DİSK’e bağlı Nakliyat – İş üyesi 7 işçi, işten atılmaları üzerine direnişe geçti. İşçiler ile birlikte basın açıklaması gerçekleştiren sendika genel başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu İstanbul, İzmir, Gebze, Gemlik’te 63 gündür süren MSC Lojistik direnişine bugünden itibaren Samsun’un da dahil olduğunu belirtti.
Mardin’e atanan kayyum işçiler tarafından protesto edildi
DBP’li belediyelere karşı kayyum atanması ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanlarının tutuklanmasına karşı DİSK’e bağlı Genel-İş’te örgütlü Mardin belediyesi işçileri bir günlük iş bıraktı. İşçilerin hizmet binası önünde gerçekleştirdikleri basın açıklamasında, sendida yetkililerinin yanı sıra Mardin Büyükşehir Belediyesi eş başkanları da katıldı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında mevcut iktidarın emekçilere yönelik baskıları arttırdığını belirten işçiler yapılan tüm bu baskılara karşı kendilerinin asla boyun eğmeyeceklerini belirttiler.
Çerkezköy’de tek başına direnişte
Salih Savaş Tekirdağ Büyükşehir Belediyesine ait otoparkta 4 aylık işçi iken gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldı. Belediye ile görüşmelerinden sonuç alamayan Savaş, Cuma günü Çerkezköy belediyesi önünde tek başına eyleme başladı. “Belediye işten çıkardı, işimi istiyorum” yazılı dövizler yazıp slogan atan işçi her gün polisler tarafından gözaltına alındı. Bugün eylemini 10 Kasım dolayısıyla slogansız gerçekleştiren Savaş’a herhangi bir müdahale gerçekleştirilmedi. Salih Savaş sonuç alana kadar eylemi sürdürme kararlılığı olduğunu ifade etti.
Devrimden restorasyona Castro ve Castroculuk
“Kesinlikle yenmemiz gereken uğursuz bir felaket bütün ülkede karşımıza dikilmiştir: Kitlelerin uzaklaşması, dogmatizm, sekterlik. Bunlar yüzünden bürokrasi bizi tehdit ediyordu.”
Ernesto “Che” Guevara, Nisan 1962, ‘Textes politiques’, sayfa 89.
“Latin Amerika’nın tüm bir panoraması gözler önüne serildiğinde zaferin tecrit edilmiş bir tek ülkede kazanılabileceğine, inanmayı çok zor buluyoruz.”
Ernesto “Che” Guevara, ‘Textes politiques’, sayfa 84.
Kim Fidelci?
1959 Küba devrimi, başta Latin Amerika olmak üzere, emperyalizmin egemenliği altındaki pek çok ülkedeki devrimciler için yeni bir çığır açmıştı. Sovyetler Birliği bürokrasisinin dünya devrimi stratejisine olan karşıtlığına ve emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşama çizgisine tepki duyan devrimci sol kesimler için Fidel ile Che’nin başını çektikleri silahlı mücadele yeni ve taze bir model olarak algılandı. Böylece emperyalizme ve onun işbirlikçisi rejimlere karşı silahlı gerilla mücadelesi pek çok ülkedeki genç devrimciler tarafından benimsenecek, yeni kadrolar bu strateji doğrultusunda mücadeleye girişeceklerdi.
Bu strateji Türkiye’de de 1960’ların ikinci yarısından itibaren taraftar buldu. Stratejinin ülke koşulları çerçevesinde yorumlanmasını ve ona yapılan teorik ve politik katkılar üzerine ortaya çıkan görüş ayrılıklarını (kent-kır ilişkileri, vb.) bir yana bırakacak olursak, Fidel ve Che’nin gerçekleştirdikleri devrimin bir varyantını bu topraklarda hayata geçirmek isteyenler, Mahir Çayan’ın önderliğindeki THKP-C ile Deniz Gezmiş’in başını çektiği THKO oldu. Bu iki örgüt etrafında toplanan bir avuç kahraman devrimci,1971 cuntasının faşizan saldırısı ve baskıları karşısında yenildi; çoğu siperlerde ve idam sehpalarında şehit oldu, geri kalanlar uzun vadeli hapisler yatmak zorunda kaldı. Strateji fiziki olarak tahrip oldu.
Ama bu anlamda Fidelcilik, 1970’lerin ortalarına doğru yeniden canlanan sol hareket içinde de tahribata uğradı. THKO devamcıları Fidel-Castro çizgisini terk edip “halk savaşı” teorisine dayalı Maoculuğa, Mao’nun ölümünden sonra da Enver Hoca düşüncesine sarıldılar. THKP-C taraftarları ise, Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim kitabında ortaya koyduğu düşüncelerin farklı yorumlarıyla Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, MLSPB, “Acilciler”, vb. pek çok farklı “strateji” gruplarına bölündüler. Ama daha önemlisi, bu sonuncular Fidel’e sadakatlerinden vaz geçmeseler bile, onun politikaları ile kendi savundukları tezler arasındaki çelişkilerin üstesinden gelemediler.
Örneğin, bizim Fidelcilerimiz Sovyetler Birliği yönetimini “revizyonist” olarak tanımlarken, Küba Fidel’in önderliğinde Sovyet bürokrasisiyle kucaklaşıyordu. Buradakiler Sovyetler’in emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşama tezini halklara ihanet olarak görürken, Fidel 1979’daki Nikaragua devrimini emperyalizmin tepkisini çekmeyecek “demokratik” bir aşamada durdurmayı başarıyor, “barışçıl birliktelik” tezine sadık kalıyordu. Türkiyeli devrimci solcular, TKP’nin hararetle savunduğu Sovyet tezi “kapitalist olmayan kalkınma yolu” programını oligarşiye teslimiyet olarak görürken, Fidel Castro Angola, Mozambik gibi ülkelerde bu programın hayata geçirilmesine uğraşıyordu. Bu örnekler daha da uzatılabilir. Ama bunların arasında en önemlisi, Küba Fidel’in önderliğinde kapitalizme geçerken, Türkiyelilerin Küba’nın hâlâ sosyalist olduğu rüyasıyla Fidelci olarak kalmaya devam etmeleriydi. Tuhaf bir Fidelcilik oldu onlarınki!
Türkiyeli Fidelcileri bu tip çelişkilere sürükleyen, onların Fidel önderliğinin küçük burjuva karakterini ve Küba yönetiminin bürokratik bir diktatörlük olduğu gerçeğini görememeleri veya görmek istemeyişleriydi. Fidel Castro yoksul kitlelerin antiemperyalist duyarlığını seferber ederek Batista diktatörlüğünü yıkmayı başarmış, iktidarını Amerikan emperyalizmine karşı koruyabilmek amacıyla da bir buçuk yıl sonra Sovyetler Birliği kampına katılmıştı. O andan itibaren de Küba yönetimi tipik bir Stalinist diktatörlük haline dönüşmüş, kaderi de diğer Stalinist rejimler gibi kapitalizmin inşasına bağlı hale gelmişti. Şimdi Küba, tıpkı Çin veya Vietnam gibi, adı komünist olan bir tek parti yönetimi altındaki yarı sömürge bir kapitalist ülkedir. Fidelcilik sadece bir küçük burjuva antiemperyalist ruh hali değil, bürokratik bir kastın kendi çıkarları adına bir işçi devletini ilga etme stratejisidir.
Bu yüzdendir ki biz Troçkistler Fidelci değiliz. Bizim antiemperyalizmimiz, emperyalizm ile barış içinde birlikte yaşamaya değil, dünya sosyalist devriminin yaygınlaştırılmasına dayanır. Bizim sosyalizmimiz, bürokratik diktatörlük değil, işçi demokrasisi üzerinde yükselir. Bizim için devrim ulusal arenada başlar ama orada bitmez, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır.
* * *
Bunları ifade ederken, dünya Troçkist hareketinin önemlice bir bölümünün de Fidel-Che çizgisinden etkilenmiş olduğunu belirtmemiz gerekir. Ernest Mandel, Livio Maitan ve Pierre Frank önderliğindeki Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterliği, 1960’ların başlarında pek çok –özellikle- Latin Amerika partimizi gerilla mücadelesine zorlamıştı. Onlara göre, küçük burjuva gerillalar devrimin “yeni öncüleri” idi ve Troçkizm programını onların “bu duyarlılıkları doğrultusunda uyarlamalı “idi. Böylece pek çok Troçkist parti ve kadro gerilla olarak büyük yıkımlara uğradı. Bu fiziki ve politik tahribat dünya hareketimizde bölünmelere yol açtı. Daha sonraları Birleşik Sekreterlik bu politikası nedeniyle özeleştiri vermekle birlikte (Livio Maitan dışında), “yeni öncü” tezinin öznelerini başka yerlerde aramaya başladı (Çin’de kültür devrimi, Yugoslavya’da “özyönetim”, Avrokomünizm, sosyal hareketler, son dönemde Chavizm, vb.). Bu anlayış Birleşik Sekreterliğin de sonunu getirdi.
Türkiyeli Troçkistler üzerindeki Fidel-Che etkisi de Birleşik Sekreterlik dolayımıyla gerçekleşti. 1970’lerin başında hareketimizi kurarken, Fidelciliğin yerli temsilcileri olarak görülen Dev-Yol ile kurulacak bir Devrimci Birleşik Cephe’nin devrimin öznesi olabileceğini düşünenler oldu. Devrimci Marksizmin tasfiyesi anlamına gelecek bu çizgi, gene dünya ölçeğinde gerillacı anlayışa karşı işçi ve emekçi yığınların seferberliği stratejisini savunan Nahuel Moreno ve Joseph Hansen önderliğindeki uluslararası akımın yardımıyla aşılabildi. İşçi Cephesi hareketi devrimci Troçkist kadroları küçük burjuva gerillacı çizginin yıkımından kurtarmayı, Sürekli Devrim programını yaşatmayı başardı.
Bütün bu tarihsel olguların ışığında, antiemperyalist genç Fidel Castro’yu sonsuzluğa uğurluyoruz.
Eğitime ayrılmayan bütçenin sonucu: Yurtta yangın!
Adana’nın Aladağ ilçesinde özel bir kız öğrenci yurdunda yangın çıktı. Otuz bir öğrencinin kaldığı yurtta bölgeden gelen bilgilere göre on beş, resmî açıklamaya göre ise şu anlık on üç öğrenci hayatını kaybetti. 13 öğrenci ise dumandan zehirlenerek veya yangından kaçmak için camdan atlayarak yaralandı. Her şeyden önce ölen kardeşlerimiz için yasta olduğumuzu belirtiyor, arkadaşlarına, yakınlarına ve ailelerine baş sağlığı diliyoruz. Yaralıların en kısa zamanda iyileşmesini ümit ediyoruz. Bu acı olay üzerine yorum yapmak her ne kadar zor olsa da, facianın sorumlusunun gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamayan hükümet, özel olarak Milli Eğitim Bakanlığı ve yurt yönetimi olduğu açıktır.
Kader değil, katliam!
Dünya üzerinde vergilerin en yüksek olduğu ülkelerden birinin vatandaşları olarak hükümetin bizlere, yani her bir öğrenciye, ailelerimizin ödediği vergileri amaçlarına uygun olarak kullanarak, insanca yaşamanın mümkün olacağı yurtlar tahsis etmesi gerekmektedir. İnsanların hayatlarının mesele olduğu bu alanda özel yurtların açılması yasaklanmalıdır. Yurtlardaki –yurda giriş-çıkış saatleri, yurda misafir girişinin yasaklanması vb.- keyfi uygulamalar derhal sona ermeli, yurt kurallarını yurtlarda yaşayan öğrenciler demokratik bir seçimle koymalıdır. Hükümet bu acı olaydan ders almalı ve eğer öğrencilerin yaşamlarını önemsiyorsa bütün özel yurtları kamulaştırmalıdır. Facianın yaşandığı yurdun Süleymancılar adı ile anılan cemaatle bağlantılı olduğu konuşulanlar arasındadır. Bu kabul edilemez, bu iş dinî cemaatlerin işi değildir. Dayanışma kisvesi altında kendi toplumsal tabanlarını oluşturmaya çalışan cemaatler ile hükümetin yürüttüğü ortaklığın 15 Temmuz gecesi nelere mal olduğunu hep birlikte gördük. Öğrenciler değil bütün cemaatler yurtlardan atılmalıdır. Ayrıca devlet yurtları için harcanan bütçe acilen yeterli düzeye çıkartılmalıdır.
Aslında yurt meselesi yeni gündeme gelen bir sorun değil. Son günlerde öğrenciler tarafından epeyce sık dile getirilen bir sorun halini aldı. Dört kişilik odalarda, sağlıksız ve rahatsız koşullarda kalan öğrenciler sıkıntılarını her dile getirişlerinde yurt müdürleri, üniversite yöneticileri vs. ile karşı karşıya geldiler. Geçtiğimiz günlerde basına ve medyaya yansıyan haberlerden belki de en çarpıcısı Antalya Kredi Yurtlar Kurumu(KYK) müdürü Süleyman Dinç’in öğrencilere “Ahkâm kesmeyin.” sözleri olmuştu. Bu sözler, eski yurtlarından alınıp yeni yapılan fakat hali hazırda inşaat halinde olan Muratpaşa Yurdu’na nakledilen öğrencilerin, yapımı tamamlanmamış; kapı kollarının, tuvalet teçhizatının monte edilmemiş olduğu yurtta kalmak istemediklerini belirtmeleri üzerine sarf edilmişti. Geçtiğimiz sene ise Akdeniz Üniversitesi Kampüsü içinde bulunan KYK yurdundan sekiz öğrenci, yemek fiyatlarındaki artışı, ranzalarda korkuluk olmayışını, odaların bakımsızlığını ve yurda su ve yiyecek girişinin yasaklanmasını yemekhanede çatal ve bıçakları masaya vurarak protesto etmiş daha sonra ise yurtlarından atılmışlardı.
Yurtlarda yaşanan bu tip olaylar gün geçtikçe artmakta. Birçoğu basına ve medyaya ulaşmasa da sorunlar çözülmüş değil. Sorunların çözümünü yerden göğe kadar haklı olan öğrencileri bastırmakta, tehdit etmekte ve yurtlardan atmakta bulan hükümet son yaşanan yangın faciasının bire bir sorumlusudur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın onca insanın her gün yattığı yurtta denetim yapması gerekmekteydi.
Öğrenciler olarak biz yurtlarda bir araya gelmeli, yurt yönetimini denetlemeli, en meşru taleplerimizin karşılanmaması halinde birlik olarak harekete geçmeliyiz. Ancak bu şekilde yaşamlarımızı savunabilir, hakkımız olanı alabiliriz. Tekrara düşmekten çekinmeyerek bir kez daha yazıyoruz:
Tüm özel yurtlar öğrenci denetimi altında kamulaştırılsın!
Tüm cemaatler yurtlardan dışarı!
Haksız yere yurttan atılan öğrenciler derhal yurtlara geri alınsın!
Her öğrenciye insanca yaşanabilecek, ücretsiz yurt hakkı verilsin!
Fidel Castro’nun ölümü üzerine
Fidel Castro’nun ölümünün ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) üyesi, Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol, parti yöneticisi ve milletvekili Juan Carlos Giordano imzalı şu bildiriyi yayınladı.
Fidel Castro’nun öldüğünün duyurulması, dünyada geniş yankı uyandırdı. Küba halkı yasta. Dünyanın her köşesinde milyonlarca insan, Che Guevara ile birlikte, bütün dünya devrimcileri ve mücadele insanları için bir örnek olan 1959 Küba Devrimi’ni doğrudan yöneten önderin yasını tutuyorlar. Her ne kadar, sosyalistler olarak, Fidel Castro’nun ve Küba Komünist Partisi önderliğinin politik hattıyla ciddi görüş ayrılıklarımız bulunsa da, Küba halkının ve dünya solunun mücadele insanlarının kederini paylaşıyoruz.
Miami “gusanera”sı (kurtçukları) ve Donald Trump gibi onun ölümünü kutlayanlar başta olmak üzere, dünyanın her köşesinden gericilerin tüm söylemlerini reddediyoruz.
Tüm antiemperyalist ve sosyalist mücadele insanları kendilerini, Ocak 1959’da Che ve Camilo Cienfuegos ile birlikte Batista diktatörlüğünü deviren Küba halkının bu zaferine önderlik eden Fidel Castro ile Amerikan emperyalizminden kopan, şeker ve petrol çokuluslu şirketleri ile burjuvaziyi ve Kübalı büyük toprak sahiplerini mülksüzleştiren tarım reformunun mimarı Fidel ile (bu tedbirler Küba halkının sağlık ve eğitim haklarını kazanmasını sağladı), Girón Plajı’nda Amerikan istilasına karşı koyan, Şubat 1962 Havana İkinci Deklarasyonu’nda Küba’da sosyalizmi ilan eden ve “devrim yapmanın her devrimcinin görevi” olduğunu söyleyen Fidel ile özdeşleştirmektedir.
Ancak ne yazık ki, Fidel Castro’nun bir başka yüzü var ki söylemeden geçemeyiz. Bunun, ona inanmayı sürdüren binlerce mücadele insanını üzebileceğini biliyoruz.
Betimlediğimiz devrimci seyir, Fidel Castro’nun Sovyetler Birliği Komünist Parti bürokrasisi ile vardığı anlaşmayla sona erdi. 60’lı yılların ortalarından itibaren Fidel, Stalin’in emperyalizm ile “barışçıl şekilde bir arada yaşama” politikasını kabul etti ve Che’nin sosyalist devrimi Amerika’ya ve bütün dünyaya yayma politikasını terk etti. Bu noktadan sonra Fidel Castro, tüm devrimlerin ilerlemesine karşı çalışmaya başladı ve hâlâ varlığını sürdüren tek partiye dayalı bürokratik rejimi güçlendirdi.
1968’de Çekoslovakya halkı Stalinist diktatörlüğe başkaldırdığında Fidel, bu bürokrasi karşıtı devrimi bir kan banyosunda boğan Rus tanklarının istilasına destek verdi. Fidel, 1979’da Nikaragua’da diktatör Somoza devrildiğinde, “Nikaragua’yı yeni bir Küba yapmamayı” tavsiye ederek Sandinistlerin Somoza karşıtı burjuvalarla bir hükümet kurmalarını ve mülksüzleştirme tedbirlerinde daha ileriye gitmemelerini destekledi. Yakın geçmişte Venezuela’da Fidel, bu ülkenin “sosyalizmi inşa” etmekte olduğunu iddia ederek –oysa tam tersi yapılıyor- Chavez ve Maduro’nun sahte “21. yüzyıl sosyalizmi”ne destek verdi.
Chavezcilik kapitalist yapıyı korudu; Chevron, Total ve Repsol gibi çokuluslu şirketlerle anlaşarak, bir boliburjuvazi yaratıp onu kayırarak, tüm protestoları kriminalize ederek ve Venezuela halkını açlığa terk ederek petrol sektöründe karma şirketler oluşturdu. Aynı zamanda bu yıllar boyunca Fidel ve Küba önderliği, halklarının aleyhine düzenlemeler gerçekleştiren Brezilya’da Lula ve Dilma’nın, Bolivya’da Evo Morales’in Arjantin’de Kirchnerlerin sahte “ilerici hükümetlerini” destekledi. Ve Küba’da devrimin kazanımları yıllar geçtikçe, geçtiğimiz yüzyılın sonunda tasfiye edildi. Küba ekonomisinin yabancı sermayeye, Kanada ve Avrupa çokuluslu şirketlerine emanet etme politikası teşvik edildi, kapitalizm restore edildi.
Küba halkının acısını paylaşıyoruz ve 1959 Devrimi’nin bayrağını ve Che’nin “sosyalist devrim ya da devrim karikatürü” söylemini yeniden sahiplenmek için, tek parti rejimine karşı sendikalarda, öğrenci örgütlerinde ve siyasi partilerde bağımsız olarak örgütlenme hakkı için mücadeleye çağırıyoruz.
Latin Amerika’nın ve bütün dünyanın antikapitalizm ve antiemperyalizm savaşçıları için yeniden bir deniz feneri olması için Küba’nın, emekçi halk için demokrasiyle birlikte yeni bir sosyalist devrime ihtiyacı var.
Juan Carlos Giordano
Sosyalist Sol (Arjantin) yöneticisi, Solun ve İşçilerin Cephesi milletvekili
26 Kasım 2016
On the death of Fidel Castro
The announcement of the death of Fidel Castro has had a great global impact. The Cuban people are in mourning. Millions in the world mourn the leader who directly led, along with Che, the Cuban revolution of 1959 who was an example for the revolutionaries and fighters of the world. We accompany the grief of the Cuban people and the fighters of the world left, but as socialists we have had serious discrepancies with the positions of Fidel Castro and the leadership of the Cuban CP.
We repudiate all the expressions by the reactionaries of the world, especially the gusanos[1] of Miami witchery and Donald Trump, who came to celebrate his death.
The Fidel with whom all the anti-imperialist and socialist fighters identify themselves is the one who with Che and Camilo Cienfuegos headed the triumph of the people that crushed the dictatorship of Batista in January of 1959. The Fidel of the agrarian reform, the one who broke with Yankee imperialism and expropriated the sugar and oil multinationals and the Cuban bourgeoisie and landowners. These were measures that enabled the Cuban people to enjoy broad achievements in health and education. The Fidel fighting the Yankee invasion in Playa Girón and the Fidel who in the second declaration of Havana of February of 1962 declared for socialism in Cuba and said that “the duty of every revolutionary is to make the revolution”.
But unfortunately, there was another facet of Fidel Castro that we cannot fail to point out at the moment of his death. We know this can bother thousands of fighters who still believe in him.
The revolutionary course we have described was truncated by the agreement of Fidel Castro with the bureaucracy of the Communist Party of the Soviet Union. Since the mid-1960s Fidel had accepted the Stalinist policy of “peaceful coexistence” with imperialism and of abandoning Che’s policy of extending the socialist revolution to America and to the world. Since then, Fidel Castro began to play against the advance of all revolutions. A single-party bureaucratic regime that still exists was consolidated.
When the people of Czechoslovakia in 1968 rose against the dictatorship of Stalinism, Fidel supported the invasion of the Russian tanks that drowned in blood the anti-bureaucratic revolution. In Nicaragua, when the dictator Somoza was defeated in 1979, Fidel supported that the Sandinistas form a government with the anti-Somoza bourgeoisie and not to advance in measures of expropriation, advising “not to make of Nicaragua another Cuba”. More recently, in Venezuela, Fidel supported Chavez and Maduro’s false “socialism of the 21st Century”, making believe that the country was “building socialism” when the opposite is being done. Chavismo kept the capitalist structure, created joint ventures in oil in agreement with the multinationals, like Chevron, Total or Repsol, fomented a Bolivarian bourgeoisie, criminalising protest and starving the Venezuelan people. Also in these years Fidel and the Cuban leadership endorsed the false “progressive governments” of Lula and Dilma in Brazil, Evo Morales and the Kirchners who applied adjustments against their peoples. And to the interior of Cuba, the achievements of the revolution were being eliminated over the years.
Since the end of the last century, he had been promoting the policy of relying on foreign capital, opening up the Cuban economy to Canadian and European multinationals, restoring capitalism.
We accompany the pain of the Cuban people at this time. And we continue to call on them to fight back to retake the banners of the revolution of 1959 and Che’s message, “socialist revolution or caricature of revolution”, and supporting their right to independent organization — trade union, student and political — against the regime of single party.
Cuba needs a new socialist revolution with democracy for the working people, which will once again be the beacon for the anti-capitalist and anti-imperialist fighters of Latin America and the world.
Juan Carlos Giordano
Leader of Izquierda Socialista [Socialist Left] and national deputy of the FIT
26 November 2016
[1] Gusanos (maggots) is the Spanish term used for reactionary Cubans living in the US, particularly in Miami.
Devant la mort de Fidel Castro
Gauche Socialiste a publié le communiqué suivant sur la mort de Fidel Castro signée par son dirigeant et député national Juan Carlos Giordano.
L’annonce de la mort de Fidel Castro a généré un énorme impact mondial. Le peuple cubain est en deuil. Des millions de personnes dans le monde pleurent le leader qui a conduit directement, en collaboration avec Che Guevara, la révolution cubaine de 1959 qui a été un exemple pour les révolutionnaires et les lutteurs du monde entier. Nous accompagnons le chagrin du peuple cubain et des lutteurs de la gauche mondiale, bien que comme socialistes nous ayons eu des divergences sérieuses avec les postures de Fidel Castro et de la direction du PC cubain.
Nous répudions toutes les expressions des réactionnaires du monde, spécialement de la « gusanería » de Miami et de Donald Trump qui ont fêté sa mort.
Tous les lutteurs anti-impérialistes et socialistes s’identifient avec le Fidel Castro qui, avec le Che et Camilo Cienfuegos, a dirigé le triomphe du peuple cubain qui a renversé la dictature de Batista en janvier 1959, avec le Fidel de la réforme agraire qui a rompu avec l’impérialisme yankee et qui a exproprié les multinationales du sucre, du pétrole et la bourgeoisie et les propriétaires fonciers cubains (ces mesures ont permis que le peuple cubain ait gagné les droits à la santé et à l’éducation), avec le Fidel qui a combattu l’invasion yankee à la Plage Girón et avec celui qui, dans la deuxième déclaration de La Habana de février 1962, a déclaré le socialisme à Cuba et a dit que “le devoir de tout un révolutionnaire est de faire la révolution”.
Mais malheureusement il y a une autre facette de Fidel Castro que nous ne pouvons manqué de noter au moment de sa mort. Nous savons que cela peut incommoder les milliers de lutteurs qui continuent à croire encore en lui.
Le cours révolutionnaire qui nous avons décrit a été brisé par l’accord de Fidel Castro avec la bureaucratie du PC de l’Union soviétique. Depuis le milieu des années 60, Fidel a accepté la politique stalinienne de “coexistence pacifique” avec l’impérialisme et il a abandonné la politique du Che d’étendre la révolution socialiste en Amérique et au monde entier. À partir de là, Fidel Castro s’est mis à jouer contre la progression de toute révolution et i a consolidé un régime bureaucratique de Parti unique qui dure encore.
En 1968, quand le peuple de la Tchécoslovaquie s’est levé contre la dictature stalinienne, Fidel a soutenu l’invasion des chars russes qui ont étouffé dans un bain de sang cette révolution antibureaucratique. En 1979, au Nicaragua, quand le dictateur Somoza a été renversé, Fidel a appuyé que les sandinistes formaient un gouvernement avec les bourgeois anti-somocistes et n’avançaient pas dans des mesures d’expropriation, en conseillant “ne pas faire du Nicaragua une autre Cuba”. Plus récemment, au Venezuela, Fidel a appuyé le faux “socialisme du XXIe siècle” de Chávez et à Maduro, en faisant croire que ce pays était “en construisant le socialisme”, quand on fait le contraire. Le chavisme a maintenu la structure capitaliste, a créé les entreprises mixtes dans le pétrole en faisant un pacte avec les multinationales, comme Chevron, Total ou Repsol, en favorisant une bolibourgeoisie, en criminalisant la protestation et en affamant le peuple vénézuélien. Aussi dans ces années Fidel, et la direction politique cubaine ont avalisé les faux “gouvernements progressistes” de Lula et de Dilma au Brésil, Evo Morales et les Kirchner qui ont appliqué des ajustements contre ses peuples. Et à l’intérieur de la Cuba, les conquêtes de la révolution ont été liquidées au fil des ans et à la fin du siècle dernier, on a encouragé la politique de confier aux capitaux étrangers l’économie cubaine aux multinationales canadiennes et européennes, en restaurant le capitalisme.
Nous partageons la douleur du peuple cubain en ce moment et nous appelons à lutter pour reprendre les drapeaux de la révolution de 1959 et le message du Che, “révolution socialiste ou une caricature de révolution” et pour son droit à l’organisation indépendante – syndicale, estudiantine et politique – contre le régime de Parti unique.
Cuba a besoin d’une nouvelle révolution socialiste avec démocratie pour le peuple travailleur, qui soit à nouveau le phare pour les lutteurs anticapitalistes et anti-impérialistes de l’Amérique latine et le monde entier.
Juan Carlos Giordano
Dirigeant de Gauche Socialiste d’Argentine et député national du Front de Gauche et des Travailleurs.
Le 26 novembre 2016
Yeni KHK’lar: Kamuda cadı avı sürüyor
677 sayılı KHK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte, OHAL’in ve bu çerçevede hükümetin başvurduğu önlemlerin, kamudaki Fethullahçıların ayıklanmasıyla sınırlı olmadığı, sol ve emek hareketini hedef aldığı bir kez daha açığa çıktı. Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Fikret Aslan başta olmak üzere aynı sendikanın birçok yöneticisi, KESK üyesi daha pek çok emekçi ve sosyalist akademisyen, kayyum atanan belediyelerde çalışan yüzlerce kamu emekçisi 22 Kasım’da yayınlanan KHK ile hiçbir gerekçe gösterilmeksizin kamu görevinden ihraç edildiler. Böylece 15 Temmuz’dan bu yana ihraç edilen ya da görevden uzaklaştırılan, KESK’e bağlı sendikalara üye kamu çalışanı sayısı on binleri buldu. Sendika üyesi emekçilere karşı yürütülen bu tasfiye dalgası, emekçilerin örgütlülüğünü yok etmeye yönelik bir girişimdir. Siyasal iktidar, rejimi dönüştürmek amacıyla her türlü muhalefeti ezmek istiyor, emekçilerin bir kısmının örgütlü olmasına dahi katlanamıyor.
Bu ülkenin mücadeleci emekçilerini Fethullahçılarla aynı torbaya koyup tasfiye eden siyasal iktidar, öncelikle geçmiş dönemde bu örgütle giriştiği ittifakın hesabını vermelidir. İhraç edilen KESK üyesi emekçilerin Fethullahçılarla bağlantısını gösteren delilleri ortaya koymak, iktidarın sorumluluğundadır. Aksi halde, kara çalınarak görevlerinden uzaklaştırılan ya da ihraç edilen emekçiler görevlerine iade edilmelidir.
678 sayılı KHK’nın yürürlüğe girmesiyle ise Bakanlar Kuruluna, kararı alınmış ya da alınacak olan grevleri altmış gün süreyle ertelenmesi yetkisi veren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 63. maddesi değiştirildi. Genel sağlığın veya millî güvenliğin bozulması gibi mevcut yasada zaten var olan grev erteleme nedenlerine, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarın bozulması da eklendi. Grev, grev yapılan işyerindeki üretimi durdurmak anlamına gelir. Ve geniş çaplı bir grev dalgası ya da ulusal düzeyde büyük bir işletmedeki tekil bir grev, ülkenin ekonomisi üzerinde ciddi etkilere neden olabilir. Grevin mantığı tam da burada yatar. Ekonomik veya finansal istikrarı bozacağı gerekçesiyle bir grevi yasaklamak, grev erteleme nedenlerini olabildiğince genişleterek emekçilerin anayasal hakkı olan grev hakkının kullanılması uygulamada imkânsız hâle getirmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir. Varsın onlar hukukî cambazlıklarla grev “erteleme” desinler, biz olanın gerçek adını koyalım: Bu, bir erteleme değil grev yasağıdır.
Ekonomik veya finansal istikrarın bozulması hâlinde grevlerin yasaklanmasına yönelik bir düzenlemeye ihtiyaç duyulması, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun kırılganlığına işaret ediyor. Emperyalizmle sancılı ilişkilerini bir türlü tamir edemeyen siyasal iktidar, döviz kurunun önlenemez yükselişi, işsizlik oranın artışı, yavaşlayan ekonomik büyüme, bütçe açığının katlanışı gibi verilerin gösterdiği üzere derinleşmesi muhtemel bir kriz içinde debeleniyor. Erdoğan’ın Ekonomi Koordinasyon Kurulunu apar topar toplaması boşuna değil. Grev hakkının sınırlanmasına ilişkin KHK, bu krizin doruk noktasına ulaştığında, iktidarı zora sokabilecek grevlerin engellenmesi için iktidara bir araç olacaktır.
Bütün bu baskıların üstesinden gelmemiz mümkün; çünkü toplumu dönüştürecek güce sahibiz ve haklıyız. Ne var ki, tarihsel haklılığımız bizi mekanik biçimde zafere götürmez. Belirsiz bir kaderin gerçekleşmesini bekleyemeyiz; çünkü mücadele etmeden zafere ulaşılamaz. Sınıfımıza yönelik baskı ve sömürünün ortadan kaldırılmasının yolu, sendikalar, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri gibi tüm sol ve emek güçlerinin sınıf eksenli bir eylem planı çerçevesinde güçlerini bir araya gelmesinden ve kitlelerin içinde kararlı bir mücadele örülmesinden geçiyor.
Mühürlenen elektrik sayacı nasıl açılır?
Olayların takibi giderek güçleşiyor. Ajansların, gazetelerin KHK’ler vasıtası ile kapatılması, akademisyenlerin ihraç edilmesi, Cumhuriyet gazetesinin yönetici ve yazarlarının gözaltına alınmasının ardından Belediye Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile HDP Parti başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ve onlarca yöneticinin tutuklanması… Tüm bu baskı ve tutuklamalar Saray’ın tuttuğu yolun nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Musul macerası, Rakka hevesi ile Erdoğan’a başkanlığın yolunu açacak her şey mübah görülüyor. Ancak bu hızla yolun sonunu kazasız belasız görebilecekleri meçhul!
Bildiklerimiz; son KHK’ler ile 340 dernek, 173 yayın organı (TV, radyo, gazete, web sitesi, yayınevi) kapatıldı. Bu kapatmalar nedeniyle en az 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. En az 775 basın kartı ve 49 pasaport iptal edildi. Bir dilbilimcinin ardından bir karikatürist de içeride! Bu haberleri yaymak öğrenmek de yasaklı, WhatsApp, Facebook, Twitter’a erişimi yavaşlatıldı. Gelin görün ki, bu yazıyı yazarken kapatılan derneklerin tam listesine bakmak için google’a “mühürlenen” yazdım. Google ülkede en çok aratılan şeylerle beni tamamladı: Mühürlenen elektrik sayacı nasıl açılır…
İçinden geçmekte olduğumuz süreç “patron çıldırdı”dan öte anlamlara sahip. Başarısız darbe girişimin ardından Erdoğan yönetimi devletin neredeyse tüm organlarını boşalttı. Siyasi tarihin en karanlık dönemlerinden olan 90’lı yıllarda dahi, Kürt illeri için çıkarılan KHK’lar Anayasa Mahkemesince denetlenirken bugün “fiili durum”la anayasa da ortadan kalkmış durumda. Ancak ayakta kalmak için baskı ve rejimde radikal değişikliklere ihtiyaç duyan Erdoğan’ın bu değişiklikleri yapabilecek bir kadrosu mevcut değil. Erdoğan’ın baskı ve şiddetle doldurduğu boşluğu yeniden burjuva hukukunun sınırlarına sokabilmesi için kendi partisinin dışında desteklere de ihtiyacı var. MHP’ye, CHP’ye ve düzen içinde müzakere masasında uslu uslu oturacak bir Kürt önderliğine ihtiyacı var. Saray ilk tökezlediğinde iktidarın muhalefeti ona el uzatmazsa, fiske vuruşuyla yıkılacağından şüphemiz olmasın. Google’dan anladığım belli ki ülkece yasaklanan kapatılan şeyler karşısında “of allahım her şey bitti eyvah” diyip durmuyoruz. İyi kötü kapımıza vurulan mühürü kaldırmanın yollarını arıyoruz. Görmeyenler için, Cumhuriyet gazetesinin çalışanları yayınlarına takılan mührü söküp attı, yerine kapıya ‘Bu işyerinde cesaret var’ pankartı astı. Grevler yasaklıysa, mitingler eylemler engelliyse de bizlerde bu mührü sökecek cesaret var, bu okulda dayanışma var, bu partide, sendikada güç var diyebilmemiz gerekiyor.
Hayal kurmaktan vazgeçme: “Çocuk işçi hikayesi”
Herkes çocukken hayal kurar, renklendirir küçük dünyasını. Ben de öyleydim. Pekte zor hayallerim yoktu. Abim benim en yakın hayal arkadaşımdı. Biz küçük bir köyde büyüdük. Yeşilliklerin arasında doğa anadan aldığımız malzemeler ile kendimize oyuncak yapar, öyle zaman geçirirdik.
Tabi tüm malzemeden de küçücük ellerimizle her şeyi yapamazdık. Mesela tuttuğumuz takımın forması gibi. Benim futbolla aram pek yoktu ama abim çok severdi. Onun hayaliydi forma! Tabii onu çok sevdiğim için artık benim de hayalim oldu.
Paramız bir formaya yetecek kadar değildi. Bizde bahçelerde çalışıp para biriktirmeyi akıl ettik. Sabahın erken saatlerinde soğuk kış günlerinde uyanıp, bahçelerde portakal toplamaya başladık.
Çok mutluyduk çünkü hayalimizi gerçekleştirebilecektik. Hesap yaptık abimle: Bir hafta çalışırsak formayı alacaktık, hatta üstüne birde bana spor ayakkabı bile alabilirdik.
Abim bir gün uyanamadı, ateşler içindeydi. Annem geldi hemen; soğukta çalışmış olduğumuzdan dolayı hasta düşmüştü abimin küçük bedeni ama ben iyiydim.
Hayalimiz için işe gitmem gerekiyordu çünkü işin bitmesine çok az kalmıştı. Giyindim koşa koşa işe gittim. Abimin gelemeyeceğini söyledim. Bana onun parasını eksik veririz o zaman dediler. Adam haklı, bugün abim gelmediği için bir gününü eksik verirler diye düşündüm. Ama o zaman da paramız hayalimiz için yetmezdi.
Daha fazla çalışmaya karar verdim. Abimin açığını kapatırsam para eksilmezdi dedim. Saat akşam 6 olduğunda herkes evine gitti, ben kaldım. Gece 12’ye kadar çalıştım. Son gün zaten, yarın iş bitiyor, paramızı da alacağız dedim.
İş bitti, eve gittim. Sabah abimle paramızı alamaya gittik. Fakat para beklediğimizden çok az geldi. Hatta bırakın ayakkabıyı, formaya bile yetmiyordu. Paramızın neden az verildiğini sorduk. Adam da bize siz çocuksunuz, o size yeter dedi. Biz o küçük bedenimizle büyüklerle aynı şekilde çalıştık ama karşılığı çok azdı. Abim, “madem küçüktük bizi neden çalıştırıyorsun, hem hakkımızı da vermedin” dedi. Adam da sinirlenerek elimizdeki parayı da geri aldı ve bize yaklaşarak hayatta kalmak için çalışıyorsan elindekiyle yetineceksin dedi.
O andan sonra abimle hayal kurmayı bıraktık çünkü hayatın bizler için ilk deneyimi kötü geçmişti. Büyüyünce anladım ki bu sistem çocukken bile hayatımıza burnunu sokmuş, bizi hayalsiz bırakmıştı. Onların da istediği buydu; hayalsiz ve geleceksiz kalmamız ve onların sınırlarını belirlediği hayatı yaşamamızdı. Başkaldırıyorum, kabul etmiyorum ve eskisinden de daha fazla hayal kuruyorum…
Bir emekli işçinin izlenimleri…
Emekli bir işçi olarak çalışma koşullarının ağırlığı karşısında bazen umutsuzluğa ve yılgınlığa düştüğüm olmuştur. Böyle durumlarda yalnız olmadığım ve benim gibi milyonlarca işçinin de zor koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda olduğunu hatırlarım ve aslında yalnız ve çaresiz olmadığımızı düşünürüm.
Evet, çalışma koşulları zor, iş bulmak zor, iş bulsan asgari ücretle geçinmek zor… Bunlar yaşamın gerçeği. Sabahleyin evden işe gittiğinizde akşam eve sağ döneceğinizin garantisi yok. Malum bir süredir OHAL kanunları ile yönetiliyoruz. İktidar normal koşullarda ülkeyi idare edemediğini söyleyerek üç aylık bir OHAL uygulamasına gitmişti. Bu üç ay yeterli olmadı, bir üç ay daha uzatıldı.
Yukarıda da belirttiğim gibi işe sağ gidip sağ döneceğimizin garantisi yok çünkü çalışma koşulları kötü, güvenlik önlemleri alınmıyor ve birçok işçi iş cinayetlerine kurban gidiyor. İş cinayetleri öyle bir duruma geldi ki adeta bir işçi katliamına dönüştü. Sadece üç aylık OHAL döneminde 21 Temmuz- 21 Ekim arası 513 işçi, iş cinayetine kurban gitti. Sadece Ekim ayında ölen işçi sayısı İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre 165 oldu.
OHAL patronlar için adeta dikensiz gül bahçesi sunuyor. Grevler erteleniyor, direniş çadırları yıkılıyor, işçinin üretimden gelen gücünü kullanması engellenmek isteniyor. Peki, patronlar istediklerini yapabiliyorlar mı? Elbette ki hayır! İşçiler her türlü zorluğa ve hukuksuzluğa rağmen direnmeye ve üretimden gelen güçlerini kullanmaya devam ediyor. Yani işçiler patronlara dikensiz gül bahçesinde yaşama fırsatı vermemek için ellerinden geleni yapıyor.
Bir de işçilerin borç batağına düşme durumu var. İlginçtir kendi çevremde AKP’ye oy vermiş işçiler kredi kartı borçlarının, maaşlarına yetmemesinden kaynaklandığını bildikleri halde bu durumu kabullenmiş durumdalar ve bunun değişmeyeceğini düşünüyorlar. Öyle işçi arkadaşlar var ki uzun süredir çalıştıkları işlerinden çıkarak, tazminat alıp bu tazminatla borçlarını ödemeyi bile düşünüyorlar. Bir de borcu borçla kapatma çabasında olanlar var yani bir bankaya olan kredi kartı borçlarını bir başka bankadan borç alarak kapatmaya çalışıyorlar.
Asıl olan mücadeledir. Tek başımıza yaptırım gücümüz zayıf. O yüzden patronlar bizleri Kürt, Türk, Alevi, Sünni gibi ayrımlarla ayrıştırarak birlikte hareket etmemizi engelliyor. Siz hiç sermayenin böyle şeyler yaptığına tanık oldunuz mu? Olamazsınız. Onlar için asıl olan kar ve kazançtır. Onlar için ne dinin ne de kimliğin önemi yoktur. Bir Müslüman patron, bir Yahudi patron ile pekâlâ iş yapıyor. Biz işçiler için de önemli olan sınıf kardeşliği olmalı. Din, dil, mezhep ikinci planda olmalı. Önemli olan birlikte mücadele etmek ve mücadelelerin birleştirilmesi olmalı. DOSTÇA VE SAĞLIKLA KALIN.
Erkek-devlet şiddetine karşı herHALde direniyoruz
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde kadınlar; Taksim Tünel’de bir araya gelerek, Galatasaray Meydanı’na doğru sloganlar, talepler, zılgıtlar ve ıslıklar eşliğinde bir yürüyüş gerçekleştirdi. “Hayatımız İçin Erkek Devlet Şiddetine Karşı Her Halde Direniyoruz” şiarıyla düzenlenen gece yürüyüşünün gündeminde, OHAL ile birlikte kadınlara yönelik artan saldırılar vardı. Kadınların her türlü haklarını korumaya yönelik mücadele eden derneklerin kapatılmasını öngören, tüm demokratik ve sosyal hakları askıya alan KHK’lar, bu saldırıların sadece bir kısmını oluşturuyordu. Geçtiğimiz günlerde “tecavüzü, tecavüzcüyü aklamaya” yönelik meclise sunulan düzenleme ise kadınlar için bardağı taşıran son damla oldu. Sosyal medya üzerinden başlayan tepkiler, Türkiye’nin pek çok yerinde düzenlenen eylemlerle sokağa taşındı. Kadınların sergilediği mücadele neticesinde ise hükümet geri adım atmak durumunda kaldı ve düzenleme geri çekildi. Dolayısıyla 25 Kasım gece yürüyüşünün arka planında, elde edilen bu kazanımın moral ve motivasyonu vardı.
“Kadın cinayetleri politiktir”, “Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet”, “Ahlakınız Batsın”, “Yaşasın Kadın Dayanışması” sloganlarının yükseldiği yürüyüş, Galatasaray Meydanı önünde yapılan basın açıklaması ile devam etti. “Kapatılan haber alma kaynakları ve dernekler arasındaki kadın ve çocuk kurumlarıyla da Olağanüstü hal uygulamalarının doğrudan biz kadınları vurduğunu görüyoruz. Bu hukuksuzluğun yerini bir an önce hak temelli yaklaşımın alması için mücadelemize devam ediyoruz. Erkek şiddetine karşı yıllarca mücadele etmiş derneklerimizin bir an önce açılarak çalışmalarına devam etmeleri gerekir; aksi, kadınları ve çocukları gözeten sivil toplum olanaklarını bile isteye yok etmeye çalışmaktır; ama biz biliyoruz ki kadın mücadelesi binalardan, kurumlardan ibaret değildir. Arjantin’de kadına yönelik şiddete karşı greve çıkanlar, Rojava’da yeni hayatı kuranlar, Polonya’da kürtaj yasağına direnen yüz binler, Çamlıhemşin’de ranta karşı yaşamı savunanlar, Amed’de devletin şiddetine göğüs gerenler, İzlanda’da ‘eşit işe eşit ücret’ diye haykıran emekçi kadınlar, Fransa’ da cinsiyetçi ücretlendirmeye karşı iş bırakanlar; Avon’da direnen işçi kadınlar ve tüm gündelik an ve alanlarda hayatlarına sahip çıkan daha niceleri, kendilerine yönelen baskılara itiraz ediyor; kendi hayal ettikleri dünya için eyliyor; söylüyor; üretiyor, dünyayı ve hayatlarını değiştirmek için mücadele ediyorlar.” ifadelerinin öne çıktığı açıklamanın ardından yürüyüş “O halde de, bu halde de susmuyoruz, itaat etmiyoruz, direnişimizi, dayanışmamızı ve mücadelemizi her halde büyütüyoruz!” sözleri ile noktalandı.
Şirvan: Yine ihmal, yine katliam!
Siirt’in Şirvan ilçesinde, Ciner Holding’e ait bakır madeninde göçüğün yaşandığı 17 Kasım’dan bu yana sekiz işçinin cansız bedeni göçük altından çıkarıldı. Dokuz işçiye ise hâlâ ulaşılamadı.
Hiçbir güvenli alanın olmaması, gereken işçi sağlığı güvenliği önlemlerinin alınmaması ve ihmaller 16 işçinin toprak altında kalmasına yol açmış görünüyor. Şirvan her gün en az 5 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetlerinden biri olarak kayıtlara geçmiş durumda.
Söz konusu katliam ile ilgili olarak, Soma katliamı davasının da avukatlarından olan Can Atalay, yaşanan göçüğün ardından Cumhuriyet Savcılığı’nın yapması gerekenleri yapmadığını, hiçbir kamu görevlisinin ifadesinin alınmadığını söyleyerek ihmale dikkat çekti. Atalay ayrıca, katliamın göz göre göre geldiğini belirtti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Siirt şubesinin 2010 yılında yayımladığı bir rapor söz konusu ihmali olduğu gibi ortaya koyuyor. Raporda, madenin çevreye etkisi gözetilmeksizin köyün ortasına kurulmasından, atıklarını köylülerin tarım arazilerini suladığı ve hayvancılık yaptığı nehirlere boşaltmasına kadar şikâyetler bulunuyor. Maden hakkında açılması istenen bir soruşturmaya ise ne bakanlıklardan ne de savcılıktan yanıt gelmiş.
Göçüğün ardından, katliamın gerçekleştiği madene giden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak hayatını kaybeden madenci yakınları tarafından protesto edildi. Protestoyla birlikte çıkan olayda özel harekât polisleri tarafından iki köylü gözaltına alındı.
Hükümet her bir iş katliamının ardından aynı sözleri tekrarlasa da, ne Soma’dan ne de Ermenek’teki maden katliamlarından bu yana alınmış caydırıcı, önleyici hiçbir tedbir yok. Kaza ve ölümlerin artarak devam etmesi bu durumun bir kanıtı. İşçi sağlığı ve güvenliği ihlâl edilmeye devam edildikçe işçiler de hayatını kaybetmeye devam ediyor.
İzlanda: 14.38’den sonraki emeğimizin karşılığını istiyoruz!
Yaşadığımız bu ataerkil sistemde hangi ülkede olursanız olun cinsiyet ayrımı ve beraberinde getirdiği ücret eşitsizliği aynı şekilde işlemeye devam ediyor. Hatta “kadın-erkek eşitliğinde” liste başı olduğu söylenen İzlanda’da durumun diğer ülkelerden farksız olduğunu gördük. Çalışan kadınların, aynı mesai süresinde erkeklerden ortalama yüzde 30 daha az ücretle çalıştığı ortaya çıktı. Bu fark İzlandalı kadınların emeklerinin saat 14.38’den sonra ücretlendirilmediği yani bedava çalıştıkları anlamına geliyor.
Bu nedenle geçtiğimiz ay 26 Ekim günü başkent Reykjavik’te bir araya gelen binlerce kadın işçi, ironik bir şekilde saat 14.38’de iş bırakarak, ‘eşit işe eşit ücret’ talep etti. 14.38 saati rastgele seçilmiş değil. Kadın örgütleri ve sendikalar tarafından örgütlenen eylemde kadınlar, ücretlerinin aynı işi yapan erkeklerle eşit olmaktan tam olarak bu saatte çıktığı için, 14.38’de çalışmayı bıraktılar.
Bir protestocu kadın, “Dünyadaki hiçbir ülkenin cinsiyet eşitliğine ulaşmadığını biliyoruz; ama bugün bana eşit haklara en çok sahip olduğumuz ülkede bile kadınlara erkeklerle aynı ödemenin yapılmadığını gösterdi” dedi.
Kadın örgütleri ve sendikalar tarafından organize edilen grev, bundan tam 41 yıl önce 1975 yılında düzenlenen ve 25 bin kadının katıldığı ‘Kadınların Boş Günü’ adlı tarihi grevle aynı gün gerçekleştirildi. Bu grev sonucunda İzlanda Cinsiyet Eşitliği Konseyi kurulurken; iş yerlerinde ve okullarda cinsiyet ayrımcılığı yasaklandı, cinsiyet eşitliği yasası onaylandı.
Darbe öldü, yaşasın darbe!
Bir ülke düşünün ki yapılmak istenen askeri darbeyi bir şekilde püskürttükten sonra ardından gelen süreçte geçmiş darbe dönemlerinin bilançosuyla yarışan bir politik atmosfere girmiş olsun. Normal şartlar altında asker postalları bertaraf edildiğinde daha demokratik, iç barışın sağlandığı, toplumdaki gerilimlerin yumuşadığı yeni bir döneme girilmesi beklenir. Türkiye’de ise darbelerden darbe beğen dönemindeyiz. 15 Temmuz başarılı olsaydı gerçekleşecek olan birçok şeyi bugün toplumsal muhalefetin bir kesimi bizzat yaşıyor.
15 Temmuz’un hemen ardından getirilen ve uzatılan olağanüstü hal (OHAL) uygulaması sırasında çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle(KHK) on binlerce açığa alma, gözaltı ve tutuklama, yüzlerce şirket, dernek ve Sivil Toplum Kuruluşu’nun(STK) kapatılması gibi bir görüntüyle karşı karşıyayız. Ülkede tam bir enkaz görüntüsü var.
KHK’larla yönetilmenin Türkçesi şu: Meclis kullanım dışı. 15 Temmuz’da bombalanan meclise atılan bir nevi sivil bomba. Parlamentodaki üçüncü büyük partinin eş genel başkanları tutuklu, partiye ait belediyeler merkezden atanan kayyumlar ile yönetiliyor. Darbenin örgütleyicisi olduğu söylenen Fetullahçı terör örgütü (FETÖ) ile hiçbir bağı olmayan demokratik dernek ve sivil toplum kuruluşları gece yarısı çıkartılan bir KHK ile kapatılıyor. “Örgüt üyeliği olmasa da olma ihtimaline karşı” gibi yasadışı gerekçelerle gazeteciler tutuklanıyor. Her şeyden öte Atilla Taş tutuklu bu ülkede ve avukatıyla görüştürülmüyor.
Ağır Bilanço
10 Kasım verileriyle 15 Temmuz sonrası 36 bin tutuklu 120 bin gözaltı, 4 bin 115 yakalama kararı var. Daha da arkası gelecek ki tam174 adet yeni cezaevi yapılması planlanıyor. Mevcut durumda ülkedeki tüm cezaevleri dolu kapasitesinin çok üstünde insan barındırıyor. 70 bine yakın kamu görevlisi ihraç edildi. 984 özel okul, 15 üniversite, 1225 dernek, 104 vakıf, 35 hastane kapatıldı.
Eğitim-Sen üyesi 9 bin 483 öğretmenin açığa alındı. FETÖ ile bağlantısı olduğu öne sürülen 28 bin 163 öğretmen ihraç edildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin verilerine göre 100’den fazla gazeteci tutuklandı, 2 bin 500 gazeteci işsiz kaldı. 115 gazetecinin sürekli basın kartı, 660 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi. 45 gazete, 15 dergi, 18 televizyon kanalı, 23 radyo, 29 yayınevi ve üç haber ajansı kapatıldı.
Son olarak iç işleri bakanlığının aldığı kararla “ülkenin güvenlik, asayiş ve kamu düzenini” koruma gerekçesiyle tam 370 derneğin faaliyetinin durdurulduğu açıklandı. 12 Kasım itibariyle bu derneklerin 69’u mühürlendi. Demokrat Parti genel başkanıyken AKP’yi bitireceğini söyleyen şimdinin içişleri bakanı Süleyman Soylu, ülkeyi OHAL kapsamında Anayasayı çiğneyerek yönetmenin verdiği cesaretle olsa gerek, sokak ağzıyla şunları söyledi: “Bağırıyorlar, çağırıyorlar. 370 dernek kapattık. Neden? Oralarda konaklayacaklar, pinekleyecekler, terör örgütüne destek sağlayacaklar, biz de onları meşru bir organ olarak göreceğiz. Vurduk kilidi, gitti. Hadi bakalım açın da görelim”
“Seçilmişleri atanmışlara yedirmem” diyenler ülkeyi kayyum devletine çevirdi. Halkın iradesiyle seçilmiş 30 belediyeye ve Türkiye genelinde yüzden fazla şirkete kayyum atandı. Dedik ya tam bir enkaz ülkesi.
Sürdürülemez fiili durum
Meclis hatta Anayasa olmadan yönetilen, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB)’ne girmek isteyen bir NATO ülkesi; Türkiye. O kadar çok çelişki var ki… Kim olduğu belli olmayan “ülkeyi kıskanan ve yok etmek isteyen dış mihrakları” ağzından düşürmeyen bir cumhurbaşkanı Trump’a seçildiği ilk gün tebrik telefonu edip, onu ilk ziyaret için Türkiye’ye davet edebiliyor. NATO ile hiçbir sorun yok. ABD genelkurmay başkanı iki haftada bir Türkiye’ye girip çıkıyor.
Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’a “Sen kimsin ya terbiyesiz?” diyerek çıkış yapan Cumhurbaşkanı, hala açık olan İncirlik Üssü’nde cirit atan Alman askerlerini görmezden gelerek Almanya ile en büyük ticari ortak olmayı sürdürüyor.
İdam isteyen saray, ülkede hala AB bakanlığı bulunduruyor. Tüm bunları yaparken her an kayyum tehlikesi bulunan ülkedeki sermayeyi korkutmaması gerekiyor. Ama doların 3.30tl olmasını merkezin müdahalesi olsa bile engelleyemiyor.
Ülkenin içinde bulunduğu bu yeniden yapılanmanın sürdürülebilir olmadığı çok açık. Ülkedeki tüm devlet mekanizmasının araçları ve örgütlü kolluk gücünün tamamı bu yeniden yapılanma için seferber edilmişken tüm muhalefeti kokteyl bir terör çorbası içinde eritip pasifize etme hedefiyle hareket ederek, fiili durumu yeni anayasayla taçlandırma derdindeler.
Rejim, radikal bir muhalefetin olmadığı ortamda anayasal temelli tam bonapartist bir iç savaş rejimine doğru ilerlerken, içte ve dışta önüne çıkan tüm çelişkileri çözemeden bünyesine katarak ilerliyor. Maceracı dış politikanın yanında maceracı iç politika, içindeki tüm çelişkilerle düşünüldüğünde patlamaya hazır bir bomba aslında.
Bugüne kadar hiçbir politik ve iktisadi sorunu çözemedikleri gibi, yeni anayasa geldiğinde de hiçbir şey çözülmeyecek. Çözmeye çalıştıkça yeni problemler yeni çelişkiler ortaya çıkacak.
Evet, bu ülkede rejim ve devlet mekanizması tüm işçi ve emekçilerin katıldığı demokratik ve kurucu bir anayasayla yeniden yapılandırılmalıdır. Tüm işçi düşmanı ve anti demokratik uygulamaları, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının önündeki tüm engelleri kaldıracak bir işçi-emekçi hükümetinden başka bir seçenek yok. Bu hedef doğrultusunda radikal ve birleşik bir muhalefet hattının örülmesi bir aciliyettir. Aksi takdirde gelecek karanlık. Toplumlar böyle durumlarda stabil kalamazlar öyle ki içindeki tüm çelişkilerle birlikte kendi üzerlerine çökerek bir barbarlık girdabına girerler. Buna izin vermemek için alternatif olduğumuzu ve yapabileceğimizi göstermek zorundayız. Bu bir seçenek değil zorunluluk.
Kaşıkla verip kepçeyle geri alıyorlar!
25 Ekim’de komisyon görüşmeleri başlayan 2017 yılı bütçe tasarısının, 1 Aralık’ta TBMM Genel Kurulu’na sunulması bekleniyor. Hükümet cephesi ve ana akım medyaya bakılırsa, bu yılki bütçenin en önemli özelliği, ekonomik büyümeyi esas alan bir bütçe olması. Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kiralık işçi yasası gibi sosyal haklara yönelik büyük çaplı saldırılar göz önüne alındığında, hak gasplarını örtmek amacıyla yapılan bütçedeki bu rakamsal artışlar, emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeyecek, aksine kötüleştirecek.
Her yıl Kasım ayında gazetelerin ekonomi sayfalarını, “bütçe maratonu başladı” başlığı altında, sosyal bağlamından kopartılarak anlamsız hale getirilmiş bir sürü rakam peşi sıra okuyucunun önüne atılır ve “ülke ekonomisi” soyutlamasının üzerinden halka bütçenin tüm toplumun çıkarına hizmet ettiği söylenir. Kayyum tehdidiyle terbiye edilen medya organları geleneği bu yıl da bozmadılar ve şöyle buyurdular: Bakanı onaylamakta gecikmediler: “Sosyal yardım-yatırımları ve genel olarak kamu harcamalarının artışı sayesinde vatandaşın cebine para gidecek.”
Bütçenin tamamına bakıldığında, durum vaazlarda çizilen pembe tablodan çok uzak. Örneğin, 2017 bütçesinde halktan toplanılacak vergilerden elde edilecek gelir, geçen yıla göre %13 artacak. Yani ülke ekonomisinin yapısal sorunu olan bütçe açığını, yine emekçiler kapatacak. Şirketler ise, Türkiye gerçeği olarak nasıl olsa bir vergi affı gelir umuduyla vergi ödememeye devam edecekler. Hatırlatalım, gelir vergisi ve kurumlar vergisinden elden edilen tutarın yaklaşık %70’ini stopaj usulüne tâbi ücretli çalışanlar yani işçiler ödüyor. Vergi gelirlerinin büyük bir bölümünü oluşturan ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerden de en çok işçiler etkileniyor. Bu korkunç mali yükü gizlemek isteyen hükümet, sosyal yardım artışından bahsederek işçilerin çıkarına bir bütçe oluşturulduğunu söyleyedursun, patronlar işçilerin sırtından geçiniyor.
Öte yandan, işsizlik oranı gittikçe artıyor. Temmuz ayı geniş tanımlı işsizlik oranı %18.9 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren kiralık işçi yasasının etkileri görülmeye başlanıyor: Esnek ve güvencesiz çalışma anlamına gelen kiralık işçiliğin, işçinin gerek ekonomik gerekse sendikal haklarını gasp etmeye yönelik bir düzenleme olduğu bir kez daha açığa çıkıyor. Tüm çalışanlarının iş güvencesini ortadan kaldıracak düzenlemelerin hazırlığı, kapalı kapılar ardında sermaye çevreleriyle yapılan pazarlıklar devam ediyor.
Çalışan kesime yönelik bir başka saldırıyı, 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girecek BES oluşturuyor. Düzenlemeye göre, ister işçi ister kamu görevlisi olsun kırk beş yaşını doldurmamış tüm çalışanlar rızalarının olup olmadığına bakılmaksızın bireysel emeklilik sistemine kendiliğinden dâhil edilecek. Sözde, çalışanlara emekliliklerinde sosyal güvenlikten gelen emeklilik maaşının yanında bir ek gelir sağlama amacıyla getirilen bu sistemin finansmanı esas olarak çalışanların kazançlarıyla sağlanacak. İşçinin ücret, ikramiye ve primlerinden “çalışan katkı payı” adı altında yüzde üçlük bir kesinti yapılarak bir fona aktarılacak. Yaklaşık 13 milyon çalışanın kazançlarından yapılacak kesintilerden oluşturulacak fonun, 100 milyar TL’yi bulacağı ve böylece ülkenin en büyük fonlarından biri haline geleceği tahmin ediliyor.
Bu fon, kıt kanaat geçinen emekliye sağlanan bir ek gelir mi gerçekten? Bu devasa fonun, vaat edilenin aksine, emeklilere ek gelir sağlamak için kullanılmayacağı, batmakta gemi misali yalpalayan AKP’ye yakın sermaye çevrelerini finanse etmek için kullanılacağından emin olabiliriz. Nerden mi biliyoruz? Yaptıkları yapacaklarının teminatı da ondan. 2001 yılında İşsizlik Sigortası Fonu adıyla, işsizlere sosyal güvence sağlamak için kurulan fonun nasıl kullanıldığına bakmak yeterli. Bugün 106 milyar lirayı bulan fonun ne kadarı, 2002 Mart’tan beri, kuruluş amacına uygun olarak işsizlere verildi dersiniz? Yaklaşık 9 milyar lira! 2008-2012 döneminde AKP, geçirdiği yasaya dayanarak fondan 11.5 milyar lirayı alıp bütçe üzerinden yandaş müteahhitlere verdi. Fonun %90’ıyla devlet tahvilleri alınıyor. Bakanlar Kurulu fonun gelirlerinin ¾’ünü, dilediği gibi Varlık Fonu’na aktarabilecek ki bu, işsizler için emekçilerden toplanan fonun şirketlere aktarılması anlamına geliyor.
2017 bütçesi, yürürlüğe girecek olan BES, etkilerini yeni yeni göreceğimiz kiralık işçi yasası, artan işsizlik oranı… 2017 yılında da hükümetin işçilere sunduğu, sömürü ve sefaletten başka bir şey değil.
25 novembre – Journée International de lutte contre la violence vers les femmes : Pas une morte de plus ! Nous nous voulons vivantes !
Le 25 novembre 1960, les sœurs Minerva, Patria et Maria Teresa Mirabal furent brutalement assassinées, à la République Dominicaine, pour être des femmes et pour avoir eu le courage de faire face à la dictature de Trujillo. Aujourd’hui, après plus de 50 ans de ces féminicides, des femmes du monde entier nous commémorons sa lutte et nous sortons pour nous battre contre la violence patriarcale et capitaliste qui nous assiège et qui nous tue dans le monde entier.
À une échelle mondiale, nous savons qu’au moins le 50 pour cent des femmes a souffert ou subira violence physique et/ou sexuelle de la part de ses couples au long de sa vie. Également les données révèlent que le 50 pour cent des meurtres des femmes sont commis par des couples ou des familles de ces mêmes femmes, c’est-à-dire, c’est des sont féminicides. À son tour, plus de 700 millions de femmes ont été mariées lorsqu’elles étaient enfants. Et 200 millions de petites filles et de femmes ont subi un type de mutilation génitale dans 30 pays de l’Afrique et du Moyen-Orient.
La traite des femmes et des petites filles pour l’exploitation sexuelle et du travail constitue la troisième affaire illégale la plus importante du monde (après le trafic d’armes et de drogues). Ce commerce représente près de 32.000 millions de dollars. Depuis l’Amérique latine, l’Asie et l’Est de l’Europe, les femmes sont vendues vers les États-Unis et le reste des pays européens, avec la complicité totale des gouvernements.
Le droit à l’avortement est illégal dans la majorité des pays du monde (70 pour cent). Il s’agit des pays les plus pauvres où, de plus, représente une des principales causes des morts de femmes. Et dans des pays comme l’Italie, la Pologne et l’État Espagnol, ce droit est menacé d’une manière permanente par les pressions de l’Église Catholique. À son tour, dans des pays comme la Chine, l’avortement sélectif de femmes est promu parce qu’elles sont considérées comme étant de moindre valeur sociale.
Le 70 pour cent des pauvres et analphabètes dans le monde entier sont des femmes. Et entre les travailleuses, en plus d’être relégué aux tâches les moins qualifiées, on estime qu’elles touchent un 30 pour cent moins que les hommes en face d’une tâche égale.
Ces données, et et beaucoup d’autres, montrent clairement la terrible situation que les femmes vivent dans tout le monde. Et aussi elles soulignent que la violence vers les femmes est un processus mondial, conséquence du système patriarcal qui opprime les femmes après de les avoir définies comme des êtres inférieurs socialement; et du système capitaliste – impérialiste qui profite de cette condition pour surexploiter les femmes travailleuses. Les féminicides, les coups, les violations et autres formes de violences que vivent les femmes de tous les pays, font partie d’une politique constante pour discipliner toutes les femmes à fin de garantir la domination du capitalisme patriarcal.
Mais, comme cela a été le cas tout au long de l’histoire, à nouveau les femmes ont décidé descendre dans la rue contre la violence. Depuis les grandes mobilisations par « Pas une morte de plus ! Nous nous voulons vivantes ! » de l’Argentine, le Mexique, le Pérou, le Brésil, l’État Espagnol; jusqu’à la grève de femmes de la Pologne, les mobilisations en Italie par le droit à l’avortement ou la lutte des femmes indiennes contre les violations collectives, cette année 2016 finira avec des femmes du monde entier en disant : ça suffit!
À cela, depuis l’Unité Internationale des Travailleurs/ses – Quatrième Internationale, nous appelons à descendre dans la rue et à réaliser de grandes journées de lutte au cours de la semaine du 25 novembre dans tout le monde. Comme féministes nous luttons contre l’oppression patriarcale; et comme socialistes révolutionnaires nous nous battons contre l’exploitation capitaliste – impérialiste qui est aussi mondial.
À cela, devant la mobilisation, nous appelons à ne pas faire confiance au modèles capitalistes qui s’offrent comme référants des femmes mais qui gouvernent pour l’impérialisme. Michelle Obama et Hillary Clinton aux Etats-Unis ou Ángela Merkel en Allemagne ne défendent pas nos droits. Mais non plus des présidentes de pays opprimés, comme Michelle Bachelet (Chili), Cristina Fernández (Argentine), Dilma Rousseff (Brésil), Ellen Johnson Sirleaf (Libéria) ou Patribha Patil (Inde), qui ont déjà gouverné, ne sont pas notre alternative. Nous pourrons seulement obtenir notre émancipation en nous organisant indépendamment comme des femmes et comme des travailleuses, pour conquérir de nouvelles bases sociales en luttant dans un monde socialiste avec pleine liberté pour les travailleurs/ses.
Le 25 novembre, journée de lutte contre la violence vers les femmes, nous disons :
Patria, Minerva et Maria Teresa, présentes!
Ça Suffit de féminicides! Pas une morte de plus! Nous nous voulons vivantes !
Contre toute forme d’oppression et d’exploitation, nous continuerons jusqu’à ce que toutes soyons libres.
Unité Internationale des travailleurs/ses – Quatrième Internationale (UIT-QI)
Novembre 2016
Venezuela: Vatikan ve emperyalizm öncülüğünde hükümet ve MUD diyaloğuna hayır
Siyaset sahnesinde yeni bir dönemece girilmekte. Hükümet ve MUD arasındaki diyalog ve müzakereler son günlerde yeni bir hız kazandı.
Bir tahliye parodisi
Şort giydiği için Ayşegül Terzi’ye belediye otobüsünde “senin yaşamaya hakkın yok” diyerek tekme atan saldırgan 3 kere göz altına alınıp 1 Kasım 2016’da tekrar tahliye edildi. Bu karar bir kadının tek başına yolda yürürken, bisiklete binerken ya da çalışma ortamında görevini yaparken, yani erkeklerle bir araya geldiği tüm sosyal ortamlarda maruz kaldığı sözlü tacizin, bakışlarla rahatsız edilişin ve toplumsal baskının bir sonraki aşaması olan şiddet ve tecavüzün yargı tarafından da onaylandığının ispatıdır. Peki nasıl oldu da toplum kadına bu kadar öfke duyar, şiddeti sıradan bulur ve üstüne üstlük yargı da bunları destekler oldu?
Çünkü evlenmemiş kadın salık verildiği gibi evlenip en az üç çocuk yapmamıştır. İş arayan “kadın iş aradığı için işsizlik yüksek”tir ve zaten “kadınlar için tek kariyer annelik”tir, “evdeki işleri ona yetmelidir”. Sokakta erkeklerle beraber eylem yapan kadın “kız mıdır, kadın mıdır?” belli değildir ve neden eylem yaptığından önce onun bekareti konuşulmalıdır. “Kadın iffetli olmalı, mahrem namahrem bilmeli, herkesin içerisinde kahkaha atmamalı ve bütün hareketlerinde cazibedar olmamalıdır”. “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanı kadından daha masumdur”. “Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değildir”. Hepsinden öte zaten en başta, “kadın ve erkek eşit olamaz”. Bu ve bunun gibi AKP iktidarı söylemleriyle ahlak sınırlarının, kadın kimliğinin yeniden tanımlandığı ve daima aile içinde kurgulandığı, kadınların evdeki ücretsiz emeğini destekleyen ideolojik zemininin hazırlandığı apaçık görülmektedir.
Kadın evlenmeyip çocuk yapmadığında, sokakta geç saatte tek başına gezdiğinde, mini etek veya şort giydiğinde, çalışıp ev işlerini aksattığında, boşanmak istediğinde, yani kadın ailenin sürekliliğini sağlamak üzerinden ve yeni üretilen “ahlak” sınırlarında hareket etmediğinde, erkekler kadınların özlük haklarının üzerinde karar verme yetkisi olduğunu hissediyorlar.
Sonuç olarak bir kadının hayatı erkek-egemen sistemin elinde basitçe kurgulanır, hatta sona erdirilebilir hale geliyor ve yasama, yürütme, yargı, yani bizzat devletin kendisi bunu onaylıyor. Bu noktada yaşamımıza ve yaşam tarzımıza daha fazla müdahale edilmemesi için mücadele etmeli, sesimizi daha çok duyurmalıyız.
Arjantin’de Troçkizm meydan okuyor!
Arjantin’de dün Sol Cephe’nin çağrısıyla yaklaşık 20 bin kişi Atlanta Stadyumu’nu doldurarak, Macri hükümetinin işçi düşmanı politikalarını ve sendikal bürokrasinin hükümetle yaptığı işbirliğini reddetmek, bir siyasi seçenek olarak solu ve solun birliğini güçlendirmek için biraraya geldi. Sol Cephe’yi oluşturan üç Troçkist partinin (Sosyalist İşçilerin Partisi -PTS-, İşçi Partisi -PO- ve İDP’nin Arjantin’deki kardeş partisi Sosyalist Sol -IS-) çağrısıyla gerçekleşen etkinlikte, mücadeleci ve sınıfçı bir sendikal hattı savunan sendika şubelerinin ve işçi önderlerinin, kadın ve öğrenci hareketinin öncü kesimlerinin yoğun katılımı dikkat çekiciydi.
Arjantin’de Kirchner hükümetinin sahte sol ve ulusalcı bir söylemle ülkeyi on yıldan fazla yönetmesinin ardından, “sahte sol”un yarattığı hayal kırıklığının bir sonucu olarak iktidara gelen sağcı Macri hükümeti, emekçi halkın haklarına dönük olarak azgın bir saldırı yürütüyor. Bir yıllık Macri iktidarı tarafından 200 bin kamu emekçisi işten atılmış, faturalara yüzde bin oranında zam yapılmışken, enflasyon yüzde 30’un üzerinde seyrediyor. Mücadele halindeki emekçilerin seferberlikleri yoğun bir polis şiddetiyle boğulmaya çalışılırken, Macri hükümeti sendika bürokrasisini satın alarak işçi hareketini denetim altında tutma çabasında.
İşte bu tablo karşısında, benzer işçi düşmanı programları uygulayan, yolsuzluğa batmış sağ -Macri- ve “sahte sol” -Kirchnerizm- karşısında Sol Cephe, devrimci ve sol bir seçeneği, işçi-emekçi hükümeti şiarını yükseltiyor. Son seçimlerde yaklaşık yüzde 5 oy alarak ülkenin dördüncü büyük politik gücü haline gelen Sol Cephe, işçi düşmanı Macri hükümetine ve hükümet tarafından satın alınmış sendika bürokrasisine Atlanta Stadyumu’nda meydan okuyarak yanıt verdi. Önümüzdeki hafta, kemer sıkma politikalarına ve bürokrasinin sınıf işbirliği politikalarına karşı gerçekleştireceği eylemlerle Sol Cephe’nin faaliyetleri tüm hızıyla sürecek.
Arjantin’de Sol Cephe’de cisimleşen devrimci kutbun güçlenmesi, yalnızca ülke işçi sınıfı ve ezilenleri açısından değil, kıta ve dünya ölçeğinde de devrimci solun inşasında bir referans noktasını oluşturacak önemli bir gelişmeyi işaret ediyor.
Erdoğan’ın açmazları, gücü ve geleceğimiz
15 Temmuz darbe girişimi ve takiben ilan edilen OHAL ile birlikte tüm Türkiye baş döndürücü değişiklikler içerisinden geçiyor. Görünen o ki önümüzdeki günler daha pek çok değişikliğe gebe.
Darbenin yenilgiye uğratılması başlangıçta demokrasi kazanımı olarak servis edilse de çok geçmeden ilan edilen OHAL ile birlikte Erdoğan yönetiminin başta Kürtler olmak üzere tüm muhalefete karşı baskısı hissedilir bir biçimde gün yüzüne çıktı. Saldırıların dönüm noktası ise Cumhuriyet gazetesine operasyon ve HDP’li vekillerin tutuklanması oldu.
İçinden geçmekte olduğumuz süreç Erdoğan yönetiminin OHAL’i basit bir biçimde fırsata çevirmesinden öte anlamlara sahip. Başarısız darbe girişimin ardından Erdoğan yönetimi devletin neredeyse tüm organlarında tasfiyeler gerçekleştirdi. Artık kendi halinde işleyebilen bir devlet organı yok. Erdoğan ise iktidarda kalabilmek için sahip olmadığı her şeyin yerini baskı araçları ile dolduruyor.
Görünürde artan gücüne rağmen Erdoğan yönetiminin hızlı bir yalnızlaşma ve sorunları çözme yeteneğinden uzaklaşma dönemi içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan 14 yıllık iktidarının sonunda burjuvazi için de eskimiş olan rejimin dengeleri ile öylesine hesapsızca oynadı ki, elinde neredeyse bir devlet aygıtı kalmadı.
Bunun karşısında Erdoğan’ın yalnızca iki dayanağı bulunuyor. Birincisi kendi milliyetçi-muhafazakar tabanını güçlü bir şekilde konsolide etmekteki başarısı. İkincisi ise siyasi bir alternatifin görünürde bulunmaması. Erdoğan işte bunlara dayanarak, iktidarının ve kendisiyle birlikte çevresinin de can güvenliğini sağlayabileceği yeni rejim arayışlarına girişmek zorunda kalıyor.
Başarısız darbe teşebbüsü ve OHAL’in ardından başkanlık tartışmaları ve erken seçim ihtimallerinin konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu süreç önümüzdeki dönemde nasıl bir Türkiye olacağını orta vadede bizlere gösterecek. Erdoğan OHAL’in hukuki olmasa da psikolojik tüm yetkilerine dayanarak dahi ülkeyi yönetemeyeceğinin farkında. Sürecin biriken acılarının ise mevcut yönetime mal edileceğinin de bilincinde. Bu yüzden dağılmış devlet aygıtının yerine rejimi yeniden inşa etmek O’nun yalnızca arzusu değil, zorunluluğu da.
Başkanlık tipinde yeni bir rejimin kolaylıkla kurulması mümkün olabilir mi? Erdoğan’ın yetenekten, güvenilir ittifaklardan, kadrodan, dengeyi koruyabilecek dış ilişki kozlarından ve dahası istikrarlı bir ekonomiden uzak oluşu şansını oldukça zorladığını -sahip olduğu tüm kitle desteğine ve siyasi alternatifsizliğe rağmen- gösteriyor.
Erdoğan yönetimi sona yaklaşıyor mu?
i. Dış ilişkiler
15 Temmuz’un ardından maceracı dış politikanın yaraları sarılmaya başlandı dense de aslında uluslararası arenadaki yalnızlık ve güvenilmezlik süreci halen varlığını sürdürüyor.
Temel olarak emperyalizm ve Erdoğan yönetimi arasındaki ilişkiyi inceleyecek olursak işlerin hiç de iyi olmadığını Moody’s’in kredi düşürmesi ve AB ile her geçen gün kötüleşen ilişkilerden görebiliriz. Trump’ın ABD’deki başkanlığı AKP saflarında büyük bir hevesle karşılansa da bu heveslerin yeterli olmadığını görmek için âlim olmaya gerek yok. Trump ABD’yi eski gücüne kavuşturma hayali kurarken, aklındaki Türkiye “güçlü” değil, ancak eski Türkiye olabilir.
Erdoğan ise ABD ve AB emperyalizmi ile onaramadığı ilişkilerini şimdilik başka alternatiflerde mesafe kat ederek güçlendirmek eğiliminde. Suriye politikası, Rusya ile ilişkiler ve Ortadoğu’da dost sayısını -büyük bir beceriksizlikle- arttırma teşebbüsü tüm bu yalıtılmışlık ve bağımlılık ilişkilerinin bir tezahürü.
Türkiye’nin aralarında husumet bulunan Ortadoğu ülkeleri ve Rusya ile ilişkilerde normalleşme çabası pek çok başka belirleyenin yanında temel olarak iç politikadaki sıkışmışlık ve zorunlu Kürt düşmanlığının neticesinde açığa çıktı. Fırat Kalkanı Operasyonu ile bölgeye tank gücünü sokan Türkiye şimdilik IŞİD ile ciddi bir çatışmaya girmedi. Her fırsatı kollamasına rağmen PYD ile de bir çatışma içerisine giremedi. Çatışmaya girmesinin olası ağır sonuçlarını şimdilik bir kenara bırakalım. Türkiye’nin emperyalizmle uyum görüntüsü ile Suriye’ye dâhil olma isteğinin emperyalizm tarafından karşılıklı bir ruh hali ile kabul edildiği söylenemez. Özellikle Başika/Irak’taki Türk ordusunun Musul operasyonu için bölgede açıkça istenmemesi Türkiye için dış politikadaki zorlu konumu açık şekilde betimliyor.
Türkiye’nin bölgede ne yapacağı belirsiz, bu yüzden de istenmeyen müdahaleci olarak algılanması AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca güttüğü “akıl dışı” dış politikanın ürünü. Rusya ile olan yakınlaşma ise tamamen belirli konularla sınırlanmış bir yakınlaşmanın dışında bir anlama gelmiyor. Burjuva politikasında dostluklar yoktur, çıkar ortaklıkları vardır. İşte bu yüzden çeşitli çatışma bölgelerine dair olan çıkar ortaklıkları ve ayrılıkları Türkiye’yi Suriye’de belirleyici olmaktan alıkoyuyor.
Sonuç olarak Türk dış ilişkilerinde Erdoğan yönetiminin elini belirgin olarak rahatlatacak bir pozisyon görünmüyor. Bu sıkışmışlık da iç politikada atacağı adımlarda rahat olmasını engelliyor.
ii. Rejim içi dengesizlikler ve diğer burjuva partileri
Cumhurbaşkanı her gün anayasayı çiğnerken OHAL ile parlamento da etkisiz hale getirilmiş durumda. Bonapartizmlerde bu tip durumlara karşı rejimin ve burjuva gelişimin sürekliliği adına dengeleyici olması gereken kurumlar ise tamamen felçleşmiş yahut baypas edilmiş vaziyette. Bu durum da devlet yönetiminin, burjuvaziyi dahi endişelendirecek biçimde bir kişinin inisiyatifine kaldığını göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tükenmez rejim krizlerinin AKP iktidarı altında geldiği son nokta budur.
Tabloya bir de sermaye birikiminin yetersizliğini, kronikleşen ve çözümden uzaklaşan Kürt sorununu ve kitlelerin hızla sefalete itilmesini de ekleyecek olursak, Erdoğan’ın 14 yıl içerisinde burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda dahi kalıcı herhangi bir dönüşüme imza atamadığını, bir yanı ile Türkiye tarihinin en başarısız lideri olduğunu ifade edebiliriz.
Ayakta kalmak için baskı ve rejimde radikal değişikliklere ihtiyaç duyan Erdoğan’ın bu değişiklikleri yapabilecek bir kadrosu yok. Rejimin yeniden kurulması demek ulusu burjuva ihtiyaçlar içerisinde birleştirmek anlamına geleceği için Erdoğan’ın bunları yapabilmek için partisinin dışında desteklere de ihtiyacı var. Erdoğan’ın kişiliğinden kaynaklanan problemlerin bir an olsun üzerinden atlayacak olursak Türkiye’de yeni bir rejimin inşası için AKP’nin ya bürokrasiye karşı Kürt temsilcileri ile iş birliği yapması ya da Kemalistlerle iş birliği yaparak Kürtleri ezmeyi denemesi gerekirdi. Ancak her iki ihtimal de şimdilik, tarihsel ve güncel imkânsızlıklardan ötürü olanaklı görünmüyor.
CHP’nin konumu
Mevcut süreç içerisinde CHP’nin temel politikası AKP’nin yaptığını kendi kümesi içerisinde yapmak oldu: Tabanını herkesten yalıtmak. Yaklaşan ciddi tehlikeye karşı zaman zaman kendi vekillerinden gelen baskılara rağmen herhangi bir güç birliği içerisinde bulunmamayı tercih etti ve kendi kitlesini de emek ya da demokrasi eksenli birliklerden itina ile uzak tuttu. Anlaşılan o ki, bugünkü CHP’nin pozisyonu 27 Mayıs darbesinden önceki İnönü’nün pozisyonunun aşırı pasif bir kopyasıdır. CHP Kılıçdaroğlu nezdinde kendi bağımsızlığını koruyarak, Türkiye’deki büyük değişikliklere dahil olmaksızın, AKP’nin gitmesi ihtimal olan bir günde hiçbir “tehlikeli” ittifakın içerisinde bulunmadan ayakta kalmaya çabalamaktadır.
CHP’nin bu hali kendi tabanına yaptığı büyük ihanetlerden biridir. CHP’nin tabanının Erdoğan yönetimine karşı birleşik mücadeleler içerisine girmesi büyük bir gerekliliktir. CHP ise bu kati ihtiyacı kitleleri özenle mücadeleden uzaklaştırarak baltalamaktadır. Türkiye burjuvazisinin olan bitenler karşısında varabileceği en cüretkâr pozisyon bu pasifliktir.
MHP’nin konumu
MHP daha darbe sürecinden önce AKP’ye neredeyse bir tam teslimiyet halindeydi. AKP’nin, muhaliflerini ezmek için Bahçeli’ye sunduğu yardımlar karşılığında MHP AKP’ye yedeklenmiş bir konumda bulunuyor. Türkiye’nin tarihsel düzen içi faşist partisi, AKP’ye muhalefet etmek şöyle dursun görünür desteğini sunuyor. Meclis başkanlığı ve erken seçim dönemlerinde olduğu gibi şimdi de başkanlık tartışmalarının açılması için de AKP’ye nasıl paslar verdiğini görebiliyoruz. Dolayısıyla MHP tarihsel düzen içi faşistlik misyonunu dahi sürdürememektedir. Çünkü Bahçeli için mevzu partisini yönetmektir. O’na koltuğunun garantisini de Erdoğan vermektedir.
MHP’ye dair “yapıcı muğlaklık” olarak adlandırılan teoriyi duyumların dışında somut olarak destekleyebilecek veriler de gün yüzüne çıkmamış durumda. Teori, MHP’nin bu süreçte başkanlık tartışmasını açıp tabanını yoklaması ve AKP içindeki başkanlığa karşıt olan kesimlerin açığa çıkmasını sağlaması, nihayetinde de meclisteki oylamada referandum için ret oyu vererek Erdoğan’a derin bir yara açması şeklinde ifade ediliyor. MHP’nin gücü ve yönetim kadrosunun niteliği ile böyle bir sürecin yaşanması mümkün görünmüyor. MHP’nin AKP’ye dayanmaksızın politik varlığını sürdürmesi AKP karşıtı devlet bürokrasisinden ancak ciddi bir destek alması ile mümkün olabilir.
HDP’nin konumu
Meclis içerisinde üzerinde en büyük sorumluluğu taşıyan parti HDP bugüne değin sürdürdüğü politikadan uzaklaşmamıştır. Özerklik ilan eden bölgelerin devlet tarafından yakılıp yıkılması sürecinde bir yandan devlet bir yandan da PKK tarafından sıkıştırılan HDP, darbe sürecinden sonra da gerçek bir güç birliğinden yana olmaktansa kendi programını sürdürmeyi yeğ tutuyor.
Yapılan açıklamalar göstermektedir ki HDP için önümüzdeki dönemin temel gündemi müzakerelere geri dönmeyi talep etmek olmayı sürdürecektir.
Türkiye gibi bir ülkede burjuva bir çözümün rejimde topyekun bir değişiklik gerektirdiğinin, bunun da bir devrim sorunu olduğunun ısrarla üzerinden atlayan HDP, müzakere için ne kadar bastırırsa bastırsın kuruluşundan beri karşı karşıya kaldığı ikilemi içerisinde taşımayı sürdürecektir. HDP bir yandan düzen içi bir çözümün taraftarlığı ile kitleleri seferber olmaktan alıkoymaya çabalarken bir yandan da rejimin uzlaşabilecek bir pozisyonda olmamasından ötürü Kürtlere yönelik baskıların ve seferberliklerin odağı konumunda bulunuyor.
Önümüzdeki süreçte daha iyi bir geleceğin kurulabilmesi için HDP’nin tabanının birleşik bir mücadele içerisinde yer alması gerekmektedir.
Ayrıca PKK’nin yıkıcı saldırıları da mücadelelerin birleştirilmesi açısından büyük bir engeldir. Bu yüzden HDP’nin bu yıkıcı eylemlerden kendisini ve tabanını uzak tutması birleşik bir mücadele için kilit bir önem taşımaktadır.
iii. AKP içi uyumsuzluklar
Bu konuyu uzatmadan şöyle özetleyebiliriz. AKP’nin içerisinde bir birlik havası hakim değil. Yalnızca görevlerinden alınan eski başbakan ve içişleri bakanı örnekleri dahi AKP’nin Erdoğan için kritik adımlar attığı şu süreçte tek vücut halinde hareket edemeyeceğini göstermektedir. AKP malum olan ve olmayan daha nice çatışmaları bünyesinde taşımaktadır. Bu çatışmaları onarabilecek, AKP’yi yekvücut haline getirebilecek bir dinamik ise ufukta görünmemektedir.
iv. Sendikalar ve Sol
Sendikalar dünya genelinde devlet ve burjuvaziyle iç içe geçmesinin yıpratıcı sonuçlarını yaşamayı sürdürüyor. Ancak geçen zaman içerisinde Türkiye’de bu yıpranmanın boyutu öylesine arttı ki, sendikal muhalefetin etkisi gün geçtikçe azaldı. Son olarak Haziran ayında ülke genelinde sendikalılık oranında yüzde birlik düşüş yaşandı. Üye kaybında aslan payını alan sendikalar ise mücadeleci olarak bilinen sendikalar ile kilit sektörlerde örgütlü bulunan sarı sendikalardı. Darbe sonrası süreçte de azalmanın süreceği tahmin ediliyor.
Buna rağmen sendikalar işçi sınıfının bir mücadeleye giriştiği anda aracı olmayı sürdürüyor. İrili ufaklı pek çok direniş, sendikal bürokrasiye duyduğu kine rağmen önünde sonunda kendisini sendikalı bir mücadele olarak sürdürüyor yahut sönümleniyor.
Sendikal bürokrasinin birleşik bir mücadeleye yanaşmaksızın kendi konumunu koruması bugüne değin Türkiye işçi sınıfı mücadelesine çok zarar verdi. Bugünkü koşullarda ise sendikaların aynı çizgiyi hiçbir şey olmamış gibi sürdürmesi kendi geleceklerini dahi tehlikeye sokuyor.
Gerçek bir güç birliğinin emek temelli olabileceğini biliyoruz. Bu yüzden sendikaların üzerine düşen OHAL’e, tüm uygulamalarına ve Erdoğan yönetimine karşı gerçek bir güç birliğini emek temelli ilan ederek tüm imkânlarını seferber etmektir.
Sosyalist sol ise ikili bir bölünmeye maruz kalmış durumda. Bir yandan HDP çizgisinde sınıfın taleplerini öncelemeyen ve barış sürecinin hem de Erdoğan ile yeniden başlamasına kanalize oluyorlar. İkinci kesim ise sürece CHP eksenli bir laiklik mücadelesine kanalize oluyor.
Her iki çizgi de sınıf mücadelesini kurucu güç olarak tanımadıkları için burjuva siyaseti içerisinde hırpalanıp nihayetinde suçu CHP’ye ya da HDP’ye atmak durumunda kalıyorlar.
v. Kitleler
Kitle hareketinde genel bir geri çekiliş olduğunu ifade etsek de kitlelerin Gezi’de patlayan tepkisini halen muhafaza ettiğini görmeliyiz. 24 Temmuz CHP mitinginde bulunan yüz binler, Tarık Akan cenazesine katılan ve cenazeyi Erdoğan karşıtı bir eyleme çeviren kitle, Avcılar Belediye işçilerinin yaptıkları kitlesel yürüyüşler, kadın mücadelesi, çevre mücadelecileri, Cumartesi Anneleri, özgür basın yanlıları… bize Türkiye’de ciddi bir mücadelenin var olduğunu, kitlesel mücadele dinamiğinin de sönümlenmediğini göstermeyi sürdürüyor.
Erdoğan yönetimi kitlelere en ufak bir refah kırıntısı dahi sunamaz. AKP’nin bugüne değin istikrarlı olduğu tek husus olan işçi düşmanlığı arenasında atılan yeni adımlar kitleleri derin bir sefalete itiyor.
Kapitalist ekonomi krizin tam da göbeğinde bulunuyor. Liberal iktisatçılar dahi bunun yakıcı etkilerinin bir patlama şeklinde kitlelere yayılacağından bahsediyor. Hazine kaynak bulmakta sıkıntı yaşarken Saray ve güvenlik harcamaları hazineden aslan payını yutuyor. Bu durum da “sosyal yardım” ağına ayrılan kaynakları tehdit ediyor.
Erdoğan şimdilik kendi kitlesi üzerinde tam bir kontrole sahip görünse de, kendi kitlesi içerisinde de hoşnutsuzluk yaratacak dinamikler açığa çıkmış durumda. Karşısına aldığı kitleler ise tüm moral bozukluklarına rağmen inandırıcı bir seferberliğin parçası olacağını her fırsatta göstermeyi sürdürüyor.
Somut durum ve olasılıklar
Öncelikle ifade ettiğimiz üzere Erdoğan yönetimi kendi kaynakları ile iktidarını orta vadede sürdürebilecek güçte görünmüyor. Dayandığı tabanının desteği ve siyasi alternatifsizlik hala O’nun şansı olmayı sürdürüyor. Ancak anımsamakta fayda var, Adnan Menderes 27 Mayıs’tan yalnızca bir gün önce Yozgat ve Eskişehir gezilerinde yoğun ilgi ve sevgi seli içerisindeydi. Bir siyasi alternatifin, liderin yokluğu sorunu ise inzivada bulunan Cemal Gürsel’in bir telefon ile çağırılması ile sonlanmıştı. Yani Erdoğan’ın şansı ona sürekli zaferler getirebilecek bir sihirli değnek olmayabilir.
Rejimin dengeleri ile öylesine çok oynandı ki şu an için bürokraside kimin ne kadar güç kazandığı Erdoğan için dahi belirsiz. Türkiye kirli burjuva politikasının tüm cinleri sahnede. Gülencilerin yerini doldurmaya çabalayan başka kanatların varlığı resmen doğrulandı. Emniyet ve istihbarat teşkilatları içerisinde de kimi akımların denetimsizce güçlendiği bir sır değil. Ergenekon’daki eski düşmanlarla yapılan anlaşmaların, Mehmet Ağar’ın ve diğer cemaatlerin sadakati ise Erdoğan için sürekli sorgulanıyor.
Tüm bu gelişmelerin dışında devletin içerisinde bulunduğu her organizasyonun başarısızlıkları gözler önünde. Türkiye’nin çözülebilir, en azından mesafe kat edilebilir tüm sorunlarında geriye düşüş sürüyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikaları sonucunda Türkiyeli öğrencilerin dünya sıralamasındaki yeri geriledi. Üniversitelerin tüm prestiji altüst oldu. Sağlık sistemi çöküşünü sosyal yardımlar gizliyor. Son müdahaleler ile askeriyenin dahi sağlık sisteminin tehlikeli şekilde yıprandığı belgeleri ile ifade ediliyor. Sermaye birikimi için seferber edilen Ulaştırma Bakanlığı İstanbul yatırımları ile tüm Türkiye’yi çöküşe sürüklüyor. Diyanetteki yozlaşma dahi gizlenemiyor ve orayı toparlayabilecek nitelikte kadrolar bulunamıyor. Tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlılık kolay onarılamayacak bir seviyede bulunuyor. Sağlığa etkisi bilinmeyen pek çok gıda ürünü piyasaya sürülürken, imhası gereken, tehlikeli olduğu belli ürünler de fiyatları dengelemek maksadı ile yoksullar için piyasaya sessizce salınıyor. Enerji yatırımları bekleneni karşılamıyor diyeceğiz ama tüm yatırımlar yalnızca inşaat sektörünü kalkındırmak için yapıldığı için enerjide de dışa bağımlılık tüm endüstrilerin elini kolunu bağlıyor… Petrol fiyatlarının yükselmesi cari açıkta otomatik bir yükselişe sebep olacak. Kısacası Erdoğan yönetimi Türkiye’de yaşayan herkesi kelimenin gerçek anlamı ile ölüme sürüklüyor.
Erdoğan yönetimi içerisinden çıkamayacağı onu da yutacak bir gerçekliğe hapsoldu. Ancak bu gerçeklik yapacak hiçbir şeyi kalmadığı anlamına gelmiyor. Başkanlık rejiminin tesisi ve parlamentoyu yenileyerek sandalye sayısını arttırması üzerindeki basıncı bir süre için azaltabilir.
Her an yaşanabilecek olan rejim içi krizler bir ihtimal olarak dururken önümüzdeki süreçte Erdoğan’ın OHAL uygulamaları ile muhalefeti iyice bastırarak Başkanlık ve genel seçimler için hazırlık yapması ibredeki en güçlü ihtimal olarak karşımızda duruyor.
Çok sayıdaki olasılığın içerisinde devlet bürokrasisinin içerisindeki yeni kamplaşmaların Erdoğan iktidarını bitirebileceğini, yarım kalmış darbelerin şu ya da bu şekilde tamamlanabileceğini de aklımızda tutmalıyız.
Tüm olasılıklar içerisinde Türkiye işçi sınıfı ve parti inşamız için daha olumlu bir sonucun çıkabilmesi kitle hareketinin kendisini ne derecede göstereceği ile ilişkili olacak.
Kadınlar öfkeli: Tecavüzü aklayamazsınız!
17 Kasım gecesi AKP’li milletvekillerince sunulan “tecavüzcüyü aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon gibi birçok şehirde kadınlar önergeye karşı sokaklara döküldüler.
İstanbul’da yüzlerce kadın OHAL’e karşın “korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganlarıyla Kadıköy’ü inlettiler. Kadına Karşı Şiddete Acil Eylem Platformunun yaptığı çağrı ile toplanan kadınlara çevreden pek çok kişi daha alkışlarla destek verdi ve yürüyüş OHAL’e rağmen tüm Kadıköy sokaklarına taştı.
Kadın dayanışmasını bitiremezsiniz!
11 Kasım Cuma gecesi OHAL kapsamında İçişleri Bakanlığı genelgesiyle birçoğu kadın ve çocuk hakları için mücadele eden 340 dernek kapatıldı. Bundan önce 2005’te mağdur ile evlenen tecavüzcünün cezasını hafifleten TCK hükmü bu alanda mücadele eden bu derneklerce değiştirilmişti. Mücadeleci derneklerin kapatılmasıyla kadınların hak ve yaşam mücadelesini bitirebileceğini sanan Saray’ın iktidarı, cinsel istismar faillerine geriye dönük ceza affını kapsayan önergeyi 22 Kasım Salı günü meclisten geçirmeye çalışacak.
Bu önerge ile Ensar’dan, Hüseyin Üzmez’lere pek çok çocuk istismarcılarının affedilmesi hedefleniyor, Türkiye’de kız çocuklarının 12 yaşından itibaren cinsel saldırıya ve zorla evlendirmelere “yasal zemini” hazırlanıyor. Devlet kadınlara karşı şiddet ve ayrımcılığı önlemek yerine bu şiddetle mücadele edilmesini, kadınların güçlenmesini önlemeyi seçiyor.
Bizler biliyoruz ki kadınların mücadelesi derneklerin binalarından ibaret değildir ve bunca yılın kazanımlarını, deneyimlerini, hayallerini bir mührün silmesi, yok etmesi de mümkün değildir. Güçlü bir kadın dayanışması olduğu sürece yasalarınız bizi korkutamaz! O yasa meclisten geçemeyecek, o önerge geri çekilecek! Tecavüzü aklayacak hiçbir yasayı kabul etmiyoruz!
Birlikte yaşam ve mücadele
4 Kasım günü HDP’ye dönük yapılan operasyonla başta HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere 10 milletvekili tutuklandı. Bunu izleyen süreçte Diyarbakır Belediyesi Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile birlikte, HDP ve BDP’li belediye başkanları tutuklanmış ve 12 ilde birçok belediyeye kayyum atanmıştı.
HDP’ye yapılan bu operasyon, rejimin 15 Temmuz sonrasında olağanüstü düzeyde artan baskısının devamı niteliğinde. Saray, Başkanlık rejimini inşa etme yolunda, önüne çıkabilecek her türlü olası muhalefeti tek tek temizlemeye girişmiş durumda. Rejimin olağan yönetim biçimi haline gelen KHK’lar aracılığı ile binlerce memur, akademisyen tasfiye edildi, basın-yayın organları kapatıldı. Cumhuriyet gazetesine baskın yapılarak gazeteciler tutuklandı, rektörlerin seçimi Cumhurbaşkanlığına bağlandı ve en son aralarında Kürt kadın dernekleri, tiyatroların da bulunduğu 370 dernek kapatıldı.
“Hâkimiyet milletinse…”
Her seferinde kendi iktidarını ve meşruiyetini sandığa bağlayan Saray iktidarı, söz konusu seçilmiş Kürt vekilleri olduğunda, ‘hukuka uygun davranmayarak ifadeye gelmemeleri’ni gerekçe olarak sunmakta. Bunun siyasi bir kılıf olduğunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. HDP’nin 7 Haziran’daki zaferinden sonra Başkanlık projesi hüsrana uğradı; Saray, müzakere sürecini rafa kaldırdı. HDP’li vekiller hakkında yüzlerce fezleke hazırlandı ve dokunulmazlıklar kaldırıldı. İşte bu durum, tam da ‘bir lütfa dönüşmüş’ 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yürütülen baskı ve tasfiye sürecinin birden ‘hukuki’ gerekçesine dönüşüverdi! Hâlihazırda dokunulmazlıkları kaldırılmış, mecliste ya da sokakta hareket etme zemini felce uğratılmış HDP’li vekillere uygulanan bu son derece hukuki (!) süreç, onları hapse atarak yeni bir boyuta ulaşmış oldu.
Tarihsel olarak Kürt inkarı ve korkusunda birleşmiş bu iktidar koalisyonu, ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmek ve devlet aygıtını kendi çıkarları doğrultusunda ele geçirmek için elinden geleni yapmakta. Ancak işler her zaman yolunda gitmiyor. Nitekim darbe girişimiyle süreç sekteye uğradı. Bu nedenle Saray için bugün ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak dünden daha maliyetli ve zor. Bu zorluk iktidarın baskısını en üst seviyeye çıkarmakta; ‘üst akıl’, ‘dış düşmanlar’ olarak da açık edilen paranoyasını güçlendirmekte.
Tam da bu nedenle Anayasa değişikliği ve Başkanlık projesi ebedi iktidarı -her şeye rağmen!- garanti altına alma, tüm bu otoriter-baskı düzenini kitabına uydurma çabasına dönüşmüş durumda. Bu bağlamda ‘herkese uygulanan hukukun HDP’li vekillere uygulanması” lafzı devasa bir acziyetin repliklerini andırmakta.
İçte yıkım, dışta iflas!
Devletin bugün Kürt siyasi hareketine daha fazla saldırmasının Suriye ve Irak’taki gelişmelerle de ilgisi var elbette. Saray rejimi, Suriye ve Irak’ta, Türkiye’yi bir savaşa sokabilecek tehlikeli ve maceracı dış politikasına devam etmekte. Ancak Musul operasyonuna dahil olamaması ve Irak hükümeti tarafından açıkça istenmemesi; Rakka’da Amerikan güçlerinin Kürtler ile devam etmesi dış politikadaki “oyun-kurucu” ülke olma iddiasından masada yer alamamaya uzanan hüsran dolu bir süreç oldu. Ancak içte yaşanan bu çalkantıya dıştaki prestijimiz (!) karşılık vermek durumunda: Bu nedenle Fırat Kalkanı operasyonu ile son derece ağır bir maliyet göze alınmış durumda.
Şimdi ne olacak?
HDP meclis içindeki çalışmalarından çekilerek, halka gitmeyi ve yeni yol haritasını kitlesi ile tartışarak oluşturacağını beyan etmiş durumda. Yapılan açıklamalar göstermekte ki HDP için önümüzdeki dönemin temel gündemi müzakerelere geri dönmeyi talep etmeyi sürdürmek olacak. Özerklik ilan eden bölgelerin yakılıp yıkılması sürecinde bir yandan devlet bir yandan da PKK tarafından sıkıştırılan HDP, darbe sürecinden sonra da tüm bunlara rağmen gerçek bir güç birliği inşasına girişmek yerine, tek çözümü müzakerelerin yeniden başlaması olarak görmekte. Nitekim darbe sonrası gerçekleştirdiği mitinglerde de, müzakere talebini ön plana çıkardı.
Ancak Türkiye rejimi öyle yıkıcı çelişkileri içinde barındıran bir süreçten geçmekte ki, ‘ya Başkanlık ya kaos’ ikilemiyle de özetleneceği gibi, Saray iktidarda kalmak ve her şeyi kontrol altına almak üzere bir ölüm-kalım savaşı vermekte. Bu savaşta, Kürt meselesinin çözümüne ihtiyaç duyulacağı günler de gelecek belki ama o an bugün değil, çünkü bahşedilen her türlü muhalefet yapma zemini/kırıntısı, bir tehdit olarak algılanmakta, iktidarı ölesiye korkutmakta. Bu korkunun başında Kürtler olması kendi adına hiç de şaşırtıcı değil.
Bu durumda, HDP’nin ısrarla düzen içi bir çözümün taraftarlığını sürdürmesi ve kitleleri seferber olmaktan alıkoymaya çabalaması ise her geçen gün baskının daha da artmasıyla çelişkileri keskinleştirmeye devam edecek.
Bununla birlikte TAK ve PKK’nin yıkıcı saldırıları her türlü meşruiyeti, politik haklılığı ortadan kaldırmakta. Bu bağlamda IŞİD ve TAK’ın aynı anda üstlendiği Diyarbakır saldırısı kabul edilemez noktada, lanetlenmek durumunda. Bu tür eylemler kitlelerin mücadelesine zarar vermekle birlikte; mücadelelerin birleştirilmesi açısından da büyük bir engel. Bu yüzden HDP’nin bu yıkıcı eylemlerden kendisini ve tabanını uzak tutması birleşik bir mücadele için kilit bir önem taşımakta.
Siyasi demokrasi hakkının ortadan kaldırıldığı, her türlü siyaset yapma zeminin giderek daraldığı, baskı ve sömürünün derinleştiği böylesi bir dönemde ezilen Kürt ve Türk emekçileri birlikte yaşamanın zeminini ancak birlikte mücadele ederek kurabilir. Emekçileri ve ezilen halkları temsil eden tüm siyasi kurumların birleşik mücadelenin olanaklarını büyütmesi elzem.
25 Kasım: Erkek egemen OHAL rejimine ve devlet şiddetine itirazımız var!
15 Temmuz’dan beri OHAL hukuksuzluğu ve KHK’lar rejimi hayatlarımıza çökmüş bir kabusa benziyor. Temel haklarımız gasp edilmiş durumda, sesimizi çıkardığımız alanlar daraldı, kazanımlarımız gün geçtikçe yok ediliyor. Yasalar OHAL’e teslim edildikçe, erkek şiddetine gün doğuyor.
İktidar 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında giderek artan baskıcı ve antidemokratik uygulamalar ile otoriter bir rejim inşa ediyor. Bunun yanı sıra, İslamcı-milliyetçi hezeyanları kışkırtarak etnik ve dinsel temelde toplumu kutuplaştırıyor. Toplum devlet eliyle travmatize edildikçe; toplumsal şiddet bilhassa erkek şiddeti olarak daha fazla palazlanıyor. Ve tüm bu olup bitenler kadınlara evde, sokakta, otobüste erkek şiddeti olarak geri dönüyor.
Başka türden bir şiddet de, savaş politikaları ile bizzat yürütülüyor. Bilhassa Temmuz 2015’ten beri Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları ile sürdürülen operasyonlardan, yaratılan ırkçı-şoven ortamdan en fazla kadınlar etkilendiler. Evlerin, sokakların tahrip edilmesi sonucu yerinden edilen kadınların büyük kısmı kamplarda ağır yaşam şartlarına karşı aileleriyle birlikte mücadele veriyor. Aynı durum savaştan kaçıp bu topraklara sığınmak zorunda kalan Suriyeli göçmen kadınlar için de söz konusu. En ucuza çalıştırılan, ağır ve güvencesiz yaşam koşullarına mahkum edilen kadınlar şiddetin açık bir hedefi haline getiriliyor.
‘Artık konuşun…’
Otobüste giderken, şort giydiği için Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğrayan Ayşegül Terzi ne demişti: ‘artık konuşun, yoksa bu ülke kadınlar için cehennem olacak.’
Dönüp baktığımızda, son bir yılda kadın emeğini taşeronlaştıran, iş güvencesini ortadan kaldıran Kiralık İşçilik Yasası çıktı. Bu yasa ile birlikte, çalışma yaşamı kadınlar için daha esnek daha güvencesiz hale getirildi.
Muhalif yayınlar, televizyon kanalları karartıldı, Türkiye’nin ilk ve tek kadın haber ajansı kapatıldı. Kadın yazar ve gazeteciler tutuklandı. Üniversitelerde muhalif akademisyenler ihraç edildi. Diyarbakır, Şırnak, Mardin gibi belediyelere kayyum atandı, kadınların yerel yönetimlerdeki kazanımları yok edildi. Kürt kadın milletvekilleri, belediye başkanları tutuklandı, siyasi demokrasi hakkı fiili olarak geçersiz kılındı.
Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri hız kesmedi; ancak erkek yargı cephesinde değişen bir şey olmadı; erkek katilleri cezai indirimlerle ödüllendirilmeye devam edildi. Ancak sadece kadınların takip ettiği, dayanışmayla sürdürülen davalarda hakimler kadınların lehine kararlar aldı.
Hep birlikte…
Karanlık günlerin yalnızca bize denk geldiği sanrısına kapılmayalım; bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Hatta biraya gelip, sesimizi yükselttikçe hayatın akışı tamamen değişebiliyor, bir kıvılcım yeter!
Birkaç hafta önce; Polonya’da 6 milyon kadın kürtajın ‘hayati tehlike durumunda dahi yasaklandığı, yapıldığı takdirde hapis yolunu’ açan yasayı hayatı durdurarak bertaraf etti. İzlandalı kadınlar erkeklerden yüzde 18 daha az kazanmalarına itiraz ederek ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle iş bıraktılar. Yine Arjantin’de ülke çapında binlerce kadın, kadına yönelik şiddeti meydanları doldurarak protesto etti.
Tarihsel olayların ve mücadelelerin bunu defalarca kanıtladığı gibi; girdiğimiz bu girdaptan birlikte çıkabilir; bu ülkedeki karanlığı ancak hep beraber bertaraf edebiliriz. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Dayanışma gününde işyerlerinde, okullarda, sokaklarda, meydanlarda beraber haykıralım:
Biz mücadele ettikçe, dayanıştıkça dünya değişecek. Biz birlikte, yan yana durduğumuz müddetçe kazanacağız!
Kadın Dayanışması, 6 Kasım 2016
Tecavüzcüler ancak bu kadar savunulabilirdi!
Dün gece yarısı altı tane AKP’li milletvekili tarafından mağdurları “tecavüzcüsüyle evlendirme” önergesi meclise sunuldu. İlyas Şeker, Ramazan Can, Mücahit Durmuşoğlu, Hacı Bayram Türkoğlu, Halis Dalkılıç ve Mehmet Muş’un gece yarısı rüyasında ne görüp böyle bir önergeyi kaleme aldıklarını bilmiyoruz, ama yıllarca mücadele edip kazandığımız kazanımlar, hele de kadın ve çocuklar söz konusu olduğunda asla geri adım atmayacağımızı çok iyi biliyoruz!
AKP’li vekillerin Meclis’e sunduğu önergede “Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçundan, mağdurla failin evlenmesi durumunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir” ifadeleri kullanılmış. Oysa cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın cinsel istismar mümkün olamaz. Cinsel istismarın kendisi bir cebirdir, şiddettir. Mağdurun evlenmesi veya evlenmemesi bir suçu nasıl ortadan kaldırabilir! Kaldı ki, mağdurun, failiyle evlendirilmesi durumunda cezanın uygulanmamasını öngören kanun maddesi, kadınların uzun mücadeleleri sonucunda 2005 yılında TCK’dan çıkartılmıştı.
Ayrıca, aynı AKP’liler çocuk evliliklerinde de istismar suçunu azmettiren veya yardım edenler hakkındaki kamu davasının düşürülmesi veya cezanın uygulanmamasını istiyor. Boşanmayı zorlaştıran, doğum kontrolü, kürtajı tarihe karıştıran erkek egemen gerici iktidar sahipleri şimdi de tecavüzcüleri ödüllendiriyor! Dün Ensar Vakfı’nı aklamaya çalışan milletvekilleri bugün tecavüzü teşvik etmektedirler.
Meclis’te dünkü açık oylamada yeterli oy sayısına ulaşılamadığı için önergenin tekrar oylanacağı söyleniyor. Biz kadınlar mücadele ederek kazandığımız hakların yıllarca geriye götürülmesine sessiz kalmayacağız! T.C.avüz devleti istemiyoruz!
Avrupa: Faşizme doğru adımlar
Epeyden beri, 2008 derin dünya ekonomik krizinin ardından dünyanın pek çok ülkesinde, bu arada Avrupa’da da hükümetlerin giderek baskıcı, rejimlerin de Bonapartist karakter kazanmaya başladığını söylüyoruz. Bonapartizm kulağa yabancı bir sözcük olarak geliyor, ama bu tanımı rejimleri faşizmden ayırmak amacıyla kullanmak zorundayız. Marksist usta Nahuel Moreno, Bonapartizmi faşizmden önceki son durak olarak tanımlar. Her ikisi de diktatörlük rejimidir ve büyük patronların bekasına hizmet eder; ama faşizmi Bonapartizmden ayıran en önemli unsurlardan birisi, aşırı milliyetçi, ırkçı, lümpen ve sefil kitleleri silahlandırıp işçilerin, emekçilerin, sosyalistlerin ve demokratların üzerine saldırtmasıdır.
İktidarın karnesi zayıflarla dolu! Pekiyi, sol neden alternatif değil? Çözüm için çuvaldızı kendimize batıralım!
Erdoğan 7 Haziran seçim sonuçlarını, koalisyon hükümetleri siyasi-ekonomik istikrarı bozar, yeniden kriz günleri geri gelir, diyerek reddetmişti. Bunun üzerine seçimler tekrarlandı. Neticede 1 Kasım seçim sonuçları Erdoğan’a, istediği tek başına iktidar olma imkânını bir kez daha verdi. Pekiyi, istikrar? İstikrar bir daha ne zaman geri geleceği bilinmez şekilde gitti. Bugünlerde Erdoğan, “OHAL neden kalksın?” demekle meşgul. Her şey yüzde yüz kontrol altında değilmiş! 5110 gündür iktidar olan söylüyor bunu! Eskiden 5000 günde insanlar emekli bile olabiliyordu. Anlaşılan emekli olmaya yeten 5000 gün, istikrar sağlamaya yetmiyor.
Donald Trump suikaste uğrar mı?
Trump iktidarının, büyük burjuvazinin basit bir icra komitesi olarak çalışmayacağı açık. Zira bu iktidarın sermayenin tekelleşmiş kesimlerinin ihtiyaçlarından farklılaşan bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik gündemleri var. Bu gerçek, Trump’ın sermaye birikiminin istikrarı için mücadele edecek olan bir işçi düşmanı olduğunu değiştirmiyor. Ancak bu gerçek, Trump’ın programının taşıdığı çelişkiler neticesiyle ne denli kırılgan olabileceğini ve ne derecelerde patlamalı süreçlere yol açabileceğini gösteriyor.
Trump’ın Demir Ökçe’si üzerine dört tez
1.) Seçim sonuçları kapitalizmin krizinin derinliğine ve burjuvazinin önderlik krizine işaret etmektedir.
Libération des députés du HDP placés en garde à vue ! Lutte unie contre la politique répressive du régime du Erdogan !
Un nouveau seuil est franchi dans la mise en œuvre du projet présidentiel d’Erdogan : selon la déclaration du ministère de l’intérieur, des mandats d’amener ont été émis contre treize députés du Parti démocratique des peuples (HDP). Onze députés du HDP parmi lesquels figurent Selahattin Demirtaş et Figen Yüksekdağ, les co-présidents du HDP, ont été placés en garde à vue et une opération policière a été réalisée au siège du HDP.
L’opération policière contre les députés du HDP constitue la suite de la politique répressive du gouvernement. A travers des décrets publiés il y a quelques jours, dix mille personnes dont des centaines de membres de la Confédération des syndicats des travailleurs du secteur public (KESK) ont été visées par la purge, une quinzaine de médias d’opposition a été fermée, le siège du journal Cumhuriyet (République) a fait l’objet d’une opération policière sous motif de « soutien aux organisations terroristes tel que le PKK (Parti ouvrier de Kurdistan) et FETO (Organisation terroriste guléniste) » , les co-présidents de la municipalité de Diyarbakır ont été arrêtés et un administrateur a été nommé à leur place. D’autre part, le palais présidentiel poursuit sa politique extérieure dangereuse et aventuriste qui peut causer l’entrée en guerre de la Turquie en Syrie et en Irak et qui plonge le pays dans un climat de guerre.
Il y a quelques jours, le premier ministre Binali Yildirim a clairement exprimé l’objectif de cette politique : « Si un régime présidentiel n’est pas instauré, la Turquie courra un risque de division ». Cette politique qui, avant les élections législatives du 7 juin 2015, s’est concrétisée par la menace « donnez-nous 400 députés et vivez sereinement ! », a été mise en œuvre par un coup du palais présidentiel contre le système politique du pays, après que les résultats des élections ont brisé le rêve de régime présidentiel. En conséquence de cette politique mise en œuvre avec le mot d’ordre « le régime présidentiel ou le chaos », nous vivons, depuis les élections du 7 juin, la période la plus sombre, sanglante et répressive de l’histoire du pays. La principale cause de cette répression est la volonté du clique politique dirigé par Erdogan de conserver le pouvoir à tout prix et d’éliminer tous ses opposants politiques.
Le projet présidentiel réactionnaire et répressif d’Erdogan et sa politique répressive d’exploitation ne sont pas une fatalité pour la classe ouvrière de Turquie. Auparavant, Erdogan et le gouvernement d’AKP ont failli s’effondrer à plusieurs reprises, mais chaque fois ils ont survécu à ces crises politiques parce qu’il n’existait aucune puissante alternative politique pour les travailleurs et les peuples opprimés. A présent, face au gouvernement qui n’hésite pas à plonger le pays dans la catastrophe au nom de ses propres ambitions politiques et qui intensifie la répression et l’exploitation de jour en jour, il faut repousser ces attaques politiques et construire immédiatement une lutte unie pour la rupture totale avec le régime répressif et le capitalisme, à travers un front unique composé de toutes les organisations politiques, syndicales, démocratiques de masse représentant les travailleurs et les peuples opprimés.
Freedom for all detained HDP deputies! Unified struggle against the repression of the Palace regime!
One more threshold has now been overcome to put Erdoğan’s presidency project in practice; according to the statement of the Ministry of the Interior, 13 People’s Democratic Party (HDP) deputies were sought for detention. 11 deputies including Selahattin Demirtaş and Figen Yüksekdağ, the co-chairs of the party, were detained and the party’s main office was raided by police forces. This operation against HDP deputies stands as continuation of the oppression of the regime that has been increasing by the day.
Following the government decrees that were passed a few days ago, ten thousand public servants including hundreds of KESK (Confederation of Public Workers’ Union) members were purged; approximately 15 oppositional media outlets were shut down; Cumhuriyet newspaper was raided due to its alleged “support to the terrorist organizations PKK/FETÖ; co-majors of Diyarbakır were arrested and were replaced by government-appointed custodians. At the same time, palace regime continues to move forward with its adventurous and dangerous foreign policy in Syria and Iraq that could potentially led the country to war as well as clouding the country with an atmosphere of war.
The Prime Minister Binali Yıldırım had clearly stated the purpose of these political moves: “If the presidency system is not established, the country runs the risk of being divided.” These politics have first been made salient in Erdoğan’s threats of “give me 400 deputies to save yourselves” prior to the June 7 elections. When the election results proved not to be in favor of the dreams of presidency, these politics were put in execution through a Palace coup against the political scene in the country. Since the June 7 elections, we have been witnessing one of the darkest, bloodiest, and oppressive moments in the history of Turkey due to these politics of “presidential system or chaos.” The fundamental reason behind this oppression is the desire of political clique under Erdoğan’s leadership to remain in power at whatever cost and their willingness to eliminate all political opposition in order to be able to do so.
Erdoğan’s reactionary and repressive project of presidency as well as the politics of oppression and exploitation that accompany it is not an inevitable faith for the working class and oppressed peoples of Turkey. While Erdoğan and the AKP power have come to the brink of total political failures many times in the past, they were able to survive these crises due to the lack of a strong political alternative that is representative of the working class and oppressed peoples. Against the increasing oppression and exploitation and against this political power that clearly doesn’t hesitate to lead the country to catastrophic ends to fulfill its own political desires, what needs to be done is an immediate construction of a unified struggle formed by all political institutions, labor unions, and democratic mass organizations that represent the working class and oppressed populations that could repel these attacks in order to get to an ultimate break from this regime of repression and capitalism.
Gözaltındaki HDP milletvekilleri derhal serbest bırakılsın! Saray rejiminin baskılarına karşı birleşik mücadele!
Erdoğan’ın başkanlık projesine hayata geçirebilmek için bir eşik daha aşıldı ve İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre 13 HDP milletvekili hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Aralarında HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu 11 HDP milletvekili gözaltına alındı ve HDP Genel Merkezi’ne polis baskını yapıldı.
HDP’li milletvekillerine yapılan operasyon, rejimin son günlerde azgınlaşan baskısının bir devamı niteliğinde. Birkaç gün önce çıkartılan yeni kanun hükmünde kararnamelerle, aralarında KESK’e üye yüzlerce kamu çalışanının da olduğu 10 bin kişi kamudan tasfiye edildi, yaklaşık 15 muhalif yayın organı kapatıldı, Cumhuriyet gazetesine “PKK/FETÖ terör örgütlerine destek verdiği” gerekçesiyle baskın yapıldı, Diyarbakır Belediyesi eş başkanları tutuklandı ve belediyeye kayyum atandı. Aynı zamanda Saray rejimi, Suriye ve Irak’ta, Türkiye’yi bir savaşa sokabilecek tehlikeli ve maceracı dış politikasına devam etmekte, ülkeyi bir savaş atmosferine sokmakta.
Bütün bu politikaların amacı Başbakan Binali Yıldırım tarafından da geçtiğimiz günlerde açıkça ifade edildi: “Başkanlık gelmezse Türkiye’nin bölünme riski var.” 7 Haziran seçimi öncesinde “400 milletvekili verin, kurtulun!” tehdidinde somutlanan bu politika, seçim sonuçlarının başkanlık hayallerini hüsrana uğratmasıyla, ülke siyasetine dönük gerçekleştirilen Saray darbesiyle uygulamaya geçirildi. “Ya Başkanlık ya kaos” şiarıyla hayata geçirilen bu politika sonucunda 7 Haziran seçimlerinden bu yana, ülke tarihinin en karanlık, en kanlı, en baskıcı dönemlerinden birini yaşamaktayız. Bu baskının arkasındaki temel neden, Erdoğan liderliğindeki siyasi kliğin, her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmesi ve bunun için tüm siyasal muhalefetin ortadan kaldırılmasıdır.
Erdoğan’ın gerici ve baskıcı başkanlık projesi ve bugün gemi azıya almış baskı ve sömürü politikaları, Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halkları için asla kaçınılmaz bir kader değildir. Erdoğan ve AKP iktidarı daha önce birçok kez politik iflasın eşiğine gelmiş, karşısında emekçiler ve ezilen halkları temsil eden güçlü bir siyasi alternatif bulunmadığı için bu krizlerden hayatta kalarak çıkabilmiştir. Şimdi, baskı ve sömürünün her geçen yoğunlaştığı ve kendi siyasi ikballeri adına ülkeyi bir felakete sürüklemekten çekinmeyen siyasi iktidar karşısında; emekçileri ve ezilen halkları temsil eden tüm siyasi kurumların, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin oluşturacağı bir birleşik cepheyle bu saldırıların püskürtülmesi, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş için daha fazla vakit kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesi gerekmektedir.
Musul operasyonu, emperyalizm ve IŞİD
Şubat ayından beri planlanan Musul’u IŞİD’den geri alma operasyonu, 17 Ekim’de kuzeyden Peşmerge birliklerinin, güneyden Irak ordusuna bağlı güçlerin ilerlemesiyle başladı. Şu ana dek operasyon Musul kırsalında çeşitli köylerin alınmasıyla ilerlerken, yaklaşık 1 buçuk milyon kişinin yaşadığı şehirden IŞİD’in tamamen çıkarılmasının aylar süreceği tahmin ediliyor. ABD tarafından hazırlanan ve sınırları çizilen operasyon çerçevesinde, ABD, Büyük Britanya, Fransa, Almanya ve Avustralya’ya bağlı “özel kuvvetler”, yerel güçlere askeri destek sunmak için bölgede bulunuyor. Operasyona dahil edilmeyen Türkiye ise, bölgedeki nüfuzunu koruyabilmek ve bölgenin yeniden şekillendirilmesinde söz sahibi olabilmek için, mezhepçi ve yayılmacı bir politika temelinde var gücüyle operasyonun içerisinde yer almaya çalışıyor.
Musul “özgürleştiriliyor” mu?
IŞİD Musul’u 2014 Haziran’ında yaklaşık 2000 kişilik bir kuvvetle ele geçirmiş, şehri kontrolü altında tutan 25 bin kişilik Irak ordusu, kurşun atmadan teslim olmuş veya kaçmıştı. Irak’ın ikinci büyük kenti olan ve 2 milyon kişinin yaşadığı Musul’da, IŞİD’in kontrolü ardından Ezidiler, Hıristiyanlar, Kürtler ve Şiiler şehri terk etmiş, IŞİD aşırı gerici, totaliter yönetimini bu bölgede de uygulamaya başlamıştı. Dolayısıyla, karşıdevrimci ve aşırı gerici bir örgüt olarak IŞİD’in geriletilmesi ve temizlenmesi, bölge halkları açısından şüphesiz büyük bir önem taşımakta. Bununla birlikte, bunun “nasıl hayata geçirildiği” de en az bu gelişme kadar önemli. Musul’u IŞİD’den kurtarma operasyonunu yönetenler ve uygulayanların, IŞİD’in ortaya çıkıp böylesine güçlü bir örgüt haline gelmesinin esas sorumluları olduğunu unutmamak gerekiyor. IŞİD’in öncülü olan örgütler, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte, 2003’ten itibaren ortaya çıkmış ve El Kaide’nin Irak kolu olarak örgütlenmişlerdi. ABD’nin Baas rejimini tasfiye adına, ülke yönetimini Şii ve Kürt güçlere devredip Sünnileri dışlayıcı bir politika uygulaması, Sünni bölgelerdeki direniş hareketlerini büyük bir barbarlıkla ezme girişimleri, Sünni kitlelerin radikalleşmesinin ve El Kaide’nin güçlenmesinin zeminini oluşturmuştu. ABD’nin Irak’ı işgali sonucunda 1 milyondan fazla Iraklı hayatını kaybetmiş, milyonlarca kişi yerinden olmuş, ülkenin altyapısı çökertilmiş ve ülke tarihinde görülmemiş bir mezhep düşmanlığı kışkırtılmıştı. Bugün aynı ABD, “kullanışlı kötü” IŞİD’in bölgeden temizlenmesi operasyonlarının mimarlığını yapmaktadır! Başta IŞİD olmak üzere bölgedeki gerici, karşıdevrimci güçlerin temizlenmesinin, mezhep düşmanlığının sonlandırılmasının ön koşulu, emperyalizmin kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yıkıma uğratan politikalarına son verilmesi, “baş Şeytan’ın” bölgeden tamamen çıkarılmasıdır.
IŞİD’in güçlenmesindeki bir diğer temel etken, bölge ülkelerinin kendi nüfuzlarını artırmak için uyguladıkları mezhepçi politikalar. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri ve Türkiye gerici Sünni örgütleri desteklerken, İran radikal Şii örgütlere arka çıkmakta ve bu ülkeler sistematik olarak halklar arasında mezhepsel düşmanlığı kışkırtmaktalar. ABD ve İran’ın güdümündeki yolsuzluğa batmış, kukla Irak hükümeti de bu çerçevede, uyguladığı mezhepçi politikalarla ülkede İslamcı radikalizmin gelişmesine çanak tutmakta. Saddam döneminde Şiilerin ve Kürtlerin yaşadığı baskı ve ayrımcılık, bu kez Şii ağırlıklı Irak hükümetleri döneminde Sünnilere karşı uygulanmakta. Bu dönemde devlet bürokrasisi ve Irak ordusu Sünnilerden temizlenmiş, Bağdat’ın Sünni mahalleleri tasfiye edilmiş ve son olarak, IŞİD’in kontrolündeki Anbar vilayetini geri almak için yapılan operasyonlarda radikal dinci Şii milisler sivillere dönük olarak katliamlar gerçekleştirmiştir. IŞİD’in ve radikal İslamcıların güçlenmesinin bir diğer sorumlusu olan Esad rejimi, Mart 2011’de rejime karşı halk isyanı başladıktan sonra, hapishanelerindeki binden fazla radikal İslamcıyı serbest bırakmış, bugüne kadar IŞİD’le ciddiye alınabilir herhangi bir çatışmaya girmemiş, IŞİD’le petrol ticareti gerçekleştirmiştir.
Şimdi bu pek “demokrat ve ilerici” güçlerin Musul’u kurtarma operasyonu sırasında yüz binlerce kişinin şehri terk etmek zorunda kalacağı ve yeni bir mülteci dalgasının oluşacağı öngörülmekte. Küresel ve bölgesel güçlerin, gerici örgütlerin yıkım politikalarının bedeli bir kez daha bölge halklarına ödetilmekte.
Erdoğan’ın Musul hevesi ve “Misak-ı Milli hatırlatması”
Saray rejimi Ortadoğu’da dış politikasının tamamen iflas etmesinin ardından, bir süredir, politikasında bazı değişikliklere giderek bölgede yeniden inisiyatif kazanma çabasında. Önce, aleyhine söylenen bütün sözler yutularak Putin ile yeniden dost olundu. Ardından, Rusya ve ABD’den alınan icazetle Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldı. Bunun karşılığında, artık Esad rejiminin devrilmesinden bahsetmekten vazgeçildi, Halep’teki bombardımanlar karşısında sessiz kalmak kabul edildi. Rejimin temel önceliği, YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde ilerleyişinin durdurulması, mümkünse geriletilmesi ve mezhepçi, yayılmacı bir söylemle bölgede kaybedilen inisiyatifi umutsuzca geri kazanma çabasına dönüşmüş durumda. Erdoğan şimdi, “ne derlerse desinler” El Bab’a ilerlemekten, ardından Menbic ve Rakka’ya yönelmekten, “ne pahasına olursa olsun” Musul’da sahada ve masada olmaktan, Afrin’i YPG’den temizlemekten ve Sincar’a müdahale etmekten bahsediyor. Bir yandan kimsenin bir karış toprağında gözümüz olmadığı ifade edilirken, hemen ardından tarihsel geçmişimiz ve Misak-ı Milli hatırlatmaları yapılarak, şizofreni ve sinizme teslim olmamız bekleniyor. Irak Başbakanı’nın zat-ı devletlerinin “kıratında, kalitesinde olmadığı” ve muhatap alınmadığı söylenirken, o sırada hükümet temsilcileri Bağdat hükümetiyle Musul operasyonlarının ayrıntılarını görüşüyor ve böylelikle söylem ve gerçeklik arasında kalan son bağlara karşı kanlı ve kirli bir hücum gerçekleştiriliyor…
Bu milliyetçi, yayılmacı, mezhepçi açıklamaların gerçekçi bir planlamanın ifadesinden ziyade içeride ve dışarıda yaratılan savaş atmosferinin gerekli ve tamamlayıcı dekoru olduğu bilinmekle birlikte, Saray rejiminin girdiği yol, Türkiye ve bölge emekçi halklarını çok ciddi bir biçimde tehdit eden savaş riskleri doğurmakta. Ne Türkiye ne de bölge emekçi halklarının Saray rejiminin yayılmacı, milliyetçi ve mezhepçi müdahalelerinden çıkarı bulunmakta. Bu nedenle Saray rejiminin Suriye ve Irak’taki operasyonları derhal durdurulmalı, içeride Kürtlere dönük savaş politikaları son bulmalıdır. Bir yandan son sürat Batı karşıtı bir demagoji yaygınlaştırılırken, gerçekte NATO’nun sadık bir üyesi olan Türkiye NATO’dan çıkmalı ve NATO üsleri kapatılmalıdır.
IŞİD’in ve radikal İslamcı akımların bölgeden gerçek anlamda temizlenmesi, karmaşık ve iç içe geçmiş pek çok dinamiğin, bölgenin emekçi halkları lehine çözülmesine bağlı bir problem. Bu konuda kestirme bir çözüm ufukta görünmüyor. Halkların cellatlarından çözüm beklemenin sol ve devrimci politika ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı ise, oldukça açık. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci süreci, bölge halklarının mezhep ve etnik farklılıkları aşarak demokratik ve sosyal talepleri için nasıl seferber olabildiğini, kendi kaderlerini kendilerinin demokratik bir biçimde tayin edebileceklerini bütün dünyaya gösterdi. Bölgenin emperyalizmden, gerici ve baskıcı hükümetlerden, radikal İslamcı akımlardan kurtarılması ancak bu yolun takip edilmesiyle mümkün olabilir.
Şort giymenin cezası belli oldu!
Şort giyerek belediye otobüsüne binen Ayşegül Terzi’nin yüzüne tekme atan Abdullah Çakıroğlu, 9 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı davanın 26 Ekim’de görülen ilk duruşmasında tahliye edildi.
Ayşegül Terzi’nin şikayetçi olduğu saldırgan Abdullah Çakıroğlu gözaltına alınmasının ardından serbest bırakılmış, kadın örgütlerinden ve siyasi partilerden gelen tepkiler üzerine yeniden gözaltına alınmıştı. Saldırgan Abdullah Çakıroğlu, “Sen şeytansın, yaşamaya hakkın yok” diyerek kendini savunmuş, gözaltına alındığı sırada dahi yaptığından gurur duyar biçimde gülerek bu eylemi İslam Hukuku için yerine getirdiğini söyledi. Saldırgan hakkında “İnanç düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”, “Kasten yaralama” ve “Hakaret” suçlarından toplamda 2 yıldan 9 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
AKP tipi istikrar: İşsizlik rakamları artmaya devam ediyor!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 19 Eylül 2016’da Haziran 2016 dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarını açıkladı. TÜİK verilerine göre işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre 0.6 puan artarak yüzde 10.2’ye; toplam işsiz sayısı ise 3 milyon 127 bine yükseldi. Bu sayının 1 milyon 909 bini erkek iken 1 milyon 218 binini kadın işsizler oluşturuyor. Kadın işsizliği ise 2014’te yüzde 10.9, 2015’te yüzde 11.6 ve son verilere göre 2016’da yüzde 12.4 ile istikrarlı artışını sürdürmekte. Tarım dışı genç kadın işsizliği ise yüzde 28.7 ile en yüksek işsizlik oranını oluşturmakta.
Interview avec des dirigeants du Parti de la Démocratie Ouvrière (IDP) de la Turquie : “Il faut arrêter les politiques répressives d’Erdogan”
Le gouvernement d’Erdogan a utilisé l’échec du coup d’état du 15 juillet pour décréter l’état d’urgence et pour approfondir sa répression, aussi sur le peuple turc et ses travailleurs que sur le peuple. Tout de suite, il est militairement rentré en Syrie. Où va la Turquie ? Sur ces questions nous parlons avec Murat Yakin et Atakan Çiftçi, dirigeants de la section turque de l’UIT-QI (Union Internationale des Travailleurs-Quatrième Internationale).
1) Comment IDP voit-il la situation politique de la Turquie après la tentative ratée du coup ? La crise politique a été-elle surpassée?
D’abord, la première chose que la tentative du coup d’État a démasqué est le mensonge du mythe que, dans une Turquie intégrée dans le capitalisme européen et mondial, l’ère de coups d’état était déjà fermée. La deuxième réalité qui est restée claire ‘est que la Turquie vit depuis longtemps une crise du régime politique. Malgré le fait que les putschistes ont été vaincus, ils ont réussi à livrer, avec violence, le message de son leader, de Fettulah Gulen, au destinataire : le Président du pays, Tayyip Erdogan.
Erdogan, bien qu’il utilise la nouvelle période de post-coup comme un bon outil pour ses fins présidentielles, dans la nuit du 15 juillet a été sur le point d’être exécuté de part des putschistes, et contrairement a ce que semble, il est entré dans la nouvelle période beaucoup plus affaibli.
Dans les secteurs bourgeois turcs hégémoniques, la situation créé après le 15 juillet (15J) a donné lieu à de vives inquiétudes. En particulier, la tension entre Ankara et les États-Unis et l’UE. Également, la crise du régime n’est pas fermée et le problème kurde peut assumer un nouveau contexte.
Maintenant des différents secteurs hégémoniques, qui ont pris des positions opposées durant 15J, essaient d’unir ses forces avec le mot d’ordre de la “conciliation nationale” pour pouvoir subsister. Après la tentative putschiste, deux processus ont été mis en place à la fois et encore aucun d’eux n’a pu gagner la suprématie.
D’un côté, Erdogan essaie de renforcer la confiance au système affaibli, en disant “je suis là, ne vous inquiété pas”, et en promettant que s’il est appuyé le régime survivrait sans problèmes. D’un autre côté, le leader de l’adversaire Parti Républicain du Peuple (CHP), Kemal Kiliçdaroglu, subit une importante pression pour participer à la conciliation nationale. Dès lors, on comprend que la bourgeoisie cherche un gouvernement de coalition avec AKP, CHP et MHP (Parti du Mouvement Nationaliste, parti pro-fasciste).
2) Quelle est la relation actuellement d’Erdogan avec les États-Unis et l’UE ?
L’ “Occident” n’aime pas Erdogan. Après le coup personne ne l’a appelé pour lui offrir son soutien, parce que ses politiques pragmatiques et spontanées sont devenus un casse-tête pour l’impérialisme. Cependant, il faut prendre avec beaucoup de prudence les opinions sur que la Turquie va rompre le bloc occidental pour s’approcher à l’axe russe – chinois.
Telle rupture est très difficile. Ou plutôt, pour qu’une rupture de telle envergure arrive, il devra y avoir des conflits internes très violents – peut-être jusqu’à une guerre civile – au sein de la même bourgeoisie, avec la participation de différents secteurs de la population. Erdogan veut profiter les différences dans le champ impérialiste pour améliorer sa marge de manœuvre dans ses relations avec l’Occident.
3) Comment il faut interpréter le tour vers la Russie et Poutine et la surprenante reconnaissance du rôle de Bachar el-Assad dans la transition en Syrie?
Les améliorations des relations de la Turquie avec la Russie et l’Iran, même avec la Syrie avec laquelle a failli entamer une guerre militaire, ce sont des produits de la recherche mentionnée ci-dessus. L’actuelle intervention de l’armée turque en Syrie (Yerablus) ne trompe personne. Cette intervention peut traîner la Turquie dans une guerre pas seulement avec ISIS et les Kurdes, mais aussi avec le régime syrien, ce qui peut finir avec le pouvoir d’Erdogan. Avec cette intervention militaire, le président est maintenant plus susceptible au contrôle de l’impérialisme.
4) Quelles sont les conséquences de l’état d’urgence d’Erdogan ?
Si les mobilisations des masses auraient vaincu la tentative de coup d’état, aujourd’hui la Turquie serait dans un processus de démocratisation. Mais tel n’a pas été le cas parce que la tentative a été dissoute à cause des batailles et des intrigues dans le sein des organismes étatiques (police, armée) et avec l’intervention de l’appareil de l’AKP, dans les rues, à côté des éléments des services policiers fidèles au gouvernement.
Après la tentative putschiste, dans le secteur public ont été victimes de licenciement 76.597 personnes, desquelles 40.029 ont été arrêtés, et 20.355 emprisonnés. La vague d’arrêts s’étend aussi aux syndicalistes, les socialistes et les adversaires kurdes. C’est pour cela qu’Erdogan utilise l’état d’urgence.
Erdogan pense que le meilleur moment est arrivé pour pour exclure de la vie politique le HDP (le Parti de Démocratie du Peuple, pro-kurde) et restructurer l’État en vertu d’une inimité contre le peuple kurde et la classe travailleuse.
Il a compris le vide politique créé après 15J. Avec des mouvements rapides et continues a recherché le remplir pour son bénéfice, en affaiblissant ses adversaires faibles et confus. Par ailleurs, pour gagner la confiance des secteurs bourgeois, il prépare un paquet d’attaque néolibérale sans précédents contre les travailleurs. Il essaiera d’enlever toutes les conquêtes économiques et sociales qui existent encore.
5) Quelle posture a pris l’opposition kemaliste du CHP ? Avec quelle posture est allé IDP à l’acte sur la place Taksim que CHP a convoquée ?
CHP a pris position contre le coup et ainsi a eu une opportunité d’assumer un rôle principal dans la démocratisation du pays. Cependant cela semble assez éphémère, puisque d’un côté il se résiste d’assumer les revendications des masses qui ont été mobilisées durant la révolte de Gezi il y a deux ans, et par ailleurs donne l’appui aux plans d’AKP de restructuration de l’État et, de cette forme, perd une légitimité
Après la tentative putschiste, les masses qui ont joué les journées de Gezi en juin 2014, pour la première fois dans deux ans, ont conflué dans la manifestation de Taksim. Et malgré la volonté de la direction de CHP elles se sont montré comme une énorme force sociale, par la liberté et les critiques au régime d’Erdogan. Cependant, cette force n’a pas construit encore sa direction et un programme indépendants capable d’unir les travailleurs turcs et kurdes. C’est handicap le plus important du mouvement ouvrier d’aujourd’hui.
L’IDP a participé à cette manifestation organisée par CHP avec ses propres drapeaux et des consignes, et c’était l’un de peu de partis qui a été mobilisé à gauche de la social-démocratie. Nos consignes ont été : “Non au Coup! Non à l’État d’urgence! Une solution : le Gouvernement ouvrier et populaire!” Nous répartissons des milliers de feuilles et nous avons vendu notre journal. Nous marchons ensemble avec la Confédération des Syndicats Révolutionnaires (DISK) et ensemble avons crié – en plus des consignes mentionnées – : “la Turquie, hors de l’OTAN! Fermeture de la base d’Incirlik!” (*1) et : “Du Travail, du Pain et de la Liberté!”.
Nous participons à la manifestation avec nos consignes, parce que nous pensons qu’aujourd’hui c’est indispensable d’être dans la rue contre les coups, contre le régime répressif, contre l’état d’urgence et participer aux mobilisations des masses avec notre drapeau et programme.
6) Quelle est la politique du HDP ? Il s’est différencié des actions du PKK ?
Dans ce processus, HDP suit sa politique réformiste. Après l’échec du coup, il espérai qu’Erdogan et l’AKP changeaient sa politique de guerre contre les kurdes. Ils ont appelé au gouvernement de reprendre le processus de négociation et lever le régime pénitentiaire d’isolement sur Ocalan, qui affecte depuis plus d’un an et demi. Cependant, après l’échec des élections de 7 du Juin 2015, Erdogan a commencé à construire une nouvelle politique d’alliances et il projette un bloc de pouvoir réactionnaire sur la base de la haine envers le peuple kurde. Il était évident que, bien que le coup n’a pas eu de succès, dans le court terme, Erdogan n’allait pas changer sa politique. De cette façon, après la tentative, Erdogan a appelé aux partis principaux opposants (CHP et MHP2) pour construire une “unité nationale” contre le coup, en excluant le HDP, et il a intensifié la répression sur le HDP et le peuple kurde.
En fait, le HDP avait obtenu un grand succès électoral le 7 juin 2015 avec 13 % des votes en créant une espoir à l’intérieur des masses, au-delà du peuple kurde qu’ils veulent freiner politiques antidémocratiques et anti-ouvrières d’Erdogan. Cependant, devant à la reprise de la guerre sale contre le peuple kurde, après ces élections, le HDP le n’a pas essayé de mobiliser les masses contre la politique de la guerre d’Erdogan et il n’a pas pu se séparer des actes armés du PKK. Ainsi, HDP est resté paralysé sous la pression des répressives politiques du gouvernement et aussi par la politique de la lutte armée du PKK qu’a facilitée le criminalisation et l’isolement de HDP. Dans ce scenario, les actions terroristes du PKK et les réformistes politiques de HDP ont affaibli la lutte du peuple kurde et ont compliqué l’unité des travailleurs turcs et kurdes.
7) Quelle réaction y a-t-il entre les travailleurs ? Quelle attitude ont-ils assumé les syndicats ?
Les politiques répressives du gouvernement affectent aussi le mouvement ouvrier. Après la déclaration de l’état d’urgence, l’État intervient aux grèves et des actions de résistance des travailleurs pour les écraser. Cependant, malgré l’intensification de la répression, de la résistance et de luttes ouvrières elles continuent encore, bien qu’elles soient partielles et isolées. Le secteur le plus affecté de la répression est celui-là des employés publics et de l’éducation. Le gouvernement attaque les travailleurs publics avec l’excuse de qu’ils expulsent les putschistes du secteur public. En fait, le gouvernement, en mettant la tentative à profit un putschiste, essaie d’éliminer les conquêtes des travailleurs publics et de jeter les travailleurs opposants de la gauche et du mouvement kurde. Spécialement criminalise le syndicat progressiste (La Confédération du Travailleurs Publics – KESK) malgré le fait que le syndicat n’a eu rien à voir des putschistes.
Les syndicats principaux de la gauche comme DISK (La Confédération des Syndicats Révolutionnaires) et KESK ont répudié le coup et les répressives politiques du gouvernement qui a déclaré un état d’urgence par trois mois. Cependant, le problème principal consiste en ce que la bureaucratie syndicale n’a pas mobilisé sa base contre le coup et contre la répression du gouvernement. Quelques jours après le coup, les syndicats gauchistes et le HDP, ont constitué une plate-forme dénommée “Unité de Forces par le Travail et la Démocratie” contre le coup et l’état d’urgence. Il est certain que la construction de ce type d’unité d’action est positive pour défendre les droits économiques et démocratiques des travailleurs en ce moment. Mais la bureaucratie syndicale et la direction du HDP n’ont pas de perspective et de volonté de mobiliser les travailleurs et le peuple kurde contre la répression gouvernementale. Par cela, la plate-forme unitaire ne donne pas encore de pas pour mobiliser réellement. La bureaucratie syndicale et le HDP l’instrumentalisent pour ses manœuvres politiques.
8) Quelles consignes lève IDP ?
Comme IDP, depuis le premier moment, nous avons été contre le coup sans donner aucun appui au gouvernement et Erdogan. Un coup heureux aurait les dernières conquêtes démocratiques et économiques du peuple travailleur. Et maintenant notre point de vue est d’arrêter politiques répressives et anti-ouvrières du gouvernement. Erdogan instrumentalise la tentative pour attaquer les travailleurs et le peuple kurde. À travers de la loi de l’état d’urgence, le gouvernement écarte le parlement et met en place ses politiques répressives et anti-ouvrières avec les décrets-loi. Par cela, abroger l’état d’urgence est l’une des tâches les plus importantes aujourd’hui. Aussi, lutter contre la guerre et la répression sur le peuple kurde est essentielle. Sans pouvoir battre les politiques de guerre du gouvernement, sans défendre les principales démocratiques et sans unifier les travailleurs turcs et kurdes ne seront pas possibles. Par ailleurs, lutter contre l’intervention militaire de l’État turc en Syrie est très important parce que le gouvernement intervient en Syrie par son politiques expansionnistes et anti-kurde. Un autre axe important est de démasquer le discours anti-yankees du gouvernement qui a commencé utiliser après l’attentat du coup pour consolider ses bases, en marquant qui les États-Unis a appuyé le coup contre Erdogan et le gouvernement d’AKP. Mais c’est une hypocrisie totale puisque d’un côté le gouvernement utilise ce discours dans la politique interne, et par l’autre il suit toute sa collaboration avec l’impérialisme. Contre les politiques hypocrites du gouvernement nous défendons la rupture définitive avec l’impérialisme, en commençant pour sortir de l’OTAN et pour fermer ses bases en Turquie.
Pour accomplir ces tâches gigantesques, il faut construire un front unique des syndicats, du mouvement socialiste et du HDP. Ce front ne doit pas être un instrument pour les politiques réformistes et les nécessités par le court terme de la bureaucratie syndicale et la direction du HDP, mais un outil pour mobiliser les masses contre politiques anti-ouvrières, antidémocratiques, expansionnistes. Par cela, nous exigeons que la Plate-forme unitaire soit restructurée et il soit réorientée sur cet axe.
(1) Une base militaire yankee en Turquie
Seçim süreci sona ererken: ABD devrime gebedir!
Kasım 2016
2016 ABD seçimlerini, kendinden öncekilerden ayıran belli başlı özellikleri var. Bunlardan ilki hiç şüphe yok ki, Cumhuriyetçi Parti (CP) adayı Trump ile Demokratik Parti (DP) adayı Clinton’ın argümanlarının biçim olarak, iktidarı ve zenginliği tekelinde bulunduran %1’lik kesime dönük hissedilen öfkenin boyutlarını hesaba katması.
Jemna contre l’Etat : pour qui sonne le glas ?
Le lendemain de la vente aux enchères de la récolte de l’oasis de Jemna, un journal de la place, (Essabeh : Le Matin) connu pour ses soubresauts de lèche bottes, publie dans sa manchette en première page : « A Jemna, la suprématie de l’Etat se vend aux enchères ! »
La campagne médiatique sur le conflit de Jemna fait rage. Jamais depuis 2011 en Tunisie une pareille campagne n’a été aussi vile mais aussi expressive sur « la presse des égouts » qui roule ouvertement pour les lobbies et la pègre des affaires et leurs valets, les politiques corrompus.
La petite oasis de Jemna (moins de 100 ha avec 10000 palmiers dattiers) est pour l’heure le champ de conflit qui focalise toute l’énergie d’une Révolution sociale outragée par les assauts contre révolutionnaires mais encore debout contre vents et marées…Elle n’est pas la lueur d’espoir de la Révolution mais elle en est un, peut être le plus symbolique et le plus émotif en ce moment. Car c’est par un sursaut révolutionnaire extraordinaire que la palmeraie a inauguré une nouvelle page de son histoire un certain hiver de l’année 2011. Dans le feu de l’action révolutionnaire galopante, les Jemniens ont du coup réalisé leur lien ancestral avec la palmeraie. C’est ici où se sont succédé les générations de damnés de la terre depuis belle lurette…De mémoire d’hommes, il faut remonter au XIXe siècle ou peut être avant pour retrouver les traces des premières usurpations de la terre et de l’eau de l’oasis. Les autorités beylicales ont dû alors ouvrir le bal des usurpations successives et des convoitises qui se sont déchainées à mesure que la nourriture terrestre (Deglet Nour) gagne davantage en valeur marchande sur le marché national et international. Avec la colonisation française, les spéculateurs réalisent la qualité inégalable de Deglet Nour et le profit qu’ils peuvent en tirer par une exploitation intensive. La pieuvre de la colonisation agricole implantée déjà dans le nord du pays, jadis le « grenier de Rome », tendit ses tentacules jusqu’au sud du pays. L’oasis de Jemna comme tant d’autres a fait l’objet de la main mise coloniale tout comme le bassin minier…En 1912 la palmeraie de Jemna est devenue par la force des baïonnettes la propriété d’un colon français. Au terme de la colonisation, l’usurpation change de main. Le nouveau pouvoir dédaigna rendre l’oasis des ancêtres à ceux qui la travaillent. Les paysans ont même tenté de racheter la palmeraie. Ils ont fait une collecte de 400000 dinars mais en vain. Les nouvelles autorités s’emparèrent de la collecte et la terre devint terre domaniale tout comme ses analogues dans diverses régions de Tunisie et dont l’ensemble constitue environ 10% des terres cultivées. Ce nouveau statut dura environ 40 ans (de 1962 à 2004). Pendant ces décennies, la production et la commercialisation des dattes et notamment de Deglet Nour devinrent des secteurs largement lucratifs qui ont fait les grosses fortunes des affairistes. La société étatique qui exploitait la palmeraie de Jemna (STIL) déclara sa faillite. C’est que cette société exerçait également la collecte et la commercialisation du lait. Un certain Hamdi Meddeb, mafieux traitant avec Délice Danone a provoqué la faillite de STIL. Du coup, la route est devenue grande ouverte pour les privés afin de s’emparer des terres domaniales. Jemna est louée à un homme d’affaire moyennant un bail ridicule !
Mais, au grand dam de ce braconnier, la Révolution éclata en 2011et sema la terreur chez les mafieux qui exploitaient les terres domaniales pour deux sous. Plusieurs d’entre eux se sont enfuis délaissant les terres. Les paysans pauvres n’avaient qu’à mettre la main sur ce qui leur revient de droit historique. Dans diverses régions la terre des ancêtres est reconquise par ses propriétaires légitimes. Ce ne fut, hélas, pas pour longtemps dans la plupart des régions. Avec la restauration de l’Etat celui-ci a mené la contre offensive pour rétablir la situation pré révolutionnaire non sans une résistance manifeste des paysans. Mais ce sont les Jemniens qui illustrèrent l’exemple le plus édifiant sur leur façon de recouvrer leurs droits sur la terre et d’organiser la production et la gestion de l’oasis dans le cadre d’une micro économie communale et réellement solidaire pendant cinq ans. De quoi susciter la rage des gouvernements successifs soucieux d’usurper de nouveau la palmeraie par la main droite pour l’offrir par la main gauche à l’un des exploitants mafieux.
L’enjeu décisif s’est donc dessiné d’une manière on ne peut plus limpide. Pour qui sonne le glas ? Pour l’Etat usurpateur ou pour les paysans de Jemna les propriétaires légitimes et historiques de la terre ? Tous le reste n’est que détails, quand bien même certains d’entre eux sont si importants.
Au premier titre, force est de mentionner la mobilisation spectaculaire des Jemniennes et Jemniens pour défendre leur oasis. Plus de deux mille sans compter les enfants ont été au rendez vous pour accueillir la caravane de solidarité en provenance de Tunis. L’ambiance était l’émotion débordante et l’image de ses enfants gais et enthousiastes qui étaient à notre rencontre est inoubliable !
En face la position officielle est palpitante quoiqu’elle essaie de se montrer indéfectible sur le statut de la terre en tant que propriété de l’Etat. Aussi le gouvernement tient il à négocier avec l’Association de la Sauvegarde de l’oasis de Jemna* sur les détails concernant la vente aux enchères de la récolte de cette année, la répartition des revenus et la gestion de la palmeraie à l’avenir, mais en aucune manière la propriété de la terre et de l’eau.
Face à ce véto, la position de l’association est mitigée. Dans le discours les responsables de l’association évoquent l’argument historique et juridique de la propriété communale de l’oasis. Mais sur la table des négociations ils se plient à l’ordre du jour officiel. Reste à vérifier si la position tactique de l’association sera conforme à celle de la masse des paysans. L’avenir proche en décidera.
Bien sûr au tour de cela il y a la position de l’opposition officielle via quelques députés qui tentent de faire les intermédiaires pour cueillir quelques dattes. Mais se seront certainement « les dattes de la colère » !
*L’association désignée par les paysans de Jemna pour gérer les affaires du palmerais. Elle ne compte pas de paysans ni d’ouvrier agricole mais elle s’est montrée à la hauteur de sa tâche.
ABD seçim sonuçları kapitalizmin krizini hafifletmeyecek, derinleştirecek
8 Kasım 2016 tarihinde gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’den Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Parti’den Donald Trump yarışıyorlar. Clinton da Trump da, ABD’nin Soğuk Savaşı döneminde yoğunlaşan anti-komünist demagojiyi aratmayacak şekilde, oldukça sağcı ve işçi düşmanı kampanyalar yürütüyorlar. Geçtiğimiz haftalarda kendi ekonomi politikalarının içeriğini açıklayan adaylar, Amerikan kapitalizminin varlık koşullarını yerine getirmek üzere ellerinden geleni yapacaklarını deklare etmiş oldular. Trump varlıklı sınıflar için alt sınıflardan vergi kesiminin arttırılması gerektiğini söylerken, Clinton bankalara servet aktarımının istikrarını savundu. Bu ifadelerin anlamı, 2008’de patlak veren finans krizinin, adayların iddia ettiklerinin tersine bu seçim sonuçlarıyla birlikte asla aşılamayacağı ve aksine, işçiler aleyhine derinleşeceğidir.
Saldırılar hoşunuza gitmeyebilir: Mırıldanmalara karşı bağırın!
Pek çoğumuzun bildiği üzere, geçtiğimiz haftalarda, Ayşegül Terzi, şort giydiği gerekçesiyle, otobüste saldırıya uğradı. Saldırgan Abdullah Çakıroğlu’nun, “Sen şeytansın, yaşamaya hakkın yok” diyerek Ayşegül Terzi’ye tekme atması karşısında, otobüsteki herkes tepkisiz kaldı. Gözaltına alındığı sırada dahi yaptığından gurur duyar biçimde gülen saldırgan, ifadesinde, bu eylemi İslam Hukuku için yerine getirdiğini söyledi.
Jemna vahası tarım işçileri ve çiftçileri ile uluslararası dayanışma çağrısı
Tunus’ta sürmekte olan devrimci sürecin bir parçası olarak, Jemna vahası tarım işçileri ve çiftçileri, vaha üzerindeki kendi komünal mülkiyetlerinin savunulması adına, işçi sınıfına uluslararası çapta dayanışma eylemlerine geçmesi için çağrıda bulundu.
Bir ihtimal daha var: Birlik, Dayanışma ve Mücadele!
Gazeteler yazdı. Bursa’da geçen hafta 43 yaşındaki Mehmet İmren, iş bulamayınca bunalıma girmiş ve intihar etmiş. Dört çocuk babasıymış Mehmet İmren. Bir ay önce Urfa’dan kalkıp Bursa’ya gelmiş. İş ve ekmek bulabilmek umuduyla! Lakin bulamamış. Umudunu yitirmiş. Çaresizlik içinde, ardında dört evlat bırakarak, kendini asıp, hayatına son vermiş!
Moody’s ve gerçekler
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “alt orta sınıf” seviye olan Baa3’den “yatırım yapılamaz spekülatif” seviye olan Ba1’e düşürdü. Ekonomiyi olumsuz etkileyecek bu bir basamaklık düşüşü nasıl okumak gerekiyor?
Şükür, fıtrat, cemaat, islamofobi, laiklik, sol – 1
1990’lı yılların başıydı. Henüz o dönemde laiklik tartışmaları ülke gündemini işgal etmiyordu. Darbenin ardından burjuvazinin tek gündemi sermayesini daha da büyütmekti. Özal’ın prensleri, hayali ihracat ile servetine servet katıyordu. “Benim memurum işini bilir” devriydi. O zamanlar daha paralel devlet, üst akıl yoktu. Zonguldak madencilerinin grevleri ve kamu emekçilerinin mücadeleleri hükümetleri eski korkularıyla yeniden yüzleştirdi. Devlet açısından düşman hala işçi sınıfı ve soldu.
Türkiye’de o yıllarda mücadele içerisinde olan çoğu devrimci gibi benim de sağ yanımda bir Kemalizm yatıyordu. Üniversite kampüsünde laiklik temalı afişlerimizi indiren Müslüman Gençlik ile süren kavgalarımızdan sadece bizim haberimiz vardı. Toplumun böyle bir kaygısı henüz yoktu. Bizler de toplumu anlamaktan çok uzaktık… Hele dindar kesimleri anlamaya hiç çalışmıyorduk. Kendi faunamızda en iyiyi bildiğimizi düşünerek, kendi yalnızlığımızla avunuyorduk. Şartlar elbet olgunlaşacak ve bu “cahil” ama temiz kalpli halk bir gün bizi anlayacaktı.
Ve 94 yerel seçimleri geldi. Ülke koalisyonlar ve siyasi krizlerden geçiyordu. Yolsuzluk, rüşvet ve çürümüşlük dört bir yanı sarsmıştı. Seçim sonuçlarını okulun kafesinde izliyordum. İstatistikler bir türlü düşmedi ve İslamcılar kazandılar. Şok içerisindeydim, bir hata olmalıydı! Yoksa mollalar mı iktidara geliyordu?
Yozlaşmış burjuva partileri arasından denenmemiş İslamcı bir parti zaferle çıkmıştı. Sadece ben değil, herkes şoktaydı. Bu zafer, Milli Görüş önderliğinde siyasal İslamcıların uzun yürüyüşünün önemli bir adımıydı. Bu zafer bugünkü AKP iktidarının ve onun kontrolündeki çıkar ve dayanışma ağlarının oluşumunu sağladı. Belediyelerden akan kaynaklar partinin ekonomik gücünü pekiştirdi.
Seçim sonuçları her ne kadar bir sürpriz gibi görünse de, burjuva partilerin çürümüşlüğü, yolsuzluk, yoksulluk bu zaferin yolunu açmıştı. Ve biz sosyalistler de geniş toplumsal kesimleri anlamıyorduk. Meseleye İran devriminin travmasından bakıyor, Kemalizm’in ve Stalinizmin pozitivist bakış açısıyla geniş toplumsal kesimlerin fikirlerini göz ardı ediyorduk. Ve işçi sınıfının farklı cemaatlerle kurduğu manevi ve aynı oranda maddi bağı göremediğimiz için seçim sonuçlarından da şoka uğramamız normaldi.
İslamcıların bu zaferi rejim içerisinde de bir infiale neden oldu. “Laiklik elden gidiyor” her yerde yankılanıyordu. Dindar kesimleri anlamaktan uzak, tepeden inme bir laiklik anlayışıyla toplumsal kutuplaşma derinleştirildi. Rejimin, siyasal İslam karşısında mekanik ve despotik bir anlayışla laikliği zorla kabul ettirilmeye çalışılması sonucunda İslami hareket manevra kabiliyetini arttırdı.
Tüm bu tartışmalar işçi sınıfını daha fazla parçalar nitelikteydi. Özellikle solcu ve dindar işçiler arasındaki kutuplaşma çok belirgin hale geldi. Oysa bu tartışmanın işçi sınıfı lehine bir niteliği yoktu. Ve o günden bu yana sınıfsal temellerinden koparılmış, bir laiklik-İslamcılık, gericilik-ilericilik tartışması içerisinde debelenmeye devam ediyoruz. Oysa laikliğin işçi sınıfının yararına olduğunu işçilere anlatacak daha güçlü bir metoda ihtiyacımız var.
Ve ardından 1995 seçimlerinde Refah partisi yüzde 96 oy artışı ile bir zafer daha elde etti. Ama oyları sadece yüzde 21’di!
Bu gergin ortam 28 Şubat 1997’de gerçekleşen ve post modern darbe olarak anılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ile zirvesine ulaştı. “İrticayla Mücadele Eylem Programı” sonucunda başörtüsü yasakları yaygınlaştı. Birçok kişi memurluktan uzaklaştırıldı. Asker ve sivil bürokrasinin politik baskıları İslamcıları bastırmak bir yana meşruiyetlerini arttıran bir işlev gördü. İkna odalarında zorla başörtüsü çıkarılmaya çalışılan öğrenciler sayesinde başörtüsü daha yaygın hale geldi. Milli Görüş önderliğinde İslamcılar geniş emekçi kitlelere seslenebilme olanağını elde ettiler.
Ardından tartışmalar, kavgalar, krizler, koalisyonlar birbirini izledi. Rejim, İslamcıların iktidarda kalmasını istemiyordu. Bu kaosun içerisinden çıktı AKP. Burjuvazinin önderliğine muhafazakâr liberal bir burjuva program ile talipti. Anadolu sermayesinin tam desteğini almıştı. Erbakan’a göre daha ılımlıydı. Batıya dönmüştü yüzünü. Ve 2002 seçimlerinde oyların yüzde 34,28’ini alarak birinci parti seçildi.
AKP bu seçim başarısını, başta Gülenciler olmak üzere çeşitli İslamcı cemaatlerin, liberallerin ve Anadolu sermayesinin ortak koalisyonu ile elde etti. İktidarı boyunca hep tartışılır pozisyonda da olsa burjuvazinin önderlik krizini çözdü. Kısmi ekonomik başarılar ve güçlü ekonomik dayanışma ağları ile işçi sınıfını ve yoksulları bayrağı altında daha güçlü toparladı. Bu güçlü koalisyon Gezi ayaklanmasının ardından dağıldı. Gezi’nin ardından hükümetin dikişleri bir daha hiç tutmadı.
Dönem dönem güçlü şekilde açığa çıkan laiklik tartışmaları, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bir kez daha gündeme geldi. Bunun temel nedeni, Saray rejiminin OHAL koşullarından güç alarak, kanun hükmünde kararnamelerle kör topal da olsa varolan laiklik ilkesini tartıştıracak kararlar alması. Bugün bir şeriat isteğinden çok, İslamcı bir popülizmle laiklik delik deşik edilmiş durumda. Dinsel doğmalar her gün daha fazla sosyal hayata sokulmakta. Bu gerici dalgayı püskürtmemiz gerektiği aşikâr. Peki, ama nasıl?
Türkiye’de bir şeriat riski güncel olarak var mı? İslam karşıtlığına düşmeden dindar işçileri programımızın bayrağı altında nasıl toparlayacağız? İşçi sınıfı içerisinde neden ve nasıl laikliği savunacağız? Fıtrat kültürü, cemaatler sınıf mücadelesinin neden düşmanıdır? İslamofobi Türkiye’de de var mı? Tartışmaya yazının ikinci bölümünde devam edeceğiz.
Aslı için duvar yazısı denemesi
“Bu gece kentin bütün kadınları ağlamış. Kara gözlükler, çınlayan kahkahalar, rujlu gülümsemeler… Hiçbiri gizlemiyor gözyaşı izlerini. İster birkaç saniye, ister yıllar önce akmış, hangi yeraltı ırmağına karışmış olursa olsun…….. Bizler, kentin öldürülmüş kadınları, incecik, şeffaf cinayetlerde delik deşik edilmiş; bizim için kurulmuş görkemli sarayın bodrumunda toplanmışız. Sıkış tıkış, yan yana, omuz omuza, karşı karşıya…Bir türlü açılamayan kanatlarıyla olduğu yerde çırpınan melekler gibiyiz, dans eden sarhoş melekler…..” *
Binbir çeşit acıyı, insanın insana ve kendine çektirdiği eziyeti, duvarları, taş binaları, insanın hiç bitmeyen ağrısını yazdı. Hırpalarken seni ve beni, kendine hiç ayrıcalık tanımadan daldı geceye. Gündelik hayatta üstünden atladığımız, atlamayı seçtiğimiz şeyleri, mesela sokağın köşesinde çıplak ayaklarıyla oturup kahkahalar atan o adama gerçek bir öykü biçip Taş Bina’yı yazdığında, bugünkünden daha az politik değildi. Kimimiz dilinin ve vicdanının izinden giden ve bizi ruhlarımızdan yakalayan bu kadına yıllardır hayranız, kimimiz yeni tanışıyoruz onunla.
Duvarlarla, eziyetlerle, her tür ayrımcılıkla, işkenceyle hiç yorulmaksızın yüzleşmiş bu kadın, şimdi duvarlar içinde. Bizse dışardayız, utanarak.. Yazarın yazdıkları geleceğe, kendine dair bir kehanet taşır mı? Bu soruyu başka zaman sorsak güler geçerdik, şimdi gülemiyoruz. Ne yazık ki, Didem Madak gibi Aslı Erdoğan’ın hayatı da bu soruda sonsuzca durduruyor bizi şimdi.
İnsan nerde bir duvar görse güzelleştirmek ister. Neden? Bu yazı Aslı’nın duvarını güzelleştirmeye yetmese de, o duvarda bir ses olmak için yazıldı belki de. Daha doğrusu onun bir zamanki sesini tekrarlamak için.
“O uzak diyarda, güneş batar batmaz karanlığa gömülen bir bina varmış. Her diyarda olan taş binalardan… Hatırlıyor musun? Karanlıkla birlikte uçsuz bucaksız, dipsiz bir sessizlik çökermiş. Ölümden de korkunç kabusları bilmeyenler, buna ölüm sessizliği derler. Aslında, sessizliğin içindeki sesleri, yokluğun soluk alıp verişini duymadıklarındandır bu.
Ve o korkunç karanlık çöktüğünde, ay ışığı, beyaz saten eldivenli parmaklarıyla demir parmaklıkları okşarmış. Soluk altın renkli, mükemmel, kocaman bir yüreği vardır onun. Ama böylesi bir yürek karanlıkla baş edemez. Zaten insanlar demir parmaklıkları içlerindeki karanlık dışarı sızmasın diye icat etmediler mi?”**
ben, ben değildim
karanlık nefesi duvarın
kabarıp döküldü içime
zorlukla kesip biçtim bir rüyayı
karanlığın sessiz uğultusundan
taşın hüznünden
çıldırmamanın dalını yeşerttim
gecenin zehirli nefesiyle
durmadan yükselen o duvarda
ve işte burdayım!..
ve şimdi kentin bütün kadınları, sarhoş melekler hep yanı başında, hep duvarın dibinde.
*Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde kitabı Sonsuzluğa Dair bölümünden
**Sabah Ziyaretçisi öyküsünden
10 Ekim: “Bizden başka kim gerçekleri dile getirebilir ki?”
10 Ekim 2015 tarihinde, Ankara Garı önünde barış ve özgürlük talep etmek için toplanmış bulunan kalabalığın içerisinde 3 saniye arayla 2 bomba patlatılalı bir sene oldu. Patlamalar sonucu 107 kişi hayatını kaybetti, 500’ün üzerinde insan yaralandı.
10 Ekim katliamında hayatını kaybeden Vahdettin Ozğan’ın ağabeyi İsa Ozğan, kardeşinin mitinge gitmeden önceki sözlerini şöyle aktarıyor: “Ölüm vardır ama ben içinde olmayayım yapılmaz. Mücadele içindeysek ya onurlu şekilde öleceğiz ya da onursuz. Bu işten vazgeçemeyiz. Bizden başka kim bu gerçekleri dile getirebilir ki?”
Vahdettin Ozğan, sarayın da bilincinde olduğu önemli bir noktayı dile getiriyor: Gerçeklerin bizim tarafımızda olmasından. Şişirilmiş ekonomik verilerden dış politikada dayılanmalara, mazlum edebiyatını sahiplenmekten hırsızlıkları ve yolsuzlukları reddetmeye dek derin bir yalan diktatörlüğünün üzerinde temellenen saray iktidarı en çok gerçeklerden ve onların dile getirilmesinden korkuyor. Bu yüzden Suruç’tan Ankara’ya, Özgür Gündem’den Cumhuriyet gazetesine dek gerçeklere sadık kalanlara ve onu dile getirenlere olağanca gücüyle saldırıyor. İşte bu güç gösterisinin ardında yatan güçsüzlük, onun gerçekten korkmasına neden oluyor.
Katliamın ardından bir bilanço çıkarmamız gerekir ise, oldukça trajik ve aynı zamanda da gerçeklerin saklandığı bir tablo ile karşılarız. Zira bu korkunç terör eyleminin ardından bir sene geçmiş olmasına rağmen asıl failler ve onların siyasi hücreleri hala dışarıda, korunaklı bir vaziyette. Bombalı bir saldırı olacağının istihbaratını almış olan kadrolardan üst düzey yetkililere dek hiçbir sorumlu istifa etmiş değil. Televizyonlarda gülümseyerek demeç vermeye devam ediyorlar. 10 Ekim katliamı ile ilgili olarak açılan davalarda ise avukatlar gözaltına alınmaya devam ediyor. Bu davalarda izler karartılıyor, hedef şaşırtılıyor. Soruşturmaya gizlilik getirilmesi ve yayın yasağı konması da cabası. Bütün bunlar toplandığında katliamın devlet bağlantılı yönü daha da ayyuka çıkıyor. Özellikle 7 Haziran seçimlerinde ağır bir darbe yemiş olan saray iktidarının, Suruç katliamı ile başlattığı sindirme ve terörize etme politikasına karşıt olarak ilk kitlesel protesto gösterisi olma özelliği taşıyan 10 Ekim mitinginin, bu denli barbarca bir saldırıya maruz kalmış olması, fotoğrafı tamamlayan bir diğer unsur.
10 Ekim katliamı, sol/sosyalist hareket ile işçi mücadelelerinin önüne bir korku duvarı inşa etti. Bu yönüyle, Gezi Ayaklanması sonrasında açılan dönemde bir miladı temsil etti. Bu bir ağıt yazısı değil. Olmamalı da. Göz yaşlarımızı sildiğimiz peçetelerimizi bir kenara koymanın, kapaklarını kapadığımız kitaplarımızın başına dönmenin, dolaplara kaldırdığımız bayrağımızı yeniden sahiplenmenin ve korku duvarına karşı onun en zayıf olduğu yerlerde, işçi semtlerinde yeniden başlamanın zamanı. Yüz ifadelerimizde ve suskunluğumuzda açığa çıkan umutsuzluk, kaybettiğimiz yoldaşlarımızın anısına yakışmıyor, onları onurlandırmıyor. Hayatın her alanında kendisini geri dönüşsüz bir krizin içerisinde bulan saray, geleceğin her yerde bizlere ait olduğunu hatırlamamızı istemiyor. 10 Ekim karanlığının yarattığı baskı ve korku ikliminde gedikler açılmasına, bu gediklerin genişletilip derinleştirilmesine ihtiyaç duyuyoruz. Bu görev adına politize olalım, hiç olmadığımız kadar politik ve örgütlü hareket edelim.
Ekonomik durum ve olası gelişmeler
Ekonominin teknik dili oldukça karmaşık ve zordur. Ancak sözlük yardımıyla anlamaya gayret edebileceğimiz pek çok esrarengiz kavram ve kelime içerir. GSMH, OVP, SPK, FED gibi ekonomik kavram ve kurum adı kısaltmaları da işi daha da güçleştirir. Bütün bu karmaşıklık içinde, “kriz geliyor, geldi, teğet geçti” gibisinden değerlendirmelerin hangi verilerden kaynaklandığını, neye dayandırıldığını, bu tespitlerin doğru olup olmadığını değerlendirmemiz zorlaşır.
Ne kadar, var, yok, geçti, dense de, emekçiler kapitalist ekonominin eğilimlerini, sıkıntılarını veya krizini, işyeri kapatmalarının, işten çıkarmaların, iş bulma zorluklarının, filenin ne kadar dolup boşaldığının düzeyi gibi gündelik ölçeklerle hissedebilirler. Ama sendikal mücadelede, daha geniş ölçekte de sınıflararası savaşta, sadece sonuçları anlamak yetmiyor; hangi eğilimlerin var olduğunu ve bunların hangi sonuçlara yol açabileceğini kestirebilmek gerekiyor. Bu yüzden, son dönemde pek de iyiye gitmediğinden şikâyet edilen ekonominin genel eğilimini tespit etmeye çalışalım.
Bu sıralarda en fazla sözü edilen konu, ekonomideki büyüme oranının, yani mal ve hizmet üretimindeki artışın, %3 oranına gerilemiş olması. AKP iktidarının ilk döneminde büyüme oranı %9-10 civarındaydı, yani ciddi ve hızlı bir gelişmeydi bu. Sonra bu oran %5 civarlarına geriledi, şimdilerde ise daha da azaldı. Oysa Türkiye’nin her yıl emek pazarına katılan kişilere iş temin edebilmek için sistemli olarak en az %5 oranında büyümesi gerekir. Demek ki, önümüzdeki aylarda ve yıllarda işsizlerin sayısı daha da artacak. (Bugünkü resmi istatistiklere göre işsiz sayısı 3,2 milyon, çalışabilir nüfus içindeki oranı %10,2. Tabii bu rakam gizli işsizleri içermiyor, yani gerçek işsizlik oranı bunun en az iki katı).
Neden büyüme oranı düşüyor? Çünkü mal ve hizmet tüketimi azalıyor. Birincisi, ülke içindeki enflasyon nedeniyle bireylerin ve ailelerin alım gücü azalıyor, dolayısıyla da tüketimlerini kısıyorlar. İkincisi, ve belki daha da önemlisi, ihracat geriliyor. Dünya ekonomisinde de ciddi bir durgunluk var; her ülke kendi malını ve hizmetini koruyup, ithalatını kısmaya çalışıyor. Bu da Türkiye’nin dünya pazarındaki rekabetini ve ihracatını olumsuz şekilde etkiliyor. Ürünlerini satamayan işverenlerin kârları düşüyor ve yeni yatırımlar yapmıyorlar. Dolayısıyla da büyüme oranı düşüyor.
İşverenler malların satabilmek için rekabet güçlerini artırmaya, yani fiyatlarını bir miktar düşürmeye gayret ediyorlar, ama kâr oranlarını yitirmemek için de tasarrufu işgücü fiyatından yapmak istiyorlar. Yani, ücret artışlarını durdurmaya, hatta düşürmeye, çok kısa sözleşmeli veya sözleşmesiz geçici işçi çalıştırmaya, kaçak işçi istihdam etmeye, taşeron işletmelerden yararlanmaya daha fazla ağırlık vereceklerdir.
Başvuracakları bir diğer önlem de TL’nin değerini –hükümetin para politikası aracılığıyla- daha da düşürüp dış pazarlarda rekabet güçlerini ve dolayısıyla ihracatlarını artırmaya çalışmak olacaktır. Bu da enflasyonun düşmesini engelleyecek, hatta onu daha da artırıp işçi emekçilerin yoksullaşmasını hızlandıracaktır.
Ama tabii hem işsiz sayısının daha da artması, hem de gelirlerin giderek daha fazla düşmesi, tüketimin daha da kısılmasına, dolayısıyla da büyüme oranının daha da düşmesine yol açabilecektir. Hükümet bunu frenleyebilmek ve yurt içi tüketimi artırmak için bireyleri borçlanmaya teşvik ediyor. Bu nedenle de kredi kartı taksit sayısını 12 aya çıkardı ve eski borçların 72 ay vadeyle yeniden yapılandırılabilmesini kararlaştırdı. Tüketiciler bunu, fiyat düşüşü gibi algılayacak ve kolayca borçlanabileceklerdir. Ama gelirler azaldığından sadece daha fazla borçlandırıldıklarıyla kalacaklar ve bankalar da taksit faizleriyle kârlarını artıracaklardır. Yani kredi taksiti süresinin uzatılması, işçi ve emekçileri borçlandırarak banka gelirlerini artırma tuzağıdır. Bankalar bu paraları düşük faizlerle işverenlere aktaracak ve onların yatırım yapmalarını teşvik edecektir. Plan budur: emekçiler borçlandırılarak işverenlere nakit akışı sağlanacaktır.
Ama sallantıdaki ekonomiyi canlandırabilmek esas olarak yatırımların artmasına bağlı, bu da büyük paralar gerektiriyor. Oysa Türkiye’nin dış borcu 421 milyar dolar, bu miktar milli gelirin %60’ına tekabül ediyor. Bu borcun 300 milyarı, yani %70’i, özel sektöre ait. Üstelik, ekonomik ve politik istikrarsızlık nedeniyle dışardan para da gelmiyor, tam tersine son dönemde dışa doğru kaçış var. Bu yüzden hükümet sorunun çözümünü gerçekleştireceği “mega projelerle” ekonomiyi canlandırmakta arıyor. Hesap şu: köprü, tünel, karayolları, silah sanayii gibi alanlarda hazırlanan büyük projelerin gerçekleştirilmesi, hükümetin (tabii RTE’nin) kayırıp seçeceği işadamlarına devredilecek, onlara müthiş paralar kazandırılacak.
Pekiyi, bu projelerin parası nereden gelecek? İşte bunun için de hükümet “Varlık Fonu” adıyla, şirket gibi işleyecek ve devlet kontrolünden tamamen muaf bir fon kurdu. Emeklilik fonu, işsizlik fonu, Savunma sanayii fonu, özelleştirme gelirleri, satılacak olan devlet varlıkları, dış borçlanmalar, vb. hep bu fonda toplanıp yandaş sermaye gruplarına aktarılacak. Yani, işçi ve emekçilerin emekleri ve gelirleriyle oluşturulan bütün fonlar ve servetler, özellikle inşaat ve silah sektörü ile onların çevresinde iş yapacak olan burjuva kesimlere sunulacak. Kısacası halk soyulup, patronlar ve onların komisyoncu politikacıları daha da zenginleştirilecek.
Sendika yöneticileri elbette bütün bu gerçekleri çok iyi biliyorlar. Önlerinde iki yol var: ya bütün bu soyguna göz yumup hükümete ve kapitalistlere koltuk değneği olacaklar; ya da işçi sınıfını ve tüm emekçileri seferber edip bu talanı durdurmaya yöneleceklerdir. İşçi ve emekçilerin denetiminde planlı bir ekonominin kurulmasını savunan İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizim görevimiz, işçi sınıfıyla diyaloğumuzu geliştirerek onlara bu gerçekleri anlatmak ve ilerici/devrimci sendika ve parti önderlikleriyle birlikte kapitalist yağmaya karşı işçi-emekçi seferberlik cephesinin oluşturulmasına katkıda bulunmaktır.
Appello alla solidarietà internazionale con i contadini e i lavoratori agricoli agricoli dell’oasi di Jemna
Oggi , nel contesto post-rivoluzionario in Tunisia, i contadini e i lavoratori agricoli dell’oasi di Jemna chiedono alle classi lavoratrici di tutto il mondo un atto di solidarietà con la loro giusta causa che mira a mantenere nelle mani della comunità la proprietà dell’oasi.
L’oasi di Jemna è veramente proprietà STORICA dei contadini e dei loro antenati. E’ stata espropriata dai coloni francesi e in seguito dallo Stato tunisino, al termine della colonizzazione.
Con lo scoppio della rivoluzione del 17 dicembre 2010- 14 gennaio 2011 i contadini sono arrivati a abolire la proprietà dello stato in seguito a eroiche battaglie.
Successivamente hanno organizzato la produzione e la gestione dell’oasi in maniera collettiva e nel quadro di una micro-economia realmente solidale. Hanno persino dato notevole impulso all’azione di sviluppo umano su scala locale (finanziamento di molti progetti per l’insegnamento, la salute, le infrastrutture ecc.)
E’ per questo motivo che Jemna resta e resterà un raggio di sole e una luce di speranza per la rivoluzione e i diseredati in Tunisia e anche di tutto il mondo.
Attualmente lo stato tunisino, nell’ambito del suo attacco contro-rivoluzionario, tenta disperatamente di espropriare nuovamente l’oasi per poterla cedere a proprietati mafiosi, locali o stranieri.
Del resto questa è la sorte che viene riservata a tutti i terreni demaniali che rappresentano il 10% della superficie delle terrre coltivabili in Tunisia.
La vostra solidarietà con i contadini e i lavoratori agricoli di Jemna è perciò un imperativo viste le sfide pericolose con cui devono confrontarsi i diseredati di tutto il mondo
Inviate le vostre adesioni all’indirizzo e-mail: gorkemduru@gmail.com
Comitato di sostegno all’oasi di Jemna
Firme:
Tunisie: Abdelmajid Haouachi – Journalist et Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Universitaire et Réalisateur, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financier Armateur, Rania Mechergui – Entreprise Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Ecrivain, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante
Turquie: Görkem Duru – Unité Internationale des Travailleurs – Quatrieme Internationale (UIT-QI), Oktay Çelik -Parti de la Democratie Ouvrier (séction UIT-QI),Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse
Italie: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economiste de la région MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – doctorant Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE et journaliste indépendente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus, Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA, Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime
Espagne: Santiago Alba Rico – Ecrivain, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados – conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del Alcázar i Fabregat – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque – Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch – délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl – activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique – Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just – Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado– Chômeur. Métallurgiste, Charo León – Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa– Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi – Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto – Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé – Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer – Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat– Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo– Activiste universitaire, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG Africando, Antonio Montalvo Gutiérrez
France: Diane Robert – Journaliste Indépendante, Martial Morin (retraité)
Argentine: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires, Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”
Brésil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará
Etats-Unis: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network
Allemagne: Harald Etzbach – Journalist et traducteur, Bibiana Wiener
Bolivie: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”
Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste
Pérou: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte
Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL), José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)
Chili: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)
Sénégal: Daniel Pérez
Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales
République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)














































