseveres on the path of becoming the result of a situation of which he himself was the cause. His “my way or die” attitude would neither facilitate repairing the crack within the state apparatus, nor preventing an economic collapse. Neither would it help him regain the confidence of imperialism about matters of foreign policy that he had lost. His call to people to take the streets dressed up as a discourse of democracy against military coup is also a product of this contradiction. As if he wasn’t the one who have continuously tried to suppress the masses that took the streets to defend their democratic rights throughout his political reign!

8. It seems like we have gotten away with a threat of a military dictatorship for the time being, however the repressive policies of civil war of the Palace regime that caused this very threat still persists. Meanwhile, the threats of attacks against Alawites, Kurds and Syrian refugees that come into being in the presence of the paramilitary forces of AKP still continue. We say no to the sectarian, nationalist, racist, and discriminatory policies fueled by AKP to divide the working class! The only alternative to this counter-revolutionary wave consists of the construction of a broad front consisting of workers, women, youth, the Kurdish population, and all other repressed sectors, which would mobilize against the repressive and looting policies of the government on the basis of the independence of the working class.

The coup and the purge

0

All coups and coup attempts are, in and of themselves, are civil wars of small scale; they have winners and losers. While the consequences of the conflict, the fate of the losers, and the way in which the regime will be reshaped primarily depend upon the ideology and intentions of the winner, the former is also contingent upon the character of the means that put an end to the conflict. If only what suppressed the July 15 insurrection were mobilizations led by a democratic mass, new revolutionary democratic winds might have been blowing in the country now. Unfortunately that is not what happened; the coup attempt was deflated and eventually suppressed as a result of conflicts and schemes among the organs of the state. The radical Islamist minorities who took the streets when the defeat of the coup supporters had become more or less obvious on the night of the coup attempt, as well as those who gather in the squares in the following days are no more than masses of people that the sovereign sector called out to the streets in a top-down fashion in order to ensure popular support to its own plans. Unfortunately, these masses are far from being the guarantors of democracy despite all the contrary claims of AKP and the President.

Unlike what the liberals would expect, civil wars or struggles of the kind and scale that are similar to what we had experienced are rarely followed by a period of peace. What really happens is that the winners, even those who gain temporary control, start seeking and carrying out means to crash the other parties and, if possible, to physically purge them. That is in fact what Erdoğan is doing right now and he will continue to do so. However, the scale of the terror he is implementing extends way beyond simply targeting Gülen supporters. It is impossible that ten thousands of people whose names appear on the lists that had clearly been prepared previously are all Gülen supporters; in fact, the names themselves reveal that the lists include ultra nationalists as well as other AKP dissidents. That is to say that the purge and increasing repression spread out like a wildfire.

It would be naïve to expect that this wildfire will not burn the working class. It presents a heaven sent opportunity for the bourgeoisie clustered around AKP, which would want to wipe away whatever is left of the independent working class movement. The way to characterize any attempt to unionize, any strike or resistance, or even any democratic workers’ action as an extension of FETÖ (Gülenist Terrorist Organization) terrorism or as coup advocacy is now paved. Bonapartizm in this sense is strengthening its political and ideological arguments, and its administrative devices and it is made clear that if the latter remained insufficient, powers in favor of Sharia could be mobilized. For instance, the government, fearing the possibility of the insufficiency of its police forces, had already expressed its intention to loosen the gun control requirements allowing civilians to carry licensed arms.

Yet another domain that the wave of purge will serve to concerns the distribution of the loot of the “victory.” Whose will fill the tens of thousands of positions of those who are removed from the military, bureaucracy, occupational groups, firms and so on? Who will be let win the auctions; which firms would change hands and whom will they be given to? It is important to remember that while Gülen supporters constitute one single movement, occupy considerable space in administration and economy and are quite loyal to their leader, Erdoğan is surrounded by a confederacy of movements of smaller scale. As exemplified by Gül, Arınç and Davutoğlu clusters, the personality of the President have proved itself to be rather insufficient to unify these smaller scale movements together. In this state of affairs, administrative purge could serve as temporary solution, however, the conflicts and ruptures that might erupt during the distribution of the loot and the empty positions among those around Erdoğan, which might then lead to the weakening and even to the dissolution of the confederacy. No need to say, Erdoğan would try to take care of these possible future conflicts and ruptures by undertaking yet another purge against terror. Let’s not forget that the so-called “secular and liberal” bourgeoisie could, at any moment, fall under this terror label too.

It has already become obvious that this wave of purge and repression undertaken under the leadership of Erdoğan can not be stopped by a conceivable “democracy front” including sectors ranging from nationalists to social democrats, liberal left, union leaders and reformist socialists. As a matter of fact, this “front” didn’t live up to its principles. When the tanks appeared on the streets, these sectors chose to remain indoors and watch the updates on the TV instead of getting out on the streets to defend democracy and the sovereignty of the Parliament. What is more, they had a death wish that the coup would overthrow Erdoğan even though they were intellectually and discursively against the coup. There were some who even tried to legitimize their attitude by calling it the “responsible line of conduct.” They surrendered the streets to Erdoğan supporters and Islamist frenzy. If a conceivable front composed of various sectors with different class and interest positions could not be mobilized against a coup attempt, how could we expect it to resist against a “legitimate” government who can easily set an entire state mechanism in motion? and with what “democratic” means?

The ongoing process is clearly a class conflict. Some sectors of the bourgeoisie support the “constitutional terror” with hopes to share a portion of the loot. Those who have been integrated into the global economy, while feeling ashamed about the state of democracy in front of the EU and the US, nonetheless cower in fear and try to manage their business under the current conditions. The sectors of the small bourgeoisie who worked themselves into a frenzy of rage due to the effects of the crises and who now have a real chance to obtain positions and become rich are ready to purge any worker beneath them, any secular progressivist, any socialist or revolutionary, and any revolutionary and democratic organization including the unions. These sectors have a leader and all they need is a signal from him. Some don’t even wait for a signal and have already been trying to establish their own dictate in neighborhoods and cities.

What is missing now is the leadership for the working class. The workers do not need democracy fronts of undefined character. Instead they need a solid, determined and courageous leadership, which could mobilize the masses, which declares that a political revolution and a resulting workers’ government are the only conditions for the establishment of democracy in Turkey while fighting for this very cause, and which is aware of the fact that it can only construct itself within and from mass mobilizations. Socialists should incessantly work towards this goal instead of seeking culprits to blame for the current negative situation. If not now, when?

Sermayeye bayram şekeri: Yeni Ekonomi Paketi

0

Başbakan Binali Yıldırım 4 Haziran’da iş yaşamında devrim olarak nitelenen yeni ekonomi paketini duyurdu. Ramazan Bayramı arefesinde açıklanan bu paket sermaye tarafından sevinçle karşılandı ve kimi sermayedarlar tarafından bayram şekeri olarak adlandırıldı. Peki sermaye için şeker niteliğindeki paketin bizim açımızdan gerçek anlamı nedir?

Artık yabancı yatırımcı için yeterince güvenli bir liman olmayan Türkiye’den ağır bir yabancı sermaye çıkışı oldu. Komşularla ilişkinin bozulması ekonomik anlamda yatırımcıyı da geriye itti ve piyasadaki akış geriledi. Bunun yanında ekonomik büyümedeki tempo düşüşü hükümeti kriz karşıtı bir çerçevede -dış talep iyice azaldığından- iç talebi canlandırıcı politik arayışlara itiyor. Bu bağlamda açıklanan yeni ekonomi paketinin, hükümeti ve sermayeyi krizden kurtarma ihtimalinin yüksek olduğu ise pek söylenemez.

Paketin içeriğinde sermayedarların daha kolay kredi alması, ticari işlemlerde kullanılan bazı harç ve pul masraflarının kaldırılması, yurtdışından gelen paranın kaynağı sorgulanmadan ve vergiye tabi tutulmadan ülkede yatırım için kullanılabilmesi, işverenlerin Bağkur borçlarını silme gibi önlemler yer alıyor. Sermayeye verilen bu teşviklerin yanında ise işçi sınıfının payına düşen işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin ötelenmesi! Yani işçiler ölmeye devam etsin, yeter ki sermayemize birşey olmasın.

Açıklanan her ekonomi teşvik paketi emekçilere ölüm, zam, vergi artışı olarak geri dönüyor. Milyon liralarca kârı işçilerin üzerinden kazanan patronlar değilmiş gibi sürekli onlar yararına paketler hazırlanıyor. Milyon liralarca kârı patronlara kazandıran işçiler değilmiş gibi ölüm, vergi ve zam ile yüzy üze geliyorlar. Hükümet iç piyasadaki sermaye akışını güçlendirmeye çalışırken faturasının kime çıkacağını da böylece belli etmiş oluyor.

İşçi ve emekçiler her krizde sermayenin yarattığı bu krizin faturasını ödemek istemiyor. Hükümetin alacağı ekonomik tedbirler sermayeyi daha da güçlendirmeye değil, işçi sınıfının hak kayıplarını azaltmaya yönelik olmalıdır. Başta işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin tam olarak uygulanması olmak üzere, sermayenin borçlarındaki değil işçilerin maaşlarındaki gelir vergisi uygulaması kaldırılmalıdır. Krizin faturasını yaratıcısı olan patronlar ödemelidir. Ancak böyle bir durumda gerçek bir müjdeden ya da işçi sınıfı için bayram şekerinden bahsedilebilir.

Darbe tezleri

0

Ne askeri darbe! Ne saray rejimi! İşçi sınıfının birliği!

Darbe ve tasfiye

0

Her darbe ya da darbe girişimi küçük çaplı bir iç savaştır, yeneni ve yenileni vardır. Çatışmanın doğuracağı sonuçlar, yenilenlerin akıbeti ve rejimin yeniden nasıl şekilleneceği, yenen tarafın ideolojisine ve niyetlerine olduğu kadar mücadelenin hangi araçlarla sonuçlandırıldığına bağlıdır. Keşke 15 Temmuz ayaklanmasını bastıran demokratik kitle seferberlikleri olsaydı. Bugün ülkede yepyeni devrimci demokratik rüzgârlar esiyor olurdu. Ama öyle olmadı, darbe girişimi devlet organları arasındaki çekişmeler ve entrikalar sonucunda sönümlendi ve bastırıldı. Darbecilerin yenilgilerinin az çok belli olmasından sonra sokağa çıkan radikal İslamcı azınlıklar ve onu izleyen günlerde meydanlarda toplananlar, egemen kesimin kendi planlarına halk desteği sağlamak amacıyla alanlara çağırdığı kitleler olmanın ötesine geçemiyor. Ne yazık ki, demokrasinin garantisi, AKP’nin ve Cumhurbaşkanının tüm iddialarına rağmen bu kitleler değil.

Herhangi bir iç savaşın ya da yaşadığımız boyutlara varan bir mücadelenin ardından, liberallerin beklediğinin tersine, barış dönemi gelmez. Yenenler, hatta geçici de olsa üstünlük sağlayanlar, karşı tarafı tamamen ezmenin, mümkünse fiziksel olarak tasfiye etmenin yoluna girerler. Tayyip Erdoğan da öyle yapıyor, yapmaya da devam edecektir. Ama uyguladığı tedhişin boyutları Gülenci olarak bilinen kesimlerin çok ötesine taşıyor. Önceden hazırlandığı belli olan listelerde yer alan on binlerce kişi sadece Gülen taraftarları olamaz; zaten tutuklananların kimliklerinden bu listelerde ulusalcıların ve diğer AKP muhaliflerinin de bulunduğu açığa çıkmış durumda. Yani tasfiye ve artan baskı hızla yayılan bir dalga halinde genişliyor.

Bu dalganın emekçi yığınların üzerine gelmeyeceğini beklemek safdillik olur. AKP’nin çevresinde toplanmış olan burjuvazi için bulunmaz bir fırsattır bu ve bağımsız emek hareketinden geriye ne kalmışsa silinip süpürülmek istenecektir. Sendikalaşma girişimlerinin, grevlerin veya direnişlerin, hatta demokratik işçi eylemlerinin, FETÖ terörizmi veya darbe savunuculuğu olarak nitelenmesinin önü açılmış durumdadır. Bonapartizm bu anlamda politik ve ideolojik argümanlarını ve idari donanımını güçlendiriyor. Bunların yetmediği durumda şeriatçı güçleri harekete geçirebileceğini de gösterdi. Kendi polisinin yetersiz kalabileceğini düşünerek siviller için ruhsatlı silah serbestisi getireceğini zaten açıklamış durumda.

Tasfiye dalgasının hizmet edeceği bir başka alan da “zafer” ganimetinin dağıtılmasına ilişkin. Ordudan, bürokrasiden, meslek gruplarından, şirketlerden, vb. uzaklaştırılan on binlerce mevki kimlerle doldurulacak? İhaleler kimlere verilecek, hangi firmalar kimlerin eline, hatta mülkiyetine geçecek? Unutmamak gerekir ki, Gülenciler idarede ve ekonomide genişçe bir yer tutan, liderine oldukça sadık, tek bir cemaat, ama Tayyip’in etrafında ise daha küçük birimlerden oluşan bir cemaatler konfederasyonu var. Bunların birliğinin sağlanmasında (Gül, Arınç, Davutoğlu örneklerinde de görüldüğü gibi) Cumhurbaşkanının kişiliğinin yeterince etkili olmadığı ortaya çıktı. Bu noktada idari tasfiyeler bir süreliğine sorunu çözse de ganimet dağıtımında patlak verebilecek çelişmeler ve kopmalar konfederasyonun zayıflamasına, hatta dağılmasına yol açabilir. Dolayısıyla herhangi bir iç çekişme de terör yoluyla tasfiye edilecektir. Bu terör kapsamına “laik, liberal” diye adlandırılan burjuvazinin de her an dâhil edilebileceği de ortada.

Tayyip önderliğinde yayılan baskı ve tasfiye dalgasının, ulusalcılardan, sosyal demokratlardan, liberal soldan, sendika liderlerinden veya reformist sosyalist kesimlerden oluşabilecek bir “demokrasi cephesi” tarafından durdurulamayacağı da ortaya çıktı. Zira bu “cephe” darbe girişimi sırasında son derece kötü bir sınav verdi. Tanklar caddelerde görüldüğünde sokaklara dökülüp demokrasiyi ve meclisin egemenliğini savunacakları yerde, gelişmeleri televizyon kanallarından izlemeyi tercih etti. Zira zihnen, hatta lafzen darbeye karşı olduklarını söyleseler bile, kalben darbecilerin Tayyip’i iktidardan indirmesini arzuladılar. Hatta bu tavırlarını “sorumlu tutum” diye gerekçelendirenler bile oldu. Sokakları İslamcı azgınlara ve Tayyip taraftarlarına teslim ettiler. Bir darbe girişimi karşısında seferber olamayan, hem de farklı sınıf ve çıkar kesimlerinden oluşabilecek bir cephe, tüm devlet mekanizmasını harekete geçiren “meşru” bir hükümet karşısında hangi “demokratik” araçlarla direnebilir?
Süregiden süreç bir sınıflar mücadelesidir. Burjuva kesimler ganimet paylaşımı için “anayasal terörü” destekliyor. Küresel ekonomiye entegre olup, demokrasi konusunda AB ve ABD karşısında kendilerini mahcup hisseden büyük patronlar ise köşeye sinmiş durumdalar, işlerini var olan koşullar altında yönetiyorlar. Küçük burjuvazinin krizlerden darbe yedikçe azgınlaşan ve İslamcı-şeriatçı ideoloji sayesinde mevkiler kapma ve zengin olma hırsıyla yanıp tutuşan bölümleri, kendi altlarında gördükleri her işçi-emekçiyi, her laik ilericiyi, her sosyalisti ve devrimciyi, sendikalar dâhil her devrimci ve demokratik örgütü tasfiye etmeye hazır durumda. Onların liderleri var ve bir işaretini bekliyorlar, işaret bile beklemeyipi şimdiden mahallelerde, kentlerde kendi diktalarını kurma çabasında olanlar da var.

Eksik olan, işçi ve emekçi yığınların önderliğidir. Emekçilerin, ne olduğu belli olmayan demokrasi cephelerine değil, sağlam, kararlı, cesur, kitleleri seferber edebilecek bir önderliğe, demokrasinin Türkiye’ye ancak bir politik devrim ve onun işçi-emekçi hükümeti sayesinde gelebileceğini ilan eden ve bu uğurda mücadele eden, kendini ancak kitle seferberlikleri içinde inşa edebileceğinin farkında olan bir önderliğe ihtiyacı var. Sosyalistler olumsuz durumun suçunu başkalarında aramadan bu göreve atılmalıdırlar. Bugün değilse ne zaman?

Turquía: El golpe y la purga

0

Todos los golpes de estado y los intentos de golpe de Estado, por sí y en sí mismos, son guerras civiles de pequeña escala; tienen ganadores y perdedores. Mientras que las consecuencias del conflicto, el destino de los perdedores, y la forma en que se reformará el régimen dependen principalmente de la ideología y las intenciones del ganador, lo primero también es contingente sobre el carácter de los medios que pusieron un fin al conflicto. Si lo único que suprimió la insurrección del 15 julio fueran movilizaciones lideradas por una masa democrática, nuevos vientos democráticos revolucionarios podrían estar ahora soplando en el país. Lamentablemente, eso no es lo que sucedió; el intento de golpe se desinfla y es finalmente suprimido como resultado de conflictos e intrigas entre los órganos del estado. Las minorías islamistas radicales que tomaron las calles cuando la derrota de los partidarios del golpe se había vuelto más o menos evidente en la noche del intento de golpe, así como aquellos que se reúnen en las plazas, en los días siguientes no son más que masas de gente que el sector soberano llamó a las calles de arriba hacia abajo con el fin de asegurar el apoyo popular para sus propios planes. Por desgracia, estas masas están lejos de ser los garantes de la democracia a pesar de todas las afirmaciones contrarias del AKP y el Presidente.

A diferencia de lo que los liberales hubieran esperado, guerras civiles o luchas del tipo y magnitud similares a la que hemos visto son rara vez seguidas por un período de paz. Lo que realmente sucede es que los ganadores, incluso aquellos que ganan control temporario, comienzan a buscar y llevar a cabo planes para aplastar las otras partes y, si es posible, para purgarlos físicamente. Esto es en realidad lo que Erdogan está haciendo en este momento y lo que seguirá haciendo. Sin embargo, la magnitud del terror que [Erdogan] está implementando se extiende mucho más allá de simplemente poner en la mira a los partidarios de Gülen. Es imposible que las decenas de miles de personas cuyos nombres figuran en las listas que claramente se habían preparado anteriormente sean todos partidarios de Gülen; de hecho, los propios nombres revelan que las listas incluyen ultranacionalistas, así como otros disidentes del AKP. O sea, la purga y el aumento de la represión se extienden como un reguero de pólvora.

Sería ingenuo esperar que este reguero de pólvora no queme a la clase obrera. Presenta una oportunidad caída del cielo para la burguesía agrupada en torno al AKP, la que quiere limpiar lo que queda del movimiento obrero independiente. Queda allanado el camino de caracterizar cualquier intento de sindicalización, cualquier huelga o resistencia, o incluso la acción de trabajadores democráticos como una extensión de terrorismo de FETO (Organización terrorista Gülenista) o como defensa del golpe. En este sentido el bonapartismo está fortaleciendo sus argumentos políticos e ideológicos, y sus dispositivos administrativos y se deja en claro que si esto último sigue siendo insuficiente, poderes a favor de [la ley de] Sharia podrían movilizarse. Por ejemplo, el gobierno, por temor a la posibilidad de que la insuficiencia de sus fuerzas de policía, ya había expresado su intención de aliviar los requisitos de control de armas que permiten a civiles a portar armas con licencia.

Sin embargo, otro terreno en que la ola de purgas servirá se refiere a la distribución del botín de la “victoria”. ¿Quién va a llenar las decenas de miles de puestos que les quitan a los militares, la burocracia, grupos ocupacionales, empresas, etc.? ¿A quién se le dejará ganar las subastas; qué empresas podrían cambiar de manos y a quién serán dadas? Es importante recordar que mientras que los partidarios de Gülen constituyen un solo movimiento, ocupan un espacio considerable en la administración y la economía y son muy leales a su líder, Erdogan está rodeado por una confederación de movimientos en una escala más pequeña. Como está ejemplificado con los grupos de Gül, Arınç y Davutoğlu, la personalidad del presidente ha demostrado ser insuficiente para unificar estos movimientos de menor magnitud. En este estado de cosas, una purga administrativa podría servir como una solución temporal; sin embargo, los conflictos y rupturas que podrían surgir durante la distribución del botín y las posiciones vacantes entre los que lo rodean a Erdogan, podría llevar a un debilitamiento e incluso a la disolución de la confederación. No es necesario decirlo, Erdogan trataría de hacerse cargo de estos posibles conflictos y rupturas futuras mediante la realización de una nueva purga contra el terrorismo. No olvidemos que la llamada burguesía “secular y liberal” podría, en cualquier momento, caer también bajo esta etiqueta de terrorista.

Ya se ha hecho evidente que esta ola de purgas y represión llevada a cabo bajo la conducción de Erdogan no puede ser detenida por un posible “frente por la democracia” entre sectores que van desde los nacionalistas a los socialdemócratas, la izquierda liberal, dirigentes sindicales y socialistas reformistas. De hecho, este “frente” no estuvo a la altura de sus principios. Cuando los tanques aparecieron en las calles, estos sectores optaron por permanecer en casa y ver las actualizaciones en la televisión en lugar de salir a la calle para defender la democracia y la soberanía del Parlamento. Lo que es más, tenían un deseo mortal de que el golpe derrocara Erdogan, aunque estaban intelectualmente y discursivamente contra el golpe. Hubo algunos que incluso trataron de legitimar su actitud llamándola la “línea de conducta responsable”. Dejaron las calles libres a los partidarios Erdogan y el frenesí islamista. Si un frente compuesto de varios sectores con diferentes posiciones de clase e intereses no pudo ser movilizado en contra de un intento de golpe, ¿cómo podemos esperar que resista contra un gobierno “legítimo” que puede establecer fácilmente todos los mecanismos de estado en movimiento? ¿Y con qué medios “democráticos”?

El proceso en curso es claramente un conflicto de clases. Algunos sectores de la burguesía apoyan el “terror constitucional” con la esperanza de compartir una parte del botín. Aquellos que se han integrado en la economía mundial, mientras se sienten avergonzados por el estado de la democracia frente a la UE y los EE.UU., no obstante se encogen de miedo y tratan de gestionar sus empresas en las condiciones actuales. Los sectores de la pequeña burguesía, que se pusieron en un frenesí de rabia debido a los efectos de la crisis y que ahora tienen una oportunidad real de obtener posiciones y hacerse ricos, están listos para purgar cualquier trabajador por debajo de ellos, cualquier progresista laico, cualquier socialista o revolucionario, y cualquier organización revolucionaria y democrática incluyendo los sindicatos. Estos sectores tienen un líder y todo lo que necesitan es una señal de él. Algunos ni siquiera esperar esa señal y ya han estado tratando de establecer su propio orden en los barrios y ciudades.

Lo que falta ahora es la dirección de la clase obrera. Los trabajadores no necesitan frentes democráticos de carácter indefinido. En cambio, necesitan una dirección sólida, decidida y valiente, que pueda movilizar a las masas, que declare que una revolución política y un resultante gobierno de los trabajadores son las únicas condiciones para el establecimiento de la democracia en Turquía, al mismo tiempo que lucha por esta misma causa, y es consciente del hecho de que sólo puede construirse dentro y desde las movilizaciones de masas. Los socialistas deben trabajar sin cesar hacia este objetivo en vez de buscar a quien culpar por la situación negativa actual. ¿Si no es ahora, cuando?

Brexit: Küreselleşmeye darbe

0

Büyük Britanya’nın referandum sonucunda Avrupa Birliği’nden çıkmaya karar vermesi (Brexit) bizce anlamlı veya hatalı pek çok yorumun konusu oldu; ama ele alınan konuların ve uygulanan bakış açılarının içinde atlanan veya en az değinilen nokta, Britanya halkının çoğunlukla AB üyeliğinden çıkma isteğinin esas olarak küreselleşmeye bir isyan olduğuydu. Aslında sermayenin ve pazarların küreselleşmesi ve bunun getirdiği felaketler bugünün bir olgusu değil. Daha 20. yüzyılın başlarında kapitalizmin emperyalist evresine geçişle birlikte mali sermayenin dünya egemenliğine yönelmesi, toplumları dayanılmaz gerilimlerin içine sürüklemekle kalmadı, emperyalist güçler arasında yarattığı çelişkiler milyonlarca emekçinin dünya savaşlarında katledilmesine yol açtı. Ve de tabii isyanlara ve devrimlere.

Dünya egemenliği yarışında Alman emperyalizmi Avrupa’yı iki kez savaş yoluyla kendi nüfuz alanı içinde birleştirmeye çalışmış ama başaramamıştı. Aynı yüzyılın ikinci yarısında kullandığı “barışçıl” yöntem ise Avrupa Birliği (AB) projesi oldu. Burjuva demokrasisi hayranları bu projede sadece “barış, demokrasi ve refah” ögeleri görürken, AB’nin esas olarak emekçi yığınların kazandığı hakların geri alınması ve Avrupa kapitalizminin Alman mali ve sınai sermayesinin egemenliği altına sokulması tasarımı olduğu gerçeği gölgede bırakıldı. Ama iki binli yılların başında patlak veren yapısal kriz, dünya kapitalizmini temellerinden sarstığı gibi, küreselleşmenin bir parçası olan AB’nin neden olduğu sonuçların da berraklaşmasını getirdi: yaygın işsizlik, derin yoksullaşma ve refah devletlerinin burjuvazi tarafından tasfiyesi. Buna isyanlar da beraberinde geldi. Ülke düzeyinde AB’den kopma eğilimleri güçlendi, bunu gerçekleştirmenin eşiğine gelen ilk ülke Yunanistan, Syriza önderliğinin ihanetiyle karşılaştı. Ama İngiliz emekçiler bunu bir referandum aracıyla gerçekleştirmeyi başardı. Bu anlamda biz Brexit’i küreselleşmeye ve onun Avrupa’daki örgütlenmesine indirilmiş bir darbe olarak görüyoruz ve dünya emekçi yığınları adına atılmış olumlu bir adım olduğuna inanıyoruz.

Ama tabii Türkiye’nin demokratikleşmesini emekçi yığınların başını çekeceği bir politik devrimden ziyade ABD emperyalizminin gerici hükümet üzerindeki baskılarına ve AB “normlarının” ülkeye transfer edilmesine (dolayısıyla da Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçlarına) bağlayan “demokratik ve ilerici” çevreler bu yargımızı paylaşmıyor. Onlar Britanya halkının tepkisini sadece o ülkedeki milliyetçi, gerici ve ırkçı unsurların ağırlık kazanmasına bağlıyorlar. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) referandum sırasında söylemini ön plana çıkarmış olmasını bir bütün olarak Britanya emekçi yığınlarının genel eğilimi olarak gösteriyorlar. Hatta emekçi yığınlar içinde “nihilist” ve gerici kesimler ile “demokratik ve özgürlükçü” çevreler ayrımları yaparak, birincilerin AB’den ayrılma ve ikincilerin ise kalma yanlısı olduğunu iddia eden sözde “Marksistler” de var. Tabii bu tip yargıların sonucu, AB’nin içinde kalınması ve onun “demokratik” şemsiyesi altına sığınılması: sanayinin ilga edilmesi, mali sermayenin diktatörlüğü, kitlelerin yoksullaşması, sefalete sürüklenmesi ve buna isyanı dikkate alınacak hususlar olmaktan çıkıyor.

AB taraftarlarının yaratmak istedikleri görüntü, Brexit’e oy verenlerin cahil, gerici, yabancı düşmanı ayaktakımı olduğu biçimde. Ve bu kesimlerin de bir bütün olarak UKIP’i destekledikleri iddiası var. “Cahiller (eskiden kadınlar denirdi) oy kullanmasın” anlayışının küçük burjuva demokratların demokrasi anlayışının gerici niteliğini göstermesi bir yana, bu anlayışın savunucuları en basit gerçekleri bile gözden ırak tutuyorlar. Örneğin, AB’den çıkılmasına oy verenlerin oranı %52 iken, UKIP’in oylarının son genel seçimlerde %13’e bile ulaşamadığı; veya anketlere göre Brexit’ten yana olanların büyük çoğunluğunun İşçi Partisi taraftarları olduğu. Hatta İskoçya’nın ağırlıklı olarak AB’de kalma yanlısı oy vermesinin nedenin ise, İskoç işçi sınıfının, mali sermayenin merkezi olan İngiliz “City”den kopma isteğinde yatması.

Avrupa burjuvazisini ve AB yetkililerini Brexit’ten ötürü endişelendiren temel unsur da bu: Britanya emekçileri küreselleşmenin sonuçlarına tepki duyuyorlar ve onların bu isyanı pek çok başka Avrupa ülkesine yayılma tehlikesi taşıyor. İşte tam bu noktada devrimci Marksistlerin görevi ağırlaşıyor: AB’nin demokrasi ve refah yalanlarına kanmayan emekçi yığınlara İşçilerin ve Emekçilerin Avrupasını kurma şiarını taşıyabilmek ve bu enternasyonalist hedef doğrultusunda kitleleri seferber edebilmek. Tabii önce sahte Marksistlerin ve reformcu solcuların, emekçi örgütlerinin başına çökmüş bürokratların maskelerini düşürebilmemiz gerekiyor.

Venezuela: Chavizm sarsılıyor…

0

2016 yılı, Venezuela’da Chavez yanlısı iktidar için keskin bir viraj haline gelmiş durumda.

İlk kötü haber, sağcı muhalefetin oluşturduğu Demokratik Birlik Masası’nın (MUD) 6 Aralık’ta düzenlenen parlamento seçimlerinde elde ettiği açık zafer ile -1999 yılından beri ilk defa- yeni bir meclis çoğunluğunun oluşmasıydı.

MUD’un elde ettiği zafer, yoksulluktan kırılan yığınların özelleştirme ve serbest pazar yanlısı politikaların temsilcisi sağa duyduğu güvenden ziyade, yıllardır açık çek sunulan Chavez yanlısı yönetimlerin yol açtığı ekonomik ve sosyal yıkıma duyulan tepkiyle yakından ilişkiliydi.

İkinci sarsıcı gelişme muhalefetin şu sıralar başkan Maduro’ya yönelik yükselen hoşnutsuzluğu kullanarak, Maduro’nun düşürülmesiyle sonuçlanabilecek bir referandum arayışında oluşuyla yaşanmaya başlandı.

Bu öyle bir kriz ki, şimdi birinin yürütme diğerinin ise yasama gücünü elinde bulundurduğu, iki büyük politik güç, -Chavezcilik ve sağ- fırtına öncesi sessizlik içinde nihai savaş için güç biriktirmekte.

Kapitalist kriz ve petrol fiyatların düşüşü, Venezuela’yı derinden etkiliyor ve halkın gözünde hükümet de inandırıcılığını yitirmiş durumda. Milyonlarca kişi gıda ve ilaç kıtlığı yaşarken ve saatlerce dükkan önünde sıra beklerken, Maduro ve çevresindeki boliburjuvazinin lüks ve rahat hayatın devam etmesi büyük kırılma yaratmış durumda.

Maduro yönetimince başlangıçta günde 4 saat olarak planlanan elektrik kesintileri, bazı şehirlerde günde 15 saatten uzun sürüyorken, enflasyon dehşetli şekilde yükseliyor ve her geçen gün temel tüketim maddelerinin fiyatları artıyor.

Venezuela Merkez Bankası BVC’nin resmi verilerine göre enflasyon 2015’te yüzde 180,5 oldu, fakat hükümet son altı aydır rakam açıklamıyor. Anlayacağınız Nicolas Maduro’nun koltuğu iyiden iyiye sallanıyor.

Chavizm için bilanço vakti

Bir politik figür olarak Hugo Chavez ve akımının en ayırt edici yönü, kendisini 21. yüzyılın sosyalizmi olarak sunuşunda yatıyordu. Bu akımın ana iddiası, köklü bir sosyal ve yapısal dönüşüm için Marks, Lenin ve hatta Troçki gibi önderlerin önerilerinin güncellenerek aşıldığı yeni bir düzlemin mümkün olduğuydu.

Dünya solunun önemli bir bölümü bu söylemi daha ilk andan koşulsuz kabullenecekti. Kimi kesimler içinse Chavizm, azgınlaşmış neoliberalizm karşısında “ilerici ve antiemperyalist” kampı temsil ediyor, adeta ehven-i şer rolünü üstleniyordu.

Gerçekte Chavizm, Arjantin’de Peronizm ve Mısırda Nasırcılık ile benzer politik ve ideolojik temellere sahip bir burjuva milliyetçi akımdı. Ülkede üretilen birikimin daha geniş bir oranına sahip olmak isteyen burjuvazinin bir kesimi bir yandan emperyalizmi yeniden pazarlığa çağırıyor, diğer yandan ise devrimci kitle seferberliklerini tarumar ettikten sonra işçi sınıfı ve örgütleri üzerinde muazzam bir kontrol uyguluyordu.

Tarihsel planda ise bu akımların trajik ortak noktaları sınırlılıklarında gizliydi. Zira emperyalizm ve finans kapital ile pazarlık ve şantajlara dayalı “özgün bir yönetim” kurulabilse de gerçekten ondan kopulmadığı sürece er ya da geç bu hükümetler emperyalizmin açık bir aracına dönüşmüş olarak kariyerlerini noktalıyorlardı.

Chavizm bu noktada ikili bir talihsizliğin kurbanı oldu; ilk olarak emsal burjuva milliyetçilikleriyle- Peronculuk ve Nasırcılık gibi- kıyaslandığında tarih sahnesine çok geç ve elverişsiz şartlar altında çıktı.

İkincisi Chavizm’in üzerinde yükseldiği kapitalist endüstriyel gelişim ve üretim zemini Peroncu Arjantin’le kıyaslanamayacak kadar geriydi ve ülke temelde petrol gelirlerinin parazit misali tüketimine dayalı bir yarısömürge görünümü arz ediyordu, bu manzara asla değişmedi.

Sonuç olarak Chavez ve akımı sol içinde yaygın kanaatin aksine, işçi örgütlerinin ya dağıtıldığı ya da mevcut yönetime biat ettirildiği, endüstriyel altyapısı tümüyle gerilemiş bir Venezuela bıraktılar geriye. -1998 yılında ülke içinde endüstrinin %18 düzeyindeki ağırlığı 2012 yılına gelindiğinde %14’e gerilemişti-

Tümüyle petrokimya endüstrisine bağımlı kılınan ülkede bu endüstrinin yaklaşık %40’lık bir düzeyinin Chevron ve Exxon-Mobil gibi çokuluslu tekellerce kontrol edildiği, IMF’ye olan ve her yıl rekorlar kırarak artan dış borcun tıkır tıkır ödenmekte olduğu, bırakın emperyalizmden bağımsızlaşmayı, bugün daha fazla yoksullaşmış ve yarısömürgeleşmiş bir ülke Venezela.

Ya da şöyle düşünelim;

Chevron, Repsol Mitsubishi, Total ve Lukoi gibi çokuluslu şirketlerle birlikte oluşturulan karma petrol şirketlerine dayanarak sosyalizm kurulabilir miydi?

Ekilebilir toprakların %55’i, %2’lik bir azınlığın tekelindeyken, kamu emekçilerinin toplu sözleşme hakkına saygı duyulmazken, yaklaşık 4 yıldır çalışanların ücretleri zam yüzü görmemişken, sendikal bağımsızlık ayaklar altına alınıp devrimci örgütler için bile protesto bir suç unsuruna dönüştürülmüşken, sosyalizm inşa ediliyor olabilir miydi?

Oysa “21. Yüzyılın Sosyalizminin” bilançosu tam da buydu.

‘Hürriyet Müsavat Uhuvvet!’ ve Temmuz grevleri

0

108 yıl önce bu ay İkinci Meşrutiyet ilan edildi. 23 Temmuz 1908 devrimi, bu memleketin gördüğü ilk burjuva devrimidir. Büyük umutlarla başlayıp kısa sayılabilecek bir sürede büyük bir hayal kırıklığına, bir baskı rejimine dönüşmüştür. Temel tarihsel-toplumsal görevlerini yerine getiremeden sönüp gitmiş olsa da, yaptıkları ve yapamadıklarıyla ardından gelenleri etkileyen, tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Kısa da olsa, demokrasinin ucunu gösterdiği tarihsel bir dönemdir. Büyük Fransız Devrimi’nden devraldığı ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet!’ (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) şiarıyla Osmanlı’nın bütün ilerici, devrimci unsurlarının yüreğinde güçlü umut rüzgârları estirmiştir. Onlarca yıl Abdülhamit despotizmine karşı savaşan, bazen birbirlerini boğazlayan farklı milliyetlerden ulusal kurtuluşçuları, çetecileri, komitacıları bile ilk başlarda anayasa ve hürriyet aşkıyla yan yana getirmiş; halkların, kısa bir süre için dahi olsa, kardeş olduklarına inanmalarını sağlamıştır. İkinci Meşrutiyet, çeşitli uluslardan ilk sosyalist milletvekillerinin ve partilerinin Meclisi Mebusan sıralarında yer aldığı, kürsüye çıkıp ‘nutuk irat ettiği’, sosyalizmi izah etmeye çalıştığı, emekçi ve kadın hakları için kanun teklifleri verdiği, Selanik’te İkinci Enternasyonal üyesi ve de çok milletli bir Sosyalist İşçi Federasyonu’nun kurulduğu bir tuhaf dönemdir!

Devri Hürriyet’te işçi sınıfı

Meşrutiyete ‘Devri Hürriyet’ de denirdi. Bu hürriyet özlemi elbette herkes gibi işçi ve emekçileri de etkilemişti. Yarı sömürge bir ülkedeki geri ve güçsüz kapitalizmin eseri olan işçi sınıfı, bütün ‘cılızlığına’ rağmen, onca yıllık ezilmişliğe, baskıya ve sömürüye karşı tepkisini, bütün ‘Devleti Âliye’ sathına yayılan bir grev dalgasıyla gösterdi.

31 Temmuz’dan, yani devrimin birinci haftasından başlayarak ağustos-eylül ayları boyunca, hatta aralık ayına kadar İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Dedeağaç, Aydın, Gevgeli, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Zonguldak, Ereğli, Mitroviça, Zibeftçe, Şam, Rayak, Halep, Balya, Ergani, Hereke, Manastır, Ksanti, Adana, Foça, Kudüs gibi yerlerde hemen her işkolunda onbinlerce işçi ve memur, (Sadece belgelenen grevci sayısı 30 bin.) çok sayıda işyerinde greve gitti. Emekçiler, esas olarak daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları, özellikle de 14-16 saati bulan günlük çalışma süresinin 8-9-10 saate indirilmesini talep ediyorlardı. Grevler sürerken yerli ve yabancı patronlar, hükümetten önlem almasını istediler. Tabii bununla da kalmayıp grevcileri işten çıkartıp yerlerine daha düşük ücretle işçi aldılar, hatta kimi yerlerde lokavta gittiler. ‘Devrim hükümeti’ de onlardan aşağı kalmadı. Grev kırıcıların çalışmasını engelleyen işçiler tutuklandı, hakları için gösteri yapan işçiler, asker ve polis marifetiyle zor kullanılarak dağıtıldı. Fransızlar tarafından işletilen madenlerdeki eylemi sona erdirmek için Zonguldak’a gemiyle asker çıkartıldı. Grevlere ve protesto eylemlerine müdahaleler sırasında ölenler ve yaralananlar oldu. Grevleri bastırmak ve yabancı sermayeye gerekli güvenceleri vermek ve sosyalist düşünce ve eylemin sendikalar aracılığıyla “aziz vatanımıza” sızmasını önlemek amacıyla önce 8 Ekim 1908’de Tatili Eşgal Kanunu Muvakkati (geçici grev yasası), ardından da 9 Ağustos 1909’da Tatili Eşgal Kanunu çıkarıldı. Sosyalist Bulgar ve Ermeni mebusların şiddetle karşı çıktığı kanun, hükümetten imtiyaz (ayrıcalık) alınarak faaliyet sürdürülen demiryolu, tramvay, liman ve genel aydınlatma hizmetlerini kapsıyordu. Yani tam da yabancı sermayenin elindeki kamu hizmetlerini. Bu işkollarında öyle ha deyince greve gidilemeyecekti! Grevi zorlaştırmakla birlikte grev yasağı getirmeyen kanun, belirtilen kurumlarda sendika yasağı getirdi, buralarda daha önceden kurulmuş sendikaları da yasakladı. Görüşmeler sırasında Dahiliye Nazırı Ferit Paşa, ‘Sermayedarânı daimi surette tehdit altında bulunduracak sendikaların teşkili muzırdır’ vecizesini yumurtlamıştı! Kanun, binlerce işçinin katılımıyla önce Selanik’te, ardından da İzmir, Kavala, Drama ve Edirne’de yapılan işçi mitingleriyle protesto edildi. İttihat ve Terakki, işçi hareketini, yabancı ve yerli patronların çıkarlarını korumak amacıyla ezmeye kararlıydı.

Çavdar ekmeğinden bahaneler!

Bazen kimi solcuların biraz da sonraki ‘Cumhuriyet’i korumak ve kollamak’ amacıyla, bu baskının gerekçesi olarak ‘Efendim o zaman bir işçi sınıfı bile yoktu, sosyalizm için şartlar olgun değildi dediklerini duyarız. Yani, tam da ‘Olsa, dükkân senin!’ misali! Oysa kimseye ‘İttihatçılar veya Cumhuriyetçiler neden sosyalizmi kurmadılar?’ falan diye sormuyoruz! Ayrıca meselenin işçi mücadelesine ilişkin bölümünün, memleketteki işçi sayısının azlığından ziyade sınıfın sosyal, siyasal ve örgütsel ağırlığının çok ama çok yetersiz olmasından kaynaklandığını da biliyoruz. Buradaki meselemiz, yeni efendilerin, kapitalizmin yolunu açmak için işçi sınıfını ezmeleri, onun hak ve özgürlüklerine ve de ‘demokrasiye’ karşı düşmanca bir tutum takınmalarıdır. Meşrutiyetçilerin birçok konuda bulanık olan zihinleri, temel ekonomik ve sınıfsal tercihler konusunda pırıl pırıldı. O nedenle bahane aramanın hiç lüzumu yok!

Temmuz Devrimi, sadece işçi sınıfının sorunlarını değil, siyasi demokrasi sorununu, köylü ve tarım sorunlarını ve ulusal sorunu (veya sorunları) da çözemedi. Başımıza, hâlâ ortalıkta sürünüp duran bir yığın ‘burjuva demokratik’ dert bırakarak tarihe karıştı. Böylece, Balkanlar’dan başlayarak tüm Şark’ı etkileyebilecek demokratik bir uluslar federasyonu yaratma fırsatı da uçup gitti. Olsun devrim yine de devrimdir; o halde bir kere daha:

Yaşasın hürriyet-müsavat-uhuvvet!

Not: Bilgiler Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi’nden.

Sandanski diyor ki!

Osmanlı devletine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren İç Makedonya-Edirne Devrimci Örgütü’nün sosyalist kanat liderlerinden ve solcu Serez grubunun önderi Yane Sandanski, 23 Temmuz devriminin kalbi Makedonya’da Meşrutiyet’in ilanının ardından yayımladığı ‘İmparatorluğun Tüm Uluslarına Manifesto’da şöyle diyordu:

‘…Görmüş geçirmiş vatanımız, yeniden doğuşunu kutluyor…

Genç Türk kardeşlerimizin devrimci çağrısı, çok çekmiş halkın ruhunda sevinçli bir yankı buluyor.

Türk vatandaşlarım:

Siz halkın büyük çoğunluğunu oluşturuyorsunuz; bu yüzden ortak düşmanın zulmünü en çok siz hissettiniz. Kendi Türk İmparatorluğunuzda Hıristiyan vatandaşlarınızdan daha az köle değildiniz.

Sevgili Hıristiyan vatandaşlar:

Tüm Türk halkının zorbalığının sizin acılarınızın kaynağı olduğuna inandığınızda, siz de az aldatılmadınız…

Vatandaşlar!

…Belki resmi Bulgaristan tarafından, özgürlükçü gelişmesini başlatabilecek Türk halkıyla birlikte ortak mücadelenize karşı yapılan canice ajitasyonun sizi etkilemesine müsaade etmeyin!.’*

Ne diyelim, ağzına sağlık Yane Sandanski.

*Makedonya Sorunu. Fikret Adanır.

Askeri darbeye hayır! Özgürlüklerimizi hem darbeye hem de Saray rejiminin baskılarına karşı savunalım!

0

Dün akşam saatlerinden itibaren görünürlük kazanmaya başlayan bir askeri darbe girişimine tanıklık etmekteyiz. Askeri cuntanın Genel Kurmay Karargahı, Jandarma Genel Komutanlığı gibi bazı stratejik yerleri ele geçirmesinin ardından, tüm Türkiye’nin canlı yayında gözleri önünde gerçekleşen başarısız bir darbe girişimi yaşandı. Çıkan çatışmalarda 60’tan fazla kişi hayatını kaybederken, 1400’e yakın TSK mensubu gözaltına alındı. Türkiye tarihinde ilk kez TBMM bombalandı. Çatışmalar bazı yerlerde halen devam etmekle birlikte, girişimin başarısızlığa artık neredeyse kesinlik kazanmış durumda.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak askeri darbenin kesin olarak karşısındayız. “Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi” gibi amaçlarla yapıldığı açıklanan askeri darbenin başarıya ulaşması, Saray rejimi tarafından iyice budanmış demokratik hak ve özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelecekti. Ordunun, Türkiye’de süregelen baskı rejiminin daima temel dayanaklarından birisi olduğu asla unutulmaması gerekir.

Öte yandan, gerçekleşen bu askeri darbe girişimi, Türkiye’de derinleşmekte olan rejim krizinin yeni bir zirvesi anlamına gelmektedir. Bu darbe girişiminin nesnel zemini Saray rejiminin uyguladığı baskı politikalarıyla örülmüştür. Erdoğan’ın bu darbenin hedefi olması, ülkeyi felaketin eşiğine sürüklediği yıkım tablosundaki sorumluluğunu bir an bile olsun unutturamaz. Askeri darbeye karşı olmak Erdoğan’ın baskı rejimini desteklemek anlamına kesinlikle gelmemektedir.

Başarısız darbe girişiminin ardından, bu girişimin Saray rejiminin baskıyı ve kontrolü artırmasında bir araç olarak kullanılacağına ilişkin toplumun geniş kesimlerinde haklı bir endişe bulunmaktadır. Hem askeri cuntalara hem de Saray rejiminin baskılarına karşı tek çözüm, emekçi yığınların, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkması, çürüyen rejimin baskı ve yağma politikalarına karşı seferber olmasıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi

16 Temmuz 2016

Turquie: C’est le moment de défendre notre liberté contre les putschistes et le régime répressif d’Erdogan!

0

Nous avons été les témoins d’une tentative de coup militaire dans la nuit d’ hier. Lors du soulèvement militaire, les putschistes ont pris le contrôle de lieux stratégique comme le quartier général de l’armée et le Commandement de la Gendarmerie. Cette tentative de coup d’état en Turquie a échoué.

Des centaines de personnes sont mortes pendant le conflit, et environ 1400 membres des forces armées ont été arrêté. L’Assemblée Nationale a été bombardée pour la première fois dans l’histoire de la Turquie (…) En tant que Parti de la Démocratie Ouvrière, nous sommes fermement contre ce coup d’état militaire.

Si ce coup d’état pour soi-disant « restaurer la démocratie,les droits de l’homme et la suprématie des lois » déjà attaqué par le régime d’ Erdogan avait réussit, il aurait été synonyme de liquidation de ces derniers.

Nous ne devons jamaisface-a-face-2 oublier que les militaires sont un pilier fondamentale de l’actuel régime répressif. En même temps, cette tentative de coup militaire marque la fin d’une crise profonde du régime en Turquie. C’est la politique répressif du régime qui a permit cette tentative de coup d’état contre Erdogan, c’est lui qui a mené le pays au bord de l’effondrement.

Le fait que nous soyons contre le coup d’état n’implique aucunement que nous soutenions le régime répressif d’Erdogan. Aujourd’hui, de nombreux secteurs de la société sont de plus en plus préoccupés par le fait que le régime utilise cette tentative de coup d’état frustrée pour aggraver la répression.

La seule solution réelle, contre les dictatures et la répression du régime, est la mobilisation des travailleurs, de la jeunesse, des femmes, des Kurdes – et de tous les secteurs opprimés et exploités- contre la répression et la politiques de pillage du régime d’Erdogan. Tous nous devons nous unir pour exiger et obtenir des droits et libertés démocratiques.

Parti de la Démocratie Ouvrière (IDP), section de l’UIT-QI (Unité Internationale des travailleurs-Quatrième Internationale) en Turquie le 16 juillet 2016

Turkey: Time to protect our freedom against the coup and against the repressive of Erdogan!

0

We have witnessed a military coup attempt that had started gaining visibility late last night. Following the military junta’s seize of certain critical locations such as the Office of the Chief of the Army and that of the General Command of the Gendarmerie, a failed coup attempt took place before the eyes of Turkey. While more than 60 people died during the conflicts that followed, about 1400 members of the Turkish Armed Forces got detained. The Turkish National Assembly was bombed for the first time in Turkish history. While the conflicts still continue in certain locations, the failure of the attempt has already been practically proven.

As Workers’ Democracy party, we are in strict opposition to a military coup. If the coup that was supposedly initiated in name of “reinstituting democracy, human rights and the supremacy of the law” were to succeed, that would have meant the complete erasure of all democratic rights and freedoms that have already been largely cut short by the palace regime. It should never be forgotten that the military is a fundamental leg of the ongoing repressive regime.

At the same time, this attempted military coup signals a new culmination for the deepening crisis of the regime in Turkey. The tangible ground of this coup attempt has been built on top the repressive policies carried out by the palace regime. The fact that Erdogan was the target of this coup cannot conceal his responsibility in bringing the country to the brink of a collapse. Being against military coup under no circumstance means to support Erdogan’s repressive regime.

In the aftermath of this failed military coup attempt, there is a widespread concern among large sectors of the society that this unsuccessful attempt will be used as means to justify increased repression of the palace regime. The only real solution against the military juntas as well as against the repression of the palace regime is the mobilization of the masses of workers, youth, women, Kurds and all other repressed and exploited sectors against repressive and looter policies as well as these masses’ persistent efforts to claim democratic rights and freedoms.

Workers Democracy Party of Turkey

International Workers Unity–Fourth International (IWU–FI)

July 16th, 2016

Es momento de defender nuestra libertad del golpismo y del régimen represivo de Erdogan!

0

Hemos sido testigos de un intento de golpe militar que ha cobrado visibilidad en la noche de ayer. El levantamiento militar tomó el control de lugares importantes como la jefatura del ejército y el Comando de la Gendarmería. Un golpe fallido delante de los ojos de Turquía. Mientras centenares de personas murieron durante el conflicto, alrededor de 1400 miembros de las fuerzas armadas quedaron detenidos. La Asamblea Nacional fue bombardeada por primera vez en la historia de Turquía. Mientras el conflicto continúa en algunos puntos, el intento de golpe ya fue prácticamente derrotado.

Como Partido de la Democracia Obrera, estamos férreamente en contra del golpe militar. Si el golpe como supuesta iniciativa para lograr “restaurar la democracia, los derechos humanos y la supremacía de las leyes” triunfaba hubiera significado la eliminación de todos los derechos y libertades democráticas que ya han estado siendo atacadas por el régimen “del palacio” de Erdogan. No debemos nunca olvidar que los militares son una pata fundamental del actual régimen represivo.

Al mismo tiempo, este intento de golpe militar marca el final de una profunda crisis del régimen en Turquía. La base tangible de este intento de golpe se construyó sobre las políticas represivas llevadas adelante por el régimen. El hecho de que Erdogan sea el objetivo de este golpe no debe borrar su responsabilidad de haber llevado el país al borde del colapso. Estar en contra del golpe bajo ninguna circunstancia significa apoyar el régimen represivo de Erdogan.

Con las repercusiones de este intento de golpe existe una preocupación reinante entre importantes sectores de la sociedad de que este intento frustrado de golpe sea usado para aumentar la represión por parte del régimen. La única solución real, tanto contra las dictaduras y la represión del régimen, es la movilización de las masas trabajadoras, de la juventud y las mujeres, los kurdos y todos los sectores reprimidos y explotados contra la represión y las políticas de saqueo junto a los esfuerzos del pueblo en la exigencia de derechos y libertades democráticas.

Partido de la Democracia Obrera (IDP), sección de la UIT-CI (Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional) en Turquía.

16 de Julio de 2016

لا للإنقلاب العسكري في تركيا لندافع عن الحريات الديموقراطية للشعب التركي لا للنظام القمعي لأردوغان

0

ليلة الجمعة 15 جويلية 2016 جد ت محاولة انقلاب عسكري في تركيا. الأنباء مضطربة و الوضعية غير واضحة.

نزلت قوات عسكرية بالمدرعات إلى الشارع لمراقبة جسور البوسفور في إسطنبول وفي مستوى عدة نقاط من ألعاصمة التركية أنقرة. وقام الإنقلابيون بقراءة بيان في القنوات التلفزية أعلنوا فيه القانون العرفي. و دعى أردوغان وحزبه للخروج إلى الشارع و الدفاع عن نظامه.

إن “الوحدة الأممية للعمال والأممية الرابعة (UIT-QI)تدعوان إلى لفظ هذا الإنقلاب العسكري و لفظ كل محاولة قمعية تستهدف الشعب و الشباب و النساء و العمال الذين يتظاهرون ضد العساكر الإنقلابيين. إننا ندافع عن الحريات الديمقراطية للعمال و الشعب التركي ولا ندافع عن أردوغان وحكومته القمعية.

إن انتصارالإنقلاب العسكري باسم السلم و الديمقراطية و ضد “خيانة” أردوغان لا يمكن أن ينجر عنها سوى مزيد من القمع و من ضرب الحريات.

لايجب أن ننسى أن حكومة أردوغان و القوى العسكرية و الأمنية تشن حربا قذرة ضد الشعب الكردي في عقر داره كما قامت باعتقال قادة و مناضلين من المعارضة الكردية و اليسار التركي.

وعلى مستوى آخر تدخلت الحكومة التركية في سوريا لتأمين إقامة الدولة الإسلامية الرجعية (داعش).

في هذا الظرف الخطير من الأزمة السياسية و الإجتماعية في تركيا تتنزل عندئذ محاولة   الإنقلاب هذه ولا يمكن فهمها إلا في هذا السياق.

نهيب حينئذ بشعوب العالم و التنظيمات التي تنتسب إلى الديمقراطية و اليسار أن تعبر عن لفظها لمحاولة الإنقلاب العسكري هذه دون من دون تقديم أي مساندة لحكومة أردوغان.

نعبر عن تضامننا مع الحزب الأخ حزب الديمقراطية العمالية فرع الوحدة الأممية للعمال و الأممية الرابعة في تركيا. كما نتضامن مع كل المنظمات العمالية و اليسارية التركية و الكردية. وندعو إلى مساندة الشعب التركي و الطبقة العاملة التركية في دفاعهما عن الحقوق الإجتماعية و الحريات الديمقراطية.

الوحدة الأممية للعمال-الأممية الرابعة (UIT-QI) ليلة 15 جويلية 2016

No to the military coup in Turkey!

0

In defence of the democratic rights of the Turkish people! No to Erdogan’s repressive regime!

On the evening of Friday 15 a military coup was unleashed in Turkey. The news is confusing. Apparently, the situation has not yet become defined. Military forces with tanks took to the streets, controlled bridges over the Bosphorus in Istanbul and various points in the capital Ankara. The coup leaders have read a statement on television in which they established martial law. President Erdogan and his party, AKP, called out to the streets in defence of his regime.

The Socialists of the IWL–FI call to repudiate the military coup and any attempt to repress the people, young people, women and workers who take to the streets to confront the military coup. We defend the democratic rights of workers and the people of Turkey and not the repressive government of Erdogan.

The triumph of a military coup, despite their advertising it for “peace and democracy” and of accusing the hated Erdogan of “traitor”, would only deepen the current repression and severe limitations on freedoms. Let us not forget that Erdogan and the military and security forces of his government have launched a “dirty” war against the Kurdish community and people in its territory and have imprisoned leaders and activists of the Kurdish movement and the Turkish left. Furthermore, Erdogan’s government has intervened in Syria endorsing, at first, the formation of reactionary ISIS (Daesh in Arabic).

This is the political framework of this attempted coup. The current outcome is only explained by the serious political and social crisis in which Turkey’s reality of immersed.

We call on the peoples of the world and the organisations that claim to be democratic and of the left to express their repudiation of the military coup, without giving any support to the government of Erdogan. We express our solidarity with our sister party İşçi Demokrasisi Partisi (Workers Democracy Party— IDP), section of the IWU-FI in Turkey, as well as with all workers organisations and of the Turkish and Kurdish left. We call to support the Turkish people and the working class in defence of their democratic and social rights and their freedoms.

International Workers Unity-Fourth International (IWU–FI)

15 July, 2016.

Defendamos los derechos democráticos del pueblo turco! No al régimen represor de Erdogan!

0

Desde la noche del viernes 15 se ha desatado un golpe militar en Turquía. Las noticias son confusas. Aparentemente todavía no se terminaba de definir la situación. Fuerzas militares con tanques salieron a las calles, controlaban puentes sobre el Bósforo en Estambul y diversos puntos en la capital Ankara. Los golpistas han leído un comunicado en televisión en el que establecen la ley marcial. El presidente Erdogan y su partido AKP llamó a salir a la calle en defensa de su régimen.

Los socialistas de la UIT-CI llamamos a repudiar al golpe militar y todo intento de reprimir al pueblo, a los jóvenes, a las mujeres y a los trabajadores que salgan a la calle a enfrentar a los militares golpistas. Defendemos los derechos democráticos de los trabajadores y el pueblo de Turquía y no al gobierno represor de Erdogan.

El triunfo de un golpe militar, por más que lo anuncien “por la paz y la democracia” y acusando de “traidor” al odiado Erdogan, no haría más que profundizar la represión actual y las graves limitaciones a las libertades. No hay que olvidar que Erdogan y las fuerzas militares y de seguridad de su gobierno han lanzado una guerra “sucia” contra la comunidad y el pueblo kurdo en su territorio y ah encarcelado a dirigentes y militantes del movimiento kurda y de la izquierda turca. Por otro lado, el gobierno de Erdogan ha intervenido en Siria avalando, en un primer momento, la formación del reaccionario ISIS (Daesh en árabe).

Este es el marco político de este intento de golpe. El actual desenlace solo se explica por la grave crisis política y social por la que está cruzada la realidad de Turquía.
Llamamos a los pueblos de mundo y a las organizaciones que se reclaman democráticas y de la izquierda a expresar su repudio al golpe militar sin dar ningún apoyo al gobierno de Erdogan. Expresamos nuestra solidaridad con nuestro partido hermano Partido de la Democracia Obrera (IDP), sección de la UIT-CI en Turquía como con todas las organizaciones obreras y de la izquierda turca y kurda. Llamamos a apoyar al pueblo turco y a la clase trabajadores, en defensa de sus derechos democráticos, sociales y sus libertades.

Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

15 de julio de 2016.

ABD’de ırkçı şiddete son! “Siyahların hayatları değerlidir”

0

Irkçı ABD polisi tarafından iki siyahın daha öldürülmesi, ülkede büyük protestoların gerçekleşmesine neden oldu. 32 yaşında bir öğretmen olan Philando Castile Minnesota’da, 37 yaşındaki CD satıcısı Alton Sterling Louisiana’da öldürüldü. ABD’de gerçekleşen protestolar Avrupa’da da yansımasını buldu. Cinayetlerin filme alınması ve sosyal ağlarda paylaşılması, ırkçı vahşetin boyutlarını gözler önüne serdi. Her iki durumda da önemsiz nitelikteki ihlal iddialarıyla ilgili hareket eden polis karşısında hiçbir direniş söz konusu değildi (Castile otomobilinin bir lambası bozuk olduğu için durduruldu ve polis silah taşıyabileceğinden “şüphe duyduğu” için ateş etti).

Suriyeli mülteciler ve vatandaşlık tartışması

0

Kilis’te gerçekleştirmiş olduğu bir konuşma sırasında Erdoğan, Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verileceğini açıklamış oldu. Böylece kamuoyunda etkileri oldukça hissedilen ve Türkiye’de sayıları yavaş yavaş 3 milyona dayanmakta olan Suriyelilerin konumu ve geleceği üzerine bir tartışma başlamış oldu.

Öncelikle daha mülteci statüsüne dahi sahip olmayan Suriyelilere vatandaşlık önerisi getirilmiş olması, önerinin samimiyetsizliğini ifşa eder nitelikte. Zira sarayın mülteci politikası, tıpkı dış politikada olduğu üzere ikiyüzlüce bir karakter taşıyor, siyasi çıkarlar ve beklentiler tarafından şekilleniyor.

Savaştan kaçarak Türkiye sınırlarının içerisine ulaşmış olan Suriyelilerin ezici bir çoğunluğu yok pahasına denebilecek ücretlerle köle gibi çalıştırılıyor. Güvenceleri veya sigortaları yok. Hayatlarını savunmak adına sendika benzeri en temel ekonomik mücadele aygıtlarına erişim haklarından dahi yoksunlar. İltica hakları ise bizzat Erdoğan ve Merkel arasında yapılan anlaşma ile ellerinden çalınmış vaziyette. Bu bağlamda sarayın vatandaşlık önerisinin, kendilerinin gerçekte sürdürmekte oldukları kirli çıkarlar ve pazarlıklar odaklı mülteci politikasını makyajlamak için kullanışlı bir araç olduğu şüphe götürmez.

Erdoğan’ın vatandaşlık açıklamasının ardından milliyetçi çevrelerce başlatılan yabancı düşmanı bir kampanya da Türkiye’nin gündemine oturmuş durumda. Suriyeli mültecilerin ‘istenmediğinin’ ifade edildiği ve sınır dışı edilmesinin talep edildiği bu ırkçı kampanyanın sınırları mültecilere dönük fiziksel saldırı boyutlarına ulaşmış durumda. Teorik-ideolojik düzlemde dünya nüfusunun tamamının Türk olduğunu veya en azından Türk kökenli olduğunu öne süren Türkçülüğün, sadece 3 milyon Suriyeli mülteciye vatandaşlık verilmesi noktasında almış olduğu bu saldırgan tutum, milliyetçi siyasal akımların çelişkilerine verimli bir örnek teşkil ediyor.

Bu zenofobik (yabancı düşmanı) kampanya anlayış noktasında mülteciliği bir sonuç olarak değil, bir tercih olarak yorumluyor. Milliyetçi duygular ile hareket edip bu kampanyanın bir parçası olan kitleler, kendi yakınlarının Almanya’ya çalışmak için gittiklerinde Suriyeli mültecilerin bugün Türkiye’de karşılaştıkları koşulların bir benzeri ile karşılaştıklarının, esasen Suriyeli mülteciler ile toplumsal bir kardeşliğe sahip olduklarının bilincinde değiller.

Bu yaklaşımın sonuçları ise elbette saray rejiminin çıkarına bir tablo çıkartıyor karşımıza. Öncelikle Suriyeli mültecilerin konakladıkları yerellerde ve kentlerde, bu bölgelerin sosyo-ekonomik problemlerini doğrudan doğruya mültecilerin varlığı ile ilişkilendiren bu anlayış, hayat şartlarındaki geri çekiliş üzerinde sarayın sahip olduğu sorumluluğu perde arkasına gizliyor. Öte yandan bu anlayış, mültecilerin evlerinden kaçmasına sebebiyet veren asıl aktörlerin, Esad’ın, Rusya’nın, IŞİD’in, ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin ve Türkiye’nin rolünü önerdikleri politikada hiçe indirgeyerek, çözüm odaklı değil sorunun yeniden ve yeniden üretilmesi odaklı bir perspektif ile hareket ediyor.

Yukarıda çizmiş olduğumuz çerçeve etrafında ise sosyalistlerin belli başlı görevlerinin saptanması bir ihtiyaç olarak hissediliyor. Hem saray rejiminin ikiyüzlü mülteci politikasına, hem de milliyetçi/ırkçı odakların mülteci düşmanı kampanyasına karşı gerçek bir alternatif yaratmak için tüm demokratik güçlere, ilerici, sosyalist ve devrimci partilere ve özellikle de sendikalara büyük görevler düşüyor.

Mülteci ve göçmen emekçilerin Türkiye’deki işçi ve emekçi yığınların saflarında örgütlenmesi, onların proletaryanın ve ilerici ve devrimci güçlerin yaşamıyla ve mücadeleleriyle bütünleşmeleri en temel enternasyonalist ve ulusal bir görev olarak karşımızda durmakta. Ancak bugün gelinen noktada en acil görevimiz Suriyeli mültecilerin, artmakta olan fiziksel saldırılara karşı kendilerini savunabilmeleri için direniş komitelerini kurmalarında onlara yardım etmek. Bugün Türkiye’deki ve Avrupa’daki en yakıcı görevlerimizden biri budur.

“Demokrasi Cephesi”; yetmeyenin azına da evet!

0

Türkiye’ye dair bağımsızlığını azıcık olsun koruyabilen hiçbir araştırma temel hak ve özgürlükler bağlamında olumlu bir rapor yayımlayamıyor.

Haziran ayında en az 200, yılın ilk altı ayında ise en az 912 işçi çalışırken yaşamını yitirdi. Bayram tatilinde çalışırken ölen işçi sayısı ise 10! Sadece bu rakamları bilmek dahi insanı hak ve özgürlüklere dair başka bir söz söylemekten alıkoyuyor.

Kapitalistler rekor zenginleşmelerini yeterli bulmuyor. Bunun için de yukarıda saydığımız kanlı tabloya ihtiyaçları var. Dahası, Türkiye ve dünyanın koşullarından ötürü kapitalistlerin işçilerin ölümüne olduğu kadar, kölece koşullarda çalışmalarına ve doğanın geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip edilmesine de ihtiyaçları var. Türkiye patronları için başka bir kalkınma mümkün değil. İşte bu yüzden Türk işadamlarının ve onların sözcüsü olan burjuva siyasi partilerinin burjuva demokrasisi için dahi tavır almaları mümkün değil.

“Demokrasi Cephesi” Türkiye’nin faşizme doğru ilerleyişine dair bir güç birliği çağrısında bulunuyor. Kulağa her ne kadar hoş gelse de, Türkiye’de patronların çıkarı için demokrasinin fazla geldiği gerçeğinin üzerinde durulmuyor. Çağrıcı ve taraftarlarının son derecede çeşitlilik arz ettiği “Demokrasi Cephesi” önermesi ciddi bir heterojenlik arz ediyor.

“Demokrasi Cephesi” tartışmaları nasıl başladı?

Türkiye’de solun hemen her sıkışma döneminde “Demokrasi Cephesi” çağrısında bulunması alışıldık bir durum. Ancak ne yazık ki bugüne değin geniş bir “Demokrasi Cephesi”nin işe yarar bir sonuç verdiği bir örnek ile karşılaşamadık. Zaten politika sanatı bu kadar kolay olsaydı binlerce yıllık sınıflar mücadelesinde zaferler elde edebilmemiz oldukça kolay olurdu.

“Demokrasi Cephesi” (DC) tartışmasına hakkını verebilmek için cepheler, eylem birlikleri ve taktikler konusunu incelemek ve Türkiye’deki benzer önermelerin sonuçlarına göz atmak oldukça faydalı olurdu. Ancak bu denli geniş bir çalışmayı yapmak yazımızın sınırlarını aşıyor. Bu sebeple şimdi yalnızca mevcut DC önermelerini incelemekle kendimizi sınırlandıracağız.[1]

DC çağrısı liberallerden, CHP’den, HDP’den ayrıca ÖDP gibi sol partilerden gelse de her biri aslında ayrı bir içeriğe sahip. Bunları tek tek incelememiz zor olsa da her birinin uzlaştığı bir nokta var: Erdoğan’ın tek adamlığına karşı tüm güçleri demokrasi sathında birleştirmek.

Liberaller: “Birincisi bildiğiniz gibi değil. Bu kez de buna yetmez ama evet!”

Aslında DC önerisi öncesinde çok daha farklı bir kanaldan, liberallerden çıkmıştı. 1 Kasım seçimlerinin ardından Cengiz Çandar ve Hasan Cemal böylesi bir ihtiyaçtan ve topyekûn bir savaşın gerekliliğinden bahsetmeye başlamışlardı.

Hasan Cemal seçimlerin hemen ardından 2 Kasım 2015’te barış, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele çağrısında bulundu. Sonrasında “Defol git, geri zekâlı!” gibi cesur başlıklar atıp “İş dünyasında saray korkusu” konularını inceledi ve Erdoğan’a karşı burjuva cephedeki iş birlikleri dinamiklerini yokladı. Kiralık işçiliğin yasalaşması ve kıdem tazminatı için sarayın canla başla çabalamasının ardından ise Hasan Cemal bu konuda ne hissettiğini yazmadı. Burjuvazinin saraya müteşekkir hali Hasan Cemal’ce hiç işlenmedi. Politikayı herhangi birinden daha iyi bilen Cemal, ardından da burjuvazinin siyaset arenasındaki temsilcilerine yönelip “Direniş Bayrağını” açtı ve demokrasi mücadelesi çağrısında bulundu.

Cengiz Çandar ise, Radikal’in kapatılmasının ardından, “Siyasal İslam’ın otokrasiye eğilimini göremediğini” ifade etti. Etmesine etti de, referandumda yetmez ama evet derken demokrasiyi savunduğunu, şimdi de Erdoğan’a karşı demokrasiyi savunmak istediğini dile getirdi.

Türkiye sınıf hareketine dair en geniş birikime sahip olan kişilerden biri olan Oya Baydar da yakın zamanda benzer bir çıkış yaparak şöyle dedi: “Bir özeleşiri yapmam gerekiyorsa, ki gerekiyor; demokrasiyi ilerletebilecek o maddelere evet dediğim için değil, AKP’nin gerçek yüzünü ve özünü doğru değerlendirmemiş, özellikle Erdoğan faktörünü hesaba katmamış olduğum içindir bu.” Ve yine o gün olduğu gibi bugün de demokrasiyi savunmak istediğini dile getirdi.

Mevcut düzen işçilerin ölmesini ve köle gibi çalışmasını istiyor. Bu durum demokrasinin gelişmesine engel olurken birileri demokrasi diye herhangi bir burjuva alternatife sarıldığında da şapkadan tavşan değil, Türkiye’nin gerçekleri çıkıyor. Kürt sorununu çözecek denen Özal özelleştirmeler ve banka hortumcularını teşvik ile sermaye birikimini ilerletti. Çiller hiç değilse kadın bir siyasetçi idi. Ecevit hiç değilse dürüst idi… Erdoğan da dün demokrattı, bugün özüne mi döndü?

Erdoğan dün burjuvazinin ihtiyaçlarını daha hızlı yanıtlayabilmek için demokrasi maskesi altında yürütmenin gücünü arttırdı. Burjuvaziye hizmette sınır tanımadı ve nihayetinde de bu gücü hizmetini sürdürmek ve hayatta kalmak için kullandı. Türkiye’de demokrasinin gelişmesi patronların çıkarına olabilecek bir şey değildir. Çünkü iş cinayetlerinin engellenmesi, insani çalışma koşulları için mücadele verilmesi zenginliğin patronların değil halkın çıkarına dağılması anlamına gelir. Uluslararası rekabette yeterli sermaye birikimine halen sahip olmayan Türkiye burjuvazisi de hiçbir şekilde normal bir burjuva demokrasisinden yana tavır alamaz. Hele ki, küresel kriz dünya burjuvazisini dahi demokrasi sınırlarını daraltmaya zorlarken.

Başımızdaki bela ne bir kişinin iktidar hırsından ne de gerçek demokrasi güçlerinin (?) bir arada duramamasından kaynaklanıyor. Toplum suni bir biçimde parçalanıyor. Erdoğan yanlıları ve karşıtları ayrışması da bu parçalanmalardan biri. Gerçek ayrışma zenginliği elinde biriktirenler ile biz yoksullaşan işçiler arasında duruyor. Burjuvazinin kimi kanatlarının Erdoğan’ı isteyip istememesi belirleyici değil. Demokrasi kanallarındaki bu sıkışma tamamen işçi kitlelerinin ezilmesi ve sermaye birikiminin arttırılması için gerekli olan hayati bir dayanak. Burjuvalar burjuva olarak kaldıkça, Erdoğan olmasa da baskıcı rejimlerin başka bir biçimini (belki de daha kötüsünü) yaşayacağız. Türkiye gibi bir ülkenin burjuva bir kalkınma planı ile bundan fazlasına ulaşması mümkün değildir.

DC tartışmaları insani bir kapitalizm sorgusudur. İnsani bir kapitalizm sorgusu için ise bir sonuç bulunamamıştır.

HDP’den “Demokrasi Cephesi”

HDK 23 Ocak’taki genel kurul kararlarında geniş bir DC’den bahsetmişti.

6. Genel Kurul kararlarında DC gerekli görülürken ne kiralık işçiliğin ne de emeğe yönelik yapılan somut bir saldırının adı dahi geçmemekteydi. HDP’nin aradığı şey, demokrasi sorununu dolayısı ile Kürt sorununu da çözmekten son derecede aciz olan Türk burjuvazisi ile bir anlaşmaya varmaktı. Kürt illerindeki vahşi saldırılar ve ağır sivil kayıplarının acısına böylesi bir önerinin derman bulması o gün olanaksızdı, bugün de olanaksız olmayı sürdürüyor.

Solda “Demokrasi Cephesi”

İlk olarak eski CHP milletvekili Rıza Türmen’in çağrısı ile başlayan DC önerisi hızla solun geniş bir kanadında, fakat herkesin kendi anladığı biçimde yansıdı. Bu bağlamda yapılan görüşmelerin ardından sürece emek hareketi de dahil olarak, DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin çağrıcılığı ile Temmuz ayında İstanbul’da bir toplantı gerçekleşti.

Esas olarak liberallerin DC taleplerine son derecede benzerlik içeren solun demokrasi cephesi önerisi bu sayede ilk kez sınıf örgütlerini de içerisine alarak genişlemiş oldu. Toplantıya saygın bir azimle katkı sunan Tarık Ziya Ekinci; “Demokrasi mücadelesinde bir özne olması lazım. O da işçi sınıfıdır.” dedi. Ekinci’nin konuşması sınıf örgütleri ve sol içerisindeki işçi sınıfına duyulan güvensizliğin açık bir ifadesi ile sürdü: “Ancak Türkiye’deki işçi sınıfının bu koşullarda özne olması mümkün gözükmemektedir. Bu görevi, Kürt ulusal demokratik hareketi yerine getirebilir. HDP’nin de ayağa kaldırılması lazım.”

Ekinci’nin sözleri solun işçi sınıfından umudu kestiğini ve DC’nin liberal umutlar ve burjuva ittifaklarla (yani imkânsızlıkla) örmek istediğini ortaya koyuyor. Ne yazık ki gerçek bir demokrasinin, yani işçi demokrasisinin mücadelesini vermesi gereken kurumlar da temel hak ve özgürlüklerin garantörü olarak işçi sınıfını sahneye çıkarmaktan yana imtina ediyorlar. Bu duruma bir de yönetiminde ulusalcı eğilimlerin bulunduğu sendikaların HDP ile asla iş birliği yapmamak istemesi eklendiğinde ortaya daha da zorlu bir tablo çıkıyor.

CHP-HDP-Sendikalar ve sol birleşirse ne olur?

Başarılı olamaz. Bunu çokbilmişliğimizden ya da haklı olma kaygımızdan ötürü söylemiyoruz. Keşke CHP ile iş birliği yaparak Türkiye’yi daha yaşanılabilir bir yer haline getirebilsek. Ancak bu mümkün değil. Çünkü politikada kuvvetler, bileşenlerinin güçlerinin üst üste toplamı ile hesaplanmaz. Politikada ittifaklar kuvvetlerin vektörel bir toplamıdır. Yani halatın bir ucunu sola çeken biz emekçiler ve diğer ucunu sağa çeken burjuvalar varken güçlerimizi basitçe toplayamayız. Böyle bir birlikle gücümüzü azaltırız.

Bir birleşik cephe de Erdoğan’dan: Sarayın dostları artmalıdır

Bizim cephemizde tartışmalar bu boyuta ilerlerken saray da boş durmuyor. Dış politikadaki zorunlu çark etmelerin yanında Erdoğan o denli sıkışmış durumda ki, elinde kadro kalmadığından dostlarını arttırma telaşına düştü. Bu çağrı Ertuğrul Özkök gibi bu işlerin insanı olan kimseler dışında bir yankı uyandırmasa da ciddi tehlikeler barındırıyor. Mesele demokrasiyi savunmak ise Erdoğan’ın sıkıştığını düşünenler yetmez ama hiç değilse Erdoğan taviz veriyor diyerek dostluk anlaşmaları imzalarlar mı? Şimdilik geçmişin ağır yükü bunu imkânsız kılsa da yeni moral bozuklukları ve beklenmedik gelişmelerin bize ne göstereceğini bilemeyiz. Bu yüzden de yaratacağımız mücadele cephesini bu gibi güvensizlikler üzerine kurmamalıyız.

Demokratik mevzilerde daralmanın son iki örneği ve bu gerçekten faşizm mi?

Demokratik mevzilerdeki daralmaların neler olduğunu saymaya kalksak bitiremeyiz. Ancak yakın dönemdeki iki gelişme ciddi sonuçlara gebe olacağa benziyor.

Saray kendisine bağlı bir yargı yaratma çabası ile tüm muhaliflerinin üzerinde endişe yaratıyor. Aynı zamanda da mecliste partilerin konuşma sürelerinin kısaltılması doğrultusunda öneriler geliştiriyor.

Geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelerle birlikte bu iki örneğe bakacak olursak halimiz gerçekten iyi değil. Ancak esas dileği başkanlık olan Erdoğan’ın başkanlıktan geri adım atarken yargı ve meclise yönelik neşterleme uygulamalarına girişmesi aslına çaresizliğini gözler önüne seriyor. Öyle ki, başkanlığın meclisten geçememesi tehlikesine karşılık partili cumhurbaşkanlığı isteniyor. Dış politikada atılan adımlar meziyetsizlikle kurgulanıyor ve yeni krizlere sebep oluyor. İç politikada da Suriyeli mülteciler sorunu kendi tabanında dahi hoşnutsuzluğa sebep oluyor. Her türlü yönetim yeteneğinden acınası bir acizlikle uzaklaşılmaya devam ediliyor.

Aklı başında hiç kimse içinde bulunduğumuz koşullardan yana memnun olamaz. Ancak yaşadığımız durum Erdoğan’ın hızla güç kazanıp bütün ülkeyi tek başına yönetmesine götüren ve her an onun kazandığı bir oyundan ibaret değil. Söylediğinin aksine Erdoğan yönetememeyi sürdürüyor. Bulunduğumuz yer ise faşizm değil. Sarayın sevdası ve umudu nedir bilemeyiz ama faşizan yöntemlerin sıklıkla kullanılması faşizmde yaşadığımız anlamına gelmiyor. Faşizm olmayan baskıcı bir burjuva düzen de zaten yeterince kötüdür. Burjuvazinin sermaye birikim krizi Türkiye işçi ve emekçilerinin başına ciddi ve yaşamsal belalar açmayı sürdürüyor.

Temel hak ve özgürlüklerdeki bu daralmalar aslında kapitalizmin krizinden kaynaklanıyor. Çıkış için ise işçi sınıfının en geniş birleşik cephesini yaratmaktan başka şansımız bulunmuyor.

Nasıl bir birlik?

DC önermesi her zaman olduğu gibi, umutsuz ve çıkışsız bir söylem olmayı sürdürüyor. Ancak yine de sınıf örgütlerinin ve solun bir biçimde bir araya gelmesi, çıkış yolları araması gerçekçi bir alternatif için bizlere umut verebilir.

Burjuvaziden bağımsızlaşmış; işçi cinayetlerinin engellenmesi, örgütlenme ve grev yasaklarının bertaraf edilmesi, devletin tüm gücünün sarayda merkezileştirilmeye çalışılması ve muhalefetin üzerindeki baskılara karşı birleşik bir mücadele verilmesi önerisi bizleri yalnızca sarayın ölümcül politikalarından değil, bundan sonrasında gelebilecek daha tehlikeli politikalardan da kurtarabilecek bir alternatif olmayı sürdürüyor. Bu bağlamda bir araya gelen sınıf örgütleri ve devrimcilerin temel haklar ve özgürlükler için böylesi bir cepheyi, birleşik bir işçi cephesini inşa etmesi bir sorumluluk olarak duruyor.

[1]     Cepheler, eylem birlikleri ve ittifaklar hakkındaki daha önceki incelemelerimiz için bkz: https://www.gazetenisan.net/2010/10/isci-sinifi-ve-kurtler-cephe-mi-eylem-birligi-mi/ ve https://www.gazetenisan.net/2011/09/bir-kez-daha-ittifaklar-cepheler-ve-devrimci-partinin-insasi-uzerine/

Tekstil: İşçiler robot değildir!

0

Merhaba arkadaşlar ben tekstil işinde çalışan işçi bir kadınım. Başımdan geçen ilginç ve bir o kadar da iğrenç bir durumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Eminim birçok emekçi arkadaşımızın başına gelmiştir.

Bizim patronumuz ünlü giyim firmalarıyla görüşmeler yapmış, akabinde bilindik bir giyim firmasının işini almıştı. İşi özetleyecek olursak; ünlü giyim firması bizim tekstil atölyemize çocuk gömlekleri ve pantolonları veriyor. Biz de o ürünlerin paçasını veya kollarını onarıp kendilerinin istediği ölçülere getiriyoruz. Kısaca yaptığımız iş bu…

Bayramdan önce yetişmesi gerek denilerek 8 bin parça ürün getirdiler. Ramazan ayının sonları hava çok sıcak, bizim tekstil atölyemiz ise daha sıcak ve toz içinde. Bu şartlarda çalışırken bir yandan da yetişmezse patronun bize ne gibi yaptırımları olacak diye düşünüyoruz. Mesela gece mesai yaptırabiliyor ya da maaş kesintisi yapabiliyor.

Bunları düşünürken atölyemizin kapısı aralandı. İçeriye bizim iş aldığımız ana firmanın yetkilisi girdi. Bizim patron el pençe divan. Atölyede 12 kişiyiz bu arada. Bu yetkili abimiz hepimizi topladı ve ‘Sizler neden bu kadar ağır çalışıyorsunuz. Aynı işi başka atölyeler daha kısa sürede yapmıştı. Hızlı olun hadi…’ gibi kelimeler sarf etmeye başladı. Sanki bizler robotuz ve sanki çalışma ortamımız, şartlarımız çok elverişli de biz ağır çalışıyoruz. Kendisi bizden tepki almayacağını düşündüğü anda aramızda bir uğultu koptu ve bir arkadaşımız lafa girdi;

“ORADAN ÖYLE KONUŞMASI ÇOK KOLAY BEYEFENDİ! SİZİ 32 DERECEDE BU TOZLU ORTAMDA SADECE AMA SADECE 1 GÜNCÜK ÇALIŞMAYA DAVET EDİYORUM. BELKİ BU SAYEDE DEMİNKİ KONUŞMANIZIN NE KADAR SAÇMA VE ACIMASIZCA OLDUĞUNU GÖRÜRSÜNÜZ. BİZLER MAKİNE DEĞİLİZ. ORUÇ TUTANLAR VAR, TOZDAN ETKİLENENLER VAR.” dedi.

Tabi bizim yalaka patron olaya dâhil oldu ve susturulduk. Bir gün sonra ise tahmin edersiniz ki o kişinin işine son verildi. Aramızda birlik olup arkadaşımız için bir şeyler yapmak istedik. Ancak kendisinin bizle konuşması ve şartları daha iyi bir iş yerinde başlayacağını söylemesi üzerine susmayı tercih ettik, şimdilik. Anlatacaklarım bu kadar. Saygılar.

Pusu kültürü ve işçi sınıfı

0

Sevgili dostlar, geleneksel kültür, halk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bunları aşmak için iyi kitaplar okumalı, devamlı sorgulamalı, geleneklerin olumlu yanını sahiplenmeli, olumsuzluğu teşhir etmeliyiz…

Mesela coğrafyamızın en etken kültürü pusu kültürüdür. Bu olumsuz içsellikten kurtulmamız gerekir. Pusu kültürü bizlerin bireysel davranışımızı dahi etkilemiştir. Manav sattığı meyvenin altına çürük doldurmakta, bakkal terazi ile oynamakta, komşu perde arkasında sinsice gözlemekte, kuyruklarda sıranın başı hainlikle ele geçirilmekte; bu pusu kültürü, trafikte, işyerinde, evde ve en önemlisi kadınlara karşı yapılmaktadır…

Bence insanların en doğru durması gereken alanlardan birisi siyasi alandır. Bu alan çıkarsız olunması gereken en önemli bir yerdir. Maalesef bu alanda doğru bir önderliğe sahip olunamadığı için, pusu kültürünü en iyi uygulayan AKP başarılı olmuştur. İşçiden de oy alma boyutuna ulaşmış, işçiye kazanım gibi görünen maddelerin altına, her zaman işçi düşmanlığını yerleştirmeyi başarmıştır.

Tabi ki yalancının pususuna her zaman işçi düşmez! Birleşen ve birlikte mücadele eden işçiler pusuları parçalar. Küçüğünden büyüğüne bugünkü işçi mücadeleleri de bunu doğruluyor. Patronların, Saray’ın ve AKP’nin mumu birer birer sönüyor, işçi sınıfı yeniden kendine dönüyor.

Dış işleri-iç işleri…

0

Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu söylenir. Doğrudur; misal, “milli çıkarlar” adıyla millete yedirilenlerin aslında egemen sınıfın çıkarları olduğunu bilen bilir! Yani iç politika hangi sınıf ilişkilerine ve çıkarlarına dayanıyorsa dış politika da belirli dolayımlarla aynı ilişki ve çıkarlara dayanır. Zaten bir burjuva devletinin başlıca işi sermayenin çıkarlarının bütün bir milletin çıkarları olduğu konusunda hepimizi ikna etmektir. Çatışmalar da uzlaşmalar da aynı prensibe tabidir.

Stratejik derinliklerde boğulmak!

RTE’nin o taş gibi sert dış politikası giderek hamur kıvamını alıyor! Şimdi mesnetsiz bir özgüven, buralar bizden sorulur kafası ve uyduruk bir “Osmanlıcılık”la daldıkları “stratejik derinliklerde” boğulmamak için her şeyi tersyüz etmeye çalışıyorlar; her türlü satış ve inkâr pahasına…

2009’da, yani henüz “yumuşak güç” döneminde, Arap dünyasının “abiliğinin” ancak İsrail ile kapışarak mümkün olacağının hesabıyla provokatif Davos çıkışı yapıldı. 2011’den itibaren de Arap dünyasındaki devrimci halk hareketlerinin birer karşıdevrime dönüştürülmesi sürecine aktif olarak katılıp RTE rehberliğinde ve Türkiye hegemonyasında bir “İhvan zinciri” hedefiyle harekete geçildiğinde İsrail karşıtlığı, elbette “Yahudi düşmanlığı” olarak epeyce bir geçer akçeydi.

Rus uçağının düşürülmesi de yine aynı provokatif dış politikanın sonucuydu. “Güvenli bölge” hesaplarıyla Suriye’ye bir NATO müdahalesi doğrultusunda teşkilatla Rusya karşı karşıya getirilmek istendi. Ancak her şey ters tepti ve Suriye’ye doğrudan müdahale Rus korkusuyla imkânsız hale geldi. Üstelik Saray’ın Suriye politikası büyük güç politikalarıyla giderek uyuşmaz bir hal aldı ve “birkaç ayda başarı” hesapları, yerini “oyundışı kalma” endişesine terk etti. Üstelik “düştü düşüyor” diye zil takıp oynadıkları Rojava, ayakta kaldığı gibi, elde ettiği uluslararası itibarla bütün “kırmızı çizgileri” aşmaya başladı. Sisi darbesi de “İhvan zinciri” planını altüst etti. Hesaplar tutmadı. Şimdi bu tutmayan dış hesapların iç hesaplarla, yani rejim değişikliği süreci ile bağlantısı nedeniyle yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz bir hal almış durumda.

Birkaç husus…

Bu bağlantıyı esas alarak birkaç hususa değinmek gerekiyor: RTE’nin bir İslam mücahidinden, özür bile dileyen bir “barış adamı”na dönüşmesinde, dış politikanın felç olmasının ötesinde, iç politika üzerindeki dış basınçları azaltma amacının rolü büyük. Evet, Ortadoğu’daki oyuna yeniden dahil olabilmek büyük güçlerin politikalarıyla bir uyumu gerektiriyor. Malûm, işin bir de ekonomik yönü var. İçine düştükleri tecrit hali, şu kriz içindeki dünyada yatırım, ihracat, turizm vb. pek çok alanda ciddi kayıplara yol açıyor…

Bu noktada “cihanda sulh” politikasının “yurtta sulh”e dönüşüp dönüşmeyeceği sorulabilir. Saray’ın hedefleri düşünüldüğünde halihazırda böyle bir ihtimal zayıf görünüyor. Aksine dışarıda eksileni içeride çoğaltmaya çalışacak, bu nedenle içeriye abanacak gibiler. Bu işin başka bir yolu yok; söz konusu olan bir rejim değişikliğidir ve bu rejim bir “içsavaş rejimi” olmak zorundadır. Kapitalizmin uluslararası krizinin dünyayı “demokrasi” yönünde iteklemediği ve de başta Avrupa, pek çok yerde yeni bir tür Bonapartizmin ve neofaşist hareketlerin yükselişi ortada. Bu şartlarda büyük güçlerle iyi kötü uyumlu, onlarca tanımlanan bölgesel güç dengelerini hesaba katan, sermayeye güven veren, en azından öyle görünen “makul” bir diktatörlüğün kabul edilmesi pekâlâ mümkün.

Peşinden gelir..!

Ancak bir sorun daha var. Saray rejimi dış ilişkiler alanında ne kadar uyumlu ve barışsever görünse de (Bizce zurna bir yerinden yine “zırt” edecektir!) kendini dış etkilerden izole edemeyecektir. Onca yıl boyunca “bölgesel güç”, “oyun kurucu” vb. heveslerle olur olmaz her işe el atılması sonucu bölgenin bütün çelişkileri, hem de en doğrudan halleriyle Türkiye’nin bünyesine taşınmıştır. Temel prensiptir, Ortadoğu’dan gittiğin gibi dönemezsin; sen istemesen de o peşinden gelir! Hele ki bölgeye bin bir fay hattıyla bağlı bir ülkeysen. Üstelik de bu alandaki son birkaç “eksiği” de ithal edip iç siyasette tepe tepe kullanmaya kalkmışsan. Evet, Saray rejimi Ortadoğu’nun tüm dinî, mezhebi, siyasî, toplumsal ve jeopolitik musibetlerini, kendi ve temsil ettiği egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda çok uzun zamandır kurcalamaya, kullanmaya çalışmaktadır. Dış işlerinin tepetaklak olması ve memleketin iç işlerine dönüşmesi, hatta en son Suriyeliler meselesinde olduğu gibi yeni nüfus dengesi oyunlarıyla iyice tehlikeli sulara girilmesi, rejim sorunuyla birlikte ele alındığında durumun vahameti görülebilir.

Özgürlüksüz barış…

Yine de son gelişmelerin hem dışarıda hem de içeride bir barış ortamına hizmet edip etmeyeceği sorulabilir. Cevap verelim: Bu rejim, tabiatı icabı, var olduğu sürece dışarıda er veya geç yeni belalara bulaşacaktır, aynı içeride olduğu gibi; başka türlüsü mümkün değildir. Gerçi bazı “dostluklarda” hayır vardır. ABD ve Rusya ile uyumun “getirileri”, İsrail ve Mısır’la uzlaşmanın faydaları inkâr edilemez; nihayetinde sen de onlar gibi kapitalist emperyalist sistemin bir parçasısın. Ayrıca Kürtlere gün yüzü göstermemek için Esad rejimiyle bile yeniden dostluk kurulabilir. Bu sayede içeride bir süre daha yol da alınabilir. Ancak emperyalist-kapitalist dünyanın hem iç hem de dış manzarasına, kriz ve çelişkilerinin doğasına bakıldığında görünen odur ki, daha epeyce bir zaman ne “yurtta sulh” ne de “cihanda sulh” mümkündür. Unutulmaması gereken, “Barışın, özgürlükle el ele yürümediği takdirde bir cinayet olacağı”dır…

Bakırköy belediyesi işçileri grevde!

0

İstanbul Bakırköy Belediyesi’ne bağlı Yunus Emre Kültür Merkezi müdürlüğü bünyesinde çalışan on altısı kadın toplamda 17 işçinin işine, ‘’üst yönetim sizinle çalışmak istemiyor’’ denilerek 14 Mayıs günü son verildi. 14 Mayıs’tan 8 Haziran tarihine kadar belediye ile müzakere sürecinde olan işçiler, gerçekleşen görüşmelerden bir sonuç alınamaması üzerine 8 Haziran günü Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda çadır kurarak direnişi fiili olarak başlattılar. Bakırköy halkının yalnız bırakmadığı işçiler, Bakırköy Atatürk Spor ve Yaşam Köyü’nün özelleştirilmesi gibi birçok yağma ve talan politikalarına karşı da direndiklerini söylüyorlar.

İşlerine son verilen 16 kadının 10 tanesi kreşlerde öğretmen ve bu kadınlardan üçü doğum iznindeyken işlerine son verildiğini öğrendiler. Kreş öğretmeni olarak çalışan yeni doğum yapmış bir kadın işçi; “İzindeyken işten çıkarıldığımı öğrendiğimde yaşadığım şokla sütüm kesildi, 10 günlük bebeğimi emziremiyorum” dedi.

İşten atılanların çoğu kadın işçilerden oluşuyor. Hükümet sürekli kadın istihdamının artırılmasına yönelik çalışmalar yaptığını dile getirirken diğer taraftan kadın işçiler işsiz bırakılıyor. Özellikle hamile ya da yeni doğum yapan kadın işçiler ilk işten çıkarılanlar oluyor. Kadınlar esnek, güvencesiz çalışma koşullarına zorlanıyor. Hükümet sürekli üç çocuk derken hamile olan kadın çalışanlar işten çıkarılıyor. Hükümetin kadınlara yönelik hiçbir güvenilir politika üretemediği ortada. Biz kadın çalışanlar güvenceli iş ve eşit ücret hakkımızı alana kadar ne direniş çadırlarından ne de alanlardan gitmiyoruz.

Siyah gücünün temeli

0

ABD’de ırk ayrımcılığının bir kez daha görmezden gelinemeyecek derecede su yüzüne çıktığı bir dönemde, siyahi Marksist örgüt Kara Panterler’in aşağıdaki metnini Eren Koçer, okuyucularımız için çevirdi. Metin, Kara Panterler’in siyahi proletaryaya önerdiği örgütlenme ve politika üretme biçimleri üzerine değerli bir tarihi belge olma niteliği taşıyor.

Çilem Doğan’ın tahliyesi: Bu daha başlangıç!

0

Çilem Doğan’ı tanımayan yoktur. Adana’da kendisine şiddet uygulayan kocasını öldürdüğü gerekçesiyle 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Çilem Doğan 50 bin lira kefalet şartıyla tahliye edildi. Çilem evlendiği günden beri eşi tarafından şiddete maruz kaldığı ve en son da fuhuşa zorlanmak istendiği için eşini öldürdü. Savunmasında, “Ben onu öldürmeseydim zaten o beni öldürecekti.” diyerek kendisini korumak için eşini öldürdüğünü belirtti.

Öyle bir sistem düşünün ki, defalarca şiddet gördüğü için polise defalarca başvuruda bulunmuş, fakat her zamanki gibi hiçbir önlem alınmayarak eşine mahkûm edilen bir kadını ölüme ya da öldürmeye mahkum bırakıyorsunuz.

Bugüne kadar erkeklere uygulanan tahrik indirimi ilk kez bir kadına yani Çilem Doğan’a uygulanarak 50 bin lira kefaletle serbest kaldı. Fakat içeride hâlâ bu şekilde müebbet cezaya mahkûm edilmiş birçok kadın var. Nevin Yıldırım da bunlardan sadece biri! O da kayınbiraderi tarafından defalarca tecavüze maruz kalarak ve hiçbir çıkış yolu kalmadığı için öldürmek zorunda bırakılmış bir kadın. Fakat Nevin hala içeride ve tahrik indirimi uygulanmayarak cezası kesinleşmiş olarak hapishanede yatmaktadır.

Kadınların toplum içindeki konumunu bilen erkekler savunmalarında kadınları ezen ve aşağılayan bir üslup ile tahrik indiriminden yararlanıyorlar. Bu tüm kadınlar için aşağılayıcı bir durumdur. Bunu reddediyoruz. Olaylar tarafsız ve güvenilir bir şekilde araştırılmalıdır. Tüm kadınlar tehdit altında yaşayarak ya yaşadıklarına karşı bir ömür susarak şiddete ve tecavüze karşı savunmasız bırakılıyor ya da hiçbir çıkış yolu olmadığı için öldürmeye mahkûm ediliyor. Biz kadınlar olarak kendi hayatımızı kurtarmak için öldürmek istemiyoruz. Ve biliyoruz ki bunun çözümü bu değil. Kadınları öldürmeye mahkûm bırakan uygulamalar yerine onları koruma altına alan ve öldürmeye neden olan koşulları ortadan kaldırmaları gerekmektedir.

Öncellikle kadınların da erkeklerle eşit olduğu devlet/hükümet/sistem tarafınca benimsenmeli ve bu doğrultuda açıklamalar yapmaları gereklidir. Olaylarda kadın beyanının esas olduğu benimsenmeli ve yasalaştırılmalıdır. Kadın sığınma evleri sayısı artırılmalı ve tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Özellikle toplumda kadını aşağılayan ve emeğini ikinci sırada gören zihniyete karşı mücadeleyi asla bırakmamalıyız. Çilem bizim için bir ilk ve biliyoruz ki, kadına karşı şiddet toplumun her alanında var. Bu yüzden mücadeleyi elden bırakmıyor ve bu daha başlangıç kadın mücadelesine devam diyoruz.

Ey İsrail! Bana sormadılar

0

Altı yıl aradan sonra, Haziran sonunda gerçekleşen Türkiye-İsrail anlaşmasıyla, ilişkiler normalleşme sürecine girmiş bulunuyor. Bu ortaklık, Saray medyası tarafından İsrail’e diz çöktürülerek Gazze halkına uygulanan ambargonun kaldırıldığı şeklinde servis edildi. Oysa ne gerçekte böyle bir kazanım var ne de Filistin sorunu basit bir yardım gemisiyle çözülecek kadar yüzeysel.

Konu Gazze’ye yardım gemisi götürmekten ibaret olsaydı, bir anlaşmaya gerek olmazdı. Halihazırda Gazze’ye İsrail’in Aşdod limanından insani yardım malzemeleri İsrailli yetkililerin gözetiminde ve denetiminde götürülüyor. Yapılan anlaşma ile bu prosedür aynı şekilde devam edecek. Söz konusu olan Gazze’ye yardım kılıfıyla İsrail-Türkiye anlaşmasının meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

Dış politikadaki 180 derecelik değişiklik, yeni gruplaşma eğilimleri ve ortaklıklar bugüne kadar süregelen dış politikanın iflasının kabul edildiğini gösteriyor. Bu değişikliğe sebep veren şey, Arap devrimleriyle birlikte başlayan Türkiye’nin Sünni temelli Ortadoğu’ya nüfuz politikasının tamamen çökmesi oldu.

Bu değişikliğin artık bir zorunluluk halini alması dış politikada gelinen noktanın dayanılmaz bir hal aldığını gösteriyor. Hem de tüm tükürdüklerini yalayarak gerçekleştirmeye çalıştıkları bir değişiklik.

Tabanından gelebilecek tüm tepki ve kırılma potansiyeline rağmen “İsrail bir terör devletidir. Ben iktidarda olduğum sürece ilişkilerin normalleşmesi söz konusu olamaz” tavrından “Türkiye İsrail yakınlaşması bölge için hayati önem taşıyor. Bizim de İsrail’e ihtiyacımızın olduğunu kabul etmemiz lazım” tavrına geçme dönekliğini gösteren RTE’yi bu hale getiren köşeye sıkışmış bir şekilde içinde bulunduğu -fakat “değerli” görülen- yalnızlıktan kurtulma isteği olduğu gibi, iktisadi anlamda içine girdiği bozulma ve çöküş sürecini yeni ilişkilerle tersine döndürme isteği de yatmaktadır.

Türkiye, dış politikadaki maceracı tutumun getirdiği cendereden çıkmaya çalışırken, İsrail Filistin’de yine bildiğini okumaya devam etmektedir. Anlaşmanın imzalandığı günün ertesinde Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışan Filistinlilere ateş açılmasıyla bir kişi öldü. Ertesi gün ise, Gazze’ye kısa süreli de olsa bir hava harekatı gerçekleştirildi. Hem Kudüs hem de Gazze ablukası sonuna kadar devam etmektedir. Tüm bunlar olurken sırtını İsrail’in politik ve iktisadi gücüne yaslamaya çalışarak Ortadoğu’ya nüfuz etmeye çalışan Saray rejimi o kadar kirli politikalar güttü ki, zaten bir altüst döneminden geçen Ortadoğu’da 2010 öncesine dönmesi mümkün değildir.

Bu ortaklık ve flört döneminden çok memnun gözüken emperyalizm, Ortadoğu karşıdevrim cephesinin konsolidasyonu ve daha da merkezileştirilmesi için bu birlikteliğe son yıllarda hep ihtiyaç duydu. İran’ın bölgede artan göreli etkisi, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan Mısır, Güney Kıbrıs ve İsrail’in oluşturduğu iktisadi cephenin kurulması gibi gelişmeler Türkiye’yi dış politikada yeni arayışlara iten nedenler arasında.

Mavi Marmara’nın avukatlığını yaptığı dönemi unutarak “bu yardımları götürürken bana mı sordunuz?” çıkışı İHH’yı bile şaşkına çevirdi. Hamas’ın da anlaşma neticesinde Türkiye’deki tüm operasyonel faaliyetleri donduruldu. Bu durum çıkar ilişkileri söz konusu olduğunda nasıl bir kaypaklık sergilenebileceğinin güzel bir örneği oluşturuyor.

İlerleyen dönemdeki hedef, İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması olacak. Bu transit hat için Saray her şeyi satabilir. Bana mı sordular çıkışına şaşırmamak lazım. Ey İsrail diyerek parmak sallayıp ardından “Gazze’ye yardım götürürken bana mı sordunuz?” diyenler Filistin davasına sahip çıkamazlar.

Türkiye İsrail ittifakı kirli bir ittifaktır. Ortadoğu’nun emekçi halklarının düşmanıdır bu ortaklık. Tekrar ediyoruz. İsrail siyonizmi yok edilmelidir. Bu emperyalist karakol ile iyi ilişkilerde bulunmak Filistin’in tarihsel özgürlük davasına ihanet etmektir. Ortadoğu’daki açmazı derinleştirmektedir. İsrail ile tüm politik ve iktisadi ilişkiler kesilsin. İsrail devleti tanınmasın.

Kişisel mi..?

0

Belanın boyutu ve “böylesinin görülmemiş” olması, RTE’nin yeni bir rejim inşasının öncelikle “kişisel” bir sorun olarak ele alınmasına yol açıyor. Ulusalcı kesimde sürece, “cumhuriyetle rövanş”, “Atatürk düşmanlığı” ve “şeriatı getirmek” gibi tarihsel boyutlar katılsa bile öncelik kişisel boyuta, öznelliğe, aşırı hırslı bir şahsın ikbal-istikbal davasına veriliyor. Öte yandan RTE taraftarları da işin günlük-dönemsel getirisi, sağladığı maddi çıkarlar ve ekonomi politiği bir yana Reis’in varlığını bir tarihsel misyonun kişileşmiş hali olarak görüyorlar…

Görünenin ardındaki…

Bu bakış açısının kusuru, sorunun toplumsal-sınıfsal boyutunun görülememesi ve görünenin ardındaki hakikatin fark edilememesi. “Yeni Dalga” başlıklı yazımızda kısaca da olsa bu yeni rejim inşasının sınıfsal boyutundan ve kapitalizmin dünya çapındaki bunalımıyla ilişkisinden söz ettik. On dört yıldır dünya âlem şahittir ki, RTE kendi “geçimi” ve yandaşlarının artan payları dışında, ne yaptıysa esas olarak kapitalizmin bekası, yerli ve yabancı büyük sermaye için yaptı. Bu nedenle onun temel ekonomik politikalarına ve bunca yıldır işçi sınıfına karşı yürüttüğü savaşa yerli-yabancı mali sermaye cephesinden (ve de asker-sivil devlet erkânından) tek bir itiraz gelmedi.

Ancak yine de bir sorun var. Emperyalizm ve büyük sermaye, önde gelen sözcüleri aracılığıyla RTE’den ve onun “kişisel” gücünden giderek daha fazla şikâyetçi olmakta; var olan tehlikeli durumu, iç karartıcı gelişmeleri onun kişiliğine, kişisel kötü niyetine ve diktatörlük hevesine bağlamaktadır.

Hatta bu eleştiriler Hazret’in “faiz lobisi”, “Alman istihbaratı”, “vatan hainleri” vb. üzerinden “emperyalizm karşıtı” bir söylem tutturmasına yol açarken “vatansever” düşmanlarının bir bölümünü kısmen de olsa ona yaklaştırmış; çok sayıda “vatanseveri” de emperyalizmden ve mesela TÜSİAD’dan medet umar hale getirmiştir! Yani kafalar hayli karışıktır.

Meseleyi biraz açmaya çalışalım. Öncelikle, yine birilerini sinirlendirmek ve “indirgemecilik” eleştirisine maruz kalmak pahasına politik meselelere, diğer pek çok meselede olduğu gibi “sınıfsal” açıdan baktığımızı belirtelim. Bu sınıfsallığın nasıl bir şey olduğunu ve farklı durumlarda nasıl tecelli ettiğini defalarca anlatmış olsak da yeniden anlatmakta fayda var.

Konuya metodolojik açıdan yaklaşalım: Toplumun ekonomik-sınıfsal temelleriyle politika arasında doğrusal, otomatik ve tek yönlü bir ilişki yoktur. Altyapı-üstyapı ilişkisi tek yönlü ve doğrusal bir ilişki değildir. Yani kapitalist bir toplumda, “Burjuvazi emreder, hükümet yapar” şeklinde bir ilişki biçiminden, bazı istisnai durumlar dışında söz edemeyiz. Son tahlilde her siyasi-toplumsal olgu ekonomik ve sınıfsal ilişkiler tarafından belirlenir; ama son tahlilde. Mesela Engels, “belirleyici öğe olarak ekonomik etmen” konusundaki “düz” ve “hödükçe” yaklaşımlara karşı şunları söylemek zorunda kalmıştır:

Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en sonu belirleyici öge, gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan fazlasını hiçbir zaman öne sürmedik. Böyle olunca, eğer birisi, ekonomik etmenin biricik belirleyici öge olduğunu söyleyerek sorunu çarpıtırsa, bu önermeyi, anlamsız, soyut ve budalaca bir ifadeye dönüştürmüş olur. Ekonomik durum temeldir, ama üstyapının çeşitli ögeleri –sınıf savaşımının politik biçimleri ile bunun sonuçları, yani: başarılı bir çarpışmadan sonra, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasalar vb. hukuksal biçimler ve hatta, bu gerçek savaşımların bunlara katılanların beyninde uyandırdığı yansımalar, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların bir dogmalar sistemi halinde gelişmeleri– de, tarihsel savaşımların gidişleri üzerinde etkilerini gösterirler ve birçok hallerde bunların biçimlerinin belirlenmesinde baskın bir rol oynarlar. Bütün bu ögeler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır; bütün sonsuz rastlantılar çokluğu (yani, iç bağıntısı o kadar uzak ve olanaksız göründüğü için yok ya da ihmal edilebilir sayabileceğimiz şeyler ve durumlar) ortasında ekonomik devinim en sonunda kendisini zorunlu olarak belli eder. Böyle olmasaydı, teorinin, tarihin herhangi bir dönemine uygulanması, bir bilinmeyenli basit bir denklemin çözümlenmesinden daha kolay olurdu.

Parti eşittir sınıf mı..?

Yani ekonomi-siyaset ilişkisi kendini hemen her zaman bazı dolayımlar üzerinden ortaya koyar. Elbette “proleter olmayan her hükümet finans kapitale, sermayeye hizmet etmek zorundadır” ancak buradan “burjuva devleti eşittir burjuvazi” ve hele hele “parti eşittir sınıf” sonucu çıkmaz. Devlet toplumsal ilişkilerin politik ifadesi olsa da, politik olanın her zaman görece bir özerkliği vardır. Burjuva partilerinin toplumun diğer kesimlerinin, kitlelerin desteğini almak ve onları burjuvazinin genel çıkarlarının aslında kendi çıkarları olduğuna (milli çıkarlar!) ikna etmesi gerekir; aksi halde sadece burjuvazinin oylarıyla seçim kazanmak mümkün değildir. Ayrıca her burjuva partisi programı, politikaları strateji ve taktikleriyle burjuvaziyi de ikna etmek, gücünü onun gözünde kanıtlamak ve diğer burjuva partileriyle rekabete girmek zorundadır. Yoksa burjuvazi siyasi alanda tek partiyle temsil edilirdi.

Bir burjuva partisi tarihsel ve pratik olarak kapitalist ilişkilerin üretim ve yeniden üretimi konusundaki rolünü oynuyor olsa da bir sınıf olarak burjuvaziyle veya onun çeşitli fraksiyonlarıyla çelişkiler yaşayabilir; bu çelişkiler bazen şiddetlenir. Burjuvazi, toplumsal-sınıfsal planda kendisini temsil eden bir partinin, devleti yönetme biçimi, politika ve taktikleriyle sınıfsal egemenliğinin koşullarını zora sokacak bir yola girmesini endişeyle karşılar. Üstelik bu parti ve aşırı derecede güçlenmiş lideri, giderek daha fazla özerkleşip rahatsız edici bir hal almaya, gerilim kaynağı olmaya, sistemi tehlikeye düşürecek bir müdahale gücüne ulaşıp hizmetlerinin karşılığını orantısız biçimde talep etmeye hatta doğrudan şantaja başladığında işlerin şekli değişir. Bu siyasi iktidar, kendi toplumsal-ekonomik tabanını ve dayanak noktalarını güçlendirmek amacıyla burjuvazinin var olan veya nevzuhur bir kesimine ayrıcalıklar tanıma yoluna girip alışılmış rekabet koşullarını çiğnediğinde sınıfın en azından bir bölümüyle çatışmaya başlar. Bu çatışma, mesela Türkiye gibi sermayenin ekonomik varlığını büyük ölçüde devlete borçlu olduğu ülkelerde çoğu zaman vızıldamalar, dolaylı göndermeler ve bazen masa altından tekmeleşmeler biçiminde yürüse de giderek aleni bir hal alır.

Bazı olağanüstü haller…

Burjuvazinin, “normal” şartlarda kendisi için en ucuz ve uygun yol parlamenter demokrasi olsa da toplumsal iktidarını koruyabilmek amacıyla politik iktidarından vazgeçmek zorunda kaldığı dönemler vardır. Sınıf savaşlarının şiddetlendiği ve kapitalist özel mülkiyete yönelik tehlikenin arttığı dönemlerde işçi sınıfı hareketinin uzun süreli bastırılması, sınıf örgütlerinin etkisiz hale getirilmesi, hatta dağıtılması vb. hedeflerle Bonapartizm, askeri diktatörlük veya faşizm gibi tehlikeli ameliyatlara gönüllü-gönülsüz evet denebilir. Ancak büyük sermaye, tehlikenin bu derece büyük olmadığı, üstelik de ödeyeceği bedelin gereğinden fazla olduğu durumlarda, üstelik kayyım ve vergi müfettişlerinin sürekli tehdidi altında, aşırı güçlenmiş ve kaprisli bir iktidar odağının ve onun iktidar çılgını reisinin vesayeti altına girmek istemez. Hele ki bu iktidar yurt içinde birtakım bugünden tam olarak öngörülemez bazı tekinsiz sınıfsal ve politik güçleri harekete geçirecek ve bir iç savaşa yol açabilecekse. Her krizde emekçilerin daha fazla ezilmesini, haklarından daha fazla mahrum edilmesini istese de, bir “iç savaş rejimi” burjuvazinin ilk ve acil talebi değildir. Zaten her rejim değişikliği geçiş ve varoluş koşullarıyla toplumun, bu arada burjuvazinin bilinmez sulara girmesi anlamına gelir. Aynı şey dış politika açısından da geçerlidir. Devletin güç ve desteğiyle dünya pazarlarına açılma ve dünya ekonomisi içindeki konumunu yükseltme isteği ile, bütün komşular ve belli başlı dünya güçleriyle “papaz olmak” aynı şey değildir. Hele ki hemen her şeyin yabancı sıcak parayla dönebildiği bu “gırtlağa kadar borç” dönemlerinde!

Bugün gelinen durumun ve çatışmanın genel nedeni budur. Emperyalizmle politik ilişkilerde yaşanan sorunların kaynağı da farklı değildir. İktidarın özerkleşmesi ve “yeni Osmanlıcı” hayal ve heves dünyası, şimdilerde birtakım yan çizmeler ve geri dönüşler başlasa da hem Türkiye hem de bölge açısından tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Bölge politikaları temelinde ve işlerin tüm dünyayı etkileyecek biçimde zıvanadan çıkma ihtimali nedeniyle bu kontrolsüz ve tekinsiz özerkleşme çabası, sonuçları açısından, bugün ciddi bir güç kaybı içindeki emperyalist hegemonyanın zarar görmesine, işlerin iyice yolundan çıkmasına yol açacaktır. Bunu “ABD” ile sınırlı “antiemperyalizmleri” nedeniyle hayra yorup şu veya bu ölçüde “Başkan”ın dümen suyuna girecekler olabilir, ancak RTE’nin sorunu emperyalizmle değil, o sistem içindeki yeriyle ilgilidir. (Aynı Saddam gibi!) Kısacası Cumhurbaşkanı’nın hem içeride hem de dışarıda yaşadığı sorunların önemli ölçüde ortak temelleri vardır.

Düğüm noktası…

Yani sorun esası itibariyle “kişisel” değildir; ancak yine de dönüp dolaşıp “Reis”in kişiliğinde düğümlenmektedir! Peki neden? Bu durum, sorunun maddi-toplumsal-sınıfsal nedenleriyle ilgili anlattığımız onca şeye ters değil mi? Bazı kişilerin tarihteki rollerini düşündüğümüzde nesnel olanla öznel olan arasında karşılıklı olarak birbirini etkileyen, şekillendiren bir ilişki olduğu görülür. Troçki bu konuda şunları söyler: “Elbette tarih bir sınıf savaşları tarihidir. Ancak sınıflar tüm ağırlıklarını otomatik olarak ve kendiliklerinden ortaya koymazlar. Sınıfların mücadele süreci içinde yarattıkları organlar, önemli ve bağımsız bir rol oynadığı gibi, bozulmalara da uğrar. Bu tarihte kişiliklerin oynadığı rolün de temelini oluşturur. Hitler’in otokratik yönetiminin elbette büyük nesnel nedenleri vardır; ama Hitler’in oynadığı muazzam tarihî rolü günümüzde ancak kalın kafalı bilgiçler yadsıyabilir…”

Evet sorun tek başına kişisel değil, bir dizi önemli tarihsel-sosyoekonomik vs. nedene dayanıyor. Tayyip gittiğinde de öyle “asrı saadete” falan dönülmeyecek. Ancak kabul etmek gerekir ki, “Her yiğidin de kendine has bir yoğurt yiyişi var!” Bu da ister istemez “kişisel” bir fark yaratıyor. Üstelik iktidardaki kişi öyle “yoğurtla” falan yetinecek cinsten değilse..!

Grevdeki Nestle işçisi kazandı

0

Türkiye’de çok az sayıda sendikanın, çok az sayıda fabrikada yasal olarak uygulayabildiği toplu iş sözleşmesi sürecinde greve gitme imkanı Nestle işçisini zafere götürdü. Bursa’nın Karacabey ilçesinde Nestle’nin çikolata ve kahve üretimini yaptığı Karacabey fabrikasında işçiler 21 Haziran’da başladıkları grevi on bir gün içinde zaferle sonlandırdılar.

Önceki çalışma dönemlerinde Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş tarafından imzalanan toplu iş sözleşmelerinden memnun kalmayan Nestle işçileri toplu bir şekilde bu sendikadan çıkarak Tek Gıda-İş’e üye olmuşlardı. Yeni sendika Tek Gıda-İş yılbaşından beri sürdürdüğü görüşmelerde patronlardan olumlu yanıt alınamaması üzerine 1700 işçinin bulunduğu fabrikada 900 işçi ile greve çıkma kararı aldı. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlarken sendikanın ve işçilerin talepleri 600 TL seyyanen ücret artışıydı. Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türker’in yaptığı açıklamaya göre ise patronlar çok düşük bir ücret artışı ile masaya oturmuşlardı. Nestle yönetiminden gelen açıklama ise şu şekildeydi: “Şirketimiz şubat ayından bu yana devam eden süreçte, sendika ile anlaşmaya varabilmek için ücretlerde enflasyon oranının ortalama iki katı kadar artış teklif etmiştir. Sektör standartlarında verdiğimiz bu teklifle Karacabey fabrikamızda asgari ücret alan tam zamanlı personel kalmamış ve tam zamanlı tüm çalışanlar oldukça iyi düzeyde sosyal haklara sahip olmuştur. Ne yazık ki, sendika şubat ayından beri yapmış olduğu maddi taleplerde geri adım atmamıştır.”

Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, yoksulluk sınırının ise neredeyse dörtte biri olduğu bir ülkede; üstelik seçim vaadiyle gelen göstermelik bir asgari ücret artışını takiben hükümetin her alanda vergileri arttırarak kaşıkla verdiğini kepçeyle aldığı bir dönemde işçilere 600 liralık ücret artışını çok gören Nestle patronları verdikleri son teklifle asgari ücretli çalışan kalmayacağı için övünmekteler. İsviçreli dünya devi şirketin 1700 çalışanından ayda 600 lirayı (yaklaşık 184 Avro) esirgemesi akla mantığa sığmamaktadır. Sermayenin ihtiyaçları, şirketin rekabet kapasitesi ve patronların kar etmesi uğruna işçiler sefalet şartlarında yaşamaktadır. İşçiler greve aşık değildir, bu zorlu sürece son çare olarak giderler, demek ki Karacabey fabrikasındaki koşullar Nestle patronlarının iddia ettikleri gibi güllük gülistanlık değildir.

On birinci gününde grevi başarıyla tamamlayan işçiler grev sonucunda 2 yıllık bir toplu iş sözleşmesine ve 475 liralık ücret artışına sahip olmuşlardır. Tek Gıda-İş Genel başkanı Mustafa Türkel’in yaptığı açıklamaya göre çağrı üzerine çalışma 2017 itibariyle mevsimlik işçiliğe dönüştürülecek 2018 yılında ise çağrı üzerine çalışma kaldırılacak ve işçilerin tamamına yakını kadrolu olacaktır.

Yeni dalga

0

RTE’nin “Yeni Türkiye” adıyla inşa etmekte olduğu “neobonapartist” rejim, onun kişisel hırsları, aile ve yandaşlarının çıkarları, “gizli ajandaları” ve gelecek korkusuyla sınırlı biçimde ele alınamaz. Emin olun, mesele öyle tek başına kişisel, ruhsal, “tamamen duygusal” hatta yerel falan değil, had safhada evrensel ve de sınıfsal…

Bir neobonapartizm dalgası yayılıyor; hemen paralelinde, yer yer onunla iç içe geçen, başta Avrupa’nın emperyalist merkezlerinde kökleşip büyüyen ırkçı-popülist-faşizan siyasi-toplumsal hareketlerle birlikte… Bu Rusya, Türkiye, Macaristan, Polonya, Hindistan, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkan ve dünyaya yayılan bir dalga. Yani bizimle sınırlı değil; genel bir eğilim. ABD’de yarın başkan olsun veya olmasın Trump’ı da bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Dolayısıyla, bu eğilim, egoları patlayacak derecede şişmiş aşırı karizmatik liderlerin şahsında kişilik bulsa da belli ki daha fazlası söz konusu. Yani kişisel hırsların, diktatörlük heveslerinin ötesinde bütün ülkeleri ortak biçimde etkileyen temel bir nedene bağlı: 2008’den bu yana tüm dünyada ekonomik-mali-siyasi ve toplumsal alanları kesen ve inişli çıkışlı bir seyir göstererek sürmekte olan, kapitalizmin büyük bunalımı…

Bir zamanlar “tarihin sonu” ve “kapitalizmin nihai zaferi” olarak tanımlanan neoliberalizmin bütün dünyada yol açtığı yıkım ve tahribatın neden olduğu işsizlik, yoksullaşma, sosyal hak kayıpları ve bunların sonucu korku, umutsuzluk, panik, çaresizlik, ırkçılık, dini-manevi hurafelere sarılma ve bunların maddi-manevi istismarıyla ortaya çıkan bir gericilik dalgası üzerinde yol alıyoruz. İşçi sınıfı hareketinin yıllar süren toplumsal, politik ve ideolojik gerilemesi de bu dalganın büyümesinin çok önemli nedenlerinden biri. Kapitalizmin, hele ki boğazına kadar krizdeki kapitalizmin her türlü gericiliğin, bu arada faşizmin fideliği, faşizm mikrobunun ürediği bir bataklık olduğunu unutmayalım. Malûm, faşizmin “klasik” örnekleri bir kısım Batı demokrasilerinde ortaya çıkmıştı. Günümüzün ırkçı-popülist-faşizan ve de “neofaşist” hareketleri de en büyük başarılarını liberal Batı demokrasilerinde elde ediyorlar; kimi liberallerde “demokrasinin sonu mu?” türü endişeleri de yaratarak…

Bir sosyal demokratın tarifsiz acıları…

Troçki, kapitalizmin ağır krizinin her yanı sardığı durumlarda komünizmi “umudun partisi”, faşizmi ise “umutsuzluğun partisi” olarak tanımlar. Halihazırda iktidardaki örneklerin “faşizm” olduğunu söylemiyoruz. Vurgulamaya çalıştığımız, burjuva gericiliğinin ortak sosyoekonomik temelleri, burjuva baskı rejimlerinin ortak kökleri, akrabalıkları, yakın ilişkileri, hatta aralarındaki geçişlilikler…

CNN’de Chiristian Amanpour’a konuşan, Sosyalist Enternasyonal başkanlarından Antonio Guterres şunları söylemiş: “Hoşgörü yok oldu. Avrupa’nın uygarlığa katkısı aydınlanmaydı. Ama aydınlanma değerleri artık sorgulanıyor. Giderek rasyonal değerlerden uzaklaşıp irrasyonal mantık dışılıkları kılavuz alıyoruz!”

Beyefendinin “hakkı âlileri” var, ancak “zatı âlilerine” sosyaldemokratlar olarak kapitalizme, emperyalizme ve neoliberalizme yaptıkları ve hâlâ yapmakta oldukları hizmetleri ve işçi sınıfına ettikleri ihanetleri hatırlatalım. Kendisi, şikâyet ettiği akıldışı gericiliğin, diğerleriyle birlikte Avrupa toplumlarını da saran ırkçılık mikrobunun “demokratik Avrupa uygarlığının”nın hangi kanalizasyonlarında ürediğinden nedense hiç söz etmiyor. Neyse geçelim…

Büyük bir krizin dallı budaklı sonuçları…

Yani sorun öyle Türkiye’yle Tayyip’le sınırlı olmadığı gibi tek başına “kişisel” de değil. Her şeyden önce kapitalizmin dünyayı sarmış krizinin ve o krizin her ülkenin özgül şartlarında kendini ortaya koyuş biçimiyle ilgili.

Bu süreçler ve şimdilik yol açtıkları “neobonapartist” rejimler, baskıcı hükümet biçimleri, büyük burjuvazinin şu andaki politik eğilimlerinden kısmen bağımsız da olsa esas olarak kapitalizmin krizini “yönetmeyi” hedefliyorlar. Amaç, dünya bunalımının harekete geçirdiği, birbiriyle kesişen kriz dinamiklerini, daha da patlayıcı ve uzlaşmaz bir karakter kazanan toplumsal çelişkileri, sınıf mücadelelerini ve bunların yol açtığı toplumsal muhalefeti denetim ve baskı altına almak. Bunların hepsi gerçekte, politik egemenliğinde bazen ciddi kırpıntılar yapılsa da, toplumsal egemenliğinin devamı için burjuvaziye sunulan kurtuluş reçeteleri, sosyal-siyasal programlar.

Bunların gerçek hedefi, işçi sınıfının, toplumun emekçi, yoksul kesimlerinin, küçük burjuvazinin kapitalizme karşı öfkesinin kontrol altına alınıp kullanılması, nihai olarak krizin burjuvazi yararına çözümü ve elbette bedelinin proletaryaya ve yoksul halka ödetilmesi. Bu nedenle sermayenin uluslararası rekabette daha güçlü ve avantajlı bir konuma getirilmesi ve daha yüksek kâr oranlarına ulaşabilmesi için sosyal hakların olabildiğince geri alınması, daha düşük maliyetler, daha yüksek oranda sömürü, hem mutlak, hem de göreli artık değerin artırılması gerekiyor. Türkiye, Fransa ve daha pek çok yerde yapılan ve yapılmaya çalışılan iş yasası değişikliklerinin başka bir amacı yok: Demokratik veya antidemokratik, burjuva hükümetleri sermayenin hizmetinde…

Rejim mevzuları…

Bu krizler âleminde kendi sınıfsal konumu nedeniyle sermayenin selametini hedefleyen hükümetlerin memleket sathında toplumsal ve siyasi baskıyı artırmaları kaçınılmaz; aynı bizim memlekette olduğu gibi… Bu nedenle, bir başkanlık rejiminin aynı zamanda bir iç savaş rejimine zorunlu dönüşümü “iktidar çılgınına” dönüşmüş bir şahsın kişisel iktidar hırsına, bütün kaynaklara kendi ailesi ve “aşireti” yararına el koyma çabasına bağlanmaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, mevzu çok daha derin ve dallı budaklıdır. Dünyayı saran bütün büyük krizler ekonomik, politik, toplumsal ilişkileri derinden sarsıp güç dengelerini değiştirir, “keskin toplumsal çatışmalar, hızlı politik kaymalar ve durumdaki ani politik değişmelerle dolu” (Troçki) bir döneme girilmesine yol açar. Bu durum aynı zamanda kaçınılmaz olarak sınıflar arası güç ilişkilerinde de değişimlere neden olur. “Sınıflar arası genel güç ilişkisi her aşamada yansımasını rejim biçiminde bulur. Güç ilişkisindeki (…) genel bir değişim kısa vadede rejim değişikliğine yol açar.” (N. Moreno)

Yani rejim değişiklikleri boşlukta oluşmaz. Bugün farklı tempolarda da olsa Türkiye ve bir dizi ülkede epeyce ortak özellikler gösteren süreçlerin esası budur. Türkiye’deki “başkanlık” hedefli rejim değişikliği süreci, genel dünya bunalımının yarattığı basınçların şiddetlendirdiği çelişkilerin bir ürünü, çeşitli yerel dinamik ve dolayımlar üzerinden bir yansımasıdır. Esasında burjuvazinin toplumsal egemenliği ve var olan üretim ve mülkiyet ilişkilerinin bekası daha baskıcı bir devlet biçimini (rejimi) zorlamaktadır. Bu nedenle sorun öyle “Tayyip” ile sınırlı değildir; o gider aynı sorunu çözmeye aday bir başka “belalı” gelir ve boğazımıza çöker! Hem yurtta hem de cihanda işçi hareketinin kapitalist saldırıya karşı başlattığı kıpırdanmaların güç kazanarak devrimci bir karşı dalgaya dönüşmesinden başka bir şansımız yoktur. Karşı devrimci dalga başka türlü kırılamaz…

Direnişlerden

0

24.06.2016

Avon işçilerinin direnişi sürüyor

Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı Sendikası (DGD-SEN)’nda örgütlendikleri için patronları tarafından kapı dışarı konan Avon işçilerinin direnişi birinci ayını geride bıraktı. Mesai günlerinde Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Avon deposu önünde direniş çadırlarında bulunan işçiler, 24 Haziran Cuma günü Avon Genel Müdürlüğü’nün önünde bir eylem gerçekleştirdiler. Eylemin sonunda Avon hakkındaki gerçekleri açıklamak için söz alan Pelin Daş Gebze’deki Avon deposuna bağımsız bir denetleme kurumunun gelmesinden hemen önce yönetimin nasıl işçileri tehdit ettiğini ve işçilerin denetleme ekibine gerçekleri anlatmalarının nasıl önüne geçildğini açıkladı. Avon’a sendika sokmaya kararlı olduklarını belirten işçilerin talepleri şunlar:

1) Taşeron Klüh Avon’dan çıkacak

2) İşten atılanlar geri alınacak

3) Sendika protokol ile tanınacak

4) Tüm işçiler kadrolu olacak

22.06.2016

Avcılar’da belediye işçileri sendika hakları için mücadele ediyor

CHP’li Avcılar Belediyesi’nden, Belediye-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için atılan temizlik işçilerinin işe sendikalı olarak geri dönmek için verdikleri mücadele sürüyor. Direnişlerinin 51. gününde (22 Haziran) Taksim Tünel’de toplanan işçiler sloganlar eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına yürüdüler. Burada, Belediye-İş 2 No’lu Şube Başkanı Erol Özdemir’in basın açıklmasını okumasının ardından, işçiler CHP İl Başkanlığına işe geri dönmek için topladıkları 40 bin imzayı teslim ettiler.

11.06.2016

Haydarpaşa Garı’nda özelleştirmeye karşı mücadele

Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) Haydarpaşa Garı’nın özelleştirilmek istenmesine karşı bir eylem gerçekleştirdi. BTS üyeleri gar binasının katlarını dolaştıktan sonra garın girişinde toplanarak bir basın açıklaması okudular. Açıklamayı BTS Yönetim Kurulu üyesi Firuze Ocak gerçekleştirdi. Açıklmada hükümetin devlet demiryollarını ‘serbeşleştirme’ adı altında özelleştirdiği, bunun ise yalnızca bir avuç zengini daha da zengin ettiği; bugüne kadar özelleştirilen kurumlarda işçilerin çalışma şartlarının hep daha kötüye gittiği vurgulandı.

09.06.2016

Bakırköy Belediyesi işten atma saldırısı

Genel-İş ve Belediye-İş sendikalarına üye, Bakırköy Belediyesi’ne bağlı Yunus Emre Kültür Merkezi’nin farklı birimlerinde çalışan toplam 17 işçi 14 Mayıs tarihinde işten çıkartılmışlardı. İşçileri nedensiz yere kapı dışarı eden CHP’li belediye ile sendikalar arasındaki görüşmelerin sonuç vermemesi üzerine 8 Haziran Çarşamba günü belediye binası önüne çadır kuran işçiler işe geri dönmek için direnişe geçtiler.

Karadolap Mahallesi’nde IŞİD katliamı protesto edildi

0

IŞİD’in Atatürk Havalimanı’nda yaptığı katliam Karadolap Mahallesi’nde protesto edildi. GÜLPA önünde toplanan kalabalık, sloganlarla Karadolap Parkı’na geçerek burada bir forum gerçekleştirdi. IŞİD’in solcu, demokrat mahallelere dönük olası katliam girişimlerine karşı örgütlenme sorununun tartışıldığı forumda, siyaset temsilcileri birer konuşma gerçekleştirdi. Türkiye’de katliamların gelenekselleştiği IŞİD ve uzantılarının Türkiye’de terörü tırmandırarak kitlelerde korku yaymaya çalıştığı vurgulandı.

Mahallelerin saldırılara karşı korunması da dahil olmak üzere tüm sorunların yerellerden gelişecek örgütlenmelerle fakat yerellerle sınırlanmayacak, üretim alanlarına taşınacak bir mücadelenin AKP iktidarını sarsacak temel güç olduğu vurgulandı. İşçi Demokrasisi Partisi temsilcisinin yaptığı konuşmada halkın inisiyatifi ile kurulacak her platformu önemsediğimiz ve içerisinde görev alacağımız söylenerek, mücadelenin yükseltilmesi için mahalle olarak örgütlülüğümüzü yaratmamızın hayatiliği vurgulandı. Konuşmaların ardından forum haftaya yeniden bir araya gelme çağrısıyla noktalandı.

 

“Ne kadar kömür, o kadar Zonguldak”*

0

* Bu sözü Mustafa Kemal Zonguldak’a 1931’de ilk ayak bastığında söylemiştir.

Metal sektörü ile birlikte son zamanların en hareketli işkollarından biri de maden sektörü. Soma, Ermenek gibi önlenebilir katliamlar, şirketlerin veya hükümetin kâr elde etmesi için madencilere ödenen cüzi miktarda ücretler, madenlerin özelleştirilmesi ya da kapatılması ve madencilerin kapı dışarı konulması, hükümetin ve şirketlerin genel politkaları olmakla birlikte son dönemde daha yoğun bir halde sürmekte. 1848 yılında Abdülmecit’in Ereğli Kömür Havzası’nı bir ferman ile Hazineyi Hassa’ya dahil etmesinden bu yana Zonguldak’ta maden işçisinin grevi, yürüyüşü, eylemi hiç dinmedi. Yalnız bir fark var, Osmanlı’nın son döneminde fermanlar ile, Cumhuriyet’in başında ise çeşitli yasalarla madene zorla -çoğu zaman kolluk kuvvetlerinin zoruyla- sokulan bölge halkı artık yeraltında karın tokluğuna çalışmak, çalıştıkları madeni kapattırtmamak veya madenin özelleştirilmesiyle işten atılmamak için direniyor.

Bir kardeş ve yoldaşın ardından…

0

Bir kardeşin aynı zamanda bir yoldaşın yaşamını yitirmesinin ardından onunla ilgili politik ve aile içi anıları paylaşmak, hele de bunu duyguları çok fazla işin içine karıştırmadan ve okuyucuları da sıkmadan anlatabilmek sanırım zor olacak. Ama bir yerden başlamak gerekiyor. Yoldaşımız, kardeşimiz Yeliz’in ardından onunla ilgili anılarımızı sizlerle paylaşmak için klavye başına geçtik.

Sanırım ilk önce Yeliz’in yaşamını yitirmesine sebep olan kronik bronşit hastalığına nasıl yakalandığından bahsetmek gerekir. 1,5-2 yaşlarındaydı. Bir üşütmeyle başlayan rahatsızlık zamanla kronik bir hal aldı. Buna sebep olan etkenler damı akan bir ev, yağmur yağdığında evin çeşitli yerlerine leğen, kova koyarak yağmur sularının eve damlamamasının sağlandığı bir ortam, aynı zamanda pencerelerinden sürekli soğuk rüzgârların içeri girdiği gecekondu koşulları…

Derken, Yeliz büyüdü ve kendisine bir aile kurdu. Erkek egemen sistemde bir evlilik ne kadar sürdürülebilirse o kadar uzun sürdü ve evliliği boşanmayla sonuçlandı. Yeliz’in bu evlilikten 3 çocuğu olmuştu. İşte hayat mücadelesi şimdi başlamıştı. Yeliz çalışma yaşamıyla küçük tekstil atölyelerinde tanıştı. Aslında hiç bulunmaması gereken bir ortamda çalışmak zorundaydı. Toza alerjisi olması onun bu meslekte olmamasını gerektiriyordu. Tek başına 3 çocuğunu yetiştirirken aynı zamanda da politikayla ilgilenmeye başladı. Yeliz, siyasetle İşçi Cephesi’nin her yıl düzenlediği pikniklerden birinde tanıştı. Biz Yeliz ile kardeş olmakla birlikte aynı zamanda yoldaş da olduk. Bazen partimizin siyasal ve kültürel etkinliklerinde bir tiyatro oyuncusu olarak birlikte rol aldık, bazen mitinglerde haksızlığa karşı durduk. Gezi eylemlerinde kol kola yoldaşlık yaptık. 1 Mayıslarda birlikte olduk. En son birlikteliğimiz 2016 yılının 1 Mayıs’ında aynı saflarda taleplerimizi dile getirmek oldu. Bir anne olarak çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmanın yanında emek mücadelesine de katkıda bulunuyordu.

Sonuç olarak ailenin kendi yaşadığı şehirde yaşamını idame ettirememesi, ucuz işgücü olarak İstanbul’a taşınması, sağlıksız ortamlarda çalışması, iş güvencesinin olmaması, aynı zamanda hayat şartlarının çetin olması ve kapitalizmin acımasızlığı Yeliz’in hayatının 41 yaşında, daha yapacağı çok şey varken sona ermesine neden oldu. Bir kardeş ve yoldaş olarak Yeliz’i unutmayacağız. Mücadelemizde onu yaşatmaya devam edeceğiz. Meydanlarda sloganlarımızı dile getirirken Yeliz için de sesimizi daha gür çıkartacağız. Zafere kadar daima seninle…

Atatürk Havalimanı katliamı, saray ve eşrafı

0

Dün akşam İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gerçekleştirilen silahlı ve canlı bombalı saldırılar sonucu şimdiye değin ulaşan bilgiler uyarınca 36 kişi öldü, yüzün üzerinde yaralı var.

IŞİD tarafından üstlenilen bu saldırıyı lanetliyoruz. Korkunç katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarına sabır ve yaralılara şifa diliyoruz.

Son bir yıl içerisinde bu nitelikte meydana gelen 10. geniş çaplı katliam ile karşı karşıyayız. 250’nin üzerinde canımızı yitirdik ve yüzlerce yaralı verdik. Türkiye bu noktaya göz göre göre, adım adım geldi. Erdoğan’ın tutkulu başkanlık sevdası Türkiye’yi Kürtlerle savaşa sürüklerken, dış politikadaki maceracılığı ise Suriye’deki İslamcı çetelerin Türkiye’ye hızla nüfuz etmesi sonucunu doğurdu.

Taksim, Sultanahmet ve Güvenpark gibi en göz önünde bulunan yerlerin yanı sıra Türkiye’nin en yüksek güvenlikli konumuna sahip olması gereken Genelkurmay ve Meclis’e son derecede yakın olan Ankara patlamasının ardından şimdi de dünyanın en yüksek güvenlik tedbirli havaalanlarından biri olmakla övünen Atatürk Havalimanı’nda alçak bir saldırıyı yaşadık. Artık Türkiye’de Saray dışında hiçbir yerin bombalı saldırılara karşı güvenli olmadığını istihbaratın, valiliklerin ve emniyetin tek işinin sosyal medya ve basın organları üzerinden cumhurbaşkanına hakaret taraması yapmak olduğunu bir kez daha acı içerisinde görmüş olduk.

Kendisine başbakan olduğu söylenen Binali Yıldırım belki de Erdoğan’dan rol kapmamak için yaptığı alabildiğine sıkıcı konuşmasında utanmadan havalimanında güvenlik zafiyetinin olmadığını bildirdi. Yiğit Bulut gibi tescilli yandaşlar ise saldırının haberini yapan gazetecilere kin kusarken AKP’li Şamil Tayyar Beyaz TV’deki konuşmasında program yönetcisinden beddua izni isteyerek, “Yayın yasağını eleştirenler bir gün böyle bir saldırıda can verirler de…” diye başlayan insanlık dışı bir açıklamada bulundu.

Türkiye’de hiç kimse güven içerisinde yaşamıyor. Suçu nereye atacaklarını şaşıran AKP’li yetkililer (belki de bunun en ilginç örneğini Mehmet Metiner oluşturdu. Havalimanı saldırısını Kılıçdaroğlu’nun yoldaşlarının yaptığını iddia etti!) dahi yeni saldırıları beklediklerini gizlemiyorlar. Saray’ın başkanlık arzusu bizleri bu kan deryasında tutmayı sürdürürken hükümetin ise bu gibi saldırıları engellemeye yönelik herhangi bir planının mevcut olmadığını görüyoruz.

Hiç kimsenin canlı bombaların saldırısı altında ölmesini istemiyoruz. Sorunun temelini oluşturan başkanlık sevdasının derhal son bulmasını; ihmali olan ve sorunun çözümünde hiçbir adım atmayacağını açıkça gösteren hükümetin, istihbaratın, valinin ve emniyet sorumlularının istifasını istiyoruz!

Bir yöntem sorunu veya sınıfsız solun acizliği

0

23 Haziran’da Birleşik Krallık’ta yapılan, Avrupa Birliği’nde kalınıp kalınmayacağını belirleyen ve ismine de Brexit denilen referandumun ardından liberal basın ile birlikte dünya solunun çoğunluğunun benimsediği politik tutum, tartışılması zorunlu olan bir dizi metodolojik problem ile ayrılığa ışık tuttu. Referanduma katılanların %51,9’unun AB’den ayrılık yönünde oy kullanmalarıyla birlikte ada ülkelerinin Avrupa kıtasının sözde ekonomik “birliğinden” kopuşunun gündeme gelmesi, siyasi yelpazenin solunda konumlandığını iddia eden birtakım özneler tarafından adeta dehşetle karşılandı. Bu hatalı ve olumsuz, dahası devrimci olmayan tepkiye mazeret olarak sunulan ideolojik ve politik argümanların arka planlarında yatan siyasal mantık bütün yönleriyle incelenmeli ve ardından da acımasız bir eleştiriye tabi tutulmalı. Aksi halde, aşağıda sıralayacağımız sebepler dolayısıyla, bu mantık yürütme biçiminin sol içerisinde egemen hale gelmesi ile birlikte devrimci siyasetin işçi ve emekçi kitlelerden geri dönüşsüz bir şekilde izole olması, onların son derece yakıcı bir hal alan sınıf gündemlerine yabancılaşması bir ihtimal olarak daha da derinleşecek.

Ali’nin mirası: Kelebek ile arının diyalektiği

0

Ali’nin ölümü, siyasi yelpazenin birbirleri ile farklılaşan bir takım seslerinden, benzer mesajlar ile karşılandı. Siyasal İslamcılar, kendi çağdışı politikalarını Ali’nin dini tercihini örnek göstermek aracılığıyla meşrulaştırma gayreti içerisine girdiler. Liberaller, Ali’nin ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi dinamizmden yoksun anayasal bir reflekse indirgeyerek bir kere daha demokrasiyi kutsadılar. Ali’nin şampiyon unvanını elinden alan, onu para cezasına çarptırıp hapse atmak isteyen ve ellerindeki bütün olanaklarla Ali’nin hayatını bir cehenneme dönüştürmeye ant içmiş “yüksek” politikacılar takımının bugünkü sınıf kardeşleri sırıtışlarını saklayarak, onun arkasından timsah gözyaşları döktü.

Büyük Britanya’da referandum: Avrupa Birliği’nden çıkılması için oy kullanmaya çağırıyoruz

0

İngiltere’nin AB’de kalıp kalmayacağını belirleyecek olan referandumla ilgili İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) yayınladığı deklarasyonu okurlarımızla paylaşıyoruz.

GSI: Bu politikayı sonlandırmak için genel grev!

El Khomri[1] yasasını kim istiyor? Kapitalistler, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin on yıllardır başında bulunan ve kapitalizme hizmet eden hükümetler. Bu karşı-reform programını birlikte tasarladılar ve Brüksel Komisyonu büyük bir çaba ve kararlıkla bu programı yönetiyor.

Boşanma Komisyonu: Boşanmaya engel, tecavüze ödül!

0

Geçtiğimiz günlerde “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştır­ması Komisyonu”nun 479 sayfalık raporu açıklandı. Doğrusu böyle bir komisyonun varlığından bile haberdar değildik. Zira son yedi yılda öldürülen kadınların sayısı yüzde %1400 artmışken ve bo­şanmak isteyen kadınların %85’i şiddet görüyorken, son bir yılda boşanma oranlarının %4,5 artması bizim için önem arz etmemişti.

Fransa’da İş Yasası “reformu”na karşı devasa seferberlik

0

Fransa’da 14 Haziran Salı günü İş Yasası “reformu”na karşı geniş çaplı bir seferberlik gerçeleşti. Seferberliğin çağrıcılarınden CGT (Genel Emek Konfederasyonu)’ye göre eylemlere ülke çapında 1 milyon 300 bin kişi katıldı. Sözde sosyalist Hollande-Valls hükümeti, Fransa işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına saldıran yasaya karşı gerçekleşen eylemlere yoğun bir polis şiddetiyle müdahale etti. Onlarca kişi gözaltına alınırken, 11 eylemci polis saldırısı sonucu yaralandı.

Yasayı hazırlayan Çalışma Bakanı El Khomri’nin adıyla anılan yasa (El Khomri Yasası) Fransa’nın 170 yıllık mücadelesinin kazanımı olan iş yasasını dönüştürmeyi hedefliyor. Yasayla işten atmaların kolaylaştırılması, çalışma saatlerinin artırılması, tatillerin ve maaşların mümkün olan en düşük seviyeye indirilmesi, işçilerin ve sendikaların şirketler karşısında tamamen güçsüz bırakılması amaçlanıyor.

Bu nedenle Şubat ayından beri Fransa’nın pek çok şehrinde eylemler düzenleniyor. Bu eylemler her seferinde daha çok insanın ve sektörün katılımıyla güçleniyor. Örneğin gençlerin daha etkin olduğu bazı şehirlerde dahi mücadelenin hızla işçi sınıfınınkiyle birleştiğine, ortak toplantılar ve kararlar alındığına tanık olduk. Öyle ki, gençlik organizasyonları, çeşitli partiler ve sendikaların birlikte çağrı yaptığı eylemlere Fransa genelinde yüz binlerce kişi katıldı.

Ve bilindiği üzere, geçtiğimiz ay hükümet anayasadaki bir maddeyi kullanarak iş yasasına dair bu değişiklikleri parlamento oylamasına sunmadan yürürlüğe sokma kararı aldı.

Ve o zamandan beri öfke ve mücadele artarak devam ediyor. Sendikaların başlattığı grev dalgası hızla tekstil, ulaşım sektörüne, limanlara, nükleer santrallere ve petrol çalışanlarına kadar ulaştı.

Nükleer santral işçilerinin greve katılma kararından sonra, ülkedeki tüm nükleer santrallerin yarısından fazlasının grevlerden etkileneceği düşünülüyor.

Aynı şekilde, havayolu çalışanları ve tren makinistlerinin ve otobüs şoförlerinin de grevlere katılımıyla, büyük şehirler başta olmak üzere, ülkenin genelinde ulaşım felç oluyor.

Fransa’nın tüm petrol rafinelerinin de yarısından fazlasında greve gidildi, barikatlar kuruldu. Bu nedenle rezervlerin kullanımında ve yeterliliğinde ülke şu anda ciddi sıkıntılar çekmekte. Öyle ki, stratejik rezervlerin kullanıldığı söyleniyor.

Tüm bunlar aynı zamanda şehir merkezlerinde binlerce insanın katıldığı eylemlerle destekleniyor. Bu eylemlere ve grevlere katılanların sayısı her geçen gün artıyor.

14 haziran günü gerçekleşen seferberlik bu nedenle yasanın iptali ve mücadelenin geliştirilmesi açısından önemli bir eşiği ifade ediyordu. Bununla birlikte, sendikal yönetimlerin iş yasası geri çekilene kadar süresiz grev ilan etmek yerine, mücadeleleri bölen ve kitleleri oyalayan bir hat izlemesi, seferberliğin zafere ulaşması önündeki temel engel durumunda. CGT yönetimi, genel ve süresiz genel grev ilan etmek yerine, 23 ve 28 Haziran için yeni eylem çağrılarında bulunmak ve hükümeti müzakerelere davet etmekle yetinmekte.

Fransa işçi sınıfının bu saldırıyı yenilgiye uğratması, yalnızca Fransa ölçeğinde değil, Avrupa ve dünya çapında büyük bir önem taşıyor. Burjuvazinin dünya çapında 40 yıldır sürdürdüğü neoliberal saldırıların püskürtülmesi ve işçi sınıfından yana bir seçeneğin geliştirilebilmesi için, Fransa işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşması, belirleyici bir önem taşıyor.

 

26 Haziran’da tehditlere inat Taksim’deyiz!

0

Geçtiğimiz hafta Orlando’da yaşanan katliamdan sonra cesaretlenen ve bu durumdan kendine pay çıkaran Anadolu Gençlik Derneği ve Alperen Ocakları bu hafta sonu yapılacak LGBTİ Onur Yürüyüşünü engelleyeceklerini açıklayarak açıkça tehditler savurdular. Şiddete başvuracaklarını gayet açık bir şekilde ifade etmelerine rağmen devlet ve AKP hükümeti yetkililerinden bu sözlere herhangi bir tepki gelmemesi ise söz konusu tehditlerin küçümsenmemesi gerektiğini göstermektedir.

Kara gün dostu İsrail

0

Son beş yılda Ortadoğu’da mey­dana gelen altüst oluşlar, bölgesel savaş ve devrimler emperyalizmin Ortadoğu’daki başat iki ülkesini (İsrail ve Türkiye) yakın­laşmaya zorluyor. Elbette ki bu yakın­laşma ve yeniden ortaklık emperyalizmin çıkarları doğ­rultusunda olacak. Olmak zorunda.

Orlando katliamını kınıyoruz

0

12 Haziran Pazar gecesi sabaha karşı, LGBTİ topluluğunca sıklıkla gidilen “Pulse” adlı gece kulübüne giren bir kişi mekanda bulunan insanlara rastgele ateş açarak kırk dokuz kişiyi katletti ve elliden fazla kişiyi yaraladı. ABD tarihinin en kanlı bireysel saldırılarından biri olan Orlando saldırısını ABD vatandaşı Omar Mateen’in gerçekleştirdiği anlaşıldı ve polisle girdiği çatışmada öldürüldü.

Müslüman Afgan aileden gelen Mateen, saldırıdan hemen önce eylemi IŞİD adına yaptığını belirtirken, saldırganın babası trajedinin dinsel nedenlerle yapılmamış olabileceğini belirtti ve oğlunun Miami’de iki ay önce öpüşen gay çifti görmesinden tiksindiğini söyleyerek, oğlunun homofobik eğilimine dikkat çekti.

Eylemin IŞİD gibi gerici bir terörist örgüt tarafından yapılıp yapılmadığından bağımsız olarak, şu açık gerçekle karşı karşıyayız: eşcinsel topluluğa karşı homofobik nefretle vahşi bir katliam gerçekleşmiştir ve bu katliam demokratik olduğunu iddia eden tüm sosyal ve politik örgütler tarafından kesin bir şekilde kınanmalıdır.

Özellikle de işçi hareketi ve sol bu katliamı derhal kınamalı, aileleri ve dostlarıyla dayanışma göstermeli ve kapitalist hükümetlerin, özellikle de onların başı ABD’nin emperyalist hükümetinin eşcinsellerin dışlanması, marjinalize edilmesi ve ayrımcılığa uğramasının koşullarının yaratılmasında oynadığı rolü ortaya koymalı ve onları teşhir etmeliyiz.

Obama bu saldırıyı “İslamcı” terörizm olarak tanımlamayı reddetse de emperyalizmin, bu vahşi eylemi ülke içinde ve dışında baskı mekanizmlarını güçlendirmek için kullanacağı açıktır. Demokratik Parti ve Obama’nın adayı Hillary Clinton, eylemin ardından “ulusal güvenliğin güçlendirilmesi” çağrısında bulunan bir açıklama yaptı. Öte yandan, Cumhuriyetçilerin aşırı sağcı adayı ve göçmenlere, Müslümanlara, Hispaniklere, kadınlara ve eşcinsel evliliklere karşı yorum ve önerileriyle meşhur Donald Trump Twitter’da şunları yazdı: “İslamcı terörizm hakkında haklı olmamla ilgili beni tebrik edenlere teşekkür ederim”.

Orlando’da eşcinsel topluluğa karşı gerçekleşen bu sapkın saldırı, küresel kapitalist-emperyalist sistemin genelleştirdiği ucubeliklerin bir sonucudur.

Katolik Kilisesi, Protestan kiliseleri ve diğer dinsel kurumlar halihazırda eşcinsel ilişkilere ve LGBTİ’lerin haklarının tanınmasına karşı sürekli olarak nefret kampanyaları düzenlemekte.

Toplumun önemli bir kesiminin demokratik haklarının sürekli olarak kısıtlandığı ve homofobik saldırıların daima meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir çerçevede, tüm dünyada binlerce insanın kurban edildiği bu tip nefret cinayetleri gerçekleşmektedir. Eşcinsel çiftlere eşit haklarının tanınmamasından, iş hayatındaki ayrımcılığa, toplumsal damgalamaya ve kan vermenin yasaklanmasına dek uzanan normların bulunduğu bir çerçeve… Örneğin, AIDS krizinin patlak verdiği ’80’lerin anakronizmi olan ABD’de eşcinsel erkeklere dönük kan verme yasağı, katliamın ardından Florida eyaletinde kaldırıldı, fakat yalnızca geçici olarak… Kandaki HIV tanısı oldukça kolay bir şekilde tespit edilebilir ve virüslü kanın kan verme işlemlerinde kullanılması böylelikle engellenirken ve üstelik herhangi bir toplumsal arka plan ve cinsel yönelimden gelen bir kişi bu virüsün taşıyıcısı olabilirken, eşcinsel topluluğa karşı bu absürd ayrımcılık uygulanmaya devam ediyor.

Bütün bu nedenlerle çağdaş kapitalizmin sapkınlıklarının bir parçası olarak bu korkunç cinayetlerin gerçekleşmesinin koşullarının yaratılmasından ilk olarak ABD emperyalizmini, ikinci olarak kapitalist hükümetleri, Vatikan’ı ve dini kurumları sorumlu tutuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak bir kez daha Orlando’daki vahşi cinayeti kınıyoruz ve işçi, gençlik, kadın, LGBTİ topluluk örgütlerinin ve devrimci solun dünyanın pek çok yerinde bu korkunç felaketle mücadele etmek için başlatmış oldukları birleşik kampanyalar doğrultusunda seferber olmaya devam etme çağrısında bulunuyoruz. LGBTİ topluluğun eşit haklar mücadelesinin, kapitalist-emperyalist sisteme son verme ve baskılardan arındırılmış, sosyalist bir dünyaya ulaşma yolunda, bütün baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadele programının parçası olması gerektiğine inanıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

13 Haziran 2016

 

Gelecek bizim… Kazanmak için birlikte mücadeleye!

0

Bilinen bir gerçektir. Bataklığa giren debelendikçe daha çok ve daha hızlı batar. Tek kurtuluş çaresi kişiyi kenara çekecek birilerinin olmasıdır. Ve bataklıktayken o birini seçme şansı pek olmaz. Yani kişi ya bastığı yere dikkat edip bataklığa girmeyecek ya da başına gelene razı olacaktır. Bugün Saray ve AKP’nin karşı karşıya olduğu durum, içerde dışarda, tam olarak budur. Saray ve AKP’nin düştüğü bataklıktan çıkabilmek uğruna bugünlerde kimleri dost tuttuğu, kimlerden ve nelerden çare beklediği ortada. Onca uyarıya, onca ikaza, onlarca açık emareye rağmen, kibirle, bile isteye bu “kayıp otoban”a girdiler. Üstelik sadece kendileri değil, Türkiye’yi de peşlerinden sürüklemiş durumdalar!

Saray ve AKP’nin bu, bir adım ileri iki adım geri yürüyüşü karşısında, aklı başında olan herkes, haklı olarak büyük bir dehşete kapılmış durumda. Freni patlamış kamyondan barutla mangal yapmaya kadar, çok sayıda metafor ile bu tablo özetlenebilir. Lakin şu gerçek değişmez: Bazı şeyler test edilmez! O şeyler başkalarının bir şekilde başına gelmiştir, örneğin yüksekten düşmek gibi; ve siz “Nasıl oluyor?” diye denemezsiniz. Düşenin başına gelenden çıkan ders size gerekli sonucu verir. Vermesi gerekir. Yine de test etmeye kalkarsanız ya ölürsünüz ya da kolunuz, bacağınız parçalanır, sakat kalırsınız.

Evet, Saray ve AKP kılavuzluğunda toplum olarak geldiğimiz yer ortada. Tekrarlamanın dahi dehşet verdiği bir ölüm, yıkım ve parçalanma tablosu hayatımızın tam orta yerinde inşa ediliyor. Öyle ki 14 yıl önce, yola çıktıklarında mücadele edeceklerini söyledikleri ne varsa, misliyle gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirdiler. Topluma çözüm diye sundukları sadece ölüm ve yıkım; ve bu tabloya alışılmasını istiyorlar. Pekiyi, toplum buna alışacak mı? Toplumun bir kesiminin Saray ve AKP’nin politikalarını desteklemesi aldatıcı olmamalı; bu, ne alışılabilir ne de sürdürülebilir bir tablodur. Hamaset ile ne karın doyar ne de dünya döner. Nitekim dönmediği için de yanlış ellerde, yanlış politikalar sonucu ülke olarak battıkça batıyoruz.

Lakin hiçbir şekilde umutsuz da olmamalıyız. Biliyoruz ki kötülük kovulmadan iyilik gelmez. Ne yoksulluk ne yolsuzluk ne de yasaklar sınıf temelinde mücadele edilmeden kalıcı şekilde çözülmez. Bu doğrultuda öncelikle içinde bulunduğumuz bu olumsuz tablonun zorunluluk olmadığını ve bu duruma mecbur olmadığımızı bilelim. Bu olumsuz tabloyu değiştirebileceğimize inanalım. Değiştirmek için kenetlenelim. İhtiyacımız sadece; sokak sokak, mahalle mahalle, işyeri işyeri, okul okul, sendika sendika örgütlenmek, hiçbir sınıf kardeşimizi Alevi-Sünni, Türk-Kürt, şuncu-buncu diyerek dışarda bırakmamak, safları sıklaştırmak, kararlı ve birleşik bir mücadelede ısrar etmek.

Pekiyi niçin örgütlenme ve mücadele? Öncelikle kiralık işçilik gibi kölelikten farksız sömürüyü derinleştiren işçi düşmanı yasaları uygulanmaz kılabilmek için; siyasal, ekonomik, sosyal hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan antidemokratik uygulamaları engellemek ve siyasal demokratik alanı genişletmek için! Fransız işçi ve emekçileri bugünlerde tüm dünya işçi ve emekçilerine bunun nasıl yapılacağını uygulamalı olarak gösteriyorlar. Bizler de ne kendimizden, ne sınıfımızdan, ne insanlarımızdan asla vazgeçmeyelim. Üç yıl önce bugünlerde milyonların neler yaptığını hatırlayalım, unutmayalım. Gelecek zaten bizim… Kazanmak için birlikte mücadele edelim… Bugünden geleceğe köprü kuralım…

Türkiye’nin en başarısız liderinin öyküsü: En az üç çocuk, her gün kaç cenaze?

0

7 Haziran günü, İstanbul Vezneciler’de vahşi bir saldırı ile güne uyandık. Hâlâ neyin bedelini ödüyoruz?

Bundan bir yıl önce, 7 Haziran seçimlerinde Erdoğan konumunu yitirme tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti ve ülkeyi kan gölüne çevirmeyi göze almıştı. Görünürde başarılı da oldu. Başbakanı kovabiliyor, yargı ve anayasaya saygı duymuyor. Ancak açıkça görünen bir başka gerçek şunu ifade ediyor: Sarayın başlattığı iç ve dış çatışmalar onun kontrolünden çoktan çıktı.

Erdoğan ne kadar güçlü bastırırsa bastırsın bir türlü zafere ulaşıp ağız tadıyla ülkeyi yönetmeyi başaramıyor. Maceracı dış ve imhacı iç politikasının bedelini ise bizler ödüyoruz.

Her gün en az 5 işçi işyerinde ölüyor!

Erdoğan’ın iç ve dış politikadaki başarısızlıklar silsilesine kanlı bir işçi düşmanlığı eşlik ediyor. Mayıs ayında en az 119, 2016’nın ilk beş ayında ise en az 707 işçi yaşamını yitirdi.

İktidarının sonuçlarına bakacak olursak Türkiye tarihinin en başarısız yöneticisi olan kişinin Erdoğan olduğunu söylemek abartı olmaz. Onca vaade rağmen Erdoğan Kürt sorununu değil çözmek, körükledi. Ekonomi cephesinde (gözleri doysun!) Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan dahi dert yanıyor. İşçilerin üç kuruşa ve ölüm tehdidi altında çalışması gibi kaba dayakla kazandıkları paranın bir kalkınma politikasına sahip olunmadığı için devamlı borca gittiğini aktarıyor. (Patronlar kusura bakmasın. Çar çur etsinler diye kazandıkları paraya karşılık bizim beş kardeşimiz ölüyor. Cenazelerimiz var, üzüntülerine ortak olamayacağız.) Eğitim sistemi ciddi şekilde geriledi. Araştırmalara göre Türkiye’de yaşayanlar dünyanın en mutsuz ve birbirine güvenmeyen kişileri haline geldi. Dış politika ise tam bir başarısızlık öyküsü.

Bu açık yenilgilere rağmen Erdoğan’ın tek marifeti bu işçi cenazeleridir. Erdoğan tüm hüner yoksunluğuna rağmen emeğe yönelik saldırılarındaki kararlılık ile patronlara ne kadar da kârlı bir lider olabileceğinin imajını verdi durdu.

Bunu aklımızdan çıkarmadan dış ve iç politikanın yeni gelişmelerine kısaca göz gezdirelim.

Dış politikada tarihi yenilgiler

Bundan birkaç ay önce “Ey Putin” diye başlayan naralar yerini “Putin’e kulak verme”ye bıraktı. Türkiye’nin ABD’ye IŞİD’e yönelik daha aktif bir çalışma yapacağına yönelik verdiği vaat yerine gelmeyince PYD’nin ilerleyişi başladı. Avrupa’ya mülteci kozu tutmadı. Alınması an meselesi olan vize serbestisi dahi avuçtan kaçtı. Dahası yıllardır lobi çalışmaları ve akıtılan onca para ile durdurulmaya çabalanan Ermeni Soykırımının tanınması hususunda da yenilgi alındı. Erdoğan ise Merkel ile tartışmaya giremedi ve sikletinin ancak Almanya’daki sıradan bir Türk parlamentere yettiğini gösterdi. Ne büyük bir çıkış gerçekleştirdi. Ondan kan testi istedi!

İç politikada tehlikeli ittifaklar ve filizlenen teslimiyet

Dokunulmazlıklarla ilgili anayasa değişikliği bugün resmi gazetede yayımlandı. Ancak onaylama süresinin son gününe kadar beklenmesi sarayın başta HDP’liler olmak üzere muhalefeti nasıl ezeceği konusunda hızlı hareket edemediğini gösterdi.

İlle de başkanlık sistemi diye tutturulurken gücünün şimdilik ancak partili cumhurbaşkanlığına yetebileceği anlaşıldı.

Erdoğan AKP’yi vasıfsızlaştırırken tehlikeli ittifaklara yelken açıyor. Ergenekoncular ile ittifaklar kuruluyor. Kürt illerindeki operasyonlara dair orduya yargı zırhı getiriyor. Komutanların ancak bakanlar kurulunun onayı ile yargılanmasının zemini hazırlıyor. Bunun öncesinde askerin sivil değil, askeri mahkemelerde yargılanması talepleri ile de karşılaşılmıştı.

Sonuç olarak Erdoğan tüm gücü elinde tutuyor imajını çizerken yönetim beceriksizliği onu yeni ittifaklara sürüklüyor. Hem de kendisinden bağımsızlaşma olanağı veren tavizler ile birlikte.

Mücadele eden kazanır

Erdoğan’ın tarihsel başarısızlıklarının biz işçi ve emekçilere otomatik bir zafer taşıyacağına inanmıyoruz. Erdoğan’ın geri çekilmesi ve hatta kaybetmesi dahi işçi düşmanı politikaların hız kesmesi anlamına gelmeyebilir.

Bu sebeple Balçınlar Madencilik, Avon, Avcılar Belediyesi, Başkurt Motor, Tor Demir, DEDAŞ işçileri gibi direnmeli ve de sürecin bir diğer mağduru olan ezilen Kürt halkı ile birlikte hareket edebilmenin zeminini aramalıyız.

Dokunulmazlar’ın zorbalığına karşı siyasi demokrasi!

0

Bugünlerde herkesin sonuçlarını tam anlamıyla kestiremediği bir atmosfer var ülkede. Anayasaya aykırı birçok şey, buna fiili sistem değişikliği de dahil, Saray’ın kontrolü ve inisiyatifinde gerçekleşiyor. Bugün dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın onaylanması akabinde olası sonuçları ve bunların ne boyutta cereyan edeceğini şu an tek bir yetkili makam belirleyecek, yasayı yapan ya da uygulayanlar değil.

Cumhurbaşkanı bundan tam 5 ay öncesinde “Parti kapatma olayı düşünülmemeli, gündeme dahi gelmemeli. Ama suçu irtikâp eden milletvekili (…) bedelini ödemek durumundadır. Diyarbakır ve Ankara başsavcılıklarının soruşturmaları da bu çerçevede değerlendirilmeli. Dokunulmazlıklarının kaldırılması suretiyle başlayacak süreç, terörle mücadele açısından ülkemizdeki havayı olumlu etkileyecektir…” demiş; ülkede olup biten kaostan HDP’li milletvekillerini sorumlu tutmuştu. Kendisi dokunulmazlıkların kaldırılmasının ‘terörle mücadele’nin bir gereği olduğuna dair kamuoyunu bu salvolarla hazırlamaya başlamıştı.

Nitekim bu süreçte, haklarında fezleke hazırlanmış tüm milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bir kereliğine kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifi 20 Mayıs tarihinde 376 oyla –öncesindeki kavga ve dövüş sahnelerini ve HDP’li vekillerin saf dışı edilmesini unutmayalım- kabul edildi. Muhtemel Anayasa değişikliği bu yazı yayınlandığında Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmış olacak.

Dokunulmazlıklar nedir, kalkarsa ne olur?

Burjuva anlamda dokunulmazlığın çıkış noktası, muhalefeti saf dışı bırakıp bir “iktidar ayrıcalığı yaratmak” değil, tam aksine halkın seçtiği temsilcileri iktidarlara karşı korumaktır. Bugün Türkiye’de siyasal bir cezalandırma aracı hâline getirilmek istenen dokunulmazlığın temelinde, seçilmiş temsilcileri iktidara karşı halk iradesi bağlamında korumak gibi burjuva demokratik bir amaç yatar. Ancak ülkemizdeki dokunulmazlık çifte standardı ezcümle, yolsuzluk, hukuksuzluk yapanın yargı yolundan korunması; gücü elinde tutanın egemenliğini pekiştirmesi anlamını taşımaktadır. Bu bağlamda biz yalnızca kürsü dokunulmazlığını savunuyor; dokunulmazlığın bu anlamda bir tür koruma zırhı olmasına karşı çıkıyoruz.

Bugünkü yasayla, milletvekillerinin yasama dokunulmazlığının kaldırılması, meclis üyeliğinin düşmesi anlamına gelmiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması sadece hakkında fezleke düzenlenen milletvekili için yargı yolunu açıyor. Vekilliğin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, kesin mahkeme kararının TBMM Genel Kurulu’na bildirilmesiyle mümkün oluyor. Karar Genel Kurul’da okunduğu anda milletvekilliği düşüyor.

Şu anda söz konusu yasanın hedefi olan HDP’li vekillerin ağır cezalık suç hali yok, yani bu tutuklanmalarını gerektirecek bir fiil olmadığı anlamına gelir. Şu an 59 HDP milletvekilinden 50’si hakkında hazırlanmış fezlekeler var.138 milletvekili hakkındaki toplam dosya sayısı 667. Bunların 405’i de HDP milletvekillerine ait. Şu anki anayasanın fiili uygulanma durumu düşünüldüğünde, tutuklama dahil her türlü durumun yine Saray makamı tarafından şekillendirileceğini söylemek mümkün.

Bu yasanın 376 yani meclisin yüksek çoğunluğu ile gerçekleştiğini unutmayalım. Yani kendi parti meclisi ‘hayır’ demesine rağmen, CHP yönetiminin Genelkurmay’dan aldığı iddia edilen bir brifing ile kararını ‘evet’ şeklinde açıklaması, MHP’nin ise kendi içindeki parti muhalefetini bastırmak amacıyla uzun süredir AKP’den yardım isteyişi ve bu rüşvete karşılık Başkanlık’a giden yolda AKP’yi desteklemesi, şu anki parlementonun basiretsizliğini ve burjuva parti düzeninin kokuşmuşluğunu göstermektedir.

CHP ve MHP bu ülkede tek başına karar alamayacak kadar aciz olduklarını ve bir parti olarak parlementoda hiçbir hükümleri olmadığını kanıtlamışlardır. Söz konusu Kürt sorunu, Alevi meselesi, insan hakları gibi rejimin kırmızı çizgilerini oluşturan konular olduğunda gayet rahat bir araya gelebiliyorlar. Demirtaş’ın da bir röportajında bahsettiği gibi birleştikleri nokta şu cümlede özetlenebilir: “Biz parlamentoda da farklı düşünen hiç kimseyi istemiyoruz”.

Dokunulmazlık ve ‘terörü sonlandırma’ ikilemi

Cizre, Sur, Nusaybin ve daha pek çok Kürt ilinde uygulanan cezalandırma politikasının sonuçlarını bu sayfalarda defalarca yazdık. Bilanço çok ağır; evler, yaşamlar harap edilmiş durumda. Şimdi ise yapılmak istenen, siyasi anlamda Kürt halkının demokratik temsilinin önüne geçmek, siyaset yapma hakkını tamamen geçersiz hale getirmektir. Türkiye partisi olmaya çalışan HDP’ye senin bu mecliste yerin yok demektir!

Bu bağlamda dokunulmazlık yasası bugün yalnızca HDP’yi kriminal bir parti haline getirme ve Kürt halkının tüm hak ve taleplerini terör bahanesi altında örtbas etme amacını taşımaktadır. İktidarın bu hamlelerinin ağır sonuçları olacaktır ve bunun bedelini yalnızca Kürt halkı değil, tüm sosyalistler ve emekçi Türkiye halkları ödeyecektir. Bunu önleminin yolu Saray’ın zorbalığına karşı siyasi demokrasi talebi ile Kürt halkı ile dayanışma göstermektir. Bununla birlikte, HDP’nin de PKK önderliğinin kitle seferberliklerinin önünü tıkayan ve ortak mücadeleye zarar veren eylemlerine ikna edici bir biçimde karşı çıkması gerekmektedir. Öte yandan, sınıfa yönelik ‘kiralık işçilik’, kıdem tazminatının kaldırılması gibi saldırıları gündemleştirmesi; sınıf örgütleri ile birlikte ortak duruş göstermesi elzemdir. Saray’ın zorbalığına karşı mücadelelerin ortaklaşması bugün yakıcı bir ihtiyaçtır.

Necmiye Baran cinayeti ve devlet şiddeti

0

Geçtiğimiz günlerde, 10 Mayıs’ta bir kadın cinayeti işlendi. Yoğun gündem nedeniyle pek dikkat çekmemiş olsa da, Türkiye’de sürmekte olan savaşın kadınlar üzerindeki olumsuz etkisini göstermesi açısından önemliydi. Hakkari’de Özel Harekât Polisi olarak çalışan Batuhan Hergül, izinle geldiği gün ayağının tozuyla eski sevgilisi Necmiye Baran’ı beylik tabancası ile vurdu, daha sonra kendisini de vurarak öldürdü.

Çoğu kadın cinayetinde olduğu gibi burada da fail kadının tanıdığı bir erkekti. Kadınlar, devlet korumak için yeterli önlemleri almadığı, yasaların uygulanması için yeterli denetimi sağlamadığı için öldürülüyor. Kürt illerinde uygulanan devlet şiddeti ise kadınlar üzerindeki baskı ve şiddetin her geçen gün artmasına neden oluyor.  Yasakların kalktığı Cizre, Nusaybin gibi illerdeki yıkımın yanında, devletin militer kuvvetlerinin cinsiyetçi uygulamaları da açığa çıkıyor. Duvarlara ve eşyalara yazılan “kızlar biz geldik siz yoktunuz” gibi kadınları tehdit edici ya da onur kırıcı yazılamalar ve kadınların kişisel eşyaları kullanılarak yapılan taciz amaçlı uygulamalar, savaşın sadece topla tüfekle yapılmadığını, psikolojik savaşın ise kadın bedeni üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor. Halihazırda ailelerin yerlerinden edilmesi, kalabalık ailelerin tek odada 7-10 çocukları ile yaşamak zorunda kalmaları, inşaatlarda ya da sokaklarda çadırda kalmak zorunda olmak, aylarca gelir kaynağından mahrum kalmak kadınların üzerindeki bakım sorumluluklarını ezici bir biçimde arttırmışken, kadınlar yasaktan sonra evlerine döndüklerinde taciz amaçlı yapılmış, onur kırıcı uygulamalar ile yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Ülkenin bir bölümünde kadınlar üzerinden çirkin bir politika devletin militer kuvvetlerince yürütülürken, sosyal medyada bu davranışlar ödüllendirilirken batıda da kadınlara yönelik şiddetin ve baskının artacağını söylemek yanlış olmaz.

Bir özel harekât polisinin izne gelir gelmez eski sevgilisini öldürmesi kasıtlı olarak yaratılan şiddet ortamının nasıl bir ruh hali yarattığını da gösteriyor.  Bu nefret ve şiddet söylemlerinin tüm ülkeyi etkisine aldığı, kadınların hayatını her yerde tehdit ettiği aşikârdır. Bu durumda devletin Kürt illerindeki operasyonları derhal sonlandırması ve kadınlara yönelik onur kırıcı, taciz amaçlı davranışlarda bulunan asker ve polisleri cezalandırması gerekmektedir.