Ana Sayfa Blog Sayfa 76

Kolombiya’da neden Hayır kazandı?

0

Kolombiya’daki referandum sonucu dünya çapında büyük yankı yarattı. Küba, Obama, BM, Papa, Maduro, Macri ve diğer pek çok kesimin desteklediği, Santos hükümeti ile FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasındaki barış anlaşmasına ilişkin referandumda az farkla da olsa Hayır oylarının galip gelmesi, büyük bir sürprize neden oldu.

Yalnızca 55 bin oyluk farkla (6 milyon 432 bin oya karşı 6 milyon 377 bin oy) HAYIR kazandı. Görünüşte referandumun tek galibi, Hayır kampanyası yürüten aşırı sağcı eski devlet başkanı Alvaro Uribe. Bu durum, bu sonucun Latin Amerika’daki sözde “sağa dönüş” eğiliminin “yeni” bir ifadesi olarak yorumlanmasına neden olabilir. Ne var ki, gerçeklik bu durumdan bir hayli uzak. Söz konusu olan, yukarıda varılan “anlaşmalara” milyonların taşıdığı öfkenin bükülmüş, çarpık ifadelerinden biri.

Çünkü referandumun bir diğer istatistiğinin gösterdiği gerçek, esas galibin %63 oranla sandığa gitmeyenler olduğu. Bu iddia karşısında su söylenebilir; oy vermenin zorunlu olmadığı Kolombiya’da bu katılım oranı “normal”dir. Fakat, Obama’dan Raul Castro’ya, dünya reformist solundan Papa’ya dek tüm siyasi iktidarlar ve figürler tarafından istisnai bir biçimde desteklenen bu anlaşmanın %37’lik bir katılımla karşılanması, Kolombiya emekçilerinin ve köylülerinin bu anlaşmanın yaşamlarındaki yoğun somürü ve sefalet koşullarını değiştireceğini dair bir beklentisinin olmadığını gösteriyor.

Büyük şehirlerin işçi ve emekçi kesimleri bu anlaşmanın hiçbir olumlu etki yaratmayacağını düşündüler ve oy kullanmadılar. Referandum, halkı oy kullanmak için harekete geçiremedi.

Çatışmadan daha az etkilenen ve daha küçük bir bölgeyi kapsayan Bogota, Cali ve Barranquilla gibi orta sınıfların daha yoğun olduğu şehirlerde Hayır oyları çoğunluktaydı. Öte yandan, FARC’ın güçlü olduğu Meta, Caqueta (FARC son konferansını bu şehirde yapmıştı) Tolima ve Huila gibi bölgelerde de Hayır kazandı.

Bu sonucun arkaplanında çeşitli nedenler yatıyor. İlk olarak, son yıllarda FARC’ın politik ve askeri yozlaşması, gündelik yaşamlarında çıkarlarının aksi yönünde davrandığını gören halkın artan oranda tepkisini çekti. Dahası FARC, narkotrafikle ilişkili yozlaşmış ve çöküş halindeki bir gerilla grubu olmakla özdeşleşti. Bu nedenle, anlaşmanın ne bir toprak reformu ne de köylüler ve emekçiler için herhangi bir sosyal kazanım sunuyorken, FARC bileşenlerine çeşitli çıkarlar sağlıyor olması, yoksul halk kesimleri tarafından oldukça kötü karşılandı. Uribe bu durumu Hayır kampanyası için kullanmayı becerdi ve referandum FARC’a dönük bir tepki oyuna dönüştü.

İkinci olarak, bu sonuç halka karşı bir ekonomik plan uygulayan ABD ve patron yanlısı Santos hükümetine karşı kitlelerin duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtmakta. %63’lük katılmama oranı ayrıca yukarıda varılan anlaşmalara bir tepkiyi ifade etmekte. Bu durum kitlelerin inanmadıkları emperyalizm şeflerini ve Papa’yı takip etmediklerini göstermekte. Bununla, basitleştirilmiş karikatürel bir açıklamayla milyonların sola yöneldiğini ifade etmeye çalışmıyoruz. Kolombiya’da halihazırda Uribe’nin seçim tabanını oluşturan orta ve üst sınıf kesimler bulunmaktaydı. Fakat şurası açık ki, Hayır oyu kullanan veya sandığa gitmeyen emekçi kesimler sağın yükselişinin değil, gösterebildikleri biçimiyle, yukarıda bağıtlanan anlaşmalara nefretlerinin ifadesidir. Kolombiya’da gerillanın varlığı bahanesiyle daima talepleri için mücadele eden köylüleri ve emekçileri ezen güvenlik güçlerinin ve askerlerin şiddet eylemlerini yıllarca destekleyenler, şimdi sözde barışın yanında yer alıyorlar. Yine bu aynı gerici hükümetler ABD’nin Kolombiya Planını (bu dönemde Santos, Uribe hükümetinin savunma bakanıydı) desteklediler ve ABD mafyalarıyla bağlantılı paramilitar grupların ve uyuşturucu çetelerinin faaliyetlerine ses çıkarmadılar.

Bizim sosyalist akımımız, bu anlaşmanın Kolombiya halkının gerçek sorunlarına çözüm üretmediğini ısrarla vurguladı. Referandum sonucu bugün Kolombiya’da bir politik krize yol açmış durumda. Santos hükümeti, emperyalizm, Küba, Küba Komünist Partisi liderliği ve FARC paralize oldular. Şurası kesin ki, masada Alvaro Uribe’nin başını çektiği Hayır temsilcilerinin de olacağı yeni bir müzakere süreci gerçekleşecek. Kolombiya aşırı sağının bu alçak kişiliğinin, çıkış yolunun, müzakere sürecinden dışlanmış kendisi ve partisi dahil tüm siyasi aktörlerin dahil olacağı bir Ulusal Anlaşma ile bulunabileceğini ifade etmesi bir tesadüf değil.

Fakat, yeni bir anlaşma olsun olmasın, bu dinamiğin ötesinde, Kolombiya’nın emekçileri, gençliği köylüleri politik ve sosyal talepleri için mücadeleye devam etmek zorunda.

TV ve Radyolara karartma ve susturma: Baskılara son! Herkes sizin gibi düşünmeyecek!

0

29 Eylül günü 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayanılarak aralarında İMC TV, Hayatın Sesi ve Özgür Radyo’nun da bulunduğu 12 televizyon ve 11 radyo kanalının yayın lisansı iptal edilmişti. Bugün ise Hayatın Sesi, İMC ve Özgür Radyo polis ekipleri tarafından basılarak zorla karartma ve susturma gerçekleştirildi. Kurumların mallarına el konuldu. Hayatın Sesi TV mühürlenirken kimi Özgür Radyo çalışanları gözaltına alındı. IMC TV çalışanları ise halen binalarını terk etmeyip dayanışma için gelen ziyaretçileri karşılıyorlar.

15 Temmuz gecesi TRT ve CNN’in baskınını barbarlık ve millet düşmanlığı olarak tanımlayan hükümet, bugün birebir aynı yöntemle kendi istediğini söylemeyen yayın kuruluşlarını kapatıyor. Milli güvenliğe tehdit oluşturulduğu gerekçe gösterilerek yapılan ve OHAL hukunu dahi aşan uygulamalarla karşı karşıyayız.

Basın özgürlüğüne yapılan müdahaleler yalnızca muhalif kurumları kapsamıyor. Hürriyet’e dair son dönemde açığa çıkan skandal ve yıllarca büyük medya kuruluşlarında yer alan gazetecilerin açıklaması ortaya koyuyor ki, bugün gazetelerin genel yayın yönetmeleri ancak Erdoğan’ın oluru ile atanabiliyor. Saray ve hükümet öylesine güçsüz bir durumda ki, kendileri düşünmeden önce onlar için iş yapabilecek herhangi bir mekanizma ya da müttefik bulunamıyor. Bugün meydana gelen baskınlar da açıkça gösteriyor ki, müdahale edemedikleri basın kuruluşlarını zorla kapatmak dışında bir çare bulamıyorlar.

Biliyoruz ki zorbalıklar insanların gerçeği görmesini engelleyemez. Çünkü “Kral çıplak!” çığlıkları yankılanalı çok oldu. Hepimizi kör ve sağır etmeyi deneseler dahi bugüne kadar öğrendiklerimiz onlar gibi düşünmemek için bize yeterince sebep sunuyor.

Emek meslek örgütlerinde ve çeşitli platfomlarda sürdürdüğümüz mücadeleler sırasında bizlere yer ayıran, emekten yana haberleri öm plana çıkaran tüm kuruluşlara İşçi Demokrasisi Partisi olarak dayanışmamızı sunuyoruz.

Bugün zorla sessizliğe mahkum edilmeye çalışılan basın ve emek mücadelesi içerisindeki dostlarımızla önümüzdeki süreçte de birlikte olmayı sürdüreceğiz.

Polonyalı kadınlar kürtaj yasağına karşı grevde

0

Polonya’da, yüz binlerce kadın, kürtajı yasaklayan yasa tasarısını protesto etmek için grevde… Siyahlar içinde sokağa çıkan kadınlar, kamu kurumları ve işyerlerini tamamen çalışamaz hale getirecek kadar etkin bir direnişin içinde.

Polonya, hâlihazırda, oldukça katı bir kürtaj yasasına sahip… Kürtaj, ancak, kadınların ya da fetüsün hayatı tehlikede olduğunda veya hamilelik tecavüz ya da ensest ilişki sonucu ortaya çıktığında gerçekleşebiliyor. Yasanın yürürlükte olduğu süre boyunca 2 bin civarında yasal, yüz binlerce yasa dışı kürtaj gerçekleştirildi. Bu veriler, katı düzenlemelerin, kadınların yalnızca yaşamını değil, sağlığını da ne kadar etkileyebildiğinin bir göstergesi.

Yakında yasalaşacak olan tasarıya göre ise, kürtaj yaptıran kadınlar ve kürtaj yapan doktorlar beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek. Greve katılan kadınlar, bu nedenle, doktorların doğum öncesi testleri yapmaktan kaçınacaklarını ve kadınların sağlığının daha büyük tehdit altına gireceğini belirtiyor. Ayrıca, tasarı, kürtajın istisnasız bir biçimde yasaklanmasının önünü açıyor. Bu da ölümle ya da travmayla sonuçlanabilecek doğumlara işaret ediyor. Mücadele eden kadınlara göre, kadınların bedenine müdahalenin yanı sıra aile planlamasına karar vermeleri de engellenmiş oluyor. Kadının kendi hayatında söz sahibi olması devlet eliyle engelleniyor.

Kadınlar, başbakanlık ofisinin önünde, “Misyoner değil, doktor istiyoruz!” şeklinde slogan attı. Bazı pankartlarda, iktidar partisinin hamileliğin sonlandırılamayacağı söylemlerine karşı ,“Hükümet, hamilelik gibi değildir, sonlandırılabilir.” ifadesi yer aldı.

Grevin etkisinin büyüklüğü, Pazartesi yapılan bir anketle de ortaya kondu. Buna göre %40 oy oranına sahip olan iktidar partisine (PİS) destek, aniden %29’a düştü.

Polonya’da kadınlar, bu kez, bedenlerine ve yaşamlarına yönelmiş katı müdahaleye karşı durmakta gerçekten kararlı… Kadının yaşamına yönelen bu politikaların yalnızca Polonya hükümetinden kaynaklanmayan bir sorun olduğunun farkındayız. Neoliberal hükümetlerin gitgide muhafazakârlaşan politikalarına karşı Polonyalı kız kardeşlerimizin mücadelesi mücadelemizdir!

Kamu emekçilerine yönelik saldırılar devam ediyor

0

Kamuda görevden uzaklaştırmalar ve işten çıkarmalar hız kesmeden devam ediyor. Son olarak 1 Eylül’de 672 sayılı KHK ile binlerce emekçi kamu görevinden çıkarıldı. Böylece başarısız darbe girişiminin ardından kamuda işten çıkarılanların sayısı 50 bine yaklaştı. Milli Eğitim Bakanlığında çalışan 28 bin kamu emekçisi, YÖK bünyesindeki 2 binin üzerinde akademisyen tasfiye edildi.

Bu denli büyük tasfiyelerin iki ay gibi kısa bir sürede yapılmış olması, tasfiyelerin amacının sorgulanmasına neden oluyor, akla bazı sorular getiriyor: Darbeden önce hükümetin elinde Fethullah Gülen’in takipçilerine ilişkin uzun bir liste mi vardı? Eğer hâl böyleyse, işten çıkarılanların Fethullahçı olduğuna dair somut ve ikna edici delillerin ortaya koyulması gerekir. Aksi hâlde hükümetin gerçekleştirdiği tasfiyeler tartışılır hâle gelir, geldi de…

Fethullahçı avı, çoktan cadı avına dönüşmüş durumda. 15 Temmuz’un ardından darbecilerle mücadele kisvesi atında olağanüstü hâl ilan eden hükümetin, kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla emekçilere yönelik bir tasfiye dalgası başlattığı herkesin malumu. KESK üyesi binlerce emekçi, hiçbir gerekçe gösterilmeksizin açığa alındı ya da KHK’larla kamu görevinden ihraç edildi. Erdoğan’ın tasfiyelerin PKK sempatizanlarına yöneleceğini ilan etmesiyle özellikle Kürt illerinde binlerce öğretmen işten atıldı. Kamudaki işten çıkarmaların amacı, hükümetin 15 Temmuz sonrası düzeni yeniden tesis etme ve devlet bünyesinde hiyerarşi dışında faaliyet yürütenleri ayıklamaktan ziyade, hükümete muhalif kesimleri tasfiye etmek. Muhaliflerin tasfiyesi ise, 15 Temmuz darbe girişiminin destekçileriyle mücadeleden çok daha büyük bir planın parçası.

Hükümetlerin vatandaşlara vaatlerini yerine getirdikleri sık rastlanan bir şey değildir. Ancak, konu emekçilerin haklarını gasp etmek olunca hükümetin tüm vaatlerine inanabiliriz. Devlet, bütün birimleriyle oturup Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018) denilen beş yıllık bir plan hazırlamış. Bu planın, “kamu insan kaynakları” yan başlıklı 380. paragrafında, kamu emekçilerinin geleceğine yönelik hedefler konusunda bakın ne deniyor: “… esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ve işlevsel bir performans değerlendirme sisteminin geliştirilmesi hedeflenmektedir (380)”. Esnek çalışma ve performans değerlendirmesi… Emekçilerin geleceksizliğe ve güvencesizliğe mahkum edilmesinin diğer adı.

Onuncu Kalkınma Planı’nın önemli bir ayağı, siyasetçiler tarafından yıllardır dillendirilen, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ilişkin kapsamlı bir reformdur. 657 sayılı Kanunda kamu emekçilerine tanınan kısmi iş güvencesinin, yani kadrolu ve sürekli çalışma hakkının devletin sırtında bir yük olduğu söylenegelmiştir. Malum, neoliberal dünyamızda kamu harcamalarını mümkün olduğunca azaltmak; kamu görevlilerin iş güvencesi ellerinden almak gerekir. Onuncu Kalkınma Planında sıkça sözü edilen performans değerlendirmesi ve esnek çalışma kavramları, tıpkı özel sektörde olduğu gibi kamu emekçilerini her an işten çıkarmaya uygun bir istihdam sistemine işaret ediyor.

Bunun yolu da, kadrolu çalışmanın yerine sözleşmeli çalışmayı kural hâline getirmekten geçiyor. Sözleşmeli çalışmanın egemen olduğu bir sistemde, liyakat esasına göre çalışma tamamen ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bugün bile şaibeli mülakatlarla işe alımlar yaygınken, idari yetkililere büyük bir takdir yetkisi veren sözleşmeli istihdam sisteminde yaşanacak insan kayırma ve keyfiyetin boyutu ürkütücü olacaktır. Dahası, ne olduğu belirsiz ve nesnel ölçütlere dayanmayan performans değerlendirme sisteminin, ihtiyaç hâlinde kitlesel işten çıkarmalar gerçekleştirmek ve siyasi muhalifleri tasfiye etmek amacıyla kullanılacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

Zaten akademi, tüm kamu sektörüne yönelik gerçekleştirilmek istenen emekçi düşmanı reformun ilk uygulama alanı oldu. Olağanüstü hâlin verdiği yetkileri fütursuzca fırsata çeviren iktidar, 674 sayılı KHK ile binlerce ÖYP’li asistanı bir gecede Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesinde düzenlenmiş olan statüye geçirdi. Böylece ÖYP’li asistanlar, yüksek lisans ya da doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra işlerini, sahip oldukları iş güvencesini yitirmiş bulunuyorlar. Oysa bu düzenlemeden önce, görevlendirildiği üniversitede eğitimini tamamlayan asistan, kendi üniversitesine dönerek çalışma imkânına sahip olacaktı. Uzun vadede, asistanlar için iş güvencesi anlamına gelen 33/a kadrolarının tamamının 50/d kadrosuna geçirilmesi ise hiç uzak değil.

Kamu emekçilerinin iş güvencesine yönelik hükümet cephesinden sınıfsal saldırılar hızlanırken muhalefet partileri başta olmak üzere toplumsal muhalefet, olağanüstü hâl ve KHK’ların sınıfsal boyutunu ıskalıyorlar. CHP, “kurunun yanında yaş da yandı” söylemiyle, Fethullahçı olmayan kamu görevlilerine yönelik görevden uzaklaştırma ve işten çıkarmaları eleştirdiği hâlde, iş güvencesinin tahrip edilmesi konusunda sessiz kalmayı tercih ediyor. Benzer bir şekilde birçok muhalefet odağı ve emek örgütü, işten çıkarmaların muhalifleri susturmak amacına yöneldiğine dikkat çekiyor; buna rağmen iş güvencesi talebini seslendirmiyor. Oysa işten çıkarmalar ve toplumsal baskı politikalarının yöneldiği gerçek amaç, iş güvencesinin yok edecek yapısal reformu gerçekleştirmek için uygun bir ortam yaratmak. İşten çıkarma tehdidiyle sindirilen emekçilerin, kapıdaki reforma direnmeyeceği umuluyor.

Ne var ki, özel sektör çalışanlarının kıdem tazminatının bir fona devredilerek fiilen gasp edilmesine ilişkin reform gibi, kamu emekçilerinin iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik 657 sayılı Kanun reformu da kapıya dayandı. Gerek özel sektör gerekse kamu çalışanlarının iş güvencesinin savunusu temelinde bir acil eylem planının oluşturulması bir zorunluluk hâle gelmiş vaziyette. Onuncu Kalkınma Planı ortada: Yani onların uzun süredir bir planı var, ya bizim planımız ne?

Tunis, Samedi 1 Octobre: Une journée internationale de colère pour Alep

0

Au sein d’une journée internationale de colère pour Alep, le 1 Octobre, au capital de la Tunisie, à Tunis, sur l’Avenue Habib Bourguiba s’est réalisé aussi une manifestation. Nous partageons avec vous la déclaration écrite par les organisateurs:

“Nous appelons les organisations politiques et sociales, les mouvements d’étudiants et d’activistes qui se revendiquent démocratiques à ne pas rester silencieux face à ce massacre et à être solidaires avec le peuple de cette ville, et avec le peuple syrien en général.

Nous avons le devoir de dénoncer une lutte contre le terrorisme qui n’est qu’un alibi, au moment où Daech est à l’est du pays, loin d’Alep.

Nous avons le devoir de rappeler que le peuple d’Alep, à l’heure actuelle, est systématiquement bombardé par les avions syriens et russes. C’est ici et dans d’autres villes du pays que l’insurrection contre la dictature de Bachar al-Assad est née en mars 2011.

Nous avons le devoir de rappeler que ce sont les habitants de ces régions qui fuient le pays.

Nous avons le devoir de solliciter immédiatement un cessez-le-feu immédiat et véritable, et la mise en sécurité de la population civile.

Le peuple d’Alep, qui a résisté au génocide perpétré par Bachar al-Assad, est maintenant systématiquement bombardé par des avions syriens et russes. Les Etats-Unis, en entretenant un discours ambigu de “cessez-le-feu” mais en bombardant le peuple syrien d’un autre côté,, sont aussi responsables de ces massacres. Près de 300.000 personnes sont assiégées et continuent malgré tout de résister à Alep.

Ceci sans oublier que 6 millions de Syriens ont dû quitter leurs logements, leurs villes, leur pays, et que des milliers d’entre eux ont été assassinés, ou se sont fait torturer dans les prisons.

Nous ne pouvons pas nous contenter d’un silence qui se ferait complice du massacre!”

Pour le droit des peuples à l’autodétermination, à la dignité et la liberté!

Nous nous indignons contre un massacre « continu » depuis plus de 4 ANS contre le peuple syrien et Alep !

Pour la libération d’Alep et de la Syrie! Pour la démocratie!

Contre l’assassin Assad et ses alliés, contre la folie de Daech et contre tous les groupes djihadistes qui voudraient imposer leur lois à la population çivile!

#RageForAleppo

#HolocaustAleppo

#SaveAleppo

İstanbul: 1 Ekim Halep için küresel öfke günü!

0

Esad rejimi ve Rusya’nın Halep’e yönelik saldırıları devam ediyor. Son olarak 21 Eylül’de başlayan bombardıman sonucu Halep’te yüzlerce sivil hayatını kaybetti, hastaneler dahi kullanılamaz hale geldi. Halep bombardımanından yansıyan trajik görüntüler savaştan kaçmaya çalışırken annesi ve kardeşi ile birlikte boğularak can veren üç yaşındaki Aylan Kurdî’yi hatırlatan dramatik örneklerle dolu. Ambulansta oturtulduğu sandalyeden görüntüleri dünyaya ulaşan Ümran Dakneş bunlardan yalnızca biri!

Esad rejimi ve şu an Suriye’de işgalci durumda bulunan tüm kesimler başta Halep olmak üzere Suriye topraklarını, halklarını bombalıyor. Her biri kendi katliamlarını haklı gösterecek bahaneler sıralasa da beş yılın ardından geride kalan yüz binlerce ölü korkunç gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Suriye halklarının tartışmasız ve acil şekilde gerçek ve uygulanabilir bir barışa ihtiyacı var. Kuşkusuz bu barış ne Esad rejimi ve destekçileri Rusya ve İran ile ne de başını ABD’nin çektiği emperyalizmle ve bölgenin gerici-yayılmacı devletleriyle mümkün. IŞİD, El-Kaide ve türevi selefi, tekfirci gerici faşist güçlerin de teoride ve pratikte, Suriye’ye ölüm ve yıkım vaat ettikleri hiçbir şey yok. İşte tam da bu kirli ve kaotik durumun bir sonucu olarak Halep’te yüz binlerce insan, insanlık tarihinde eşine az rastlanır bir barbarlık altında yok edilmeye çalışılıyor.

Bu barbarlığa ve katliama dur demek için 1 Ekim Halep İçin Küresel Öfke Günü’nde tüm dünyada olduğu gibi İstanbul Taksim Galatasaray Lisesi önünde de bu duygularla bir araya gelindi. Gerçekleştirilen sessiz eylemde Esad rejimiyle ilişkilerin kesilmesi, kuşatmanın kaldırılması, Rusya ve Amerika’nın Suriye’den çekilmesi ve bombardımanların durdurulması talepleri öne çıktı…

Llamamiento de solidaridad internacional con los campesinos y los obreros agrícolas del oasis de Jemna

0

En estos momentos, y en el contexto del proceso revolucionario en Túnez, los campesinos y los trabajadores del campo del oasis de Jemna piden encarecidamente a los trabajadores y trabajadoras del todo el mundo una acción de solidaridad con su justa causa para mantener la propiedad comunitaria sobre el oasis de Jemma.

El oasis de Jemna es realmente propiedad histórica de los campesinos desde los tiempos de nuestros antepasados. Fue expropiado por los colonos franceses y luego por el estado tunecino al final de la colonización.

Durante la Revolución del 17 diciembre de 2010 y el 14 de enero de 2011, los campesinos consiguieron abolir la propiedad del estado tras heroicas luchas. Luego organizaron la producción y la gestión del oasis de una manera colectiva y en el marco de una micro-economía realmente solidaria. Ha dado un impulso notable a la acción de desarrollo humano a escala local. (Financiación de varios proyectos de enseñanza, salud, infraestructuras, etc).

Es por esto que Jemna sigue y seguirá como uno de los rayos de sol y luz de esperanza de la Revolución para los desheredados de Túnez y de todo el mundo.

Actualmente el estado tunecino, en el marco de un ataque contra-revolucionario, intenta desesperadamente de re-expropiar el oasis para cederlo a propietarios mafiosos, locales o extranjeros. Esa es la suerte que tienen reservada para todas las tierras comunales que representan el 10 % de la superficie de las tierras cultivables en Túnez.

Vuestra solidaridad con los campesinos y los obreros agrícolas de Jemna es pues muy necesaria para enfrentar a los desafíos a los que están confrontados los desheredados del mundo entero.

Podéis enviar vuestras firmas y vuestros correos electrónico a: gorkemduru@gmail.com

Firmas:

 Túnez: Abdelmajid Haouachi – Periodista y Militante, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Académico y Realizador, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financista, Rania Mechergui – Empresa Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Escritor, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turquía: Görkem Duru -Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI), Oktay Çelik – Partido de la Democracia Obrera  (séction UIT-CI),Sedat Durel – Secretario General del Sindicato de los Trabajadores de Centros de Llamadas y Telecomunicaciones Revolucionarios, Atakan Çiftçi – delegado del sindicatio del trabajadores de la educacion y la ciencia, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italia: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economista del región MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin -Correspondiente  Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos -doctorando  Universidad Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE y periodista independiente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus,  Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA,  Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

Estado Español: Santiago Alba Rico – Escritor, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados – Concejal del Ayuntamiento de Girona por la CUP-Crida per Girona, Delegado sindical y presidente del comité de empresa química de Girona, miembro de la Corriente sindical por un giro a la izquierda de CCOO. Girona, Carlos Rodríguez Pérez – Delegado sindical trabajadores Ayuntamiento de Barcelona. Afiliado a CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat – Delegado sindical de docentes. Afiliado a CGT y miembro de la dirección de Lucha Internacionalista, Luisa Luque – Delegada sindical de trabajadoras de Eulen (telemárketing) y parte del comité de huelga en la de más de un mes que llevaron a cabo contra 362 despidos, Venus Hervas – Trabajadora precaria; miembro del comité de huelga de la de más de un mes de Eulen (telemárketing), Marga Olalla Marfil – Delegada sindical trabajadores Ayuntamiento de Barcelona. Afiliada a CGT, Miquel Blanch – Delegado sindical docentes de escuelas de adultos. Miembro de la Corriente sindical por un giro a la izquierda de CCOO. Girona, Pedro Mercadé Toro – Delegado sindical docentes. Afiliado a CGT. Activista municipalista en Alternativa d’Esquerres del Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl – activista de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique – Sindicalista de la corriente de opinión por un giro a la izquierda. CCOO de Girona, Andreu Pagés Toldrà – Activista vecinal barrio de Gracia. Barcelona, Anna Morelló Just – Sindicalista docente afiliada a CGT. Activista del movimiento vecinal de L’Hospitalet desde CUP-PA, Antonio Díaz Cintado – Parado. Metalúrgico, Charo León – Parada. Huelguista en la lucha de Eulen (empresa telemárketing, trabajadoras muy en precario) de más de un mes, Cristina Mas i Andreu – Periodista e impulsora de la Coordinadora de Medios en Lucha. Activista en solidaridad con la revolución siria, Moisés Mesa – Activistas campañas de solidaridad internacionales, Muhittin Karkin – Activistas campañas de solidaridad internacionales, Natalia Renzi – Activista feminista. Miembro del Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto – Activista barrial y de movimientos procedentes del 15M, okupaciones, Nuria Solé – Maestra. Activista municipalista en Alternativa d’Esquerres del Prat (AE-EP), Víctor Messeguer – Trabajador público. Activista del movimiento vecinal de L’Hospitalet desde CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat – Miembro de CGT-Ensenyament, Antonio Reboredo – Activista universitario, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG Africando, Antonio Montalvo Gutiérrez

Francia: Diane Robert – periodista independiente, Martial Morin (retirada)

Argentina:  Rubén “Pollo” Sobrero – Secretario General Unión Ferroviaria Seccional  Oeste- Haedo, Edgardo Reynoso – dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – diputado nacional electo FIT y dirigente nacional de Izquierda Socialista, Laura Marrone – dirigente docente y legisladora electa FIT por ciudad de Buenos Aires, Miguel Sorans – revista “Correspondencia Internacional”

Brasil: João Batista Babá – consejal del PSOL RJ, Pedro Rosa – Dirigente del sindicato de los Trabajadores de la Universidad Federal Fluminense, Barbara Sineidino – Dirección del Sindicato de los Trabajadores en Educacion del Estado de Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordenador del Sindicato de los Trabajadores del Servicio Público Federal del Estado de Pará, Rosi Messias – Secretaria General del PSOL/RJ, Michel  Oliveira Lima  – Dirección nacional PSOL, Adriano Dias – Delegado de Base de los Correos de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Direccion de la Unión Nacional de Estudiantes de Brasil (Oposición de Izquierda), Bruno da Rosa – Direccion Estadual PSOL RJ y dirigente de las huelgas de los Garis (trabajadores de la limieza urbana) Oposición a la burocracia, Cláudia González – Ejecutiva Estadual del PSOL RJ, Márcio  – Delegado de Base de los choferes de Ôbnibus de Ananindeua y Marituba (Pará), Kátia Rosángela  – Directora del Sindicato de los trabajadores de la Universidad Federal de Pará

Estados Unidos: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Alemania: Harald Etzbach – Periodista y traductor, Bibiana Wiener

Bolivia: Miguel Lamas – periódico “La Protesta”

Panamá: Priscilla Vásquez – dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá, Virgilio Arauz – dirigente de Propuesta Socialista

Perú: Enrique Fernández Chacón – ex diputado nacional, dirigente de Unidos en la Lucha

Venezuela: Orlando Chirino – Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad), José Bodas – Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela), Miguel Ángel Hernández – Secretario General del PSL (Partido Socialismo y Libertad)

Chile: Ranier Rios – dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

 

 

Call for international solidarity with the farmers and agricultural workers of the Jemna oasis

0

As part of the ongoing revolutionary process in Tunisia, the farmers and agricultural workers of the Jemna oasis call the working class worldwide to act in solidarity in defense of their communal property on the oasis.

The Jemna oasis HISTORICALLY belongs to the farmers, who inheredited it from their ancestors. It was expropriated by the French settlers and, after the independence and the end of the colonization period, by the Tunisian state.

İn the aftermath of the Revolution of 17th December 2010-14th January 2011, the farmers managed to abolish state property of the land after a series of heroic fights. They organised the production and management process of the oasis in a collective way, within the framework of a true solidarity-based micro-economy. They even launched a number of remarkable local initiatives to promote human development in the area, focusing on training, healthcare and infrastructure.

This is the reason why Jemna represents one of the beacons of hope of the Revolution in Tunisia for the poor and deprived of the country as well as of the whole world.

İn a counter-revolutionary attempt to maintain the capitalist order, the Tunisian state is trying to re-expropriate the oasis to give it to local or foreign cronies. This is what may happen to state-owned land, which accounts for approximately 10% of the arable land in Tunisia.

Your solidarity with the farmers and the agricultural workers of Jemna is imperative to support the deprived of the world in all the challenges they are facing.

To sign the call for solidarity, please send an email to : gorkemduru@gmail.com

International support committe of the Jemna oasis

Signatures:

Tunisia: Abdelmajid Haouachi – Journalist and Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Academic and Director,  Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya– Financier Armateur, Rania Mechergui – Social Entreprise Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Writer, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turkey: Görkem Duru – International Workers Unity-Fourth International (IWU-FI), Oktay Çelik -Workers Democracy Party (section IWU-FI),Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italy: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economist of the region MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent  Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – PHD student Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE and freelance journalist , Andrea Tolomelli – CEFA Onlus,  Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA, Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

Spain: Santiago Alba Rico – Writer,  Alicia Fernández Gómez, Toni Granados – conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque – Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch – délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl – activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique – Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just – Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado – Chômeur. Métallurgiste, Charo León – Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi – Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto – Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé – Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer – Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat – Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo – Activiste universitaire, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG Africando, Antonio Montalvo Gutiérrez

France: Diane Robert – freelance journalist,  Martial Morin (retired)

Argentina: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires,  Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”

Brazil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará

United States: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Germany: Harald Etzbach – journalist and translator, Bibiana Wiener

Bolivia: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”

Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste

Peru: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte

Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL),  José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)

Chile: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

 

 

Appel de solidarité internationale avec les paysans et les ouvriers agricoles de l’oasis du Jemna

0

Aujourd’hui,  et dans le contexte du processus revolutionnaire en Tunisie, les paysans et les ouvriers agricoles de l’oasis du Jemna sollicitent vivement les forces laborieuses dans le monde entier pour une action de solidarité avec leur cause juste visant a maintenir la propriété de la communauté sur l’oasis.

L’oasis de Jemna est bel et bien la propriété HISTORIQUE des paysans via leurs ancêtres. Elle a été expropriée par les colons français et ensuite par l’Etat tunisien au terme de la colonisation.

Dans le feu de la Révolution du 17 Décembre- 14 Janvier 2011, les paysans sont parvenus à abolir la propriété de l’Etat à la suite de combats héroïques. Ils ont ensuite organisé  la production et la gestion de l’oasis d’une maniere collective et dans le cadre d’une micro-économie réellement solidaire. Ils ont meme impulsé un souffle remarquable a l’action de développement humain a l’échelle locale. (financement de plusieurs projets d’enseignement, santé, infrastructures, etc… )

C’est pour cela que Jemna demeure et demeurera l’un des rayons de soleil et des lueurs d’espoir de la Révolution en Tunisie pour les deshérités de Tunisie voire du monde entier.

Actuellement l’Etat tunisien, dans le cadre de son assaut contre-révolutionnaire, tente déspérément de réexproprier l’oasis pour pouvoir le céder a des propriétaires mafieux, locaux ou étrangers. C’est d’ailleurs le sort qu’il réserve a toutes les terres domaniales qui représentent 10% de la superficie des terres cultivables en Tunisie.

Votre solidarité avec les paysans et les ouvriers agricols du Jemna est donc impérative étant donné les défis périlleux auquels sont confrontés les déshérités du monde entier.

 

Pour vos signatures, vous pouvez envoyer vos emails: gorkemduru@gmail.com

 Comité de soutien internationale de l’oasis du Jemna

Signatures:

Tunisie: Abdelmajid Haouachi – Journalist et Militant, Hamadi Zribi – Tunisia in Red, Habib Ayeb – Universitaire et Réalisateur, Habib Ayari – Administrateur conseiller de l’enseignement supérieur et de la recherche scientifique, Nidhal Alaya – Financier Armateur, Rania Mechergui – Entreprise Social Kolna Hirfa, Hamdi Bechir – OTEE, Adel Hamdi – Ecrivain, Choukri Hmed – maître de conférences en science politique, Université Paris Dauphine, Arroi Baraket – journaliste indépendante

Turquie: Görkem Duru – Unité Internationale des Travailleurs – Quatrieme Internationale (UIT-QI), Oktay Çelik -Parti de la Democratie Ouvrier (séction UIT-QI), Sedat Durel – Secrétaire Général du Syndicat Révolutionnaire des Travailleurs de la Communication et du Centre d’Appel, Atakan Çiftçi – Délégué du Syndicat des Professeurs, Kaan Gündeş – “Zırhlı Tren” Journal de la jeunesse

Italie: Patrizia Mancini – Tunisia in Red, Mario Sei – Tunisia in Red, Clara Capelli – Economiste de la région MENA, Lorenzo “Fe” Feltrin – Correspondent Globalproject.info, Alessandro Rivera Magos – doctorant Université Paris 8, Alessia Tibollo – COSPE, Damiano Duchemin – Ya Basta, Debora Del Pistoia – COSPE et journaliste indépendente, Andrea Tolomelli – CEFA Onlus, Jana Favata – étudiant, Augusto Illuminati – Université Urbino, Osita Vincenzi, Marta Bellingreri – chercheuse et journaliste indépendente, Comune-info.net, Marco Consolo – responsable de la politique étranger de Rifondazione Comunista, Francesca Crispolti – enseignante et activiste, Stefano Pontiggia – chercheur en sciences sociales, Giuseppe Acconcia – Université Bocconi, Arianna Taviani – étudiant, Giulia Bonacina – CEFA, Lidia Lo Schiavo – Ricercatrice Unime

L’Etat Espagnol: Santiago Alba Rico – Ecrivain, Alicia Fernández Gómez, Toni Granados – conseiller municipal de Gérone de la CUP-Crida pour Gérone, Délégué syndical et président du comité d’entreprise chimique de Gérone, membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Carlos Rodríguez Pérez – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Josep Lluis del  Alcázar i Fabregat – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT et membre de la direction de Lutte Internationaliste, Luisa Luque – Délégué syndical de travailleurs d’Eulen (télémarketing) et partie du comité de grève dans plus d’un mois mené contre 362 licenciements, Venus Hervas – Travailleuse précaire; membre du comité de grève de plus d’un mois d’Eulen (télémarketing), Marga Olalla Marfil – Délégué syndical des travailleurs municipaux de Barcelone, membre de CGT, Miquel Blanch – délégué syndical des professeurs d’école pour adultes, Membre du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Pedro Mercadé Toro – Délégué syndical de l’éducation public, membre de CGT, Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Adriana Beidenägl – activiste de la Marea Pensionistas, Alfons Enrique – Syndicalist du Courant syndical pour une orientation a la gauche de CCOO Gérone, Andreu Pagés Toldrà – Activiste quartier de de Gracia, Barcelona, Anna Morelló Just – Sindicalista de l’éducation public, membre de CGT. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, Antonio Díaz Cintado – Chômeur. Métallurgiste, Charo León – Chômeuse. Gréviste dans la lutte d’Eulen, Cristina Mas i Andreu – Journaliste et promotrice de coordinatrice de Media en lutte. Activiste en solidarité avec la révolution syrienne, Moisés Mesa – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Muhittin Karkin – Activiste des campagnes de solidarité internationale, Natalia Renzi – Activiste féministe. Membre du Grup de Dones de CGT, Pablo Craviotto – Activiste quartier et du mouvement de 15M, Nuria Solé – Professeur. Activiste municipaliste de la Gauche alternative de Prat (AE-EP), Víctor Messeguer – Travailleur publique. Activiste du mouvement quartier de L’Hospitalet de CUP-PA, M. Esther del Alcázar i Fabregat – Déléguée syndicale de l’éducation public, membre de CGT, Antonio Reboredo – Activiste universitaire, Isabel Rubio Santuy, Ignasi Gené, ONG Africando, Antonio Montalvo Gutiérrez

Argentine: Ruben “Pollo” Sobrero – Secrétaire Général de la section Ouest-Haedo de l’Union des Chemins de Fer, Edgardo Reynoso – Dirigeant ferroviaire del Cuerpo de Délégué de Ramal TBA-Sarmiento, Juan Carlos Giordano – Député national élu du Front de Gauche (FIT) dans la province de Buenos Aires et dirigeant national de la Gauche Socialiste (IS), Laura Marrone – Dirigeante du Syndicat des Professeurs et Professeures de Buenos Aires et Législateur élu de IS-FIT á Buenos Aires, Miguel Sorans – Revue “Correspondencia Internacional”

France: Diane Robert – Journaliste Indépendante, Martial Morin (retraité)

Brésil: Joao Batista Araujo “Baba” – Conseiller Municipal de Rio de Janeiro CST-PSOL (Le Courant Socialiste des Travailleurs-Parti du Socialisme et Liberté), Pedro Rosa – Dirigeant del Sintuff (Niteroi-Rio) et la Fasubra (Federation de Travailleurs des Universités), Barbara Sineidino – Direction du Syndicat des Travailleurs d’Education dans la province du Rio de Janeiro, Gerson Lima – Coordinateur du Syndicat des travailleurs de la fonction publique fédérale de l’État de Pará, Rosi Messias – Secrétaire Général du PSOL / Rio de Janeiro (RJ), Michel Oliveira Lima – Membre de la direction nationale du PSOL, Adriano Dias – Délégué de base du syndicat des courriers de Rio de Janeiro, Mariana Nolte – Membre de Direction de l’union nationale des étudiants du Brésil (opposition de gauche), Bruno da Rosa – Membre de direction de PSOL RJ et dirigeant des grèves Garis (travailleurs du nettoyage urbain) Opposition à la bureaucratie, Cláudia González – Exécutif de l’État du PSOL RJ, Márcio – Délégué de base des chauffeurs de omnibus de Ananindeua et Marituba (Pará), Kátia Rosángela – Directrice du syndicat des travailleurs de l’Université fédérale du Pará

Etats-Unis: Andrew Pollack – MENA Solidarity Network

Allemagne: Harald Etzbach – Journalist et traducteur, Bibiana Wiener

Bolivie: Miguel Lamas – Journal “La Protesta”

Panama: Priscilla Vásquez – dirigeante nationale des travailleurs de la Securité Sociale, Virgilio Arauz – dirigeant de la Proposition Socialiste

Pérou: Enrique Fernández Chacón, ancien député national, dirigeant de Unies dans la Lutte

Venezuela: Orlando Chirino – dirigeant national du Courant Classiste, Unitaire, Révolutionnaire et Autonome (C-CURA) ancien candidat au presidentielle pour Parti de Socialisme et Libérté (PSL),  José Bodas – Secrétaire Général de la Federation Unitaire de Travailleurs Oilers de Venezuela (FUTPV), Miguel Ángel Hernández – Secrétaire Général du Parti de Socialisme et Liberté (PSL)

Chili: Ranier Rios – dirigeant du Mouvement Socialiste des Travailleurs (MST)

Sénégal: Daniel Pérez

Uruguay: Peter Johann Abmayr Kranzfelder – Unidos Naturales

République Dominicaine: Núcleo pour la Construction d’un Parti d’Ouvrier Internacionaliste(NUPORI)

Olağanüstü zamanlar: Kayyumlar, tasfiyeler ve Kürtler

0

15 Temmuz darbecilerini bertaraf etmek iddiasıyla ilan edilen OHAL, darbecileri ve FETÖ mensuplarını yargılamanın ötesinde, başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere muhalifleri toplu bir biçimde cezalandırma ve tasfiye etme sürecine dönüşmüştür.

İlk olarak, Başbakan Kürt illerinde teröre destek veren 14 bin öğretmen olduğunu iddia ederek bu öğretmenleri tasfiye edeceklerini ima etmiş; ardından 8 Eylül’de tamamı Eğitim Sen’li 11.285 öğretmen açığa alınmıştır. Öğretmenlerin tasfiyesinde sokağa çıkma yasaklarında PKK eylemlerine destek vermeleri ve eğitimi akamete uğratmalara gerekçe gösterilmiş. Ancak Eğitim Sen Genel Başkanı’na MEB tarafından sunulan gerekçe ise, 10 Ekim Katliamı’nı protesto gerekçesiyle Eğitim Sen’li öğretmenlerin 29 Aralık’ta iş bırakmaları olmuştur. Bu da aslında darbeden bağımsız olarak öğretmenlerin uzun bir süredir fişlendikleri, hükümete muhalif, tamamı sendika üyesi öğretmenlerin listelerinin çok öncesinde tutulduğunu göstermektedir. Nitekim, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün liselere gönderdiği “PKK ile ilgili olduğunu düşündüğünüz öğretmenlerin isimlerini bize gönderin” temalı yazısı da, darbe soruşturmalarının son derece hukuksuz ve keyfi biçimde yürütüldüğünü göstermektedir.

İktidarın OHAL kapsamında Kürtlere yönelik ikinci adımı da, uzun bir süredir planlanan ve sonunda Torba Yasa ile geçen belediyelere kayyum atanmasıdır. Burada da belediyelerin kaynaklarının ‘terör’ örgütlerine aktarıldığı öne sürülerek 28 belediyeye İçişleri Bakanı ve valiliklerin talimatıyla kayyum atanmıştır. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların büyük çoğunluğu ise vali yardımcıları veya kaymakamlardır. Bu belediyelerin neredeyse tamamının DBP’li belediyeler olması, aralarında 24 Temmuz 2015’te başlatılan savaşta yıkıma uğratılan Sur, Silvan, Nusaybin, Cizre ve Silopi belediyeleri olması bir tesadüf değildir.

Hükümet 15 Temmuz darbesine karşı milletin iradesinin üstün geldiğini, seçilmiş parlementonun demokrasi aşığı kitlelerce savunulduğunu sıklıkla dile getirirken ve milletin demokrasi nöbetleri tutması için devletin bütün kaynaklarını haftalarca seferber ederken; sözkonusu Kürt Halkının % 65-95 arasında oylarla seçilmiş temsilcileri olduğunda aynı tutumu göstermemekte, Kürt Halkının demokratik iradesini hiçe saymaktadır. Hatta iktidarın bu konudaki ilk icraatı çok dilli hizmet veren belediyelerin tabelalarını ‘tek dil’e çevirmek olmuştur! Ne var ki, bu ilk icraat çok tepki alınca Ermenice hariç diğer diller tabelalalara iade edilmiştir.

Başbakan Binali Yıldırım ‘çözüm mözüm yok’ diyerek devletin kayyum hizmetinden bölgedeki okulları öğretmensiz bırakmaya kadar Kürt meselesine dönük icraatlerinin önümüzdeki dönemde ne yönde devam edeceğinin mesajını verdi. Bu mesaj doğrultusunda, performansıyla Efkan Ala’nın çıtasını daha da yukarıya taşıyan İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu da geçtiğimiz günlerde Köy korucularını toplayarak; koruculara kalıcı statü tanınacağını, ağır silah ve teçhizat verileceğini, askerlerle birlikte hareket etmelerinin sağlanacağını açıkladı. Hatta bu doğrultuda Bakanlık bünyesinde Köy korucuları Daire Başkanlığı kurulacaktır. Yani ısrarla Barış isteyen Kürt Hareketi’nin aksine, iktidar siyasi ve askeri operasyonlara devam etmekten yanadır. Bu anlamda, RTE’de ‘normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi hamdolsun yapabilme gücüne, imkanına sahip olduk” diyerek ülkecek nereye gidiyor olduğumuzun mesajını vermiştir.

Ya biz…

Kürt siyasi Hareketinin bölgede yürüyen savaş, siyasi operasyonlar ve baskılar doğrultusunda hareket alanı giderek daraltılmaktadır. Bu sıkışmışlık karşısında, Kürt siyasi önderliği Eylül ayında Öcalan’ın tecrit edilmesi, aylardır ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesine ilişkin açlık grevi başlatmış. Açlık grevi 8. gününde Öcalan’la görüşmeye izin vermesi neticesinde sona erdirmiştir. Bununla birlikte, PKK’nin son dönemde daha da artan askerlere yönelik saldırıları iktidarın ‘Kürtlere yapılan her şey meşrudur’ politikasını daha da güçlendirmekte, kitlelerin mücadelelerini (öğretmenlerin eylemleri, sol partilerin bildiri dağıtması vb) terörize etmesine yol açmaktadır. Bütün bunlar kutuplaşma ve milliyetçiliğin artmasına ve giderek birlikte yaşayabilmenin olasılıklarının yitirilmesine yol açmaktadır. Tam da bu nedenlerle, yurt içinde ve dışında sürdürülen savaş çığırtkanlığı, saldırılar ve tasfiyeler karşısında daha fazla şey yapmaya ihtiyaç vardır. HDP, emek örgütlerinin, sendikaların ve sosyalist hareketin bu bağlamda son derece sembolik kalan ittifakları bir kenara bırakıp, kitleleri seferber etmeye dayalı bir eylem programı için bir araya gelmeleri elzemdir.

Ülkenin bir felakete sürüklendiği, hak ve özgürlükler alanında 12 Eylül’ü aratmayacak biçimde geriye gidildiği ve OHAL’in de devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda bu gidişata bütün bu sıkışmlık ve sınırlılıklarımıza rağmen dur demek gerekmez mi? Görev savmayı, sembolik mitingleri, dar grup çıkarlarını bir kenara bırakıp sahici bir ‘biraradalık’ yaratılmazsa bir süre sonra var olma nedenmizle varlığımız büyük bir çelişkiye girecek ve kaybedeceğiz!

OHAL’in kaldırılması, siyasi ve askeri operasyonların son bulması, anti demokratik ve hukuksuz uygulamaların durdurulması için başta HDP, sendikalar ve sosyalist hareket bir araya gelmeli ve bu ülkenin emekçilerine gerçek bir çözüm önermelidir.

1 Ekim Cumartesi, tüm dünyada Halep için küresel öfke günü

0

Esad’ın katliamlarına direnen Halep halkı, ABD’nin pasif suç ortaklığıyla, sistematik bir biçimde Suriye ve Rus uçakları tarafından bombalanmakta. Halep 21. yüzyılın Guernicasıdır. 300 bine yakın insan, kuşatma altında olmalarına rağmen, bu korkunç saldırılara karşı kahramanca direnmeye devam etmekte.

Tüm dünyadan örgütler ve şahsiyetler, Halep’e dönük bombardımanların ve kuşatmanın sonlandırılması talebiyle, Halep halkıyla küresel dayanışma günü çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in bileşenleri olan sosyalist devrimciler olarak bu çağrıya desteğimizi sunuyoruz ve demokratik ve solda olduğunu belirten politik, toplumsal örgütleri, öğrenci örgütlerini, Halep’te ve diğer onlarca şehirde direnen Suriye halkıyla dayanışmak için birarada olmaya çağırıyoruz. Halep’te yaşanan savaşta Suriye halkının kaderi belirlenmekte.

Halep’e dönük bombardıman durdurulsun!

Kuşatma kaldırılsın! Ruslar ve Amerikanlar Suriye’den defolun!

IŞİD’e hayır! Türkiye ve İran Suriye’den dışarı!

Yıkılsın Esad rejimi!

Hüümetler Suriye halkının kasab Esad’la diplomatik ilişkilerine son versin!

Suriye halkıyla koşulsuz dayanışma!

 İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

26 Eylül 2016

Samedi 1 Octobre : journée mondiale de colère pour Alep !

0

Le peuple d’Alep, qui résiste au génocide d’Al Assad, est systématiquement bombardé par des avions syriens et russes, avec la passivité complice des États-Unis. Alep est le Guernica du XXIe siècle. Près de 300 mille personnes assiégiés résistent à cet assaut criminel héroïquement.

Des organisations et des personnalités du monde entier exigent la fin des bombardements et du siège, et appellent à une journée mondiale de solidarité avec le peuple d’Alep.

Nous, les socialistes révolutionnaires de l’UIT-QI, nous joignons à cet appel et appelons les organisations politiques et sociales, démocratiques et de gauche, à s’unir dans la solidarité avec le peuple syrien qui résiste héroïquement, à Alep et dans des dizaines de villes. Dans la bataille d’Alep se joue le destin du peuple syrien.

Non au bombardement sur Alep!

Exigeons la levée immédiate du siège ! Russie et Etats-Unis hors de Syrie !

Non à Daesh ! Turquie et Iran hors de Syrie !

À bas Al Assad!

Rupture des relations diplomatiques avec le boucher Al Assad!

Solidarité inconditionnelle avec le peuple syrien!

Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale (UIT-QI)

Le 26 de septembre de 2016.

Saturday October 1st: Worldwide day of fury for Aleppo

0
The people of Aleppo, which resists the genocide Al Assad, is systematically bombed by Syrian and Russian planes, with the passive complicity of the US.  Aleppo is the Guernica of the 21st century. About 300 thousand people resist this criminal onslaught. They are under siege and heroically still resisting.
Organizations and personalities from around the world have called for a global day of solidarity with the people of Aleppo and demanding an end to these bombings and the site to Aleppo.
The Revolutionary Socialists of the IWU-CI join in this call and call political, social and student organizations that they call themselves democratic, as well as the left, to unite in solidarity with the Syrian people who are resisting heroically in Aleppo and in dozens of cities. In the battle for Aleppo the fate of the Syrian people is being played.
Stop bombing Aleppo!!
We demand the end of siege to Aleppo!  Russians and America out of Syria!
No to ISIS! Turkey and Iran out of Syria!
Down with Al Assad!
Governments must break diplomatic relations with the butcher Al Assad!
Unconditional solidarity with the Syrian people!
 
International Workers Unity-Fourth International (IWU-FI)
September 26, 2016

Sábado 1/10 en todo el mundo: Jornada Mundial de furia por Alepo

0

El pueblo de Alepo, que resiste al genocida Al Assad, es bombardeado sistemáticamente por aviones sirios y rusos, con la pasividad cómplice de los EE.UU. Alepo es la Guernica del siglo XXI. Cerca de 300 mil personas resisten este embate criminal. Están sitiadas y siguen resistiendo heroicamente.

Organizaciones y personalidades de todo el mundo han convocado a una jornada mundial de solidaridad con el pueblo de Alepo exigiendo que cese estos bombardeos y el sitio a Alepo.

Los socialistas revolucionarios de la UIT-CI nos sumamos a esta convocatoria y llamamos a las organizaciones políticas, sociales, estudiantiles que se reclaman democráticas y de izquierda a unirnos en solidaridad con el pueblo sirio que resiste heroicamente en Alepo y decenas de ciudades. En la batalla por Alepo se está jugando el destino del pueblo sirio.

¡Alto al bombardeo a Alepo!!

¡Exijamos que se levante el sitio!¡Fuera los rusos y los yanquis de Siria

¡No al ISIS! ¡Fuera Turquía e Irán de Siria!

Abajo Al Assad!

¡Que los gobiernos rompan relaciones diplomáticas con el carnicero Al Assad!

¡Solidaridad incondicional con el pueblo sirio!

Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

26 de setiembre de 2016.

OHAL uzar mı?

0

“Şu andaki süreç içerisinde normal zamanlarda yapamayacağımız

birçok şeyi hamdolsun yapabilme imkanına, gücüne sahip olduk”

                                                                                    R.Tayyip Erdoğan

Bu soruyu başka türlü sormak istersek şöyle bir başlık da atabilirdik. “Erdoğan Türkiye’yi nasıl yönetebilir?” Ama bu sorunun cevabı daha kısa olurdu: Böyle. Tam da bugün yaşadığımız gibi.

İlan edildiğinde erken bile sonlandırılabileceği iddia edilen OHAL’in şimdi uzatılıp uzatılmayacağını tartışıyoruz.

OHAL sınırları

Konunun uzmanlarına danışacak olursak, OHAL hukuku ile maruz kaldığımız uygulamalar arasında ciddi bir uyumsuzluk var. 12 Eylül Anayasasının tanımladığı OHAL hukuku dahi bugünkü uygulamaları açıkta bırakıyor.

Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, OHAL’in anayasada uluslararası standartlarla sınırlandığını ve uygulamalarının yalnızca ilan gerekçesi ile örtüşebileceğinin altını çiziyor. Bu demek oluyor ki, darbe teşebbüsü sonrası OHAL yalnızca darbe ile ilişkili konuları kapsayabilir. Sendikalaşma ve toplu sözleşmelere engel olunamaz. Cerattepe davası için Artvin’de bir aylık eylem yasağı koyulamaz. Sinop’ta yaşanan lümpen kavgalar sonrasında sokağa çıkma yasağı ilan edilemez.

OHAL ilan edilir edilmez OHAL’in işçi sınıfına ciddi etkisinin olamayacağını Aziz Çelik “OHAL ve Sendikal Haklar” başlıklı BirGün’deki köşe yazısında açıklıkla dile getirmişti. Madencilerin açlık grevleri engellemez. Tedi direnişine zorluk çıkartılamaz. Hatta darbeye doğrudan destek vermeyen kamu çalışanlarının işine son verilemez. Özel sektörde ise bu tip işten çıkarmaların mümkün olmasını sağlayacak bir OHAL hukuku mevcut olamaz. İş o kadar çetrefilli ki, kimi avukatların görüşüne göre Gülen’in emekli maaşı dahi kesilemez. Çünkü ekonomik haklar kişinin özlük haklarıdır. Kişi vatandaşlıktan çıkarılsa bile teröristin en büyüğü dahi olsa hak etmiş olduğu emekli maaşından (ortada bir haksız kazanç yoksa) alıkonulamaz.

Ekonomi alanında ise OHAL’in etkisi; OHAL’in kötüye kullanılmasını engellemek için şirketlerin iflas ilan etmesinin yasaklanması ve de işten çıkarmaların yasaklanması olabilir. Şirketler şu anda iflas ilan edemiyor. OHAL yasal sınırları burada sonuna kadar kullanılmış durumda. Ancak işçi düşmanı bir yönetimden işten çıkarmaların yasaklanmasını beklemek (şu an için uygulama tamamen yasal olmasa da) mümkün değil.

Başka türlü bir şey O’nun istediği

Fazlaca yer kaplamasını göze alarak bir OHAL açıklaması yapmaktaki meramımız şu: Aslında OHAL ile falan değil, keyfiyetle yönetiliyoruz. Erdoğan yönetimi bugün kanun çerçevesinde OHAL’in sağladığı tüm avantajlardan faydalanırken, O’na bu avantajlar dahi yetersiz geliyor! OHAL’in kanuni çerçevesine sığmayan hususlar Olağanüstü Hal betimlemesinin sözlük anlamı ile çözülüyor. Kanun falan zaten tanınmıyor. Olağanüstü dendi mi, olağanüstü. Artık her şey serbest…

Meseleye hukuki olarak bakacak olursak şöyle söyleyebiliriz. Erdoğan darbe teşebbüsü öncesinde Türkiye’yi zaten OHAL ile yönetiyordu. Darbe teşebbüsünün ardından ise fiili olarak bir sıkıyönetim uyguluyor.

Yani Erdoğan gerçekten sözünün azını değil fazlasını yapıyor. Nasıl bir yönetim önerse daha beterini yapmaktan imtina etmiyor.

OHAL fırsatçılığı mı, başka bir yönetim mükün değil mi?

Erdoğan yönetiminin sıklıkla OHAL’i fırsat bilip şu ya da bu işi hallettiğini söylüyoruz. Bunu ifade ederken de haklıyız. Hatta bizi bir kenara bırakalım, kendisi de bu tip hususlarda açık sözlü. Darbe “Allah’ın bir lütfuydu”, OHAL’de O’na “hayal bile edemeyeceği, bir güç” vermiş oldu.

Görünüş bizi aldatmasın. Tüm bunlar aslında büyük bir güçsüzlüğün yansıması. Evet Erdoğan OHAL sayesinde, hatta OHAL’i dahi hemen her an aşarak aslında gönlünde yatan pek çok adımı atabiliyor. Ancak sorun şurada; Erdoğan OHAL’i fırsat bildiğinden değil, OHAL’den başka bir yönetim aracı kalmadığından bu metoda sarılıyor. Darbe ya da terörle mücadele değil, devletin günlük işleri ancak OHAL ile sürdürülebiliyor. Erdoğan yönetimi her yeni güne “bugün yine hiç olmadığı kadar yalnızım” diyerek uyanıyor. Kitle hareketinden mi, bürokrasiden mi, yeni müttefiklerinden mi, dış mihraklardan mı; günün hangisinden korkma günü olduğunu kestiremiyor. Ayakta durmak için tek kozu olan Kürtlerle gerilimi yükseltiyor ve bu gerilim için de devletin olağan hiçbir mekanizması işine yaramıyor.

Mafya filmlerindeki gibi yalnızlaştığında agresifleşen, agresifleştikçe çöküşe giden reislerin zamanlarını yaşıyor. Bunu yaşarken de gözleri oldukça kara. İyi, Kötü, Çirkin filmindeki gibi şeyler “mırıldanıyor”: “İki türlü lider vardır. İktidardan sakince düşenler ve düşerken her yeri tufana çevirenler!

Olağanüstü zamanlar

Erdoğan yalnızca iktidarda kalmak değil, günü kurtarmak için de OHAL’e ihtiyaç duyuyor. Şu anki imkân ve iklime bakılacak olursa da OHAL’in nimetlerinden yararlanılabileceği kadar yararlanılacağı açık görünüyor. Uzatma, bazı uygulamalarını kalıcılaştırma gibi ihtimaller yakın gelecek için en güçlü ihtimaller olarak karşımızda duruyor.

Ancak bu durum toplumun pek çok kesimlerinde hoşnutsuzluklar yaratıp toplumsal patlamaları daha tehlikeli boyutlara çıkarma eğilimini de yanında sürüklüyor. Aynı zamanda toplumu neredeyse tedavi edilemez biçimlerde bölüyor. Ancak kitlelerden ses çıkmazsa dahi, her yeri oynayan, bozulan bu mekanizma kendi halinde kalsa bile sürdürülemez bir boyutta yaşıyor.

Erdoğan’ın iktidarı her bir kurumu yerinden oynatılmış ve niteliksizleştirilmiş bir halde, hele ki Türkiye gibi acil sorunların saymakla bitmeyeceği bir ülkede uzun vadede yaşayabilme dinamiği taşımıyor. Ancak kitle hareketinin yokluğu halinde Erdoğan’ın boşluğunu doldurabilecek unsurlar geleceğimiz için daha da beter alternatifler sunacağını 15 Temmuz gününde olduğu gibi bugün de gözler önüne seriyor.

Türkiye’de hiç kimsenin bir gelecek ve yaşam güvenliği bulunmuyor. İşte bu yüzden hiç olmadığı kadar çok örgütlenmek için uğraşmalı, gerçek bir çözümü garanti edebilecek sınıf eksenli ve birleşik bir muhalefetin somut adımlarını atmalıyız. Bu doğrultuda, daha fazla vakit kaybetmeden, sendikaların, solun ve Kürt siyasi hareketinin OHAL’in kaldırılması, antidemokratik saldırıların durdurulması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sonlandırılması ve işçi düşmanı saldırılara son verilmesi için derhal bir acil eylem programı etrafında bir güçbirliği oluşturması gerekmektedir.  İşçi Demokrasisi Partisi olarak, darbe girişiminin ardından kurulduğu ilan edilen ve fakat daha sonra tamamen kâğıt üzerinde kalan Emek ve Demokrasi için Güçbirliği Platformu’nun bu doğrultuda yeniden inşa edilmesi gerektiği çağrımızı sürdürüyoruz.

Akademideki işten çıkarmalar ile ÖYP düzenlemesi YÖK önünde protesto edildi

0

Eğitim Sen, TTB ve SES’in, “KHK’ler gitsin biz kalıyoruz”  sloganıyla çağrısını yaptığı eylem, 22 Eylül 2016 Perşembe günü saat 13.00’te Ankara’da, Yükseköğretim Kurulu önünde gerçekleştirildi. Eylemde Eğitim Sen, TTB ve SES’in temsilci ve üyelerinin yanı sıra 672 sayılı KHK ile ihraç edilen akademisyenler de hazır bulundu.

Üniversite öğrencilerinin de katıldığı eylem, Eğitim Sen 5 no’lu Şube Yöneticisi Aysun Gezen’in ortak açıklamayı okumasıyla başladı. Basın açıklamasının okunmasının ardından sırasıyla, Eğitim Sen Genel Sekreteri Mesut Fırat, SES Eş Genel Başkanı Gönül Erden, KESK MYK üyesi Ramazan Gürbüz, TTB İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, HDP milletvekilleri Hişyar Özsoy ve Mehmet Ali Aslan ile 672 sayılı KHK ile Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Hakan Koçak açıklamalar yaptılar.

Yapılan konuşmalarda temel gündem, 672 sayılı KHK ile akademisyenlerin işten çıkarılması ve 674 sayılı KHK ile ÖYP’li araştırma görevlilerinin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun m. 50/d statüsüne geçirilmesiydi. Hükümetin uygulamaya soktuğu OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar Keyfi Hukuksuz Kıyımlar olarak nitelendirilirken,  15 Temmuz darbe girişiminin emek güçlerini tasfiye etmek ve toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bir araç olarak kullanıldığı vurgulandı. ÖYP’li araştırma görevlilerinin Yükseköğretim Kanunu’nun 33/a maddesinden 50/d maddesindeki statüye geçirilmesinin, iş güvencelerinin kaybı anlamına geldiği ifade edilerek iş güvencesi talebi seslendirildi.

“Haksız ihraçlara son”, “ÖYP düzenlemesi geri alınsın”, “Herkese iş güvencesi” taleplerinin dillendirildiği eylem, 672 sayılı KHK ile işten çıkarılan akademisyenlerden Doç. Dr. Hakan Koçak’ın konuşmasıyla sürdü. Koçak, darbe girişiminin bahane edilerek işten çıkarıldıklarını, asıl nedenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye attıkları imza olduğunu, geri adım atmayacaklarını söyledi ve ekledi: “Biz her zaman kamu hizmetindeyiz. Kamunun çıkarları gereği emeğin yanındayız, kamunun çıkarları gereği iş cinayetlerine tepki gösteriyoruz, kamunun çıkarları gereği parasız, bilimsel laik eğitimi, özerk ve demokratik üniversiteyi savunuyoruz ve savunmaya da devam edeceğiz.” Eylem, slogan ve halayların ardından sona erdi.

Cerattepe: 61 avukat ve 760 müdahille açılan Türkiye’nin en büyük çevre davası.

0

Cerattepe davası ile ilgili olarak davaya müdahil olan davanın yakın dönem tüm sıkıntılarını bizzat yaşamış dostumuz Cevahir Efe Akçelik ile Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube’de buluşup bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’nin en uzun soluklu mücadelelerinden biri olan Cerattepe ile ilişkili kısa konuşmak çok zor. Hem Artvin’i anlamak, hem davadaki hukuksuzlukları görmek, hem de Cerattepe mücadelecilerinin neler yaşadığını kavramak bir iki sayfalık bir yazı ya da söyleşi ile mümkün değil. O yüzden okurun sabrına sığınarak sohbetimizi neredeyse olduğu gibi muhafaza edip sizlerle paylaşıyoruz. Türkiye’nin tüm mücadelecilerine bir nebze olsun katkı sunabileceğimizi umuyoruz.

Sedat: Cevahir bu kadar iş ve yorgunluk arasında vakit ayırdığın için teşekkürler. Ama öncelikle sana gecikmiş bir selam da iletmeliyim. Hem odadaki genel sekreterlik döneminde hem de TMMOB İstanbul İKK Sekreterliği döneminde emekten yana kimse ve kurumları birleştirici bir kişiliğin, üslubun oldu. Bu konuda ciddi çabalar da sarf ettin. O yüzden yalnızca partim İDP’nin değil, İşçi Cephesi gazetesini okuyanların da sempati duyduğu bir yoldaşsın. Onların da selamları ile başlamış olayım.

Cevahir: Teşekkürler, bende çok selamlarımı iletiyorum.

Sedat: Tabii konuşmaya güzel sözlerle başlamak senin alıştığın bir şey değil. Her gün Twitter’dan sana edilmiş küfürleri okuyarak güne başlıyorsun.

Cevahir: Maalesef, aynen öyle.

Sedat: O yüzden nezaket kısmını hızla atlıyorum. Hemen Cerattepe’ye geleyim. Sen de mahkemeden yeni geldin. Davanın bu dönemde en çok konuşulan kısmı şu oldu; önce yasaklama geldi, sonra davayı izlemek isteyen insanlara defalarca olağanüstü aramalar gerçekleşti. İnsanların çorapları dahi arandı. Bunu niye yaptılar?

Cevahir: Cerattepe davası 61 avukat ve 760 müdahille açılan Türkiye’nin en büyük çevre davası. Yaklaşık 25 yıldır mücadele eden bir Artvin halkı var. Sadece Artvin halkı değil bütün yaşam savunucuları olarak Cerattepe’de bir maden yapılmasının Artvin’in yok olmasına sebep olacağından dolayı 25 yıldır Artvin halkı ile birlikte tüm yaşam savunucuları omuz omuza mücadele ediyor.

Şubat ayında gerçekleşen Cerattepe direnişi hükümetin hedefi haline gelmişti. Cumhurbaşkanı tarafından bu direniş küçük Gezi olarak nitelendirilmişti. Davadan bir gün önce de hem Rize hem de Artvin Valilikleri OHAL’i gerekçe göstererek Artvin’de bir ay boyunca, Rize’de ise davanın olduğu gün olan 19 Eylül’de her türlü basın açıklaması, eylem vb. girişimleri yasaklamıştı. Bunun sebebi tabii ki Yeşil Artvin Derneği’nin çağrısı ile bütün yaşam savunucularının Artvin’e gelmesi ve davaya destek vermesini engellemekti.

Yasağı duyduğumuz andaki ilk yorumumuz Cerattepe davasının kararının verildiğini ve bu karar sonrası oluşacak tepkileri boğmak için bir aylık bir eylem yasağının getirildiğiydi. Ki mahkeme boyunca sergilenen tavır bu yöndeki gözlemimizi doğruladı. Bunu söylememiz lazım.

Sedat: Hiç Cerattepe yakınlarında ya da Artvin’de demokrasi nöbetleri olmuş mu? Sonuçta bir ay önce her gün eylem yapılabilirken şimdi birden eylemlerin yasaklanması yadırganmadı mı?

 Cevahir: Artvin’de olmuş. Cerattepe zaten Artvin’in üzerinde bir bölge, orada bir yerleşim yok. Artvin merkezde demokrasi nöbetleri olmuş. Ama eylem yasağı döneminde demokrasi nöbetleri zaten bitmişti. Olay o kadar net ki, eylem yasağı davadan bir gün önce geldi. Mahkemeden sonra olumsuz bir kararda Artvin halkı kesinlikle sokaklara dökülecekti. Belki Cerattepe’de nöbetler olacaktı yeniden. Devlet yine Gümüşhane ve Erzurum’dan polis getirmek zorunda kalacaktı. Şubat ayında bunların hepsini yaşadık.

Almanya, Amerika ve Rizeli Yurtsever (?) Gençler

 Sedat: Bu yasakların bölge halkı üzerindeki etkileri ne oldu? Bir taraftan eylemler için önlem alınıyor, bir taraftan da kendilerine Vatansever Rizeliler diyenler bir eylem hazırlığında olduğunu söylüyor. Ama devlet onlara karşı tedbire girişmiyor, yasak onlara işlemiyor.

Cevahir: Tabii. Davadan bir gün önce bize bir metin ulaştı. İşte Rize merkezde dağıtılan bildiri ülkemizi ve Rize’yi karıştırmak isteyen, saf ve temiz Artvin halkını kullanmak isteyen, Almanya bağlantılı dış mihraklar Rize’ye gelerek ikinci bir Gezi yaratacaklar şeklinde açıklamalar yayınlandı. Bir de her türlü kargaşaya karşı yardımcı envanterler (bıçak, sopa vb.) getireceklerini beyan etmişler altına da Rizeli Yurtsever Gençler diye bir imza koymuşlar.

Biz tabii şunu biliyoruz, bu devletin yıllardan beri yaptığı, muhalefeti bastırmak amacıyla kullandığı bir yöntem. Rizeli yurtsever gençler diye bir bildiri yayımlayıp Rize’deki halkı Artvin mücadelesine karşı kullanmak istiyorlardı. Biz o metinden sonra şu yorumu yapmıştık: Rize’de yıllardan beri HES’e karşı mücadeleler var. O derelerin yabancı şirketlere satılmasına karşı olan insanlar var. Mesela Kazım Amca’mız var, ineğini satarak HES’lere onlarca dava açmış, bu şirketler tarafından darp edilmiş. Bu Rizeli Yurtsever gençler de kendi toprakları yabancı şirketlere satıldığında ortada yokken haklı bir davaya karşı bir anda ortaya çıkıyorlar.

Ben Hopa’dan gittim davaya. Daha önce Cerattepe ‘ye giderken Şubat ayında da benzer uygulamalar vardı. Hopa’ya giden insanlar Cankurtaran geçidinde çevrilmişlerdi. İstanbul’dan Artvin’e ulaşmak isteyen insanlara 20 ye yakın GBT yapılmıştı. Artvin’e gelen her otobüste arama yapılmıştı. Daha önceden tecrübe edindiğimiz için biz özel araçlarımızla gittik. Buna rağmen epey aramaya maruz kaldık.

Sedat: “İnce” aramaya maruz kaldınız her seferinde yani.

Cevahir: Tabii. Durduruyorlar arabayı, aracı arıyorlar. GBT kontrolü yapılıyor. Hopa-Rize Adliyesi arası 89 km tam olarak. Bu 89 km de dört defa GBT kontrolü yapılıp bırakıldık. Böyle garip bir uygulamaydı.

Sedat: Gittiğin yer de mahkeme bu arada.

Cevahir: Tabii yani davayı izleme hakkı her vatandaşa verilmiş bir hak. Anayasada var. Artı seyahat etme özgürlüğü var. İstediğiniz yerden istediğiniz yere bir sıkıntı olmadan gidebilmelisiniz. Rize valisi örneğin bu yayınladığı son açıklamada dava izlemeyi de yasaklamıştı. Sadece müdahil olanların gidebileceğine dair bir açıklama yapmıştı. Ama bu hukuksuz bir uygulama. Bu gün istediğiniz anda gidin bir adliyeye dilediğiniz davayı izleme hakkına sahipsiniz. Artı benim Rize’den Artvin’e Artvin’den Rize’ye, Trabzon’a seyahat özgürlüğüm var. Bunu da engelleyemezsin.

Sedat: Bunu OHAL’E dayandırdılar mı, yoksa keyfi bir uygulama mı yaptılar?

Cevahir: Tabii OHAL. Zaten ellerine bir fırsat geçmişti bunu kullandılar. Son olarak bizim geçişimizin ardından Hopa otobüsü ve Artvin’den gelen bir otobüsü Çayeli’nde durdurup insanların çoraplarına kadar “ince” arama yaptılar. İnsanların kimliklerine el koyuldu! Mahkeme salonu doldu sizin gitmenize gerek yok, 60 tane avukat var siz niye gidiyorsunuz gibi söylemlerle insanların iki anayasal hakkını gasp ettiler. Hatta şöyle komik bir şey var, yolda davaya gitmeyen başka araçtakilere “sizin bir suçunuz yok ama dava var o yüzden sizi de durdurmak zorunda kaldık” diyerek davaya giden insanlar sanki suçluymuş gibi gösterdiler. Pek çok arkadaşımızı mahkemeye almadılar.

Sedat: Davayı baya terörize etmeye çalıştılar yani.

Cevahir: Tabii. Hatta Hopa otobüsünün seçilmesi de Hopa’nın geçmişten bu yana taşıdığı muhalif kimliğinden kaynaklanıyor. Son yaşanan Metin Lokumcu olayı ile zaten Hopa halkına karşı devletin güttüğü bir politika var. Hopa otobüsünün Rize merkeze sokulmaması da zaten bu şekilde yorumlanır. Çok açıktır. Hopa otobüsü ve Artvin’den gelen bir otobüs Çayeli’nde yaklaşık üç saat bekletildi. Burada da arkadaşlarımız boş durmadı bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Horon oynadılar, oturma eylemi yaptılar. Daha sonradan da dava sonuçlanmaya yakın olarak ilçelerine dönüş yaptılar.

Sedat: Polisle iletişim nasıldı? Özel bir kabalıkları var mıydı yoksa yine emir kuluyuz destanı mı dinlediniz?

Cevahir: Arkadaşlarla konuştuğumuzda burada polisin oldukça kibar olduklarını şehre alamayacaklarına dair emir aldıklarını ama bir kabalık yapmadıklarını öğrendik. Zaten Sedat, arama noktalarında üst düzey emniyet yetkilileri vardı. Başlarında yıldızlı emniyet müdürlerinin, ilçe emniyet müdürlerinin olduğu bir üst aramasıydı. Bu kadar önlem vardı.

Sedat: Kendini iyi hissetmişsindir ama. Baya emniyet müdürü aramış seni. Kolay mı?

Cevahir: Tabii. Korunduğumuz (!) için mutluyduk orada. Hatta Fındıklı arama noktasında polisin yanında 4-5 tane jandarma vardı. Ekstra önlemlerdi bunlar.

Burada temel itiraz ettiğimiz noktaları zaten söyledim. Bir, insanların seyahat etme özgürlüklerinin kısıtlanması. İki, davayı takip etme özgürlüklerinin kısıtlanması. Davacı insanlar bile bu uygulama yüzünden mahkemeye gelemediler. Hatta Yeşil Artvin Derneği avukatları davacıların davaya katılamamasından dolayı mahkemenin ertelenmesini talep ettiler. 700’e yakın insan var bu davaya müdahil olan. Bunların çoğu da bu uygulama yüzünden davaya ulaşamadı. Böyle bir uygulamaya maruz kaldık. Faşizan bir uygulama yapıldı. Gelen otobüslerin çoğu milletvekilleri sayesinde geçebildi. Toplu gelişleri engellemek için hukuksuzca her şeyi yaptılar. Yıldırma politikası uyguladılar.

Sedat: Yıldırma deyince benim aklıma daha farklı bir şey geliyor. Bu uygulamalara bakınca benim aklıma gelen sıfat korku.

Cevahir: Kesinlikle. Aslında hem Artvin hem de Rize valilerinin yaptığı açıklama da bu korkularının bir göstergesi. Adliyeye giderken aranıyorsunuz, adliye öncesinde aranıyorsunuz. Ortada taşkınlık yapılacak bir şey yok. Sadece kendi yaşam alanlarını savunan insanlar bunlar.

Sedat: Bir de kitlenin böyle bir sicili de yok. Artvin insanı evine, kapısına dayanmadıkça…

Cevahir: Tabii ki yok! 25 yıldır mücadele veren bir halk herhangi bir taşkınlık yapmamıştır. Artvin halkı, eğitim seviyesi yüksek Türkiye’nin yıllarca okuma yazma oranının en yüksek olduğu bölgesi. Öyle bir taşkınlık yapacak insanlar değiller zaten. Devletin provoke etme çabası bu.

Sedat: Buradan şu sonuç çıkar mı? Devlet diyor ki biz bu insanları yıldıramayız. Çünkü kolay değil. 60 yaşında bir insan gaz kapsülünü uzatıp neden diye soruyor polise jandarmaya. Gencecik çocuklar nasıl direneceklerini çok iyi biliyorlar…

Cevahir: 80, amca 80 yaşında

Sedat: Heh, 80 yaşında. Daha büyük bir şey bu! Böyle bir direnişin yıldırılamayacağını dünyanın en kavrayışsız kişisi bile anlar. Sanırım şunu açıkça biliyorlar. Biz burayı ancak ezerek geçebiliriz. Bu işi ciddiye aldığımızı da göstermemiz lazım. Devlet jandarmasıyla, polisiyle, mahkemesiyle bu mesajı vermiş. Peki Artvin halkı bu mesaja nasıl tepki veriyor?

Cevahir: Yahu Artvin halkı 25 yıldır bu mücadeleyi sürdürdüğü, çok daha ağırlarını gördüğü için tüm bunlar halkı daha da şevklendiriyor. Ters tepiyor. Havuz medyası diye adlandırdığımız medya davadan bir hafta öncesinden beri üç günde bir Cerattepe ile ilişkili haberler yayımlamaya başladı. İşte Almanya’nın para gönderdiğini, ABD büyükelçisinin bölgede gezdiğini, Yeşil Artvin Derneği’nin Alman hükümeti tarafından kurulduğunu yazdılar çizdiler.

Sedat: Yalnız o gün iyi ki beraber gidememişiz. Bu saç rengiyle ben direk Alman ajanı diye belgelenirdim.

Cevahir: Tabii, pasaport bile çıkartırlardı sana. Yani Sedat, isim vermek gerekirse Sabah gazetesi, Güneş gazetesi gibi gazetelerde sürekli Artvin haberleri çıktı. Alman büyükelçiliğiyle ilişkilerimiz varmış. Bir anda kimsenin görmediği, adını bilmediği Amerikan büyükelçisi Artvin’e ziyarette bulunmuş! Almanya Türkiye’yi karıştırmak adına Yeşil Artvin Derneği’ne para aktırıyormuş vs. Hatta mahkeme savunmasında çok güzel bir örnek verildi. Eğer Alman kurumlarıyla dernek arasında böyle bir ilişkiden şüphe duyuluyorsa bunlara dava açın, soruşturma açın. Ortaya çıkarın. ABD büyükelçiliği Artvin’e geldiyse sorsun Türkiye Cumhuriyeti senin Artvin’de ne işin vardı diye? Niye gittin, kimle görüştün? Ama bunu Artvin halkı bilmez ki. Artvin köylüsü nereden bilsin Amerikan büyükelçisinin geldiğini? Kimseyi tanımazlar zaten. Bir anda ortada Amerikan-Alman ajanlığına dair söylentiler çıktı ama hepsi yalan. Daha doğrusu karar önceden belirlenmişti. Bu karara karşı oluşacak tepkileri bastırmak için bu tip haberlerle karşı muhalefet oluşturmak istediler. Bakın bunları şunlar şunlar destekliyor. Almanlar var bunlara destek vermeyin demeye çabaladılar. Baskıların başka bir açıklaması yok.

“Yılmamış, o zaman bile bu inatçılığını sürdürmüş bir toplumu baskılar yıldıramaz ki…”

Sedat: Zaten 25 yılda kaç kere kazanılmış bir dava yeniden neden açılsın?

Cevahir: Aynen öyle.

Sedat: Biraz daha basit bir soru gibi gelecek de, benim anne tarafım göç ettikten sonra Demirköy’e yerleşmiş. Şimdi de biliyorsun, beraber de çalıştık üzerine, İğneada’ya önce bir termik santral istediler olmayınca nükleere çevirdiler. Ben bu konuyla ilgili birkaç tane Demirköylü ile konuştuğumda içlerinde “santral çok da kötü olmaz tamam langoz ormanları çok güzel ama bizim de işimiz yok bari iş olanağı olur” diyerek destekleyenler vardı. Peki Artvin halkı Cerattepe konusunda niçin çok kararlı? Siz Artvinliler sırf inat mısınız, yoksa bir bildiğiniz mi var? Bazı Demirköylülerle konuşsanız ne derdiniz?

Cevahir: Tabii Karadeniz inadı var ama

Sedat: Ona da toz kondurmazsın yani.

Cevahir: Tabii ki (Cevahir ile burada uzunca gülüyoruz) Ama Artvin’de oluşturulan mücadele, özellikle Yeşil Artvin Derneği ile yürütülen mücadelede hemen hemen her siyasetten insan var. İşin özü artık o anlamda politik değil. Gerçekten bir yaşam mücadelesi olduğunu çok iyi anlamış insanlar. Zaten kafasını kaldırdıkları anda Cerattepe bölgesine bakan insan buradaki madenin ne etkiler yaratabileceğini anlıyor. Kaldı ki İğneada’dan farklı olarak önlerinde canlı örnekler de var. Murgul var. Artvin’in Murgul ilçesinde yıllarca maden çıkarılmış, bakır çıkarılmış. Şu anda neredeyse yaşamın bitme noktasına geldiği bir yer. Artvin halkı yıllardır bunlarla yüzleşmiş. Örneğin baraj inşatları… Baraj inşaatları sonrasında mikro klima etkisiyle iklim değişikliği, yağmur rejiminin değişmesi, aşırı nem gibi konulardan insanlar şikayetçiler. Yani Artvin’e yapılacak dışarıdan müdahalenin Murgul gibi, Çoruh’a yapılan barajlar gibi ne yapabileceğini çok iyi biliyorlar. Yine komşu ilçelere bakıyorlar. HES’ten yok olan dereleri ve ekoloji tahribatını görmüşler. Onlar da çok iyi aktarabilmiş birbirine. Kaldı ki mücadeleleri için bir dernek kurmuşlar o dernek çatısı altında da hem 25 yıldır hukuki mücadele veriyorlar, hem de insanları bilinçlendiriyorlar. 80 yaşındaki insanın kapsülü tutup bunu niye atıyorsunuz, valiye gideceğim sizi şikâyet edeceğim demesi bunun en büyük örneğidir. Çünkü oradaki insan oraya bir maden yapılırsa Artvin’de yaşayamayacağını, oradan göç etmek zorunda kalacağını biliyor. İnsanlar bunu çok iyi anladıkları için, kendi topraklarında, doğup büyüdükleri topraklarda ölmek istedikleri için de bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Bu yüzden kaybedecekleri bir şey yok. Çünkü kaybederlerse Artvin’i kaybedecekler Sedat. Bundan dolayı da bir mücadele sürüyor.

E yok mu tabii karşı güçler? (Cevahir burada kelimenin gerçek anlamıyla bıyık altından gülüyor ve o gülüş sinsice bana da bulaşıyor) AKP’nin beslediği, AKP’nin eliyle orada kurulmuş dernekler var. Onlar da bir mücadele sürdürüyorlar. Ama bu mücadelenin ne kadar etkisi var? Hiçbir etkisi yok. Çünkü Artvin halkı neyin ne odluğunu biliyor. Şöyle bir örnek var. Çok çarpıcı bir örnek… Eti Bakır, işte madeni yapmak isteyen Cengiz Holding’in şirketi bir billboarda bir afiş asıyor. Artvin halkı onu yırtıyor. Bir afiş daha asılıyor. Bir daha yırtıyor. Daha sonra afişin önüne polis dikiliyor! Şimdi bu polisin görevi bu afişi korumak mı? Polis kimin polisi? Halkın polisi mi yoksa Cengiz Holding’in polisi mi? Bu arada polisler oradayken halk yine gidiyor afişi yırtıyor. Haklarında tutanaklar hazırlanıyor, cezai işlemler uygulanıyor ama bir yılgınlık yok. Buradan anlatmak istediğim devlet bütün gücüyle Cengiz Holding’e hizmet ediyor. İşte polis ve Vali millete küfür eden kişinin emrinde Artvin halkını sindirmeye çalışıyor. Artvin halkının 25 yıldır inatla istemediği bir projeyi yapmak istemenin başka bir adı yok!

Sedat: O zaman Artvin halkının iyi bildiği şeyler var diyorsun.

Cevahir: Kesinlikle. İyi biliyorlar ve öğreniyorlar. Bazı örnekler verdim, bunun yanında başka örnekler de var komşu ilçelerden. Murgul’a bakıyorlar, Çoruh’a bakıyorlar, altlarındaki vadiye bakıyorlar ne hale gelmiş. Borçka’ya baktıklarında oralardaki tahribatı görüyorlar. Doğaya insan eliyle müdahale edildiğinde neler olabileceğinin çok iyi bilincindeler. Kendi başlarına gelmemesi için de bir yaşam mücadelesi veriyorlar. Devlet ne kadar baskılarsa o kadar azimle bu mücadeleyi veriyorlar. İşte bu da o inatçılıktan geliyor.

Artvin geçmişten beri bir muhalif kimliği olan, aydın, bilinçli bir kent. 12 Eylül’de bile Artvin halkına uygulanmış çok özel bir baskı politikası var. Artvin Öğretmenevi işkence haneye çevrilerek yüzlerce insan işkenceden geçirilmiş. 939 sanıklı Türkiye’nin en büyük davalarından biri Artvin’de açılmış ve 11 idamla sonuçlanan bir dava. O zaman bile yılmamış, o zaman bile bu inatçılığını sürdürmüş bir toplumu baskılar yıldıramaz ki…

Sedat: Kenan Evren biz gelmeseydik kim başa gelecekti diyordu?

Cevahir: O Fatsalılar için söylenmiş bir söz.

Sedat: Ama biz de gelebilirdik diyorsun.

Cevahir: Tabii Artvin’de gelebilirdi. Direnişle ilgili onlarca anı var. Bilahare bunları da konuşalım. Artvin halkı o kadar dirençli bir halktır. Kolay kolay yıldıramazlar.

“Mahkeme heyeti, mahkeme duvarı derler ya, işte o durumdaydı”

 Sedat: Bir maden araması var gündemde. Biz de seninle birlikte emek ve bilim diyoruz. Peki Türkiye’de maden aramaları kalkınma için mantıklı bir şey mi? Bir ormanımızı kaybedersek, Türkiye işçileri, yaşayanları olarak biz öğlen yemeğimizde daha iyi beslenebilir miyiz? Bu nasıl bir argüman?

Cevahir: Şimdi Cerrattepe’de yapılan maden aramasının fayda/maliyet analizlerinde aslında Türkiye ekonomisine çok da bir katkı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Hatta davada şöyle bir görüş de sunuldu. Buradan kazanılması planlanan parayı Artvin haklı kendi cebinden versin maden de yapılmasın diye! Aslında Türkiye ekonomisine çokta bir katkı sağlamayacak, Türkiye’nin gelişmesinde bir şey sunmayacak bir proje bu. Aslında amacı çok farklı… Ruhsat verilen alana baktığınızda şirketin maden çıkaracağı bölge A birim ise maden ruhsat aldığı alan bunun 5-10 katı. Zaten Karadeniz maden yatağı olarak adlandırılan bir yer. Amaç buradan girip Karadeniz’in diğer bölgelerine ulaşabilecek bir maden kazısını aralamak. Bir truva atı gibi. Bu proje Artvin ile başlayıp diğer yerlere gidecek bir proje olarak görülüyor.  Yeşil yol projesi de bunun bir uzantısı, maden rezervlerine daha kolay ulaşımın yapılması için yapılmış bir proje olarak adlandırılabilir.

Bu durumda Artvin maden projesine niçin karşı çıkmamız lazım? Öncelikle defalarca mahkeme tarafından reddedilmiş, ÇED davaları iptal edilmiş bir maden projesinin tekrar tekrar öne sürülmesi siyasi bir amaç. Artık bunun gerekten bir maden projesi olmadığını anlayabiliyoruz. Peki madenin ne zararları var? Bir önceki davadaki ÇED olumlu kararının iptalini sağlayan, maden projesi olursa maden yerinden ötürü Artvin’in yok olabileceğine dair bir bilirkişi raporu vardı. Bu rapor mahkemenin iptal gerekçesine aynen yazıldı. Madenin yerinden dolayı Artvin yok olacak vs. Şimdi o zamanki Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yayımladığı genelgeye göre olumsuz karar alınan bölgelerde iyileştirme yapıldığı zaman tekrar bir ÇED raporu hazırlanabiliyor. Genelge bunu söylüyor. Şirket de bunu yaptı. O zaman şirkete yapılan başka itirazlar da vardı, heyelan, atık su kirliliği vb diye. Şirket bunları sözde iyileştirdiğini söyleyip tekrardan başvurdu ÇED’e ve olumlu karar aldı. Hâlbuki ilk mahkemenin iptal gerekçesi madenin yeri ile ilişkiliydi. Dolayısı ile bu genelgeye sığınılarak bir ÇED olumlu raporu hazırlanamaz. Yeri hala aynı çünkü… Nasıl bir iyileştirme yaparsanız yapın sonuçları aynı olur.

Şimdi burada bir hukuksuzluk ve işgüzarlık var. Maden aranması planlanan bölge Artvin’in hemen üzerinde yer alıyor. Maden projesi ile Hatila Vadisi Milli Parkı’ na, Kafkasör’e ve Artvin’e yönelik ciddi zararlar olabilir. Örneğin heyelan tehlikesi… Yeni bilirkişi raporuna göre sorun çözülmüş. Artvin yukarıda, Cerattepe aşağıda olarak gösterilmiş! Bu mahkemede ortaya çıkan, son bilirkişi raporunda ortaya çıkan bir yanlış. Daha bir sürü yanlışı var raporun.

Buna rağmen çok çarpıcı bir şey daha oldu. Örneğin Prof.Dr. Doğan Kantarcı, bilirkişi raporlarını hazırlayan iki kişinin hocası çıktı. Hocamız şöyle bir açıklama yaptı mahkemede “Bu bilirkişilerin -ikisinin de- doktora hocasıyım. Ama ben hayatımda böyle rezil bir rapor görmedim. Bir de utanmadan benden alıntı yapmışlar.” Bunu bir hoca söyledi ki bu kişilerin hocası söyledi! Bu artık rezillik… Artık hiç bir şeyin konuşulmasına gerek yok. Bu bile çarpıcı bir örnek. Türkiye’de bilirkişi heyetlerinin nasıl hazırlandığını biliyoruz biz.

Sedat: Bilirkişi seçimlerinde, kimlerin bu işi yapacağında dahi onlarca sorun var…

Cevahir: Çok haklısın. Bir sürü şey söylenebilir. Bu davadan devam edecek olursam, Oğuz Kuroğlu hocamız söylemişti, bilirkişi raporu kanaat bildiremez diye, bu raporla ilk kez onu da gördük..

Sedat: Maden çok iyi ya, mı demişler?

Cevahir: Valla hoca, biz hayatımızda böyle bir şey görmedik dedi. Örneğin Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu ’da girdi duruşmaya. 12 sayfalık bir ders verdi mahkemeye. Bu davadaki yanlışların neler olduğuna dair. Yani mahkeme heyeti bir hukuk bilgisi olmasa dahi bu sunumlarla bir bilim ve hukuk fikri edinirdi. Oradaki bir insan şu savunmaları dinlese der ki, yahu şu maden ne kadar kötü bir şeymiş, insan nasıl hala bunun yapılmasını ister? Bunu anlamak için hâkim olmaya bile gerek yok. Herhangi biri bunu yapabilir. Ancak mahkeme heyeti, mahkeme duvarı derler ya, işte o durumdaydı her zamanki tavırlarını sürdürdüler.

Sedat: Buna rağmen orada efsane bir savunma yapıldığını söylüyordun, neydi o?

Cevahir: Şimdi zaten dava öncesi süreçten bahsettik. Hem haberler hem uygulanan faşizan baskılarla davadan çıkabilecek sonuç netti. Bu belliydi. Buna rağmen itirazların özünü anlatan ve bilirkişi raporundaki çelişkileri vurgulayan gerçekten de çok güzel bir savunma yapıldı. Ancak mahkemenin sonucunun çok öncesinden belli olduğu açık fikrimize dayanarak reddi hâkim talebinde bulunuldu. Mahkemeler sizin Cerattepe bizimdir sözünü sarf ederek mahkeme salonundan ayrılındı. Böylece hem süreci uzatarak zaman kazandık, hem de hukuksuzluğa dair kamuoyuna bir manifesto yayımladık.

Sedat: Ne kadar zaman kazandıracak bize bu?

Cevahir: Şimdi Rize İdare Mahkemesi Samsun Bölge Mahkemesi’ne taşıyacak reddi hâkim talebini. Bu talep orada ya kabul edilir ya da reddedilir. En azından bir ay vakit kazanmış olduk. Bizim buradaki amacımız topu taca atıp sadece vakit kazanmak değildi. Hukuksuzluğa vurgu yapmaktı. Aramalar, davaya ulaşmaya çalışan otobüslerin engellenmesi, yalan haberler ve davanın kendisi… Asıl amaç 25 yıldır verilen bir mücadelenin nasıl bu hale getirildiğini göstermekti. Defalarca bu karar iptal edilmiş. İptal eden her heyet sürekli sürülmüş. Bu ne demek, bir hâkim davaya ilişkin ret kararı alıyorsa onun yeri hemen değiştirilmiş.

Sedat: İşin suyunun çıktığı…

Cevahir: Buradan belli. Mahkeme için bu düzen 25 yılda alışıldık bir hale gelmiş. Reddi hâkim talebi de buna vurgu.

“Mücadelenin öznesi değil birer neferi olarak mücadele edersek”

 Sedat: Cevahir 25 yıl diye bir vurguyu o kadar çok yaptın ki… Aslında 25 yıl senin benim hayatımızın süresine denk geliyor. Yani neredeyse sen doğduğun zaman başlayan bir mücadelenin parçasısın şu anda. Ve Cerattepe mücadelesi Türkiye’nin en büyük mücadelelerinden birisi. Sadece çevre mücadelesi olması bağlamında da değil. Bu açıdan çok önemli ama Türkiye aslında sanıldığının aksine ya da düşündüğümüzün aksine bir mücadeleler cumhuriyeti. Bir taraftan sen neredeyse doğduğunda başlayan bir mücadelenin bir parçasısın -başka mücadelelerinin yanında. Bir taraftan Türkiye’de hayati talepleri olan bir kadın mücadelesi var. Kürt şehirlerinde kitleler devletin ve PKK’nin tüm parçalayıcı yöntemlerine rağmen taleplerinin arkasında, Aleviler, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler… Gazetecilik yapmak için mücadele eden gazeteciler var… Bir taraftan da gerçek ve güvenilir bir geleceğin tek garantisi olan işçiler var. Biz varız! Bana göre en büyük problemimiz bu parçalı mücadelelermiş gibi geliyor. Bence asıl güçsüzlüğümüz parçalı halde kalmamız. Sen de pek çok yerde mücadelesini sürdüren bir dostumuz, yoldaşımızsın. Sende bu mücadeleler nasıl birleştirilebilir?

Cevahir: Bu aşamada bizim yapmamız gereken bahsettiğimiz birleşik mücadele zeminlerini çok iyi oturup tartışmak. Ancak bunu yaparken de birbirimize karşı hegemonya kurmamalıyız. Düşüncelerimizi dayatmamalıyız. Hepimizin ortak değerleri çerçevesinde mücadele etmemiz lazım. Kimsenin mücadelesi kimseden daha değerli değil. Herkesin düşünceleri ve fikirleri önemli. Bu yüzden birbirimize karşı köşe kapmaca yarışı yapmadan buradan ne kazanabilirim buradan ne götürebilirim diye düşünmeden verdiğimiz mücadeleye odaklanarak mücadelenin öznesi değil birer neferi olarak mücadele edersek, o zaman gerçekten bir birleşik mücadele zemini oluştururuz ve o zaman kazanabiliriz. Çünkü bu çemberde başka bir çıkış yolumuz yok. 12 Eylül’ü yaşayanların tabiridir, 12 Eylül’den bile kötü zamanlar yaşıyoruz. Bunun tek yolu birleşik bir mücadele. Ama nasıl bir birleşme işte bunu oturup çok iyi tartışmamız lazım.

Sedat: Cevahir önceki soru son soruydu. Bunun dışında bir şey söylemek istiyor musun? İşçi Cephesi okurları ya da İDP Cerattepe ile biraz daha ilgilensin, şunu yapsın, ne bileyim Zırhlı Tren’de öyle bir yazı çıkartalım? Bize söylemek istediğin bir şey var mı?

Cevahir: Yapmamız gereken aslında şu; havuz medyasının ve yandaş basının verdiği karalama çalışmalarına karşı bizler de özellikle örgütlü olduğumuz yerlerde kendi propagandamızı yapmalıyız. Artvin halkının mücadelesini çok iyi aktarmamız lazım. Yapmamız gereken oradaki dernek yöneticilerinin ya da Artvin halkının görüşlerini almak. Orada gerçekten ne oldu, insanlar bunu yandaş gazetelerden değil bizlerden öğrenmeli. Çünkü doğru, tarafsız haberi bizler yapabiliyoruz. Bir elin parmağı kadar kalmış durumdayız. Bu yüzden daha güçlü olmalıyız. Gerçekten Artvin’de ne olduğunu, Artvin halkının ne için mücadele ettiğini anlatabilirsek bu mücadeleyi kazanabiliriz. Bahsettiğim gibi Artvin davası sadece Artvin halkının davası değil, Türkiye’nin davası olmuş durumda. Kaybedilirse çok şey kaybedilecek, kazanılırsa da çok şey kazanılacak. Bu yüzden bizim de bütün imkânlarımızla bu davayı ve ne için mücadele edildiğini çok iyi anlatmamız lazım.

Sedat: Cevahir bence çok doğru bir şey söylüyorsun. Bir de senin farkında olmadığın garip bir özelliğin var. Sinirlendiğinde de böyle aklı başında cümleler kurabiliyorsun. Kızıp bırakmıyorsun. Bir keresinde yanılmıyorsam TMMOB İKK’nun eleştirilen bir eylemi ile ilişkili şunu söylemiştin: “Ya tamam da burada hala bize sizin yaptığınız eylem diyorlar. Yahu bu sadece benim, senin mücadelen değil ki, onun da mücadelesi değil mi? Buna bizim mücadelemiz diyerek eleştirmeleri gerekiyor. Bu bizim ya bizim, nereden çıktı sen?” Diye sinirlenip bir şeyeler söylemiştin.

Cevahir: Evet ya!

Sedat: Bu mesele de böyle galiba. Bu mücadeleler bizim. Tamam, sen şu parti, ya da ben Sedat o gün oraya gelemedim. Çünkü başka bir mücadelenin içerisindeydim. Ama Cerattepe benim mücadelem. Ve bu mücadeleler işçilerin zaferi ile kalıcı olarak korunabilir. Mücadeleleri birleştirmek belki buradan başlayabilir. Mücadelenin bizim olduğunu anlamaktan!

 Yol yorgunluğu ile sıcağı sıcağına vakit ayırdığın, etraflıca konuyu ve fikrini aktardığın için çok sağ ol.

Cevahir: Dediklerine aynen katılıyorum! Ben teşekkür ederim. Çok çok sağ ol!

 

Cevahir Efe Akçelik Kimdir?

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin son iki dönemdeki genel sekreteri. 2016’dan itibaren de TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Genel sekreterliği görevini sürdürüyor. Yaşamını 9-6 çalışıp Çevre Mühendisliği yaparak kazanıyor.

Savaşa devam: El Bab yollarında…

0

RTE, hedefin El Bab olduğunu söylüyor: “Bab’a neden iniyorsunuz, deniyor. Biz Bab’a ineceğiz. Buraları bize tehdit unsurları olmaktan çıkarmamız gerekiyor…” RTE burada durmuyor ve bazı bakanlarının önceki açıklamaları hilafına “Esad’ın geçiş sürecinde yeri olamaz. Dünya Esad’ın dahil olmadığı bir çözüm bulmalı!” diyor. Belli ki, Suriye’de barışın öyle kolayca gelmeyeceğinin ve bu “pilavın daha çok su kaldıracağının bilinciyle önünde yeni imkânların açıldığının farkında. Ardından Genelkurmay Başkanı’nın açıklaması geliyor. O da “Başkanının” izinde şunları söylüyor: “Menfur 15 Temmuz girişiminden kısa bir süre sonra başlayan ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu hudutlarımızın ve komşu ülke insanlarıyla birlikte milletimizin güvenlik ve huzuru için hayati bir önemi haizdir. TSK ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hiçbir başka ülkenin toprağında gözü yoktur.”

Yani kalıyoruz!

Neymiş: Buralar tehdit unsuru olmaktan çıkarılacakmış! Suriye operasyonu milletimizin (komşu ülke insanlarıyla birlikte) güvenlik ve huzuru için hayati önemi haizmiş! En önemlisi de ordumuzun ve devletimizin hiçbir ülkenin toprağında gözü yokmuş! Mesele anlaşılmıştır; Suriye’de kalıyoruz! Zaten Ortadoğu gibi daima huzursuz ve güvensiz bir bölgede, hele ki gerekçe milletimizin huzur ve güvenliği ise aksi mümkün mü?

Peki oraları “ÖSO”ya emanet edip dönmek mümkün değil mi? Pek değil. Hem ÖSO’nun gücü ve nitelikleri bu işe uygun değil, hem de TC tarafından örgütlenen Türkmenleri saymazsak diğer unsurları açısından güvenilir bir yapıdan söz edilemez. Kıçı başı ayrı oynayan bu güçlerin yarın kiminle ne yapacakları belli olmaz. Bu durumda iş başa düşüyor. Nitekim Dabık ve El Bab’ın fethi amacıyla Suriye’ye bir piyade harekâtından söz edilmeye başlandı bile. Yani savaşın büyüme ihtimali yüksek. Ancak dert değil. Zaten istenen de bu. Kürtlerle mücadele, özerk Kürt kantonları zincirinin eksik halkalarının tamamlanmasının engellenmesi, Türkiye’de Kürtlere karşı yürütülen savaşın kazanılabilmesi, iki Kürt bölgesi arasındaki bağın koparılması ve PYD’nin uluslararası itibar ve gerekliliğinin ortadan kaldırılması, Arap Ortadoğusu ile doğrudan irtibatın kopmaması ve Suriye “oyununda” yeniden rol kapma gibi pek çok nedenle böyle bir işgal zorunlu…

ABD ile neşeli günler!

Üstelik “IŞİD’le mücadele” üzerinden ABD ile avantajlı bir ilişki imkânı doğmuş. Bahane sağlam! Emperyalizmin “ağababasıyla” ortak çıkarlar temelinde, yeniden verimli bağlar kurulabilir. Zaten ABD’nin buna ihtiyacı var; tabii, sadece “dünyayı IŞİD teröründen kurtarmak” için değil, aynı zamanda Rusların (elbette İran’ın da) Suriye’deki bütün parsayı götürmesini engellemek için de! “Barış” bu haliyle büyük ölçüde Ruslara yarıyor. O zaman bir ara masaya oturulacak olsa da biraz daha gayret gerekiyor. Bu amaçla hem Türkiye ile Rojava Kürtleri arasında karşılıklı bir “tavşana kaç, tazıya tut” dengesi, hem de CİA ve Pentagon’un “havuz muhalifleri” (MOM) üzerinden bir “kontrollü orman yangını” siyaseti gerekli. (Her an kontrolden çıkma tehlikesi olsa da) ABD Suriye’deki siyasi konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Yani son ateşkes denemesinin ömrünün kısa sürmesi tesadüf değil.

Zaten bize muhtaçlar, ancak..!

Bütün bunlar Saray’a göre hayra alamet durumlar. Yani talih rejimin yüzüne bir kez daha gülmüş görünüyor! Bunun üzerinden pek çok hesaplar yapılabilir. Mesela Suriye defterini yeniden açmak, çeşitli pazarlıklarda koz olarak kullanılacak kalıcı pozisyonlar almak mümkün! Hele ki emperyalizmin bu “muhtaç” halinde! Onların işini görür gibi yaparak kendi işini görme stratejisi falan… Zaten pek çok ortak çıkar ve kopmaz ekonomik-askeri bağlarımızla emperyalist sistem içinde değil miyiz?! Bir yere kadar zaten sorun olmaz; sorun olacak noktada da emrivakilerle, zorlamalarla kendi işlerimizi görebiliriz. Bizi kaybetmektense “ağız kokumuzu çekmeye” katlanacaklar, el mecbur!

Ancak her şeyin yolunda gibi göründüğü durumlar, özellikle de bizim bölgede pek çok tehlikeyi gizler. Daha doğrusu, kurnaz ancak yarı cahil ve dar kafalı yönetici sınıfların gerçek tehlikeleri görmezden gelmesini sağlar. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekâtı, bildiğimiz usuller ve hem iç hem de dış siyasi niyetler birlikte düşünüldüğünde kalıcı bir savaşa dönüşebilir. ABD ve Rusya’nın hedef ve manevraları, İran’ın artan rolü, Suriye rejiminin el büyütme çabaları ve de bir süredir sessiz gibi duran Suudilerle Katar’ın işleri yeniden kurcalamalarıyla harlayan bir savaş içinde evdeki hesaplar çarşıya uymayacaktır. Hani “Dimyat ve pirinç meselesinde olduğu gibi! Hep söyledik bir kez daha söyleyelim: “Bölge devleti” ve “müdahil” olma çabaları müdahale edilen ve hâkimiyet kurulmak istenen bölgenin bütün sorunlarını kendi bünyene taşımak demektir. Hem de iç çelişkilerini dışarıda çözmek isterken!

Hayır mı şer mi?

Bu askeri müdahalenin giderek kalıcı bir işgal ve savaşa dönüşmesi, beklentilerinin tam aksine Saray rejiminin hayrına olmayacaktır. Dış politika alanında tamamı fos çıkan kurnazca hesaplar düşünüldüğünde, bu son hesabın da doğru çıkmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik askerin hem içeride hem de dışarıda bu derece kullanımda tutulması, rejimin beklediğinin tersine sonuçlar verecektir. 15 Temmuz, öyle “FETÖ” ile falan sınırlı bir tesadüf değildir. Savaş şartlarında militarizmin güçlenmesi, bunca yıllık Bonapartist geleneği olan bir ülkede neticede askerlerden başkasına yaramaz; siviller her ne kadar askercilik oynarsa oynasın, asker taklidi yaparsa yapsın! Emperyalizme gelince. Onunla oyun olmaz. Ne kadar sistemin parçası olursan ol, politik olarak her zaman bir alternatifin bulunur; geçici veya kalıcı…  Var olan “muhtaçlık” durumunun kendini “tek çare” olarak sunan yerel bir otokrat tarafından tepe tepe kullanılması gibi durumlar emperyalizmin bu arayışını hızlandırır. Ne kadar dahli olduğu bir yana başta ABD, “Batı”nın 15 Temmuz’daki tutumu buna işaret etmektedir. Ayrıca boyunu aşan “stratejik derinliklerde” (Neydi o adamın adı ya!) dolaşma hevesi, işin içinden çıkamaz hale geldiğinde emperyalizme “muhtaç” durumlara düşmene yol açar ki, bedeli epeyce ağırdır…

İşlerin hem içeride hem de dışarıda daha da kötüye gideceğini söyleyebiliriz. Saray, bir iç savaş rejimi inşası için içeride başlattığı savaşı dışarıya da yayarak “zaferini” tamamlamak peşindedir. Ancak hemen her şey, bu rejimi kurmak veya zaten kurulduğu düşüncesiyle ayakta tutmak için yapılanların aslında rejimin sonunu getireceğini gösteriyor; kolaylığından veya zorluğundan ayrı olarak. Bakalım El Bab’a giden yol bu memleketi nerelere çıkaracak…

İşçi mektubu: Çalışmak zorunda kalan bir emeklinin mektubu

0

Bir emekli olarak gençlerin emekli olabilme şanslarının ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu düşünürken aslında emekli olduktan sonra emekli maaşının yetmeyişi ve çalışmak zorunda kalıyor olmak daha da sıkıntılı bir durum. Çok küçük yaşlardan beri işçi olarak çeşitli sektörlerde çalıştım. Aslında emekli olmam çok daha önceleri mümkün olmalıydı. Çünkü 1980 senesinde sigortaya girişim olmasına rağmen ne yazık ki 35 yıllık çalışma içerisinde sigortalı çalışabildiğim süre çok daha düşük bir zamana denk geliyor. 35 yıllık çalışma içerisinde beş bin günü toparlayabilmek çok da kolay olmadı.

İşçi mektubu: İşçiler robot değildir!

0

Merhaba arkadaşlar,

Ben tekstil işinde çalışan işçi bir kadınım. Başımdan geçen ilginç ve bir o kadar da iğrenç durumu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eminim birçok emekçi arkadaşımızın başına gelmiştir. Bizim patronumuz ünlü giyim firmalarıyla görüşmeler yapmış, akabinde bilindik bir giyim firmasının işini almıştı.

Troçkist gazi Bill Brust’ın oğlu ile röportaj: “Kitlesel bir proleter ayaklanmanın başlangıcındayız”

0

Türkçe literatürün ciddi eksiklikleri var. Bu eksiklikler, akademik disiplinlerin bir hayli genişleyen konu yelpazesinin hemen hemen bütün dallarında fark edilebilir: Teorik fizikten barok mimarisine, formel mantıktan kimya bilimine… Elbette bu eksiklik, bir kurum olarak akademinin hangi sosyal kesimin ihtiyaçlarını ve çıkarlarını karşılamaya dönük olarak finanse edildiği ile yakından ilgili. Zira pazarlama stratejileri alanında yazınsal bir eksiklikten ziyade ‘üretim artığından’ bahsetmek mümkün.

Sıradaki saldırı kıdem tazminatına!

0

AKP hükümetinin kıdem tazminatı hakkına yönelik saldırı girişimi son zamanlarda hız kazandı. Kiralık işçiliğin ve zorunlu bireysel emeklilik sisteminin ardından şimdi de biz işçilerin iş güvencesi olan kıdem tazminatına göz diktiler. Kıdem tazminatı işçinin karşılığını önceden çalıştığı bir ücret olması nedeniyle sınırlandırılması işçinin ücretinin elinden alınmasıdır. Kıdem tazminatının tutarı konusunda ne hükümetin, ne de patronların söz hakkı olamaz ve güvence için fona da gerek yoktur. Çünkü bu fon ile yapılmak istenen şey, hükümetin burjuva patronlarına kâr güvencesi verdiği ancak hiçbir zaman kâr elde edemeyecek olan 3. köprü gibi projelerin zararlarının devlet hazinesinden karşılanabilmesi için kaynak oluşturma isteğidir. Bu durumun örneği ise, işsizlik fonunda bizzat yaşanmıştır. Işsizlik fonunda yapılan yağmayı, kimlere ne şekilde hibe edildiğini bilmeyeniniz yoktur herhalde.

Bakan Akdağ: “Doğum kontrolü tarihe gömülecek!”

0

Kadınlara en az üç çocuk doğurma görevi vererek kadını ev içine hapsedip ucuz emek gücünü kadınlar üzerinden sağlamaya çalışan AKP, buna yönelik her türlü politik girişimi hızlandırma çabasına girmiş durumda. Biz kadınlara annelik rolleri biçerek ikiyüzlü aile politikalarıyla bizleri ev içine hapsetmek adına kadına yönelik saldırı politikalarını artıranlar, kürtaj hakkını yasaklamayı, üç çocuk doğurmamızı kendi vazifesiymiş gibi görev bellemiş olanlar hüsrana uğramış olacaklar ki, ‘kadınları daha ne kadar üretken hale getirebiliriz’ çabasına girdiler.

Grevler ve direnişler

0

06.09.2016

EU Çelik’te iş cinayeti

Osmaniye Organize Sanayi’de bulunan EU Çelik’te evli ve 2 çocuk babası 34 yaşındaki İlyas Eşkil adlı taşeron işçiden çatıya çıkması istendi. Çatıya çıkan işçi güneş panallerinin kırılması üzerine düşerek can verdi.

Can Dündar ve Özgür Gündem vakaları: Sorumlular kim?

0

Can Dündar’ın, Erdem Gül ile birlikte MİT tırları üzerine yaptıkları haberin ardından casusluk suçlamasıyla tutuklandığı, bu tutukluluğu süresince Erdoğan’ın kendisini doğrudan hedef aldığı ve ek olarak bu süreç içerisinde Çağlayan’daki duruşma sırasında silahlı suikast girişimine maruz kaldığı bilinen bir gerçek. Son olarak geçtiğimiz günlerde Dündar’ın eşi Dilek Dündar’a yurtdışı yasağı getirildiğini hatırlatalım.

Latin Amerika’da “darbe”

0

13 yıllık PT (İşçi Partisi) iktidarının önderlerinden Dilma Rousseff, hakkında bulunan yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı Brezilya senatosu tarafından devlet başkanlığı görevinden azledildi. Hemen ardından bu durumun bir parlamento darbesi olduğunu söyleyen çevrelere devrimci solun bir kısmı da katılmış durumda. Olayın etkisi Brezilya sınırlarını çoktan aştı. Tüm Latin Amerika’da kendini sol yada halkçı iktidarlar olarak tanımlayan bu tip hükümetler panik halinde darbe tehdidinden bahsediyor. Peki bu gerçekten bir darbe mi?

Arjantin: Demiryolu işçileri ve Ruben “Pollo” Sobrero ile dayanışma

0

Arjantin Buenos Aires’te bulunan Sarmiento hattının mücadeleci demiryolu işçileri bir kez daha haklarını savundukları için suçlanmaktalar ve haklarında dava açılmış durumda.

Değerli yalnızlıktan değerli yanlışlığa bir hariciye öyküsü

0
Erdoğan'ın Saray'ın balkonundan vatandaşları selamlayan bu fotoğrafı, Türk dış politikasını temsilen özetleyen bir kare.

(Erdoğan’ın Saray’ın balkonundan vatandaşları selamlayan bu fotoğrafı, Türk dış politikasını temsili düzeyde özetleyen bir kare.)

Türkiye’de devletin günlük işleyişi sürdürülemiyor. Devlet günü kurtarmak için KHK’lere ihtiyaç duyuyor. Peki iç politika bu denli çaresizken, bunun uzantısı olan dış politika hangi yaraları sarabilir?

Birleşelim! Onlar elbirliğiyle batırdılar! Biz elbirliğiyle ayağa kaldıralım!

0

Türkiye topyekûn bir çözülme ve çöküş tehlikesiyle karşı karşıya. Geçmişte milleti korkutarak rıza üretmek için söylenen ama gerçekte aslı astarı olmayan ne kadar tehlike varsa bugün ihtimal haline getirilmiş durumda. Başta ve özellikle Erdoğan-AKP olmak üzere burjuva sağ hükümetler ve doymak bilmez adaletsiz sermaye düzeni bu durumun baş sorumlusudur. İçinde bulunduğumuz süreç bir yanıyla siyasal İslam’ın kriziyken diğer yanıyla ve esas olarak Türkiye kapitalizminin yapısal krizlerinin bir sonucudur.

Kapitalist devlet sorunu: Miliband, Poulantzas ve Laclau

0

Poulantzas ve Miliband arasında, 1970’li yıllarda New Left Review sayfalarında Marksist devlet kuramı bağlamında yaşanan tartışma, bu dönemde olağanüstü bir ilgi uyandırmış ve konuyla ilgili önemli çalışmaların üretilmesini tetiklemiş; kapitalist devlet kuramlarına ilişkin çalışmalarda bu polemik, daima önemli bir referans niteliği taşımıştır. Bunun nedenleri arasında ilk olarak, Gramsci ve Lenin’in ardından, Troçki’nin Weimar Cumhuriyeti ve Alman faşizmi üzerine makaleleri dışında, Marksist ekol içerisinde devlet kuramlarına dönük olarak bu döneme dek ciddi herhangi bir çalışmanın bulunmuyor olması yer almaktadır. İkinci olarak, 1960’ların sonlarından itibaren kapitalist devletlerin içine girdiği kriz dönemi ve meşruiyet bunalımı, kapitalist devletin doğasına dönük ilgiyi artırmış ve konuyla ilgili yetkin ve önemli metodolojik farklılıklara sahip iki yazar arasındaki bu tartışma, bu çerçevede, bu alandaki çalışmaların ilerlemesinde önemli bir öncü rol oynamıştır. Poulantzas’ın 1968’de yayımladığı Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar(1) kitabıyla Miliband’ın 1969’da yayımladığı Kapitalist Toplumda Devlet(2) kitapları üzerinden temellenen tartışma, Marksist epistemoloji ve metodoloji; toplumsal sınıflar ve devlet seçkinleri; bürokrasinin kapitalist devlet ve toplum içerisindeki konumu; kapitalist toplumdaki ekonomi ve siyaset ilişkileri bağlamında devletin kapitalist toplumdaki rolü ve konumu (devletin göreli özerkliği –Poulantzas-veya sınıf iktidarı ile devlet iktidarı –Miliband- arasındaki ilişki sorunsalları); kapitalist toplumda ideoloji, kurumlar ve devlet aygıtı arasındaki ilişkiler gibi önemli başlıkları kapsamaktadır.

Kadıköy İşçi Forumu: Şimdi söz işçilerde!

0

4 Eylül günü Tasarım Atölye Kadıköy’de “Fabrikalardan plazalara özörgütlenmeye” sloganı ile İşçi Forumu’nun ikinci toplantısı gerçekleştirildi. Forumda inşaat, turizm, büro, tekstil, matbaa, market, belediye, metal, cam ve ev işçileri söz aldılar. 1986’da darbe yasağını yırtmış Netaş grevcisi işçiler de yeni mücadelelere ışık tutması için kendi deneyimlerini aktardılar.

Hindistan’da tarihi genel grev

0

Özelleştirmelerin hız kazandığı 1991 yılından beri Hindistan’da yaşanan 16 devasa genel greve bir yenisi daha eklendi. Hindistan işçi sınıfı 2 Eylül günü ülke çapında üretimi durdurdu. 160 ila 180 milyon işçinin katıldığı grevin (Türkiye’nin toplam nüfusunun iki katından fazla) çağrısını çeşitli sendikaların içinde bulunduğu Birleşik İşçi Sendikası Komitesi yaptı.

15 Temmuz’u anlamak / Darbe, burjuvazi ve devlet

0

15 Temmuz darbe girişimi, ardında birçok soru bırakarak (şimdilik!) yenildi. Türk rejimi üzerinde yaşanan bu egemenlik savaşı, büyük sermayenin rolü, politik tutumu, geleceğe dönük programı ve bu tabloda sahip olduğu toplumsal sorumluluğu üzerine var olan tartışmaları alevlendirdi. Bu tartışma, rejim üzerinde süren egemenlik mücadelesi ve hegemonya krizi sürerken, işçi sınıfının öncüsünün siyasal taktikleri ile sloganlarını somutlaştırma bağlamında oldukça değerli bir anlamlandırma çabasına denk düşüyor. Özellikle darbe, iç savaş ve benzeri ‘çalkantılı’ dönemler süresince, büyük burjuvazinin kendi yönetim aygıtları ile sahip olduğu karşılıklı ilişkilerin ve etkileşimlerin niteliği sorunsalı, özel bir ağırlık kazanıyor. Bu metin boyunca da, tartışmaya açmaya değer bulunan bir takım yakıcı gerçekleri okuyucuya aktarmaya çalışacağız.

Cerablus’tan nereye..?

0

Türkiye ve ortağı Yeni ÖSO, “Fırat Kalkanı” adı verilen bir operasyonla IŞİD’in elindeki Cerablus’u alıp güney ve batı istikametinde ilerlemeye devam ediyor. Amacın sadece 98 km’lik bir sınır hattını IŞİD’den temizlemek olmadığı açık. Asıl mevzunun Rojava’daki Kürt kantonlarının birleşmesini engellemek ve fırsat çıktığında onları teker teker boğmak olduğu cümlenin malûmu. Saray rejimi, bu şekilde bir yandan içerideki Kürt sorunuyla rezonans halindeki bir tehlikeyi bertaraf ederken öte yandan Arap Ortadoğusu ile bağlantısının kopmasını, Suriye “oyununun” dışında kalma tehlikesini önlemeyi planlıyor.

Yani Suriye konusunda parmağını kıpırdatamaz hale gelen Türkiye’nin şansı birden dönmüş gibi görünüyor! Daha önce “Acaba Suriye’ye girer mi?” denilirken şimdi “acaba çıkar mı?” sorusu soruluyor! Pek çok çevrede “Sonunda emperyalizmin dediği oldu, şimdi Amerika’nın kucağındayız; ABD bizi kullanmak istiyor” görüşü ağır basıyor. Doğru; genel olarak bu işler böyledir. Nihayetinde emperyalist dünya sistemi içinde var olan kapitalist bir ülkeyiz; bilinen dünyada performansımızın nihai sınırları aşağı yukarı belli. Üstelik büyük devletlerin belirli sınırlar ve eleştiriler eşliğinde verdikleri “icazet” de ortada. ABD, Türklerle Suriye Kürtlerini belirli bir denge içinde birbirlerine karşı kullanıyor. Yani aslında her şey makul ölçülerinde görünüyor! Mesela müdahaleye belirli bir anlayış gösterir gibi görünen Rusya için Türkiye’nin Halep’ten elini çekmesi karşılığında masada yer bulması anlaşılır bir durum. Ha keza uzun zamandır Türkiye’yi sınırlarını kapatarak IŞİD’le mücadeleye zorlayan ABD için de işler yolunda görünüyor. Avrupa’nın da mülteciler sorunu var.

Ancak…

Ancak yine de “saraylıları” saymazsak kimsenin içi tam olarak rahat değil. Çünkü “Bu pilav daha çok su kaldırır!” Yani müdahalenin ne kadar “kucakla” sınırlı kalacağı, ne kadar hamle ve manevra imkânı sunacağı henüz belli değil. Hele ki işin içine son günlerde sözü edilen, ABD’nin çağrısıyla Rakka ve hatta Musul’a harekât meselesi de girerse… Türkiye’yi yönetenlerin kendilerini daha büyük güçlerin doğrudan veya dolaylı biçimde belirttiği koşullarla sınırlamayacağını, “terörizm” bahanesini kullanarak kalıcı pozisyonlar peşinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. (1974 Kıbrıs örneği unutulmasın; hem de uzun bir silah ambargosuna rağmen!)

Peki bu mümkün mü? Mümkün. Öncelikle Türkiye bir “icazetin” ötesinde, dünya kriziyle şekillenen kararsız güç dengelerinin ve bunun bölgedeki yansımalarının sağladığı imkânlardan yararlanmak istiyor. Emperyalizmin kendisine “muhtaç” olduğunu düşündüğü alanlarda azami bir kârın peşinde! Ortaya çıkan bu diplomatik-politik fırsat, Türkiye’nin sistem içi rekabetin yol açtığı çok sayıda boşluk, çatlak ve çelişkiden istifade etmesinin de bir sonucu. Evet, ABD ve Rusya’nın kendi çıkarları yönünde çizdikleri bir çerçeve var. Ancak, aynı zamanda ciddi bir sorun da var. Kendi hesapları doğrultusunda sık sık “arıza” işaretleri veren Türkiye’deki rejimin öngörülebilir sınırlar içinde tutulabilmesi; özellikle ABD’ye karşı “terk edilmiş sevgili” veya “ihanete uğramış eş” (Hem de Kürtlerle!) ruh hali içinde girdiği küskünlük ve manevraların tehlikeli bir hal almaması için kendisine belirli bir alan açılması gerekiyor. Rusya açısından da Türkiye’nin ABD’ye “tam dönüş” yapmaması önemli. Avrupa ise “mülteciler” şantajıyla yüz yüze. Kısacası Türkiye’nin emperyalizm tarafından “kullanılmasının” yanı sıra, dünya kriziyle şiddetlenen çelişkilerden yararlanarak emperyalizmi “kullanmasından” da söz edilebilir. Bunun verdiği coşku ve özgüven, rejimin bir süredir terk edilmiş gibi görünen “Yeni Osmanlıcı” hayal ve heves dünyasına yeniden dönme ihtimalini mümkün kılar. Yine aynı bağlamda, RTE’nin bu son “başarısı” hem kendisinde daha nice cevherler olduğu, hem de önünde geniş bir alan bulunduğu yanılsamasına yeniden yol açabilir. Bu da, “Başımıza ne geldiyse Suriye politikasından geldi!” (N. Kurtulmuş) açıklamasına rağmen Saray’ın Suriye’de işi kanırtacağı anlamına gelir. Meseleyi çeşitli yönleriyle görmek gerekiyor.

Sultan Abdülhamid’in “Düveli Muazzama” ile oyunları..!

Kısacası “Düveli Muazzama” (büyük devletler) arasında kaygan da olsa oluşmuş görünen uzlaşma ve “çözüm” ortamının dünyanın ve bölgenin bu tekinsiz halinde bir barış garantisi vermediği ortada. Türkiye’nin, giderek yükselen itirazlar eşliğinde çeşitli emrivakilere girişmesi, Fırat’ın batısındaki Kürt güçleri ve IŞİD gerekçesiyle daha güneye ilerlemesi, (Mesela Mınbiç’e, El Bab’a) “PYD terörü” bahanesiyle Rojava’ya saldırması mümkün. Buna fiili bir “tampon bölge” amacını da ekleyebiliriz. Kısacası Saray rejimi, çeşitli güçlere çeşitli yollardan yapacağı şantajlar ve oldubittilerle bölgede kalma niyetindedir. RTE bu noktada politik ve idari rol modeli Sultan 2. Abdülhamid’in büyük güçleri birbirine karşı kullanarak ayakta kalma politikasının bu defa yayılmaya dönük versiyonunu uygulama peşindedir! Bu politika, Suriye’de anlaşmaya gidildiği düşünülen bir zamanda, her şeyi altüst ederek ateşi yeniden harlatabilir. ABD ve Rusya’nın karşılıklı manevralarının ve bölge devletlerinin masada daha uygun bir konum elde etme amacıyla yerel güçleri kullanarak girişecekleri kanlı “dümenlerin” savaşı en azından uzatma ihtimali unutulmamalıdır. Bu ihtimal, Obama’nın çağrısıyla da olsa Türkiye’nin Rakka taraflarında görünmesiyle ve özellikle de Arapları Kürtlere karşı kullanmasıyla daha da artar. Rejim, kendisini kullanmayı hedefleyen ABD politikalarından kendi yararına sonuçlar çıkarmak isteyecektir. Hegemonya gücü zayıflayan ABD’nin son yıllardaki “performansı” düşünüldüğünde bu hiç de imkânsız değildir.

Hayırlı olsun..!

Tabii, bütün bunlar ister ABD’nin hedeflerine hizmet amacıyla, ister Türkiye’nin kendi özerk hedefleri doğrultusunda gerçekleşsin hiç de hayırlı neticeler vermeyecek işlerdir. Sorun sadece “savaşın kötü bir şey olması” ile sınırlı değildir. Evet, dış politika iç politikanın devamıdır, ama en azından yakın tarihte Türkiye’nin iç politikasıyla dış politikasının bu kadar birbirine geçtiği bir başka dönem yaşanmamıştır. Tamamı bir başkanlık rejimi hedefine odaklı bu çizginin kaçınılmaz sonucu baskının ve toplumsal çatışmaların daha da şiddetlenmesi olacaktır. Ayrıca, hem içeride hem de dışarıda savaşa girmiş bir ordunun, hangi “sivil” siyasi otoriteye bağlı olursa olsun politik olarak özerkleşmesi ve yeniden “vatanı kurtarma” düşüncelerine kapılması kaçınılmazdır… Anlaşılan, Cerablus’la birlikte yeni bir döneme girilmiştir. Hayırlı olsun..!

Durmak yok, yaşasın savaş!

0

Siz devletsiniz ve ‘Allah size lutfetmiş’. Yapabileceklerinizin haddi, hesabı ve bir sınırı yok; elinizde de sınırsız güç olduğunu varsayın. Eh varsayın diyoruz, gerçekte işler pek de öyle olmayabilir. Ne verdiğiniz kararlar yargıya gidebiliyor, ne de biri çıkıp size kendine gel diyebiliyor. Ancak siz buna rağmen kendi rutin mekanizmalarınızı bile işletemiyorsunuz, size muhalefet eden kişileri hapse atarak, meslekten ihraç ederek bir bir tasfiye ediyorsunuz. Peki ya sonra? Bu kez herkesten rahatsız olmaya başlıyorsunuz. Toplum ikiye hatta daha fazla parçaya bölünüyor. Bir vücutta alerjik reaksiyon gösteren bölgeler gibi, bazı yerler kaşınıyor, bazı yerler yanıyor, bazı yerler etkilenmemiş görünse de her an bana da sıçrayacak korkusuyla pusuda bekliyor. Ve siz kaşımaya devam ediyorsunuz!

Darbe girişiminin ardından derinleşen siyasi krizle birlikte, OHAL uygulamaları ile Saray rejiminin baskı politikalarını yoğunlaştırması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sürdürülmesi devlet mekanizmasındaki çözülmeyi derinleştirdi. İktidarın giderek kâğıttan kaplana dönüştüğü, güçsüzlüğünü derin bir şekilde hissettiği şu günlerde, milli birlik ve beraberlik harcının hızlıca karılması elzem oldu. Hemen yaşanan bu kaygı dolu günlerin sorumlusu olarak bir üst akıl ilan edildi, bu devleti ve milleti bölmek isteyen dış mihraklar tespit edildi. Bunların hepsi kokteyldi ve nereye mensup olduklarının da bir önemi yoktu!

Türkiye rejiminde lazım oldukça ortaya sürülür; bir sabit kokteyller vardır, bunlar rejimin harcıdır, varlık yokluk meselesidir. Mesela nedir bunlar, bir devlet harekâtı olan 6-7 Eylül’lerdir mesela, karşısında herkes birleşir, haklılığı sorgulanmaz! Mesela Kürt meselesidir, ‘benim Kürt vatandaşlarım’ vardır, tam da geri kalan tüm vatandaşlarım gibi hiçbir şey talep etmedikleri noktada devletin sıcak kollarında huzur içinde yaşama imkânları olabilir. Ancak çizilmiş çerçeveyi kabul etmedikleri takdirde, en başta terk etmesi gerekenlerdir onlar…

Bir mahalle kabadayısı olarak devlet

Ağustos 2015’ten beri sürdürülen yurtta savaş politikası cihana da yayılarak hızla devam ediyor. Öyle bir hız ki bu, gazeteleri kapatıyorsunuz, belediyelere kayyum atıyorsunuz, seçilmişleri hapse atmaya çalışıyorsunuz, daha da ağırı binlerce insanı evlerinden, sokaklarından süreli daha çok olmamışken. Bir de üstüne kalkmış, ‘çözüm mözüm yok’ diyorsunuz!

Bir yandan, Kürt halkının siyasi temsilcisi HDP’li vekiller hakkında yakalama kararı çıkartılırken, bir yandan da Kürt halkı ile dayanışmak için kaleme alınan Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenler KHK’lar ile meslekten ihraç ediliyor. Bununla birlikte darbe girişiminden önce başlatılan Özgür Gündem’de genel yayın yönetmenliği yapmış kişileri içeri atma politikası darbeden sonra da Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay’da olduğu gibi aynen devam ediyor. Buradan şunu anlıyoruz, şu birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günlerde arzulanan milli mutabakat rejiminde Kürtler yoktur!

Yatırım Destek Paketi: Makbul Kürtleri aramaya devam ediyoruz

İşte böyle bir noktada gelen, Kalkınma Bakanı Lütfü Elvan’ın açıkladığı Yatırım Destek Paketi yüreklere su serpmiştir. Elvan bu paketle özellikle büyük şehirlerde giderek masraflı hale gelen emek yoğun sektörlerin, bilhassa çağrı merkezlerinin batıdan doğuya taşınmasının teşvik edileceğini belirtmiş. Bu teşvikler çağrı merkezinin binasının yapılmasından, fabrikasını taşıyana 1 milyon teşvik parası verilmesi ve yatırımcılara sunulan milyonlarca lira faizsiz devlet kredisine kadar gidiyor.

Kürt sorununda çözümü, yıkıp yeniden inşa etmek sanan müteahhit devlet aklı, bu sefer de ucuz işgücü olarak Kürt vatandaşları ekonomiye kazandırmakla tüm sorunun çözüleceğini vaat ediyor.

Çıkmaz siyaset vs gerçek birlik

Kürt siyasetini de hedefine alan OHAL düzeni ve antidemokratik tüm uygulamalar karşısında bugün her zamandan daha güçlü bir muhalefet cephesine ihtiyaç var. Ancak Kürt hareketinin siyasi kurumları bu uygulamaların karşısında rejimle müzakere ve masaya tekrar oturma talebini öne sürmekte. Böylesi bir dönemde PKK’nin sivilleri de hedef alan eylemlerini sürdürüyor oluşu, TAK’a yönelik müsamahası, erlere yönelik bombalı eylemleri Türk ve Kürt emekçilerine büyük zarar vermekte, emekçilerin birliğinin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. Hatta Güç Birliği gibi olası muhalefet birlikteliklerinin de altını dinamitlemektedir. Bu tip eylemler, devletin baskı uygulamalarını meşrulaştırma çalışmalarına hizmet etmekte, devletin milliyetçiliği kendi krizini örtmede bir harç olarak kullanmasına yaramaktadır. Gerçek bir barış, savaşa, OHAL’e ve tüm antidemokratik uygulamalara karşı emekçi halkın sınıf temelli mücadelesi ile mümkün.

Devlet BESleniyor

0

Çok sıcak bir gecenin sabahına kalkmak ne kadar zordur bilir misiniz? Bir de 6.30’da kalkıyorsan! Hayat, gerçekten geçilmez oluyor. Bu sabah da böyle bir yorgunluk haliyle kalktım. Tuvalete gitmeden, cep telefonumu elime aldım. Son dakika haberi yazıyordu: Türkiye Cerablus’a girmiş! “Vay be” dedim. Neyse; serviste detaylıca okurum deyip, hızlıca diğer haberlere baktım. En altlarda bir yerde: “Çalışana müjde: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) Ocak 2017 yılında hayatımızda” yazıyordu. Bu ne ya? Neyse; hızlıca bir duş alıp, tıraş olup, servise yetiştim. Servis şoförü Yakup Abi’yle selamlaştıktan sonra: “Tunç gördün mü? Suriye’ye girdik, tam da vaktiydi; istersen arka koltukta gazete var, oku” dedi. Ben de her zamanki gibi otobüsün arkasına gidip oturdum. Ben gazetede beni meraklandıran BES’e bakarken, birden sağ tarafımda bir adam belirdi, çığlık attım! Yakup Abi: “Tunç Bey ne oluyor? Sorun mu var?” dedi. Ben de “Abi, arkadaştan korktum da” dedim. Yakup Abi: “hangi arkadaş Tunç bey? Kimse yok ki! Çok çalışıyorsun, dinlen biraz” dedi. “Kimsin sen? Dedim. Ufak tefek, göbekli, kısa saçlı, lacivert ceketin içine mavi gömlek giymiş, badem bıyıklı dedikleri türden bıyığı olan bir adamdı:

“Ben BES’i okurken sana yardımcı olmaya geldim” dedi.

“Benim adım Yavuz, korkma sana yardımcı olacağım” dedi. Ben daha bu adamla konuşurken birden sol tarafımda başka bir adam belirdi:

“Yuvarlak gözlüklü, saçları önden dökülmüş, kirli bir sakalı var. Kareli gömlekli, kot pantolonlu bir adamdı: Sana, BES’i okurken doğru bakış açısını sağlayacak insanım” dedi. “Adım Burak” Çok üstünde durmadım olanların, “tamam o zaman hızlıca okuyalım” dedim.

“Okuyorum maddeleri ancak; sonunda tartışalım.”

1) Her 45 yaşın altındaki çalışanlar BES’e girmekle yükümlüdür.

2) Bireysel emeklilik planı, Bakanlar Kurulu’nun uygun bulduğu şirketlerden birine dahil edilir.

3) Çalışanın esas kazancının yüzde 3’ü kadar kesinti yapılarak BES’e aktarılır. Bakanlar Kurulu bunu iki katına çıkarma yetkisi vardır.

4) İki ay içinde BES’den cayma işlemi yapılabilir. Cayma işleminden sonra on iş günü içinde ödeme yapılır.

5) Cayma hakkı kullanmayanlar, on yıl içinde sistemde kalırsa bir defaya mahsus olmak üzere 1000 TL para verilecek.

6) BES’den çıkmayan herkese yüzde 25 devlet desteği ve ek olarak yüzde 5 ek para verilecek.

7) BES’de biriken paralar, işverenin seçtiği fonda değerlenecektir. Fondan kazanılan paradan kesinti yapılacaktır.

8) Şirket değişiminde, bireysel emeklilik sistemi yeni şirketinde varsa oraya aktarılacaktır.

9) Şirket iflas ettiğinde, bireysel emeklilik sistemine aktarılmayan paralar, hakkında imtiyazlı olacaktır.

Yavuz: “Gördün mü? Devletimiz, bizi düşünerek ne güzel bir yasa çıkarmış. 1000 TL para veriyor, hem de her ay yatırdığının yüzde 25’ni verdiği gibi, sistem sonunda ek yüzde 5 para veriyor hem de karşılıksız veriyor. Bu devirde kim kime bu kadar para verir?

“Evet, bu kısmı güzel, ama zorunlu olması zaten zor geçinen benim, kazandığımın yüzde 3’ünü sisteme vermem kafamı karıştırdı” dedim.

Yavuz: “Bu ülkede, zorunlu olmasa kim tasarruf yapar Allah aşkına? Hem Bakanlar Kurulu’nun belirlediği şirketler güvenli olur; hem de işveren finansı bildiği için, sana en uygun fonu seçer. Sen nereden bileceksin hangi fon en iyisidir? Bak yorulmamış da olacaksın, daha ne istiyorsun? Bir de sistemde kalmayı sorun ediyorsun, devlet o kadar para verecek, on yıl sistemde kal sende! BES sayesinde çalışanlar, emeklilik döneminde çalışırken, sahip oldukları refah düzeyini korumuş olacak. SGK kurumun durumu ortada, her yıl milyarlarca TL zarar açıklıyor. İleride ne olacağı belli olmaz.”

“Nasıl yani SGK batar mı anlamadım? dedim.

“Yavuz: Şu an batmaz ama, AKP Hükümeti giderse SGK kurumu ne olur bilmiyoruz.

“Benim yine aklıma bir şeyler yatmadı” dedim.

Burak: “Yatmaz tabii Tunç’çuğum, yatacak bir yeri yok zaten! Bakış açımızı değiştirelim. Niye devlet kanun tasarısı hakkıyla incelenmeden, taraflara söz hakkı tanınmadan zorunlu BES sistemini kabul etti?”

“Neden gerçekten?” dedim.

Burak: “Tunç neden olacak, BES sistemindeki şirketler Türkiye’nin ve çok uluslu şirketlerin güçlü firmaları, bunlar bu işten çok iyi para kazanacaklar. Bir hesapla istersen, ülkemizdeki çalışan sayısı çarpı en az 50 TL eşittir milyarlarca TL para demek.”

“Evet, doğru diyorsun” dedim.

Yavuz: “Sosyalist misin sen arkadaş? Firmalar para kazanmadan nasıl devamlılık sağlayacak?

Burak: “Bizim paramız üzerinden devamlılık kazanacak değil mi? Bireysel emeklilikte hangi sisteme gireceğimize biz bile karar veremiyoruz. Düşünsene; para senin para ama söz patronda olacak. Yasa “iki ay sonra” değil “iki ay içinde” ibaresine yer veriyor. Bu durumda çalışanlar iki aylık süreyi beklemeksizin, kendisine bilgi verilmesini takiben sistemden çıkabilir. Sendikasız çalışanların işverenin BES şirketiyle yaptığı sözleşmeye karşı çıkması oldukça zor olacak. İşveren istemediği takdirde sistemden çıkmak pek mümkün olmayacak. Zorunlu BES, bir sosyal sigorta sistemi değil. Bunu unutmamak gerek. Nerde devletin sosyal hakkı o ne olacak? Belli değil. BES piyasa mekanizmasına dayalı. BES şirketleri topladıkları primleri çeşitli fonlarda değerlendirerek getiri sağlamaya çalışacak. Topladıkları katkı paylarını borsa, tahvil, faiz, altın, döviz gibi araçlarla değerlendirecekler. Dolayısıyla getiri tercih edilen yatırım aracına ve piyasa koşullarına göre değişecek. Dolayısıyla BES kesintileri için bir getiri garantisi olmayacak.”

“Gerçekten mi” dedim.

Burak: “Tabii canım, geçen yıllarda, sistemden çıkış oranı yüzde 31,1 olarak gerçekleşti. Yüzde 25 devlet katkısına rağmen sistem işlemiyor. Zorunlu BES uygulamasının bir nedeni de sistemden çıkışları durdurmak. Ayrıca, fonlarda ciddi sıkıntılar var. Türkiye’deki BES fonlarının performansı OECD ortalamasının çok altında seyrediyor. Sigorta primi ve vergi yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlerin BES primi yatırmalarını beklemek de saflık olur. Ve tabii anayasaya da aykırı bir durum var tabi ortada.”

“Burak ya gerçekten bakış açımı değiştirdin derken” fren sesine benzeyen ses duydum.

“Tunç Bey Tunç Bey uyanın işe geldik.” Birden karşımda Yakup Abi’yi gördüm. Yavuz’la Burak birden yok olmuştu.

“Tunç Bey, iyi görünmüyorsunuz, sayıkladınız sürekli.”

“Doğru diyorsun Yakup Abi” dedim. O sırada, radyoda sunucu BES’deki açıklamaları ile ilgili konuklara teşekkür ediyordu. Hepsi rüyaymış ama çok gerçekçiydi. Gidip bu rüyamı çalışma arkadaşım Berna’ya anlatmak için can atıyordum.

Tunus: İstikrarsızlığın istikrarı

0

Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin geçtiğimiz Haziran ayında yeni ve daha geniş bir “ulusal birlik” hükümeti kurulması için yaptığı çağrının devamında 30 Temmuz 2016 günü Tunus parlamentosunda gerçekleşen güven oylaması sonucunda Habib Essid hükümeti düşmüştü. Bunu takip eden süreçte Cumhurbaşkanı, kurucusu olduğu Nida Tunus partisinden Yusuf Şahid’e hükümet kurma yetkisini vermişti. 26 Ağustos 2016 günü gerçekleşen, 23 vekilin katılmadığı, 167 evet, 22 hayır ve 6 çekimser oyun çıktığı güven oylamasıyla, diktatör Bin Ali’nin devrilmesinden sonraki yedinci hükümet Yusuf Şahid’in başbakanlığında kurulmuş oldu. Eski hükümetin 11 bakanı yeni hükümette de görev alır, hükümete 15 “yeni” bakan eklenirken, 14 de devlet bakanı görevlendirildi.

Geniş bir “ulusal birlik” hükümeti çağrısının arkasında yatan temel etkenler 2011’den bu yana ülkede ekonomik verilerin giderek kötüleşmesi, politik krize bir çözüm bulunamaması ve sosyal krizin derinleşmesi olarak gösterilebilir. Bu doğrultuda burjuvazinin en geniş birliğini kurmak hedefiyle Cumhurbaşkanı tarafından yapılan çağrının asıl niteliği ise sermaye sınıfının birliği. Bunu hükümetin bileşiminde net olarak görmek mümkün…

“Duyan gelmiş hükümeti”

Yeni hükümette bakanlıklar altı farklı partiden 12 bakan, Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT)’nın 2 kadrosu ve teknokratlar arasında bölüşülmüş durumda. Ayrıca devrik lider Bin Ali’nin eski partisi Anayasal Demokratik Birlik (RCD)’in 3 eski kadrosu da “yeni” bakanlar arasında. Kısaca, Burgibistler, eski rejim temsilcileri, liberal laikler, Müslüman Kardeşler Tunus partisi, ulusalcılar, teknokratlar, hepsi bir arada, adeta bir “duyan gelmiş” hükümeti. Yeni hükümetin temel hedefleri ise 13 Ağustos 2016 tarihinde açıklanan “Kartaca Paktı” ile ilan edildi. Tunus Halk Cephesi dışında parlamentodaki bütün partiler, parlamento dışından bir parti, Tunus Patronlar Sendikası (UTICA) ve Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) pakta imza verdiler. Geçerken belirtelim, Halk Cephesi ilk başta paktın içeriğine katılsa da sonradan geri çekilme kararı aldı. Paktın hedefleri ise şu şekilde: terörizme karşı savaş, yolsuzluğa karşı savaş, işsizliğe karşı savaş, mali bütçenin kontrolü. Uzaktan kulağa hoş geliyor…

Bu planların nasıl hayata geçirileceği ise asıl önemli sorun. Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin uzaktan akrabası ve geçmişte ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) bünyesinde çalışmış olan yeni Başbakan, parlamentodaki güven oylamasından sonra yaptığı konuşmada bu konuda oldukça açık davrandı. Ekonomik verilerin kötülüğünden dem vurduktan sonra Tunus’un yüzünü IMF’ye dönmekten başka çaresinin olmadığını belirterek, sert önlemlerin kapıda olduğunu vurguladı. Ekonomik ve politik krizin iç içe geçmesiyle koşulların günden güne daha da kötüleştiği aşikâr. Tunus Merkez Bankası’nın verilerine göre 2016 yılının ilk yarısında ticaret açığı 3 milyar doları bulmuş durumda. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra göreve gelen tüm hükümetler devrik liderin de dış borçlarını ödemeyi kabul ettiklerinden ve bu borçları da borçlanarak ödediklerinden 2011’den bu yana dış borçlar da %58 oranında artmış bulunuyor. 2016 yılında ekonomik büyüme ise %1,5. Hükümetin planı ise krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek. Başbakan konuşmasında önlem olasılıklarını ise şu şekilde belirtti: devlet yardımlarının kesilmesi, binlerce devlet memurunun işten çıkartılması, ücretlerin dondurulması, ücret artışlarının ertelenmesi ve izinsiz gösterilere sert müdahale.

Peki sonra?

“Duyan gelmiş” hükümeti ilk günden neoliberal, baskıcı politikalara girişeceğini, özelleştirmelere hız vereceğini ve işçi sınıfına dönük saldırılarını artıracağını açıkladı. Bu noktada UGTT’nin hükümetteki varlığı oldukça kritik. Tunus burjuvazisi ekonomik saldırı politikalarına başvuracağını öngörerek, ülkenin en büyük sendikası UGTT’nin hükümete katılması yönünde oldukça ısrarcı davrandı. Nobel ödüllü UGTT bürokrasisi de bu çağrıya kulak vererek işçi sınıfına ihanetini perçinlemiş oldu. Ancak önümüzdeki dönemde, işten çıkartmalara, ücretlerin dondurulmasına karşı tabandan güçlü bir basıncın yükselme ihtimali sendikal bürokrasiyi oldukça zor durumda bırakabilir. Aynı 2011 yılında olduğu gibi…

Tunus solunun önemli bir bölümünü içinde barındıran Halk Cephesi ise halen reformizme ve parlamenter muhalefete gömülmüş politikasını, “devrimin demokratik kazanımlarının” arkasına sığınarak sürdürmekte. Ekonomik ve sosyal krizin derinleşmesi Halk Cephesi önderliğini devrimci bir pozisyon almaya itmese de tabanında soldan doğru önemli bir basınç yaratabilir.

Ve 2011 devrimci sürecini başlatan kitleler… İşçiler, emekçiler, işsizler, köylüler, gençler, kadınlar… Devrimlerinin işsizliğe, yaşam koşullarının berbatlığına karşı olduğunun bilincinde olup, Bin Ali’yi devirdiklerinden beri bu koşullarda herhangi bir iyileşme olmadığını görseler de yerellerde irili, ufaklı, izole bir şekilde mücadeleye devam ederek kendilerine bir muhatap arıyorlar, gitgide sisteme yabancılaşıyorlar. Tunus solunun devrimci kesimlerine düşen ise bu mücadeleci unsurları ekonomik ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı bir araya toparlayabilmek. Sadece 2011’in ruhunu çağırarak değil, devrimci bir program hazırlayarak da!

2016 Rio olimpiyatları: Olimpiyat ateşi düştüğü yeri yaktı

0

2016 Olimpiyatlarının adresi Brezilya, işe bakın ki tarihinin en ağır politik ve ekonomik krizlerinden birini yaşıyordu. Gerçek şu ki, Brezilya olimpiyat oyunlarını düzenleme hakkını elde ettiğinden beri ne bu haberin tadını çıkartabildi ne de oyunlar tamamlandığında umduğu ekonomik girdileri elde etmiş oldu. Anlayacağınız Olimpiyat ateşi düştüğü yeri yakmış oldu.

Oyunlara ev sahipliği yapan Rio de Janeiro kenti 12 milyona ulaşan işsiz sayısıyla tüm ülkede işsizlik rekorunu elinde bulunduruyor. Dahası yıllardır kenti yöneten İşçi Partisi (PT)’de dahil PSDB ve PMDB belediyeleri uygulaya geldikleri neoliberal “kent politikalarıyla” kenti zaten daha olimpiyatlar gelmeden sosyal bir felaketin eşiğine taşımışlardı.

Kamu hizmetlerinin enkaza döndüğü, yolsuzluğun ve mafyalaşmanın gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiği Rio de Janeiro, ülkenin suç oranı en yüksek kenti ve tümüyle kenti çevreleyen favelalarla kuşatılmış durumda. Favelalar ülke nüfusunun beşte birine ev sahipliği yapan teneke mahalleler anlamına geliyor.

Rio Olimpiyatları, organizatörleri tarafından ‘zengin ve sofistike’ şekilde tasarlanmış bir organizasyon olarak tanımlansa da bu “temaşaya” ev sahipliği yapan Rio kenti fiilen kamu görevlilerine maaşlarını ödemekten bile aciz durumda.

2013 yılının 10 Haziran gününde, -Gezi isyanının peşi sıra- Brezilya’nın yaklaşık 600 kentinde “artık burası Türkiye” şiarıyla başlayan kitle seferberliklerini hatırlayalım. Yığınlar, o dönemde hem 2014’te Dünya Futbol Kupası’nın ve 2016’da Olimpiyatların Brezilya’da düzenlenmesine ve bu hazırlıklar vesilesiyle kamu kaynaklarının yağmalanmasına isyan etmişlerdi.

Brezilya hükümeti, 12 milyar dolar harcanan Olimpiyatlara değil kamu hizmetlerine daha fazla bütçe ayrılmasını talep eden halk protestolarına karşı milyonlarca dolarlık kitle etkisizleştirici teçhizat satın almayı, özel güvenlik kiralamayı ve “Favela Pasifizasyon Ekipleri” oluşturmayı tercih etti.

Güya uyuşturucu çeteleriyle mücadele etmesi planlanan bu paramiliter guruplar, organizasyon boyunca, Olimpiyat rüzgarını da arkasına alan sermaye politikalarının mağduru halkı pasifize etmeye yöneldi. Sonuçta 100 bini aşkın kişi organizasyon komplekslerine yer açma bahanesiyle yerinden yurdundan edildi.

Güvenlik için 85 bin asker ve polis memurunun görevlendirildiği oyunlarda güvenlik maliyetinin 200 milyon doları bulduğu tahmin ediliyor.

Masrafı halka yükle, kâr şirketlere kalsın…

Brezilya’da olimpiyatlara ayrılan büyük kamu kaynaklarının faturası halka çıkartılmış olsa da umulan kâr oranlarına ulaşılamadı. Dünya düzeyindeki ekonomik ve sosyal sarsıntının etkisi kendisini bu kez oyunların naklen yayın haklarındaki korkunç düşüşlerde gösterdi –TRT’nin bile böylesi bir masrafı üstlenmeye ayak dirediğini hatırlayalım. Rio Olimpiyatları’ndan hemen sonra organizatörler bir milyondan fazla biletin ellerinde kaldığını açıkladılar.

Olimpiyat hazırlıkları esnasında ortaya çıkan yolsuzluk skandalı ülkeyi ekonomik ve siyasi krize sokmuş durumda. Güney Amerika’nın en büyük ekonomisi, kısmen devlete ait petrol şirketindeki skandalın ve yabancı yatırımcıların kaçmasının felç edici etkisi sonucu 1930’dan sonraki en uzun durgunluğunu yaşıyor.

Mayıs ayında Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in görevden azledilmesinin ardından, başkanlık görevine Michel Temer vekalet ediyordu.

Bütün bu skandallar dizisi yetmezmiş gibi 2016 oyunları için yapılan bütün bu yatırım temelde kamusal kaynakların yağmalanması ve Brezilya’nın borç yükünün ağırlaşmasıyla sonuçlanmış oldu. Bütün bu süreçten geriye ülkenin emekçilerine ve yoksullarına hizmet edecek altyapı kaldı mı dersiniz?

Sporcuların çoğu, daha ülkeye vardığında olimpiyat köyündeki bazı dairelerin içinde yaşanmaz bir halde olduğuna tanık oldu ve Avustralya takımı gibi bu durumu protesto etti.

Yetkililer, Rio’da Olimpiyat Köyü inşa etme sorumluluğunu milyarder Carlos Carvalho’nun kontrol ettiği bir şirkete ve yine bir mühendislik ve inşaat şirketi olan Odebrecht’e vermişlerdi. Bu iki şirketin Rio Belediye Başkanı Eduardo Paes’in seçim kampanyalarına cömertçe katkılarda bulunmuş olan şirketler olduğunu biliyor muydunuz? Carvalho’nun Barra çevresindeki bölgede geniş çaplı rant hesapları söz konusu. Nasıl, manzara tanıdık geliyor değil mi?

2016 Rio de Janeiro Olimpiyatları’ndan Brezilya’nın halkına ne mi kaldı? Daha ilk andan moloza dönmüş bir olimpik kent ve devasa bir borç yükü…

Çakma Bundesliga

0

Hasret bitti. Türkiye Süper Ligi başladı. Yeni transferler, yeni umutlar ancak Süpermen gelip ligimizde bir maç seyretse inanın kendi süperliğinden utanırdı. Taraftara hasret, zeminleri kötü, yöneticileri çapsız ve futbolu sefil bir ligimiz var. Bu bizim için sürpriz değildi; sadece malumun ilanıydı.

Mesai çıkışı metrobüste yaşanan insan manzaralarının çözümü olarak İstanbul’un son yeşil alanlarını talan ederek 3. Boğaz Köprüsü’nü yapan zihniyetin, futbolumuz için kalıcı çözümler bulmasını beklemek ancak çocuksu bir hayal olur.

Çünkü futbol sistemden bağımsız bir olgu değildir. Yarı-sömürge bir ülkede futbolun doğru bir alt yapı üzerinden inşa edilmesi zaten mümkün değildir.

Bu nedenle Alman arabasına binen, Alman beyaz eşyası kullanan bir ulusun evlatlarının 1980’lerde başlayan futbolun modernleşmesi sürecinde Almanya’daki futbol sistemini örnek alması kaçınılmazdı.

Ancak Almanya’daki altyapı sistemini örnek almak yerine, her zaman ki gibi kolaya kaçarak, 1950’lerde başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine işçi olarak çalışmaya giden ailelerin çocukları olan “Gurbetçi Futbolculara” bel bağladık.

Almanya 2000’li yıllardan itibaren yoksul göçmen ailelerin çocuklarını bilimsel metotlarla geliştirerek, ciddi bir futbol nesli yetiştirdi.

Jetonlu telefonlar döneminde jetona ip bağlamayı akıl eden geleneğimiz, bu fırsatı tabi ki kaçırmadı. Günümüzde süper ligde top koşturan gurbetçi futbolcu sayısı 100’ü aşmıştır. Bu sayıya yabancı futbolcuları da eklersek, ligimizde kendi altyapımızdan yetiştirdiğimiz futbolcuların sayısı mumla arasak bulunamaz bir haldedir.

Sonuçta en iyi bildiğimiz şeyi yaptık ve ligimizi gurbetçi futbolcularla doldurarak, “çakma bir Bundesliga” yarattık.

Bundesliga (Almanya 1.Futbol Ligi) 42.000 seyirci ortalaması olan, tribünleri, akıcı ve güzel futbolu ile seyrine doyum olmayan bir futbol resitali sunarken; Çakması yani bizim ligimiz boş tribünleri, sıkıcı futbolu ile seyredenleri ekran karşında uyutuyor.

Orijinali varken çakmasını neden seyrediyorsunuz diye sorarsanız, Türkiye’deki futbolu sevmek İstanbul’u sevmek gibidir derim.

Ne kadar çarpık ve kaotik olduğunu bilirsiniz ama bir kere tutkuyla bağlandıktan sonra kolayca bırakıp gidemezsiniz.

Nasıl bir Güçbirliğine ihtiyacımız var?

0

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ortaya çıkan siyasi durum, emek ve demokrasi güçlerinin ortak bir cephe etrafında biraraya gelme ihtiyacını daha da yakıcı hale getirdi. Bu ihtiyacın bir sonucu olarak, DİSK, KESK, TMMOB, TTB gibi emek örgütlerinin, çeşitli sosyalist partilerin, HDP’nin ve bazı Alevi örgütlerinin dahil olduğu 20’ye yakın kurumun girişimiyle 11 Ağustos günü Ankara’da gerçekleştirilen bir basın açıklamasında, “Faşizme, Darbelere, OHAL’e Karşı Güçlerimizi Birleştiriyoruz” başlıklı bir bildiri okunarak, Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’nin oluşturulduğu duyuruldu.

Darbe girişiminin ardından derinleşen siyasi kriz, OHAL uygulamalarıyla Saray rejiminin baskı politikalarını yoğunlaştırması, işçi düşmanı politikaların hız kazanması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sürdürülmesi; emekten yana, demokratik hakların savunusu ve savaş politikalarının durdurulması temelinde yükselmesi gereken bir ortak cephenin hayati önemini açık bir biçimde ortaya koymakta. Bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’nin kurulmasını olumlu ve ileri doğru atılmış bir adım olarak değerlendiriyoruz. Bununla birlikte, içinden geçmekte olduğu zorlu politik süreç içerisinde Güçbirliği, karşı karşıya bulunduğu devasa görevleri başarıyla yerine getirebilmesi için, önemli sınavlarla yüzleşmek zorunda.

Ne yazık ki, hem geçmiş birlik deneyimleri hem de Güçbirliği‘nin kuruluşundan bugüne kadar ortaya konulan pratik, bu konuda başarılı bir sınav verilebilmesinde ciddi şüpheler duymamıza yol açıyor. Öncelikle, geçmiş deneyimlerin ortaya koyduğu derslerin başında, birlik girişimlerinin başını çeken güçlü aygıtların kısa vadeli gündem ve önceliklerinin; işçilerin, emekçi kitlelerin, ezilenlerin uzun vadeli çıkarlarına baskın çıkması ve bu tip oluşumların kısa sürede güçlü aygıtların araçsallaştırdığı yapılar haline geldiği gerçeğidir. Bu tip girişimler genellikle, tepede gerçekleştirilen birkaç görüşmeyle kotarılır ve öne konulan pratik hedefler de bu çerçevede, aygıtların kısa vadeli çıkarları doğrultusunda bir biçimde oldu bittiye getirilir. Güçbirliği‘nin kuruluşu ve ardından yapılanlar, bu anlayıştan henüz kopulamadığını gösteriyor. Çok daha kapsayıcı olması gereken kuruluş toplantısının, sol, sosyalist güçlerin, demokratik kitle örgütlerinin geniş kesimlerine davet yapılmadan gerçekleştirilmesi, kuruluşun ardından mevcut bileşenlerin ve potansiyel bileşenlerin biraraya gelmesiyle ortak toplantılar örgütlenmemesi ve Güçbirliği‘nin yol haritasının bu şekilde belirlenmemesi, bildiride ifade edilen hedeflerle hayata geçirilen pratik arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermekte.

Öte yandan, bu tip girişimlerin bir başka temel problemi, sahici bir cephe örgütlenmesinden ziyade, basit bir eylem birliğinden, ortak mitingler gerçekleştirmekle sınırlanan bir ufka sahip olmasıdır. Güçbirliği’nin önüne koyduğu zorlu hedefleri gerçekleştirebilmesi, siyasi alanda düzen dışı gerçek bir seçenek halini alabilmesi için simgesel günlerde gerçekleştirilecek mitingleri örgütlemekten çok daha fazlasını yapabilmesi gerekmekte. Bunun formülü ise, esasında oldukça açık: İşçi düşmanı saldırılar, baskıcı uygulamalar ve savaş politikaları karşısında işyerlerinden, mahallelerden, yerellerden örgütlenecek, somut hedeflere sahip birleşik kampanyalar gerçekleştirmek. Ancak bunu yapabildiğimizde, Saray rejiminin ve düzen güçlerinin karşısında konumlanan gerçek bir seçeneği inşa edebiliriz ve içinden geçtiğimiz dönem, bu doğrultuda kaybedecek bir dakikamızın bile olmadığını hepimize açık bir şekilde göstermekte.

Bu çerçevede, başta DİSK, KESK, TMMOB, TTB, HDP ve Birleşik Haziran Hareketi önderliklerine olmak üzere Emek ve Demokrasi için Güçbirliği’ne çağrımız; siyasal alanda oluşan gerici dengenin değiştirilebilmesi için devasa bir potansiyele sahip bu girişimin, işçi sınıfının ve ezilen halkların, toplulukların acil talepleri etrafında yeniden yapılanmaya gitmesidir. Bu girişim, simgesel günlerde gerçekleştirilecek mitinglerle kendisini sınırlamamalı, solun, işçi hareketinin ve demokratik kitle örgütlerinin daha geniş kesimlerini kapsamalı, OHAL’in kaldırılması, içeride ve dışarıda savaş politikalarının sonlandırılması, zorunlu Bireysel Emeklilik Sigortası’nın hayata geçirilmesi, yeni özelleştirme dalgası, kamu çalışanlarının iş güvencesinin ortadan kaldırılması örneklerindeki işçi düşmanı uygulamaların durdurulması gibi somut kampanyalar düzenleyerek kendisini işçi sınıfının, ezilen halkların ve toplulukların düzen dışı seçeneği olarak inşa etmelidir.

2 Eylül 2016,

İşçi Demokrasisi Partisi.

Takke düştü kel göründü: Kısa bir Rio raporu

0

2016 Rio Olimpiyatları rüzgâr gibi geçti. Ve Türkiye yine başarısız oldu. Türkiye’nin olimpiyatta başarılı olma ihtimalinin, Cuma akşamı Boğaziçi Köprüsü’nde trafikte kalma olasılığından daha düşük olduğunu bilenler için bu başarısızlık sürpriz olmadı.

Ama en azından bugüne kadar TRT, olimpiyatların coşkusunu ve ruhunu yansıtmayı başarabiliyordu. Ancak yayın haklarının sahibi olan sermaye kuruluşunun yüksek kar etme isteğine, TRT’nin acınacak durumu eklenince; Rio Olimpiyatlarını sağlıklı bir şekilde televizyondan seyretmek bile mümkün olmadı. Zaten “bu mektepler olmasa, maarifi ne güzel idare ederdik” zihniyetinin kurduğu bu düzenin Türkiye’yi bir olimpiyat ülkesi yapamayacağını biliyoruz.

Çünkü bilime ve emeğe dayanan uzun vadeli projelerle“ Tutya Yılmaz”, “Çağla Büyükakçay” ve “Viktoriya Zeynep Güneş” gibi genç sporcuların sayısını çoğaltmak yerine; her zamanki gibi Saray,  RİO’da kazanılacak madalyalar üzerinden siyasi rant elde etmeyi hedeflemiştir.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Takke düştü, kel göründü.

Bu esnada ise olimpiyatlara, Micheal Phelps ve Usain Bolt gibi iki efsane sporcu bir kez daha damga vurdu.

Havuzun asi çocuğu Micheal Phelps, Rio’da elde ettiği 5 altın, 1 gümüş madalya ile beraber toplam 28 madalyayla olimpiyat tarihinin en çok madalya kazanan sporcusu unvanını elde etti.

Rüzgârın oğlu Bolt da 100m, 200m ve 4×100 yarışlarını kazanarak üst üste üç olimpiyatta katıldığı tüm finallerde altın madalya alan ilk atlet oldu.

Rio bu iki efsanenin eşsiz performanslarıyla hafızalarımıza kazınırken; Kanadalı genç yüzücü Penny  Oleksiak’ın havuzların yeni kraliçesi olup olamayacağını,  Amerikalı Simone Biles’ın Nadia Comăneci efsanesine son verip veremeyeceğini ve benzeri soruların cevaplarını bulabilmek için 2020 Tokyo oyunlarını sabırsızlıkla bekleyeceğiz.

Ancak asıl meselenin kapitalizmin olimpiyatları, ödülü çokuluslu sponsor şirketlerin bol sıfırlı çekleri olan, sadece madalyaya ve de rekora odaklı vahşi rekabetten ibaret bir metaya dönüştürmesi olduğunu,  Rio Olimpiyatları bir kez daha göstermiştir.

Oysa bizim olimpiyatları sevmemizi sağlayan, 1936 Belin Olimpiyatlarında Hitler’e stadyumu terk ettiren efsane siyahi atlet Jesse Owens’ın duruşundaki ve de 1968 Meksika Oyunlarında  Tommie Smith ve John Carlos’un kalkan sol yumruklarındaki Asi ve Devrimci ruhtur.

Elbette o “RUH” bir gün geri dönecektir.

Cerablus operasyonu: Emperyalizm, Türkiye, IŞİD ve Kürtler

0

TSK IŞİD’nin kontrolündeki Cerablus’a yönelik olarak koalisyon ülkelerinin hava desteği, ÖSO ve Türkiye destekli Türkmen tugaylarının eşliğinde bir operasyon başlattı. TSK’dan 450 personel operasyona aktif olarak katılırken bu sayının 15 bine yükseltilebileceği ifade ediliyor.

Başbakan Yıldırım operasyonun sebebini “DAEŞ’in bölgeden çıkartılması, ondan doğan boşluğu da PYD-YPG doldurmaması için operasyon yaptık.” diyerek açıklıyor. Şurası açık ki, Türkiye operasyonu IŞİD’e yönelik değil Cerablus’un PYD’nin eline geçmesini önlemek için yapmış durumda.

Operasyonun uzunca bir süredir hazırlandığı artık malumumuz. Rusya’dan özür, ABD ile güçlenen ilişkiler ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Irak Kürdistanı ve İran’a sürpriz ziyaretlerinin sebebinin operasyon olduğunu öğrenmiş olduk. Türkiye’nin bu konuda dünya ile ilişkisi o denli güçlü ki, son olarak Türk Dışişleri Esad yönetimi ile dahi operasyonun görüşüldüğü bilgisini paylaştı. Bu durumda şurası açıktır ki, Türkiye’nin bölgedeki varlığı emperyalizmin bölgedeki yıkıcı varlığının bir parçası niteliğindedir.

Cerablus operasyonu IŞİD’e karşı bir operasyon değil, doğrudan Türkiye’nin azalan inisyatifini artırmak ve Erdoğan’ın dünyadaki meşruiyetini yeniden tesis için yapılmıştır. Uzunca bir süredir hazırlanmakta olduğu artık bilinen Cerablus operasyonu eğer gerçekten IŞİD ile topyekün bir savaş anlamına gelseydi bu hazırlık sürecinde IŞİD’e yönelik tatmin edici operasyonlar gerçekleştirilir ve Ankara garı katliamında elde edilen istihbaratlar uyarınca Antep saldırısının önüne geçilirdi.

Cerablus operasyonu Türkiye işçi sınıfı ve hatta Türkiye’de yaşayan herhangi birinin daha iyi bir güne uyanmasını sağlamayacaktır. Türkiye’de her şehirde var olduğu söylenen IŞİD hücrelerinin aktif varlığı operasyonla bir değişikliğe uğramayacaktır.

Cerablus operasyonu Suriye halkının da çıkarına değildir. IŞİD’i bitirmek bir yana, bölgede emperyalizmin ve Esad rejiminin yıkıcı varlığını güçlendirmektedir.

Operasyon PYD’ye yönelik bir hamle üstünlüğü sağlama ve Türkiye’nin Arap dünyası ile ilişkisinin bir Kürt koridoru ile kapanmasına karşı olarak, esasında tamamen iç politikasının emperyalizmin Suriye politikası ile uyumlu hale getirilmiş bir yansımasıdır.

PYD’nin içine düştüğü zor durum ise bölgede sürdürdüğü ilkesiz politikasının bir sonucudur. Bugüne değin Rusya ya da ABD’nin bölgeye olan operasyonlarına hiç ses çıkarmayan PYD, Rus-Amerikan destekli Türk operasyonu karşısında da geçmiş çıkarcılığının bedelini ödemektedir.

Doğrudan IŞİD’i hedef almayan ve emperyalizmin tank ve kara gücü niteliğinde gerçekleşen Cerablus operasyonu derhal son bulmalıdır. Türkiye’de ciddi bir tehdit oluşturan IŞİD’e karşı gerçek önlemler alınmalı ve IŞİD bahanesiyle Türkiye ve Suriye Kürtlerini hedef alan imhacı politika ve operasyonlar derhal sonlanmalıdır.

Karanlığın perdesini yırtmak için… İDP bir yaşında!

0

 “İşçi Cephesi 35 yılın ardından bugün derin ve sarsılmaz bir inançla bağlı olduğu işçi sınıfından yana mücadelesini İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak sürdürme kararını vermiş bulunuyor. İDP, İşçi Cephesi’nin 35 yıl boyunca sağladığı tüm teorik-pratik birikimi sahiplenecek ve daha da ileri götürülmesini üstlenecek. İşçi Cephesi gibi İDP de derin ve sarsılmaz bir inançla işçi sınıfına bağlı olacak! İşçi Demokrasisi Partisi rüzgâr hangi yönden eserse essin sadece gerçeğin devrimci olduğunu unutmayacak. Yönünü tayin ederken kolayı değil gerçeği izleyecek. Akıntıya karşı gitmekten geri durmayacak. Kestirme yollardan, saman alevi başarılardan, yalancı baharlardan, kendinden menkul işlerden uzak duracak. Bölmekten değil birleştirmekten, ayrılıktan değil birlikten, sorundan değil çözümden, reformizmden değil devrimden yana olacak.”

Bu sözlerle çıktık yola… Gözlerde ışıltıyla…  Çocuksu bir sevinçle… “Kırıntıları değil, dünyayı istiyoruz” diye haykırarak…

Ve bir yılı geride bıraktık.  Mücadelelerle, zorluklarla dolu bir yılı… Metal fırtınasını gördük. Takıldık fırtınanın peşine, aktık fabrikalara… Grevler yasaklandığında, sınıf kardeşlerimizin yanında olduk, bir sonraki fırtınaya hazırlık için. Arı kovanlarında hummalı bir çalışmaya devam ettik.

Gencecik yoldaşlarımızın parçalanmış vücutlarına tanıklık ettik. Patlayan bombalara isyan ettik. “Bıçak kemikte” dedik… Sıktık yumruklarımızı… “Yeter! Yeter! Yeter!” diye haykırdık öfkemizi…

Yasaklanan grevleri, tutuklanan aydın, gazeteci ve akademisyenleri gördük…

Darbe gördük… Darbeye “ama” demeden “hayır!” dedik. Darbeye karşı sokağa dedik. Ama OHAL’e de, işçi düşmanı KHK’lara ve torba yasalara da “Hayır” dedik.

Ne sarayın baskılarına uyduk, ne de kötülerin iyisini seçtik…

Kuyrukçu olmadık ama birlikte yürümek için her zaman gerekli esnekliği gösterdik. Reklamcılıktan ise hepten uzak durduk.

Bildiğimiz yoldan gittik. Yolumuz kimi zaman Halep barikatlarına çıkardı bizi, kimi zaman Tunus’un topraksız köylülerine. Arjantin’de tren garında selam verdik demiryolcu yoldaşlara…

Sabah daha kimseler işe gitmeden döküldü kimi yoldaşlarımız yollara… Gazetemizi dağıttık atölye önlerinde… Haykırdılar Çağlayan’da, “Buradayız, varız, birlikte güçlüyüz”. Akşam işten çıktı diğerleri ellerinde ozalitler : “kiralık işçiliğe hayır!”… Gazeteler ellerinde haykırdılar “işçi demokrasisi mümkün”… Sesleri yayılmasa da tüm ülkeye Alibeyköy’de, Gazi’de ses verdiler, omuz verdiler işçi kardeşlerinin kavgasına…

Kimi zaman sendikalarda, kimi zaman derneklerde, kimi zaman okullardaydık. Sesimize ses katmak için çalışmaya devam ettik.

Yeter mi? Hayır !

Daha çok yolumuz var. İşçi sınıfı örgütsüz, yalnız, rotasız… Partiye ihtiyacı var. İşçi sınıfının daha fazla birliğe ihtiyacı var.

Kendimizi kandırmayacağız “iyiyiz” diyerek. Dedik ya: “Kırıntıları değil, dünyayı istiyoruz!”

“Keşke zamanında…”

0

Türkiye’nin Suriye siyasetinin bir dönüm noktasına geldiğine dair işaret ve açıklamalar giderek artıyor. Kısa bir süre önce Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un özeleştiri ve pişmanlık tonu yüksek bir açıklamasını dinledik. Kurtulmuş, Türkiye’nin başına gelen pek çok şeyin Suriye politikasının sonucu olduğunu belirterek “Başkaları da öyle, ama biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık… Keşke zamanında geçerli bir barış perspektifi geliştirebilseydik… Yakında inşallah dışarıdan zorlamayla değil, Suriye halkının kabul edebileceği bir çözüm bulunacaktır…” diyor. Bir iki gün sonra Başbakan da konuşuyor; “Esad ile geçiş için oturulur, konuşulur, yani suhulet içinde geçiş sağlanabilir…” diyor. Bu açıklamaların Saray’ın bilgisi ve onayı dışında yapılması mümkün olmadığına göre, Davutoğlu döneminin, elbette yine RTE’nin bilgi, destek ve emirleri doğrultusundaki, ancak suçu muhtemelen FETÖ’ye atılacak olan Suriye politikasının değişmekte olduğu anlaşılmaktadır.

Yurtta iflas cihanda iflas…

Dış politika açıkça iflas etmiştir. “Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu”  gerçeğinden yola çıkarak iç politikanın da iflas ettiğini söyleyebiliriz. Zaten bir iktidarın hem de “ustalık” çağında, memleketteki her şeyi kontrol altına aldığını zannettiği bir zamanda maruz kaldığı bir askeri darbe girişiminin başka bir anlamı olamaz. Büyük burjuvazi endişelidir. Geçmişte üzerine destanlar yazılan dış destek artık yoktur. Bu elbette emperyalist sistem içinde, üstelik de NATO üyesi bir ülke için her şeyin sonu değildir; nihayetinde bir çare bulunur! Ancak kendini giderek tehlikeli bir boşlukta hissetmeye başlayan Saray’daki Adamın bir taraftan İsrail’le yeniden bağlantı kurup Batı’yı rahatlatırken, öte yandan Rusya, İran vb. ile giriştiği barışma, anlaşma, hatta bir nevi ittifak çabaları emperyalizm nezdinde kuşkulara yol açmaktadır. RTE de Batı tarafından şu veya bu biçimde tasfiye edilmek istendiğine ve darbe teşebbüsünün bu planın bir parçası olduğuna inanmaktadır…

Kar yağan hayaller…

Suriye politikasındaki değişiklik bu süreçlerle ilişkilidir. Başlangıçta Türkiye’yi müdahaleye teşvik eden ABD’nin hem Irak tecrübesi, hem de Suriye’deki gerçek durumu ve muhtemel sonuçlarını kavrayıp bir politika değişikliğine gitmesi Türkiye’nin neo-Osmanlıcı politik hattını büyük ölçüde açığa düşürdü. Türkiye, Suudiler ve Katar gibi bölge gericiliğinin önde gidenleriyle birlikte kendi öncelikleri doğrultusunda daha “bağımsız” davranmaya başladı. Ancak Mısır’daki İhvan hükümetinin bir askeri darbeyle alaşağı edilmesi ve aynı siyasi çizginin diğer Arap ülkelerindeki başarısızlıkları, iktidarın “Türkiye önderliğindeki İhvan zinciri” hayallerine kar yağdırdı! Üstelik Mısır’daki askeri darbe Türkiye’nin emperyalist müttefiklerinin “demokratik” tepkisine de yol açmadı. Darbenin en büyük destekçisi ve Sisi rejiminin finansörü, Türkiye’nin Suriye’deki baş müttefiki Suudi Arabistan’dır! Bir “güvenli bölge” kurma talebinin, bunun işleri daha da vahim hale getireceğini düşünen ABD tarafından kabul edilmemesi, Türkiye’nin inisiyatif kaybını hızlandırdı. Bu arada IŞİD’le ilişkiler konusunda Batı tarafından giderek sıkıştırılan Türkiye, ikircikli, daha doğrusu “riyakâr” tutumuyla emperyalist sistem içindeki geleneksel konumu açısından “güvenilmez” bir müttefik durumuna düştü. Ancak dönüm noktası, savaşa rejim lehinde müdahale ederek gidişatı büyük ölçüde değiştiren Rusya ile ilişkilerin kopması oldu. Saray rejimi, amacı çok büyük ihtimalle Rusya ile NATO’yu karşı karşıya getirip ABD’yi karar vermeye zorlamak olan “uçak düşürme” olayı sonrasında müdahale imkânlarını büyük ölçüde kaybederek Suriye denkleminin dışında kaldı. Bu durumda Türkiye’nin Suriye politikası, imkân ve araçları açısından, desteklediği selefi-cihatçı örgütlerin yanı sıra doğrudan kendisi tarafından örgütlenip finanse edilen ve çok sayıda faşistin de yer aldığı (Bazı TSK unsurlarından da söz ediliyor.) Türkmen tugaylarıyla sınırlandı.

Kürt anasını görmesin de..!

Ancak atlanmaması gereken çok önemli ve kritik bir husus daha var. İşin bu yönü belli ki belirleyici olacak. Kurtulmuş’un “Başımıza ne geldiyse Suriye’den geldi!” sözü öyle boşlukta edilmiş değil. Yukarıda vurguladığımız “dış politikanın iç politikanın devamı olduğu” prensibi aynı biçimde dış politikanın dönüp iç politikanın suratında patlayacağı kuralını da içerir. Hele ki milli, dini, etnik, mezhebi vb. sınır tanımaz fay hatları ile parçalanmış, dünyanın en kritik bölgesinde yaşıyorsanız…  Bunların en önemlilerinden biri olan ve dört bölge ülkesini sarmış Kürt milli meselesinin Suriye içsavaşının da etkisiyle geldiği nokta Türk devleti açısından bir kâbusa dönüşmüş durumda. “Çözüm süreci” döneminde bile “Kobani’yi düşürmenin tarifsiz hazzını” yaşamaya çalışan, ancak başaramayan “yeni Türkiye”, 7 Haziran sonrası, başkanlık rejimi hedefiyle Saray tarafından başlatılan savaşın da etkisiyle eski Türkiye’nin bütün reflekslerini göstermeye başlamıştır. Bilinir; bölgenin malûm devletleri, kendi aralarında hangi sorun ve rekabetleri yaşarlarsa yaşasınlar, mesele Kürtler oldu mu, bazı istisnai durumlar dışında ayrıyı gayrıyı bırakırlar! Kürt meselesi nasıl içeride her türden gericiliği bir araya getiren  “milli” bir çekim gücüyse bölgede de aynı işlevi gören uluslararası çekim gücüdür. Saray rejimi, söz konusu Kürtlerse, Esat’la görüşmek dahil, her kılığa girmeye, “Suriye’nin bölünmez bütünlüğü” uğruna her fedakârlığı yapmaya hazırdır! Hele ki, Esad’ın Haseke’de Kürtleri bombalayarak alenen göz kırptığı bir zamanda! İran ise bu meselede zaten eski “kader ortağı”dır. Neticede, darağacında bile olsak son arzumuz “Kürdün anasını görmemesidir!”

Oysa…

Oysa Kurtulmuş’un dediği gibi “geçerli bir politikamız olsaydı, bir barış perpektifi geliştirebilseydik” bunların hiçbir olmayacaktı. Ama oldu, “Esat birkaç haftaya gider” hesabıyla hem hayal dünyalarını hem de çaplarını ortaya koydular. Hâlbuki bizimkiler,  Suriye’nin neoliberal kalkınmasında, iktidardaki hırsız ve zorbalara bu işlerin usulünü ve uluslararası planda kabul edilebilir yollarını gösterip pazar büyütürken, onlar da hem uluslararası sermayeyle bütünleşecek, hem de Kürtlere göz açtırmayacaktı. Üstelik RTE’nin o zamanki  “prestiji” düşünüldüğünde özgürlük, eşitlik, adalet ve insanca bir hayat için başkaldıran kitleleri böyle şeylerden vazgeçirmenin maliyeti, tabii, aldatılmaları ölçüsünde, çok daha düşük olabilecekti! Kim bilir, belki de bu yaz Esad’lar, Erdoğan’ların davetlisi olarak Bodrum’da birlikte tatil yapıyor olacaklardı…

Neyse artık çözüm yakın! Numan Bey,  Suriye halkına çok şey vaat ediyor, aynı bizlere olduğu gibi! İnansak mı acaba? Ancak işe dahil olanlara bakıldığında o çözümün nasıl bir şey olacağını merak etmemek mümkün değil. Eminiz, en iyi ihtimalle, Suriyeli emekçilerin hayatta kalmalarına izin verilerek karşılığında bütün temel taleplerinden vazgeçmeleri istenecek. Elbette yenilen bütün devrimlerin ödenmesi gereken bir bedeli vardır; en başta da emekçiler tarafından… Ama yine de rejimi devirmek, İslamcıları, emperyalizmi, dışarıdan musallat olanları def etmek vardı, ama olmadı. İşçi sınıfının önderlik krizi insanlığın krizi olmaya devam ediyor.

Keşke zamanında…

Darbe girişiminden Gaziantep katliamına: Artık yeter!

0

Dün akşam yeni bir canlı bomba saldırısıyla sarsıldı Türkiye. Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde bir düğün esnasında gerçekleşen korkunç saldırı sonucu şu ana kadar açıklanan veriler uyarınca en az 50 kişi öldü, 94 kişi yaralandı.

IŞİD tarafından gerçekleştirilen bu saldırıyı lanetliyoruz. Katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarına sabır ve yaralılara şifa diliyoruz.

Erdoğan ve AKP hükümetinin politikaları sonucu Türkiye bir terör cehennemi haline gelmiştir. 5 Haziran 2015 tarihinden 20 Ağustos 2016 tarihine kadar gerçekleşen 16 bombalı saldırı sonucunda 300 ü aşkın kişi hayatını kaybetmiş 1600 ü aşkın kişi ise yaralanmıştır! Gaziantep saldırısından sadece 3 gün önce PKK tarafından gerçekleştirilen Van, Bitlis ve Elazığ saldırılarında ise toplamda 11 kişi hayatını kaybetmiş, 295 kişi de yaralanmıştı.

7 Haziran seçimleriyle başlayan bu sürece, Erdoğan’ın başkanlık tutkusu eklenmiş ve bu doğrultuda Kürt halkına dönük bir savaş başlatılmıştır. Suriye üzerinde yansımasını bulan maceracı dış politika ise radikal İslamcı grupların Türkiye’ye nüfuzunun önünü açmıştır. Son olarak bu tabloya, Türkiye’de rejim krizinin derinleşmesinin bir kanıtı olarak askeri darbe dinamiklerinin işlemesi eklenmiştir. Geldiğimiz noktanın ana sorumlusu Erdoğan ve saray rejimidir!

Açıkça ortadadır ki Türkiye yönetilememektedir. On dört yıldır iktidarda olan bir parti ve bir lider ise yaşanan hiçbir olayın sorumluluğunu almamaktadır. IŞİD’çiler, FETÖ’cüler diyerek sorumluluğu sürekli başkalarının üzerine atmakta, kendisini mağduriyetten yeniden var etmeye çalışmaktadır. Sanki FETÖ ile de IŞİD ile de kendisinin hiçbir ilişkisi yokmuş gibi! Ancak bu sürecin asıl mağdurları emekçiler, kadınlar, gençler, Kürtler ve tüm ezilenlerdir. Hayatı var edenler bunun bedelini yine hayatlarıyla ödemektedir!

Artık yeter! Bu sürecin tüm sorumlularının istifasını istiyoruz! Çünkü sizin politikalarınızın bir sonucu olan terör saldırıları ya da darbe girişimleri sonucunda ölmek istemiyoruz!

Trans Hande Kader’in ardından: Bize bir yasa lazım

0

Hande Kader cinayeti

6 Ağustosta kaybolan 23 yaşındaki Hande Kader’in cesedi bir hafta sonra Zekeriyaköy’de bulundu, Hande’nin önce dayak yediği, tecavüze uğradığı ve daha sonrada hayatta iken yakılarak öldürüldüğü tespit edildi. Ana akım medyanın “daha önemli işleri” olacak ki olayı Hande Kader’in arkadaşlarının ve LGBTT örgütlerinin tepkileri sayesinde öğrendik.

Cinayetin 76. senesi: Troçki, İngiliz basını, Lindsey grevi ve Brexit

0

Katledilişinin 76. yıldönümünde Bolşevik önder ve teorisyen Lev Troçki yine saldırıların ve iftiraların hedefinde. Neredeyse bir asır önce öldürülen bir devrimcinin mirası üzerine yaşanan bu tartışmalar gökten düşmedi. İngiltere özelinde konuşacak olursak, Troçki’nin enternasyonalist programının hedefte oluşunun son derece patlamalı bir karaktere sahip bir takım nesnel (ekonomik kriz, yoksulluk ve seferberlikler) ve öznel (İşçi Partisi içi mücadeleler, Troçkist olmayan solun politik bir tükenişle karşı karşıya oluşu) şartları var. Sınıfsız solun iflası söz konusu oldukça, sınıfçı sol gündeme geliyor. 21. yüzyılı toplu bir yok oluşa götürenlerin ortodoks Marksizmin kazandığı mevzilere dönük duydukları kaygı, liberal reçetelerin yol açtığı buhranın boyutlarını ifşa ediyor.

Utanmaya davet…

0

En azından biraz olsun deneyin utanmayı. Hele ki barbarlığın bu kadar görünür olduğu bir dönemde, daha da önemli hale gelmişken utanmak. Fotoğraftaki çocuk, 5 yaşındaki Ümran Dakneş’tir. Halep’te gerçekleşen Rus bombardımanının ardından enkazdan sağ çıkarılmıştır. Şanslıdır, çünkü hayatta kalmıştır, birçok arkadaşı kalamamışken. Tabii yüzümüz kaldıysa bunu şans olarak tarif etmeye…

Şanssızdır çünkü hayatta kalmasıyla sizlerin yalan yanlış haberlerinize malzeme olmuştur. Evet, kendisine demokrat, solcu diyenler Ümran’ın Rus bombardımanı sonucu meydana gelen enkazdan değil de radikal İslamcıların bombaları sonucu ortaya çıkan bir enkazdan kurtarıldığını haber yapmaktadırlar.

Evet, Suriye’de radikal İslamcılar peyda olmuştur, güç kazanmıştır, katliam da yapmıştır. Ama Rus bombardımanlarını hiç olmamış gibi göstermeye kalkmak ya da daha kötüsü “iyiye işaret” olarak göstermeye kalkmak… Orada bir durmayı gerektirir! Hele iki tarafın da aynı insanları katlettiği düşünülürse!

Gerçeklik öyle sandığınız gibi boşlukta yüzüp de bir anda ortaya çıkmaz. Arka planı vardır, eğer anlamak istiyorsanız tabii… Üstelik ortada bir de bir halk ayaklanması, bu ayaklanmayı şiddet yoluyla “kontrol altına” almaya, ezmeye, yok etmeye çalışan birden çok bileşen varsa ve biz de kendimize devrimci, Marksist diyorsak oturup meselenin tarihsel, ekonomik, politik, uluslararası arka planlarına en azından bir göz atmak gerekir. Aman sınıfsal arka planı atlamayın, sonra malum analiz yapmaktan çok yapboz yapmaya dönüyor iş.

Bunlar zor geliyorsa da oturun Suriyeli bir sosyalist ile konuşun bari. Ama öyle 1984 yılından bu yana Esad rejimiyle işbirliği yapıp sistemin ayrılmaz parçası haline gelmiş, buranın Doğu Perinçek’i kıvamında “sosyalist” demiyorum. Baya sistem karşıtı, devrimci, antikapitalist olmadan antiemperyalist olunmayacağının bilincinde olan sosyalist, kastım. Hem Suriyeli olup, hem sosyalist, hem rejim karşıtı, hem radikal İslamcı gruplara hem de emperyalist müdahalelere karşı olanlar var. Şaşırmayın, size rağmen hala varlar.

En azından oturun bir konuşun, halk ayaklanması nasıl başlamış, Esad rejimi nasıl bir rejimmiş bir sorun. Son beş yılda devrimci ayaklanma nasıl evrelerden geçmiş, radikal İslamcı gruplar nasıl ortaya çıkmış, emperyalizmin ve bölge ülkelerin (Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar) rolü ne olmuş, halk ayaklanmasına karşı herkes bir elden saldırırken dünya sosyalistleri ne yapmış ya da yapmamış, anlamaya çalışın, en azından biraz olsun dinleyin.

Sonra oturup biraz düşünün, antikapitalist bir mücadele verilmeden gerçekten antiemperyalist olunabilir mi diye. Erdoğan’ın, Esad’ın ve Putin’in kullandığı “antiemperyalist” söylemlere bakın, aralarında bir fark var mı görün.

Erdoğan’ın ve Esad’ın Kürt halkına karşı uyguladığı baskı, imha, yok sayma politikalarındaki benzerliklere biraz bakın. En azından bir deneyin, Suriye’yi Suriye Haber Ajansı (SANA) dışında bir kaynaktan anlamayı. Sonra gün gelir anlatamazsınız, Türkiye’de bir halk ayaklanması çıktığında bunu TRT’den takip eden komşu ülke sosyalistine! Hatırlayın Gezi seferberliğinde TRT’nin yaptığı haberleri, kullandığı söylemi!

Hiç değilse halk ayaklanmalarına olan saygınızı kaybetmeyin, biraz olsun sınıf perspektifinden bakın! Gün gelir lazım olur, Erdoğan’a, radikal İslamcılara ve emperyalizme karşı! Oturun, Ümran’ın gözlerine bakın, önce biraz utanın. Sonra bir sorgulayın kendinizi, daha da geç olmadan!

Özgür Gündem’e geçici kapatma kararı!

0

Bugüne değin defalarca kez kapatılan, bombalanan, 486 sayısı hakkında dava açılan, gazete çalışanları toplam 147 yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve 89 çalışanı öldürülen Özgür Gündem Gazetesi İstanbul 8. Sulh Ceza Amirliği’nin kararı ile bir kez daha geçici olarak kapatıldı.

Gazetenin kapatılmasının yanı sıra, eski genel yayın yönetmeni Eren Keskin ile gazete yazarlarından Aslı Erdoğan, Filiz Koçali ve Ragıp Zarakolu’nun evlerine baskınlar düzenlendi. Gazete çalışanları tutuklandı.

Özgür Gündem’e OHAL’e dayanarak yapılan bu saldırı aslında hükümetin Kürt sorununu nasıl çözmek istediğini gözler önüne seriyor. Darbe ile hiçbir ilişkisi olmayan Özgür Gündem’in kapatılması ve çalışanlarına yönelik vahşi polis operasyonları, Hakkâri ve Şırnak’ın şehir merkezi olmaktan çıkarılması, HDP’li belediyelere kayyum atanmasının tartışılması gibi gündemlerle iç içedir.

Darbenin ardından devlet bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Bu sürecin yöneticisi konumunda olan Erdoğan’ın önünde halen taleplerinin karşılanmasını bekleyen bir Kürt halkı var. Ancak sarayın inşa etmek istediği yeni düzende kendi taleplerini savunan Kürt halkına yer yok! Özgür Gündem baskını işte bunun açık bir ifadesidir.

Darbenin ardından her cephede savaşamayacak durumda olan Saray, Özgür Gündem’e yönelik bu suçu işlerken yalnız değildi. Araları hiç iyi olmamasına rağmen sarayı ziyaret eden Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun ziyaret değerlendirmesinde kullandığı sözlere bakalım: “Dikkat edin, FETÖ 40 yıllık projeyse, PKK da 35 yıllık projedir. Bunların yaşamı çok yerde çakışmaktadır. PKK ve FETÖ’nün destek aldıkları yerler de aynıdır.” Darbenin ardından bir FETÖ-PKK paketi kurabilecek cürete Erdoğan bile sahip olamamıştı.

Fırsattan istifade edip Kürt halkının her türden demokratik talebi kriminalize edilmeye çalışılıyor. Bu kez bu işi saray tek başına değil, “ulusalcılardan” aldığı destek ile sürdürüyor. “Ulusalcıların” samimiyetsizliği o denli açık ve suça ortak olma iştahları o denli kabarık ki Türkiye’de terörden bahsederken artık IŞİD’den bahsetmek akıllarına bile gelmiyor.

Bu süreç içerisinde PKK’nin yeniden eyleme geçmesi ve yalnızca yoksul erlerin değil çoğunluğu Kürt, yoksul emekçi halktan insanların da ölümüne sebep olması ise kabul edilemez. Doğrudan Öcalan ve HDP tarafından da pek çok kez eleştirilen PKK’nin bu yöntem ve araçlarıyla Kürt sorununun çözülmediği ve çözülmeyeceği ortada. PKK’nin son eylemleri Kürt halkına hiçbir fayda sağlamazken yalnızca Kürt halkına yönelik baskıların artmasına sebep oluyor. Bu yüzden PKK’nin işçi emekçilere ve Kürt halkına büyük zarar veren yıkıcı eylemlerinden derhal vazgeçmesi, bu eylemlerini geri dönüşsüzce sonlandırması gerekmektedir.

Saray HDP’yi de saf dışı bırakarak makbul Kürtlerle, hangi hakkın bahşedileceğini yine sadece kendisinin karar vereceği bir çözüm sürecinin hayalini kuruyor. Bu hayale ortak olanlar da hukuksuz ve insafsızca işlenen suçların sorumluluğunu taşıyor. Tüm bunlara rağmen baskılar ne özgür basın taraftarlarını ne de Kürt halkını susturamıyor. Gazetenin kapatılmasının ardından Özgür Gündem için yüzlerce kurumsal dayanışma mesajı yayımlandı ve kapatma kararını kınayan eylemler gerçekleşti.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Özgür Gündem’in yanındayız! Sarayın ve suç ortaklarının baskı dolu yöntemlerine karşılık da Kürt halkının tüm demokratik haklarının yanında olmayı sürdüreceğiz!

 

Türkiye: Rejim nereye gidiyor?

0

Türkiye’deki başarısız askeri darbe girişiminden bir ay sonra Başbakan Binali Yıldırım kamudan 76 bin 597 kişinin açığa alındığını, 4 bin 897 kişinin de memuriyetten çıkarıldığını açıklamıştı. Son olarak çıkartılan iki KHK ile birlikte Emniyet, TSK ve kamudan 2 bin 692 kişinin daha ihraç edildiği isim listesi ile birlikte açıklandı. Toplamda 20 bin 355 kişi tutuklandı, 40 bin 29 kişi gözaltında alındı.

Türkiye’nin darbeler ve baskılarla dolu tarihinde dahi eşine rastlanmayan bu durum Türkiye’de bir yandan rejimin yeniden inşasını gerekli kılarken öte yandan da Erdoğan’ın önüne sayısız pratik engeller çıkarmakta. Bir hapishaneler cenneti olan Türkiye’de bugün yayımlanan OHAL kararnamesi ile 38 bin eski mahkûma yenilere yer açmak için şartlı tahliye verilmek zorunda kalındı. Hemen ardından bu sayı da yetersiz görülerek 93 bine yükseltildi. Darbeye en güçlü katılımı sağlayan Hava Kuvvetleri’ne yapılan operasyonlar sonucunda orduda ciddi bir pilot açığı oluştu. Darbenin ardından Erdoğan arzu ettiği rejimi inşa edebilmek için ciddi kısıtlılıklar ile karşı karşıya kalırken devletin günlük işleyişi dahi çoğu kez tıkanır hale geldi.

OHAL ve KHK rejimi

Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılması sorunu yeni bir şey değil. Özal’dan beri emperyalizmle daha uyumlu olmak ve neoliberal politikaları daha hızlı hayata geçirmek için bu konu hep gündemdeydi. AKP de sahneye çıktığı günden beri bu role soyunmuştu. Görünürde, köklü yeniden yapılandırma için darbenin büyük fırsat yarattığı düşünülse de, ciddi bir planın aksine 15 Temmuz’un hemen ardından yapılan operasyonlardaki telaş halinin halen giderilemediğini söyleyebiliriz.

İlk ilan edilen kararnamede kısıtlanan kuvvet komutanlıkları yetkilerinin ilan edilen dördüncü ve beşinci kararnamede komutanlıklara iade edilmesi ve kapatılan okullardaki öğrencilerin durumunun defalarca değişmesi dahi kafa karışıklığını gözler önüne seriyor. Erdoğan’ın sınırlılığı neyi nasıl yapacağına ilişkin basit bir kafa karışıklığının oldukça ötesinde… Öncelikli olarak bugüne değin doğrudan bir çatışmaya girişmemiş olsa da özellikle son yıllarda emperyalizm ile uyum içerisinde çalışamamış olması ve Erdoğan’ın şahsının doğrudan emperyalizm tarafından destek almıyor oluşu onun birinci kısıtlılığını gösteriyor.

İkinci olarak, bir darbe teşebbüsünü durdurmasına rağmen Geziciler diye zikredilen Erdoğan karşıtlarının desteği kazanılmış durumda değil. İşçi sınıfına yönelik ise, kriz koşullarında bir taviz verilemiyor, saldırılar yoğunlaşıyor. Burjuvazi için Erdoğan’ın varlığı her ne kadar işçi sınıfına yönelik saldırıların artacağının garantörü olsa da krizin etkilerine karşı kalıcı bir çözüm bulmaktan uzak oluşu ve büyük sermaye gruplarına yönelik operasyonların yumuşamaması da endişe konusu olmayı sürdürüyor.

Evet, emperyalizm de Türkiye burjuvazisi de nicedir Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılmasını arzu ediyor. Ancak şu an için Erdoğan’ın elinden yalnızca, ülkenin günlük hayatını KHK’ler çıkartarak sürdürmek geliyor. Erdoğan belki de en güçsüz ve yalnız günlerini yaşıyor.

Milli Mutabakat var mı?

Erdoğan’ın güçsüzlüğü O’nu yeni müttefikler aramaya itiyor. Özellikle başarısız darbeden sonra tüm cephelerde birden savaşmamak için CHP ve MHP’ye yönelik ciddi bir yumuşama göstermek durumunda kaldı. Alışkın olmadığımız bu tavırlar da Türkiye’de AKP’nin MHP ve CHP ile birlikte bir milli mutabakata ilerlediği yorumlarına sebep oldu.

Görünürde HDP’yi dışlamak ve yeniden yapılandırmayı işçi sınıfı ve Kürt düşmanlığı üzerine kurmak için uygun bir zeminin yakalandığı düşünülse de, gelişmeler ortada böyle bir mutabakatın var olduğunu doğrulayacak somut bir veriyi sunmuyor.

Darbeyi başından itibaren desteklemeyen Türkiye burjuvazisinin arzusu elbette ki meclis içi bir uzlaşı olurdu. Hatta Kılıçdaroğlu’nun darbe sonrasında aktif oluşunun bir sebebinin bu olduğu diğer sebebin de Erdoğan’ı saraya hapsetme arzusundaki emperyalizm olduğunu düşünebiliriz. Ancak Kılıçdaroğlu bu sürece öylesine strateji yoksunu şekilde dâhil oldu ki yaptığı her hareket yine Erdoğan’ın hanesine yazıldı.

Ortada gerçek bir mutabakat olmadığını görebilmenin bir diğer yolu da anayasa görüşmeleri oldu. Anayasa görüşmelerinden mutabakatı anlatan bir eğilim çıkamazken anayasanın nereye evrileceği sorusu da önümüzdeki günlerin siyasi iklimine havale edilmiş durumda.

Şu an için rejimin yeniden inşası görevi, Özal’dan beri sürdürülen mantığa rağmen, Erdoğan’ın yalnızlığına ve AKP’nin tamamen çatlamış ve vasfını yitirmiş kadrolarının eline kalmış gibi duruyor. Ancak tüm bu süreci yönetecek kabiliyetten umarsızca yoksun oldukları da görünüyor. Tüm bu kısıtlılıklar Erdoğan ve çevresini her geçen gün daha da hırçınlaşmaya itme dinamiği taşıyor.

Hırçınlığın en ciddi boyut ise ekonomik alanda… Belediye bütçelerine katkı için çıkan yeni vergiler ve işçilerin, emekçilerin maaşından sırf bankalara para girişi olsun diye BES’in teşvik edilmesinin dışında, 13 Ağustos günü meclis TBMM Plan Bütçe Komisyonunda kabul edilen torba yasa ile 100’ü aşkın devlet kurumu ve işletmesinin özelleştirilmesinin önü açılmış oldu. İçerisinde Savunma Sanayii Müsteşarlığı, PTT, TRT, İller Bankası, TÜBİTAK, Milli Piyango, TPAO, DSİ, GAP Başkanlığı, DHMİ, YURTKUR, Karayolları Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimler Akademisi, Türkiye Adalet Akademisi, Spor Genel Müdürlüğü gibi büyük bütçeli kurumların yanı sıra sırf arazi değeri için özelleştirilen ve kar etmesi mümkün olmayan kuruluşlar da var. Bu uygulama sonrasında belediye ve hapishaneler dışında devletin özelleştirebileceği hiçbir ciddi kurum kalmamış olacak. Özelleştirme denizinde gemi karaya tamamen oturmuş olacak.

Emek demokrasi güç birliği ve Kürt halkı

Türkiye’deki rejim krizlerinden güvenilir bir demokrasi ile çıkmak için mücadelenin başının işçi ve emekçiler tarafından çekilmesi gerekiyor. Aksi halde askeri darbe olsun, Erdoğan tarafından inşa edilecek bir rejim olsun ya da bir ulusal uzlaşı olsun fark etmez, hepsinin temelini işçi ve emekçi düşmanlığı oluşturacak. Burjuvazinin parolası net: işçi düşmanı eski rejim çökerse yaşasın daha çok işçi düşmanı olan yeni rejim!

Bu yüzden Emek ve Demokrasi için Güç Birliği gibi başını emek örgütlerinin çektiği hareketler temel mücadele zeminini bize sunabilir. Ancak şu hali ile salt açıklamalar ve eylemlerle sınırlanan bir hareket hak ettiğimiz geleceği bize hazırlayamaz.

Bu birlik içerisinde yer alan ve mecliste dışlanmayı sürdüren HDP’nin burada daha aktif olması ve Kürt halkının haklı taleplerinin çözümü için bu zemine tüm ağırlığını vermesi gerekmektedir. Yeniden bir müzakere talep etmek dünün hatalarını tekrarlamak anlamına gelir. Müzakereler yeniden başlasa dahi, Türk devlet aygıtının ve burjuvazinin ihtiyaçları adına olumlu bir sonuçla neticelenmesi mümkün değil!

En acil demokratik taleplerimizin hayat bulabilmesi için tüm işçi ve emekçilerin içerisinde yer aldığı, öncelikle de buradaki DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin ve dahil olması gereken diğer emek örgütlerinin tüm olanaklarını (gerçekten tüm olanaklarını!) emekçileri seferber etmek için kullandığı adına yakışır bir birliğe ihtiyaç duyuyoruz.