Ana Sayfa Blog Sayfa 76

Bir sınıfın kabusu – Bir sınıfın zaferi: 15-16 Haziran

0

Vasıf Öngören’in yazdığı Zengin Mutfağı isimli tiyatro oyununun aynı isimli filmini izlemeyeniniz var mıdır bilmem, ama filmin giriş sahnesi ve verdiği mesaj belki de tüm filme bedeldir. Şener Şen’in canlandırdığı Lütfü Usta karakteri bir fabrikatörün aşçısıdır. Sabah uyanır, takvim yaprağını kopartır. Takvim 15 Haziran 1970’i göstermektedir. O her zamanki rutinle yemek hazırlıklarına başlar. Fakat bir gariplik vardır. Patronu evde yoktur. Bir yandan da dışarıdan sürekli helikopter ve siren sesleri gelmektedir. Lütfü Usta duruma anlam veremez. Evin şoförünün fabrika işçisi olan ağabeyinden işçilerin eylemde olduklarını, tüm helikopter ve siren seslerinin işçileri durdurmaya çalışan kolluk güçlerine ait olduğunu ve kendi patronu dahil birçok patronun daha, işçilerin eyleminden korkarak, “ne olur ne olmaz” diye yurtdışına kaçtığını öğrendiğinde ise oldukça şaşırır. Sadece bu giriş 15-16 Haziran’da Türkiye işçi sınıfının yarattığı en büyük direnişlerden biri olan hareketin büyüklüğünü ve yarattığı etkiyi oldukça güzel tasvir etmektedir.

Tiyatro ve sinemaya da ilham veren 15-16 Haziran Direnişi, Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’i kuran işçilerin ardından, Türk-İş’ten DİSK’e geçişlerin yoğunlaştığı, sınıfın örgütlülüğünün ve militanlığın arttığı bir dönemde hükümetin DİSK’in örgütlülüğüne darbe vurmaya dönük yasayı onaylamasının ardından patlak vermişti. Sendikalarına ve haklarına sahip çıkarak Kocaeli’den İstanbul’a yürüyüşe geçen 75 bin kişilik kitle, yol üstündeki fabrikaların da eyleme katılmasıyla İstanbul’a geldiğinde 150 bin kişiye ulaşmıştı. Ayaklanmanın karşısında hiçbir barikatın, panzerin, sıkıyönetimin duramayacağını anlayan devlet, son hamlesini yaparak kitlenin üzerine ateş açarak üç işçiyi öldürdü. Ölüm sayısının artmasından korkan DİSK eylemi sona erdirdi. Yasa, tepkiler üzerine bir süre sonra iptal edildi.

Bu sene tarihimizin en büyük direnişlerinden birinin 46. yıldönümüne sermayenin emeğe dönük saldırılarıyla giriyoruz. Tüm sınıfa kölelik koşullarını dayatan sermaye sahipleri ve onun temsilcileri 46 yıl önce yaşadıkları korkuyu hatırlarlar mı bilmiyoruz, ama bir sene önce başlayıp etkileri devam eden metal grevleri ve işgallerini unuttuklarını sanmıyoruz. Onların grevlere, işgallere, sınıf ayaklanmaları ve eylemlerine ilişkin korkularını tazeleyip, bu korkuları gerçeğe dönüştürmeye, 15-16 Haziran’ları yeniden yaratmaya var mısınız?

(46 yıl önce büyük direnişte kaybettiğimiz Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım’ı, Vinteks işçisi Mustafa Bayram’ı ve Cevizli Tekel işçisi Mehmet Gıdak’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz.)

Ensar Vakfı aklanmakla bitmiyor!

0

Bitlis Ensar Vakfı’nda, imamlıktan istifa ederek Din Kültürü Öğretmenliği yapan iki öğretmenin tecavüz iddiaları ikinci Karaman vakasını ortaya çıkardı. Karaman’da cinsel şiddet mağduru çocuklar idi, Bitlis’te ise kadınlar.

Yedi yıl imamlık yapan M.Ö., bir süre Bitlis Fatih Ortaokulu’nda Din Kültürü Öğretmenliği yaptı. Halen Tatvan Selahaddin Eyyubi Ortaokulu’nda çalışan M.Ö. Ensar Vakfı’nda, yeni atanan memurları ve öğrencileri vakfa yerleştirmekle görevlendirildi. M.Ö., bir süre sonra çeşitli bahaneler üreterek vakıf üzerinden, kadınları kendi kiraladığı evlere aktararak, kadınların ilişki görüntüleri üzerinden şantaj yapmaya ve kadınları kendisi ve başka kişilerle ilişkiye girmekle zorladı. Sistematik tecavüz zincirinde AKP Bitlis İl Teşkilatı, İl Milli Eğitim Müdürlüğü görevlileri ve Bitlis’e ziyarete gelen bürokratların da adı geçiyor.

Konu ile ilgili pek çok şikayet ve ihbar, başta Valilik, Milli Eğitim Müdürlüğü ve Güvenlik Birimleri’ne yapılmış olsa da, bu konuyla ilgili başlayan bir dava henüz olmadı. Karaman’da sümenaltı edilen çocuk istismarı, Bitlis’te sistematik tecavüz iddialarıyla sürüyor. Ensar Vakfı aklanmakla bitmiyor!

Türkiye’de kölelik yasal hale getirildi!

0

64. Hükümet Eylem Planı’nda özel istihdam bürolarının (ÖİB) faaliyetlerinin geçici iş ilişkisini de içerecek şekilde genişletilmesi, uzaktan çalışma ve denkleştirme sürelerinin artırılması amacıyla birtakım düzenlemelerin yapılması hedeflenmişti. Bu hedef kapsamında hükümet Esnek Çalışma Yasa Tasarısı’nı komisyonda kabul ettirerek Meclisin onayına sunmuştu. Daha önceki yazılarımızda yasa tasarısını detaylandırmış ve yasanın getirdiklerinin işçi sınıfı açısından kölelikten başka bir şekilde ifade edilemeyeceğini vurgulamıştık. Sermayenin ve hükümetin esnek çalışma, bizim kölelik sistemi diye ifade ettiğimiz yasa “Davutoğlu gönderilecek mi, yoksa istifa mı edecek” tartışmaları sırasında, sabaha karşı sendikalardan ve işçilerden habersiz Meclis’te kabul edildi.

Hükümet yasayı tam da o dönemde geçirerek, herkes hükümet ve Davutoğlu krizine yoğunlaşmışken yasanın tartışılmasını engelledi. Yasanın geçişi ufak kutularda, 10 cümlelik haberlerde ancak yer bulabildi kendine. Sendikalar henüz tasarıyla ilgili eylem programları hazırlarken planlanan tüm eylemler suya düşürüldü. Diğer yandan hükümet, krizli bir dönemden geçerken sermayenin ağzına bir parmak bal çaldı ve güven mesajı verdi: “Kriz anlarımda bile sermaye için çalışmaya devam ediyorum-edeceğim”.

Yasa dahilinde ÖİB’ler işyerleriyle işçilerden bağımsız imzaladıkları sözleşmeler üzerinden işyerinin ihtiyacı dahilinde aylık, haftalık ya da günlük olarak geçici iş ilişkisi kurabilecek. Geçici iş ilişkisi, belirlenen zaman diliminde işçiyi işyerine kiralamak anlamına geliyor. Belirlenen zaman sona erdiğinde işçi işsiz kalacak, yeniden kiralanana kadar ücret alamayacak, sigorta primi yatmayacak. Yasanın kabulüyle bu çalışma rejimi öncelikli hale de getirildi. Kısacası Türkiye’de kölelik artık YASAL!

Türkiye’de olduğu gibi dünyanın pek çok yerinde iş yasalarının ve rejimlerinin değiştirilmesi/değiştirilmeye çalışılması, dünya mali krizinin küresel çapta kapitalizmi zorlamaya başladığı dönemlere girdiğimizin en büyük göstergelerinden biridir. Bu anlamda Fransa hükümeti ile Türkiye hükümetinin aynı dönemde sınıfa ve iş rejimine dönük benzer saldırılarda bulunması da bu krizin bir parçası olarak okunmalıdır. Sermaye ve hükümetleri krizin batağına gitgide saplanırken onları o bataktan çıkarmayarak tarihin derinliklerine gömmek de bizim elimizde.

Boşanma Komisyonu: Boşanmaya engel, tecavüze ödül!

0

Geçtiğimiz günlerde “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu”nun 479 sayfalık raporu açıklandı. Doğrusu böyle bir komisyonun varlığından bile haberdar değildik. Zira son yedi yılda öldürülen kadınların sayısı yüzde %1400 artmışken ve boşanmak isteyen kadınların %85’i şiddet görüyorken, son bir yılda boşanma oranlarının %4,5 artması bizim için önem arz etmemişti.

Ancak görünen o ki, AKP iktidarı için yolda, sokakta kadınların vahşice katlediliyor olmasından ziyade, boşanma oranlarının %4,5 artması, evlenen çiftlerin sayısının bir önceki yıla göre %0,1 azalmış olması daha önemli gözüküyor.

Peki bu komisyon raporu bize ne söylüyor?

Komisyonun 6 Mayıs 2016 tarihli taslak raporu kadınların on yıllara dayanan mücadelesi ile kazandıklarına göz dikiyor. Kadınları sadece aile içinde tanımlıyor, aksi takdirde yok sayıyor, erkek şiddetine karşı yasal mekanizmaları zayıflatan ve kadınların boşanmasını zorlaştıran öneriler getiriyor. Rapor, kadınların nafaka hakkına el koyuyor, şiddetten uzaklaşmasını zorlaştırıyor ve hatta yaşadığı evin bile şiddet uygulayan erkekler tarafından elinden alınmasına imkan tanıyor.

Rapordan ana başlıklar şöyle:

Evli değilsen, hemen evlen! Zira rapor kadınların yalnızca evli ve aile kurmuşsa belli haklardan yararlanabileceğini söylüyor. Raporun ilk 150 sayfası aile kurmak, aile değerleri, ailelerin karşılaştığı sorunlar üzerine…

Evlendiysen boşanma! Boşanacaksan da nafaka filan bekleme! Raporda boşanmanın ardından nafakaların süresiz olmasının, erkeğin hayatını ipotek haline getirdiği söylenirken, nafakanın 5 ila 10 yıl arasındaki gibi belirli bir sürede ilgili kurumlarca çalışılarak düzenlenmesi, yoksulluğun devam etmesi halinde kadının sosyal yardım, meslek edindirme, istihdam imkanlarından faydalanmasının sağlanması öneriliyor.

Yine raporda, çocuk kaçırma durumlarında, boşanma davalarında, dava süreci sırasında ve boşanma öncesinde arabuluculuk sürecinin kullanılmasının faydalı olacağı söyleniyor. Aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılması yönünde mevzuatta düzenleme yapılması öneriliyor. Bu şekilde kamuyu ilgilendiren yargılamaları kapalı kapılar ardına saklama, kadın örgütlerini sürecin dışında bırakma, kadınları yalnızlaştırma, kadın örgütlerinin davaları takip etmesini engelleme amacı güdülüyor. Yine öne çıkan noktalardan biri olarak, çocuk istismarcılarına, istismarda bulundukları çocukla evlendikleri takdirde ceza almamaları hedefleniyor.

Rapordakiler saymakla bitmiyor, oldu olacak devlet tecavüzcüyü maaşa da bağlasın! Biz kadınlar mücadele ederek kazandığımız hakların yıllarca geriye götürülmesine sessiz kalmayacağız! Eril ve muhafazakar devlet zihniyetine karşı kadınlar artık susmayacaklar! Devlet boşanmaları değil, tecavüzleri engellemek zorundadır.

Kara gün dostu İsrail

0

Son beş yılda Ortadoğu’da meydana gelen altüst oluşlar, bölgesel savaş ve devrimler emperyalizmin Ortadoğu’daki başat iki ülkesini (İsrail ve Türkiye) yakınlaşmaya zorluyor. Elbette ki bu yakınlaşma ve yeniden ortaklık emperyalizmin çıkarları doğrultusunda olacak. Olmak zorunda.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde yeniden yapılanan emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’yu denetim altında tutma, bölünmüş 200 milyonluk Arap halklarının ve emekçilerinin zor yoluyla baskılanması için kurduğu ve bir nevi karakol işlevi gören korsan-terörist devlet İsrail ile ’50’li yılların başında NATO üyesi olan, yoğun Müslüman nüfusa sahip, emperyalizmin sopayla yaptıramadığını rıza yoluyla gerçekleştirmesinin aracı işlevi gören Türkiye’nin arasının 2010 yılında bozulması en çok emperyalizmi rahatsız etmişti. 2013 yılında Obama’nın öncülüğünde gerçekleşen diyalog süreci tam istenilen düzeye gelememişti. Özellikle son üç yılda gerçekleşen Mısır’daki darbe, Suriye’deki gelişmeler ve Rusya ile olan husumet gibi gelişmeler, zaten ekonomik olarak ilişkilerin hiçbir zaman kesilmediği İsrail ile politik arenada yan yana gelme zemini oluşturdu.

Mavi Marmara’yla başlayan ayrılık rüzgarları Ortadoğu devrimci sürecinin getirdiği fırtınayla tersine döndü. Bu iki ülke varlık nedenlerini hatırlayarak “geçmişte yaşanan olumsuzlukları” bir kenara itme derdine girmiş durumda. Bu amaçla Dışişlerinin müsteşarlık düzeyinde İsrail ile yürüttüğü kimi zaman gizli kimi aman açık görüşmeler her ne kadar iktidar, bu yakınlaşmaya tabandan bir tepkinin geleceğinden korksa da artık saklanamıyor.

Siyasi ilişkiler gerilemiş olsa da, ne Davos ne de Mavi Marmara, 1996 yılında serbest ticaret anlaşması imzalamış bu iki ülkenin iktisadi ilişkilerinin gerilemesine yol açtı. İktidarın “Filistin halkının yanındayız” söyleminin bir karşılığının olmadığı ayan beyan ortada. RTE’nin konuyla ilgili son söylemi şu oldu: “Ortadoğu’nun Türkiye-İsrail yakınlaşmasına ihtiyacı var.” İktidara geldiği gün Gazze’nin kazandığını söyleyen kişi, açık açık artık bu cümleyi kuruyor.

İsrailli emekli Tuğgeneral ve eski Savunma Bakanlığı askeri danışmanlarından Michael Herzog ise yakınlaşmayla ilgili daha net bir açıklama yaptı: “Türkiye’nin önünde çok ciddi bölgesel sorunlar var. Suriye politikasında yaşanan sıkıntılar, Rusya’yla eşi benzeri görülmemiş bir kriz. İran’la gerilim yaşanıyor. Türkiye Ortadoğu’ya bakıyor, karşısında topyekün bir iflas görüyor. Bölgede görece istikrarlı, diyalog kurabileceği, siyaset seçeneklerini konuşabileceği tek ülke İsrail…”

İşte bu yakınlaşma şu an Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bıçak intifadası olarak geçen bir ayaklanma dönemi içinde oluyor. Yani İsrail terörüne karşı kitlelerin sonuna kadar mücadele ettiği sırada, üstüne üstlük İsrail tarihinin en sağcı hükümetinin iş başına geldiği bir dönemde, bu yakınlaşma Cumhurbaşkanı düzeyinde karşılıklı göz kırpmalarla gerçekleşiyor. Sanırım Filistin davasına bu kadar da kör göze parmak ihanet edilemezdi. Yalanın ve ikiyüzlülüğün de bir raconu var!

İsrail gazı

Özal’ın doksanlarda İsrail ile ilişkileri geliştirmek için cilalayıp önümüze koyduğu barış suyu (Türkiye üzerinden İsrail’e su satmak) projesi rafa kalkalı çok oldu. Artık sudan çok değerli bir meta var; doğalgaz.

İsrail’in son yıllarda Doğu Akdeniz’de açtığı doğalgaz kuyularıyla işletilebilecek mevcut doğalgaz rezervi bir trilyon metreküpe yaklaşmış durumda. Bu, Türkiye’nin 20 yılda kullandığı doğalgaz miktarına eşit. İsrail bu gazın %40’ını ihraç etme derdinde. En az maliyetli yol ise, hem Türkiye’ye hem de Türkiye üzerinden Avrupa’ya bu gazı satmak. Özellikle Rusya ile yaşanan krizle birlikte, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak isteyen Türkiye için bir fırsat doğuruyor bu durum.

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin’de pire için yorgan yakacağını söyleyenler, konu çıkar ilişkileri olduğunda dini imanı bir kenara atıp “düşman” belledikleriyle kol kola girebiliyorlar. Yarın ise olacak olan şu: Türkiye bir yandan Gazze ablukası kaldırılsın derken bir yandan İsrail gazını satın alarak Gazze’ye yağan bombaların finansmanını sağlayacak. Askeri teknoloji alıp satarak kitle hareketlerini bastırmak amaçlı deneysel silahlar üreten İsrail terör aygıtına destek olacak.

Biz devrimci Marksistler bu konuda hiçbir kapitalistin olamayacağı kadar netiz. İkili devlet çözümü bir çözümsüzlük projesidir. İsrail emperyalizmin karakoludur. Terörist bir devlettir. Kayıtsız şartsız yıkılması gerekir! En önemlisi, Siyonizm’in yıkılması Arap ve Yahudi işçi sınıfının mücadelecisinin bir parçasıdır. Her ne sebeple olursa olsun özgür Filistin halkının gerçek dostları olan biz devrimcilerin temel görevlerinden biri de onları kandıran kapitalist iki yüzlülerin maskesini düşürmek olacaktır.

MHP’de taht oyunları

0

MHP kongre süreci 1 Kasım seçimi sonrası tabanın kongreyi işaret edip, seçim istemesiyle başlıyordu. Ancak Bahçeli 2018’deki kongreyi işaret edip olağanüstü kongre yapılmasına karşı çıkıyordu. Bunun üzerine başta Meral Akşener olmak üzere Sinan Oğan, Koray Aydın ve Ümit Özdağ başkanlığa aday olup delegelerden 543 kişinin imzasını toplayıp genel merkeze gönderdiler. Genel merkez dilekçeye cevap vermeyince mahkeme süreci başladı. Mahkeme tek celsede MHP’ye kayyum atadı ve kayyum da 15 Mayıs’ta olağanüstü kurultay kararı aldı.

Bunun üzerine MHP Genel Merkezi boş durmadı; Sivas Gemerek ve Kastamonu Tosya Asliye Hukuk Mahkemeleri’nden kurultayı durdurma kararı aldı. (Bu kısma kadar daha detaylı bilgi için: İşçi Cephesi, Sayı 84, MHP: Bahçeli mi, Bahçesiz mi?)

25. İcra Müdürlüğü, Gemerek ve Tosya kararları için kurultaya tedbir koyuyor (Tedbir koydurmak için sadece bu iki ilçeyi bulup karar aldırması aslında MHP’nin ve Erdoğan iktidarının de durumunu açıklar nitelikte.) ve kongrenin yapılmasını engellemek için valiliğe ve emniyete yazı gönderiyordu. MHP çağrı heyeti ve başkan adayları, Yargıtay kararını bekleyeceklerini belirtiyor; Yargıtay da Mayıs ayı içinde karar vereceğini açıklıyordu. Bu sırada MHP muhalefetinin, ilk önce Tosya Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararına yaptığı itiraz kabul ediliyor ve karar yürürlükten kaldırılıyordu. Aynı süreç Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesi için de yapılıyordu. 13 Mayıs akşamı itirazı değerlendiren, 2. İcra Müdürlüğü kararı kaldırıyor ve uygulanması için 25. İcra Müdürlüğü’ne yolluyordu. Sonuç olarak  25. İcra Müdürlüğü kararı tanımayıp kurultay yapılmayacağını söylüyordu (Çok yorucu değil mi? Hamlelerden başım döndü.) MHP başkan adayları ne olursa olsun kurultay alanında olacaklarını söyleyip kongre alanına ortaklaşa gidiyordu.

15 Mayıs sabahı MHP delegeleri ve sempatizanları büyük bir topluluk oluşturmasına rağmen polisin aldığı sıkı önlemler yüzünden kongre alanından eli boş döndüler, ancak imza topladıkları delege sayısı 543’den 748 sayısına ulaştı. Koltuğunun gideceğini anlayan Bahçeli de, hükümete her konuda hukuki destek vereceğini (yani fiilen başkanlığa onay vereceği olarak algılanabilir) açıklıyordu, gerçi bu kararı ilerleyen günlerde değişecekti. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi oybirliğiyle kurultay yapılmasına onay veriyordu. (Burada oybirliği önemli çünkü birçok üyesi Erdoğan tarafından atanmıştır.) Bunun üzerine Devlet Bahçeli 10 Temmuz’u kongre tarihi olarak açıklamak zorunda kaldı. Ancak mahkeme kararıyla kayyum atanmış olan MHP’de karar verme süreci Bahçeli’de değil; çağrı heyetindeydi ve onlar 19 Haziran’ı kongre olarak gösteriyordu. Devlet Bahçeli bu kararı tanımayacağını açıklıyordu ama muhalefet 19 Haziran’ı kongre olarak kabul ediyordu. Büyük ihtimalle kongre 19 Haziran’da olacak.

MHP kongresi süreci o kadar karmaşık bir hal aldı ki, iyi bir senaristin elinde olsa Tyrant, Homeland gibi dizilerle başa çıkabilecek kadar iyi biri dizi ortaya çıkardı. Başrolde Devlet Bahçeli (gerçi o başrolde değil de ana muhalefet rolünde olmak isterdi ama ne yazık ki öyle bir rol yok.) Yardımcı rollerde Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ, Koray Aydın ve tabii ki de Saray… Oyunlar, entrikalar, güç savaşları, komplo teorileri ve derin devlet hepsi bu dizide güzel olmaz mıydı? Belki altın küre bile gelirdi.

MHP’de yaşanan taht oyunları Saray rejiminin sıkışmışlığını ve burjuvazinin alternatif arayışlarını göstermesi açısından oldukça önemli. Bir yandan Erdoğan ve AKP hükümeti, yargı ve medya üzerinden yapılan operasyonlar başta olmak üzere, her türlü yöntem ve manipülasyonla MHP’nin kongre sürecine müdahale ederek, Bahçeli’nin o çok ihtiyaç duydukları “muhalefetini” devam etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Diğer yandan, çeşitli eleştiri ve kaygılarına rağmen her sıkıştığı durumda Erdoğan iktidarına omuz veren burjuvazi, MHP yönetiminin yenilenmesiyle Erdoğan ve AKP’de tekelleşen siyasi gücü sınırlandırmak istiyor. Öte yandan, burjuva medya tarafından parlatılmakta olan Meral Akşener’in Kürt düşmanlığında Erdoğan’dan daha kararlı olmak dışında herhangi bir politika geliştirmediği emekçilerin dikkatinden kaçmamalı. Saray rejiminin geriletilmesi ve yıkılması ancak ve ancak işçi sınıfının, gençliğin ve Kürt halkının bağımsız mücadelesi, seferberliği ve siyasi örgütlenmesi sonucu gerçekleşebilir.

Çapulcuların direnişi üçüncü yılında

0

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”. Üç yıl önce bugünlerde Taksim’de Topçu Kışlası’nın inşasına karşı yüz binler Taksim Gezi Parkı’nda bu sloganı haykırıyorlardı. Daha sonra talepler; biber gazının yasaklanmasından sorumluların görevden alınmasına, gösteri yasaklarına son verilmesinden ifade özgürlüğüne ve hatta hükümetin istifasına kadar çeşitlendi.

80 ilde çoğunluğu 18-30 yaş arası gençlerden oluşan 3 milyondan fazla insan gitgide baskıcılaşan hükümete karşı sokağa döküldü. O güne kadar böyle kitlesel bir eylemlilikle karşılaşmamış hükümet kısa bir bocalamanın ardından şiddetli bir müdahaleye girişti. Gezi’nin ilk 15 günü 150 bin gaz bombası atıldı, 3 bin ton su, 3 çeşit gaz sıkıldı. Bu sert müdahaleler sonucu binlerce kişi yaralandı, otuzdan fazla kişi gözünü ve yedi yoldaşımız da hayatını kaybetti.

Hükümet sadece şiddete başvurmuyordu. Havuz medyası patronları her gün Gezi’nin arkasında farklı bir ‘mihrak’ keşfederken bir yandan da kalem kalem “Gezi’nin maddi bilançosu”nu çıkarıyordu: Esnaf kan ağlıyordu, milyar dolarlar kaybedilmişti, hak hukuk elden gitmişti, yağma ve eşkıyalık kol geziyordu. Aslında hükümete dokunan bunlar değildi. Erdoğan’nın başkanlık rejimi, burjuvazinin işçi sınıfı düşmanı politikaları tehlikedeydi. Nitekim kıdem tazminatından başkanlığa pek çok mesele ertelenmek zorunda kaldı.

Aradan üç sene geçti. Hükümete göre Gezi bir ay içinde “ezilmişti” fakat ne maddi durum düzeldi ne de siyasete istikrar geldi. Aksine baskılar arttı, ekonomik durum kötüye gitti, uluslararası alanda yalnızlaşma mutlak hale geldi. Şimdi yeni ‘mihraklar’ bulunsa da Erdoğan’ın ilk göz ağrısı Gezi çapulcuları hâlâ dilinden düşmüyor. Çünkü biliyor ki, o çapulcular tekrar ayaklanırsa ertelemek zorunda kaldığı başkanlık hayalleri ve fazlası bu defa topyekûn suya düşecek. Gençlik her zamankinden fazla öfkeli ve yapılması gereken çok daha fazla iş var. Başlangıç Gezi’yle gelmişti, mücadelenin ne zaman ve nereden devam edeceği ise birlikte hareket edebilme kabiliyetimize bağlı.

Altherm Klima işçileri ücretlerini istiyor

0

Biz işçiler hayatımızın her alanından feragat ederek çalışmaya devam ederiz. Ailemize, sevdiklerimize zaman ayıramadan ölesiye çalıştırılıyoruz. Karşılığında ya iş kazası geçirerek ya da haklarımız gasp edilerek hatta maaşlarımız bile verilmeden kendimizi kapı önünde buluyoruz.

İşte bir örnek!

İstanbul’daki Tuzla Organize Sanayii Bölgesi’nde bulunan Altherm Klima işçileri, ücretlerinin aylardır yatırılmaması üzerine, “Ücret yoksa üretim de yok” diyerek iş bıraktı. İşverenin işçileri oyalaması üzerine işçiler ücretlerin derhal yatırılmasını talep etti. Ocak ayından beri işçilerin maaşları düzenli yatırılmıyor. 1 Haziran günü fabrika yönetimi işçilerden savunma istedi. Bunu reddeden işçilere, akşam iş çıkışı işlerine son verildiği ifade edildi.

Maaşı düzenli yatırılmayan hangi işçi sessiz durabilir ki? Kira, faturalar ve gıda masrafları bunlar ne kadar sessiz duruyor ki! Zaten ağır çalışma koşulları altında her gün haklarımız gasp edilerek güne başlıyoruz. Yetmezmiş gibi patronların cebi daha fazla dolacak diye, zaten üç kuruş maaş veriliyor, ona bile göz koyan bir sömürü kitlesi var karşımızda.

Bugün Altherm Klima işçileri ücretlerini alıncaya kadar direnişlerine devam edeceklerini söylüyor. İşçiler olarak haklarımızı bilelim. Çeşitli bahanelerle maaşlar yatmıyor ya da eksik yatırılıyor. İdare eden, açlıkla sınanan kesim artık biz olmayalım. Altherm Klima işçileri hakkı olanı istiyor. İnsanca çalışma koşulları ve insan onuruna yaraşır ücret talep ediyoruz.

Dünya İnsani Zirvesi ya da Toplu Günah Çıkarma Ayini

0

Merhabalar,

Sizler ile geçenlerde İstanbul’da düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi ile ilgili bir haber yazısı paylaşmak istedim. Önce bir süre düşündüm ve bu haber yazısını iki farklı şekilde yazmaya karar verdim. Zira böylesine bir zirve ancak iki türlü anlatılabilir. Başka bir ifade ile bu işin ortası yoktu!

Bu sebepten mütevellit bu iki yazıyı okuyacak dostlar, yoldaşlar kendilerinin istedikleri tarzı seçip öyle okusun istedim.

NOT: Yazının sonunda size ufak bir sınav yapılacaktır.

1. Yazı: Dünya İnsani Zirvesi İstanbul’da

Türkiye’de Türkiye’nin ev sahipliğinde ilk defa düzenlenecek ve insani yardım alanındaki sorunlara çözüm yollarının bulunmasının amaçlandığı Dünya İnsani Zirvesi, 23-24 Mayıs tarihlerinde 60’a yakın devlet ve hükümet başkanının katılımıyla İstanbul’da başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bulunduğu liderler önce ihtişamlı bir kahvaltıda bir araya geldiler.

Zirvede, 7 yuvarlak masa toplantısı, 15 özel oturum ve 120 yan etkinlik düzenlendi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un girişimiyle, BM İnsani İşler Eşgüdüm Ofisi’nin (UNOCHA) organizasyonunda yapılacak zirvede, insani alanda yaşanılan sorunlara çözüm yolları bulunması amaçlandı.

Tüm sivil kuruluşlarının, hükümetler ve uluslararası organizasyonlar ile işbirliği içerisinde çalışmalarına karar verildi.

Ayrıca Zirvede Türkiye’nin insani yardım adına yaptıklarına da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması aracılığı ile yer verildi.

Resmi verilere göre, Türkiye 2,7 milyonunu Suriyelilerin oluşturduğu bu sığınmacılar için 2011’den bu yana yaklaşık 10 milyar dolar harcadı.

BM verilerine göre ise Türkiye bugün dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke olduğunun ve herkesin taşın altına elini sokmasının gerektiğinin altı çizildi.

2. Yazı: Toplu Günah çıkarma Ayini İstanbul’da düzenlendi

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun liderliğinde insani krizlere nasıl müdahale edileceğine dair bir strateji belirlemek için zirvenin toplanacağı önceden biliniyordu. 23-24 Mayıs’ta İstanbul’un tanıklık ettiği insansız bir ‘insani’ zirve düzenlendi.

Zirvede neler söylendi? Aslında bu zirvede, kapitalizmin diğer toplu günah çıkarma ayinlerinde olduğu gibi liderler eşsiz şaraplar ve güzel yemekler eşliğinde bir araya gelen ‘liderler’ hiçbir şey söylememek için her şeyi söylediler.

Birçok uluslararası organizasyonun başkanlarının yüz bin dolar civarında maaşlar aldığı bir zirvede insani yardım için zaten ne söylenebilirdi?

Birçok coğrafyada insanlar açlık çekerken, insani krizler için zirvelerin maliyetinin açlıkla mücadele eden insanlara ayrılan yardımdan daha fazla olması aslında tüm resmi önümüze seriyor bile…

Öte yandan Türkiye dünyanın en çok bağış yapan ülkesi olarak podyumda gezdirilirken AB’nin Türkiye’yle yaptığı göç anlaşması hâlâ birçok grup tarafından insan hakları ihlâli olarak görülüyor. Sınırlarda Suriyeli mülteciler ölüme terkediliyor. Çocuk işçilik, erken evlendirme, her türlü şiddete maruz kalan yine onlar oluyor.

Bir yılda sivil toplum kuruluşlarına aktarılan 155 milyar dolar acaba nereye gidiyor? Ne kadarı gerçekten kalıcı çözüm için harcanıyor bilinmiyor.

Birkaç iyilik ceketi giymiş insanın bir araya gelip insani yardım sektörünü canlandırmak, sosyal yardım ekonomisini kalkındırmak için düzenlediği bir zirve daha son buldu.

Bonus olarak son bir gözlem: Biz elbette kalıcı refahın ve barışın ancak sınıfsız bir toplumda gerçekleşebileceğine inanıyor ve reformist kapitalist ayinlere inanmıyoruz! Lakin galiba katılanlar da bu sefer pek inanmıyorlar gibiydi desek pek yanlış olmayacak sanki… Haklarında hayırlısı…

Ufak bir sınav:

Aşağıdaki soruları yukarıda okuduğunuz yazılara göre cevaplayınız

  1. i) Sizce yazar hangi yazıyı yazarken zorlanmış hatta biraz sinirlenmiştir?
  2. ii) Bu yazıyı okuyacaklar sizce hangi yazıyı dikkate alacaktır?

iii) Dünya İnsani Zirvesi’ne katılan liderler sizce hangi yazıyı okuduktan sonra saatine bakma, telefonunu kurcalamak, bacak sallamak, burnunu kaşımak gibi tepkiler verir?

CEVAPLAR: Bir sonraki sayımızda sizlerle olacak…

Trump’ı yenmek için Clinton kaybetmeli

0

Amerika Birleşik Devletleri’nde Kasım ayında gerçekleşecek olan başkanlık seçimleri yaklaşırken, Cumhuriyetçi Parti (CP) de, Demokratik Parti (DP) de kendi adaylarını belirlemek için bölgesel ve yerel düzlemlerde, kendi içlerinde eleme turları işlevi gördüğünü söyleyebileceğimiz seçimler gerçekleştiriyorlar. Başkanlık yarışı için CP’den, partinin geleneksel isimlerinin dahi karşısında cephe aldığı Trump’ın öne çıkacağı kesinleşti. Küçük ölçekli sanayi ve ticaret erbabının gerici ve ırkçı ruh halini programında somutlaştıran Trump, kampanyasının ardına çokuluslu firmaların yalnızlaştırıp yoksullaştırdığı yoksul beyaz aileleri, varoşlarda kaybolmuş lümpenleri eklemlemeyi ve böylece basit bir “başkan adayı” değil ancak artçı depremleri ileriki süreçlerde hissedilecek olan bir “hareketin”  ileri keşif kolu olduğunu gösterdi.

Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi Ken Loach kazandı

0

Bu sene 69.’su düzenlenen Cannes Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü olan Altın Palmiye’yi “I, Daniel Blake” (Ben Daniel Blake) isimli filmi ile yönetmen Ken Loach kazandı. İşçi sınıfı gündelik yaşamı ve hayat şartları üzerine çektiği filmlerle tanınan ve filmlerinde sıkça işçi hakları ve özgürlükleri ve sosyal adaletsizlik temalarına rastladığımız Loach, 2006’da “The Wind That Shakes the Barley” (Özgürlük Rüzgarı) filmi ile yine aynı ödülü kazanmıştı.

Direnişler

0

29.05.2016
Açlık Grevindeki Madenciler Eylemlerini Sonlandırdı

Zonguldak Kilimli’de bulunan Deka Madencilik A.Ş’ye bağlı Balçın Madencilik’te çalışan 120 işçi Ocak ayından beri ödenmeyen maaşları için 4 Nisan günü iş bırakmışlardı. Bunun ardından maden ocağına kayyum atanmasıyla çaresiz duruma düşen işçilerden 85’i 18 Mayıs günü açlık grevine başlatmışlardı. Maden ocağında açlık grevi yapan işçilerden bir kısmı rahatsızlanarak hastaneye kaldırılırken geri kalanlar maden ocağında aileleri ise ocak girişinde direnişe devam etmişlerdi. Hakkettikleri maaşlarını almayı talep eden işçiler kendilerine yapılan yardım teklifleini sadaka olarak nitelendirip geri çevirmişlerdi. Açlık grevinin 11. gününde İl Emniyet Müdürü Osman Ak’ın ocağa gelerek işçileri ikna etmesiyle eylem sonlandırıldı. İşçilere alacaklarının bir bölümü olan 1000’er TL ödendi.

Latin Amerika: Emperyalist gericiliğin darbesi mi?

0

Dünya solunun neredeyse on yıldan beri belirli bir hayranlık ve umutla gözlediği bir dizi Latin Amerika “sol” iktidarı sarsıntılı bir güç döneme girmiş durumda. Chavezci parti (PSUV) Venezuela’da seçimleri kaybetti, başkan Maduro’nun yönetimi düştü düşecek; Arjantin’de sol Peronizm diye anılan Kirchnerci iktidar da seçimleri kaybetti; Brezilya’da İşçi Partili (PT) devlet başkanı Dilma Rousseff parlamento tarafından azledildi, efsanevi lider Lula yolsuzlukla yargılanıyor. Bolivya’da Evo Morales’in hükümeti yerli halkın seferberlikleriyle baş edemiyor. Peru’da Humala’nın “ulusalcı halkçı” yönetimi iktidarı eski diktatörün kızı Fujimori’ye kaptırmak üzere… Örnekler çok ve eğilim belirgin: bugüne değin kendilerini “Sol” ve/veya “halkçı” olarak tanımlamış akımlar ve partiler kitleler tarafından reddediliyor ve iktidardan uzaklaştırılıyor.

Dünya solunun, bu akımları on yılı aşkın bir süreden beri ideolojik ve politik bir referans olarak kabul etmiş olan kesimleri bugün şaşkınlık içinde yön kaybı yaşıyor. Kitlelerin neden bu iktidarlara sırt çevirdiğini, neden onlara karşı ciddi mücadelelere girmiş olduklarını dikkate almadan tek bir ağızdan yargıda bulunuyorlar: “Emperyalist gericilik solcu yönetimlere karşı darbe yapıyor”, diye feryat ediyorlar. Bu savlarını dayandırdıkları tek gerekçe de, bu ülkelerde iktidar alternatifinin liberal sağcı partiler olması. Bu ülkelerdeki kitleleri gerçek bir sosyalizme doğru yönlendirecek kitlesel devrimci partilerin neden bulunmadığını soruşturmuyorlar bile. Zira bunu yapsalar, kendi tarihsel ihanetleri açığa çıkacak.

Biz devrimci Marksistler (Troçkistler), daha başından itibaren halkçı sol görünümlü Peronculuğun, Lulacılığın, Castro-Chavezciliğin kitlelerin liberal burjuva iktidarlara karşı ayaklanmasının ürünü olarak iktidara geldiklerini, ama amaçlarının bu ayaklanmaları birer işçi ve halk iktidarına, sosyalizme doğru yönlendirmek değil, belirli tavizlerle kontrol altına almak olduğunu ısrarla vurguladık. Temel sanayi sektörlerinin ve bankaların devletleştirilmesi, dış borç ödemelerinin durdurulması, dış ticarette devlet tekelinin sağlanması ve tüm ekonomi üzerinde işçi ve halk denetiminin kurulması olmaksızın yarı sömürge ve bağımlı ülkelerin küresel kapitalizmin, çokuluslu şirketlerin ve dünya ekonomisindeki emperyalist egemenliğin karşısında direnemeyeceklerini hep belirttik.

Ama Stalinist dünya imparatorluğunun çöküşüyle birlikte referans kaybına uğrayan dünya solunun oldukça büyük bir kesimi, kendini “vahşi kapitalizmin insancıllaştırılmasıyla” ve halka (daha doğrusu onun bir bölümüne) çok kısmi eğitim ve sağlık hizmetlerinin verilmesiyle sınırlayan bir “sosyalizm” anlayışını günün “özgürleşme” teorisi olarak kabul etti. XXI. Yüzyıl Sosyalizmi adını verdikleri bu teorinin küresel kapitalizmin, neoliberalizmin alternatifi olamayacağını ve kitlelerin isyanını bir süreliğine yatıştırmaktan öteye geçemeyeceğini görmemekte, kabul etmemekte ısrar ettiler. Ve işte o süre bitti. Yaşamlarında gerçekte bir değişiklik olmadığını, hatta ekonomik durumlarının daha da kötüye gittiğini fark eden kitleler sahte sosyalizm anlayışından kopuyorlar. Küçük burjuva sosyalistleri ise şaşkınlık içinde feryat ediyorlar: “Bize karşı darbe yapılıyor”, diye. Kitlelerin kızgınlığını, seferberliğini ve oylarını “emperyalist darbe” olarak tanımlıyorlar. Bu noktaya kadar düşmüş durumdalar.

Venezuela’da Chavez (sonrasında Maduro), Bolivya’da Evo Morales, Ekvador’da Rafael Correa, Peru’da Ollanta Humala, Brezilya’da Lula ve Rousseff, Arjantin’de Kirchnerler, vs. kendi yönetimleri altında neoliberalizmin bütün uygulamalarını hayata geçirirken, ülke kaynaklarını çokuluslu şirketlerin yağmasına açarken ve işçi, emekçi ve yerli halk hareketlerine vahşice saldırıp sendikacıları, yerel liderleri katlederken Sahte Sol olayları sadece izlemekle yetiniyor, tek bir protestoda bulunmuyordu. Üstelik bu iktidarların giderek diktatoryal eğilimler kazanması, kendi çevrelerinde yolsuzluklarla zenginleşmiş yeni çıkar katmanları oluşturması ve bu kesimlerin tüm devlet kurumlarını kendi menfaatleri doğrultusunda ve yasadışı şekilde kullanmaları karşısında sessiz kalıyordu. Sahte Solun gündeminde asla bu yönetimler karşısında kitlelerin taleplerini savunan gerçek devrimci sol alternatifler yaratmak bulunmadı. Böyle bir alternatifin bulunmadığı zaman işçi ve emekçi kızgınlığının seçimlerde bu yönetimlere karşı protesto oylarına dönüşebileceğini ve bundan sağ neoliberal partilerin yararlanabileceğini öngöremedi.

Şimdi kitlesel protestolar karşısında sallanmakta ve yıkılmakta olan XXI yüzyıl sosyalizmi iktidarlarına karşı emperyalizmin darbe yaptığı söyleniyor. Hayır, emperyalizm darbe yapmıyor, son derece zeki bir biçimde bu yönetimlerin alternatiflerini hazırlıyor. Emperyalizm, Arjantin’deki 2001 halk ayaklanmalarıyla Latin Amerika’da başlayan devrimci süreci Kirchnerlerin, Lulaların, Chavezlerlerin, hatta Castro’nun yardımları ve aracılığıyla frenleyip gerçek bir kıtasal devrim haline gelmesini önlemeyi başardı, ufak tefek sürtüşmelere karşılık sürekli olarak onlarla işbirliği yaptı. Şimdi bu iktidarların sonu yaklaşıyor ve emperyalizm kitle protestolarının yeni devrimci gelişmelere yol açmaması için alternatifler arıyor ve geliştiriyor.

Ve Sahte Sol bu gelişmeleri hâlâ melankolik bakışlarla, üzgün bir biçimde izlemekle, emperyalizmden şikayet etmekle yetiniyor. Oysa zaman devrimci alternatifin geliştirilmesi zamanı. Sloganımız “Cristina-Macri; Rousseff-Temer; Maduro-Capriles: Hepiniz Defolun!”dur. Tüm samimi devrimcileri Bonapartist ve neoliberal Latin Amerika yönetimleri karşısında devrimci sosyalist alternatifi geliştirmek üzere 4. Enternasyonal bayrağı altında toplanmaya çağırıyoruz!

Fransız işçi sınıfı iş yasasına karşı isyanda

0

İş Kanunu’nda işçiler aleyhine önemli değişiklikler getiren tasarının Mayıs ayında yasalaşmasının ardından milyonlarca Fransız işçi, yasanın geri alınması talebiyle sokaklara dökülmüş durumda. Ancak burjuvazi ve onun hükümeti Sosyalist Parti’yi asıl zora sokan şey; demiryolu, petrol, havayolu gibi stratejik sektörlerde süren grevler. Ne var ki bu grevler, yalnızca belirli sendika ve sektörlerle sınırlı kaldığından ve sınırlı bir süreliğine düzenlendiğinden mücadelenin kazanılması için yetersiz kalıyor. Süresiz bir genel grevle zafer çok yakın olacaktır.

Mayıs ayının başında Hollande-Valls hükümeti, Fransız halkının çoğunluğunun bu yeni iş tasarısına karşı olmasını hiçe sayarak tasarıyı meclis gündemine taşımıştı. İktidardaki Sosyalist Parti milletvekillerinin bile tasarıya karşısında hoşnutsuzluğu, tasarının meclisten geçmesine imkân vermiyordu. Ancak burjuvazi tasarının geçirilmesi için bastırdığından, halkın ve meclisin tutumu görmezden gelindi. Başbakan Valls, 1958 Anayasası’nın 49. maddesinin verdiği yetkiyi kullanarak tasarının mecliste oylama yapılmadan yasalaşabileceğini söyledi. Bunu önlemenin tek yolu, bir güvensizlik oyu verilerek hükümetin düşürülmesiydi; ancak iktidardaki Sosyalist Parti içindeki tasarıya muhalif milletvekillerinin leyhte oyları hükümete karşı güvensizlik oyunun reddedilmesine ve dolayısıyla tasarının yasalaşmasına neden oldu.

Fransa’da son iki aydır gündemin başlıca maddesi olan iş yasası reformuna karşı verilen toplumsal mücadelenin, yeni bir evreye girdiği görülüyor. Birkaç hafta öncesine kadar üniversite ve lise öğrencileri mücadelenin başını çekiyor, işçi sendikaları ise bürokratik yönetimleri yüzünden Fransız hükümetiyle pazarlık yapıyor, bu nedenle eylemler hükümete geri adım attıracak bir düzeye ulaşamıyordu. Ne var ki, Mayıs ayında tasarının yasalaşmasının ardından, ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu CGT (Genel Emek Konfederasyonu) başta olmak üzere birkaç önemli sektördeki sendikaların greve katılımıyla geniş ölçekli bir toplumsal patlama meydana geldi.

Halen Fransa’nın her köşesinde süren eylemlerde milyonlarca işçi ve öğrenci, iş yasasının geri alınması talebiyle gösteriler düzenliyor ve olağanüstü hâlin verdiği yetkilerle artan polis terörüne barikatlar kurarak karşılık veriyor. Gelinen noktada ülkenin her köşesinde polis ile göstericiler arasında çatışmalar yaşanıyor, polisin işkenceye varan müdahaleleri olayların şiddetini artmasına yol açıyor, bazı bölgelerde bizzat ordu eylemleri bastırmak için sokağa çıkıyor. Devletin kendi verilerine göre, yüzlerce eylemci yaralandı, 60’tan fazla polis eylemciler tarafından darp edildi. İş tasarısının mimarı Çalışma Bakanı El Khomri, katıldığı canlı bir televizyon programı sırasında eylemciler tarafından protesto edildi; Bakanı stüdyoyu kuşatan işçilerin elinden ancak özel askeri timler alabildi.

Başta petrol ve demiryolu sektörleri olmak üzere pek çok sektörde grevler düzenlemeye devam ediliyor. Öyle ki, yaşam durma noktasına gelmiş durumda: Yakıt istasyonlarında uzun kuyruklara rastlamak mümkün. Ulaşım sektöründeki grev nedeniyle bırakın şehirlerarası, şehir içinde ulaşımın sağlanması bile imkânsız hale geldi. Nükleer santral işçilerinin de greve katılımıyla birlikte, ülkede geniş çaplı elektrik kesintilerinin yaşanılması bekleniyor. Tüm bunlara 10 Haziran’da Fransa’da başlayacak olan Avrupa Futbol Şampiyonası’nın da grevler nedeniyle düzenlenmeme olasılığı da eklendiğinde, “sosyalist” hükümetin oldukça zor bir durumda olduğu söylemek abartı olmayacaktır. Cumhurbaşkanı Hollande’nin yasanın geri alınmayacağı yönündeki açıklaması ise, 2017 Nisan ayındaki seçimler öncesinde yerle bir olan itibarını kurtarmak için çaresizce yapılan bir hamleden ibaret.

Milyonların seferber olması ve sendikaların mücadeleye katılması, mücadelenin giderek büyümesini sağlıyor; zafer umutlarını artırıyor. Ancak mücadelenin eksiklikleri de bulunuyor: İlk olarak birbirinden kopuk ve bazı sektörlere hapsolmuş grevlerin, ülke geneline ve tüm sektörlere yayılması bir zorunluluk. Bir başka deyişle, sonuca ulaşmak için bir genel grev gerekli. İkinci olarak mevcut grevler belirli süreliğine düzenleniyor. Oysa iş yasasındaki değişiklikler geri alınıncaya kadar süresiz grevler düzenlenmesi, işçi hareketinin hükümet karşısındaki elini güçlendirecektir.

Fransa’da işçi sınıfının, on yıllardır dünya ölçeğinde süren neoliberal saldırı politikalarına karşı bir zafer elde etmesi mümkün: Bunun için gerekli iradeye işçiler sahip. Artık yapılacak tek şey kalıyor: Yasa geri alınan dek süresiz ve genel grev!

Avcılar’da belediye işçileri direnişte

0

Kiralık işçiliğin, özel istihdam bürolarının, daha esnek ve daha güvencesiz işlerin önünü açan yeni iş yasası sessiz sakin meclisten geçirilmiş durumda. İşçilerin hayat şartları kötüleşmekte, işten atmalar, eksik maaş ödemeleri, iş cinayetleri devam etmekte. Buna karşı işçi sınıfı iş yerleri çapında sendikalaşmakta ve örgütlenmekte. Hangi partiye oy veriyor olurlarsa olsunlar işçiler sınıf mücadelesi yürütmekte, patronlar da öyle.

Mayıs ayının başında Belediye-İş Sendikası’na üye oldukları için CHP’li Avcılar Belediyesi tarafından işten atılan işçilerin başlattıkları direniş ilk ayını geride bıraktı. İşten atılan otuz temizlik işçisi işe geri dönmek talebiyle başlattıkları direnişlerinin birinci ayında Marmara Caddesi üzerinden Avcılar Belediyesi önüne yürüyüş düzenledi. İşçi eşlerinin, çocuklarının, Gıda-İş, Tez Koop-İş, Haber-İş, Liman-İş ve TÜMTİS sendikalarının destek verdiği yürüyüşte “Atılan işçiler geri alınsın”, “ Sendika hakkımız engellenemez”, “Kıdeme uzanan eller kırılsın” sloganları atıldı. Avcılar Belediyesi önünde Belediye-İş İstanbul 2 Numaralı Şube Başkanı Erol Özdemir ve Belediye-İş Genel Başkanı Nihat Yurdakul konuşma yaptılar. Erol Özdemir yaptığı konuşmada atılan işçilerin geri alınmasını isterken, Nihat Yurdakul işçilerin iş kanunun 25. maddesinin 2. fıkrası neden gösterilerek, yani ahlaksızlık ve hırsızlık nedeni ile işten atıldıklarını vurguladı. Sendikalaşan işçileri işten atmak için, yaygın bir şekilde, ucuz bir bahane olarak kullanılan bu iftira ile atılan işçiler işe geri alınana kadar mücadele edileceğini belirtti.

Yeliz yoldaşı kaybettik

0

Gazetemizin okuru ve mücadele arkadaşımız Yeliz’i bugün talihsiz bir haberle kaybettiğimizi öğrendik. Yeliz’le yıllar öncesine dayanan bir dostluğumuz var, kendisi tekstil işçisi bir kadın aynı zamanda 3 çocuk annesiydi. Zorluklarla dolu hayatında her zaman direngenliği ve samimiyeti ile bizlere yaşam enerjisi verirdi. Hem emekçi bir kadın oluşu hem de bir anne olarak zorluklara tek başına göğüs germesine rağmen, mücadelenin kopmaz bir parçasıydı, her eylemde, etkinlikte yanımızdaydı.  En son Bakırköy’de kutladığımız 1 Mayıs mitinginde aynı saflardaydık.

Onu kaybetmenin tarifsiz üzüntüsü içerisindeyiz. Ailesi, dostları ve bizler güzel bir insanı yitirdik.

Başımız sağolsun.

Fetih 2016

0

Türkiye’de Fetih kutlamalarının ortaya koyduğu tarihi bir gerçek var; rejim ne vakit dara düşse İstanbul’un kutlu Fetih günlerine bir can simidi misali sarılıyor. Cumhuriyetçi, darbeci, İslamcı hükümetlerin istisnasız bir özelliği bu…

Unutmayalım ki, kutlamaların resmi bir ritüele dönüştürüldüğü 1914 yılı, imparatorluğun Balkan topraklarını kaybettiği ve çöküşüne yol açacak büyük harbin eşiğinde olduğu bir momentti.  İktidarda Erdoğan’ın nefret ettiği İttihatçılar vardı ve tema yine “Yeniden Diriliş” idi. Yani “Fetih kutlamaları” sanıldığı kadar hayra alamet olmayabilir…

Günler öncesinden başlayan Fetih programı hazırlıkları devletin tüm olanakları kullanılarak, adeta Erdoğan’ın şovuna dönüştürüldü.

Suntadan Bizans surlarına yeniçeri kıyafeti geçirilmiş zabıtalarca dikilen sancaklarla huşu içinde kendilerinden geçebilsinler diye, İstanbul’un 38 ilçesinden on binlerce kişi 146 vapur ve 5 bin otobüsle miting alanına taşındı.

İşte bu dekor, gerçekte sosyal ve ekonomik bir çöküntünün eşiğinde bulunan endişeli yığınlara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hararetle ihtiyaç duyduğu “Başkanlık propagandasının” zeminiydi.

9 bin polis, beş helikopter, bir denizaltı, bir firkateyn, üç sahil güvenlik teknesi ve 27 polis detektör köpeğiyle güvenliği sağlanan kutlama için hangi bütçeden karşılandığı meçhul, en az 63 milyon TL’lik bir harcama gerçekleştirildiği söyleniyor.   

563 yıl sonra “bizim büyük çaresizliğimiz”…

İstanbul, 2. Mehmet’in çok uluslu ordusu tarafından fethinden itibaren, tarihsel açıdan ekonomik gelişmelerin, siyasi kaygılar karşısında bağımlılığıyla biçimlendi. Eşsiz doğal konumu ve imkânları hunharca yağmalandı.

Çarpık ve plansız sanayileşme modeli yüzünden İstanbul daimi surette bölgesel dengesizlikler pahasına ve kapitalist metropollerin ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda gelişti.

Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin en önemli sonucu Bizans’tan Osmanlı’ya ve ardından Cumhuriyet hükümetlerine miras kalan bir sürekli eşitsizlik ve doğal felaketlere açıklık durumuydu.  

İstanbul, bu kentte birikmiş emekçi yığınlar açısından, yıllara yayılan yaşam kalitesindeki belirgin düşüşle özdeşleşti.

Bugün mahkûmu olduğumuz gecekondu, işporta, dolmuş şeklindeki kendiliğinden çözümler işte bu çaresizliğin sonucudur.

“İstanbul’u küresel kent yapıp satmak” zihniyeti, Türkiye burjuvazisinin kızıl elması adeta. İstanbul sürekli ülkenin geri kalanı aleyhinde irileşmekte, zira burjuvazimizin ülkenin tümü üzerinde yüksek katma değerli bir sanayileşme planına ayıracak vakti ve cesareti yok. Türkiye’nin, emperyalizme bağımlı kapitalist birikim modeli ucuz işgücü ve İstanbul’un sunduğu kentsel ranta odaklı.

AKP’yi ve Erdoğan’ı iktidara taşıyan ekonomik zeminde, İstanbul’un tepe tepe kullanılan rantının stratejik bir rolü olduğunu gözden kaçırmamak gerek.

AKP’li yıllar boyunca, kent devasa bir şantiyeye ve emlak piyasasına dönüştü. Birçok sosyal hizmet de özelleştirilerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait şirketlerce yürütülmeye başlandı. Yatırım yapmak, mafyalaşmak, spekülasyonların bir parçası haline dönüşmek suretiyle sermaye biriktirilebilen bu kenti yağmalamak bu dönemde tam manasıyla ortak bir refleks oldu.

Fethin 563. yılında İstanbul rezidans ve AVM işgali altında. İki yılda inşaatı biten ve devam eden rezidans sayısı 705, AVM ise 72. Trafik yoğunluğu yüzde 90’larda! Genişleme adına tek seçenek Kuzey ormanları. Orası da imara açıldığında İstanbul’un nüfusuna 7,5 milyon eklenecek.  

Bir iktidarın ekonomik ilişkiler ağı, onun politik tercihlerini de belirler. Üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve çevre yolları, İstanbul finans merkezi, duble yollar… Bunların tümünün ortak noktasının otomotiv, enerji ve inşaat sektörüyle alakalı olması bir tesadüf değil…

Bu sektörler, üretemeyen ve ithalata bağımlı AKP dönemi Türkiye’sinin en büyük kazançlarını ve vergi kalemlerini sağladığı için stratejikler. Benzinden alınan vergi yüzde 65. Akaryakıt vergisi sekiz yılda yüzde 106 arttı. Otomobilden alınan tüm vergiler toplanınca bazı araçlarda yüzde 200’e kadar çıkabiliyor. İstanbul açısından hem yol, köprü geçişlerindeki ücretler hem inşaat ve enerji sektörü ile yan sanayi, ekonomik ve sosyal sıkışmanın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde hayati önem taşıyor. İstanbul emekçiler açısından sosyal ve ekonomik bir çöküntü havzasına dönüşmüş, ne gam.

Fetih şatafatı gözlerimizi perdelemesin. Bu iktidar sayesinde zenginleşenler, dönülmesi hiç de kolay olmayan politik yollara girmiş durumdalar. Ülkede 14 yıllık bir sürecin ardından ne refahtan, ne demokratikleşmekten ne de barıştan söz etmek mümkün. İstanbul şüphesiz bu hercümercin tam orta yerinde duruyor.  Ülkenin kaderi üzerinde belirleyici bir rolü olacak onun.

Okur mektubu: “14 yaşımdan beri çalışıyorum”

0

Merhaba ben gazetenizi her ay takip eden bir okurunuzum. Size iş yerimden bahsetmek isterim. Ben tekstil işinde uzun yıllardır çalışan bir işçiyim.

Polise rağmen Gezi anması, güç gösterisine rağmen Saray’ın korkusu!

0

Gezi’nin 3. yılında başta İstanbul’da Taksim’de olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrinde anma eylemleri yapıldı.

En gergin olan eylem ise, elbette ki İstanbul’da gerçekleşti. Saray Gezi’den duyduğu korkuyu en çok Gezi’nin yıldönümünde yani bugün hissetti.

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı şehrin yaşayanlarına kapatıldı. 55 bin polis Saray’ı korumak için yabancı bir işgal gücüymüşçesine Taksim’de konuşlandırıldı. Bunlar dahi korkularını yenmeye yetmedi. Günün ilk polis terörü Mimarlar Odası’na yöneldi. Beşiktaş’ta geçmişte Yıldız Sarayı’nın dış karakol binası olan bina, 1995 yılında Mimarlar Odası’na 2051 yılına kadar tahsis edilmişti. Cumhurbaşkanının kendisi için kullanmak istediği bina, Yargı tarafından da Mimarlar Odası’na verilmesine rağmen bürokrasi kararı bozdu. Gerginliğin tarımandırılması için de 31 Mayıs günü beklendi. Sabah saatlerinde polis kapıları kırarak binaya zorla girdi. İçlerinde Gezi’de kendisinden sık sık söz ettiren, Mimarlar Odası yöneticisi Mücella Yapıcı’nın da bulunduğu 16 kişi gözaltına alındı. Baskılara dayanılamayınca birkaç saat içerisinde tüm gözaltına alınanlar serbest bırakıldı.

Taksim’deki anmaya dair yapılan görüşmeler ise gün boyu gerginlik içerisinde geçti. Taksim Dayanışması’nın kararlı duruşu ve kitlelerin belirgin desteği ile birlikte doğrudan Saray’dan emir almakta olan emniyet zora düştü. Nihayetinde Gezi Parkı’nda açıklama yapılmasına müsaade etmese de kitlenin Fransız Konsolosluğu’nun önüne kadar gelmesini engelleme teşebüsünü göze alamadı.

Gezi sürecinde yaşamını yitirenlerin ailelerinin de katıldığı anmada açıklamayı Mimarlar Odası’ndan Mücella Yapıcı okudu. Yapıcı sözlerine Gezi Parkı’na girilemediği için bir basın açıklaması yapılamayacağını vurgulayarak başladı. Bu sırada emniyet amirlerinden Erdoğan karşıtı sloganların atılmaması için yoğun ricalar/uyarılar gelirken, alana giremeyen ancak ulaşmaya çabalayan yüzlerce kişiye karşı da polis gaz ve TOMA kullanmaksızın büyük bir vahşet kustu.

Açıklamanın bitmesinin arından Tünel’e yürüyerek dağılan kitleye polisin sert müdahalesi sürdü.

Gezi’nin üçüncü yılında başta İstanbul olmak üzere Tüm Türkiye’de Saray’ın baskıcı politikalarına karşı binlerce insan polis terörüne rağmen bir araya gelmeyi başardı.

Açlık grevindeki maden işçileri: ‘Versinler, biz işletelim’

0

Zonguldak’ta maden işçilerinin 9 gündür sürdürdüğü açlık grevi devam ediyor. Yerin altında açlık grevi yapan Balçınlar Madencilik işçileri yalnızca açlıkla değil; soğuk, biriken gazlar ve farelerle de mücadele ediyor. Dün itibariyle eylemi sürdüren 40 kadar işçi, kendilerine iş güvencesi sağlanmadan eylemi bitirmeyeceklerini ve ocaktan çıkmayacaklarını söylüyor. Öte yandan çok sayıda işçi çeşitli nedenlerden dolayı rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Bunlardan biri olan maden işçisi Mehmet Top, içerde 40 kadar işçi arkadaşının açlık grevinde olduğunu belirtti ve ekledi: ”Biz maden işçileri artık sadece 4-5 aylık maaş alacağımız için mücadele etmiyoruz, iş güvencesi de istiyoruz. Biz TTK’ya da kayyuma da söyledik, ‘Madeni bize verin, biz işletelim, şirketin borcu varsa onu da ödemeye razıyız, yeter ki burası kapanmasın’ dedik. Biz zaten 200 kişinin çalışması gereken yerde 110 kişi çalışıyorduk, o zorluklarla kömür çıkarıyorduk. 20 yıla kadar hazır işlenecek kömür var içeride, biz hazırlamışız, çıkartmadık. Biz çalışmak istiyoruz, işsiz kalmayalım, tek derdimiz bu. İşletmeyi bize mi verirler, bizi TTK’ya mı alırlar bilmiyorum. Ama çok kararlıyız, iş verilene dek direnişe devam edeceğiz. Artık söylem değil eylem istiyoruz.”

Diğer taraftan da Zonguldak Valisi Ali Kaban, ocakta yaşanan grevin yasadışı olduğunu ve greve katılanlara hak ettikleri maaş ödemesinin yapılmayacağını; greve katılmayanlara ödeme yapılacağını söyledi. Bu söylem tamamen grevden vazgeçilmesi için ve greve katılacak olan diğer işçi arkadaşların gözünü korkutmaya yönelik bi söylem olduğu aşikardır. Kaldı ki, konu artık 4-5 aylık maaş alacağı mevzusundan çıkmıştır. İşçiler artık iş güvencesi ve güvenliği istemektedir. Çünkü Soma’da, Ermenek’te yaşanan işçi katliamları içimizde büyük bir yara olarak tazeliğini korumakta.

Kömür ocağının zarar ettiğinden bahsedenlere ise grevdeki işçi kardeşlerimizin çok güzel bir çözüm önerisi var: ”Verin, biz işletelim.” Gayet haklı bir talep bu. Ey sermaye sahipleri; mademki işçi emekçi kardeşlerimizin ücretlerini ödeyemiyorsunuz, mademki yerin altında alın teriyle kömür çıkaran ve bu uğurda can verenlerin sen hakkını vermekten mahrumsun; o zaman ne hakla ocakları sahipleniyorsun!

Maden ocakları asıl sahiplerinin yani işçilerindir.

Bu mücadele, madencilerin onur mücadelesidir.
Bu mücadele, alınterinin sömürüye karşı mücadelesidir.
Bu mücadele, kömür karasının yüz karasına karşı mücadelesidir.
Bu mücadele, senin mücadelendir madenci kardeşim işçi kardeşim.
Madencileri yalnızca ölünce hatırlayan ve timsah gözyaşı döken sömürücülere karşı onurlu bir yaşam mücadelesidir!
Balçınlar ve De-Ka madencilerinin bu onurlu mücadelesine şimdi ses verme zamanıdır!
Birleşerek kazanacağız!

 

Çorlu’dan yükselen ses: Kadın dayanışması yargılanamaz!

0

Çorlu Kadın Platformu’nun bir parçası olan Devrimci İşçi Partisi’nden Kadınlar 8 Mart için stant çalışması yaptığı sırada 6 Mart tarihinde gözaltına alındı. Altı kadının gözaltına alınma sebebi ise, hükümetin Kürt illerinde yürüttüğü kirli savaşın ve kadın bedenine dönük devlet şiddetinin teşhir edilmesiydi.

Dün “teröre destek vermek” bahanesiyle 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşması görülen DİP’li Kadınların davası karar duruşması gerçekleştirilmek üzere 13 Haziran’a ertelendi.

Biz de İşçi Demokrasisi Partisi olarak DİP’li kadınların haklı davasını savunmak için dün yanlarındaydık. Yapılan basın açıklamasındaki konuşmamızda Saray’ın ve sermayedarların işçi ve emekçilere yönelik saldırılarında, Kürt halkına dönük kıyımında ve ölümcül kadın politikalarının altında dayanışmamızı ve mücadelemizi sürdüreceğimizi ve kadın dayanışmasının yargılanamayacağını ifade ettik. Yalnızca mahkeme kapılarında veya cenazelerimizde değil, sınıf mücadelesinin tüm alanlarında daha fazla birarada olmamız gerektiğini vurguladık.

13 Haziran’daki davada da yoldaşlarımızı yalnız bırakmayacağız.

DİP’li kadınlar yalnız değildir!

Kadın dayanışması yargılanamaz!

Zonguldak’taki maden işçilerinin açlık grevi 9. gününde!

0

Hiçbir Maç, Yarışma Programı veya Burjuva Gündemi Yerin Altından Yeryüzene Yayılan Bu Direnişe Perde Olamaz!

Öyle bir şey düşünelim ki, dünyanın en zor işlerinden birini yapalım ama emeğimizin karşılığının yakınından bile geçmeyen bir maaş alalım. Her gün yerin metrelerce altında kömür madeni arayıp çıkartmaya çalışalım ama çıkartılan kömür bizi değil patronların cebini ısıtsın. Bir de çok değil iki yıl önce Soma ve Ermenek’te yaşanan iş cinayetlerinde ölen maden işçilerini düşünelim.

Bonus olarak da mecliste maden facialarını önlemeye yönelik her türlü önerinin hükümet tarafından reddedildiğini hatırlayalım!

Şimdi bu durumdayken, Zonguldak’ta ‘Balçınlar Özel Maden Ocağı’nda geçtiğimiz günlerde paralel yapı operasyonları kapsamında kayyum atanan DEKA madencilikte çalıştığımızı hayal edelim. Bu hayalde biraz daha sınır tanımayalım ve 4 aydır maaş alamadığımızı farz edelim.

İşte bizim bu yapmaya çalıştığımız hayal egzersizini Zonguldak’taki maden işçileri birebir yaşamış durumda.

Bu duruma elbette direnen maden işçileri 16 Mayıs’ta Zonguldak meydanlarında seslerini duyurmaya çalıştılar. Hatta bir binanın yedinci katına çıkıp oradan haykırdılar. Sonra baktılar olmuyor, yedi kat aşağı inip çoğumuzun belki de başka ‘gündem’ler ile duymadığımız ve ilgilenemediğimiz açlık grevini başlattılar.

Bugün 12. gününde olan grevde daha önce 5 işçinin sağlık nedenlerinden dolayı hastaneye kaldırıldığını biliyoruz. Greve devam eden diğer maden işçilerinin durumlarının da giderek kötüleştiği haberleri geliyor. Onlara destek olmaya gelenleri de engelleyen kolluk kuvvetleri işçilerin dirençlerini kırmaya çalışıyor. Şu an grevdeki işçiler içeride kontrollü bir göçük oluşturdular, bu sayede kimse içeri giremiyor tabi dışarı da çıkılamıyor.

Böylesine önemli bir direnişin yanında olduğumuzu söyleyip ve bugüne kadar yaşanan faciaların münferit ‘kazalar’ olmadığını, 1941 yılından bu yana 3 binden fazla maden işçisinin bu cinayetlerde hayatlarını kaybettiğini hatırlatmak isteriz.

Ayrıca şunu da belki düşünsek sanki meselenin derinini görmememiz kolaylaşabilir diye ekleyelim.

Yine düşünün ki, Türkiye Süper Ligi’nde üç büyük takımdan birindeki bir futbolcu Soma faciasında hayatını kaybeden 157 ailenin borcunu ödesin. Yani bir futbolcunun belki birkaç aylık kazancı ile 157 ailenin yaşamak zorunda oldukları için yıllar içersinde yaptıkları borcu ödeyecek kadar ekonomik uçurum olsun. Bu duruma hiç değinilmeden sadece bir sporcunun başına ‘iyilikseverlik’ sıfatı getirerek haber yapılıp bize sunulsun.

İşte tam bu noktada bu iyilik perdesinin altında kaybolan detaylarda gizli olan sınıfsal uçurum belki birçok şeyi anlamamızı ve safları sıklaştırmamıza neden olacaktır.

Bu yüzden İşçi Demokrasisi Partisi olarak her zaman olduğu gibi işçi mücadelesinden yana olduğumuzu belirtip herkesi Zonguldak’taki direniş ile dayanışmaya beklerken; futbol maçları, yarışma programları, burjuva siyasi gündemleri ile örtülmeye çalışan bu grevi gözler önüne serip haykırmaya çağırıyoruz!

Avon çalışanları direnişte: “Güzelliğimiz gücümüzden, gücümüz direnişten geliyor”

0

Avon Gebze deposunda çalışan 2 kadın işçi sendikal faaliyet gösterdiği gerekçesiyle işten çıkarıldı. Buna karşı işten atılan kadın işçiler Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki tesis önünde direnişe başladı.

Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı İşçileri Sendikası (DGD-Sen) üyesi çalışanlar, 19 Mayıs günü tazminatsız bir şekilde işten çıkarılmış ve 23 Mayıs Pazartesi saat 10’da fabrika önünde direnişe başlayacaklarına dair duyuru yapmışlardı. Avon Kozmetik önünde buluşan işçiler, “Güzelliğimiz gücümüzden geliyor, gücümüz direnişten”, “Rujunu sil sesini yükselt”, “Yaz sezonunun vazgeçilmez rengi direniş” pankartları açarak, “Avon işçiye hesap verecek” sloganı attılar.

İşten çıkarılan arkadaşları işe geri alınana kadar direnişlerini sürdüreceklerini ifade eden işçilerin okuduğu basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

1886’da ABD’de kurulan Avon, 10 milyar dolar cirosu ile dünyanın en büyük doğrudan satış şirketi. 100’den fazla ülkede 6 milyon ‘bağımsız kadın satış temsilcisi’ var. Bu kadınlar, komşularına, iş arkadaşlarına, sosyal çevrelerine Avon kozmetik ürünlerini satıyorlar. Avon, bağımsız satış temsilcisi ile doğrudan satış modelini, ‘kadınların güçlenmesini’ sağlayan otantik bir iş modeli olarak pazarlıyor.

Son kampanyalarının adı: Bir Amaç İçin Güzellik (The Beauty for a Purpose). Sosyal medya üzerinden, ünlüleri kullanarak, başarı hikayeleri sunuyorlar. Sosyal medyanın bugün üretimi değiştiren ve şekillendiren bir unsur olduğunu, kadın profesyoneller ve girişimcilerin sosyal medyayı aktif bir şekilde kullandığını görüyorlar. Bu nedenle Avon bir ‘amaç temelli’ pazarlama stratejisi üzerine kurulu.

‘Kadınları güçlendirmek’ bir pazarlama stratejisi. Sadece bir slogan!

‘Bağımsız satış temsilcisi’ dedikleri, güçlendirdiklerini iddia ettikleri kadınlar, çalışma ve tüketim arasındaki ilişkiyi muğlaklaştıran, ürünlerin dağıtımındaki tüm riski kadına yükleyen bir sisteme dahil oluyor. Yani Avon’un doğrudan satış sistemi, günümüzün güvencesiz emek ilişkilerinden daha fazla kâr sağlamanın bir yolu.

Dahası, Avon’un üretim, depolama, taşıma süreçlerinde çalışan fazla sayıda kadın ve erkek milyonlarca işçi var. Kadınların kardeşliğinden bahseden Avon, bu işçilerin dayanışmasının ve örgütlenmesinin maliyetine asla katlanmak istemiyor. Çünkü kadınların güçlenmesi, haklarını talep etmesi, sendikalaşması ve güvenceli işler talep etmesi demek.

Diğer yandan, pazarlama stratejisini ‘kadın güçlendirme’ gibi toplumsal bir amaç üzerinden kurarak ve meme kanseri, aile içi şiddetle mücadele gibi sosyal sorumluluk temalarını kullanarak, fabrika içinde ve dışında cinsiyetçi bir şekilde yaptığı kadın emeği sömürüsünü pazarlama ayağında da sürdürüyor.

Avon güçlü kadınlar istemiyor.

Yasadışı fazla çalışma, ağır ve sağlıksız çalışma koşulları, bel, boyun, bilek eklemlerinde kaçınılmaz meslek hastalıkları, mobbing, taciz.. 10 yıllık 20 yıllık deneyime rağmen hala asgari ücret alan işçiler. Kendilerine ve ailelerine zaman ayıramayan, fazla çalışma baskısı altında insanlar. Fazla mesai yapmayı reddettiği için işten atılanlar… Hakkını aradığı, sesini yükselttiği için işten atılanlar… İşte bizim, Avon depolarında çalışan işçilerin yıllardır süren hikayesi böyle…

Yıllardır süren bu baskı, kötü çalışma koşulları ve güvencesizliğe karşı, sessiz kalmadık. Son olarak, işçisi olduğumuz taşeron firmanın devredilmesi ile birlikte çalışma koşullarımızı ve özlük haklarımızı geriye götürecek yeni sözleşmelere imza atmayı reddettik; adil ücret ve insanca çalışma koşulları talep ettik. Dahası birlikte, dayanışarak, örgütlü davranmaya cüret ettik. DGD-Sen sendikasına üye olduk.

19 Mayıs günü Gebze deposunda çalışan 2 kadın işçinin işten çıkarıldığı bildirildi. Deneyimli ve bazıları en iyi eleman seçilmiş, üretim hattının farklı her noktasında çalışabilecek yetenekte işçiler kapının önüne kondu.

Çünkü Avon, dayanışan, haksızlığa karşı çıkan, güçlü kadınlar istemiyor.

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde Avon, işçilerinin örgütlü mücadelesini bastırmaya çalışıyor. Mesela Filipinler’in Manila şehrinin biraz dışındaki Calamba sanayi bölgesindeki fabrikasında 120 işçi kadrolu, 350 kiralık işçisi var. Kiralık işçiler, kadrolu işçilerle birlikte, üretim için gerekli esas işlerde 146 dolar asgari ücretle çalışıyorlar. Esas işlerde bir yıldan fazla çalıştırılan işçilerin kadroya alınması gerekirken fabrika kiralık işçileri yasadışı olarak esas işlerde çalıştırmaya devam ediyor. İşçiler sendikalaştı ve 2015 Eylülünde Şubat 2014 – Ocak 2017 süreli toplu iş sözleşmesini imzaladılar. Ama bu fabrikada çalışma koşullarını sorgulayan, işçilerin yasadışı güvencesiz çalıştırıldığını ifşa eden 16 işçi temsilcisi, toplu iş sözleşmesi müzakereleri sürecinde yasadışı grev yaptıkları ileri sürülerek yılbaşı arifesinde işten atıldılar. İşten atılan işçiler ortalama 20 yıllık deneyimli işçilerdi.

21 yıldır Türkiye pazarında olan Avon’un Türkiye’deki ilk kadın Genel Müdürü Angela Cretu’dan taleplerimize kulak vermesini öneririz: İşten atmalara son verilsin. Atılan arkadaşlarımız işe geri alınsın. Sendikalaşma hakkımızın önündeki engeller kaldırılsın..

Çadır kentte Suriyeli çocuklara taciz

0

Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Gaziantep’in Nizip ilçesinde kurulan çadır kentte bulunan Suriyeli 30 çocuk, kendilerini 1.5 ile 5 lira arasında parayla kandıran kamp görevlisinin tacizine uğradı. İstismarın Eylül ayında olduğu ve 3 ay boyunca sürdüğü ortaya çıktı. 30 erkek çocuğun 8’inin ailesinin şikâyetçi olması ile E.E. isimli şahsın, 8 ile 12 yaş arasındaki çocukları 1,5-5 TL karşılığında kandırarak cinsel istismarda bulunduğu belirtiliyor. E.E., yaşananları kendi ifadesinde kabul ederken Eylül ayında tutuklanarak cezaevine gönderildi. E.E. hakkında Nizip Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Çadır kentte Suriyeli 8 çocuğa taciz eden kamp görevlisinin 289 yıl hapsi istendi. Dava ve soruşturma devam ediyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, konuyla ilgili ihbarları bugüne dek görmezden gelirken olay basına yansıyınca alelacele davaya müdahil olma kararı almış.

Şikayette bulunamayan diğer aileler ise ülkede mülteci olarak yaşamalarından dolayı korktukları ve bu yüzden olayın üstüne gidemediklerini söylediler. Kampta tecavüze uğrayan üç çocuğun yaşadıkları travmanın da etkisiyle skandaldan kısa bir süre sonra kampı terk ettiği, bir daha geri dönmediği ortaya çıktı. Jandarma tarafından tutulan tutanakta, H.B., ile A.B.,’nin 24 Eylül, M.H.,’nin ise 25 Eylül 2015 tarihinde kamptan ayrıldıkları, nereye gittiklerinin bilinmediği ve bir daha da kendilerinden haber alınamadığı belirtildi.

Kadın dayanışması yargılanamaz! DİP’li kadınlar yalnız değildir!

0

AKP hükümeti, geçtiğimiz 14 yıl boyunca uyguladığı politikalarla kadınların her türlü sosyal ve demokratik haklarına karşı saldırılarını istikrarla sürdürdü. Gezi sürecinden bu yana rejimin sertleşmesiyle birlikte artan baskıdan kadınlar da nasibini aldı. 2002 yılından bu yana 5.406 kadın öldürüldü, cinayetlerin 700’e yakını ise son 3 yıl içerisinde gerçekleşti. Katliam olarak nitelendirilebilecek olan verilerin yanında pek çok kadın cinsel, fiziksel, ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kaldı, yapılan kanlı saldırılar sonucunda yaşamını yitirdi. 7 Haziran seçimleri sonucunda her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmeye çalışan Erdoğan ve AKP hükümeti “çözüm süreci”ne son vererek kirli bir savaş başlattı. Kürt illerinin çoğunda olağanüstü hal ilan edildi, demokratik hak ve özgürlükler ortadan kaldırılırken devlet terörü giderek yaygınlaştı. Yaşananlar sonucunda bölgede yaşayan pek çok kadın ve çocuk hayatını kaybetti.

Böylesi koşullarda girdiğimiz 8 Mart sürecinde kadınlar olarak hayatımızın her alanında yüzleştiğimiz katliam bilançolarına son vermek için; kalıcı, güvenilir, eşit koşullarda gerçekleşecek barış için bulunduğumuz her yerde kadın dayanışmasını örmeye çalıştık.

Bu çerçevede, Devrimci İşçi Partili Kadınlar (“DİP’li Kadınlar”), 8 Mart vesilesiyle Çorlu Kadın Platformu’nun da bir parçası olarak, Çorlu’da düzenlenecek 8 Mart eylemi için 6 Mart günü stant çalışması yaparken gözaltına alındılar ve ince arama gibi uygulamalara direnen altı kadın hakkında, “teröre destek verdikleri” iddiasıyla dava açıldı. Bu dava şüphesiz ki, devletin kadınların mücadelesini engellemeye çalışmasının örneklerinden biridir.

DİP’li kadınların dağıttığı bildiride, Kürt illerinde yapılan operasyonlar sırasında bir kadının ölü bedeninin çıplak teşhirinden söz edildikten sonra kadınların bu ve benzeri uygulamalara karşı kendilerini savunmasına ilişkin dayanışma ifade ediliyordu. Savcı bunu “teröre destek” sayarak derhal soruşturma başlatmıştır!

Biz kadınlar biliyoruz ki; Suruç’ta, Kürt illerinde, Ankara’da, iş cinayetlerinde yüzlerce kadının hayatını kaybetmesi ile 12 yıl boyunca 5.406 kadının cinayetler sonucu yaşamını yitirmesinin sebepleri birbirlerinden bağımsız değil. Devlet şiddeti kadınlar için hayatın her alanında ve her döneminde bir katliam bilançosu sunarken, biz kadınlar sorunların tamamının sistemin kendisinden kaynaklı olduğunu biliyor ve erkek egemen kapitalist düzene karşı mücadelemize devam ediyoruz! Bu sebeple mücadele içindeki DİP’li kadınlarla dayanışıyor, kadın dayanışması ve halkların kardeşliği zemininde tüm kadınları, kadın örgütlerini, siyasi partileri, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini DİP’li kadınlarla dayanışmaya çağırıyoruz!

Duruşma Yer ve Saati: 26 Mayıs Perşembe günü saat 10:40, Çorlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi.

Özel güvenlik işçilerinin problemleri

0

Merhaba arkadaşlar, ben güvenlik sektöründe çalışan bir emekçiyim. Bu sektörde daha yeni sayılırım. İşsizlik ve diğer çevresel faktörlerden dolayı bu mesleğe başladım diyebilirim. Bu işin genel hatlarından bahsetmek isterim. Öncelikle maaşı başka işlere nazaran biraz daha çok ve iş olarak rahat. Evet, işe yeni başladığımda tam da bunları söylüyordum kendi kendime. Ancak birkaç aylık tecrübe bile yanıldığımı gösterdi bana maalesef…

Öncelikle şunu söylemeliyim, maaş olarak çok görünmesinin tek nedeni normal çalışma saatinden fazla çalıştırıyor olmaları. Bunu açacak olursak, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 63. maddesi, haftalık çalışma süresinin 45 saat olduğunu, aksi kararlaştırılmadıkça bu sürenin çalışma günlerine eşit olarak dağıtılacağını hükme bağlamaktadır. Buna göre, haftanın altı günü çalışılan bir işyerinde günlük çalışma süresi 7,5 saat olacaktır.

SSK işlemlerinde ay 30 gün olarak dikkate alınmakta, dolayısıyla aylık çalışma süresi de 30X7,5=225 saat olarak uygulanmaktadır. Ancak biz güvenlik görevlileri günlük 12 saat çalıştırılıyoruz. Haftalık 1 gün olan yasal tatilimizi ise vermiyorlar. İzin kullanabilmek için peşinen çalışmamız isteniyor. Yani 2 gün üst üste 12 saat çalışırsan 3. gün izinlisin deniliyor. 8 saat günlük çalışma süresinden o 2 günde zaten 3 günlük çalışmış oluyoruz.

Şu konuya da değinmek isterim ki, son günlerde yaşadığımız canlı bomba eylemleri biz güvenlik emekçilerini gerçekten çok zora sokmuş durumda. Ben AVM’de görevliyim ve neredeyse her gelen müşteride aynı tedirginlik hâkim: “Acaba gerekli önlem alındı mı? Acaba bu güvenlik görevlisi işini düzgün yapıyor mu?” Bundan dolayı olsa gerek bizle konuşan müşteriler paranoyak olma derecesine gelmişler. “Ben istesem buraya şu kapıdan çok rahat bomba sokarım. Arabamın arka koltuğuna dikkatli baksana, belki bomba var” gibi söylemleri sık sık duyuyoruz. Belki de hükümetin ve kolluk kuvvetlerinin beceriksizliklerini bizden çıkarmak istiyor olabilirler. Çünkü, örneğin polislerle bu şekilde konuşurlarsa ya biber gazı ya da copla karşılık alacaklarını düşünüyor olabilirler. Nitekim günah keçisi gibi her kesimden ayrı ayrı fırçamızı ve nasihatimizi alıyoruz.

Bu sektörde çalışma arkadaşı sıkıntısı çok fazla. İşe giren 1 ay duramıyor. Bu bahsettiğim çalışma süreleri ve son patlamalardan sonra insanların bize tavırlarından dolayı. İşte bu yüzden neredeyse her zaman mesaiye çağrılıyoruz ve gelmek istemezsek müdürlerin bize karşı tavrı olumsuz oluyor. Gün içinde kullanmamız gereken yarım saatlik istirahatı 20 dakikaya indirdiler. Sanki eksiklik bizim yüzümüzden olmuş gibi bizi cezalandırıyorlar. Ne zamana kadar bu şekilde devam eder bilmiyorum, ancak gerçekten zor günlerden geçtiğimiz ortada. Açık olan şu ki, sorunlarımızın çözümü örgütlü ve bir arada olmaktan geçiyor. Bütün emekçi işçi kardeşlerime selam ederim.

Engelliler Haftası: Türkiye’de kelebek olmak!

0

10-16 Mayıs tarihleri arasındaki Engelliler Haftası kapsamında, iki engelli okurumuzla söyleşi yaparak engellilerin yaşadığı en temel sorunları yansıtmaya çalıştık.

Röportaj: Kemal Boran – Düzenleyen: Deniz Naz, 4 Mayıs 2016

Hilal 22 yaşında, Epidermolizis Bülloza hastası. Hastalığı halk arasında Kelebek hastalığı olarak da biliniyor. Derisi bir kelebek kadar hassas olduğu için bu isim verilmiş. Bu hastalık nedeniyle vücudunda doğduğu günden itibaren sürekli yaralar oluşuyor. Hastalığı yüzünden yürüyemiyor ve parmakları da zamanla birbirine yapıştığı için ellerini yeterli şekilde kullanamıyor. Hilal’le hem hastalığı hem de hastalığının getirdikleri hakkında konuştuk.

Kemal: Öncelikle hayatındaki, hastalığındaki en temel sorunlar nedir?

Hilal: Yaralarım var, her gün sabah akşam pansuman olmam gerekiyor. Bazen çok zorlanıyorum bir de fiziksel özelliklerimi kaybettim. Yürüyemiyorum mesela. En zorlandığım konular bunlar.

Kemal: Günlük hayatın nasıl geçiyor?

Hilal: Uyanır uyanmaz pansuman olmam gerekiyor çünkü yaralar kaşınıyor, acıyor. Sonra kahvaltı yapıyoruz; geri kalan çoğu vaktim internette geçiyor. Yazın evimizin bahçesindeyiz. Kışın da evdeyiz. Arada sırada bir yerlere gidiyoruz.

Kemal: Mesela dışlanma yaşıyor musun? Ne hissediyorsun dışlanma yaşadığında?

Hilal: Eskiden daha çok acı veriyordu, şimdi toplum içine çıktıktan sonra biraz alıştım ,artık pek umursamıyorum. Her insanın farklı davranışları oluyor. Herkes aynı olmuyor. Eskiden daha çok üzülüyordum artık pek üzülmüyorum.

Kemal: Sokakta, hayatın içerisinde ne gibi sıkıntılar yaşıyorsun? Tekerlekli sandalyeyle gezdiğin için çok sıkıntı çekiyor olmalısın.

Hilal: Evet o konuda da çok sıkıntı yaşıyoruz. Kaldırımların bozukluğu, arabaların kaldırımlara park etmeleri yüzünden yolda gitmekte zorlanıyoruz. Dışarı çıkarken iki kere düşünüyoruz.

Kemal: Peki devletin engellilere yaptıkları ya da yapamadıkları hakkında neler düşünüyorsun? Devlet senin için ne yapıyor?

Hilal: Ben bir şey yaptıklarını göremiyorum. Buradan bakkala bile gidemiyorum yolların bozuklukları yüzünden. Binalara giriş çıkışlarda bile zorluk yaşıyorum.

Kemal: Kendi hayatınla ilgili bir kitap yazıyorsun, nasıl gidiyor?

Hilal: Kendi hayatımı, kendi yaşadıklarımı yazıyorum. Anlık yaşadığım duyguları yazıyorum. Bitirmeyi çok istiyorum.

Kemal: Şimdiye kadar yazdıklarından bize bir şeyler paylaşmak ister misin, yoksa bize sürpriz mi olsun?

Hilal: Bilinen şeyleri yazdım aslında. Benim hastalığımı yaşayanların okuduğunda aslında onların hayatını yazdığımı zannedeceklerini düşünüyorum. Sanırım beni en çok onlar anlayacaklar. Kitapta kendi hayatımı, dışarıdaki hayatı ve ailemle olan ilişkilerimi yazıyorum.

Kemal: Bu kitapta annenin ve babanın özel bir yeri olacaktır. Onlar için ne düşünüyorsun?

Hilal: Dünyaya bir daha gelsem, anne baba seçme hakkım olsa, yine aynı anne babayı seçerdim. Onlar benim için dünyanın en iyi anne babası. İki ağabeyim var, onlar da aynı şekilde. Bu ailede doğduğum için çok mutluyum. Televizyondan, internetten, dışarıdan çok aile görüyoruz. Böyle bir ailem olduğu için şükrediyorum. Eskiden daha çok içine kapanık biriydim. Daha küçükken yabancılarla konuşurken başımı öne eğerdim, yüzüne bakmazdım, kendimden utanırdım. Biraz toplum içine karıştıktan sonra biraz daha açıldığımı fark ediyorum. Eskiye göre daha iyi olduğumu hissediyorum.

Kemal: Bu toplum bu konuda çok acımasız. Bazen iyi niyetle yaptıkları şeylerin bile kötü anlamlara geldiğini fark etmiyorlar. Bazıları gerçekten kötü niyetli değil. Ama bazıları da kötü niyetli, çünkü zaten kötü insanlar onlar. Peki, başka ne anlatmak istersin?

Hilal: Mesela kitabımla ilgili yazdığım en son şey 23 Nisan ile ilgili. Geçen gün doktordan gelirken provaları gördüm. Tabii ister istemez duygulandım. Buraya geldiğimde o duyguları yazmıştım. Ben hiç okula gitmedim, her şeyi ailem öğretti bana. Okumayı yazmayı annemle babam öğretti. Çocukları görünce insan imreniyor. Onlara katılmak, aralarında olmak isterdim.

Kemal: Ben biraz da ailene soru sormak istiyorum. Hilal’le yaşamak nasıl bir şey ne söyleyebilirsiniz Hilal ile ilgili?

Mehmet Bey: Hilal ile yaşamak hem çok zor hem de çok güzel. İnanın ikimiz de hayatımızı ona bağladık. Zaten biz onun için yaşıyoruz. O da bizsiz yaşayamaz, mümkün değil. İnanır mısın o kadar duygulanıyorum ki şu anda o konuşmaları dinlerken, ben farkındaysan tıkandım. Fakat inan bize bir zorluk vermiyor. Biz devamlı onunla ilgileniyoruz. Güzel bir duygu. Tabii ki zorluklar var, çok zorluklarla karşılaşıyoruz. Hastaneye gittiğimizde bize öncelik tanımıyorlar. Sıra beklemek zorunda kalıyoruz. Zaten ağrıları oluyor. Zorluk çekiyoruz bu konuda. Ama biz yine de şikâyetçi değiliz, onunla yaşamak çok güzel. Onun gibi bir evladımız olduğu için şükrediyoruz. Tabii ki manevi olarak şikâyetimiz oluyor. Onu bırakıp dışarı çıkamıyoruz. Gece en az iki defa kalkıyor, yorganını bile değiştiremiyor. Onun için çok zor. Hilal çok zeki bir çocuk. Bir de onu eğitim görmüş biri olarak düşünün. Hiç eğitim görmedi, okul görmedi. Evde verilen eğitimle yetindi. Devletten bahsettiniz düşünün gazlı bezlerini, besleyici kremlerini ödemiyor. Günde 30-40 liralık bez lazım. Bir krem bulduk mesela pahalı bir krem, onu biz kendimiz karşılıyoruz. Kozmetiğe giriyormuş. Ben devlet memuruydum, bankadan emekliyim. Devletten yardım alıyoruz ama annesi baktığı için evde bakım parası alıyoruz. Hilal’in hastalığıyla ilgili bir destek alamıyoruz.

Kemal: Peki siz ne dersiniz anne olarak?

Güzel Hanım: Eşimin anlattığı gibi kızım diye söylemiyorum çok özel bir çocuktur. Biz elimizden geldiği kadar bakıyoruz. Giyimi kuşamı olsun, gezmesi olsun. Tabii maddi ve manevi olarak yıpranıyoruz ama o bizim evladımız. Onun için her zaman elimizden ne geliyorsa yapacağız.

Kemal: Son olarak ne söylemek istersin Hilal? Sana nasıl davranılmasını istersin? Ne eklemek istersin?

Hilal: İnsanların tüm engellilere karşı hassas davranmalarını istiyorum. Kendilerini o hastaların yerine koymalarını istiyorum. Onların da başına gelebilme ihtimali olduğunu hatırlamalarını istiyorum.

Güzel Hanım: İnsanlar bakışlarıyla bazen bizi rahatsız ediyorlar. Bazı insanlar öyle bir bakıyorlar ki sanki bu kızı niye sokağa çıkarttın diyorlar. Bize öyle bakmasınlar. Biraz hassas davransınlar istiyoruz.

Kemal: Ben gazetem İşçi Cephesi adına sana ve ailene çok teşekkür ediyorum.

Hilal: Ben teşekkür ederim.

Dilenmek değil, çalışmak istiyorum!

Şaban, görme engelli ve bu engelinin yanında yaşam koşullarının da ona getirdiği engeller var. İstanbul gibi bir şehirde engeli olmayan bir insanın bile zor geçindiği koşullarda o hem Türkiye’de engelli olmaktan hem de engelinin getirdiği dezavantajlardan bahsetti.

Kemal: Ben tabii sorular hazırladım ama bu hayatı yaşayan sensin; benim sorularım dışında lütfen sen de eklemek istediklerini söyle. Biz Hilal’le röportaj yaparken de ilk sorumuz bir gününün nasıl geçtiğiydi. Sen de bize bir gününün nasıl geçtiğini anlatır mısın?

Şaban: Sabah kalkıyoruz, oturup televizyon izliyoruz, müzik dinliyoruz, sokağa çıkıyoruz. Tabii sokakta karşımıza birçok engel çıkıyor. Mesela yürürken en çok zorluk çektiğimiz şeyler dükkânların yollara koydukları sandalyeler, masalar, kaldırıma konulan arabalar bizim için gerçekten büyük engeller. Ama bazı insanların kolumuza girip yardım etmesi sayesinde kendimizi biraz daha güvende hissediyoruz.

Kemal: Biz gören insanlar bile yolda yürümekte zorlanıyoruz. Peki devlet sana destek oluyor mu? Hayatını kolaylaştırmak için…

Şaban: Devlet bize ayda 400 lira bir maaş veriyor, bir de bakım maaşı veriyor. Zar zor da olsa idare etmeye çalışıyoruz. Hastane için randevusuz gitme hakkımız var. Bizi öne alıyorlar ama ilaç konusunda ilk gittiğimizde sorun olmuyor ama ikinci gidişimizden sonra ilaç parası ödemek zorunda kalıyoruz. Bir de en büyük sıkıntımız engelli raporu çıkartacağımız zaman önceden 18 TL ödüyorduk şu anda 200 TL oldu. Bu raporları üç aylık maaşımızı almaya devam etmemiz için yeni sisteme göre tekrar rapor almamız gerekiyor. Benim raporumda sürekli yazıyor. Yani kesinlikle iyileşemeyeceğim yazıyor. Sürekli yazdığında ömür boyu geçerli olması lazım.

Kemal: Peki hayatını nasıl idame ettiriyorsun? Devletin verdiği para yetmiyor sanırım, geçimini nasıl sağlıyorsun?

Şaban: 700 lira kira ödüyorum. Zaten devletin verdiği bakım ücreti oraya gidiyor. Geriye kalan 400 lira para da elektriğe, suya, doğalgaza gidiyor. Bunlarda indirim olması lazım ama biz bunlardan faydalanamıyoruz. Özelleştirmeden dolayı faydalanamıyoruz; normalde engelliler için indirim var.

Kemal: Çalışıyor musun, ne iş yapıyorsun?

Şaban: Eşimle beraber gidip ufak tefek bir şeyler satıyorum. İşporta tezgâhım var. Zabıtalar sıkıntı yaratıyor. Yasak, kaldırın, çalışmayın diyorlar. Biz sizin gibi insanlara tezgâh yeri vermeye kalsak buralarda tezgah yeri kalmaz diyorlar.

Kemal: Sen hükümetten, iktidardan ne istersin? Bir engellinin engelini azaltması için ne istersin?

Şaban: Öncelikle iş vermelerini isterim. Devlette iş başvurusu yaptım ama ortopedik engellilere öncelik veriyorlar. Görme engellilere iş sahası yok. Eskiden santral vardı şimdi o da yok, teknoloji gelince o da kalktı.

Kemal: Engelin yüzünden insanlar arasında dışlanma yaşıyor musun?

Şaban: Bazı insanlar gördüğü zaman dış görünüşümden korkuyorlar. Gözlerimin görüntüsünden korkuyorlar. Ama bazı insanlar kolumuza girip yardımcı oluyorlar. Karşıdan karşıya geçerken yardımcı oluyorlar ama olmayan da çok var.

Kemal: Peki devletin engelliler politikası hakkında ne düşünüyorsun? Devlet hayatı kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu?

Şaban: Kolaylaştırmaya çalışıyor ama zorlaştırıyor da. Mesela TOKİ’den engellilere evler verilecek diyorlar. 5000 tane ev yapıyorsa 100-200 tane veriyor. Bu yetersiz. Ben üç sefer yazıldım, üçünde de hiçbir şey yapılmadı.

Kemal: Araçlara binerken, inerken, otobüs duraklarında ne sıkıntılar yaşıyorsun?

Şaban: Normalde duraklarda sesli bir iletişim olması lazım. Karşıdan karşıya geçerken olduğu gibi bir sistem olması lazım. Bazen duraklardaki insanlara soruyoruz, bazıları yardım etmek istemiyor, cevap vermiyor. Bazen de durakta kimse olmuyor. O zaman otobüsü durdurup tek tek sormak zorunda kalıyoruz. Mesela otobüse ses sistemi taksalar, otobüs sesi dışarı verse, gelen otobüslerin kendisi okusa, daha kolay olacak.

Kemal: Yol parası almıyorlar sizden değil mi? Refakatçilerden de almıyorlar. Hastanelerde size öncelik tanıyorlar mı?

Şaban: Bazen tanıyorlar, bazen tanımıyorlar.

Kemal: Hilal’le röportaj yaparken o da söyledi, ona hiçbir öncelik tanınmadığını söyledi.

Şaban: Biz bankada da, hastanede de bekliyoruz. Bize öncelik tanımaları lazım.

Kemal: Uzun zamandır evlisin sanırım. Eşin ne yapıyor, sana destek oluyor mu?

Şaban: Eşimde de görme sorunu var ama elinden geldiği kadar yardımcı oluyor. Zaten her yere birlikte gidip geliyoruz.

Kemal: O zaman eşine de birkaç soru soralım. Siz ne diyorsunuz engeller konusunda?

Filiz: Bence engellilere yeterli yardım edilmiyor. Kira verdiğimiz için birçok konuda zorlanıyoruz. Çalışmamıza engel oluyorlar. Malımızı aldı belediye bizim. Biz eşimle zorluklara göğüs germeye çalışırken bize daha çok engel oluyorlar. Telefon kılıfları satıyoruz. Biz onları belediye geldi, zabıtalar hiçbir şey söylemeden aldılar. Sonra malımızı almaya gittiğimizde buraya tezgâh kurmayacaksınız diyorlar. Biz dilenmiyoruz, mecburen ek gelirimiz olmak zorunda. Yok, yasak. Ana arterlerde durmak yasak diyor. Herkes yasak koyuyor.

Kemal: Siz onurunuzla yaşamaya çalışırken dilenmeye zorluyorlar!

Şaban: Aynen öyle, ben dilencilik yapsam belki de kazandığım paradan daha fazlasını kazanırım. Devlet bize toplamda 1000 lira para veriyor. 700 lirasını kiraya veriyoruz. Kalanı faturalarımıza veriyoruz. Bize en azından ev verseler, düşük taksitlerle ödesek, en azından ev sahibi oluruz.

Kemal: Türkiye’de 8,5 milyon engelli var. Biz de birer engelli adayıyız. Son olarak ne söylemek istersiniz? Elinizde bir sihirli değnek olsa hayatınızı kolaylaştıracak ne yapmak istersiniz?

Şaban: İş sahası ve oturacağımız bir ev olsa bizim için yeterli olurdu. Biz çalıştığımız zaman bize karışmamaları lazım; ya bize iş versinler ya da çalışmamıza engel olmasınlar. Ben lise mezunuyum, yine de iş vermiyorlar, hem de zaten engelim nedeniyle de iş bulamıyorum.

Filiz: Görme engellilere özelikle devletin yardımcı olması lazım, aileleri bilinçlendirmesi lazım. Beni ailem normal okula gönderdi. Ben tahtayı görmekte zorlandım, defteri kitabı görmekte zorlandım. Kusurumu hep gizlemeye çalışıyorum. Ailelerin çoğu engellilerin okulları olduğunu bile bilmiyorlar. Köylerde bilmeyen aileler var. Bunun yayılmasını isteriz. Bir de ailelerin çocuklarının engelini bilmesi lazım, çocuklarına ona göre davranmaları lazım. Bazı aileler engelli çocuklarından utanıyorlar. Bizim ailemiz öyle değil tabii ki ama bazı aileler kötü davranıyorlar.

Kemal: Son olarak ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Filiz: Önümüzdeki engelleri kaldırmalarını istiyoruz. Engelsiz bir dünya istiyoruz.

Kemal: İşçi Cephesi Gazetesi olarak bize evinizi açtığınız için teşekkür ederiz. Sağolun, umarım engelsiz bir Türkiye ve engelsiz bir dünyada yaşayacağımız günler gelecektir bunun için hep birlikte mücadele etmeliyiz.

Filiz: Biz teşekkür ederiz, sağ olun.

Metal Fırtına

0

Bundan tam bir sene önce Mayıs ayını metal işçileri Bursa’da başlattıkları direniş ile karşıladı. İşçiler kendilerine düşük ücret dayatan 3 yıllık sözleşmeye, haklarını hiçe sayan Türk Metal’e ve patronlara karşı direnişe geçtiler. Renault işçilerinin öncülük ettiği bu direniş birçok fabrikaya hatta ülkenin farklı yerlerine yayılarak devam etti. Toplamda 25 bin metal işçisinin katıldığı direniş aylarca sürmüş ve en sonunda işçilerin büyük bir bölümü Türk-İş Sendikası’nın kendi haklarını değil patronların haklarını savunduklarını fark ederek “Satılık sendika istemiyoruz” sloganları ile sendikadan istifa etmeye başladılar. İlk kazanımlarını elde eden işçiler diğer talepleri için de bu sefer daha kararlı bir şekilde ve daha fazla metal işçisiyle birlikte bugüne kadar mücadelelerini sürdürdüler.

Diğer taraftan da hükümetin işçilerin kazanılmış haklarına yönelik saldırılarına karşı da ilk tepkiler metal işçisinden geldi. Asgari ücrete yapılan adaletsiz zamma ve özellikle kıdem tazminatının gaspına yönelik uygulamalara karşı metal işçileri eylemleri ile haklarını gasp ettirmeyeceklerini birkez daha göstermiş oldu.

Metal işçisi ülkenin her yerinde daha yoğun katılımlı olarak 1 Mayıs’ta alanlardaydı. Geçen sene Bursa’daki metal işçileri, Türk-Metal Sendikası yüzünden diğer işçilerden yalıtık olarak 1 Mayıs geçirmişti. İşçiler ne kendi taleplerini haykırabildi ne de diğer işçilerle 1 Mayıs geçirebildi. Bu sene Bursa’da alanlara çıkan metal işçisi birleşik bir emek ve dayanışma günü yaşadı. Alanda sloganlar ortaktı; “Kıdem tazminatını gasp ettirmeyeceğiz ve kiralık işçiliğe hayır.” Metal işçisi mücadelede kararlı olduğunu ve kazanana kadar devam edeceklerini birkez daha ifade etti. Bugün mücadele anlamında biz işçiler olarak güçsüz görünsek bile aslında diğer taraftan da biriken bir öfke var. Tüm işçiler olarak hükümetin elimizden gasp etmeye çalıştığı haklarımız için öfkemizi birleşik bir mücadele hattı kurmak için kullanmalıyız. Çünkü birlikte varsak güçlüyüz aksi durumda sürekli hakları gasp edilen ve yoksulluğa itilen biz işçiler oluruz.

Barış için Akademisyenler: Tahliye yetmez, beraat istiyoruz!

0

Ülke hızla bir iç savaş rejimine doğru ilerlerken, devlet terörü toplumsal yaşamın her alanında fazlasıyla hissedilir hale geldi. Ülkenin doğusunda Kürt halkı silah ve tanklarla susturulmaya çalışılıyor, hükümetin Suriye’deki cihatçı çetelerle sıkı fıkı ilişkilerini açığa çıkaran gazeteciler ağır müebbet istemiyle yargılanıyor (üstüne suikast tehlikeleri ile korkutuluyorlar), barış talebinde bulunan akademisyenler hakkında idari soruşturmalar ve ceza soruşturmaları birbiri ardına açılıyor. Nitekim “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza koyan ve daha sonra yaptıkları basın açıklamasında imzalarının arkasında olduklarını açıklayan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ve Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya, 15 Mart’tan beri tutuklanmışlardı. Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı ise yurtdışından döndüğü 31 Mart günü tutuklu yargılanmak üzere Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti. Akademisyenlerin, ”terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla 7,5 yıla kadar hapsi istenmişti.

Akademisyenlerin İstanbul Adalet Sarayı’nda görülen durulmalarında savcılık makamı, akademisyenlerin TCK 301’den yargılanabilmeleri için Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmasını, bu sırada davanın durmasını ve sanıkların tutukluluğunun devamını istedi. Ancak verilen aradan sonra savcı, dosyanın geç gelme ihtimali nedeniyle sanıkların tutuksuz yargılanmalarını istedi. Savunma avukatı savcının talebinin kabulü halinde mahkemenin davadan el çekmesi gerektiğini de söyledi.

Hükümetin son dönemde izlediği baskı ve şiddet politikalarına karşıt bir manevra olarak okunan tahliye kararı, açık bir şekilde, yakında başbakanlık görevinden zorla istifa ettirilecek olan Davutoğlu ile saray rejiminin arasındaki açıyı genişletti. Bunun yanı sıra tahliye kararının ancak ve ancak bir ilk adım olarak değerlendirilmesi gerektiğini, yargı kurumları üzerinde beraat kararı yönünde kitlesel bir basıncın kurulması gerektiğini unutmamalıyız. Ancak bundan da önce, akademisyenlerin sadece barış istedikleri için tutuklanmasını normalleştirmemeli, bunu politik hayatın akışının olağan bir hadisesi olarak okumamalıyız.

Dokunulmazlık değil, siyasi demokrasi!

0

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan barış bildirisine imza atan akademisyenleri hedef gösteren konuşmalarında birkaç kez “dokunulmazlıkların kaldırılmasının terörle mücadelenin bir aracı” olduğunu söyledi. Sadece eli silahlı olanların değil, onları destekleyen, mazur gören siyasetçi, akademisyen, gazetecilerin de terörist olduğunu ifade etti. Hatta terör ve terörist tanımının bu yönde genişletilmesini de önerdi. Barış İçin Akademisyenler’den dört akademisyenin bu talimatla tutuklanması da Saray’ın Kürt siyasi hareketine yönelik başlattığı savaşın yalnızca Kürt siyasi hareketi ile sınırlı kalmayacağının, kendisine yönelen bütün muhalafeti kapsayacağının da bir göstergesi oldu.

Miting yaptırmamaktan parti binalarını taşlamaya HDP’ye yönelik siyasi tecrit ve Kürt illerindeki operasyonlar, 7 Haziran’dan bu yana sürüyor. Savaş, Saray’ın karşısındaki bütün kesimleri içine alarak genişliyor. İktidar içinde taşıdığı siyasi krizle birlikte daha fazla saldırganlaşıyor, payandalarını siyasi baskı ve operasyonlarla güçlendirmeye çalışıyor. Çünkü bu savaş, iktidarda kalmanın zaruri bir parçası haline gelmiştir.

Hükümet güvenlik harcamalarını bu operasyonlar için artırırken ve önümüzdeki aylarda Jandarma ve Polis Özel Harekat’ın sayılarının 20 bine çıkarılacağı açıklanırken; bugün Kilis’e düşen 50 civarı roketin içlerinde çocukların da bulunduğu 21 sivili öldürmesi yerçekimi aymazlığı ile açıklanıyor. Ülkedeki güvenlik zaafiyeti yalnızca Ankara, Suruç gibi emekçilerin, muhalif kesimlerin bulunduğu alanlarda yaşanıyor ve bu soruşturmaların üstü birer birer kapatılıyor. Ancak iş başkanlık rejimine geldiğinde hele ki mevzubahis odak Kürt hareketi ise, bütün mesele “Dokunulmazlıkları kalksın, fezlekeleri tozlu raflardan insin” fermanı ile başlayabiliyor. Nitekim Anayasa Komisyonu görüşmeleri fecaati olarak seyrettiğimiz tiyatro, AKP’nin her türlü hile ve hukuksuzlukta sınır tanımadığının bir göstergesidir.

Dokunulmazlıkların kaldırılması ne anlama geliyor?

“Dokunulmazlıkların kaldırılması” ile ilgili Anayasa değişikliği teklifi 3 Mayıs’ta AKP’li vekillerin HDP’li vekillere defalarca saldırılarının ardından Anayasa Komisyonu’ndan geçti. HDP’li vekillerin fiziki saldırıların ardından sloganlarla terk ettiği komisyonda AKP, CHP ve MHP’li vekiller Kürt düşmanlığı konusundaki tarihsel müttefikliğini bir kez daha ortaya koyarak dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda uzlaştılar ve değişiklik Anayasa’nın kendisine dahi aykırı olmasına rağmen komisyondan geçti. Komisyonda kabul edilen teklif, 16 Mayıs Pazartesi günü Genel Kurul’a gelecek. Genel Kurul’da yapılan oylama sonucunda düzenleme yasalaşırsa, yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemli fezlekeler ilgili mercilere iletilecek.

Bu değişiklik elbette 59 milletvekili, 366 fezlekesi bulunan HDP’nin tasfiyesi anlamına geliyor. Yanlış duymadınız; meclise 2 Mayıs itibariyle ulaşan fezleke sayısı 616 iken bunun yarısından çoğunu HDP’li milletvekilerine ait fezlekelerden oluşuyor. Bu anayasa değişikliği tasfiye yolu ile Kürt siyasi hareketini daha fazla kriminalize etme, demokratik alandan dışlama, seçim sonuçlarını ve hatta seçilmiş parlamentoyu hiçe sayma ve en önemlisi siyasi demokrasi hakkının fiili olarak geçersiz kılınması anlamına gelecektir. Bununla birlikte, bu değişiklik olası Anayasa değişikliğinin zeminini oluşturmaya yarayacak. Meclis’te AKP’nin 317, CHP’nin 133, HDP’nin 59, MHP’nin ise 40 milletvekili bulunuyor. Anayasa değişikliği için gerekli oy sayısı ise 367. Ancak 330-367 oy arasında kalınması durumunda referandum seçeneği gündeme gelecek ve dokunulmazlıkların kaldırılması için süre daha da uzayacak. Oylama 367’ye ulaştığında ise, düzenleme referanduma gerek kalmadan Tayyip Erdoğan tarafından onaylanacak. Bir anayasa değişikliği ise Başkanlık rejiminin önünü açıyor.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla, HDP’li vekillerin en hafifinden yargılanmakla tehdit edilmesi bile bu ülkede Türk ve Kürt emekçi sınıflar için emek düşmanı, antidemokratik, totaliter bir baskı rejiminin kapısının aralanması demek olacaktır! Bugün dokunulmazlıkların kaldırılması ile devam eden Kürt siyasi hareketine yönelik baskıya karşı tüm emekçi kesimleri HDP’nin yanında olmaya çağrıyoruz! Dokunulmazlıklar, kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılmalı ve öncelikle yolsuzluk ve hırsızlık yapanlar yargılanmalıdır! Türkiye’nin ihtiyacı milletvekili dokunulmazlığının istismar edilmesi değil, siyasi demokrasidir!

Kokuşmuş yargı düzeni çöpe! Dündar ve Gül’e beraat!

0

Adana’da Ocak 2014’te durdurulan mühimmat yüklü MİT TIR’ları haberleri nedeniyle 92 gün tutuklu kalan Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılandığı davada mahkeme, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak” suçundan Dündar’a 5 yıl 10 ay, Gül’e ise 5 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme Dündar ve Gül’e yöneltilen “darbeye teşebbüs” suçundan beraate hükmederken, “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme” iddiasına ilişkin ise dosyanın ayrı yürütülmesine karar verdi.

Devam eden duruşma sırasında adliye dışında gazetecilere röportaj veren Can Dündar silahlı saldırıya uğradı. Dündar saldırıdan yara almadan kurtulurken, seken kurşunlar bir NTV muhabirini yaraladı. Silahlı saldırıya teşebbüs eden kişinin soruşturması sürerken, bu saldırıya sebep olan süreçte Can Dündar başta Cumhurbaşkanı ve çeşitli gazeteciler tarafından defalarca açıktan hedef gösterilmişti. Cumhurbaşkanı bu davanın bizzat şikayetçisi olmuş, “bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu” demişti. Bu sözlerden sonra ifadeye çağrılan Dündar ve Gül ‘devletin gizli kalması gereken belgelerini casusluk maksadıyla açıklama’, ‘darbeye teşebbüs’, ‘silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım etme’ suçlarından tutuklanmıştı. Tutukluklarının ardından hak ihlali nedeniyle tahliye edilen Dündar ve Gül için Erdoğan “karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti. Can Dündar tutukluluk süreci boyunca çeşitli kalemşörler tarafından ajanlıkla suçlanmış, teröre destek verme nedeniyle açık hedef gösterilmişti.

Can Dündar’ın bugüne kadar defalarca hedef gösterilmiş olması ve suikast girişimine uğramasına rağmen, hâlâ hayatta olması sadece birilerinin onu henüz öldürmeyi tercih etmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ama ne var ki, zaten bunlar hep göz göre göre gelmektedir! Önce hedef gösterilir, vatan hainliği ile suçlanır, sonra bir kurşunun hedefi ve ‘faili meçhul’ olur tıpkı Hrant Dink, Tahir Elçi suikastlerinde olduğu gibi. ‘Türklüğe hakaret’, ‘teröre destek’, ‘devletin sırlarını ifşa etmek’, gerekçeler ne kadar da benzer! Dündar eğer o gün silahlı saldırının kurbanı olsaydı, tıpkı Dink ve Elçi cinayetlerinde olduğu gibi soruşturması sonuçsuz kalacak ve hatta üstü örtülecek, asıl sorumlular hesap vermeyecekti! Can Dündar ve Erdem Gül haklarında isnat edilen tüm suçlardan beraat etmelidir!

Onların safları, bizim saflarımız

0

1 Mayıs’ın hemen ertesinde Türkiye yine ciddi değişikliklere gebe. Bir sonraki sayımızda AKP’nin yeni parti başkanından ve yeni bir başbakandan bahsediyor olacağız. Bu hızlı değişiklikler içerisinde bir yandan yönetenlerin saflarını öte yandan da 1 Mayıs’ın ardından kendi saflarımızı bir kez daha incelemekte fayda var.

  1. Onların safları

Görevinden azledilen bir başbakan

Beklenmedik olmasa da ilginçliğini muhafaza eden gelişmeler yaşamaktayız. Türkiye’nin bağımsız olması gereken cumhurbaşkanı başbakana hem başbakanlık hem de parti genel başkanlığı görevlerinden el çektirdi. Yaptığı her ne kadar anayasaya aykırı olsa da artık bu duruma alışılmış vaziyette. Ayrıca cumhurbaşkanı yalnızca vatana ihanetten yargılanabileceği için anayasayı çiğnemesinin de kendisine verebileceği bir zararı yok…

Çoktandır var olduğu bilinen Davutoğlu-Erdoğan sürtüşmesi son olarak parti içi atamaların genel başkan Davutoğlu’nun yetkisinden alınıp MKYK’ya devredilmesi ile zirveye ulaştı. Parti il ve ilçe teşkilatlarının atamalarının ne denli kritik olduğu zaten herkesin malumu.

İkilinin ilk tartışması Erdoğan’ın “sır küpü” olan Hakan Fidan’ın Davutoğlu tarafından milletvekili yapılmak istenmesi ile başladı. Sonrasında Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki sürtüşmeler en belirgin şekilde AKP milletvekili aday listesinin ve bakanların belirlenmesi, MİT tırları davası, akademisyenler davası ve kimi zaman da çözüm sürecine ilişkin oldu. Bu tartışmaların tamamında Erdoğan Davutoğlu’nu açıkça paylayarak galip geldi.

Davutoğlu neyi temsil ediyordu ve AKP nasıl bir partidir?

Siyaset arenasında ön planda duran kimseler yalnızca kendi karakerlerini temsil etmezler. Hele ki, Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu böylesine hassas dönemlerde asla. Elbette ki, ön planda duran kimselerin karakterleri de olayların akışına ciddi müdahalelerde bulunabilir, ancak böyle kimseler varlıklarını karakterlerine değil temsil ettiklerine borçludur. Yani Davutoğlu’nun beceriden yoksun maddi varlığı sürece etkide bulundu ancak başından itibaren kendisinden daha büyük bir eğilimin temsilcisi konumundaydı.

Veda konuşmasında kendisini bir akademisyen, başbakan yardımcısı, büyükelçi, dışişleri bakanı ve başbakan sıfatları ile donatan Davutoğlu esasında partisine son derecede sadık bir nefer imajını son bir kez çizdi. Kendisine yakın yazarlar O’nun nezaketinden, duygusallığından bahsettiler. AKP’nin olağanüstü genel kurulunun yapılacağının haberi sızar sızmaz eski kulağı kesiklerin üzüntüleri yüzlerinden okundu. Ama yılların saf değiştirme şampiyonlarının bir kişiye üzüldüklerini söylemek saf dillilik olur. Üzüldükleri şey bir politikanın çöküşüydü. Daha iyi anlamak için partinin geçmişini kaba hatları ile bir kez daha inceleyelim.

AKP’nin bugüne değin sürdürdüğü pratik başarının temellerinden birini merkez sağın neredeyse tamamını kendi içerisinde toparlamayı becerebilmesiydi. Eskinin ANAP ve DYP kadrolarının yanı sıra Erdoğan, Gül ve Arınç gibi eski Milli Görüşçüler bu kadroya liderlik ettiler. Aslında başından beri hedefe kilitlenmiş homojen bir parti olmaktan çok bir anlaşma partisiydi. 1 Mart 2003 günü Irak savaşına meclisten tezkere çıkmaması derin çatlağın ilk göstergesi olmuştu.

Partinin uzlaşma üzerine kurulduğunun bir başka göstergesi Abdüllatif Şener’in 2007 yılında partinin Milli Görüş çizgisinden saptığının tespit edilmesiyle oluştu. Şener neoliberalizmin de millisinden yanaydı. Özelleştirmelere evet-yabancılaştırmalara hayır, emekli paşalar üzerinden ordunun yıpratılmasına son gibi sloganlarla partiden ayırıldı.

Partinin kurmaylarından biri olan Şener’in bu gibi temel gerekçelerle ayrılması aslında işlerin ne kadar hassas olduğunun bir göstergesiydi. Ancak bu süreçte Erdoğan’ın deyimi ile AKP kalfalık dönemine girdi ve parti içerisindeki görüş netliğini bir adım ileri taşıdı. Sonrasında kendisine sağdan muhalefet edebilecek odakları kendi içerisine alarak eritti. (Cepheden AKP karşıtı olan HAS Parti’nin -bugünkü Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve ekibi- 2012’de partinin içerisine alınması bunun en önemli örneği olarak gösterilebilir.)

Erdoğan’ın ustalık süreci 12 Haziran 2011 seçimlerinde başlamıştı ve hedef artık yeni bir anayasaydı. 2013 Gezi seferberliği partinin aymazca attığı adımlara kitlelerce verilmiş bir yanıt oldu. Bu seferberlik zaten yek vücut olamayan partinin içerisinde öyle çatlaklar yarattı ki, o sürecin etkileri AKP ve Erdoğan tarafından hâlâ aşılabilmiş değil.

2013 Gezi seferberliği sırasında, kitleleri eve göndermek için üzerine düşünülen planlardan biri Erdoğansız ama AKP’li bir çözüm önerisi oldu. Ancak bu kolay bir çözüm değildi. Sonrasında açıklanan yolsuzluk belgeleri ile iktidarı sürecinde AKP’nin ne gibi kirli işlere bulaştığını beraberce gördük. Sorun yalnızca yolsuzluk değildi, Suriye’de uluslararası bir skandala yol açan maceracı atılımlar da partinin ve partili olan herkesin yaşamasının tek şansının iktidarda kalmaya bağlı olduğunu gösterdi.

Tüm bu dertlere rağmen anlaşılan o ki, AKP içerisinde Erdoğan sorunun devamlı büyümesi için bir dinamo görevi görmeyi sürdürdü. Gezi döneminde Erdoğansız ama AKP’li çözüm isteyenler, Erdoğan’ın düşmesinin tüm partiyi etkileyeceğini, dahası siyasal İslam’ın ve sağın hakimiyetine kalıcı zararlar verebileceğini gördüler. Bu yüzden Erdoğan’dan vazgeçmek o kadar da kolay olmadı. Bu kez de Türkiye’nin endişeli burjuvaları adına kimi AKP kadroları Erdoğan’ın sınırlandırılması ve klasik bir cumhurbaşkanı pozisyonuna itilmesi ile birlikte daha güçlü bir AKP yaratıp çözümün parçası olma rolüne soyundular. Davutoğlu’nun görünüşüne ve (eğer varsa) yeteneklerine hiç uymayacak şekilde bu denli ön plana çıkartılmasının sebebi buydu.

4-5 Mayıs günlerinde Erdoğan’ın fiili değil de yasal başkanlık sistemine geçebilmek için Davutoğlu’nu kovması ile bu süreç de tamamlanmış oldu. Şimdilik görünen o ki, Davutoğlu’nun infial yaratmaksızın görevinden el çektirilmesi Erdoğan’ın müdahale alanı dışında bir AKP yaratma hayallerinin de sonu oldu.

AKP içi muhalefetin basiretsizliği mi?

Türkiye’nin temel dinamiklerini unutarak sürece bakacak olursak meseleleri yine psikolojinin terimleri ile yahut içimizden geldiği gibi açıklamaya başlayabiliriz. Önce Gül, ardından Arınç şimdi de Davutoğlu’nun Erdoğan ile yaşadığı krizler halen nasıl olur da güçlü bir karşı koyuş ile kendisini tamamlamaz? Sorunun temeli basiretsizlik mi yoksa karizmatik lider karşısında herkesin büyülenip, bir türlü hayır diyememeleri mi? Daha öncesinde de AKP’deki bölünme eğilimi mevcutken nasıl olur da Erdoğan karşısında tüm parti içi muhalefet biat pozisyonuna geçer?

Aslında durum basit. Daha öncesinde de ifade ettiğimiz üzere AKP’nin içerisinde bulunduğu batak öylesine derin ki, partinin çöküşü diğer figürlerin yalnızca siyasi hayatını değil, aynı zamanda kendilerinin ve çevrelerinin de hayatlarını yaşamlarının sonuna kadar etkileyecek. Bu sebeple AKP içi muhalefetin yapabileceği en büyük oyun Reis’e fark ettirmeden onun pozisyonunu yumuşatmaya çabalamak oldu. Nihayetinde de bu denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Şu anda AKP Erdoğan’ın tam komutası altında başkanlık sistemini hedef almış şekilde ilerlemekte.

Hatırlatma: yönetim beceriksizliğinde geçtiğimiz ay

Saray kendi eşrafı dışında çok daha ciddi sorunlarla karşı karşya. Tüm sansürlere rağmen yönetim beceriksizliğinde her ay yeni bir perde açılıyor. Yalnızca son bir ay içerisinde:

  •         Sarayın açık talimatına rağmen akademisyenler ve Dündar Gül davası Erdoğan’ı memnun edecek biçimde sonlanmadı.
  •         Operasyonlar bağlamında tatmin edici bir başarı sağlanamadığı gibi asker kayıplarında bir artış yaşandı.
  •         Kilis’e IŞİD saldırısı karşısında Türkiye’nin atabileceği bir adım kalmazken, doğruluğu bilinmese de IŞİD Türkiye’de yayımladığı propaganda dergisinde S.T. adlı bir Türk askerini Kilis’te esir aldığını söyledi.
  •         Laiklik tartışması kitlelerde bir hoşnutsuzluk ile karşılık buldu. Mizacına uygun olmasa da Erdoğan dahi tartışmayı yumuşatmaya çabaladı. Bu arada Diyanet çalışanları içerisinde yapılan bir ankette Diyanet’in yönetiminden rahatsız olanların oranı %65.3 idi.
  •         Nisan ayında en az 168 işçi iş cinayeti ile öldürüldü.
  •         Liselilerin yüzde ikisinin yakın akrabaları tarafından cinsel saldırıya maruz kaldıkları açığa çıktı. Son dört yılda çocuklara yönelik taciz ve şiddetin %90 arttığı açıklandı!

Fiili başkanlıkla iç çatışmalar çözülür mü?

Erdoğan kurtulmak için hep daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Yalnızca seçilmiş bir cumhurbaşkanı olmanın kendisine her şeyi yaptırabilecek kudreti verdiği propagandasını sürdürüyor ancak Türkiye’nin tarihi AKP ile başlamadığı, rejim içi çatışmaların geç gelişen kapitalizmden burjuva yöneticilere miras kaldığı gerçeği ile de karşı karşıya. Erdoğan’ın kendi ağzından sorunu ortaya koyuşuna bakalım:

“Şu anda yaşadığımız, sistem sorunu. Ülke için bu sorunun aşılması gerekiyor. İlla başkanlık değil, ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemi de olabilir. Ben partinin kurucu genel başkanıyım, ancak partiye üye olamıyorum, tüm ilişkim kesildi. Bu doğru değil. Devlet içinde çift başlılık oluyor. Başkomutanlık görevini ben taşıyorum, ama Anayasa’ya göre, Genelkurmay Başkanı aynı zamanda hükümete bağlı. Ben devletin başıyım, MİT hükümete bağlı. Normalde hem başkomutanım, hem devletin başıyım. Devletin organlarının buna göre ilişkilendirilmesi gerekir. Ben olmasam başkası olsa da bu böyle; burada sistematik bir sıkıntı var. Başkanlık bunun için gerekli. Sistem içinde çift başlılık olmaz, bu sistemi tıkıyor, hizmetleri de aksatıyor.”

Sayın cumhurbaşkanı aslında bu dertlerden pek muzdarip değil. Öncelikle başkomutan olması için harbe girilmesi gerekiyor. Sonrasında ise tüm yasal sınırlandırmalara rağmen pekala başbakanı görevden alabiliyor.

Pek çoğumuzun aklında şu soru var: Zaten fiili başkanlık sistemi ile yönetiliyoruz, resmi başkanlığı alırsa ne değişir? Kısaca cevaplayalım: Cumhurbaşkanının halk oyu ile belirlenmesinden kendisine bunca anlam çıkartan Erdoğan’ın bir de yetkilerinin geliştirilmesi ile neler yapabileceğini hayal edebilir miyiz?

İktidarı sürecinde öylesine karanlık işlere bulaşmış kimselerin ayakta kalabilmek için daima daha fazla güce ihtiyacı var. Çünkü iktidar kitlelerden bir türlü rıza üretemiyor. Bunu yapamayınca da süreki bıçağını bilemek dışında bir yanıt geliştiremiyor. Ancak rejim her yerinden hava kaçırmayı sürdürüyor. Ne kadar baskılanırsa baskılasın kitlelerin tam olarak sinmesi engellenemiyor.

Erdoğan’ın tek çözüm reçetesi daha fazlasını kazanmak. Ama daha fazla yetki şu anda ne burjuvazinin endişelerini giderebilir, ne Kürt sorununu çözebilir, ne yeni bir Soma’nın olmasını engelleyebilir ne de yoğun baskılar altında olan hoşnutsuz kitlelerin hiç tahmin edilmedik bir yerden seferberliğe katılmasını engelleyebilir. Aynı zamanda baskı araçlarını güçlendirmeye çalışması diyalektik bir biçimde rejimin başka organlarının da yetkilerinin arttırılmasını ve kendisine bu kez daha ciddi ve eli silahlı kimselerin rakip olması sonucunu da çıkartabilir.

Kısacası Türkiye’de yaşadıklarımıza Erdoğan’ın herhangi bir çözüm üretmesi mümkün görünmüyor. Çürümüş olan yalnızca AKP iktidarı değil Türkiye kapitalizmi. Sorunla çözüm olarak ayakta kalmayı sunan Erdoğan ne kadar güce sahip olursa olsun gerçek sorunlara kalıcı çözümler getirme yeteneğine kapitalizmin sınırlarından ötürü sahip değil. Bırakalım başkanlığı kendisine antik çağların tanrılarının sıfatlarının yakıştırması dahi yetmez. Gerçekten ol dediğini olduracak şekilde tanrıların sıfatlarına hasıl olması fizik ötesi bir forma ulaşması gerekir.

Erdoğan’ın yol haritası

Bu krizler karşısında Erdoğan kendisine tam anlamı ile biat edecek bir AKP’yi hazırlıyor. Olasılıklara bakacak olursak bir Damat Berat kabinesinin ya da Davutoğlu gibi kısa ömürlü bir hükümetin kurulması en yüksek ihtimaller olarak görünüyor.

Hedef ise partili cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık sistemine geçilmesi. Bunun için de şimdilik dokunulmazlık yasası ile HDP’nin tasfiye edilmesi ve MHP’nin de iç çatışmaları ile bir kısım milletvekilinin kazanılmasına oynanıyor.

Bu aralıkta ekonomide tehlike çanları çalarken gerçek sorunlar imkansız burjuva çözümlerden daha da uzaklaşıyor.

2.Bizim saflarımız

Yönetenler kendi dünyalarında dahi huzurlu bir ortamda değiller. Bizler ise kiralık işçi yasasının çıkışıyla birlikte yeni ve yoğun saldırıların olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu süreçte kendi saflarımızı daha iyi değerlendirmek için işçi sınıfının gücünün en iyi yansıması olan günü, 1 Mayıs’ı kendimize kerteriz belirleyebiliriz.

Kısa 1 Mayıs değerlendirmesi

Türkiye’de yasaklar ve baskılar tarihi olan 1 Mayıs’a bu yıl yine aynı gelenek damgasını vurdu. Üstelik patlayan bombalar, yoğun polis şiddeti gibi etmenlerle 1 Mayıs her zamankinden de zor bir gündü. Her şeye rağmen İstanbul’da on binlerin tüm Türkiye’de ise iki yüz bin kadar işçinin katıldığı bir 1 Mayıs yaşadık.

Baskı ve yıldırma politikaları dahi ülke genelinde yüz binlerin sokakları doldurmasına engel olamadı. Topyekün bir geri çekilme ile karşı karşıya değiliz hatta ileri atılmak için işçilerin içerisinde yeterince hoşnutsuzluk mevcut.

Temel sorun kapitalizm ise, işçi sınıfı da bunun gerçekçi çözümünü yaratabilecek tek odaktır. Bu bağlamda 1 Mayıs günü yalnızca rakamları ile dahi bizlere gerçekçi bir çözüm için somut bir dayanak sunuyor.

1 Mayıs sürecindeki en büyük zayıflığımız 1 Mayıs’a işçi sınıfının direniş halindeki mevzilerini yeterince katamamamız ve birleşik bir 1 Mayıs gerçekleştirememiz oldu. Önümüzdeki süreçte birleşik mücadeleyi ne kadar kurabilir, mücadele halindeki sınıfın mevzilerini ne kadar ileri taşıyabilirsek gerçekçi bir çözümü yaratmak o kadar mümkün olacak.

Geleceği örgütlü olan belirler

1 Mayıs ile tüm olumsuz koşullara rağmen gücümüzü gördük. Varız!

Kürt şehirlerine baskının, emeğe yönelik görülmemiş saldırıların, baskıcı iç ve maceracı dış politikaların sonlanabilmesi için örgütlülüğümüzü yükseltmeli ve her mücadele alanında birleşmeliyiz!

İşçi düşmanlarının önünde çözümsüz sorunlar dururken gerçeklikte sonucu örgütlü olan taraf belirleyecek.

Belgeler Panama’nın değil, emperyalist şirketlerin ve onların yerli dalkavuklarınındır

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Panama seksiyonu Sosyalist Öneri’nin “Panama Belgeleri”ne ilişkin bildirisi

Amerikan emperyalizmi, 1903’te burjuvazinin teslim olmasıyla Panama’yı bir sömürgesi haline getirdi. Yalnızca kanalın etrafındaki toprağı almakla kalmadı, aynı zamanda Panama Kıstağı’nda “(kendi) düzeni(ni) sağlamak” için müdahalede bulunmaya karar verdi ve ekonomik düzeyde de şirketleriyle ülkeyi işgal ettiler.

Radolfo Chiari hükümetinin talebiyle Panama şehrinin Ekim 1925’te işgal edilmesinin üzerinden iki yıl geçmeden, 1927’de bir anonim şirket yasası onaylandı. Söz konusu yasayı, şirketlerin ülkede yapmakta oldukları işler çerçevesinde ele almak gerektiği açıktır.

Söz konusu yasa “anonim şirketlere” isim vermeden iş yapma hakkı tanımaktadır. Şirket hisseleri gerçek isimlere değil onların hamiline yazılıdır, böylece hisselerin gerçek sahiplerinin bilinmesi mümkün olmayacak şekilde hisselerin elden ele geçmesine izin verilir. Yabancı şirketler ve çoğunluğu yabancı (ABD) sermayeli “ulusal” şirketler bu yasayı kullandılar.

Yasanın uygulanması ilk olarak 1948’te, Kolon Serbest Bölgesi’nin kurulmasıyla “modernize edildi”. Bununla hedeflenen, ürünleri veya malları üretildiği asıl ülkeden diğer ülkelere kanal üzerinden aktarırken, Panama devletine vergi ödememekti. Bununla üç taraflı ticaret veya operasyon (triangulacion) olarak anılan olgu ortaya çıktı. Bir ülkede ürün (olduğundan daha yüksek veya daha düşük) bir fiyatla yola  çıkar, Serbest Bölge’ye gelir ve sonra başka ülkeye veya ülkelere farklı fiyatla (operasyona göre daha düşük veya daha yüksek) gider. Böylece “sahte firmalar” ortaya çıkar ve Panama bir “vergi cenneti” haline gelir.

Diğer modernleşme süreci, uluslararası sermayenin hizmetinde olduğunu bildiğimiz açılım yanlısı ekonomistlerin öncülüğünde, Torrijos döneminde gerçekleşti. Bu dönemde uluslarası finans veya bankacılık merkezi kuruldu. Faaliyetler küresel ölçekte yürütülmeye başladı. Üç taraflı operasyonlar artık yalnızca ürünler için değil aynı zamanda kapitalizmin emperyalist çağındaki temel faaliyet üzerinden kuruluyordu: mali sermaye.

Bu konuda cizvit ekonomist Xavier Gorostiaga 1974’te şunları söylemiştir: “Panama’nın kanal bölgesi Panama para sistemini, kanal ve Kolon Serbest Bölgesi’nden malların geçişini, uluslararası finans merkezi üzerinden finansal aktarımın Panama üzerinden yapılmasını ve “sahte firmalar” üzerinden çokuluslu hizmet şirketlerinin geçişini biçimlendirdi ve Panama’yı tüm Latin Amerika’da faaliyet gösteren çouluslu şirketlerin faaliyetlerinin merkezi haline getirdi. Bu yönüyle Panama günümüzde, emperyalist egemenlik biçiminin en modern, teknik ve küresel örneği haline geldi. (Orta Amerika’da Yabancı Yatırımı)

Ve bir Brezilyalı sosyolog, Herbert Souza da 1974’te sürgündeyken şöyle yazmıştı:

Panama Kanalı’ndan yalnızca ürünler geçmiyor; aynı zamanda ciddi miktarda para akışı ve sermaye yatırımlarının aktarımı yapılıyor. Bu akış Panama’dan “geçiyor”; orada sadece dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle Latin Amerika’da özgürce hareket edebilmek için gerekli altyapı ve ruhsatlar bulunuyor. Bu operasyonlar için Panama bir üs, büyük çokuluslu şirketlerin işlerinde kullandığı bir “köprü” konumunda. Hukuki kısıtlamalar bulunmadığı gibi, Panama’nın parası dolar olduğu için parasal engeller de bulunmuyor (Balboa’nın değeri dolara eşit olduğundan, uygulamada yerel para birimi işlevi görüyor). Büyük bankalar ve finansal kurumlar Panama’da bağlı şirketlere sahipler, fakat bu şirketler Panama içinde ve özellikle de dışında ticari işlemler ve banka işlemlerini kendi sermayeleriyle özgürce yapabiliyorlar. “Sahte firmalar” finansal yerleşim bölgenin çerçevesini tamamlıyorlar. Önemsiz miktardaki bir yatırımla her türlü mali, ticari ve vergiye ilişkin operasyanlarını (vergi kaçırma, düşük ya da yüksek faturlandırma, vb.) gerçekleştiren çokuluslu şirketler üzerinden Panama üç taraflı operasyonların stratejik merkezi haline geldi.

Şimdi ise modernleşmenin yeni adı “Off Shore” oldu. Mossak-Fonseca’nın avukatları, kendilerinin ülkedeki binlerce şirketi idare eden ikinci büyük firma olduğunu açıkladılar. Peki ya birinci firma kim? Ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci?

Bu, Panama’daki emperyalist bir faaliyettir. Ülkeye havale edilen ve şirketleri yasal hale getirmek için avukatlık şirketleri veya “kağıt üzerindeki” firmalar aracılığıyla kırıntıları toplayan yerli burjuvazinin kabul ettiği görevlerin bir parçasıdır. Bu nedenle, ekonomik olarak aktif nüfusla kıyasladığında Panama’da, muazzam sayıda anonim şirket ve gemi ruhsatı bulunmaktadır. Bunlar herkesin nerede tamamlandığını bildiği yasal işlerdir.

Vladimir Lenin, Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabında bunu şöyle tanımlıyordu:

“Tekel ‘kapitalist gelişmenin bugünkü aşamasının’ son sözüdür. Ne var ki, bankaların rolünü dikkate almazsak, modern tekellerin gerçek gücü ve önemi konusundaki kavrayışımız, son derece yetersiz, eksik ve sığ olacaktır.”

“Bankacılık geliştiği ve az sayıda kuruluşta yoğunlaştığı ölçüde bankalar, alçakgönüllü aracılar olmaktan çıkıp, tüm kapitalistlerin ve küçük işletmecilerin para sermayelerinin hemen hemen bütününü olduğu gibi, söz konusu ülkedeki ya da bir dizi ülkedeki üretim araçlarıyla hammadde kaynaklarının büyük bir bölümünü de elinde bulunduran çok güçlü tekeller haline gelirler… Çok sayıda alçakgönüllü aracının bir avuç tekelciye dönüşmesi, kapitalizmin gelişerek kapitalist emperyalizme dönüşmesinin temel süreçlerinden birini oluşturmaktadır.”

Ve Troçki 1924’te şunu belirtiyordu: “Panama Kanalı aracılığıyla, ABD sanayisi doğudan batıya giden bir suyolu açtı ve binlerce kilometrelik mesafelerin kısalmasını sağladı. Bu tarihler -1898, 1900, 1914 ve 1920 dünya haydutluğuna giden gerçek yolu yani emperyalizme giden yolu işaret etmektedir.

Bu skandal neden bugün patlak verdi?

Emperyalizm kriz içinde ve bütün işlere talip durumda. Şirketleri ABD’de olup bitenlerle giderek daha az ilgileniyor, istekleri daha fazla kazanç ve nokta, hangi ülkede kazandıklarının hiçbir önemi yok. Artıdeğer nasıl artırılır? Bunun pek bir önemi yok, önemli olan daha ve daha fazla kazanmak. Ve kriz döneminde spekülasyon kural haline gelir. Spekülasyon yolsuzlukla doğrudan bağlantılıdır. 1995’te imzalanan Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarıyla bu tip off shore işleri yaygınlaştırıldı çünkü büyük şirketler bu anlaşma aracılığıyla ticaretin serbestleştirilmesini kabul ettirdiler, ihaleler kazandılar ve her ülkeye ödenecek rüşvetlerle ve sözleşmelere eklenen meşhur komisyonlarla gittiler. Bu paralar bir yerlerde saklanmalıydı, tıpkı uyuşturucudan ve diğer yasadışı yöntemlerle elde edilen paralar gibi.

Birkaç yıldır Miami ve Delaware’deki veya emperyalist Avrupa ülkelerinin nüfuzu altındaki Andorra, Monako, İsviçre’deki veya Karayip adalarındaki “vergi cennetleri”, “işleri” Panama’dan almak istiyorlar. Martinelli ve Varela hükümetleri bunları devretmeye başladı. 2011’de ABD ile Panama’nın vergilerini toplaması için bir Vergi Anlaşması imzalandı. Benzer bir anlaşma, Panama’yı gri listeye almakla tehdit eden Avrupa ile de yapıldı. Bu çerçevede Varela hükümeti birçok yasa çıkararak bu işlerin bırakılması ve baskıların artırılması için adımlar attı. Skandal “emperyalizmin belgeleri” yerine (çünkü skandalın aktörleri onların şirketleriydi) Panama belgeleri olarak sunuldu. Skandalın bu şekilde sunulması, yukarıda ifade edilen baskıların bir parçası olarak Panama’ya emperyalizm tarafından atanan bir roldü. Fakat bugün suçlananların yapacak hiçbir şeyleri olmadığını savunmak için “Panama’ya saldırı” bahanesine sarılmalarını kabul etmiyoruz. Onlar bu para trafiğinin bir parçasıydılar ve ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı.

Sosyalistler olarak ulusal ve antiemperyalist kesimlerle birlikte, 1930’lu yıllardan bu yana emperyalizmin dayatmalarıyla sanayi ve tarım sektörlerinin arka plana atılıp Panama’nın bir hizmetler platformu rolü oynamasını daima reddettik. Bu nedenle Sosyalist Öneri’de biraraya gelen sosyalistler olarak, ulusal kurtuluş için mücadelenin önemli bir görev olduğunu savunuyoruz ve sağlık, eğitim ve sosyal refahın yok edilmesi pahasına ülkeyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendiren emperyalist müdahaleye karşı mücadele çağrısında bulunuyoruz.

“Mısır satılık değildir!”

0

Geçtiğimiz ay Mısır ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma kapsamında, Kızıldeniz’deki Mısır adalarından Sanafir ve Tiran bundan sonra Suudi Arabistan toprağı olarak anılacak. İki ülke arasında yapılan anlaşma “deniz sahalarının düzenlenmesi” olarak duyurulsa da arka plandaki asıl gerekçe, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi’nin 2013 yılından bu yana Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’den aldığı mali yardımlara güzel bir karşılık vermek istemesi. Darbeyle iktidara geldiğinden beri ülkeyi ekonomik çöküşten kurtarmanın yolunu Suudi Arabistan’dan gelecej mali yardımlara bağlayan Sisi 2013 ve 2014 yıllarında 20 milyar doları aşkın, geçtiğimiz yıl da 12,5 milyar dolar değerinde Suudi sermayesine başvurdu. Adaların Suudi Arabistan’a devri kararlaştırılırken, Sisi bir yandan da 2016 yılı için 14 milyar doları daha garanti altına almaya çalışıyordu. Tabii bu kadar yüklü sermayenin karşılığı olarak kendisinin de masaya bir şey koyması gerekiyordu; O da Sanafir ve Tiran adalarını koydu.

Olay sadece ekonomi de değil…

İşin ekonomik ayağını, 2011 yılında kitle seferberlikleri sonucunda Hüsnü Mübarek diktatörlüğünün devrilmesinden bu yana ülkede istikrarın kurulamaması ve buna bağlı olarak da Mısırlıların ekonomik koşullarının istikrarlı bir şekilde kötüleşmesi oluşturuyor. Yaşam koşullarının zorlaşması, ücretlerin düşüklüğü dönem dönem işçi sınıfının kitlesel seferberliklerine yol açsa da (örneğin geçtiğimiz yılın sonunda 20 bini aşkın emekçi seferber olmuştu) Sisi diktatörlüğünün sendikalar ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskıcı politikaları şu ana kadar seferberliklerin de sınırını belirliyor.

Öte taraftan, ekonomik temelli seferberliklerin sürekli hale gelmesinin kendi iktidarının daha da derinden sarsılması anlamına geleceğinin farkında olan Sisi, Körfez sermayesi ile bu durumu dengelemeye çalışıyor. Ekonomik anlamda gerçekleşen bu işbirliğinin politik yansımasını ise Körfez ülkeleriyle ortaklaşmanın derinleşmesi (İran, Suriye ve Yemen politikalarındaki ortak tutumlar) yoluyla Mısır’ın devrim sürecinin yarattığı istikrarsızlığın bir sonucu olarak Ortadoğu’da kaybettiği “prestijini” bir nebze olsun düzeltme çabası oluşturuyor. Sisi, aynı zamanda İsrail ile ilişkileri “normalleştirme” yoluyla da Mısır’ın Sedat ve Mübarek dönemlerinde oynadığı emperyalizmin bölgedeki “koçbaşı” rolüne yeniden talip olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Tabii işin bu rolü oynamaya varmadan önce, ülkede kendi iktidarını perçinlemekten geçtiğinin de farkında. Bunun yolu da her türlü muhalefeti ezmek, sindirmek ve kontrol altında tutmaktan geçiyor. Müslüman Kardeşler iktidarına karşı gerçekleşen kitle seferberliklerinin yarattığı krizden faydalanıp askeri darbeyle iktidarı alırken laik muhalefetin bir bölümünün de desteğini kazanan Sisi, ilk etapta İslamcı muhalefeti sindirme ve kontrol altına alma çabasına girişti. Ancak darbenin arka planında yatan, her türlü seferberliğin kontrol altına alınması ve rejimin olabildiğince ayakta tutulabilmesi asli sebepleri uyarınca, kısa zamanda baskı ve yıldırma politikalarından laik ve devrimci muhalefet de nasibini almaya başladı. Kısacası, Sisi diktatörlüğü iktidarını perçinlemek için yaygın bir baskı politikasına başvurdu, başvurmaya da devam ediyor.

“Mısır satılık değildir!”

Bu politikanın son örneğini ise, iki adanın Suudi Arabistan’a devri sonrasında “Mısır satılık değildir!”, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” ve “Terk et!” sloganlarıyla sokakları dolduran kitlelere karşı polis eliyle uygulanan baskı da görmek mümkün. Dokuz ayrı ilde gerçekleşen eylemler, geçtiğimiz yılın sonunda gerçekleşen işçi sınıfı seferberliklerinden sonra, 2013 yılından bugüne kadarki en kitlesel eylemler olarak nitelendirilmekte. Ayrıca belirtmekte yarar var, diktatörlük 2013 Ağustos’undan bu yana sokak seferberliklerini sindirmek için izinsiz gösterilere katılanların üç yıla kadar hapsinin öngörüldüğü bir yasaya başvurmakta. Bu yasaya rağmen, muhalif grupların iyi örgütlenmesiyle özellikle Kahire’de binlerce kişi sokakları doldurdu. Polisin sert müdahalesi ve üç günün sonunda 380’i aşkın kişinin gözaltına alınması (bu yazı yazılırken 250 civarı eylemci serbest bırakıldı) eylemlerde bir geri çekilmeye neden olsa da bu yazının yazıldığı esnada, Kahire’de, Mısır Gazeteciler Sendikası önünde kitleler gözaltına alınanların serbest bırakılması için toplanmayı sürdürmekte.

Sisi, iktidarını bir yandan İsrail, Suudi Arabistan ve Katar gibi Ortadoğu karşıdevriminin üç temel aktörüne sırtını dayayarak ayakta tutmaya çalışırken, iç politikada da kendisine karşı gelişen seferberlikleri bastırmaya, kendi yandaşlarını sokağa dökmeye çalışmakta. Mısır, Arap devrimci sürecinin içinden geçtiği devrim-karşıdevrim çatışmasında bölgenin en kritik ülkelerinden biri. Ülkede ekonomik çöküşe ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı gelişen seferberlikler , Mısır halkının ve emekçilerinin demokratik ve ekonomik dönüşümler temelinde buluşup, devrimlerine sahip çıkabilmeleri açısından, sürecin tüm zorluklarına rağmen umut vermekte.

Brezilya: Bir darbeyle mi karşı karşıyayız?

0

Brezilya haftalardır ülkenin son yıllarda gördüğü en büyük siyasi krizle çalkalanıyor. 13 yıllık PT -İşçi Partisi- iktidarı tarihsel önderleri üzerinden ağır bir darbe almış durumda ve sokakta biriken öfkenin önüne henüz geçilebilmiş değil.

Muhalefetin hali pürmelâli..!

0

Kendi kişisel becerileri ve şeytani yöntemleri bir yana RTE, gücünü büyük ölçüde, hem yıkmaya çalıştığı “eski Türkiye”ye, hem de had safhada dirayetsiz, beceriksiz muhaliflerine borçlu. Kesin olan bir şey var: O “eski Türkiye”nin demokrasi, adalet, eşitlik, laiklik ve özgürlük adına tutar tek bir tarafı olsaydı, RTE’nin yolu bu kadar açık olamazdı. O yarıbonapartist gerici kontrol rejimi, her yönüyle o derece çürüme ve kokuşmuşluk içindeydi ki, AKP uzunca bir süre her adımını “reform, demokratikleşme ve özgürleşme” olarak yutturmayı başardı! Geçmişi yad ederek iç geçiren AKP muhaliflerine hatırlatalım: Türkiye bugün o geçmişin cezasını çekiyor…

MHP: Bahçeli mi, bahçesiz mi?

0

Yıl 1997, Başbuğ ölmüştü; başsız kalan ülkücüler olağanüstü kongreye gidiyordu. Adaylar arasında Devlet Bahçeli ve Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş de yer alıyordu. Olaylı kongre sürecinde diğer adaylar çekiliyor; yarış Bahçeli ve oğul Türkeş arasında geçiyordu. Seçimden Devlet Bahçeli galip çıktı ve böylelikle 19 yıldır süren Bahçeli dönemi de başlamış oldu.

Başkan seçildikten iki yıl sonra ülke genel seçime gitmiş ve Bahçeli yönetimindeki MHP bir önceki seçime göre oylarını (ülke genelinde yüzde 10) artırıp 129 milletvekiliyle ikinci parti çıkmıştı (bu duruma seçimden 2 ay önce Abdullah Öcalan’ın yakalanmısının önemli etkisi olmuştur). Ecevit önderliğinde ANAP ve MHP ile birlikte 57. hükümet kuruldu. Ancak bu koalisyon hükümetinin sonunu, 2001’deki Türkiye’nin en büyük ekonomik krizi hazırlıyordu. 2002 yılında Devlet Bahçeli’nin aldırdığı seçim kararıyla günümüze kadar süren Erdoğan yönetiminin de önü açılmış oluyordu. Bu Erdoğan’a yaptığı ilk iyilikti; ama son iyilik olmayacaktı.

2002 yılındaki seçimlerde MHP baraj altında kaldı (bu dönem Devlet Bahçeli’nin zihninde acı bir hatıra olarak kalacak ve belki de 7 Haziran’da koalisyona girmemesine sebep olacaktı). MHP’nin baraj altında kalması Devlet Bahçeli’nin başkanlığını da sorgulanır hale getirmişti. Sonuçta, zaruri olarak gidilen 2003 yılındaki kongrede Bahçeli, başkanlığı -tabir-i caizse- kıl payı kazandı. Bu durumu bugün MHP’de niye kongre yaptırmadığının subliminal göstergesi olarak algılamak da yanlış olmaz.

7 Haziran seçimleri, MHP’nin son yıllarda en yüksek oy aldığı seçim olmuştu. Ancak hem koalisyonda HDP ile yan yana durup milliyetçi oylarını kaybetmemek; hem de kurulacak koalisyon hükümetinin başarısızlığından nemalanmak istemesi Bahçeli’yi her türlü koalisyondan uzak tutuyordu. Bu durum ülkenin yeniden seçime gitmesine yol açtı. Yine zor durumdaki Erdoğan’a yardım eli uzatılmış oluyordu.

1 Kasım seçiminde milletvekili sayısı yarı yarıya azaldı. Bu durum parti tabanında hoşnutsuzluk yaratıyor, taban değişim istiyordu. MHP’den atılan ancak, mahkeme ile geri gelen Sinan Oğan, Koray Aydın, Ümit Özdağ ve Meral Akşener adaylıklarını koydu ancak, Bahçeli 2018 yılındaki olağan kongreyi işaret ediyordu. Bunun üzerine adaylar 1241 delegenin 543’ünden kongre yapılsın imzası topladılar. Genel Merkez bu imzaları görmezden geldi ve mahkeme süreci başladı. Bu sırada Bahçeli boş durmadı, adaylara destek veren il merkez temsilcilerini ya kovdu ya da il merkezlerini kapattı. Ayrıca aday olan kişiler hakkında parti içi soruşturma açtı.

Yandaş medya başkan olacağı söylenen Meral Akşener’e karşı karalama kampanyası başlattı. Çünkü yapılan anketler, Meral Akşener’in AKP tabanından da oy alacağını gösteriyordu. Mahkemenin tek celsede MHP’ye muhalif diğer isimleri de kayyum olarak ataması, devletin içinde bazı taşların yerinden oynadığını gösteriyordu. Bahçeli için işler hiç de iyi gitmiyordu. Atanan 3 kayyum, 15 Mayıs için olağanüstü kongre kararı aldı ancak, Genel Merkez bu kararı tanımadığını belirtti ve Sivas’ın Gemelek ve Kastamonu’nun Tosya ilçe Asliye Hukuk Mahkemeleri’nden kurultayı durdurma kararı çıkartıldı. Kongrenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinde belirleyici kararı Yargıtay verecek. Burjuva siyasetinin çürümüş yapısı ve iktidar kapışması sonucu görünen o ki, Devlet Bahçeli’nin 19 yıllık başkanlığı bu yıl yıkılabilir. Ancak yerine geçecek adayların da derin devletle ilişkilerinin bilinmesi burjuva kokuşmuş siyasetin ve kirli ilişkilerin kaldığı yerden devam edeceğini gösteriyor.

Tek celsede tecavüz aklanır!

0

Geçtiğimiz ay yine bu sayfada “tecavüzcüler neden korunur?” diye sormuştuk. Zira Türkiye’nin gündemine Ensar Vakfı’ndaki 45 çocuğa cinsel şiddet haberi düştüğünden beri medyadan hükümete, yargıdan kurumlara kadar her yerde Ensar Vakfı’nı koruyan tutumlar beyan edilmişti ve de edilmeye devam ediyor. İşte bu sebeple bu ay da tecavüzcüler nasıl korunuyor sorusunu tartışmak istiyoruz.

Neden mi? Çünkü Karaman’da Türk hukuk tarihinin belki de en hızlı sonuçlanan ceza davası görüldü. Baroların ‘soruşturma genişletilsin’ talebini reddeden mahkeme davayı bir günde bitirdi. Karaman’da en az 10 erkek öğrenciye ‘cinsel istismarda’ bulunan ve Ensar Vakfı’yla bağlantısını itiraf eden tecavüzcü öğretmen Muharrem Büyüktürk’e 508 yıl ceza verildi.

Yargı, siyaset, bürokrasi üçgeninin iç içe geçtiği çok katmanlı bir davanın bu kadar hızlı bitirilmesini hızlı bir adalet arayışı olarak okumak besbelli safdillik olacaktır. Zira Karaman’da istismarın yaşandığı evleri kiralayan Vakfın ve denetleme görevini yerine getirmeyen devletin sorumluluğu es geçilerek her şey “sapık bir öğretmen”e yüklendi. Kurum görevlileri durumdan haberdar mıydı? Çocukların daha önce kurum yetkililerine şikâyetleri olmuş muydu? Vakıf çalışanları durumu bilmelerine rağmen sessiz mi kalmışlardı? Vakfın diğer şubelerinde benzer olaylar yaşanmış mıydı? Bu sorular hiç sorulmadı. Mahkeme, öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün görev yaptığı Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu faaliyetlerini, Kayseri ve Çanakkale gezilerini soruşturma gereği duymadı.

Dahası, Ensar Vakfı ve KAİMDER’in haklarında ayrı bir soruşturma sürmesi ve şüpheli konumda olmalarına rağmen ‘mağdur’ olarak davaya müdahil edildiler. Oysa mahkeme Ensar Vakfı ve KAİMDER hakkında süren soruşturmayı tecavüzcü Muharrem Büyüktürk’ün yargılandığı dosya ile birleştirebilirdi. Bu da gerçekten istismarın boyutlarının nereye vardığını görmemizi sağlayabilirdi. Vali Murat Koca ve İl Milli Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu ile bazı kamu görevlilerinin kaçak yurtlar konusunda görevi ihmalden soruşturulmalarına dönük bir yargı girişimi olmaması da ayrıca manidar.

Dahası, dosyaya giren çocuk sayısı 10. Ancak 45 çocuğun cinsel istismara uğradığı iddiaları var. Savcılığın ve mahkemenin olayın üstüne gitmemesi, 10’dan daha fazla çocuk olduğu gerçeğini bir kez daha göstermiş oldu. Büyüktürk’ün Karaman öncesi İstanbul’da Enderun Vakfı ile yürüttüğü çalışmalar ve sonrasında Diyarbakır’da yaptıkları, Timetürk ve Yedi iklim dergisinde kimlerle nasıl çalışmalar yaptığı araştırılmadı. Aslında araştırılması için MHP ve HDP’nin Meclis’te verdiği önergelerde oy çokluğu sağlandı. Fakat ikinci oylamada önerge AK Partililerin takviye oylarıyla reddedildi.

Sonuç olarak

Ensaf Vakfı ve çevresinde kümelenmiş din eğitimi veren tüm vakıflar, Aile Bakanlığınca dağıtılan ruhsatlarla her mahallede açılan “merdiven altı kuran kursları” ve yasak olmasına rağmen müsamaha gösterilen yatılı yurtlar, aslında yıllardır izlenen bir stratejinin önemli sonuçları. Erdoğan ve AKP’nin 15 yıla gelen iktidarında dindar nesillerin inşası için attığı adımlar malum: MEB’in 4+4+4 eğitim sisteminin hayata geçirilmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı ve Aile Bakanlığı’nda ortak yürütülen, dindar nesil yetiştirilmesi kapsamında ortak amaçları “Gençlerimizin ve çocuklarımızın ahlaklı, kültürlü bir nesil olarak yetiştirilmesine gönüllü hizmet” eden yüzlerce dernek, vakıf, tarikat evleri Hükümet tarafından desteklendi. Bu yüzden tecavüzcülerin korunması Karaman dosyasıyla başlamadı ve onunla da bitmez. Çocuk istismarını ülke çapında ‘kol kırılır yen içinde kalır’ haline getiren, ‘babasıdır yapar’ diyen anlayış AKP’nin dindar nesiller projesi ve yaratılan biat kültürüdür. Ensar Vakfı’nın yanında yer alan tüm medya, gazeteciler, milletvekilleri suça ortak olmakta ve tecavüzü teşvik etmektedirler.

Kiralık işçilik yasası meclisten geçti!

0

Kamuoyuna “güvenceli esneklik” olarak servis edilen uygulama, Başbakanın kovulmuş olması curcunasına hiç aldırmadan 6 Mayıs günü sabaha karşı Meclis Genel Kurulu’ndan geçti.

Türkiye OECD ülkeleri içerisinde çalışma koşullarının en kötü olduğu ülkelerden biri. Mevcut yasa ev içi emeğin, kadın istihdamının ve tarım işçiliğinin korunması gibi süslü laflarla allanıp pullanırken bir de işsizliğe de çare olacağı ifade ediliyor. Dünyadaki uygulamaları ise, tüm emek örgütleri tarafından nefretle karşılanıyor.

Uygulama temel olarak taşeronluk düzeninin sınırsızlaştırılması ile SGK primlerinin düzenli ödenmesinin, yıllık izinlerin ve emekliliğin kalkması anlamını taşıyor. Bizi dünyanın en kötü koşullarında çalışmaya mahkûm eden mevcut yasa yalnızca asıl işkolunun dışındaki işlerin taşerona verilebilmesini kapsıyor. Örnek olarak hastanede asıl işkolu (sağlık) personeli işleri taşerona verilemiyordu. Hekimler, hemşireler ve hasta bakıcılar kadrolu olarak çalışıyordu. Şimdi ise, asıl işkolunda çalışan işçiler dahi özel istihdam bürolarından kiralanabilecek. Patron canı istediğinde bu işçilerin işine tazminatsızca son verebilecek. Zam hayal olacak. Hastalık hallerinde dahi işveren yeni bir işçiyi kiralayıp mevcut işçinin kovulmasını sağlayabilecek. İşinden atılan işçi de yeni bir yer onu kiralayana kadar kendi sağlık sigortası primini ödemekle mükellef olacak. Bu arada aracı kurum olan Özel İstihdam Büroları da yığınla paraya sahip olacak.

Söylendiğinin aksine bu yasanın işsizlikle hiçbir ilgisi yok. Hedeflenen doğrudan doğruya çalışan nüfusun daha da güvencesiz koşullara itilmesi. DİSK’in yaptığı araştırmaya göre, yasa Erdoğan’ın onayından geçmesi halinde mevcut çalışanların yüzde ellisinin bu uygulama altında kiralık işçi olarak çalıştırılacağı ifade ediliyor.

Uygulamanın temel hedefi emekliliği, sosyal hakları, kıdem tazminatını ve yıllık izinleri patronlar lehine tedavülden kaldırmakla sınırlı değil. Özel İstihdam Bürosu’ndan kiralanan bir işçinin sendikalaşması da pratikte imkansız hale getiriliyor.

İşte Çalışma Bakanlığı ve İş-Kur’un emekçilere sunduğu çözüm! Bu iki kurum yöneticileri adeta bir çalışma kampı şefi gibi hareket ediyorlar. Sarayın iktidarını sağlamlaştırabilmek adına burjuvaziye iş güvencesinden tamamen arındırılmış işçileri servis ediyorlar.

İDP olarak Türkiye işçi sınıfını ve emek örgütlerini uygulama tamamen kaldırılana ve işçilerden yana bir istihdam programı hazırlanana kadar mücadeleye davet ediyoruz.

Safları sıklaştıralım! Bu kavga sınıf kavgasıdır!

0

İktidar uyguladığı işçi düşmanı politikalarla 14 yılda ne iş ne aş sorununa köklü ve kalıcı bir çözüm üret(e)medi. Kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almaktan öte anlamı olmayan, asgari ücreti 1300 lira yapma gibi hokkabazlıkların ise, işçinin-emekçinin derdine çare olmadığını hepimiz biliyoruz. Maaşa bir elektriğe, ulaşıma, gıdaya, sağlığa, eğitime iki lira zam yapmak, iktidarın işçiye-emekçiye yıllardır uyguladığı, bir adım ileri iki adım geri sömürü politikasından ibaret. Şimdi bu iktidar, işsizliğe çare diye kölelikten farksız kiralık işçilik yasasını da, yangından mal kaçırır gibi, gece yarısı yasalaştırdı. Artık Türkiye’deki işyerlerinin yüzde 85’i çalışanlarının en az yarısını bu yolla kiralayabilecek. İşçinin-emekçinin çoğunluğu için zaten olmayan iş güvencesi bu yolla tam anlamıyla tarih olacak. Bu durum patronlar için öylesine karlı bir yol ki, dünyada tam 46 milyon işçi bu şekilde çalıştırılıyor ve işçileri köle gibi kiralayan simsarlar bu işten, Türkiye’nin 2016 yılı bütçe gelirinin yüzde 50 fazlasına denk gelen, 260 milyar Avro gibi devasa bir ciro elde ediyorlar. Özel İstihdam Büroları denen yapılar aracılığıyla işleyecek kölelikten farksız bu kiralık işçilik uygulamasını kökten reddediyoruz. Tüm çalışanlar için insan onuruna yakışır süre ve koşullar içeren, grevli, toplu sözleşmeli, sigortalı, güvenceli işler talep ediyoruz. Kuşkusuz hak verilmez, alınır. Ücretlerimiz için, haklarımız için safları sıklaştırmalıyız!

Tüm baskı, engelleme ve korkutma çabalarına karşın ülke genelinde 200 bini aşkın işçi-emekçinin 1 Mayıs için meydanları doldurması safları sıklaştırmanın bir adımıdır. Hak-İş ve Türk-İş’in bölücü, işbirlikçi tutumuna rağmen on binlerce işçi emekçinin katılımıyla, Türkiye’nin birçok noktasında olduğu gibi, İstanbul Bakırköy’de de gerçekleştirilen 1 Mayıs, sınıfın birlik ve dayanışması temelinde, safları sıklaştırma yönünde ileri doğru atılmış, yetersiz ama son derece anlamlı bir adımdır; önemsiyoruz. Tüm işçi ve emekçiler, ezilen ve sömürülen tüm kesimler bu kavganın bir sınıf kavgası olduğunu bir an bile unutmamalıdır. Sosyalistlere gelince! Gün kendini en devrimci ilan etme, kendinden başka devrimci tanımama günü değildir. Gün safları sıklaştırma günüdür. Gün birlik ve dayanışma günüdür. Her kim bu kavga sınıf kavgasıdır diyorsa, safları sıklaştırmak zorundadır!

Türkiye bir yol ayrımına geldi. Erdoğan, tek adam olma yolunda, Başbakan Davutoğlu’nu da tasfiye ederek, hedefi doğrultusunda bir adım daha attı. Ülkede yasal-kurumsal her şey Erdoğan’ın fiili iktidarına bağlanmış durumda. Erdoğan’ın fiili başkanlığını anayasal bir operasyonla kanuni ve kalıcı hale getirmek istediği bir sır değil. HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması bu operasyonun bir parçası. Can Dündar ve Erdem Gül’e MİT tırlarını haberleştirdikleri için verilen beş yıllık mahkûmiyet ve sıkılan kurşunlar bu yönde kesilen bir ceza ve tüm muhalefet için de bir gözdağı. Terör-hendek bahanesiyle Kürt siyasi hareketine yönelik aylardır devam eden askeri-siyasi operasyonların 7 Haziran seçim sonuçlarından kaynaklandığını sağır sultan dâhil bilmeyen yok. “Bu suça ortak olmayacağız” diyerek şimşekleri üzerinde çeken akademisyenlerden dördünün tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş olmasına rağmen bu yöndeki baskı, tehdit ve yıldırmalar kesintisiz devam etmekte. Bu koşullar altında ekonomik-demokratik-sosyal tüm hak ve özgürlükler için verilen mücadelenin birbirine bağlı olduğuna inanıyoruz. Bu başlıkların birbirinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Kiralık işçilik ya da kıdem tazminatına el koyulmasıyla dokunulmazlıkların kaldırılması, akademiye, basına sansür ve ceza uygulamaları ya da laiklik karşıtlığı bir ve aynı sınıfsal zeminde yer almaktadır. Bunların birbirinden koparılması safların baştan bölünmesi ve mücadelenin baştan kaybedilmesi anlamına gelecektir. O yüzden; kurtuluş yok tek başına, safları sıklaştıralım, bu kavga sınıf kavgasıdır, diyoruz!

Esad ve Putin Halep üzerindeki saldırıları yoğunlaştırıyor

0

Son haftalarda Esad rejimi ve Rus hava kuvvetleri Halep üzerindeki saldırıları ve kuşatmayı yoğunlaştırmış durumda. ABD ve Rusya gözetiminde gerçekleşen Cenevre görüşmelerini ve “düşmanlıkların durdurulması” anlaşmasını askeri konumunu güçlendirmek için kullanan Esad rejimi, isyanın en önemli kalesi olan Halep’i düşürmek için nihai saldırıya hazırlanıyor.

Halep’in isyancıların kontrolü altında olan bölgesinde yaklaşık 300 bin kişi yaşıyor. Hastanelerin ve sivil altyapının bombalandığı, şehrin neredeyse tamamen kuşatma altına alınarak temiz su ve gıda bulmanın iyice güçleştiği ve aylardır elektriğin bulunmadığı bir süreçte Esad rejimi ve Rusya saldırıları, El Nusra Cephesi’ni bombaladıkları gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Fakat, Halep  şehir merkezinden yaklaşık iki yıl önce kovulmuş olan IŞİD ve El Nusra’nın şehirde var olmadıkları biliniyor. BM ve ABD’nin gözetiminde, Esad rejimi ve Rusya tarafından gerçekleştirilen bu saldırıların tek bir amacı var: devrimi yenilgiye uğratmak ve Esad rejimine istikrar kazandırmak.

Halep üzerindeki vahşi saldırıların yoğunlaşmasına tepki olarak, uluslararası ölçekte örgütlenen #HalepYanıyor kampanyası gelişti ve Berlin, Madrid, Paris, Londra gibi onlarca şehirde Suriye halkıyla dayanışma eylemleri, etkinlikleri düzenlendi. İşçi Demokrasisi Partisi olarak Suriye Demokratik Sol Partisi’nden yoldaşlarımızla İstanbul’dan Dünya Çapında Kızıl Kampanya’ya destek verdik ve kampanya çerçevesinde ortak bir bildiri yayınladık.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi bombalanan Halep halkının yanında!

‪#‎HalepYanıyor Dünya Çapında Kızıl Kampanya (‪#‎AleppoIsBurning Worldwide Red Protest) çerçevesinde biraraya gelen iki partinin üyeleri, Arapça ve Türkçe dillerinde yazılmış dövizleri ve özgür Suriye bayraklarını taşıyarak kampanyaya destek verdiler. Dövizlerde şu sloganlar yazılıydı:

Türkler, Kürtler ve Suriyeliler Halep için beraberler!

Esad Halep’i bombalıyor!

Esad defol! Yaşasın özgür Suriye!

Esad’a, IŞİD’e, emperyalizmin ve Rusya’nın bombardımanlarına hayır!

AB-Türkiye anlaşmasına hayır! Mülteciler kardeşimizdir, sınırlar açılsın!

Türkiye’nin yayılmacı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikalarına hayır!

Kampanya çerçevesinde Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi ortak bir bildiri yayınladılar:

Esad rejimi, şehrin rejimden kurtarılmış bölgesindeki hastaneleri hedef alarak ve sivil altyapıyı yok ederek, Halep’teki saldırılarını yoğunlaştırmakta. Rejimin hava saldırıları sonucu son bir hafta içinde Halep’te 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu vahşi saldırıları gerçekleştiren rejimin temel hedefi, Suriye halkının özgürlük beklentilerini ortadan kaldırmaktır. Bu saldırılar, 2011’de başlayan devrimden bu yana rejimin gerçekleştirdiği kitlesel kıyımların bir devamı niteliğindedir ve bu saldırılar Rusya ve İran’ın doğrudan desteği, Birleşmiş Milletler ve ABD’nin gözetimi altında gerçekleşmektedir.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak Halep halkıyla dayanışma içerisindeyiz ve Dünya Çapında Kızıl Kampanya’yı destekliyoruz. Suriye halkına yönelik bombardımanların derhal durdurulmasını talep ediyoruz ve Suriye halkının özgürlük ve sosyal adalet mücadelesinin yanında yer alıyoruz.

Fransa: Yeni İş Yasası işçilerin ve gençlerin eylemlerine takıldı

0

Geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ın hemen ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kiralık işçiliğin önünü açan, Özel İstihdam Büroları’nın yetkilerini artıran, işe giren bir kişinin önündeki bir ayı bile işten atılmadan geçirme rahatlığını yaşatmayacak bir yasa sessiz sakin geçirildi. Yasa taslağını ‘kölelelik’ yasası diyerek mahkum eden sendikalar ne kadar haklı olsalar da yasanın geçirilişi karşısında elleri kolları bağlanmış biçimde beklemek zorunda kaldılar. Tıpkı 1980’lerde birçok ülkenin görece kapalı ekonomiden, gümrük vergilerini indirip özelleştirmeler yaparak, dünya emperyalizmiyle daha bütünleşik bir ekonomik modele toplu halde geçmeleri ve bu süre zarfında çeşit çeşit ülkede bu görevi yerine getiremeyen iktidarların darbe dahil olmak üzere çeşitli yollarla indirilmesi gibi, burjuvazi ve onun temsilcisi hükümetlerin bugünkü küresel planları da pek çok ülkede güvencesiz ve esnek çalışmayı olabildiğince yaygınlaştırmak.

Kapitalizmin özünden kaynaklanan yapısal sorunlar nedeniyle giderek azalan kâr oranlarını ve düşen büyüme hızlarını canlandırabilmenin bedelini işçi sınıfına ödetmeye niyetli hükümetlerden birisi de Fransa. Fransa Bakanlar Kurulu’nun meclise Mayıs ayında sunmayı düşündüğü yeni iş yasası (ya da Çalışma Bakanı’nın adı ile anılan biçimiyle El Khomri yasası) aylardır Fransa’nın gündemine oturmuş durumda. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi Fransa hükümeti de yasanın işçilerin lehine olduğunu o kadar çok tekrarlamış durumda ki, buna kendileri bile inanmış olabilirler.

Fakat yeni iş yasasının getirdiklerinin işçilerin aleyhine olduğunu anlamak için okuma yazma bilmek yeterli. Günlük azami 10 saat olabilen çalışma saatleri 12 saate çıkartılacak, iş sözleşmelerinde çalışma yapmak isteyen işçiler patronlar tarafından işten atılabilecek, bir işçi yakınının vefatı durumunda işçiye ücretli izin verilmeyecek, fazla mesailerde işçiye beş kat daha az ödeme yapılabilecek. Yasa tasarısı bunlarla da kalmayıp gençlerin ucuz emek gücüne de göz koymuş durumda. Yasaya göre 18 yaşından küçük çıraklık eğitimi alan çocuklar günde 10 saate kadar çalışabilecekler, kısacası genç işçilere eğitim verilmeyecek.

Yasa tasarısı Fransa’da 17 milyonluk bir nüfüsu kaplayan tüm işçileri doğrudan etkileyecek. Kamuoyu anketlerine göre Fransa halkının yüzde 58’i yasaya karşı. Türkiye’nin aksine Fransa hükümeti için işler hiç de kolay gitmiyor. Genel İş Sendikası (Confédération Général du Travail)’nın başını çektiği iki ay içerisinde dördüncüsü gerçekleşen grevler hükümeti zora sokmuş durumda. Hükümet o kadar kötü durumda ki, yasa tasarısında şimdiden kimi değişiklikler yapmış durumda fakat değişiklikleri kabul etmeyen ve tasarının tamamen geri çekilmesini istediklerini belirten sendikalar geçtiğimiz günlerde Nisan ayının sonunda büyük bir genel grev tertiplediler. Yedi büyük sendikanın katıldığı genel greve Genel İş Sendikası’nın verilerine göre beş yüz binden fazla kişi katıldı. Tasarruf etmek adına 2010 yılından beri zam alamayan memurların zam isteklerinin ve yeni iş yasasının derhal geri çekilmesi gerektiğinin belirtildiği grev özellikle ulaşım işkolunu durma noktasına getirdi. Orly Havaalanı’ndaki uçuşların en az yüzde 20’si iptal edildi. Paris’te 280 kilometrelik bir yol boyunca hiçbir araç kıpırdamadı.

İki aydır yaşanan eylemlerin en çarpıcı noktası ise öğrenci sendikalarının ve gençliğin eylemlere büyük katılımı. Sayıları 23’ü bulan öğrenci sendikaları ve derneklerinin birlikte tertipledikleri eylemler sayesinde her genel grevde neredeyse tüm eğitim kurumları durma noktasına geldi. Üniversiteler işgal edildi ve kurulan öğrenci meclislerinde yasa tasarısı tartışıldı. Kimi liselerde okulların önüne çöp konteynerleri ile yapılan barikatlarla yöneticilerin içeriye girmeleri engellendi. Geleceğin işçi ve işsizleri olarak gençlerin eylemleri bu denli sahiplenmesi gelinen noktayı göstermekte. Yasa tasarısının geçmesi halinde Fransa işçi sınıfının patronlara karşı bugüne kadar kazanmış olduğu hakların tasfiye edileceği ve özellikle yeni neslin üzerinde baskı oluşturacak güvencesiz, esnek ve düşük ücretlere çalışmanın yaygınlaşacağı Fransız işçileri ve gençleri tarafından anlaşılmış durumda.

Mücadele kalıcıdır; Yeniçeltek maden işçisi kazandı!

0

1955 yılında Amasya Merzifon’da kurulan Yeniçeltek Linyit işletmeleri direngen bir sınıf mücadelesi geleneğine sahip.

İlkin 1976’da sendikalaşan Yeniçeltek işçileri 1975, ’76, ’78 ve ’80 yıllarında 1000’e yakın işçinin katılımı ile direngen direnişler örgütlemişti. Pek çok dayanışma grevinin de yaşandığı madende aynı zamanda başka şehirlerden getirilen grev kırıcılarına karşı jandarmanın dahi müdahale edemediği günlerce süren silahlı çatışmalar yaşanmış ve zaferle sonuçlanmıştı. Burjuvazinin örgütlü işçilerle baş edemeyerek madeni kapatma kararına karşılık işçiler köylerde ve işyerlerinde komiteler kurup kömür üretimini ve tüketimini örgütler hale gelmiş ve direnişlerini zaferle taçlandırmışlardı. 1 Mayıs 1978’de Taksim’e gelen Yeniçeltek işçilerine niçin kazma taşıdıklarını sorduklarında cevapları oldukça netti: “Faşistleri yere çakmak için”.

Yeniçeltek’te son olarak 7 Şubat 1990’da yaşanan Grizu patlamasında 68 işçi ağabeyimizi yitirmiştik. İşletme şimdi Soma Maden İşletmeleri’ne bağlı bulunuyor. Soma’da 301 canımızı kaybetmemize sebep olan iş cinayetinin ardından Merzifonlu işçiler Soma’ya çalışmaya gönderildiler. Geri döndüklerinde ise madenlerinin kapatılacağı bildirimini aldılar.

Kelimenin gerçek anlamı ile şanlı bir mücadele geleneğine sahip olan Yeniçeltek işçileri madenlerinin kapatılacağının bildirilmesine karşı yerin yüzlerce metre altına girip açlık grevine başladı. Pek çok madencinin sağlık durumunun kötüye gitmesine rağmen işçiler direnişlerinden vazgeçmedi. Nihayet 10 gün süren açlık grevinin sonunda işçiler Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarından oluşan bir heyetin kendi ayaklarına kadar gelmesi ve sorunu çözmek üzerine söz vermeleri üzerine açlık grevlerini sonlandırdı.

Yoğun bir baskı altındaki Yeniçeltek işçilerinin bize iki mesajı var. Yeniçeltek işçileri mücadelenin kalıcı olduğunu, direngenliğin aktarıldığını, korkmanın en büyük felaket olduğunu bizlere yeniden gösterdi. Aynı zamanda Yeniçeltek maden işçileri kararlı bir direnişin şu günlerde dahi zafere ulaştığını yeniden ispatladı.

Dünya genelinde 1 Mayıs

0

İşçi sınıfının Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü 1 Mayıs’ta dünyanın birçok yerinde işçiler hak gasplarına, yaşanan emperyalist savaşlara ve artan işsizliğe karşı alanlardaydı. Dünyanın her yerinde uygulanmaya çalışılan işçi düşmanı uygulamalara karşı işçiler taleplerini haykırmak için meydanlara çıktı. Sloganların dili ayrı fakat duygular ve talepler aynıydı!

Endonezya’da işçiler sloganlar eşliğinde başkanlık sarayına doğru yürüdü…

Endonezya’da yaklaşık 100 bin işçi 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda başkent Cakarta meydanlarını doldurdu. Başkentin merkezi Bunderan Hi’de buluşan işçiler, sloganlar eşliğinde başkanlık sarayına doğru yürüdü. Sarayın önünde toplanan işçiler, düşük maaşlar, sağlık güvencesi yetersizliği ve sözleşmeli işçilik gibi çeşitli sıkıntılarını dile getirerek, hükümetin işçi düşmanı politikalarını protesto etti.

Kamboçya’da işçiler ücret zammı ve daha iyi çalışma koşulları için yürüdü…

Kamboçya’da ise 1 Mayıs’ta tekstil ve ayakkabı işçileri sokaklara döküldü. Başkent Phnom Penh’de, 5 bin tekstil işçisi ücretlerinin artırılması, çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve sendikalara üye olabilme hakkı tanınması talepleri ile gösteri düzenledi. Asya ülkesi Kamboçya’da 1007 tekstil ve ayakkabı fabrikasında 754 bin işçi çalışıyor ve asgari ücret 140 dolar kadar.

Bangladeş’te işçiler insanca bir yaşam için alanlarda…

Kölelik koşullarında çalıştırılan ve son yıllardaki iş kazalarında binlerce işçinin can verdiği tekstil cehennemi Bangladeş’te işçiler 500 kişinin öldüğü tekstil fabrikası faciasının sorumlularının idamını istedi. Başkent Dakka’da meydanlara akan işçiler, incanca çalışma koşulları, ücretlerin yaşanabilecek düzeye çıkartılması, işyerlerinde güvenlik önlemlerinin alınması ve sanayi sektöründe sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını talep ettiler. Şehrin en büyük meydanında en az 20 bin kişinin toplandığı belirtildi.

Fransız emekçileri ve gençliği kemer sıkma politikalarına karşı 1 Mayıs’ta kitlesel olarak sokaklardaydı…

Fransa son dönemlerdeki işçi karşıtı yasalarla ayaktaydı. Özellikle gençliğin aktif rol oynadığı eylemler grevlerden meydan işgallerine dönüştü. Ayakta Gece eylemleri neredeyse bir aydır polisin tüm saldırılarına karşı sürüyor. Bastille Meydanı’nda toplanan binlerce işçi ve genç, yürüyüş boyunca Fransız hükümetinin çalışma saatini 10 saatten 12 saate çıkaran ve işten çıkarmayı kolaylaştıran yasaya karşı tepkisini dile getirdi. Fransa’nın önemli sendikaları CGT ve FO her sene 1 Mayıs’a ayrı çıkarken bu sefer birlikte yürüdü. Katılımın ise son dönemlere göre bu sene arttığı görülüyor.

Almanya işçileri “Dayanışma Zamanı” sloganı ile 1 Mayıs alanını doldurdu…

Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) çağrısıyla bu yıl “Dayanışma Zamanı’ sloganıyla yapılan 1 Mayıs gösterilerine 400 bine yakın emekçi katıldı. Bu yıl merkezi gösteri Stutturtgart’ta yapıldı. Özellikle TİS sürecinde olan metal işçilerinin eyleme yoğun katıldığı görüldü. Hamburg ve Köln’deki gösterilere 8’er bin kişi katıldı. Her iki kentte de metal işçilerinin yoğun katılımı dikkat çekiciydi. Köln’de özellikle Ford işçileri mitinge döviz ve pankartlarıyla katıldı. Almanya’ya gelen sığınmacılarla dayanışma, daha fazla ücret, insanca çalışma koşulları, ırkçılığa karşı mücadele talepleri sloganlarda öne çıktı.

İspanya işçileri ücret yoksulluğuna ve toplumsal yoksulluğa karşı iş ve haklar için yürüdü…

İspanya’da 1 Mayıs CCOO ve UGT sendikalarının öncülüğünde gerçekleşti. Son dönemlerin en politik 1 Mayısı’nı geçiren İspanya’da talepler açıktı. Düşük ücretlere ve toplumsal yoksulluğa karşı iş ve işçi hakları için alanlar doldu. Eylemlerde kemer sıkma politikaları, ücretlerdeki erime ve son yıllarda hayata geçirilen neoliberal iş reformları protesto edildi.

Mısır işçileri 1 Mayıs’ta polis engeli yüzünden alanlara çıkamadı…

Mısır güvenlik güçleri, işçilerin 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle toplanmasını engellemek için Gazeteciler Sendikası’nın bulunduğu bölgeyi kapattı. Mısır güvenlik güçleri Gazeteciler Sendikası’na çıkan bütün yolları barikatlarla kapatarak, işçilerin sendikanın bulunduğu bölgeye girişlerini engelledi ve sıkı güvenlik önlemleri aldı. Özgür Mısırlı İşçiler Birliği Başkanı Ali el-Bedri daha önce Gazeteciler Sendikası önünde 1 Mayıs’ta işçilerin haklarının gasp edilmesine tepki olarak siyah bantlarla eylem yapacaklarını duyurmuştu.

Tofaş işçisinin hukuk zaferi

0

Tofaş’ta yapılan bü­yük eylemin ardından Türk Metal Sendikası’ndan istifa ederek Çelik-İş’e geçtikleri için işten çıkarılan işçiler, işe iade davasını kazandı.

Terörle korkutulmak, baskıyla yönetilmek

0

Barbarlık, te­rör, korku… vb. gibi kelimeler gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Ha­lin böyle olmasının ve bu yazının yazıl­masının sorumlula­rından biri de IŞİD. Ama tabii ki ne tek ne de en güçlü so­rumlusu… Keza nice devletler var, konu terör ve barbarlık ol­duğunda IŞİD’i ce­binden çıkartır! IŞİD geçtiğimiz ay dört saldırı gerçekleştirdi. 6 Mart’ta Irak’ın Hilla kentinde bir kontrol noktasında 52 kişinin hayatını kaybetmesi, 100’e yakın kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ilk sal­dırının ardından 19 Mart tarihinde gerçek­leşen ve 4 kişinin hayatını kaybetmesine, 37 kişinin yaralanmasına yol açan Taksim saldırısı meydana geldi. Bunları 22 Mart tarihinde Belçika’nın başkenti Brüksel’de havaalanı ve metro istasyonunda gerçek­leşen eş zamanlı saldırılar takip etti; 33 ölü, 250 yaralı. Son olarak ise, 25 Mart’ta Irak’ın Babil kentindeki bir stadyumda futbol maçı oynanmaktayken gerçekleşen saldırı sonucu 25 kişi hayatını kaybetti, 30 kişi de yaralandı.

Kilis: Boğulan bir devrimin laneti…

0

Mizansen olduğunu söyleyenler de var; onu şimdilik bilemesek de bilinen gerçek Kilis’e birkaç aydır “katyuşaların” yağdığı. Ölü sayısı şu ana kadar 18, çok sayıda yaralı ve ciddi ölçüde maddi hasar var, okullar kapalı halk göç ediyor. İktidar, bütün çapsızlığıyla konuya açıklık getirmeye çalışıyor! Vali, “bir komik âdem” misali “Benim de can güvenliğim yok. Süpermen değilim, roketleri havada yakalayamam… Bu füzeler tabii ki düşecek, yer çekimi var, havada mı kalacak!” türü laflarla durumu açıklığa kavuşturduktan sonra halkına karşı sorumlu her yönetici gibi çareyi söylüyor: “Abdestsiz sokağa çıkmayın!”

Elbette hiyerarşik düzey yükseldikçe açıklamaların da ciddiyeti artıyor! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, roketleri kastederek “Bazıları yanlışlıkla düşmüş olabilir, saldırı yönünde bizde istihbari bilgi yok” diyor. Elbette yoktur, nihayetinde “YPG saldırısı” değil ki! Zaten devletimizin en büyük marifeti YPG’nin olmayan saldırısını tehdit, IŞİD’in olan saldırısını da yanlışlık olarak değerlendirmektir. PYD-YPG’ye kükreyenlerin sesi, mevzubahis “İslam Devleti” olunca neredeyse bir fısıltıya dönüyor. Tabii, yine de bir ihtiyat payı bırakmakta fayda var, eğer yaşananlar, vakti zamanında MİT Müsteşarının da ifade ettiği gibi müdahale gerekçesi yaratmak için “gönderilecek dört adamın atacağı sekiz füze” işiyle ilgiliyse İŞİD bu defa gerçekten “masum” olabilir!

İdarecilerin, üst kademenin durumu bu, ancak işini yine de ciddiyetle yapanlar var. Mesela Kilis Emniyeti; şu ana kadar üçte biri şehri terk eden yerli halkın geride kalanını, sırf yaşamak istedikleri, başlarına geleni protesto ettikleri için gaza ve basınçlı suya boğuyor, işte benim devletim!

Suriye yollarında: Kürde dünyayı zindan etmek!

Ortada o meşhur “stratejik derinliklerde” boğulmaktan kaynaklı “trajikomik” bir durum var. İnisiyatif kapma amaçlı her yeni hamle biraz daha batmakla sonuçlanıyor. Bilinen ve tahmin edilen doğrudan veya dolaylı bin bir bağlantısına rağmen kader ve diplomasi, devletimizi IŞİD’le hoş olmayan ilişkilere sürükledi! Türkiye, iktidarın tanımladığı bölgesel çıkarlar, ABD ve Koalisyon’la zorunlu ilişkiler ve Suriye’ye müdahale imkânları doğrultusunda IŞİD’e tavır aldı. Bunun bir nedeni ABD ve Batı’yı bir türlü kabul ettiremediği “güvenli bölge” veya benzer fiili bir durum konusunda ikna edip oradan yürümek. Bir başkası, malûm sebeplerle IŞİD’le çatışan selefiler ve doğrudan kendi kurdurduğu örgütler aracılığıyla hem Suriye’ye müdahale kanallarını açık tutmak hem de Kürt hareketini tecrit ve mümkünse tasfiye etmek. İşin bu yanı önemli. Türkiye, genel Kürt politikası nedeniyle Suriye sınırı boyunca dizilen Kürt kantonlarının birleşerek devletleşmesini ve Suriye yolunu kesmesini engellemeye çalışıyor. YPG ve müttefiklerinin “kırmızı çizgi” ilan edilen Fırat’ın batısına geçmesi ve Cerablus-Azez hattı nedeniyle yükselen gerilim, ABD ile (muhtemelen) geçici olarak sağlanan anlaşmayla ve de Kürt güçlerin durmasıyla bir ölçüde düştü. Ancak düğüm çözülmüş değil. Türkiye, düşürdüğü Rus uçağı yüzünden daralan müdahale imkânlarına rağmen, Halep ve İdlib yollarının kuzeyden Kürtler veya rejim güçlerince kesilmemesi ve Lazkiye’nin kuzeyindeki bölgenin Kürtlerin veya rejim güçlerinin eline geçmemesi için hamleler yapıyor. Bu nedenle Halep’in bir bölümüyle İdlib’i elinde tutan El Nusra, Ahrar ül Şam, Felak ül Şam (Hep beraber Fetih Ordusu) vb. selefi- cihatçı örgütlerle ve içi Müslüman Kardeşler dahil İslamcı kaynayan, kendisi, Suudi’ler ve CIA tarafından silahlandırılan “ılımlı” Şam Cephesi ile ittifakı güçlendirip; doğrudan kendi kurup yönettiği ve silahlandırdığı, ayrıca Türkiye’den de çok sayıda faşistin katıldığı ve şu sıralar “ÖSO” adıyla faaliyet sürdüren Türkmen tugaylarını kullanıyor. (Sultan Murat Tugayları vb.) Türkiye, bu güçlerin ABD ve Batı nezdinde de itibar kazanması veya en azından “ılımlı” olarak tesciline çalışırken PYD-YPG’yi “terörist” olarak yaftalama peşinde. Üstelik bununla da kalmıyor, tarihsel bir geleneği canlandırarak Kürtlere karşı İran’la antikürt bir ittifak oluşturmaya ve muhtemelen aynı bağlamda el altından Suriye rejimiyle ilişkiler kurmaya çalışıyor. Çakma bir “Fatih” olarak Şam’da, Emevi Camii’nde namaz kılma ihtimali kalmasa da Suriye’den biraz pay almak, Kürtlerin de kafasını kırmak için denemeye değer…

Bu iş Kilis’te kalmaz!

Bu noktada Kilis’e yeniden dönebiliriz. “Bölge devleti” veya “oyun kurucu” olma hevesinin bölgenin bütün dert ve çelişkilerini o devletin kendi bünyesine taşıyacağını defalarca belirttik; üstelik de böylesine sınır ötesi fay hatlarıyla dolu bir bölgede. Ancak işin Kilis’te kalmayacağı çoktan belli, yani “bu pilav daha çok su kaldırır!” Şu ana kadar yaşanan IŞİD kaynaklı bombalı katliamlar bir yana Türkiye benzer pek çok eyleme gebe bir savaş alanına dönüşüyor. Üstelik Suriye’den gelen büyük göçün sadece demografik-etnik yapıyı değiştirmekle kalmayıp muhtemel toplumsal-siyasi-ekonomik sonuçları düşünüldüğünde durumun daha da vahim olduğu açık. Bunun yanı sıra Suriyeli mültecileri muhalif bölgelerin (Kürt ve Alevi) demografisini değiştirmek amacıyla kullanma yoluna gidilmesi halinde (Maraş’tan başlayarak devamı gelebilir) olabilecekler de hesaba katılmalı. Ayrıca, iktidarın Suriye’de sıkı ilişkiler içinde olduğu kimi selefi-cihatçı vb. güçleri iç politikada, başta Kürtler olmak üzere sol-devrimci muhalefete karşı kullanma ihtimali (Şimdilik söylenti olsa da) yabana atılmamalı.

Lanet…

Böyle giderse bedelin bütün Türkiye tarafından daha da ağır biçimlerde ödeneceği açık. Türkiye ve bugünlerde Kilis, boğulan bir devrimin lanetiyle yüz yüze: İçeriden Baas rejimi ve silahlı selefi-tekfirci-cihatçı güçler, İhvancılar, CIA’nın organize ettiği “ılımlılar”; dışarıdan, bir ucunda İran ve Rusya’nın, öbür ucunda Türkiye, Suudiler, Katar gibi bölge devletleriyle ABD ve diğer emperyalist müttefiklerinin yer aldığı bir uluslararası karşıdevrim cephesi eliyle soluğu kesilen, parçalanan devrimci bir halk hareketinin laneti…

1 Mayıs 2016: İşçi düşmanı politikalara son, çözüm işçi-emekçi hükümeti!

0

Bugün Bakırköy’de on binlerce işçi bir araya gelerek talep ve sloganlarını haykırdı. Saat 10’dan itibaren toplanmaya başlayan kitleler, İncirli kavşağından itibaren tüm yolu kızıl bayraklarla donattı. Biz de İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak “Başkanlık rejimine, Savaşa ve İşçi Düşmanı Uygulamalara Hayır! Çözüm İşçi Emekçi Hükümeti!” pankartlarıyla kortejimizi oluşturduk. Krizin faturasının işçilere kesilemeyeceğini, saldırılar karşısında çaresiz olmadığımızı ve çözümün bir işçi-emekçi hükümeti olduğunu söyledik. Hükümetin tüm muhalefeti ezmeye yönelik hazırladığı dokunulmazlıkların kaldırılması gibi her türden baskıcı ve gerici uygulamalara karşı sessiz kalmayacağımızı gösterdik.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde gerçekleşen ve pek çok sol, sosyalist partinin, çevrenin katılımıyla gerçekşleşen mitingde, on binlerce kişi alanı doldurdu. Bizler ne zaman kalabalık olsak, tek bir sesle taleplerimizi haykırsak İktidar Gezi’yi hatırlıyor olacak ki, tüm şehirde 24 bin 500 polisi hayatı terörize etmesi için görevlendirdi. Taksim’e çıkan tüm yollar kapatıldı, köprüler kaldırıldı. Şişli, Beşiktaş, Beyoğlu, Zeytinburnu ve Bakırköy’de 170 kişi gözaltına alındı. Ancak iktidarın tüm çabasına rağmen kitleler dört yıl sonra İstanbul’da ilk kez gazsız, şiddetsiz şekilde bir araya gelmiş olabilmenin coşkusunu taşıyordu.

1_mayis_2016_2

“Bizleri kurtaracak olan, kendi kollarımızdır”

Karşı karşıya olduğumuz tehlike çok büyük. Barbarlık koşullarında tek tek var olma mücadelesi veriyoruz. Her gün patron cinayetine, erkek şiddetine kurban giden insanların haberini duyuyoruz. Suriye’ye kendi çıkarlarını gözeterek müdahil olmaya çalışan hükümet yüzünden sokakta can güvenliğimizden endişe ediyoruz. Bu sebeple, tıpkı 1 Mayıs’ta olduğu gibi, her gün sınıf kardeşlerimizle bir araya gelerek, bombaların patlamadığı, işçilerin işyerlerinde ölmediği ve çalışanların insanca bir yaşam sürdürebildiği koşullara ulaşmak için bir işçi-emekçi hükümetine hazırlanmalıyız! İşçi Demokrasisi Partisi olarak geleceğimizi örgütlenerek yaratalım, 1 Mayıs ile başlayalım, diyoruz. Tüm işçi ve emekçilerin işçi bayramını kutluyoruz.

Sanders gerçek bir alternatif olabilir mi?

0

Bernie Sanders’ın 2016 başkanlık seçimlerine aday adaylığını açıklaması birçok sosyalist grubu, samimi işçi sınıfı devrimcilerini ve sosyal haklar için mücadele veren aktivistleri heyecanlandırdı. Bu kesimlerin büyük bir çoğunluğu Sanders’ı destekliyor, dahası onun kampanyasının tünelin sonundaki ışık olduğunu söylüyorlar. Amerikalı kitlelerin politik ataletini kırmayı göreceli olarak başaran Sanders’ın, ekonomik ve sosyal çıkmazın reçetesine sahip olduğu varsayılıyor. Wall Street’i İşgal Et hareketinin belirli bir bölümünden siyah aktivistlerin bir kısmına kadar, Sanders kampanyası mücadeleci kesimlerden geniş ve yoğun bir destek görüyor. Yanlış anlaşılmasın, bu destek son derece samimi duygularla, kampanyanın önerdiklerine ve önerilenlerin nasıl yapılacağına dair benimsenen yönteme gerçekten inanılarak veriliyor. Ne var ki politika, samimi duygulardan ziyade somut ilişkilerin bir sonucu olarak kendisini gerçekleştirir. Sanders’ın kendisi dâhi kampanyasının dürüstlüğüne içten inanıyor olabilir. Ancak Amerikalı işçilerin sosyal kurtuluş özlemleri, Beyaz Saray’ın dört duvarını aşmayan revizyonlarla değil, seferberliklerle ve bağımsız mücadeleci aygıtların inşasıyla hayat bulabilir.

21. yüzyıl dünya ve Türkiyesi: Saraylar, katliamlar, yolsuzluklar, yoksulluk ve mülteci dalgası! Kapitalizm çürümüştür: Çözüm işçi iktidarı! Başlangıç için güçlü bir 1 Mayıs!

0
Haziran ayaklanmasından bir kare.
Haziran ayaklanmasından bir kare.

Doğrudan bizimle ilgisi olmayan hiçbir şeyi umursamayıp ilgilenmesek dahi olan bitenler bizimle ilgileniyor.

Uzay çağı olacak diye servis edilen 21. yüzyıl, öncekilerine rahmet okutur şekilde insanlığa ev sahipliği yapıyor. Görülmemiş düzeyde bir sömürü ile karşı karşıyayız.