Ana Sayfa Blog Sayfa 77

Dokunulmazlıkların kaldırılması ve “tersine dünya”

0

Dünya tarihinin ironisi her şeyi baş aşağı çeviriyor. Biz, ‘devrimciler’, ‘yıkıcılar’ legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz. Kendi kendilerine verdikleri adla düzen partileri kendi yarattıkları legal koşullar altında yok olup gidiyorlar. Onlar, Odilon Barrot’un ağzından umutsuzlukla bağırıyorlar: legalite bizi öldürüyor; oysa biz, bu legalite içinde, kaslarımızı sağlamlaştırıyor, yanaklarımızı pembeleştiriyor ve sonsuz gençliği soluyoruz. Eğer biz, onları hoşnut etmek için bizi sokak çatışmasına sürüklemelerine izin verecek kadar sağduyudan yoksun değilsek, en sonunda, kendileri için artık o kadar ölümcül bir hale gelen bu legaliteyi gene kendi elleri ile kırmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmayacaktır.

– Friedrich Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları’na Giriş

El Khomri yasasına karşı seferberlik: Zafer mümkün, zafer yakın!

Aşağıda UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Fransa seksiyonu GSI’nin (Enternasyonalist Sosyalist Grup), El Khomri yasası ve ardından patlak veren seferberlikler üzerine yayınladığı deklarasyonu okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Tutuklu akademisyenler; bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi!

0

Yalnızca bir metne imza attığı için soruşturulan akademisyenler, YÖK’ün her yazısını emir telakki edip savcılığa soyunan idareciler, bir rapor metnini okudukları için tutuklanıp cezaevine gönderilenler, tutuklanmasını istediği kişileri görmeden ve avukatlarını hiç dinlemeden tutuklanmalarını buyuran kayıp savcılar, suç isnadını öğrenemeden savunma yapmak zorunda bırakılan ve adliye koridorlarından polis zoruyla kovulan avukatlar, kendi ayağı ile ifadeye gelenleri ‘kaçma şüphesi var’ gerekçesiyle tutuklamaya karar veren hakimler…

Dündar ve Gül davasının anlamı

0

Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Can Dündar ve aynı gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, devlet güvenliğine ilişkin gizli belgeleri askeri casusluk amacıyla temin etmek, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak ve silahlı terör örgütüne yardım etmek suçlamalarıyla 26 Kasım 2016 tarihinde tutuklandılar. Anayasa Mahkemesi’nin tutuklamanın bir hak ihlali olduğu yönündeki kararı üzerine gazeteciler, 26 Şubat’ta Silivri cezaevinden tahliye edildiler. Tahliyenin üzerinden geçen bir ayda yargılama devam etti.

Brezilya: İşçi Partisi’nin krizi neyi gösteriyor?

0

Brezilya’da son birkaç ay içinde yaşananlar bir “siyasal kriz” değilse nedir?

Bir yandan ekonomik krizin giderek yükselen etkileriyle başa çıkmaya çalışan İşçi Partisi (PT) lideri Dilma Roussef şimdi de açığa çıkan yolsuzluk iddialarının yol açtığı siyasal bir kriz ve hoşnutsuzluk dalgasıyla karşı karşıya.

Savaş çıkmazı!

0

7 Haziran seçimlerindeki yenilgisinden sonra AKP hükümeti Kürt illerinde iç savaş politikasını uygulamaya koydu. Bu iç savaş yöntemleri karşısında PKK’nin bazı ilçelerde özyönetim ilan etmesi hükümetin ‘iç savaş’ yöntemlerinin dozunu artırdı. Saray, ordu ile işbirliğine girerek Cizre, Sur, Nusaybin, İdil gibi birçok ilçeyi yerle bir etti; en erken Kasım ayında tahribatını görebildiğimiz üzere, çeşitli Kürt ili ve ilçelerinde evler harabeye çevrildi. Çoğu sivil, kadın çocuk demeden öldürüldü hatta bugün bu bölgeler öyle yaşanamaz duruma geldi ki, buralarda çalışan 1000 kadar özel harekat polisi geçtiğimiz günlerde istifa dilekçesi verdi.

‘Reza’lı zamanlar

0

17 Aralık operasyonlarıyla hayatımıza, hiç de rızamız olmadan girdi Reza Zerrab! Bakmayın siz hükümetin şimdi dediği gibi “alakamız yoktur” açıklamasına; o zaman önünde yatan, kol saati aldıran bakanlar; evinde para sayma makinesi olan bakan çocukları ve ayakkabı kutularında parası olan banka müdürü hep bu zat’a hayran ve şükrandı.

Tecavüzcüler neden korunuyor?

0

ensar-vakfi-erdoganEnsar Vakfı’nın Karaman’da öğrenciler için kiraladığı evlerde bir öğretmenin 9-10 yaşlarındaki 45 öğrenciye tecavüz haberi, ülke çapında yüzlerce çocuğa yönelik cinsel şiddet vakalarında önemli bir dönüm noktası oldu. Bu haber ile ortaya çıkmayan, dillendirilmeyen, sayısı tutulmayan onlarca taciz tecavüz vakası ortaya çıktı ve hükümet, devlet kurumları açıkça tecavüzcünün tarafını seçti.

Saray zora düşerken!

0

Talih tanrıları şu sıralar Erdoğan’ın yüzüne gülmüyor. Son olarak akademisyenlerin tutuksuz da yargılanabileceğini söyleyen başbakanına alışıldık üslubu ile “Neymiş, akademisyenler tutuksuz yargılansınlarmış!” diye başlayan ikinci paparasını hazırladı. Daha önce de; “PKK 2013 Mayıs’ına dönerse her şey konuşulabilir” diyen Davutoğlu’na “Artık üçüncü bir yol kalmamıştır. Daha neyi deneyeceğiz ya?” diyerek çıkışmıştı. Talihsizlik bu ya, iş yalnızca bununla kalmadı. Dündar ve Gül davasından mütevellit gerginliklerin yaşandığı Anayasa Mahkemesi’ne birdenbire cumhurbaşkanına hakaret suçunun iptali için Mustafa Bağarkası adlı bir hakim başvuruda bulundu.

İki ateş arasında: Mülteci kıyımı

0

Avrupa Birliği ülkelerine iltica etmek isteyen Suriyeli, Iraklı, Afgan ve Kürt mültecilerin Türkiye’ye iadesi başladı. Yüzlerce ölü vererek Yunanistan kıyılarına ulaşmayı başaranları şimdi korkunç bir kader bekliyor: Bir kısmı Türkiye’deki kamplarda ve kentlerin varoşlarında sefalete mahkûm olacak, diğer bölümü de tekrar her gün bombaların yağdığı kendi ülke topraklarına sürülecek. Emperyalizmin, yayılmacılığın, diktatörlüklerin ve İslami faşizmin neden olduğu kıyımlar nedeniyle kendilerine sığınılacak güvenli bir yer arayan yüz binlerce insan, AB’nin ikiyüzlülüğü sayesinde ve Türkiye hükümeti gibi bizzat kendi halkına karşı savaş politikaları izleyen bir yönetimin aracılığıyla sadece yoksulluğa ve baskılara terk edilmekle kalmıyor, ama aynı zamanda kimsesiz kadınları, yaşlıları ve bebekleriyle birlikte tekrar ateş hattına sürülüyor. 21. yüzyılın en büyük insanlık trajedilerinden birine tanık oluyoruz.

Ampul patladı diye ev mi değiştirilir? Tabii ki ampul değişecek!

0

Övünecek konularımız azaldıkça dövünecek konularımız hızla artıyor. Türkiye’de övünmeyle dövünme arasındaki bu ters yönlü hareketin her birine aylık gazetemizin sayılarında yetişmemiz zaten mümkün değil! Lakin kötülük mantar gibi her yandan fışkırdığı için çok da bir şey kaçırmış olmuyoruz. Biri bitmeden diğeri başladığı için örnekler değişse de ana tema değişmiyor. Kısacası bu memlekette kötü olan şeyleri yazmak dünyanın en kolay şeyi! Belki nefes almakla karşılaştırılabiliriz! Öyle ya sağlıklı bir insan için nefes almak ne kadar zor olabilir, ne kadar çaba gerektirebilir? Lafı uzatmayalım, sonuçlarla oyalanmayalım…

“Tarihin sonundaki” soykırım: Ruanda

0

“Soykırım, genel anlamda konuşursak, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”

Raphael Lemkin

Dünyaya “Genocide” kelimesini kazandırmış olan Raphael Lemkin’in soykırım tanımı olan bu paragrafta onu bir katliamdan ayıran en önemli farkın planlı, örgütlü ve sistematik olması hiç de şaşırtıcı değildir. Böylesine planlı-sistematik vahşetlerin çağı olan 20. yüzyılın son soykırımı Orta Afrika’nın küçük ülkesi Ruanda’da gerçekleşti. Hem de tüm dünyada kapitalizmin sözde ebedi zaferinin kutlandığı, tarihin ve savaşların sonunun ilan edildiği bir dönemde. 1994 yılında…

Böyle planlı kitlesel yok oluşlar birden oluşmaz, önce ayak sesleri duyulur. Çünkü altında derin tarihsel, toplumsal ve politik gerilimler vardır. İşte bu gerilimleri eken emperyalizmin biçtiği bir soykırım hikâyesidir bu ve 1931 yılından başlar.

Soykırıma giden yol

Birinci Dünya Savaşı sonrası Ruanda’yı Almanlardan alarak sömürgeleştiren Belçika, bölgede denetimini ve nüfuzunu arttırmak amacıyla despotik ve oligarşik bir yönetim biçiminin temellerini atmıştı. Bunun için de ilk iş olarak 1931 yılında ülkedeki her insanın kimliğine daha önceleri etnik bir kimlik olarak görülmeyen Hutu veya Tutsi yazılma zorunluluğu getirildi. Oysa büyük tropikal Orta Afrika’nın Bantu dili konuşan halklarının bir kabilesiydi Hutular. Tutsiler ise bu engebeli coğrafyada az sayıdaki tarımla uğraşan insan için kullanılan sosyal bir tabakayı belirten kelimeydi. Ortada var olan elbette ki sınıflı bir toplumdu ama aynı kültüre, dile ve yaşam alanına bağlı bir halk söz konusuydu. Belçika, uzun boylu, ince burunlu ve yapılı olan insanlara Tutsi; kısa ve yayvan burunlulara Hutu adını vererek bu ayrımı sözde ırksal bir temelde genelleştirdi. Dönemin Avrupa’sındaki faşizm dalgasından da gücünü alan bu ayrım, toplumsal sınıf farklılıklarını kafatasçı bir mantıkla ırk temelinde ayırmak gibi tehlikeli bir işi başlattı. Herhalde soykırım için daha iyi bir temel atılamazdı.

Belçika güdümündeki Tutsi monarşisi, herkese “ırkını” gösteren kimlikler sayesinde işe alımları, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçları ırk temelinde örgütlemeye girişti. Yıllar içinde belirli bir gelirin üstündeki orta ve üst sınıflara Tutsi denmeye başlandı. Toplumsal huzursuzluk ve sınıfsal gerilim had safhaya ulaşmıştı. Ülkedeki köylü ve işçiler için neredeyse bir kast sistemi uygulanıyordu. Yıl 1945’ti..

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle darbe yiyen ve inisiyatifi kaybeden emperyalizm bölgede denetimi ve gücünü yitirmeye başlamıştı faşizmi yenilgiye uğratan işçilerin özgürlük ve bağımsızlık dalgası kuzeyden güneye tüm Afrika ülkelerine yayılması uzun sürmedi. Kendi sömürgecilerinden bir bir bağımsızlaşan ülkeler listesine Ruanda girdiğinde yıl 1962’ye gelmişti bile.

50’lerde kurulmuş küçük burjuva milliyetçi önderliğe sahip Hutu Özgürlük Hareketi Partisi (PARMEHUTU) ezilen kitleleri de peşinden sürükleyerek Belçika’dan bağımsızlık mücadelesinde etkin bir yol oynadı ve ülkede cumhuriyet ilan edildi. PARMEHUTU’nun kurucularından olan Grégoire Kayibanda ülkenin ilk seçilmiş başkanı oldu. Fakat parti önüne bir işçi iktidarını koymak yerine intikam duygusuyla hareket ederek Hutu milliyetçisi politikalarla tüm Tutsi olarak görülen insanlara pogrom uygulamaya başladı. Ülkedeki en ufak bir sorunu dahi çözemedikleri gibi sınıfsal sömürü yeni bir boyut kazanmış üstelik yeni etnik kimlik sorunu baş göstermişti. 1960 ve 1970 arasında 100 bine yakın Tutsi çeşitli katliamlarda öldürüldü. Ulusal sorunun parçası haline dönen Tutsilerin bir bölümü komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Çoğu eğitimli olan bu insanların kısa sürede bir Tutsi diasporası oluşturması uzun sürmedi. Bu sırada Ruanda’daki mevcut iktidar ülkedeki kapitalist üretim ilişkilerini yıkmayı düşünmediği için sermayesi yetersiz olan bu ülke emperyalizme iktisadi ve politik olarak bağımlı olmaya devam etti. Ülkedeki tek parti diktatörlüğü gittikçe emperyalizmin güvenini kazanmaya başladı. Komşu ülkelerde bulunan Tutsiler de mevcut Ruanda yönetimine karşı örgütlenerek gerilla savaşı başlattı. “Front Patriotique Ruwanda” (FPR) yani Ruanda Yurtsever Cephesi adlı silahlı gerilla örgütü bir ulusal mücadele hattı ördü. Hem ülke içindeki hem de dışındaki Tutsilerin desteğini alan FPR içinde, soykırımı durduran adam olarak tanınan günümüzdeki mevcut Ruanda Başkanı Paul Kagame de vardı. Ordu ve FPR arasındaki yıllarca süren çatışmalarda binlerce insan öldü. Fakat FPR de küçük burjuva önderliğe sahip bir hareketti. Sovyetler’den yer yer yardım alsa da Uganda’da kampları bulunan örgüt ’90’lara doğru İngiltere ve ABD destekli Uganda ordusuna eklemlendi ve onun bir parçası haline geldi.

1973 yılında Juvénal Habyarimana emperyalizm destekli bir askeri darbe ile PARMEHUTU hareketine son verdi. Ülkenin yeni başkanı olarak daha fazla Tutsiyi sürgüne yollamak dışında yeni bir şey yapmadı. Ülkedeki hiçbir sorun çözülemiyordu.

1990’ın başında Sovyetler birliği dağılırken aynı yıl Uganda Ordusu destekli FPR Ruanda’da Paul Kagame önderliğinde iç savaş başlattı. Neredeyse FPR, başkenti ele geçiriyordu ki Fransa ve Belçika’nın ara buluculuğu ile barış görüşmeleri başladı. “Tarihin sonu” tamtamlarının çalındığı o dönem Habyarimana iktidarı –elbette ki emperyalizmin izniyle– ülkedeki yolsuzluğu araştıracağını, basın üzerindeki engellerin kaldırılacağını, muhalif hareketlere izin verileceğini vadetti. Toplumsal gerilimler çözülmek şöyle dursun yumuşatılamıyordu bile; sadece hasıraltı edilmeye çalışılıyordu.

Soykırım

1992-94 arasında görünürde bir barış dönemi yaşansa da ülkedeki milliyetçi Hutu grupları devlet tarafından paramiliter şekilde eğitilip kırıma hazırlanıyordu. İnterahamwe denilen bu yarı askeri yerel gruplar tüm Tutsileri ve barış savunucusu Hutuları fişlediler. Devlet, ateşli silah ithalatı yapamadığı için Çin’den yüzbinlerce pala sipariş etti. Açıkça bir kırım yapılacağı askeri güçlerce ve Hutu hükümeti tarafından biliniyordu. Sadece bir kıvılcım beklendi ya da parlatıldı. 6 Nisan 1994 günü devlet başkanı Habyarimana’nın uçağı düşürüldü. Zaten ülkede bir Bonapart işlevi gören bu kişinin ortadan kaldırılması kırım sırasında İnterahamwe gruplarına kolaylık sağlamış oldu. Ülkedeki çelişkiler o denli büyük, devlet o denli geriydi ki, soykırım sonunda Ruanda devleti de tüm yapılarıyla ortadan kalkacaktı.

Habyarimana’nın ölümüyle devlet radyosundan gün boyu (Tutsileri kastederek) “böcekleri ezin!” anonsu yapıldı. Sonrası ise malum… İki ay içinde palalarla –parası olanlar ateşli silahlarla ölümü seçebiliyordu– öldürülmüş 900 bin ile 1 milyon kişi. (Karşılaştırma yapmak gerekirse 5 yılda Suriye’de 300 bin civarında kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor.) Hutu hükümeti eliyle Ruanda’yı elinde tutan Fransa, olaylara sessiz kalarak soykırımı görmezden geldi. İç savaş döneminde ülkeye konuşlanmış BM askerlerinden 10 tanesinin soykırım başladığı günlerde öldürülmesi üzerine ABD tüm askerlerini ülkeden çekti. Başlayan şiddet eylemlerinin soykırıma dönüşmesine neden olan iki ülke bu sebeple Fransa ve ABD’dir ya da en azından durumda göz ardı edilemeyecek bir sorumlulukları vardır.

Ülkede Tutsi kırımı haberini alan FPR’nin de içinde olduğu Uganda ordusu, derhal Ruanda’ya girerek zaten ellerinde çok da ateşli silah olmayan Hutu milislerine karşı kolaylıkla ilerledi. Tam bu sırada ülkenin denetiminden çıkacağını düşünen Fransa birden soykırımı “hatırlayarak” ülkeye asker sevk etti ve elinde kalan doğu kısmına FPR’yi sokmayarak soykırımın bir ay daha uzamasına sebep oldu. Bu kaos ortamında Ruanda diye bir devlet kalmamıştı. Tüm teşkilat mekanizması çökmüş, üstüne üstlük başkenti ele geçiren FPR’den sonra intikam alınacağını düşünen 2 milyondan fazla Hutu, komşu ülke Kongo’ya mülteci akını başlattı. Öyle bir göç dalgasıydı ki, Kongo Savaşları’nın başlamasına sebep vererek ülkedeki Mobutu diktatörlüğünü devirdi. Ruanda’da ise devlet yeniden inşa edilerek FPR lideri Paul Kagame devlet başkanı seçildi.

Sonuç

Tarihsel anlamda yapay sınırlara bölünmüş ve sömürgeleştirilmiş olan “Sahra altı Afrikası”nda bir ülkeye ait toplumsal sorun asla salt o ülkeye ait değildir. 20. yüzyıl tarihi gösteriyor ki, dünya sınıflar mücadelesinin eğilimleri Afrika ülkelerinin gidişatında başat bir etkiye sahip olduğu gibi bu ülkelerin herhangi birinde meydana gelen toplumsal değişim isteği, farklı emperyal kesimlere bağımlı olsalar bile çevre ülkelerin tümünde bir karşılık bulmakta ve onları etkilemektedir. Aynı yıllarda bağımsızlıklarını kazanan bu ülkeler aynı yıllarda iç savaşlar geçirmiş, aynı yıllarda devrimci dönemlere girmiştir.

Bu eşitsiz ve bileşik etkinin bir sonucu olarak içinde bulundukları iktisadi ve politik bağımlılıklarını kapitalizmi yıkmadan aşmaya çalıştıkça hiçbir toplumsal sorunu çözemedikleri gibi bu sorunlar daha da derinleştirmiştir.

Yeni Ruandaların olmayacağının garantisi yok, hâlâ iktidarda olan Kagame’nin Ruanda’sı Bonapartist bir diktatörlüğe dönüşeli çok oluyor. Kongo ile olan husumet devam ediyor. Yeni soykırımlar ve iç savaşlar emperyalizmin gözetiminde gerçekleşebilir. Oysaki, bu koca kıtanın yeraltı kaynakları ve genç nüfusu emperyalizme çok etkili bir darbe vuracak güçte. Bu bağımlı kıtayı bağımsızlaştıracak, yeni katliam ve soykırımların önüne geçerek soykırımın gerçek nedeni olan emperyalizmi yargılayacak tek bir şey var; o da Afrika işçi sınıfının öncülüğünde kurulacak Afrika Birleşik Sosyalist Devletleri.

Terörle mücadele!

0

Kemal Kılıçdaroğlu kısa bir süre önce hükümete terörle mücadelede “açık çek” vermekten söz etmişti. CHP Genel Başkanı ne dediğinin farkında mı, bilemeyiz, ancak hükümet, daha doğrusu Saray, bu “açık çeki” derhal gönlünce doldurmaya başladı bile! Cumhurbaşkanı “terörün” yeni ve çok daha kapsamlı bir tanımının yapılması gerektiğini söyledi. Bu içi her türlü terörle doldurulmuş “açık çeki” CHP’nin burnuna ne zaman dayarlar bilinmez, ama bu gidişle bunun çok uzun sürmeyeceğini tahmin edebiliriz. Gerçi Türkiye, bunlar gibisinin gelmediği yolundaki yaygın inanca rağmen, sadece bunların değil, öncekilerin devri saltanatlarında da kalem, sanat ve edebiyat, resim, heykel, sinema, tiyatro daha aklınıza ne gelirse her türlü araçla yürütülen “terör” faaliyetlerine alışıktır! En azından mesela “üniversite kürsülerinden gençleri kışkırtan yaşlı başlı hoca tipi” milli folklorumuzdaki mümtaz yerini alalı çok olmuştur! Her askeri rejimin yakalanacaklar listesinin birinci bölümünde “silahlı anarşist ve teröristler” varsa ikinci bölümünde mutlaka “kalemli anarşist ve teröristler” bulunurdu. Yani, şimdi pek hükmü kalmasa da, onca yılın liberal beklentilerine rağmen memlekette değişen pek bir şey bir şey yok!

Bütün baskı rejimlerinde rejime muhalefet etmek “terörizm”, muhalif de “teröristtir!” Aynı işgal dönemlerindeki direnişçiler gibi. Ancak bizim memlekette (elbette dünyadaki başka benzerleriyle birlikte) rejimin karakterinden olacak, “normal” hallerde de durum değişmez. Bu nedenle Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube’nin (siyasi şube) adı yıllar önce “Terörle Mücadele Şubesi” olarak değiştirilmiştir. Bu şubenin görev alanının muhalif siyasi faaliyetler olduğu düşünüldüğünde, rejimin kendi (çok dar) ölçülerince meşru görmediği her türlü siyasi muhalefeti “terör” kapsamında gördüğü anlaşılır. Üstelik sadece basın “suçu” işlediği halde pek çok insan Terörle Mücadele Yasası’ndan yargılanıp hüküm giymiştir. Yani silah veya sağa sola ateş etme, bomba patlatma, savunmasız insanları yıldırma gibi şartlar yoktur. Bu işi eline silah almadan, sadece kalemle yapmak da mümkündür! Üstelik herhangi bir “terör örgütüne” üye olmak da gerekmez. Yani terör ve teröristliğin muhtelif yolları vardır… Netice itibariyle, zaten bayağı “lastikli” olan “terör” tanımı, Saray’ın emriyle ve de kurulmak istenen yeni rejimin ihtiyaçları doğrultusunda daha da genişletilmek istenmektedir.

Terörün halleri

Her “terör rejiminin” bahanesi “terörle mücadele”dir! Bu nedenle bazen birtakım resmi güçler “terörle mücadele” edebilmek için önce terör yaratmak zorundadırlar! Çünkü devlet eliyle yapılan, kışkırtılan veya göz yumulan terör, eğer karşıtlarını tamamen ezip tek taraflı bir hal almamışsa, karşı teröre, karşı terör de daha kapsamlı bir devlet terörüne yol açar. Terör, ihtiyaç hasıl olduğu dönemlerde devlet içi resmi ve gayri resmi güçler açısından yararlı bir araçtır. Kimin elinin kimin cebinde belli olduğu bilinmeyen (ama tahmin edilebilen) dönemlerde bu terörün toplumsal-politik sonuçları resmi-gayrı resmi kimi güçlerin hanesine kazanç olarak yazılır. Bütün “Terörle bir yere varılamaz!” hikâyelerine rağmen birileri terörle bir yerlere varılabileceğini bilir! Yaygın ve “kör” gibi görünse de aslında “hesaplı” terör, kitlelerin korkup paniğe kapılmasına neden olur. “Terör”ün kaynağının ve amacının bilinçli olarak belirsizleştirilmesi, adeta “gizemli” bir hal alması bu korku ve paniği büyütür. Korku ve paniğe kapılan kitleler önce baştakilerden medet umar. Ancak iktidarlar pek çok zaman, çeşitli derecelerde parmaklarının bulunduğu ve “kontrollü orman yangını” biçiminde götürebileceklerini sandıkları bu işleri yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Denetim ellerinden çıkar ve gönüllü veya zorunlu işbirliklerine girilen resmi ve/veya sivil müttefikler öne geçmeye başlar. Bu, işin iyice zıvanadan çıkmasına ve sivil kitlesel çatışmalara, kıyımlara hatta bazen Ruanda tipi soykırımlara bile yol açar.

Korkutulup paniğe uğratılmış kitleler, baştakilerin “huzur ve sükûnu” sağlayamayacağını anladıklarında başka “kurtarıcılar” aramaya başlarlar. “Güven, istikrar ve otorite” arayışı hak ve özgürlük talebinin önüne geçer. Pek çok askeri darbenin yolu böyle açılmıştır. Böylece baştakiler, hiç istemedikleri halde külfetini kendilerinin çektikleri işlerin nimetini başkalarının yemesini kabullenmek zorunda kalırlar.

Bazen de var olan hükümeti ve de rejimi değiştirme niyetindeki kimi “devletlû” güçler, devlet içindeki farklı iktidar odakları, çeşitli araçlarla yaygın bir terör ortamı yaratırlar. Amaç, baş ağrıtan toplumsal güçleri ezmek, bu işi kıvıramayan, üstelik daha da büyüten iktidarsız hükümeti götürmektir. Ancak hiç kimse kalkıp da “Ben egemen sınıfların önündeki engelleri kaldırmak ve ezilenleri daha da ezmek için diktatörlük kuracağım!” diyemeyeceği için, bu işe niyetlenenler “terörle mücadele” kisvesinin ardına saklanırlar.

12 Eylül örneği

Misal, 12 Eylül öncesi dönemin, “yaygın terör eylemleri!” Bu dönemde “terör” kapsamına girebilecek eylemlerin yüzde sekseni, öyle bilinmeyen “karanlık güçlerin” değil, devletin örtülü güvenlik örgütlerinin (Mesela meşhur “Kontrgerilla”) bazı sivil uzantıları ve faşistlerle birlikte tertipledikleri işlerdir. Asıl amaç bilinçli olarak yaratılan terör vasıtasıyla neoliberalizmin önündeki en büyük engel olan örgütlü işçi hareketini ve devrimci güçleri tasfiyedir. 1977’deki, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı’nın önderliğindeki “Özel Harp” destekli darbenin final eylemi Taksim’deki kanlı 1 Mayıs’tır. Bu güçler bir dizi bombalı-silahlı terör eyleminin ve iktidara yürüyen Ecevit’e suikast hazırlığının ardından devlet içi bir anlaşmayla tasfiye edilmişlerdir. Ancak bilindiği üzere çoğu devlet kaynaklı terör eylemleri artarak devam etmiş ve 11 Eylül’de Ankara’da sabahtan akşama patlatılan bombaların ardından 12 Eylül sabahı iktidara el konulmuştur. Yeni rejimin asıl derdinin öyle “terör” falan değil, işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesinin belini kırmak olduğu çok kısa bir sürede anlaşılmıştır…

“Silahlı adamlar”

Yukarıda sözünü ettiğimiz süreçler, bazı noktalarda ayrışsalar da çoğu zaman iç içelik gösterir. Sürece, silahlı muhalif güçlerin de katılmasıyla, zaten her zaman bir tarafında “terör” boyutu taşımış siyasi mücadeleler giderek daha da tehlikeli ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Böyle durumlar genelde, baştaki niyeti ne olursa olsun resmen iktidarı elinde tutanlar aleyhinde neticelenir. Genelde “Silahlı adamlar topluluğu” olarak devletin “asıl gücünü” oluşturan, asker ve polis, (güvenlik bürokrasisi!) diğer devletlû güçlerin desteği ve halkın “huzur” arayışı eşliğinde durumu kontrol altına alır. Üstelik gelinen noktada bu durum, yerli ve yabancı pek çok “demokrat” tarafından da, en kısa zamanda “normale” dönülmesi kaydıyla, “eleştirel” bir biçimde onay görür! Zaten yerli diktatörlerin ilk sözleri de, “kardeş kavgasına son verileceğinin” ardından emperyalist dünya sisteminin mâlum kurum ve ittifaklarına bağlı kalacakları üzerinedir. Elbette en büyük zararı bu egemen sınıf terörüne karşı kendi birleşik ve bağımsız gücünü ortaya koyamaması halinde emekçiler ve yoksul halk görür. Önemli ölçüde “devlet” kaynaklı terörün “çaresi” olarak, yine devlet kaynaklı, bir terör rejimi gösterilir.

Bugün yine…

Bugün de devlet kaynaklı bir terör kampanyasının muhatabı durumundayız. Amaç, bir başkanlık rejiminin, doğrudan veya dolaylı zor yoluyla inşası. Bu nedenle bir savaş başlatıldı. Bu savaş şu an için ağırlıklı olarak Kürtlere karşı yürütüldüğünden, destekçisi çok. İktidara yönelik eleştirenlerin önemli bir kısmı, neden geç kalındığı ve onca zaman bir barış süreciyle neden vakit kaybedildiği yönünde. Yani Cumhurbaşkanı, bazı kesimler dışında bütün milliyetçi-ulusalcı (!) muhalifleri de dahil çoğunluğu, “burunlarından tutup” peşine takmış, başkanlığa yürüyor. Bu sözde muhaliflerin, mesela “ulusalcıların”, “Kürtler ölsün de gerisi önemli değil, gerekirse tesettüre girerim, gerekirse içkiyi bırakırım!” deyip demediklerini bilemeyiz! Ancak bu işin Kürtlerle sınırlı kalmayacağı, Fırat’ın doğusundaki devlet terörünün, yarattığı karşı terörle birlikte nehrin batısına da yayılacağı, demokratik hak ve özgürlüklerden geriye ne kaldıysa bitireceği çok açık. Ancak işlerin bu minvalde gitmesi halinde, ülkeye ve halka verdikleri ağır zararlarla birlikte en büyük zararı bizzat bu işin siyasi tezgâhçılarının göreceğini söyleyebiliriz. Savaşın burunlarının dibine gelmesinin bugün Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Yüksekova ve diğer yerlerde yaşananları, uzak bir “sömürgedeki” savaş gibi, hatta bazen bir bilgisayar oyunu gibi izleyenleri nasıl etkileyeceğini; panik halindeki vatandaşların “huzur, sükûn ve istikrarı” kimlerin elinden arayacağını hep beraber göreceğiz.

Yapılacak olan

Sonucu elbette toplumsal ve politik güç ilişkileri belirleyecektir. Ağır basan güç bu ülkenin emekçileri olamazsa başkaları olacaktır. Öncelikle yapılacak olan, Kürt halkına yönelik devlet terörüne ve her şeyden fazla sokaktaki emekçi halka zarar veren bütün terör yöntemlerine karşı çıkmak; her türlü bireysel teröre karşı açık sınıf mücadelesini ve kitle seferberliklerini savunmalıyız. İşçi sınıfının birleşik ve bağımsız bir güç oluşturamadığı, kendi önderliğini yaratamadığı durumlarda toplumun terörlerden terör beğenmek dışında bir şansı kalmaz.

Ha bir de unutmadan; Kemal Bey, hükümete “terörle” mücadelesinden “açık çek” falan vermekten vaz geçin, istedikleri meblağı yazmakla kalmazlar, sonra hepimizden tahsil etmeye kalkarlar. Ya onlar, ya da silahlı başka birileri; çek-senet mafyası falan…

Deli mi?

0

Bence değil. Her ne kadar kimileri, uzmanlar tarafından muayene edilmesi gerektiğini söylese de veya parlamento kürsüsünden bazı dokundurmalar yapılsa da deli falan değil. Evet, sinirleri bozuk, ancak hangimizin değil ki. Elbette onun sinirleri, bulunduğu mevki ve makamın yüceliği ve ezeli-ebedi en büyük “mağdur” olması nedeniyle hepimizden daha bozuk, bu normal. Onca “nankörlük” ve düşmanlık bize yönelse ve onca hırs bizde olsa kim bilir neler yapardık.

Obama’nın seyahatinin nedenleri

0

Bu metin, UIT-CI’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un haftalık yayın organı El Socialista’da yayınlanmıştır.

Korkunun bizi apolitize etmesine izin vermeyelim

0

Gerçekler kabuslara, kabuslar gerçeklere mi dönüşüyor? Son bir sene içerisinde 7 bombalı saldırıya maruz kaldık. Fırat’ın doğusu ise zaten kan ve göz yaşlarıyla yıkanıyor. Gezi’deki mizahı ve dinamizmi üreten kuşak, korkunun mimarlığını yaptığı siyasal bir atalet durumunun içerisinde. Bizi histerik bir ruh halinin içerisinde konumlandırıp sindiren, yaşantılarımızı terörize eden bütün bombalı saldırılar, çelişkili bir şekilde baskıların, yasakların ve sansürlerin daha da yoğunlaştığı bir sürece kapı aralıyor. Çelişkili bir şekilde çünkü aslında bu saldırıların kendisi ve önlenememesi, bizi yönetmesi için seçtiklerimizin acizliğini ve kontrol edememe krizlerini gözler önüne seriyor.

Fransa: İşçi haklarını ve demokratik hakları savunalım!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Fransa’daki mevcut durum üzerine 5 Mart 2016’da yayımlanan bildirisi.

Akademisyenler susturulursa, hepimizi susturacaklar…

0

Barış İçin Akademisyenler girişiminin 1128 akademisyenin imzasıyla yayımladığı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin ardından başlayan cadı avı genişleyerek devam ediyor. Son olarak Muzaffer Kaya, Esra Mungan ve Kıvanç Ersoy tutuklandı. Bunun yanı sıra gözaltına alınan Bilgi Üniversitesi’nden Chris Stephenson da, sınır dışı edilme ihtimaline karşın Türkiye’den ayrıldı.

UIT-CI bildirisi: Suriye devriminin 5. yıldönümü

0

Halep’te ölümcül kuşatmaya hayır! Beşar Esad defol!

IŞİD’e hayır! Rus, ABD ve NATO bombardımanlarına hayır!

İsyancı Suriye halkıyla dayanışma. Avrupa’da duvarlar yıkılsın!

15 Mart Suriye’de Esad diktatörlüğüne karşı halk ayaklanmasının beşinci yıldönümü. Bugünden itibaren Suriye halkı diktatörlüğe ve çeşitli işgalcilere karşı özgürlük için kahramanca mücadele etmekten bir gün bile vazgeçmedi.

Horacio Lagar; bir devrimciyi kaybettik

0

Şimdi bir yol ayrımındayız
çekip gitmiştir nice dostlar ama yalnız değiliz
binlerce ışık fıkırıyor direniş günlerinden
sarıp sarmalıyor umudu, aşkı ve dünyayı
suların akışı, günlerin doğuşu
ve sevdanın gül yüzü
yeni baştan kaleme almaktadır tarihimizi…

Arjantinli devrimci Horacio Lagar, 89 yaşında Buenos Aires’te aramızdan ayrıldı. Lagar hem Dördüncü Enternasyonal geleneğinin hem de Arjantin devrimci Marksizminin ve Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası akımın tarihsel figürlerindendi.

Horacio Lagar, 1940’lı yılların gençlik hareketi önderlerinden biri olarak, işçi sınıfı hareketinden izole edilmiş durumdaki Arjantin Troçkist hareketinin kitle seferberlikleri içinde yeniden inşasına katılmış, Cordoba ayaklanmasından, askeri cunta günlerine değişik devrimci kuşaklar arasında köprü vazifesi üstlenmiş devrimci Marksist hareketin birikimini ve sürekliliğini temsil etmişti.

Ernesto Gonzales, Angel Benghochea ve Fucitto ile birlikte Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası akımın kurucu tarihsel önderlerinden kabul edilen Lagar’ın kaybı, kuşkusuz derin bir boşluk anlamına geliyor. Ama 89 yaşında örgütlü mücadeleyi sürdürürken onu kaybetmiş olmanın genç kuşaklar üstündeki ilham verici etkisini küçümsesemek gerekli.

Horacio Lagar Yoldaş’ın anısı önünde saygıyla eğiliyor, yoldaşlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Sosyalizme dek daima…

Dora Otel işçileri işe iadenin kazanılmasını eylemle kutladı

0

Dora Otel işçileri 2014 yılı Ekim ayında, sendikalı oldukları için işten atılmışlardı. Gruplar halinde işten atılan işçiler, turizm ve otel sektöründe sendikal örgütlenme çağrıları yaptıkları eylemler düzenlemişler ve hukuki yollardan hak arayışlarını da sürdürmüşlerdi. Sonuç olarak ilk kazanım Esin Gülüm’ün davasında gerçekleşti. Esin Gülüm sendikal tazminat ve işe iadeyi kazandı .

Ankara’da emekçi halka dönük yeni bir katliam

0

Ankara’da dün son beş ayda gerçekleşen üçüncü canlı bomba saldırısına tanıklık ettik. Emekçi halkın yoğun olarak kullandığı bir otobüs durağının yakınında gerçekleşen saldırıda şu ana dek açıklanan resmi rakamlara göre 37 kişi hayatını kaybetti ve 125 kişi yaralandı. Bu menfur saldırıda hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Dün gerçekleşen saldırı, son 1 yıl içerisinde gerçekleşen altıncı canlı bomba saldırısı oldu. Emekçi halkı hedef alan bu korkunç saldırıyı üstlenen bir örgüt ise henüz çıkmadı. Bununla birlikte, bu saldırının kimin tarafından gerçekleştirildiği esas önemini artık yitirmiş durumda. Zira, halkın can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan hükümet, ülke politikasının bir rutini haline gelen bu saldırıların asıl sorumlusu konumundadır. Erdoğan ve AKP hükümetinin içeride ve dışarıda uyguladığı savaş politikaları Türkiye’yi bir katliamlar ülkesi haline getirmektedir. Daha önceki saldırılarda olduğu gibi bu saldırının ardından da hükümet, hesap verme gerekliliği duymadığı gibi, bu saldırıyı antidemokratik, baskıcı uygulamalarının bir aracı olarak kullanmaktadır. Saldırının hemen ardından getirilen ‘yayın yasağı’, Erdoğan’ın terörist tanımının genişletilerek kendisine muhalif bütün kesimlerin bu tanıma dahil edilmesi çağrısında bulunması, saldırıyı protesto etmek isteyen sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin yaka paça gözaltına alınması, hükümetin bu aymaz ve pişkin politikalarının bir devamı niteliğindedir.

Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin kendi varlıklarını sürdürebilmek için uyguladıkları savaş politikalarının faturasını emekçi halk kesimleri canlarıyla ödemektedir. Hükümet yardakçıları, “terörle yaşamaya alışmak zorundayız” diyerek, hesabı verilmeyen katliamları kanıksamamızı istemektedir.

Canlı bomba saldırılarının ülke politikasının bir malzemesi olmaktan çıkarılması ancak ve ancak ülkeyi bir felakete sürükleyen siyasi iktidarın durdurulmasıyla mümkün olabilir. Erdoğan ve AKP hükümetinin gerek Kürt halkına dönük olarak sürdürdürdüğü savaş politikaları gerekse de Suriye’de uyguladığı ırkçı, mezhepçi ve yayılmacı dış politika birleşik bir mücadele örülerek durdurulmak zorundadır. Aksi durumda, onlarca emekçinin hayatını kaybettiği böylesi saldırılar, diktatörlük projelerini hayata geçirmek için her şeyi göze almış siyasi iktidarın hedefine ulaşmak için kullandığı malzemeler olacaktır.

ABD seçime giderken sürecin gösterdikleri

0
Donald Trump, Clinton ailesi ile birlikte. Trump, zamanında Bill Clinton kampanyasının aktif bir destekçisiydi.

Ön seçim sürecinin bize gösterdiklerinden en önemlisi ile başlayalım: Amerikan kapitalizmi çok güçlü ancak bu kapitalizmin çelişkileri daha da güçlü. ABD olağan zamanlardan geçmiyor. Toplumun üzerinde salınan bir giyotin geçmişi gelecekten koparıp atıyor. 1929 buhranının iç çekişlerinin yankısını hissediyoruz. Yaşam standartları trajik bir biçimde düşen ortalama Amerikalılar, artık bir rutin hâlini almış olan geleneksel siyasi argümanlara sırtlarını çeviriyorlar.

8 Mart 2016: İnadına İsyan, İnadına Özgürlük!

0

8 Mart 2016 Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadın emeğinin sömürülmesi, kadınlara anne-eş rollerinin atfedilmesi ve bu rollerin ataerkil devlet politikalarının meşrulaştırılmasına karşın binlerce kadının katılımıyla gerçekleşti.

Günde üç kadının kocası tarafından şiddete maruz kaldığı Türkiye’de, şiddeti körükleyen ve kadını eve hapseden kadın düşmanı politikalar, kapitalizm krizine girildikçe içinden çıkılmaz bir hal alarak kadınları uçurumun kenarına itiyor. Böyle bir atmosferde yıllardır eylemlere kapatılan İstiklal Caddesi binlerce kadının yaşam haklarına saldırılara karşı ‘’Susmuyoruz’’ haykırışlarıyla yankılandı. Bu yıl 8 Mart, gündelik hayatın her alanında kadın mücadelesi sürerken bu politikalara karşı örülen mücadele ağının bir aracı olarak cevap niteliğindeydi.

Kadın Dayanışması olarak erkek egemen zihniyete, kadını yok sayan politikalara, kadın katliamlarına karşı örgütlü mücadele ağımızı cesurca sürdürmeye devam edeceğimizi ve cinsiyet ayrımcılığının olmadığı, eşit bir dünyanın inşasında inatla susmayacağımızı dile getiriyoruz.

Esnek ve güvencesiz çalışma paketi geri çekilsin!

0

“Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı” kapsamında kadınlara dayatılan esnek ve güvencesiz çalışma yaşamını içeren yasa geçen ay meclisten geçmişti. AKP hükümeti bu kez tüm işçi sınıfını güvencesizleştirmeye dönük yeni çalışma paketini komisyondan geçirerek Meclise getirdi. Söz konusu yasa tasarısı zaten faaliyette olan Özel İstihdam Büroları (ÖİB)’nın yasal statüsünü güçlendirerek kiralık işçiliği meşru hale getiriyor.

Sermaye hükümeti AKP’nin bu kez tüm sınıfa “müjde” olarak sunduğu yasaya göre ÖİB’lerin yetkisi arttırılacak ve ÖİB’ler aracılığıyla işveren ve işçi arasında geçici iş ilişkisi kurulabilecek. Buradaki kilit kavram ise “geçici iş ilişkisi” olarak önümüze çıkıyor.

Geçici iş ilişkisi nedir?

Bir Özel İstihdam Bürosu İŞKUR’dan izin alarak, herhangi bir şirketle anlaşma yapacak. Bu anlaşmaya göre şirket ÖİB’den işçisini belirli bir süre için kendisine kiralamasını isteyebilecek. Dolayısıyla aslında ÖİB’in işçisi konumunda olan işçi kendisinden bağımsız belirlenen bir süreliğine başka şirkete kiralanmış, yani iki işveren arasında geçici iş ilişkisi kurulmuş olacak.

Pekiyi geçici iş ilişkisi patronla ÖİB arasında ne gibi durumlarda kurulacak?

Tasarıya göre; doğum izni ve doğum sonrası kısmi çalışma hakkı kullanan, askerlik hizmetini yapan ve iş sözleşmesi askıya alınan çalışan yerine başka bir işçi ile geçici iş ilişkisi, bu hallerin devamı süresince kurulabilecek. Mevsimlik tarım işlerinde veya temizlik işleri, hasta, yaşlı ve çocuk bakım hizmetleri gibi ev hizmetlerinde, süre sınırı aranmadan geçici iş ilişkisi oluşturulabilecek. İşletmenin günlük işlerinden sayılmayan ve aralıklı olarak gördürülen işlerde, iş sağlığı ve güvenliği bakımından acil olan işlerde veya üretimi önemli ölçüde etkileyen zorlayıcı nedenlerin ortaya çıkması halinde, işletmenin iş hacminin öngörülemeyen şekilde artması halinde ve mevsimlik işler hariç dönemsellik arz eden iş artışları halinde, en fazla 4 ay süresince geçici iş ilişkisi kurulabilecek. 1-9 arası işçi çalıştıran işyerlerinde 5 işçiye kadar, 10’un üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinde %25 oranında kiralık işçi çalıştırılabilecektir. Yani bir işyerinde işçilerin neredeyse yarısı ÖİB’ler aracılığı ile kiralanan işçilerden oluşabilecek.

Bize göre bu, bir ÖİB işçisinin 3 günlük hastalık izni alınan işçi yerine kiralanması ve asıl işçi yerine döndüğünde ÖİB işçisinin işsiz kalması, mevsimlik tarım işlerinde ya da temizlik işlerinde çalışan işçilerin ise tamamen ÖİB patronunun insafına bırakılması anlamına geliyor. Daha önce İŞKUR’a başvurarak iş arayan milyonlarca işsiz ise artık birer ÖİB işçisi olarak niteliklerine uygun günlük, haftalık hatta saatlik işler beklemeye mahkûm bırakılacaklar.

Tüm bir iş yaşamını kısa ve belirli süreler için düzenleyen bu tasarıya göre grev ve lokavt gibi durumlarda işveren işçi kiralayamayacak. Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var ki; eğer bu yasa geçerse ve bu güvencesiz çalışma biçimi temel iş rejimi haline gelirse sendikalı olmak ve dolayısıyla TİS ve grev hakkı da fiilen ortadan kalkmış oluyor. Bir işyerinde çalışan ÖİB işçileri o işyerinin asıl işçisi sayılmayacağı için o işyerinde eğer sendika varsa buna dahil olamayacaklar. Çünkü onlar aslında ÖİB işçisi olarak adlandırılacaklar. Herhangi bir ÖİB’de sendikalılaşmak ise işkolları farklılaşacağından şu anki işkolu sendikacılığı ile imkansız hale gelecek. Dolayısıyla bu tasarının Meclis’ten geçip geçmemesi sendikalar için de bir ölüm kalım meselesi.

Kıdem ve ihbar tazminatları fiilen yok ediliyor

Hükümetin 2016 planları içerisinde kıdem tazminatının yok edilmesi hedefinin olduğunu biliyoruz. Adı geçen tasarıyla kıdem ve ihbar tazminatları ÖİB işçisi için zaten yok oluyor. Günlük, haftalık, aylık kiralık çalışmalar işveren ile ÖİB arasında imzalanacak bir sözleşmeyle belirlenecek. İşçinin ne zaman işe başlayıp, ne zaman işten ayrılacağı, hangi sosyal haklardan yararlanıp yararlanamayacağı bu sözleşmede belirtileceğinden kiralanan işçi sözleşme süresi sonunda işten çıkarılırken ne ihbar ne de kıdem tazminatı talep edebilecek. ÖİB işçisi iş bittiğinde işsizlik fonundan ve maaşından da yararlanamayacak. Sözleşme yapılırken işçi adına işçinin çalışma şartlarını belirleyen ise tamamen ÖİB olacak. Dolayısıyla ÖİB sahibi köle tüccarı, ÖİB’ler köle pazarları, asıl işveren köle pazarlayan taraf ve hepsinin ortasında iş yaşamı ve emeği tüm bunların insafına bırakılan “kiralık işçi” yani yeni düzenin “köle”si.

Tüm bir iş yaşamını güvencesiz hale getiren, işçileri köle pazarlama sisteminin içerisinde birer köle haline getiren bu yasa tasarısı meclisten derhal geri çekilmelidir. Bu emek düşmanı yasa tasarısının son olmayacağı bilinmelidir. Bu yasa geçerse bunu kıdem tazminatının kaldırılması, 657 sayılı kanunun kaldırılarak kamunun güvencesizleştirilmesi takip edecektir. Başta DİSK ve KESK olmak üzere tüm emek ve meslek örgütleri bu emek düşmanı yasalara karşı bir araya gelmeli ve mücadeleleri birleştirmelidir.

İşçi Demokrasisi Partisi Programı’ndan:

Herkes için güvenceli bir iş ve insanca yaşam ücreti!
Özel İstihdam Büroları’na hayır!
İnsan onuruna uygun emek düzeni!
Herkes için güvenceli bir iş!
Ücretler düşürülmeksizin 6 saat 4 vardiya çalışma!

Cerattepe’de Ali “Cengiz” oyunu

0

Cengiz Holding’e bağlı maden şirketi tarafından Artvin Cerattepe’de yapılmak istenen altın madenine karşı gerçekleşen direnişin kararlılığı ve tüm şehre yayılarak sürmesi kısmi de olsa bir kazanım yarattı. Ancak çok dikkatli olmak gerek.

Başbakan ve Yeşil Artvin Derneği heyetinin katıldığı toplantıdan ÇED kararı ile ilgili hukuki sürecin bitmesine kadar bölgedeki tüm madencilik faaliyetlerinin durdurulması kararı çıktı. Bu kararı kısmi bir kazanım olarak değerlendirsek de bölgede yapılan incelemelere göre maden şirketinin hâlâ şantiyede bulması, Cumhurbaşkanı’nın direnişle alakalı söylemleri, Rize İdare Mahkemesi’nin hâkimlerinin değiştirilmesi gibi uygulama ve söylemler, Cumhurbaşkanı’nın çevresinde kenetlenmiş bu şirketin henüz yenilmediğini gösteriyor.

Hükümetin ve Cumhurbaşkanı’nın en büyük korkusu bu eylemin tabanından yükselen bir direnişle olumlu sonuçlanması! Onlara Gezi’yi hatırlatan bu direnişin daha fazla büyümeden bitirilmesi için kısa vadede geri çekilmeyi göze almış durumdalar. Fakat bu bir Ali Cengiz oyunu! Hala şantiyede iş makinelerinin bulunması ve şehrin kapasitesinin çok üstünde (yedi ilden getirilen) güvenlik güçlerinin varlığı bunun bir göstergesi. Gerçek bir kazanım için bu iki durumun ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu bağlamda Başbakan’ın sözleri kitleleri evlerine geri göndermek için yapılmış umutsuz bir kandırmacadan öteye geçemiyor. Neredeyse her gün her kesimden binlerce insanın Artvin Valiliği önüne yürümesi hükümete olan güvensizliğin bir göstergesi.

En ufak bir geri adımın yenilgi anlamına geleceğinin bilincinde olan Cumhurbaşkanı, Cengiz Holding’in tabandan yükselen kitlesel bir direnişle yenilmesinin kendi yenilgisi olacağını da biliyor. Başbakan’nın “gerekirse ben de Artvinlilerle yürürüm” tarzındaki yumuşatma açıklamalarından sonra Erdoğan’ın “onlarla yürüyenler yavru Gezici’lerdir” açıklaması tesadüf olmasa gerek.

2010 Anayasa Referandumu’nda sonra ihale alması kolaylaşan Cengiz’in nasıl palazlandığını ve Saray ile olan ilişkisini BEDAŞ ve 3. Havalimanı ihalelerinden görmeyen kalmadı. Son örnek olarak Cerattepe’nin farkı bu kirli ittifaka çelme takması oldu. Tökezleyen şirketin yere devrilmesi için direnişi kararlılıkla devam ettirmek ve yaymaktan başka çare yok.

Direnişin en büyük zaafı ilgili sendikalar ve maden işçileri ile olan bağlantısızlığı. Artvin’de bulunan diğer madenlerdeki işçilerin sorunları ile bu direnişin birleşip ortaklaşması gerekiyor, Cengiz İnşaat ancak bu şekilde durdurulabilir.

Yeşil Artvin Derneği Başkanı Neşe Karahan bölgedeki maden faaliyetlerinin Artvin için varoluş meselesi haline gelmesiyle ilgili şöyle konuştu:

“Bir ekosistemden söz ediyoruz. Bu özel ekosistemde, yüzlerce tıbbi ve aromatik bitki var. Bunların yok olması, insanlık için bir kayıp. İkincisi de Artvin, farklı bir coğrafya. Heyelanlı bir yapıya sahip. Buradaki yapılacak madencilik, heyelanları tetikleyebilir. Sonra sularımız ve her şey zehirlenecek! Orası yaşam alanı olmaktan çıkacak.”

Bu yönüyle bir doğa direnişi olsa da olan biten bununla sınırlı değil. Bu direniş aynı zamanda neoliberalizmin kirli ittifaklarını ifşa ettiği gibi talan ve rant politikalarına da ket vuruyor. Evet, mesele 3-5 ağaç meselesi değil. Olmayacak da…

Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi kararını tanımadığı bir ülkede hukuka güvenmemekten daha doğal bir şey olamaz. Mahkeme kararını beklemeden eylemlere devam eden Artvin halkının bir bildiği var olsa gerek.

Hukuk tanımayan iktidar kliğini ve kolluk gücünü arkasına almış bir şirketin yenilme olasılığı elbette var. Dün Taksim’e kışla da, cami de yapacağız diyenler bugün kışlanın “k”sini ağızlarına almıyorlar. Hatta öyle ki, şu aralar Taksim Meydanı’nı Gezi Parkı ile bütünleştirmek için ağaçlandırmakla meşguller. Bu güzel örnekten de anlaşıldığı gibi yenilgi gayet olası.

Bu direnişteki en önemli şey olan Artvin halkının geri adım atmama kararlılığı devam ettiği sürece yapılmak istenen Ali Cengiz oyunları da boşa çıkacaktır.

Cerattepe’de mahkeme kararı uygulansın!
Jandarma ve şirket bölgeyi terk etmelidir.
Artvin’in geleceğini Artvin halkı tayin eder!

Mülteci “krizinin” sorumlusu emperyalizmdir!

0

Sahillere vuran bebek cesetleri, denizlerde boğulan insanlar, batan tekneler, açıklarda ümitsizlikle kurtarılmayı bekleyen insanlar, tel örgülerle çevrilen binlerce kişi, kar kış demeden daha güvenli bir yere ilerlemeye çalışan yığınlar, sefil kamplar, acı çeken açlık çeken, trenlere doldurulup oradan oraya sürülen canlar… Sanki kitleler halinde tehcir edilip sonuçta ölüme mahkûm edilen 20. yüzyıl Yahudilerinin yaşadığı felaketin bir örneğini bu kez 21. yüzyılda yaşıyormuşuz gibi. Ve gene “uygar” Avrupa’nın göbeğinde. Ama bu acı haberlere ve görüntülere son günlerde yenileri eklenmeye başladı: tıpkı Yahudilerin Krakov’da, Varşova’da ve pek çok başka yerde Nazilere karşı direndikleri gibi, tel örgülerle, duvarlarla engellenmeye çalışılan mültecilerin Makedonya’da, Macaristan’da, Fransa’da direnişe, mücadeleye geçmeleri. Bu yepyeni bir gelişme.

Biliyoruz, Avrupa’nın pek çok ülkesinde karşıdevrimci gericilik, ırkçılık ve faşizm mültecilerin varlığını bahane ederek güçleniyor. Ama gene biliyoruz ki, Yunanistan sahillerinde, Yugoslavya’da Belgrat’ta, hatta faşist Orban’ın yönetimindeki Macaristan’da halk mültecilere yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. Avusturya ve Almanya’da demokratik ve ilerici kitle örgütleri, mültecilerin kabulü için on binlerce kişiyi alanlarda toplayabiliyor. Fransa’da ve İspanya’da insani yardın örgütleri, bazı belediyeler ve sendikalar mülteciler için seferber olmuş durumda. En son İsviçre’de düzenlenen referandumda halk mültecilerin en ufak bir kusur halinde ülkeden ihraç edilmesi yolundaki bir tasarıyı reddetti. Ve şimdi mülteciler de örgütlenmeye başladılar, onurlu kabul ve insanca bir yaşam haklarını savunmak için.

Kuşkusuz sorunun insani yanı büyük önem taşıyor. Zira sonuçta söz konusu olan aç, açıkta, sefil halde bakıma muhtaç bebekler, kimsesiz çocuklar, yaşlı genç çaresiz insanlar söz konusu. Tüm işçi ve emekçi örgütlerinin, ilerici ve demokratik kuruluşların onların yardımına koşması zaruri. Ama bu yaratılmış “krizin” ardında yatan politik nedenleri ve sonuçları unutmamamız gerekiyor. Birincisi, mültecilerin Avrupa’ya yönelik göçünün bir “kriz” haline gelmesinin nedeni, bu göçün masraflarını kimin ödeyeceği konusunda AB ülkelerinin birbirlerine girmiş olması. Unutmamak gerekir ki AB’nin özellikle gelişmiş ülkeleri, değil göçmen istememeyi, tam tersine göçmen emeğine muhtaç durumda. Öncelikli olarak, eğitimi için tek kuruş sarf etmedikleri kalifiye işgücüne sahip oluyorlar. Bunun yanı sıra hem çok ucuza çalıştırdıkları göçmenlerin sırtından ek kârlar elde ediyorlar, hem de onların bu düşük ücretleriyle emek piyasasını ucuzlatıyorlar, sendikaları zayıflatıyorlar, işçi sınıfını bölüyorlar, toplumda ırkçılığı provoke ediyorlar. Ama şimdi bu politikanın masrafları (göçmenlerin barınması, sağlık ve eğitim sorunları, vb.) konusunda anlaşamıyorlar: hangi ülke ne kadarını alacak, masraflara hangi ülke ne kadar katılacak, bu amaçla hangi ülkeye ne kadar para aktarılacak… Bu arada denizlerde ve karalarda göçmenler telef olmaya devam ediyor…

İşçi ve emekçi yığınlar, milliyetlerinden, dillerinden, dinlerinden bağımsız olarak bir dünya sınıfı oluştururlar. Ve biz devrimci Marksistler, her işçinin, her emekçinin sınırlardan bağımsız olarak tek başına veya ailesiyle birlikte dünyanın istediği yerinde yerleşme ve çalışma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve bunun için mücadele ediyoruz. Bugün bu hakkın uygulanması belirli bir bölgede yeni kaynakların harekete geçirilmesini gerektiriyorsa, bunun masrafların başta silah üreticileri olmak üzere kapitalistlerce karşılanması gerektiğini söylüyoruz. Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Yemen’e, Suriye’ye askeri müdahaleler için trilyonlarca dolar harcayan emperyalist ülke yönetimlerinin, bu müdahaleler sonucunda yerlerinden ettikleri insanlar için birkaç milyar dolar harcayamayacaklarını söylemeleri kabul edilemez. Aynı şey, AB’den mülteci başına ayda 2 bin Euro’ya yakın para alıp mültecilere 80 Euro ödemekle yetinen; Kürt kentlerine operasyonlar düzenlemek için, ordusunu Suriye’ye müdahaleye hazırlamak için milyarlar harcayan Türkiye hükümeti için de geçerlidir.

İkincisi, bugün Avrupa’nın kapısına dayanmış olan yüz binlerce insan yurtlarını, evlerini ve işlerini kendi istekleriyle terk edip yollara düşmüş değildir. Bu mülteci akınının başlıca sorumlusu, Libya’yı, Yemen’i, Suriye’yi durmaksızın bombalayan emperyalist ve yayılmacı ülkeler, iç savaşları kışkırtıp karşıdevrimci akımlara yardımcı olan bölge yönetimleri ve devrimci kalkışmaya girişmiş kendi halklarını kıyımdan geçiren diktatörlük rejimleridir. Bu kitleler bilerek ve isteyerek ve elbette çok haklı olarak başlarındaki karşıdevrimci diktatörlük rejimlerine karşı ayaklanmışlardır. Ve Tunus’ta ve Mısır’da belirli başarılar da elde etmişlerdir. Ama bu deneyimlerden rejimler ve emperyalizm de ders çıkarmış; birinciler (kendi bölge yandaşlarıyla birlikte) iktidarlarını kaybetmemek, ikinciler ise (onların bölge işbirlikçileri de dahil olmak üzere) devrimci süreçlerin kendi kontrollerinden çıkmasını engellemek için iç savaşları kışkırtmışlar, devrimci demokratik önderliklere alternatif olarak karşıdevrimci cihatçı, selefi akımları desteklemişlerdir.

Bugün devrimciler olarak iki ana görevle karşı karşıyayız: Birincisi, mültecilerin göçtüğü ülkelerde, onların, konut, sağlık, eğitim, çalışma ve insanca yaşama haklarını savunmak, bu doğrultuda tüm işçi ve kitle örgütlerini seferber etmek; onların sosyal ve siyasi yaşama katılımlarını ve var olan işçi-emekçi örgütlerinde yerel sınıf kardeşleriyle birleşmelerini sağlamak; ırkçılığa, ayrımcılığa ve faşizme karşı mücadele etmek. İkinci görevimiz ise, emperyalizmin ve Rusya gibi yayılmacı ülkelerin, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölge gerici rejimlerinin bombardımanlarına, askeri veya politik müdahalelerine karşı mücadele etmek, devrimci süreçlerin yanında yer alarak emekçi halkların diktatörlük rejimlerine karşı mücadelelerini her yoldan desteklemek.

Mültecilerin hak ve özgürlükleri, işçi sınıfının hak ve özgürlükleri demektir!

Suriye’de savaşa ‘ateşkes’ kılıfı

0

Cenevre III görüşmelerinin hiçbir sonuç üretmeden ertelenmesinin ardından ABD ve Rusya’nın ‘düşmanlıkların durdurulması’ anlaşmasına varmasıyla, 27 Şubat’tan itibaren geçerli olmak üzere Suriye’de bir tür ‘ateşkes’in hayata geçirilmesi öngörüldü. Rejimin ve Riyad’da oluşturulan Yüksek Müzekere Komitesi’nin kabul ettiği anlaşma, IŞİD ve El Nusra Cephesi’ni kapsamıyor. Rusya’nın 30 Eylül’den itibaren saldırılarını IŞİD ve El Nusra’ya karşı mücadele altında başlattığını ve bu arada bütün muhalif kesimleri vurduğunu göz önünde bulundurursak, ateşkesin sahada belirleyici bir değişiklik yaratmayacağını öngörmek zor değil.

Nitekim, ‘ateşkes’in başladığı 27 Şubat’tan itibaren, yoğunluğu azalmakla birlikte, Rusya ve rejim güçleri, El Nusra ve IŞİD’in bulunmadığı bölgelerde her gün düzinelerce sivilin ölümüne neden olan saldırılarını sürdürdü. Esad’ın 20 Şubat’ta yaptığı açıklamada, ateşkesin yaratacağı sükûnetten “teröristlerin yararlanamayacağını” belirtmesi, rejim ve müttefiklerinin gerekli gördükleri bölgelerde saldırılarını sürdüreceklerinin mesajını vermekteydi. Zira Esad rejimi, 2011’den itibaren diktatörlük rejimine karşı ayaklanmış her kesimi “terörist” olarak nitelendirmekte!

Öte yandan, ‘ateşkes’in PYD-YPG güçlerini de kapsamaması gerektiğini savunan Türkiye hükümeti, ‘ateşkes’in başlamasının ardından, PYD-YPG mevzilerine dönük topçu ateşini sürdürürken, IŞİD Tel Abyad’daki YPG güçlerine dönük saldırı girişimlerinde bulundu. Rejim ve müttefikleri ise, Lazkiye, Şam ve Hama ve güney bölgelerinde yeni mevziler elegeçirmek ve Halep’in kuşatılmasını tamamlamak için operasyonlara devam etti.

Cenevre komedisi kaldığı yerden…

Şubat ayında erteleme kararı alınan Cenevre görüşmelerinin, ‘düşmanlıkların durdurulması’ anlaşmasına varılmasının ardından, şimdilik 9 Mart’ta yeniden başlaması hedefleniyor. Yüz binlerce insanın katledilmesinin ve ülkenin yerle bir edilmesinin baş sorumlusu Esad rejiminin görüşmelere meşru bir taraf olarak oturacak olması, rejimin Rus müdahalesinin ardından elde ettiği askeri başarıları, diplomatik bir zafere de dönüştürmesi anlamına geliyor. Kuşatma altındaki şehirlere insani yardım ulaştırılması, sivillere dönük bombardımanların durdurulması, rejimin hapishanelerindeki yaklaşık 200 bin kişinin serbest bırakılması gibi konuların bir ‘müzakere başlığı’ olarak ele alınması, görüşmelerin, sunulanın aksine, Suriye halkının haklarının korunmasıyla hiçbir ilişkisi olmadığını ortaya koyuyor. 5 yılın ardından, ABD ve Rusya’nın öncülük ettiği görüşmelerin üç temel hedefi bulunuyor: rejimin aklanmasını, IŞİD’in Suriye’deki tek temel problem olduğunun kabul edilmesini sağlamak ve Suriye’deki direnişle bağlarını yitirmiş muhalefet temsilcilerine bu iki koşulu kabul ettirmek. Ne var ki, Putin ve Obama Suriye’deki “karmaşadan” bu çerçevede kurtulmaya çalışsalar da, kesin olan şu ki, Suriye’nin kaderi, Cenevre’deki müzakere masalarında değil, Suriye’nin içinde, Suriye halkı tarafından çizilecek.

Emperyalizmden ve bölge ülkelerinden medet ummak…

Suriye’de devrim süreci altıncı yılına girerken, geniş bir karşıdevrim cephesinin tüm girişimlerine karşın, halkın özgürlük talebi hâlâ boğazlanabilmiş değil. Rejimden kurtarılmış bölgelerde var olma çabasını sürdüren halk kesimleri, ‘ateşkes’le birlikte bombardımanların azalmasını fırsata çevirerek uzun bir aradan sonra yeniden sokaklara döküldü. “Devrim devam ediyor” şiarı altında 4 Mart Cuma günü yaklaşık 100 noktada binlerce kişinin katılımıyla gösteriler yapıldı. Gösterilerde “Halk rejimin yıkılmasını istiyor”, “Aşağılanmaktansa ölmeyi tercih ederiz”, “Halk bir ve birleşik”, “Halk özgürlük istiyor” gibi sloganlar atıldı.

Bununla birlikte, Suriye Arap ve Kürt halklarının politik temsilcilerinin kaderlerini, en büyük korkuları diktatörlüklerin halk güçleri tarafından yıkılması olan ve her biri kendi politik çıkar ve öncelikleri doğrultusunda hareket eden emperyalist güçlere ve gerici bölge ülkelerine teslim eden politikaları, halkın özgürlük talebinin önündeki en büyük engellerden biri olmayı sürdürüyor. Yüksek Müzakere Komitesi çatısı altında biraraya gelen muhalefet kesimleri, halen ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan’dan gelecek yardımlara bel bağlarken, PYD önderliği ise, Rusya’dan, ABD’den sağladığı desteği, Esad rejimiyle bağları koparmamayı kazanımlarını kalıcı hale getirmenin garantisi olarak görüyor. Kısa vadeli çıkarlar ve pragmatizm üzerinden yükselen bu politikaların, uzun vadede, Suriye halklarının özgürlük mücadelesine katkı sunmayacağı açık. Yıkımın her geçen biraz daha derinleştiği Suriye’de, Arap ve Kürt halklarının diktatörlük rejimine ve radikal İslamcılara karşı birleşik mücadelesi, özgürlük mücadelesinin önkoşulu olarak önümüzde durmayı sürdürüyor.

Silopi, Cizre enkazı ve kardeşlik masalı

0

Silopi ve Cizre’de Aralık ayından bu yana sürdürülen operasyonlar durduruldu, sokağa çıkma yasakları tamamen olmasa da kısmen kaldırıldı. Böylelikle yaşanan savaşın bilançosu da ayyuka çıkmış oldu. Silopi ve Cizre’de bilanço katliam niteliğinde; binalar tamamen yanmış ve yıkılmış durumda, enkazların arasından, yıkık dökük evlerin bodrumlarından tanınmayacak durumda cesetler çıkmaya devam ediyor. Hâlâ haber alınamayan çok sayıda sivil ve çocuklar var. Akıbetleri konusunda hiçbir açıklama yok. İran ziyaretinden önce Silopi’ye uğrayan Başbakan Davutoğlu Silopi’yi yeniden inşa edeceğini söylerken, Silopi’ye ‘sevgi ekmeye geldiğini’, stadyum inşa edeceğini, esnafa 100 bin TL kredi verileceğini, yıkılan evlerin kentsel dönüşüm kapsamına alınacağını da ‘müjde’ledi. Kardeşlik masalları ve ‘hain teröristleri temizledik’ yalanıyla gizlenmeye çalışılan bütün bu yıkım anlaşılan hâlâ birilerinin iştahını kabartmaya devam ediyor.

Davutoğlu: “Kudretimizi gösterdik, şimdi sıra şefkatimizde”

Cizre’de 14 Aralık’ta başlayan operasyonlar boyunca 100’ü aşkın kişinin hayatını kaybettiği ve ‘kimyasal silah’ kullanıldığına dair iddialar bulunurken; Hükümet bir yandan da siyasi baskılara devam ediyor. Adalet Bakanlığı tarafından Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere HDP’li vekillerin bir kısmının dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke hazırlandı. Sur’da operasyonların sonlanması talebiyle sivil yürüyüş çağrısı yapan Demirtaş’a soruşturma açıldı.

Bu milli birlik ve beraberlik masallarının gizleyemediği bazı gerçekler var ki, bu gerçekler öncelikle Silopi’de, Cizre’de evine dönen insanların karşılaştıkları tabloda su yüzüne çıktı. Aylarca sokağa çıkma yasakları ile abluka altına alınmış bölgelerde yaşam savaşı veren, bunun sonucunda evinden zorla edilen, çatışmalarda ailesinden en az birkaç kişiyi kaybetmiş ve evine döndüğünde ne evini ne toprağını bulabilen bu insanlardan ne kardeşlik duygusu taşımalarını ne de Davutoğlu’nun ‘müjde’lerine kanmalarını bekleyebiliriz. Evlerine giren insanlar hâlâ ölen insanların cesetleriyle karşılaşmakta ve yaraları böylesine bir ikiyüzlülükle sarmaya çalışmak bu saatten sonra kimsenin inanabileceği bir şey değil.

Savaş son bulsun derken…

Aylardır operasyonların son bulması ve ablukanın kaldırılması talebiyle bu satırları yazarken, her geçen gün meselenin daha da içinden çıkılamaz boyuta geldiğini gördük. Geçtiğimiz ay, Ankara’da TSK personelini taşıyan servis araçlarını hedef alan bombalı saldırıda 28 kişi hayatını kaybetti. Hükümet, olaydan Suriye’deki Kürt gruplardan YPG’yi sorumlu tutarak Suriye’ye girme ve Kürtleri suçlama kozlarını güçlendirmeye çalışırken, saldırıyı Cizre’de yaşananların intikamını almak amacıyla Kürt silahlı örgütü TAK üstlendi. KCK Eş Başkanı Cemil Bayık, saldırı sonrası yaptığı açıklamada, “Ankara’da militarizmin merkezinde yapılan eylem de halkımıza karşı yürütülen insanlık dışı vahşi soykırımcı katliamlara karşı misilleme eylemi olabilir” demişti. Yani KCK bu eylemi dolaylı olarak sahiplenirken, ardından saldırıyı gerçekleştirdiği açıklanan “Zınar Raperin” kod adlı Abdulbaki Sönmez için Van’da yürüyüş yapıldı ve taziye çadırına bir HDP Milletvekili katıldı. TAK’ın yaptığı ve bundan sonra da yapmayı duyurduğu eylemler hükümetin savaş politikasının meşrulaştırılmasına hizmet etmekte, terör gerekçesiyle baskı politikalarının toplumun tüm kesimlerine uygulanmasına zemin hazırlamakta. Bugün 8 Mart’ta meydanların kadınlara kapatılmasının gerekçelerinden biri olmuştur örneğin. Yarın işçi eylemlerine saldırmanın, milli güvenlik gerekçesiyle grev kırmanın yasal nedeni olarak kullanılacak. Bu tip eylemler Kürt ve Türk işçileri arasında milliyetçilik temelinde nefret tohumlarını büyüttüğü gibi, halkların çıkarlarına hizmet etmemekte.

Tüm bunlarla birlikte düşünüldüğünde, geçtiğimiz günlerde operasyonların son bulması ve ablukanın kaldırılması çağrısı ile yapılmaya çalışılan Sur yürüyüşü için son derece geç kalındı; TAK gibi yanlış eylemlerin üzerine ne yazık ki bütün inandırıcılığını yitirdi. Aylardır sokağa çıkma yasakları ve abluka sürerken HDP tarafından bu tür demokratik kitlesel tepki vermeye dönük hiçbir ciddiye alınabilir çağrı yapılmadı; üstelik TAK’ın eylemini desteklercesine taziye çadırına gitme türünden yanlış ve yararsız davranışlar sergilendi. Bütün bunlar, Demirtaş’ın “Abluka kalkmadan geri adım atmayacağız demelidir herkes” çağrısının tüm işçi ve emekçiler tarafından, ülkenin dört bir yanından sahiplenilmesinin önünde engel oluşturmakta.

Tekrar vurguluyoruz: Cizre, Silopi ve Sur’daki yıkımın sorumlusu hükümettir. Barış, hükümetin kanlı çözümüne terk edilemez. Barış kirli hesapların döndüğü pazarlık masasında gerçekleşemez.

Sokağa çıkma yasakları sonlanmalı, abluka kaldırılmalıdır. Siyasi operasyonlar derhal durdurulmalı; sorumlular yargılanmalıdır.

Kürt halkının tüm demokratik hakları, pazarlık unsuru haline getirilmeden, koşulsuz biçimde tanınmalıdır.

ABD seçimleri: Çanlar kimin için çalıyor?

0

“Demokratik rejim bir ülkeyi yönetmenin en aristokratik yoludur.” – Lev Troçki

8 Kasım 2016 tarihinde, 58. ABD başkanlık seçimleri yapılacak. Obama daha önce iki kez bu görevi üstlendiği için üçüncü defa aday olması yasak. İçerisinden geçmekte olduğumuz süreçte, her iki parti de yapılan ön seçimlerle kendi adaylarını belirlemeye çalışıyor.

İlk defa bir ön seçim süreci bu denli tartışılıyor ve gündeme geliyor. Başkanlık seçimlerine aylar olmasına rağmen ABD’li kitleler şimdiden farklı kamplara bölünerek son derece politikleştiler. Sürecin daha başlardan bu derece kızışması ve uluslararası gündemde genişçe bir yer işgal etmeye başlaması boşuna değil. Zira ABD sadece yeni başkanını değil, aynı zamanda dünyanın bütününü etkileyecek bir geleceği de seçmek için hazırlanıyor. Sanders ve Trump gibi adaylar, ABD toplumunun duyduğu dönüşüm arzusunun zıt iki ifadesi. Karşıt kutupların bu denli radikal çıkışlar yapması, ancak daha da önemlisi bu çıkışları yapabilecek koşulların olgunlaşmış olması, “olağan” olanın dışında konumlanan bir politik atmosferin varlığını hissettiriyor. Bir takım sosyal ve ekonomik süreçlerin sonucu olan bu atmosfer ise hepimizin tepesinde, hayatlarımızın çatısında asılı duruyor.

Demir Ökçe’nin yeni temsilcisi: Donald Trump

Demir Ökçe, Jack London’ın sosyalist romanları arasında en olağandışı olanı. 1906’da yazılan bu roman, ABD’de 1912 ile 1932 tarihleri arasında hayat bulan faşist bir rejimin, işçi hareketini ve demokratik özgürlükleri nasıl ezdiğini anlatır. 1932’de işçilerin ilk ayaklanmasını ezen bu rejime London, Demir Ökçe ismini vermiştir. ABD’nin bugün içerisinden geçtiği süreç, sınıflar mücadelesinin izlediği gelişim süreci, Jack London’ın bu romanının distopik bir kabustan öte mutlak bir gerçek olabileceğini hatırlatıyor! Zira bahsi geçen Demir Ökçe’nin yeni bir temsilcisi var artık: Donald Trump…

Donald Trump olağan bir Cumhuriyetçi aday değil ve asla da öyle okunmamalı. Öngördüğü siyasal tasarım, başlı başına bir fenomen. Bu siyasal tasarımı hayata geçirebileceği nesnel bir zeminin varlığı veya yokluğu tartışması bir yana, ABD kamuoyuna bu eylem programını önerebilmesi dâhi kritik bir eşiğin atlandığı anlamına geliyor. Koyun yününden işlenmiş bir peruğu andıran kabarık saçları ve öfkeyle sallanan gıdısıyla Trump, bir müteahhit ve iş adamı olmasının getirdiği bütün sınıfsal özellikleri bünyesinde barındırıyor: Kendisi ırkçı, zenofobik, homofobik, işçi ve kadın düşmanı, basın özgürlüğüne karşı ve çıkarları adına yoksulları savaşa göndermeye hevesli. Bunun yanı sıra, muhafazakar akımların yeni eğlencesi olan, “Kanal İstanbul” benzeri fantastik projelere de sahip. Birleşik Devletler proletaryasının işsizlik, düşük ücretler ve yüksek mesai saatleri gibi gündemlerinin pek de yakıcı ihtiyaçlar olmadığına kanaat getiren Trump, yabancıların ülkeye girişlerini engelleyebilmek için Meksika sınırına bir duvar örmeyi planlıyor. Meksikalı yetkililerin duvarın parasını ödemeyeceklerini söylemesinin üzerine ise “Duvar az önce 10 metre daha yükseldi!” açıklamasında bulunuyor. Aynı zamanda Beyaz Saray’ı altın rengine boyatmayı düşündüğünü de belirtiyor. Gazeteciler ve basın mensupları ile sürekli dalga geçen, onlara kaba davranan ve onları kimi zaman yaka paça dışarı attıran sansürcü bir mizacı da var Trump’ın. Bir basın açıklaması sırasında kendisinin IŞİD’e neden karşı olduğu sorulduğunda, bütün dürüstlüğüyle kapitalist sınıf adına şöyle cevap veriyor: “IŞİD Irak ve Suriye’de oteller inşa ediyor. Benle rekabet ediyorlar!” Genellikle parti içi rakiplerinin politik önermelerini eleştirmektense, onların dış görünüşleri, konuşma tarzları ve özel hayatları ile dalga geçmeyi tercih ediyor. Trump neden diğer sağcı adaylardan daha tehlikeli? Aslında bunun cevabını bir röportaj sırasında verdi. Vietnam Savaşı’nda 5 seneliğine esir düşmüş olan ve 2008’de ABD başkanlık yarışına Cumhuriyetçi Parti’den katılan John McCain hakkında röportaj sırasında şöyle diyor: “McCain savaş kahramanı falan değil. Çünkü yakalandı. Ben yakalanmayanları severim.” ABD kamuoyunun önünde bir “savaş kahramanı” hakkında bu denli iddialı bir söylemde bulunmak Trump’ın “patavatsızlığı” ile açıklanabilecek bir hadise değil. Analistlerin Trump kampanyasının açık bir dikkatsizliği olarak yorumlayabilecekleri bu çıkış, aslında kampanyanın önerdiği siyasal programın bilinçli bir ifadesi. Vatansever önyargılara sahip geniş kesimlerce “saygısızlık” olarak adlandırabilecek bu ifadeye rağmen (ya da belki sayesinde!) Trump’ın ön seçimlerden rahatlıkla birinci çıkmaya devam etmesi, çanların çalmaya başladığı bir gerçekliğe işaret ediyor.

Trump’ın yarı-faşizan bir kampanya ile bu kadar öne çıkabilmesinin bir diğer nedeni de Cumhuriyetçi Parti’nin kendi içerisinden daha “rasyonel” ve sağlam bir sağ alternatif çıkaramamasında saklı. Parti içi rakiplerinin, birbirlerinden önemli derecede farklılaşmayan tekrar niteliğindeki alışıldık sosyal önermeleri Trump’ı güçlendiriyor. Parti içi başka bir aday olan ancak daha sonra yarıştan çekilen, George Bush’un kardeşi Jeb Bush’un, ön seçimler başlamadan önce Trump’ın başlıca rakibi olması bekleniyordu. Ancak anlaşıldı ki, Bush’un en büyük zorluğu ve düşmanı yeni kendisi, yani soyadıydı. Bush soyadına toplum nezdinde biriken öfke, parti içi münazaralarda su üzerine birçok kez çıkarak adaylar tarafından bolca kullanıldı. Kendisi de bunun farkına varmış olacak ki, münazaralarda savunduğu politik program “ılımlı bir Bush’culuk” çizgisini izliyordu. Trump’ın önerdiğine oranla daha küçük çaplı bir savaş planını öngörmüş olan Bush, Latin Amerika ve Ortadoğu’dan ABD’ye kaçanların sınır dışı edilmesine cepheden karşı çıkmıştı. Elbette bu, Bush soyadının ortaya çıkardığı sınıfsal öfke ile refleksin yarattığı basıncın bir sonucuydu. Her ne kadar kendisi bu basınca teslim olsa da, ön seçimlerde aldığı oldukça düşük oy oranları sonrasında Bush, Beyaz Saray’daki koltuğa oturma planlarından vazgeçti.

Trump’ın münazaralardaki vulger tartışma tarzı, yavaş yavaş diğer Cumhuriyetçi adayların (Cruz ve Rubio) tezlerini savunma tarzlarını da fethediyor. Son birkaç münazaradır, Cumhuriyetçi adaylar politik programlarından ve siyasi hedeflerinden değil, birbirlerinin kirli geçmişlerinden bahsettiler ve belden aşağısı da dahil olmak üzere fiziksel dış görünüşleriyle değişik seviyelerde alay ettiler.

Trump’ın hangi sosyo-ekonomik ve politik süreçlerin sonucunda bu denli öne çıktığını anlayabilmek çok önemli. Bir takım analizler Trump’ın “önlenemez” yükselişini şovmenliği ile açıklıyor, mitinglerinin insanları çok eğlendirdiğini söylüyor. Mevcut tehlike daha yanlış okunamazdı. Bir cümle ile özetlemek gerekirse Donald Trump, ABD toplumunun kronikleşen çöküşünün, işçilerin cüzdanlarının kullanmaya kullanmaya tozlanmasının ve ABD’nin dünya liderliği koltuğunun sarsılma ve yıkılma emareleri göstermesinin reaksiyoner ve faşizan bir dışavurumu. Çöken Alman ulus-devletçiliğinin Nazileri, iktidarlardan düşen siyasal İslamcılığın IŞİD’i doğurması gibi, “Amerikan rüyasının” gitgide bir karabasan halini alması da Trump’ı ve onun barbarlığı temsil eden programını güçlendiriyor. Trump da bu ilişkiyi kabul ediyor zira kampanyasının sloganı “Amerika’yı yine muhteşem yap”. Bu, bütün basın ve yayın organlarını tekelinde biriktirmiş olan Wall Street sakinlerinin uzun senelerdir sürdürdükleri “muhteşem ülke ABD” temalı propagandanın ardında büyük bir enkaz bırakarak çöktüğüne, klasik vatanperver argümanların iflas ettiğine işaret ediyor. Trump da, ona oy verenler de artık ülkelerinin “muhteşem” olmadığını kabul ediyorlar, senelerdir bilinçlerine pompalanan ve mutlu sonla biten masalların değil, bir tragedyanın içerisinde olduklarını fark ediyorlar. Siyahilere dönük soykırımcı bir politikayı sahiplenen Klu Klux Klan’ın Trump’a oy çağrısı yapması ve Trump’ın Twitter’dan Mussolini alıntıları yapması bu ilişkinin doğrudan bir sonucu.

New York Times yazarlarından birçok politik danışmana kadar, Trump’ın siyaset yapmayı bilmediğini, kabalığı sebebiyle kaybedeceğini ve aslında darkafalı bir emlakçıdan öte bir şey olmadığını söyleyen çok. Haklı olabilirler, yarışın son virajına girildiğinde Trump gerçekten de kazanamayabilir. Ancak Trump’ın bu seçimlerin kazananı olarak çıkıp çıkmamasından öte, neyi temsil ettiği, hangi istenci ifade ettiği önemli. Trump, başarılı bir iş hayatının ardından daha da fazlasını başarmak isteyen basit bir güç tutkunu despot değil, ABD kapitalist sınıfının ileri keşif kolu. Bu ileri keşif kolunun kapitalist sınıfa vereceği rapor, ardından başka birliklerin gönderilip gönderilmeyeceğini belirleyecek.

Peki insanlar, Cumhuriyetçi Parti’nin dâhi ağır topları tarafından yerden yere vurulan Trump’a neden oy veriyorlar? Trump’a oy atan insanlar kim? Sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirdiği anketler “eğitimsiz beyaz nüfus” diyor. Ancak bunun da ötesinde alt ve orta-alt sınıfın yorulmuş, öfkelenmiş ve korkmuş kesimleri Trump seçmenlerinin omurgasını oluşturuyor. Toplumun atomizasyonu, her bireyin kendilerini ezen şirketlerin karşısında yalıtılması ve izole olması, ev içi refahın çökerken yalnızlaşmanın yükselmesi: Trump, yaşadığı şoku atlatamamış olan bu psikolojilerden sonuna kadar faydalanıyor. Toplumun paramparça olmuş ruh halini alıyor ve bunu mülteciler ile Müslümanlara karşı birleştirmeyi öneriyor. Trump “ABD’nin kurtarıcısı” rolüne soyunuyor ve ulusun üzerinde bir hakem gibi yükselme iddiasında olan bütün Bonapart adayları gibi bir “kutsal görevden” bahsediyor: Geleneksel Hıristiyanlık öğretilerinin biçimini kullanarak “milli değerleri” ve “ulusun temeli aile kurumunu” savunacağını, bunu da elinde bir kılıçla yapacağını deklare ediyor.

Marx, hiçbir toplumun kendi olasılıklarını tüketmeden yok olmayacağını yazmıştı. Trump, ABD toplumunun önündeki kritik olasılıklardan birisi. Bu olasılığın tüketilmesi, kaçınılmaz bir çöküşün başlangıcı olacaktır. Troçki 78 sene önce bir röportajında, işçi örgütleri üzerinde faşizan yaptırımlar uygulayan valiler üzerine şöyle konuşuyordu:
Newark’daki vali, Hague’ı taklit etmeye başlıyor; Hague ve büyük patronlar hepsini esinlendiriyor. Şu tamamen açık ki, Roosevelt, şimdiki krizde demokratik araçlarla hiçbir şey yapamayacağını gözleyecek. O, Stalinistlerin 1932’de iddia ettiği gibi faşist değildir. Fakat inisiyatifi felç olacaktır. Ne yapabilir? İşçiler hoşnut değil, büyük patronlar hoşnut değil.

(…)

Newark valisinin yaptığı taklit büyük bir öneme sahiptir. İki ya da üç yıl içerisinde Amerikan karakterli güçlü bir faşist hareket olabilir. Hague nedir? Mussolini ya da Hitler ile bir alıp veremediği yoktur, o bir Amerikan faşistidir. Nasıl yükseldi? Toplum artık demokratik araçlarla daha fazla yönetilemiyor, onun için.

(…)

Lundberg’in kitabında gösterdiği 60 ailenin ABD’yi yönettiğini iyi anlamalıyız. Fakat nasıl yönetiyorlar? Bugüne kadar demokratik yöntemlerle. Onlar orta sınıflar, küçük burjuvazi ve işçiler tarafından kuşatılmış küçük bir azınlıktırlar. Onlar bu toplum içerisindeki orta sınıfları bu topluma ortak etme olasılığına sahip olmalıdırlar.

El Dorado’nun yeni temsilcisi: Bernie Sanders

Sanders için, Voltaire’in de kullandığı İspanyol kökenli bir efsanevi ütopyanın temsilcisi dedik ancak bu savunduğu önermeler imkansız olduğu için değil (aksine bu önermelerin gerçekleşmesi tek çıkış yolu). Böyle söylememizin sebebi, Sanders’ın bu önermeleri gerçekleştirme planlarını ve yöntemini, parlamentarizmin renkleriyle boyamış olması. Sanders ABD işçi sınıfının bilincinde ilerici kırılmalar yaratsa da, reformlar yoluyla kapitalist sınıfın durdurulabileceğini söyleyerek, eski bir yanılsamanın günümüzdeki sesi hâlini alıyor.
Sanders geçmişte Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti dışarısında kalan birçok sosyalist grup inşa etti ve bunların başını çekti. 1968’de siyahların özgürlük hareketinin kararlı bir savunucusu olarak seferberliklerin içerisinde yer aldı. Vermont’da dört defa art arda Burlington valisi seçildi. 2006’da senatör seçilerek, “ilk sosyalist senatör” oldu. Bu süreç içerisinde, Obama’nın da aktif desteğiyle Demokratik Parti’ye katıldı ve partinin “radikal” solunu temsil etti.

Yaklaşan başkanlık seçimleri için adaylığını açıklayan Sanders, Trump’la birlikte sürmekte olan seçim yarışının en çok konuşulan ismi. Red Hot Chili Peppers grubunun kampanyasını desteklemek için dayanışma konseri verdiği, Hollywood’dan birçok ismin desteğini açıkladığı, siyah hareketinin kamu figürleri olarak öne çıkan liderlerinin oy çağrısı yaptığı ve Carl Sagan’ın öğrencisi Neil deGrass Tyson gibi birçok bilim insanının arkasında durduğunu açıkladığı Sanders’ın yakaladığı bu dinamizm nasıl açıklanabilir? Hem de bir sene önce kendisinin potansiyel adaylar içerisinde dâhi tartışılmadığını, tartışılsaydı da birçok analistin kendisini politik bir güç olarak hiç ciddiye almayacağını düşünürsek.

Sanders zenginleri vergilendireceğini, saatlik mesai ücretini 15 dolara çıkaracağını, üniversiteleri ve sağlık hizmetlerini ücretsiz hâle getireceğini, ırkçılıkla ve küresel ısınmayla savaşıp, LGBTİ hareketini destekleyeceğini ve askeri müdahaleleri sonlandıracağını söylüyor. Obama iktidarının kitlelerde yarattığı hayal kırıklığı Sanders’ı güçlendiriyor. Kendisi, işçilerin senede elli bin dolardan daha az kazandığı New Hampshire eyaletinde %85’lik bir oranla rakibi Clinton’ı geride bıraktı. AFL-CIO gibi birçok sendika, yarışta şimdilik önde olan Clinton’ı destekleseler de, son senelerde mücadele hâline geçmiş olan hemşireler, iletişim işçileri, fast food emekçileri gibi farklı sektörler de Sanders’a desteklerini açıklamış durumdalar. Bunların yanı sıra Sanders, bankacılardan ve lobicilerden seçim faaliyetleri için alınan ve “süper paket” ismi verilen fonları reddeden tek aday. Kendisi internet üzerinden kampanyasının desteklenmesi için mali bir dayanışma ağı kurdu. Kısa bir sürede altı yüz binin üzerinde insan bu ağ üzerinden Sanders’ın kampanyasına ekonomik yardımda bulundu. Yardımda bulunanların sayısı bugün iki milyona yaklaşırken, Sanders’ın ABD tarihinin en geniş katılımlı kampanyasını organize ettiği söyleniyor.

Sanders’ın çağrısı kelimesi kelimesine şu: “Politik devrim”. Bu tamlamayı Marksist anlamıyla kullanmasa da, vampir görünce gümüş çıkarır gibi “devrim” kelimesini duyunca haç çıkaran ABD kamuoyunun geniş kesimlerinin gündelik hayatlarına bu kelimeyi sokabilmesi dâhi bilinçlerde yaşanmış bir sıçramayı gösteriyor. Soğuk Savaş’ın anti-komünist demagojileri ile sarıp sarmalanmış ABD’li kitleler, artık devrimci sloganlardan korkmuyorlar. “Saatlik mesai ücreti 15 dolara çıksın” diyen birisine, “istersen Kolhoz da kuralım” tarzında gevezeliklerle cevap veren karaktersiz seslerin sayısı bir hayli azaldı. Sanders, ABD’de toplum genelince bir küfür olarak kullanılan “sosyalist” kelimesini kendisi için hiç çekinmeden kullanıyor ve aynı zamanda canlı yayına çıktığında hiçbir dine inanmadığını da açıklıyor. Birleşik Devletler kurumlarının ve kamuoyunun “kutsal” bildiği birçok tabuyla, geleneksel politikalarla ve İncil’in temel alındığı çağdışı inançlarla ters düşen bu adayın, donuk önyargılar sebebiyle kampanyasının ölü doğacağı sanılırken, giderek popülerliğini arttırması, toplumsal krizin yol açtığı yaşamsal endişelerin gücünü gözler önüne seriyor.

Sanders’ın “sosyalizm” modeli, Kuzey Avrupa ülkelerinin sahip olduğu iktisadi altyapının örnek olarak alınmasını öngörüyor. El Dorado’nun temsilcisi olarak anmamızın sebeplerinden birisi de gerçek dışı olan bu önerisi. Doğu Asya’ya kayan sanayi üretimini ABD topraklarına geri getirerek istihdam yaratacağını açıklayan Sanders’ın “demokratik sosyalizm” programı, uluslararası iş bölümünün ve eşitsiz bileşik gelişim teorisinin acımasız yasaları ile vereceği kavgada yenilmeye mahkum. Birleşik Devletler üretici güçlerinin yaşadığı tarihsel krizi bir üretim tarzı sorunu olarak değil, kapitalizmin sınırlarından taşmayan ekonomik modeller sorunu ve coğrafi tercih meselesi olarak yorumlayan Sanders, mevcut iktisat yasaları altında İskandinavya ülkelerinin var olabilmesi için Kenyaların ve Sri Lankaların da olması gerektiğini anlamıyor.

Evet, Vermontlu sosyalist Clinton’ın gerisinde. “Süper Salı” ismi verilen ve 11 eyalette aynı anda yapılan seçimlerde kendisi 4 eyalet kazanırken, Clinton geriye kalan 7’sini de kazandı. Ancak bu geriliğe rağmen gözlemlenmesi gereken farklı bir olgu var. Clinton’ın seçimler öncesinde eyaletlerde yaptığı mitingler bir hayli sönük geçiyor. Ölü bir atmosferin altında gerçekleşen ve liberal demokrat ilkelerin can sıkan rutin tekrarlarına dönüşen bu mitinglere birkaç yüz insan katılıyor. Sanders ise gittiği her yerde binlerce kişilik küçük stadyumları doldurmayı başarıyor. Mitinglerde yaptığı konuşmalar sık sık alkışlarla ve mücadeleye çağıran heyecanlı sloganlarla bölünüyor. Sanders’ın seçmen ağı Clinton’a oranla daha ufak olabilir ancak bu kitle daha dinamik ve enerjik, toplumu dönüştürme gücü çok daha yüksek. Sistemde köklü değişimleri gerçekleştirme istekleri, nicel olarak daha küçük olan bu kesimleri nitel olarak daha etkili kılıyor.

Sanders’ın Demokratik Parti içerisinden çıkan bir aday olduğunu söylemiştik. Çelişkili olacak ancak kendisi 1986 yılının Temmuz ayında, Berkeley’de sosyalistlerin ve aktivistlerin katıldığı bir toplantıda, şunları söylemişti: “Biz sosyalistlerin Demokratik Parti içinde kendi fikirlerimizi empoze etmek için çalışıp çalışmamamız gerektiğini tartışıyoruz. Ama Demokratik Parti, sosyalistlerin değil, aksine düşmanlarının, burjuva politikacıların partisi. İşçilerin, işçi sınıfının, sosyalistlerin partisi değil, çünkü işçileri ezen sınıfı savunuyor. Eğer partilerine katılarak Demokratlara karşı seçimleri kazanabileceğimizi gösterseydik, politik bir güç olarak kendi doğumumuzu ertelemiş olmaz mıydık? Kendi fikirlerimize en büyük suç bu olmaz mıydı?”

Bu konuşmanın üzerinden geçen 30 sene, açık ki, Sanders’ı değiştirmiş. Reformist de olsa geniş emekçi kesimleri kucaklayacak bağımsız bir işçi partisinin inşasından vazgeçen Sanders, politik programını geleneksel anti-demokratik iki partili seçim paradigmasına hapsetmiş durumda. Bu bağlamda Sanders ile Çipras karşılaştırması bir hataya işaret ediyor, zira iki isim de farklı konjonktürlerin bir sonucu. Syriza, geleneksel burjuva partilerinden yaşanan bir kopuş sonucu, çok sayıdaki genel grevin ardından iktidara yerleşmiş ve ardından Yunanistanlı işçilerin kurtuluş özlemlerini Troyka’ya pazarlamıştı. Sanders ise emperyalist askeri müdahaleler gerçekleştiren ve büyük bankaların siyasi büroları gibi çalışan iki partili geleneksel sistemden herhangi bir kopuşu önermiyor, aksine bu aristokratik çıkmazın içerisinde konumlanıyor ve bu çıkmazı soldan yeniden üretiyor.

***

Trump ve Sanders gibi, geleneksel Amerikan siyasetinin “olağan” değerleri içerisinde konumlanmayan çıkışların aynı zaman dilimlerinde ortaya çıkmış olmaları kesinlikle bir tesadüf değil. Sadece bu gerçek bile, dünyanın geri kalanıyla birlikte ABD toplumunun üzerine çökmüş olan sosyo-ekonomik buhranın korkunç derinliğini gösteriyor.
ABD’nin üzerinde bir sarkaç sallanıyor. Beyaz Saray’ın yönetim krizi derinleştikçe bu sarkaç ivme kazanıyor. Asıl tehlike, sola doğru sallanan sarkacın, orada tutulamazsa, geri dönüşsüz bir şekilde sağa savrulacağı olmasıdır.

Şubat ayı işçi eylemlilikleriyle geçti!

0

Şubat ayı işçiler için neredeyse her gün eylem ve direnişlerle geçti. 2016 başında devletin asgari ücret açıklaması ve daha sonrasında kıdem tazminatının gaspına ve kiralık işçi uygulamalarına karşı işçiler farklı sektörlerde eyleme geçti. Başta asgari ücret zammına karşı ek ücret talebi ile Renault, İskoop, Haribo çalışanları farklı zamanlarda eylem ve basın açıklaması yaparak ek zam talebini dile getirdi. Hükümetin işçilerin en önemli kazanımlarından biri olan kıdem tazminatına göz koyması ve bununla birlikte kiralık işçi uygulamasını açıklaması bardağı taşıran son damla oldu. İşçiler bu uygulamaların esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını daha fazla derinleştireceğini belirterek buna karşı sessiz kalmayacaklarını ifade ettiler. Haklarını gasp ettirmeyeceklerini belirterek, iş yavaşlatma, basın açıklaması, iş bırakma gibi eylemler yaparak haklı mücadelelerindeki kararlılığı gözler önüne serdiler.

Bursa’da özellikle metal işçileri her gün farklı eylemler yaparak seslerini duyurmaya çalışıyor. İşçiler ek zam talebi ile neredeyse bir aydır mücadele ediyorlar. Asgari ücret zammı sonrasında işlerin maaşlarında gözle görülen bir artış yaşanmadı. Buna karşı işçiler hakları olan ücret farkını talep etti, fakat bu işveren tarafından reddedildi. Buna tepki olarak işçiler talepleri için yürüyüş ve basın açıklaması ile seslerini duyurmaya çalıştı. Direnişi kırmak ve işçileri yıldırmak için işveren içlerinde sendikada görev alan toplamda 10 işçiyi işten çıkardı. Renault işçileri yaşanan bu hak gasplarına karşı arkadaşlarının da işten atılmasından sonra 3 Mart’ta üretimi durdurarak Mudanya’da yürüyüş gerçekleştirdiler. Yürüyüşe izin vermeyen polis işçilere saldırdı. İşçilere yapılan muameleye karşı farklı şehirlerdeki Renault işçilerine destek geldi.

Güvencesiz, esnek çalışma koşullarına karşı bugün başta metal işçileri olmak üzere direnen tüm işçiler bizim için örnek teşkil etmektedir. İşçilerin ek zam talepleri hepimizin peş peşe gelen zamların ardından satın alma gücü düşen, yoksulluk, işsizlik ve güvencesizliğe mahkûm edilmeye çalışılan tüm işçilerin ortak talebidir. O yüzden elimizden alınmaya çalışılan haklarımız için bugün mücadele etmezsek gelecek bizim için daha fazla sefalet ve yoksulluk içinde yaşamamız demektir. Bize dayatılan bu yaşam koşullarına karşı sınıf dayanışmasını, birlikteliği ve mücadeleyi yükselterek karşı durabiliriz. Haribo işçisi bunu başardı ve grevleri kazanımla sonuçlandı. 7 gündür 220 işçi işten atılan arkadaşları, yüzde 30 zam ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için grevdeydi. Talepleri kabul edildi ve işbaşı yaptılar. Direnirsek ve birlikte mücadele edersek başarırız.

8 Mart 2016: Neden kadın dayanışmasını büyütmeliyiz?

0

Ev işleri, çoluk-çocuk büyütme, anne-babayla ilgilenme ve iş hayatı koşturmacası derken kadınların bölünmediği alan neredeyse kalmadı. 2016 Türkiyesinde çalışan kadınlar açısından iş hayatı, maalesef bolca iş kazası, güvencesizlik, esneklik ve sigortasızlık anlamına geliyor. Bunu biz demiyoruz; Britanya merkezli The Economist dergisi tarafından yapılan araştırmaya göre Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi 29 ülke arasında Türkiye, Güney Kore’nin ardından kadın için çalışma şartları en kötü ülke seçildi. Bu rapora göre Türkiye’de kadın-erkek arasındaki ücret farkının 2014 yılı ve sonraki dönemlerde yüzde 20.1’e kadar yükseldiği açıklanırken, şirket yönetim kurullarındaki kadın sayısının oranı yüzde 10’da kaldı. Hal böyle olunca kadınlar, eve daha fazla para getiren koca, baba, abinin arkasını toplamak; çocuk bakan bir eşin, kreşin olmadığı bir yerde hem eve, hem kocaya, hem çocuğa bölünmek zorunda!

Çalışma hayatındaki kadın erkek eşitsizliği bu kadar derinken, AKP kadınlara doğum sonrası için kolaylıklar getiriyoruz diye ortaya çıktı. Hazırlanan Esneklik Yasasına göre kadınlar doğumdan sonra yarı zamanlı olarak çalışabilecek, doğum izninden sonra 6 aya kadar ücretsiz izin alabilecek, doğum yapan işçinin yerine bir işçi “kiralanabilecek” fakat izne ayrılan işçinin dönmesi ile kısa süreli olarak çalışan kişinin işine son verilecek. Hamile bir kadına güzel gelebilecek bu söylem, aslında iş hayatında kadın ve erkek eşitsizliğinin üstüne tuz karabiber ekmiş oluyor. Esnek çalışma uygulamalarının faydası herhangi bir kadına dokunacak mı? Cevap: maalesef hayır! Söz konusu yasayla birlikte kadınlar açısından esnek ve güvencesiz çalışma biçimi temel çalışma düzeni haline geliyor. Doğum sonrası yarı zamanlı çalışılan dönemlerde sigorta priminin eksik yatması, kadınların hem emeklilik hem de kıdem tazminatı haklarını olumsuz yönde etkiliyor. Doğum süresince hamile işçinin yerine çalışan işçinin ise hiçbir güvencesi olmuyor.

Üstelik bu yasa çocuğa ait bakım sorumluluğunu tamamen kadının üzerine yıkıyor. Çocuk bakımının yalnızca annelik izniyle kadın üzerinden tanımlanmasıyla birlikte esnek çalışarak bir yandan çocuk büyütme görevi de yine kadınlara ait oluyor. Bu yasada kreş uygulamasıyla ilgili hiçbir düzenleme yok. Daha fazla çocuk doğuran kadına daha fazla izin verilmesi de AKP’nin kadınları birer kuluçka makinesi olarak görmesinin, dilinden bir türlü düşmeyen “3 çocuk, 5 çocuk” politikasının sonucu olarak görünüyor.

Erkek-devlet şiddeti sürüyor!

Yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden derlenen haberlere göre, erkekler Ocak’ta 30 kadın ve yanlarındaki 2 erkeği öldürdü; 7 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; 21 kadına zorla seks işçiliği yaptırdı; 30 kadına şiddet uyguladı; 13 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.
Sokaklardaki kadına yönelik şiddetin tek faili yalnızca erkekler değil, aylardan beri Kürt illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve askeri operasyonların geldiği nokta bir katliam bilançosu niteliğinde. Öyle ki; Silopi’de komşusuna giderken vurulan Teğbet İnan’ın cenazesi bir hafta boyunca sokakta kaldı, Cizre’de günler boyunca bir binanın bodrum katında hastaneye kaldırılmayı bekleyen yaralıları almak için beyaz bayraklarla yürüyüşe geçen 11 kadın gözaltına alındı, Sur’da 3 aylık Miray bebek başından vuruldu, 7 aylık hamile olan Güler Yamalak karnından vuruldu ve bebeğini kaybetti, devlet güçleri öldürülen kadın gerillanın bedenini sokakta sergiledi.

Ekonomik, ulusal, sınıfsal şiddete karşı tavrımız

Sokaklardaki erkek şiddeti ve polis-devlet baskısı tüm kadınlar için bir gözdağı aslında. Henüz erkek devletin baskısıyla sınanmamış, yıldırılmamış kadınların daha az düşünmesi, daha az konuşması için hepimize verilen bir gözdağı. Bu nedenle 2016 Türkiyesinde 8 Mart kadınlar için her şeyden herkesten daha çok ses çıkarma, isyan günüdür. Tüm bu emek düşmanı yasalar ve baskı politikaları kadınların iradesinden bağımsız olarak sermayenin ve iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda AKP tarafından uygulanadursun, kadınlar kendilerine dayatılan baskıları kabul etmiyor. Kadın Dayanışması olarak, biz kadınları kuluçka makinesi olarak gören bu anlayışla da esnek ve güvencesiz çalışma dayatan politikalarla da bugüne kadar mücadele ettiğimiz gibi bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğiz. Devletin Kürt illerindeki operasyonları derhal sona ersin diyoruz çünkü bu ülkede siyasal demokrasi olmadığında kadınlara sokağa çıkmanın iki kez yasak olduğunu biliyoruz. Tüm kadınları ekonomik, ulusal, sınıfsal şiddete karşı dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

Türkiye dikensiz gül bahçesi olmayacak!

0

Kısaca, elinde güç olanın istediği her şeyi yapma ve yaptırma düzeninin adıdır Orman Kanunu. Adalet, eşitlik, hak-hukuk, vicdan, merhamet, insanlık hiçbir şekilde geçerli değildir. Geçerli olan tek kural elinde güç olanın isteği ve çıkarıdır. Türkiye’de bugün geçerli olan düzen kelimenin gerçek anlamıyla budur. “Hiç kimse kaynağını kanundan almayan bir yetkiyi kullanamaz” hükmü mazide kalmıştır. Başta Anayasa olmak üzere yazılı hiçbir kanun hükmünün gücü elinde bulunduran iktidar için caydırıcılığı, yaptırımı, denetimi söz konusu değildir. Son dönemde yaşanan olaylar, bu tabloyu olduğu gibi ortaya koymaktadır.

1) Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir dizi yerleşim bölgesinde aylardır sokağa çıkma yasakları ve giriş-çıkışı imkânsız kılan bir abluka uygulanıyor. Bu yasaklar İl İdaresi Kanunu’na dayandırılsa da iktidar dışı tüm hukukçular bu kanundan doğan uygulamaların açıkça hem hukukun evrensel prensiplerine hem de Anayasa’ya aykırı olduğu konusunda hemfikirler. Ortada olağanüstü hal ya da sıkıyönetim ilanı yok ama bunlardan doğan tüm yetkilerin kullanımı ve uygulaması var. Devlet gücünü elinde tutanın kanunu kendine uydurması, işine geldiği şekilde uygulaması ve ben yaptım oldu demesi tam anlamıyla bir Orman Kanunu halidir! Ortaya çıkan ve halen devam eden akıl almaz; insani, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, çevresel yıkım işte bu keyfi “ben yaptım oldu” halinin bir sonucudur. Bu açık gerçeğe rağmen iktidar ve çevresi kendini sütten çıkmış ak kaşık, kendisi dışındaki herkesi hain olarak damgalamaktadır. Orman Kanunu da zaten budur.

2) Artvin Cerattepe’de aksi mahkeme kararlarına rağmen Cengiz İnşaat iktidar desteğiyle maden arama faaliyetlerine yeniden başladı. Yöre halkı topyekûn bir şekilde buna karşı direnişe geçti. İktidarın yanıtı: “Vurun geçin!” Havuz medyasının çığırtkanlığı: “İkinci Gezi!” Sebep: İnsanların ekonomik ömrü sınırlı, zararları ise kalıcı olacak bir maden faaliyetine, yaşam alanlarını korumak için hayır demesi. Üç kuruş için çevreyi zehirlemek vatanseverlik, karşı çıkmak gayri millik, hainlik. İktidar yanlısı tek bir şirketin ekonomik çıkarı, üstelik aksi mahkeme kararlarına rağmen, bir ilin tüm insanlarının ve bir ülkenin doğal çevresinin üzerine çıkarılıyor ise bunun adı Orman Kanunudur! Başbakan Davutoğlu’nun devreye girmesi dahi ancak durmuş görüntüsü verebildi. Saray kaynaklı açıklamalara ve havuz medyasının yayınlarına göre ise maden faaliyetinin her şeye rağmen mutlak şekilde devam ettirilmeye çalışılacağı anlaşılıyor.

3) Suriye’ye gönderilen tırlarla ilgili yaptıkları yayınlar sonrası, casusluk suçlamasıyla müebbet hapis istemiyle tutuklanan Erdem Gül ve Can Dündar, Anayasa Mahkemesi (AYM)’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. AYM 92 gün tutuklu kalan Gül ve Can’ın hak ihlali yapıldığı gerekçesiyle salıverilmeleri gerektiği kararını verdi. Gül ve Can bırakıldı. Ve ardından alışıldık olsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan için dahi yeni bir eşik anlamına gelen, “kararı tanımıyorum, saygı duymuyorum” minvalindeki açıklama geldi. İşareti alan hükümet ve havuz medyası da karara karşı saldırıya geçti. En hafif deyimle AYM’nin gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde olabileceği ilan ediliverdi. Neden? Çünkü AYM onların beklentilerini karşılamayan, çıkarlarına uymayan bir karar verdi. Mesele bu kadar açık ve net! Bunun anlamı bana hizmet etmeyen hiçbir karara ve kuruma yaşama hakkı vermem demektir. Pekiyi, madem böyle bütün bu tiyatroya ne gerek var? Onun cevabı da belli. Halen atılması gereken birkaç adım daha var. Ondan sonra Saray’ın hayali de belli: Türkiye’nin kendisi için dikensiz gül bahçesi olması.

4) Bursa’da Renault işçileri asgari ücret zammının kendi maaşlarına da yansıtılması için tamamen yasal ve meşru gösteri haklarını kullanmaya başladı. Söz konusu olan sanki işçiler değil de organize bir suç örgütüymüş gibi hükümet tüm devlet gücünü hareket geçirdi. Sendika bürolarını bastı, sendikacıları gözaltına aldı, işçileri evlerinden, fabrika önlerinden topladı. Pekiyi, neden? İşçilerin hangi yaptığı suç teşkil ediyor? Zam istemeleri mi? Vermem diyen patrona karşı üretimden gelen güçlerini kullanmaları mı? Anayasal güvence altında olan sendikal faaliyetleri mi? Hangisi? Biz söyleyelim: Silopi’de, Sur’da, Cizre’de, Artvin’de, Can-Gül davasında iktidar, hangi keyfi gerekçe ve gayri kanunilik ile hareket ediyorsa Bursa Renault’ta da aynı şekilde hareket etmektedir. Yasaları çiğneyen, Anayasa hükümlerine uymayan, mahkeme kararlarını hiçe sayan, kendi çıkarlarına aykırı gördüğü her karar ve kurumu hain ilan eden bizatihi iktidarın kendisidir. Saray tüm Türkiye’ye karşı bir güç bende gösterisi sergilemektedir.

Sayısız örnek daha eklenebilir. Kapatılan gazeteler, televizyon kanalları, el konulan şirketler, işkence, cinayet, rüşvet, menfaat, kayırma, dolup taşan cezaevleri ve nicesi. Bütün bunların gösterdiği tek bir gerçek var: Koruyacak gücünüz yoksa sahip olduğunuz hak ve hürriyetlerin hiçbir önemi yoktur. Türkiye, bir “ben yaptım oldu”, ülkesi haline gelmiştir. Türkiye, katliam dâhil her şeyin yapılabildiği ve yapanın da yanına kâr kalabildiği bir ülke haline getirilmiştir. Artık bir avuç gücün bir kamyon hak ve hürriyetten daha gerekli ve hayati olduğu bir kara düzen içindeyiz. Böylesi bir kara düzen içinde; işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul halk kesimlerinin, demokratik hak ve özgürlüklerden yana olanların, adalet ve eşitlik isteyenlerin örgütlü ve birleşik bir mücadele içinde olmaları dışında seçenek kalmamıştır. Zaman daralmaktadır.

Patron, hükümet ve Saray’a karşı Renault işçisi ayakta!

0

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Bursa’da metal işçileri patron ve Türk Metal çetesine karşı büyük bir mücadeleye girişmişti. İşçileri insanlık dışı koşullarda yaşatacak olan toplu sözleşmeye tepki olarak da işçi düşmanı-mafya sendikalarından istifa ederek önce tüm şehre sonrasında da metal sektörüne hızla sıçrayan bir direnişe geçmişlerdi.

Direnişin en önemli mevzilerinden biri olan Renault işçileri ise bu sürecin sonunda Birleşik Metal’e geçerek patron ve devlet işbirlikçisi sendikalarından kurtulmuşlardı. Renault’taki 4 bini aşkın üye halihazırda Birleşik Metal-İş üyesi olmuş durumda.

Ancak patron Mayıs ayında verdiği sözü tutmadı. Çalışma koşulları iyileşmediği gibi, asgari ücretin 1300 liraya çıkmasının ardından kıdemli işçilerin ek zam taleplerine dönük olarak herhangi bir adım atmadı. İşçilerin bunu protesto etmesi üzerine ilk kurşunu sıkan patron oldu. “Teknik bir arıza” bahanesi ile vardiyayı iptal etti, işçi liderlerini işten attı. Bu süreçte patron hazırlığını tam yaptı. Bakanlar, valilik ve emliyet genel müdürü ile görüşme yaparak işçilere müdahale edilmesi ricasında bulundu. Yetkililer ise bu sürece daha 16 Şubat’tan itibaren hazırlıklıydılar. Çünkü Türk-İş Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanı ile yapılan görüşmeler sonrasında Saray Renault’ta mafya Türk Metal’in örgütlenmesinin önünün açılması konusunda kesin emirlerini vermişti. Sonuç olarak işyeri önünde eylem yapan ve yolu kapatan işçiler gözaltına alındı. Saray’ın emri o kadar keskindi ki, Çalışma Bakanı Süleyman Soylu toplama kampı şefliği vazifesini yerine getirdiğini ifade etme aymazlığında bile bulundu. Açıkça işçi temsilcisinin seçilmesine bizzat Renault patronunu arayarak engel olduğunu ifade etti. Bu da yetmedi terörle mücadele yöntemleri hukuki sınılarda mücadelesini sürdüren işçiler üzerinde uygulandı. İşçiler polis tarafından evlerinden ve vardiya çıkışlarından göz altına alındılar. Hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın savcılık da işçilerin tutuklanması talebinde bulundu.

Geçtiğimiz yıl direnişlerinde polisin kendilerine saygılı davrandığını bildiren Renault işçileri şimdi ise polisin patron dostluğu ve Saray kulluğu ile açıkça tanışmış oldu.

Renault’taki direniş şu an için işçi sınıfına yöneltilen kiralık emek saldırısı ve kıdem tazminatı hakkının gaspı girişimine karşılık sınıfın en ileri mevzisini ifade etmekte. Eğer Renault’taki örgütlenme hakkı savunulabilirse kiralık emek uygulanamaz, kıdem tazminatına da el sürülemez.

Bu son derecede önemli pozisyondaki direniş ise maalesef ki kendi fabrikası ve sektörü içerisinde sınırlanmış durumda. Renault işçisini desteklemek için özellikle Birleşik Metal’e üye işyerlerinde gerçekleşen onurlu dayanışma eylemleri yüreğimizi kabartsa da, Renault direnişinin hepimizin geleceğini belirleyecek bir konumda olduğunu unutmamalıyız. Bu yüzden sınıfın örgütlü mevzilerinin bütününün desteği önümüzdeki saldırıların bertaraf edilmesi için hayati bir öneme sahip.

Birleşik Metal eğer örgütlülüğünü koruyabilirse 2017 yılında kendi toplu sözleşmesini imzalayabilecek ve çeteci sendika da resmen Renault’tan çıkmış olacak. Ancak metal patronlarının hükümetin büyük desteği ile toplu sözleşmeleri manasız bir hale getirme çabasında olduğunu Birleşik Metal’in geçen yıl gerçekleştirdiği grev sürecinde açıkça görmüştük.

Renault işçisi bugün onurlu bir mücadele ile kendi örgütlenme ile sendikasını ve işyeri temsilcisini seçme hakkını savunuyor. Ancak sadece bu mücadele Renault işçisine yetmez. Bütünlüklü saldırılara karşı Renault işçisi ile sınıfın örgütlü sektörlerinin birleşik bir mücadelesini kurabilirsek işte o zaman Renault işçisi gerçek anlamda kendi haklarını kazanabilir. Bununla da kalmaz, Türkiye işçi sınıfına yönlendirilen güncel saldırılar da bunun ardından bertaraf edilir.

Patronun saldırganlığı ve sarayın talimatlarının karşısında Renault işçisinin yanındayız. Gerçekten kazanmaları ve güvenilir bir zafere ulaşabilmeleri için de Renault direnişinin diğer sektörlerce de desteklenerek, birleşik bir mücadeleye sıçratılmasından yanayız.

Hal ve gidiş!

0

Mayıs 2014 tarihli İşçi Cephesi’nde yayımlanan “Bir Nevi İç Savaş Rejimine” başlıklı yazıda başkanlık rejiminin bir “iç savaş rejimi” olacağını belirtmiştik. Bugün, sadece “iç savaş” mevzuuna değinip bir dış savaş ihtimaline değinmediğimiz için epeyce iyimser olduğumuz söylenebilir! Evet, süreç devam ediyor; üstelik pek çoklarına göre “dönüşü olmayan” bir yere doğru. En azından bu gidişin hayırla neticelenmeyeceğine ilişkin yaygın bir kanı var; sadece bildik muhaliflerin kafasında değil, “Bu adam hepimizi yakacak!” endişesini giderek daha fazla duyan açık-örtülü AKP muhalefeti içinde de…

Çok açık ki, şu anda tartışılan mesele “demokrasi içi” bir sistem değişikliğiyle, sınırlı değil. Hemen herkes, başkanlığa geçişin verili şartlarda bir rejim değişikliği anlamına geleceğinin farkında. Zaten başta RTE, bu konuda bastıranların amacı böyle bir rejim değişikliği. Bundan sonrasının, ne kadar zorlanırsa zorlansın geçmiş usullerle yürümeyeceğini, kazanımların korunamayacağını, her adımlarının bir yönetememe krizine dönüşeceğini biliyorlar. Sırtlarında öylesine bir suç yükü, ellerinin altında öylesine bir kirli çıkarlar ağı var ki, en ufak bir iktidar açığının, otorite boşluğunun, hatta 7 Haziran’da olduğu gibi bu yönde herhangi bir ihtimalin dahi kâbusa dönüşeceğinin farkındalar.

İşaretler, kanıtlar…

Tekrar edelim, verili koşullarda bu ülkede bir başkanlık rejimi, ancak bir iç savaş rejimi olarak var olabilir. Bu ne bir iftira, ne de geleceğe ilişkin iç karartıcı bir tahmin. Aksine süreç, böyle bir rejimin bütün işaretlerini, işaret ne kelime, kanıtlarını açıkça ortaya koyarak ilerliyor. Üstelik, iktidarın uyguladığı taktik, teknik ve politikalara bakıldığında bunun aynı zamanda bir terör rejimi olacağı çok açık. Tabii, bununla sınırlı değil; “hain” ve “iç düşman” ilan edilmiş muhaliflerle ezilen sınıfların hak ve özgürlüklerine karşı ağır baskı ve devlet terörünü ifade eden “iç savaş rejimi” kavramı, Türkiye somutunda bire bir anlamıyla bir iç savaş dinamiği ve potansiyeli de taşıyor. Bu ihtimalden söz ederken devlet güçleriyle PKK arasında süren ve şehirlerin topa tutulduğu savaş üzerinden bir abartma yapmıyoruz. Evet, halkı sindirmeye dönük bu askeri çatışmanın siyasi getirisi şimdilik hiç de fena değil. Bir başkanlık rejiminin gerekçelendirilmesinde, “dış tehlikelerle” birlikte büyük faydalar sağlıyor.

Ancak işlerin her daim kontrol altında tutulabileceğine dair bir garanti yok. Sürecin, başta 7-8 Ekim Kobani olayları olmak üzere pek çok irili ufaklı örneğini gördüğümüz bir sivil çatışmaya varma ihtimali büyük. Üstelik bu ihtimalin sadece Türk-Kürt kitlelerin çatışmasıyla sınırlı olmadığını; bir noktada, Saray ve karanlık ilişkileri eliyle harekete geçirilen İslamcı, faşist ve İslamcı faşist milliyetçi sokak güçlerinin, hatta iktidarın Suriye’de ahbap olduğu selefi cihatçıların, öyle Kürt Türk ayırt etmeden her türlü muhalefete karşı kullanılabileceğini, bunun da bir boyutuyla mezhep savaşına yol açabileceğini unutmayalım.

Verirsek kurtulur muyuz?

Sürecin bir noktada, düzenin kendi güvenlik supapları, denge mekanizmaları, çokça sözü edilen “aklı” ve de bazı “devlet adamları” sayesinde bir felakete yol açmadan “normale” döndürülme ihtimali var mı bilemeyiz. Ancak gidişatın gösterdiği gibi, epeyce zamandır, Türkiye için dahi anormal bir politika tarzı egemen durumda. Üstelik bu tarzın, sünepe bir muhalefetin de katkılarıyla bugüne kadar başarılı sonuçları vermesi ve memleketin gidiş istikameti, durumun vahametini artırıyor. “Reis”, doğrudan kendi eliyle yarattığı iç ve dış tehlike, çatışma ve belaları bahane ederek ve bunları sanki başkalarının elinden çıkmış gibi göstererek başkanlık rejiminin ne kadar gerekli olduğunu anlatıyor. 1 Kasım seçimleri bir terör kampanyasıyla kazanıldı. Bu politik taktik bugün de izleniyor. Toplum, eğer başkanlığa evet demezse başına neler gelebileceği tehdidiyle hizaya getirilmek isteniyor. Bu, “Ver, kurtul!” zorlaması olarak da görülebilir, ancak öyle değil. Gerçek durum, aslında tam bir “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır!” politikasına işaret ediyor. Muradına eren “Reis”, başarının verdiği özgüven ve iç huzuruyla o ilk günlerdeki “gönül adamına” dönüşmeyecekse, verip de kurtulmak mümkün değil. Bu kadar zorluk ve meşakkatle, üstelik de epeyce kan dökerek elde edilmiş bir başarının istikbali kendi haline bırakılamaz. Aksine, bu başarının yarattığı düşmanlık yükü her daim uyanık olmayı, başarıyı mümkün kılan stratejinin ve savaş taktiklerinin geliştirilip mükemmelleştirilmesini gerektirir. “Gerilimle gelen, gerilimle yaşar” prensibi uyarınca toplum bu defa yasal ve anayasal bir çerçeveye oturtulmuş bir baskı ve güvenlik rejimine mahkûm edilir. Nitekim hazırlıklar bu yönde.

Tam teşekküllü bir polis devletine doğru…

Bir kısım Kürdü satın almanın yanı sıra Kürt bölgeleri için özel harekât karakollarını, kalekolları, yani daimi güvenlik bölgelerini de içeren “Birlik Huzur ve Demokrasi” planı hazırlığındaki hükümet, öte yandan 12 Eylül maddelerinden arındırılmış “demokratik” bir anayasanın da sözünü ediyor. Tabii, son Ankara katliamını öne sürerek yeni antiterör ve iç güvenlik önlemleriyle birlikte. Bu bağlamda askerin iç güvenlikte kullanılmasını içeren ve 2010’da yürürlükten kaldırılan EMASYA Protokolü’nün yeniden yasalaştırılması ve askerin eylemlerinden dolayı yargılanmasının Başbakanlık iznine bağlanması gündemde. Çalışmalara, Genelkurmay da katılıyor. Bu “güvenlik önlemleri” kapsamında bizzat RTE’nin talimatları doğrultusunda muhtarlar eliyle tüm topluma yayılmaya çalışılan muhbirleştirme kampanyası da yürüyor. Bir diğer gelişme de Cumhurbaşkanı’nın HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bir an önce kaldırılması için parlamentoya yaptığı çağrı ve ardından kendince uygun olmayan hukuk kararlarını tanımayacağını alenen ilan etmesi.

Bütün bunlar, iktidarın yargı ve polis üzerindeki denetimi ve zaten son derece yaygın keyfi davranışlarla birlikte ele alındığında gidişatın tam teşekküllü bir “polis devleti” yönünde olduğu görülüyor. Bu nedenle son zamanlarda giderek sıkça işitmeye başladığımız “hainler, düşmanlar, gayrı milliler” ve “milli muhalefet” vb. söylemlerin bir tesadüf olmadığı çok açık. Çünkü hiçbir polis devleti ve iç savaş rejimi elinin altında “hainler, iç ve dış düşmanlar”, “gayrı milli muhalefet ve millet dışı unsurlar” olmadan yaşayamaz!

Başbakan’a güvenebilir miyiz..!

Gidişatın yönünü daha iyi kavrayabilmek için, yer yer çelişik görüntüler de veren unsurlarının anlaşılması gerekiyor. O halde kan revan içindeki haber bültenlerinin sonuna eklenen “yeni doğmuş panda yavrusu” haberlerine benzeyen “demokrasi” vaatleri veya Saray’a ters düşen bazı uygulamalar, yer yer AKP kaynaklı muhalefet haberleri, içeriden birilerinin RTE’nin başkanlık hedefine taş koymaya çalıştığı, parlamentoda AKP grubu içinde birilerinin aksi yönde oy kullanabileceği söylentileri ne anlama geliyor. Böyle bir “umut” var mı? Mesela onca gazın ve copun ardından, üstelik de RTE’nin doğrudan taraf olduğunu bile bile Davutoğlu’nun Cerattepe kararı; Can Dündar ve Erden Gül’ün tahliyeleri; ufak tefek başka şeyler, sahiden iyi bir şeylere mi işaret ediyor?

Evet, Başbakan ile “Reis” arasında bazı sürtüşmelerin, masa altı tekmeleşmelerin yaşandığı görülüyor. Başbakan muhtemelen sürdürülebilir bir yönetim şekli oluşturma ve Saray’ın sonuna kadar gerdiği ortamı bir nebze yumuşatma çabası içinde. Mesela hem muhalefeti, hem de Reis’i birlikte idare edebileceği, 12 Eylül eseri maddelerden arındırılmış ve bu arada dengelenmiş, sınırlandırılmış bir başkanlığı içeren “makul” bir anayasa için uzlaşma; Artvin’in yeni bir Gezi vakasına dönüşmemesi; Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyeleriyle basın özgürlüğü konusunda artan dış baskı ve eleştirilerin etkisizleştirilmesi…

Yine muhtemeldir ki, RTE tarafından sürekli “torpillenme” tehdidi altındaki Başbakan, birtakım “demokratik” manevralarla üzerindeki Saray baskısını hiç olmazsa bir miktar azaltmaya çalışıyor. Aslında hiç de hevesli görünmediği başkanlık konusunu, sınırlı ve kabul edilebilir bir alana çekmek ve bir biçimde seçim kazanmış bir lider olarak üzerindeki gölgeden sıyrılıp “başbakan” olma derdinde. Bunu kısmen bir sadakat gösterisi, kısmen de bir bağımsızlık mücadelesi biçimindeki karma bir taktikle yapmaya çalışıyor. Ancak işi zor. Başkanlığın hem memleketin hem de kendi istikbali açısından ne anlama geleceğini gören muhalefetin bu işe kolayca yanaşmayacağı belli. Ayrıca ve belki de daha önemlisi RTE’nin, sınırlı yetkilerle gelip sonra bir darbeyle sınırsız iktidarı hedefleyen bir planı yoksa, böyle “dengelenmiş” yetkileri kabul etmesi imkânsız.

Kendisinin bir iktidar sınırlamasıyla işi olamaz. Bu nedenle de anayasa işini, öyle çok partili uzlaşmalarla falan değil, tepeden ve tek parti eliyle halletmenin, olmazsa yeni bir erken seçime gitmenin yollarını arıyor. Bu yöntemin Başbakan’ın üstü örtülü itirazlarına rağmen zorlanacağına, gerekirse (aslında başta Suriye olmak üzere pek çok konuda fiili ve resmi suç ortağı konumundaki) Davutoğlu’nun Saray tarafından tasfiye edileceğine ve yerine Binali Yıldırım’ın atanacağına dair söylentiler var. Böyle bir gelişmenin kısmen açığa çıkmış bir AKP içi muhalefeti daha da harlayıp harlamayacağını ve bunun politik sonuçlarını şimdiden kestirmek kolay değil. Üstelik RTE’nin gücü ve gerektiğinde şimdiki AKP’yi tasfiye edip yerine doğrudan kendi şahsına bağlı militan bir yapıyı koyacağı düşünüldüğünde savaşı kimin kazanacağı da çok açık. Kısacası, hayatta olduğu sürece, üstelik de kişisel dava haline getirdiği meseleler üzerinden RTE’yi engellemek zor; üstelik de bu derece dönülmez yollara girmişken…

Kışladan çıkan asker…

Toplumsal-politik şartlarda köklü bir değişiklik olmadığı sürece “demokrasi” ihtimali yok. Sadece RTE’nin varlığı ve hedefleri açısından değil, aynı zamanda Kürtlerle savaş ve hatta bir dış savaş ihtimali üzerinden şekillenen ve “terörü”, “dış tehlikeleri” bahane eden yasal veya yasa dışı baskı ve devlet terörü önlemlerinin yaratacağı nesnel durum açısından da.

Tarihsel kural, güvenlikçi politikaların esas olarak güvenlik bürokrasisini güçlendirip özerkleştirmesidir. Ordunun Kürt meselesinde sahada inisiyatifi ele geçirmeye başlamasının ardından yeni EMASYA’nın rolü de bu olacaktır. Asayiş ve iç güvenliği sağlamak amacıyla toplumsal olaylarda kullanılmak üzere kışladan çıkarılan askeri tekrar kışlaya sokmak kolay değildir. Sinemadaki “Bir sahnede görünen silah bir başka sahnede mutlaka patlar!” kuralı burada da geçerlidir: Sokağa çıkan asker er veya geç “bir şeyler” yapar; hele ki çok köklü bir “Bonapartizm” geleneğine sahipse! İşlerin çığırından çıkmaya başladığı bir noktada güvenlik bürokrasisi, yasal ve fiili yetkilerinin genişletilmesi, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması amacıyla taleplerde bulunur. Bütün baskı rejimleri, yasal zeminlerinin bir bölümünü, çıkmaza giren “demokrasinin” toplumsal olaylara karşı aldığı önlemlerde bulur. Sallantıya giren “demokratik” rejimler, ayakta kalabilmek için giderek dozunu artıran baskıya, yasaklara, askeri ve polisiye tedbirlere başvurur. Bir askeri rejim olarak “sıkıyönetim” giderek normal yönetimin yerini almaya başlar. Sonunda bir “yeni Türkiye” kurmak için girişilen “neo- bonapartizm” tecrübesi, bu işin yüzyıllık ustalarının devreye girmesiyle asıl sahiplerinin iktidarına dönüşür. Yani tam bir Türkiye klasiği! Tabii, bu defa, 2007’den farklı olarak, ABD-AB-NATO ve mali sermayenin, “istemem yan cebime koy” biçiminde de olsa desteği ve elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” temennisiyle!

“Özgürlük işçilerle gelecek..!”

Dileriz böyle olmaz. Ancak böyle olursa, yeni rejim, siyasi İslamcılıkla işini kısa sürede bitirdikten sonra, asıl sınıfsal faaliyet alanına dönüp sermaye lehine icraatlara girişir; üstelik emeğin bütün direniş gücünü kırarak ve aman çıkmasın denilen bütün o malûm yasaları derhal çıkararak. Yani daha en başından işçi sınıfına düşman yeni bir baskı rejimiyle baş başa kalıveririz.

Nasıl ki AKP şeriatı getirmek ve milletin başını örtmek için gelmediyse, sonrakiler de bizi kurtarmak için gelmeyecektir. Bu konuda ne “AKP içi çatlaklara” ne birtakım “demokratik” manevralara, ne muhalefet liderlerinin “salı konuşmalarına” ne de “Batı kamuoyunun” Erdoğan karşıtlığına güvenebiliriz. Mücadeleyi lehimize çevirecek olan yalnızca emek güçlerinin birliği ve örgütlü mücadelesidir. Bu bir sınıf savaşıdır ve özgürlük işçilerle gelecektir…

Kadınlar yasaklara inat Kadıköy’deydi

0

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için kadınlar 6 Mart Pazar günü Kadıköy’de biraraya geldi.

Kadın Dayanışması olarak bileşeni olduğumuz İstanbul 8 Mart Platformu, Kadıköy’de yürüyüş ve miting yapmak için Valiliğe izin başvurusunda bulunmuş, Valilik tüm çabalara rağmen yapılacak mitinge izin vermemiştir. Katledilen kız kardeşlerimizi anacağımız, emeğimize saldıran politikaların karşısında duracağımız ve kadınlar olarak taleplerimizi haykıracağımız bu günde alanların kadınlara kapatılmasına karşı çıkarak Saat 12:00’de Kadıköy İskele Meydanı’nda buluştuk. Sabahın erken saatlerinden beri alanı ablukaya alan sermaye devleti kadınların biraraya gelmesinden ne kadar korktuğunu birkez daha göstermiştir. Devletin bu yasakçı ve baskıcı zihniyetine inat kadınlar Kadıköy sokaklarında yürüyerek, sloganlarını ve taleplerini haykırdı. Bahariye’de birleşen kadınlara ise polis plastik mermilerle ve gazla saldırdı.

Devletin 8 Mart’ta alanları kadınlara yasaklama çabalarına rağmen, binlerce kadın yasakları dinlemeyerek, “Yaşasın Kadın Dayanışması” diyerek bir araya gelmiş ve erkek egemen zihniyetin karşısında olduğunu göstermiştir.

Kadın Dayanışması olarak bizler dün Kadıköy’de olduk, yarın da Saat 19:00’da 8 Mart gece yürüyüşü için Beyoğlu Fransız Kültür Merkezi’nin önünde olacağız. Bir kez daha haykırıyoruz:

Geceleri de sokakları da meydanları da terketmiyoruz!
Yaşasın Kadın Dayanışması!
Yaşasın 8 Mart!

8 Mart 2016: Neden Daha Fazla Kadın Dayanışması?

0

Emek sömürüsüne, erkek egemenliğine, kadına yönelik şiddete ve katliamlara karşı örgütlü mücadelemizi yükseltelim!’’ diyen kadınlar olarak geçtiğimiz günlerde bir araya geldik. 8 Mart’ın, bir fabrika grevi sonrası polis saldırısı ardından fabrika içine kilitlenen burada çıkan yangın sonucunda hayatını kaybeden 129 kadını anma günü olduğundan bahsederken, Artvin Cerattepe’de taşına, toprağına sahip çıkmak üzere mücadele eden kadınları Yeşil Yol direnişinin simgelerinden Havva Ana’nın videosunu izleyerek selamladık.

Hükümetin kadın istihdamını daha esnek ve güvencesiz kılan esnek çalışma paketinden, kadına yönelik şiddetin gün geçtikçe artmasından, Kürt illerinde süren savaşın kadınlar üzerindeki etkisinden bahsettik. Özel istihdam bürolarının esnek çalışmayı yaygınlaştırıp, ekonomik ve sosyal haklarımıza yönelik bir saldırı olduğunun altını çizdik. Diyanetin ensesti meşrulaştıran fetvaları sonrasında çocuklar üzerindeki cinsel şiddetin arttırdığını, daha geçen günlerde matematik öğretmeni tarafından tecavüze uğrayan ve korktuğu için bunu kimseye söylemeyip intihar eden Cansel’in aslında tüm bu olayı karalamaya çalışanlar tarafından dolaylı olarak öldürüldüğünü gördük. Son olarak, uzun zamandır Kürt illerinde varolan sokağa çıkma yasaklarının bir katliam bilançosu niteliğinde olduğunu, yüzlerce kadın ve çocuğun bu savaştan en ağır şekilde etkilendiğini ve bunların sonunda devlet şiddetinin hayatın her alanında bir katliam bilançosu sunduğunu görmüş olduk.

Sunumun ardından, verimli bir tartışma kısmı geçirdik. Öğrenci kadınlar, işçi kadınlar olarak okullarımızda/çalıştığımız alanlarda sorunları anlatıp bunlarla nasıl mücadele edebileceğimize dair fikir alışverişinde bulunduk. Tüm bu konuşmalar sonucunda gördük ki; bizler sokaklarda, evlerimizde, okullarımızda, iş yerlerimizde dayanışma içinde olup mücadele ettiğimizde ancak bu sorunların üstesinden gelebiliriz. Ve bizler bu 8 Mart’ ta da meydanları terk etmiyoruz! Kadın dayanışmasının gücüne inanıyoruz! Yaşasın kadın dayanışması!

Haribo işçisi ek zam talebi için direnişte

0

İstanbul Hadımköy’de bulunan Haribo gıda fabrikasında işçiler 6 gündür direnişte. Asgari ücret zammından sonra ek zam talebi ile patronla görüşen 2 işçi sözcüsü işten atıldı. Buna karşı 300 işçi hem ek zam hem de atılan arkadaşlarının işe iadesi için iş bırakarak işyeri önünde direnişe geçtiler.

Asgari ücret zammından sonra kendi aralarından seçtikleri sözcüler aracılığıyla patronla görüştü. Haribo işçileri %30 zam talep ederken patron %14’te diretti. Günlük 3 vardiya 8 saat çalışmanın olduğu Haribo’da işçiler işten atılan 2 işçi temsilcisinin işe geri alınmasını ve ek zam taleplerinin kabul edilmesini istiyor. Direnişlerinin 2. gününde %80 katılım ile Türk-İş’e bağlı Tekgıda-İş Sendikası’na üye oldular. Patron işçilerin sendikaya üye olmasının ardından direnişi kırmak için fabrika önüne polis çağırdı. Çok sayıda polis ve toma patronun çıkarlarını korumak için fabrikaya geldi fakat bu, işçileri direnişlerinden vazgeçirmedi.
haribo_direnis2
Direnişe katılmayan 20 işçi var ve patronun bu işçilere yönelik baskısı da sürüyor. Şu an işyerinde üretim durmuşken patron iş ilanı ile yeni işçi alımına başladı. İş ilanını görüp başvuru için gelen işçiler direnişi görüp vazgeçiyor.

İşçiler, “Yasal olmayan hiçbir şey yapmıyoruz. Hakkımız için buradayız ve hakkımızı alıncaya kadar da burada olmaya devam edeceğiz!” diyerek kararlı bir şekilde bekleyişlerini sürdürürken herkesi direnişlerine destek ve kendileriyle dayanışma içinde olmaya çağırdı.

Küba, Vatikan ve Rus Ortodoks Kilisesi: Yeni devrimler eski düşmanları birleştirirken

0

Papa Benedikt’in 600 senedir eşi benzerine rastlanmamış olan istifası, Katolik Kilisesi için bir dönüm noktasını temsil ediyordu. Tanrı’nın yeryüzü üzerindeki sesi olan ve ruhani dünyanın temsilcisi pozisyonuna getirilen biri nasıl olur da bu “görevlerden” istifa edebilir? Benedikt’i gökyüzünden inenleri kamuya açıklama görevinden istifa ettiren, sadece Katolik Kilisesi’nin çocuklara dönük cinsel taciz vakaları, dev yolsuzlukları, işlediği savaş suçları ve ekonomik skandalları değildi. Benedikt’in temsil ettiği program, insanları Pazar günleri eylemlere gitmektense kiliselere gelmeye ikna edemiyordu. İsa’nın öğretileriyle yoksullar arasındaki açı genişliyordu. Emperyalizmin askeri ve iktisadi bunalımı, dünyanın en büyük suç örgütlerinden birisi ve uluslararası neoliberal saldırı cephesinin önemli bir bileşeni olan Vatikan’ın kent yoksulları ile arasının açılmasının ebeliğini yaptı. Jorge Mario Bergoglio (Papa Francis)’in yeni Papa olarak atanması bu şartlar altında ve sonucunda gerçekleşti. Tarihte ilk defa Latin Amerikalı ve Cizvitler’in bir temsilcisi Kilise’nin başına tayin edildi; patlak veren devrimci süreçlerin basıncı altında…

İSKOOP işçileri kıdem tazminatı gaspına ve kiralık işçiliğe karşı eylemde

0

Sosyal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu İstanbul Ecza Kooperatifi’nde kıdem tazminatının gaspına ve kiralık işçi uygulamalarına karşı on bir işyerinde bugün saat 9:00-9:30 arasında iş bırakma eylemi gerçekleştirildi.

İstanbul’da bulunan tüm İSKOOP (İstanbul Ecza Kooperatifi) şubelerinde sendikanın tüm üyeleri ile gerçekleşen eylemde ortak basın metni okundu. “Kıdem tazminatımız iş güvencemizdir! Dokundurtmayacağız!” başlığını taşıyan açıklamada “Kıdem tazminatı hakkımızda zerre kadar dahi olsa bir kayba yol açacak hiçbir yasal düzenlemeyi kabul etmiyoruz” diyen İSKOOP işçileri, “Kıdem tazminatımız, bugünümüzü ve yarınımızı teminat altına alan en önemli hakkımızdır. Gerçek amacı, işveren örgütlerinin açıklamalarından biliyoruz. Sermaye örgütleri, ‘işten çıkarma maliyetleri çok yüksek’ diyor, kıdem tazminatımızın yok edilmesini istiyor” ifadelerini kullandı.

Kıdem tazminatı hakklarının gasp edilmesine sessiz kalmayacaklarını belirten İSKOOP işçileri “Türkiye işçi sınıfının en önemli kazanılmış haklarından biri olan kıdem tazminatı hakkımız için sonuna kadar direneceğiz. ‘Direnİşçi’ olacak, hakkımızı savunacağız. Kıdem tazminatı hakkımıza dokundurtmadık, dokundurtmayacağız” diyerek basın açıklamasını sonlandırdılar.

Dora Otel işçisi işe iade davasını kazandı

0

Turizm sektöründe faaliyet yürüten Dora Otelde,  Tüm Emek Sen’e üye olan beş işçi işten atılmıştı. Patronun sendikaya üye olan işçileri hedef alarak yaptığı işten atma saldırısına karşı  44 hafta boyunca her pazar otel önünde eylem yaparak direnen işçiler, direnişlerini mahkemeye de taşıdılar. 23 şubat pazartesi günü işten atılan işçilerden Esin Gülüm’ün mahkemesi karara bağlandı. Esin Gülüm’ün işe iade ve tazminat talebi mahkeme tarafından haklı bulunarak Dora Otel patronu mahkum edildi.

Bu dava diğer işçilere de emsal teşkil etmesi bakımından önemli oldu. Direnişlerini alanlardan adliye koridorlarına taşıyan Dora Otel işçileri önemli bir kazanım elde ettiler. Bu kazanım sektördeki hukuksuzluğu ve sendika düşmanlığını gözler önüne sermiş oldu. Turizm sektöründeki yaygın işten atmalara karşı işçilerin her yerde mücadelelerini sürdürerek yaygınlaştırmaları patronların pervasızca işten atmalarını zorlaştıracaktır. Bunun yanında eylemlerle desteklenen Dora Otel direnişinin mahkemede kazanımla sonuçlanması bu eylemliliklerin ve direnişin ürünü oldu. İşten atılan diğer işçilerin de mahkemede kazanarak haklı mücadelelerini perçinlemeleri umuduyla…

Artvin Cerattepe’de büyük direniş

0

Geçen yıl Doğu Karadeniz’deki HES tahribatının yarattığı Hopa sel felaketiyle gündeme gelen Artvin şimdi de büyük bir direnişe ev sahipliği yapıyor. Öyle ki, bu kıvılcım bir yangına dönebilir.

İktidara yakınlığıyla ve 2013 sonundaki tapelerde millete küfür etmesiyle tanınan Mehmet Cengiz’e ait Eti Maden şirketinin, Cerattepe’de dünyanın 100 doğal ormanından biri olan birçok endemik tür ve kuş göç yollarının üzerinde yer alan Artvin ormanlarına altın madeni kurmak için başlattığı çalışmalar büyük bir direnişle karşılaştı. Artvin halkı, arkasına iktidarın kolluk güçlerini, gazını, TOMA’sını alan şirkete, İçişleri Bakanı’nın “ezin geçin bunları” talimatıyla saldıran polise ve jandarmaya sonuna kadar direniyor.

25 yıldır uluslararası ve ulusal maden şirketlerine direnen Artvinliler her seferinde kazandılar. Şu an iş makinaları jandarma eşliğinde ormana girmiş olsa da halk, Valilik önünde direnirken bir yandan şehir merkezinin 500 metre yukarısında yer alan jandarmanın bulunduğu alanı barikatlarla zorluyor. Gezi’den çeşitli dersler çıkaran hükümet bu direnişin ülkeye yayılmasında o kadar korkuyor ki, dayanışmanın önüne geçmek için Artvin’e tüm giriş ve çıkışlar kapatılmış durumda.

Diğer yandan bugün (20 Şubat) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından olumlu verilen ÇED raporunun iptali için Rize İdari Mahkemesi’ne Türkiye’nin en büyük katılımlı doğa davası açıldı. 760’ın üzerinde müdahil bulunan dava dosyasında 61 avukatın imzası bulunuyor. Aynı mahkeme 2013 yılında ÇED raporunu iptal etmesine rağmen, ÇED raporlarını imzalama yetkisini Bakanlık’a devreden yasanın çıkartılmasından sonra yeni raporunu doğrudan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunan Cengiz Holding, böylece ÇED olumlu kararı aldı. Bu kararla birlikte, Rize İdare Mahkemesi’nin iptal kararı etkisiz hale gelirken, ÇED olumlu kararı da herhangi bir hukuki merci tarafından denetlenmeden doğrudan Bakanlık’tan onay almış oldu.

Artvin’in tepesinde 30 futbol sahası büyüklüğünde 4 siyanür havuzu ile halkın içme suyu da dahil bütün su kaynaklarının kirleneceği yapılan çalışmalarla kesinlik kazanmışken ideolojik davranmakla suçlanan Artvin halkının tüm direnişi meşrudur. Evet, ideolojik davranıyorlar. İdeolojileri ise maddi ve manevi yaşam alanlarına sahip çıkmak! Karşılarında ise dağları ve dereleri metaya ve kâra dönüştürmeyi fırsat bilen talan ve yağma ideolojisi var. Bu ise iktidarın çevre politikasının bizzat kendisidir. Dolayısıyla buna karşı direnmek hem politiktir hem de meşrudur.

Henüz her şey bitmiş değil. Direnişin yaygınlaşması ve ülke genelinde destek eylemlerinin artması gerekiyor. Enseyi karartmanın anlamı yok.

Cengiz Holding’e ait Artvin Murgul’daki bakır madeninin siyanür havuzlarının kapatılması için 2014’te başlatılan direniş, 900 işçinin greve çıkmasıyla birlikte nasıl başarılı olduysa, bu direniş de amacına ulaşacaktır. Hükümeti arkasına almış bir şirkete karşı direnmek ne kadar zor olsa da kararlılık ve kitlelerin azmi başarının anahtarıdır. Sadece 2013 Haziran’ını hatırlayın!

DİSK Genel Kurulu’nun ardından

0

DİSK 15. Olağan Genel Kurulu12-13-14 Şubat günlerinde İstanbul’da gerçekleşti. Genel kurula DİSK’e bağlı 20 sendikanın yaklaşık 400 delegesi ve gözlemciler katıldı.

Kiralık emek, kıdem tazminatı, örgütlenme ve grev hakkının gaspı gibi son derecede ciddi sorunların yaşandığı bu süreçte, herhangi bir sendikanın yalnızca kendi sektörü ve üyeleri ile ayakta kalamayacağı açık. Aynı zamanda hükümetin maceracı dış politikasının ve Kürt illerinde sürdürdüğü operasyonların da işçi sınıfına ciddi zararlar verdiğini de hesaba katarsak, DİSK’in genel kurulu ciddi bir sorumluluk altında gerçekleşti. Ne yazık ki, genel kurulda bu acil ihtiyaçlara yönelik somut eğilimler belirlenemedi ve de sendika içi işçi demokrasisine dair de ciddi zaaflar ortaya çıktı.

Olumsuz tabloya rağmen mevcut emek düşmanı saldırılar işçi sınıfını her gün yeni mücadelelere sürüklemekte ve bu mücadeleler de sorunlarımızı çözmek için biricik dayanağımız olmayı sürdürmekte. Acil ihtiyacımız olan birleşik mücadeleyi yükseltmek ve emeğe yönelik saldırıları geri püskürtüp yaşanılabilir bir dünya kurmak hâlâ elimizde. Bunu gerçekçi ve hesaplı bir biçimde yapabilmek için de DİSK’in genel kurulunu daha ayrıntılı incelemekte fayda var.

Süleyman Soylu ziyareti, sonuçları ve örgütsüzlüğümüz

DİSK’in genel kurulu hakında şüphesiz ki en çok konuşulan husus Çalışma Bakanı Süleyman Soylu’nun genel kurula gelişi, protestolar sonucu genel kurulu terk etmesi ve derhal suç duyurusunda bulunması oldu. Bunca derdimiz dururken bunun konuşulmasına dair diyebiliriz ki, bir bardak suda fırtınalar koptu.

İşçi cinayetlerindeki rekorları, tarihsel işsizlik düzeyini, alım gücündeki düşüşü ve bu saldırıların sürekliliğini garanti etmek için savaşan bir işçi düşmanının elbette ki herhangi bir biçimde işçilerin içerisinde bulunması akıl alır bir şey değil. Dolayısı ile işçilerin onların canını ve yaşamını alarak zenginlere sunan Süleyman Soylu’yu protesto etmeleri kadar normal ve beklendik bir şey olamaz.

Katı bir işçi düşmanı olan Süleyman Soylu’nun DİSK’in kongresinde işçi yanlısı bir niyetle gelmediğini bildiğimiz gibi bu gibi kimselerin daima işçileri zora düşürmeyi planladığını da biliyoruz. Şu anda da Süleyman Soylu’nun protesto edildiği için üzülüp uykusuz kalmadığını da görebiliyoruz. Aksine Soylu DİSK’in genel kuruluna bu biçimde katılmaktan yana çıldırasıya bir mutluluk yaşıyor. Hesabı çok net. Bakan kıdem tazminatı ve fazlasına yönelik saldırıları planladığı şu süreçte işçilerin birlik olmasını engellemek ve enerjilerini parçalamak istiyordu. Hakkını verelim, her kim olursa olsun bir DİSK yöneticisi davalarla muhatap olmaktan kaçınmaz. Ancak tazminat tartışmalarının olduğu en yoğun dönemde DİSK’in enerjisini dağıtmak ve içerideki kırılmalara oynamak bakanın şüphesiz ki, keyif alacağı türden işlerdi. Soylu şimdilik kendi çapında başarılı olmuş görünüyor. Keyfine diyecek yok. Ancak Çalışma Bakanı bu küçük oyunlarından keyif alırken, işçi sınıfının içerisinde biriken kini küçümseyerek ciddi bir hata yaptığını kavrayacağı günlere her geçen an daha da yaklaşıyor.

İşçi düşmanlarını bertaraf etmek işçi sınıfının işidir. Ancak ziyaret sonrasında keyfi yerinde olan Soylu’ya bakıp şunu idrak etmemiz gerekiyor; gerçekten örgütlü olmadan attığımız her adımdan sınıf düşmanları faydalanmayı biliyor. Soylu’nun ziyareti madem ki bir ihtimaldi buna dair hazırlık yapılmalıydı. İşçi düşmanı bakan örgütlü ve yek vücut bir biçimde işçilerin meclisine alınmamalıydı. Daha da önemlisi bunu organize edebilecek bir örgütlülüğümüz yoksa da davet edilmemeliydi. Genel Başkan Kani Beko’nun savunusu her ne kadar DİSK geleneğine dayanıyor olsa da, DİSK eğer işçi sınıfının yaşayan bir organı ise sınıftan yana şekilde geleneklerini değiştirebilmelidir.

Çalışma bakanının işçi sınıfının örgütlülüğe konsantre olamamasını sağlamak ve bürokrasinin üzerinden sınıfı bölmeye yönelik bu saldırısını asla unutmamalıyız. Bu gibi saray entrikalarına hazırlıklı olabilmek için de daha örgütlü olmalıyız. 12 Şubat günü yaşadığımız deneyim şunu beynimize kazımalı; her an, her dakika bize ait bir meclisin içerisinde dahi olsak, düşman uyumaz. Her zaman kendi çıkarına oynar. Korunmanın tek çaresi de örgütlü olmaktır. Örgütsüzlük çok tehlikeli bir şeydir.

Kongreye damgasını vuramayan

Daha öncesinde ifade ettiğimiz üzere Türkiye işçi sınıfı 1800’lü yıllarla kıyaslanabilecek koşullarda çalışmaya zorlanmakta. Ayrıca grev yasakları ile direniş gücümüz sınırlanırken, sektörel parçalanma ve kiralık işçilik gibi uygulamalarla da örgütlenme olanağımız elimizden alınmakta. Bu yüzden sendikaların önüne koyması gereken şey sektör ayrımı gözetmeksizin ortak örgütlenmenin somut adımlarını atmak ve işçi sınıfına ihtiyaç duyduğu yegane şeyi, birleşik bir mücadeleyi sunmaktı.

Hükümetin maceracı dış politikası ve Kürt halkına yönelik operasyonları da işçi sınıfının başat gündemi olmayı sürdürüyor. Birleşik bir mücadelenin bu sorunlara da yanıtlar üretmesi gerekir. Hükümetin maceracı dış politikasından vazgeçmesine dair açık bir tavır belirlemek, Kürt halkına yönelik operasyonların durdurulması ve de Kürt halkının tüm demokratik haklarınn tanınmasını istemek, aynı zamanda da işçi sınıfının birleşik mücadelesine zarar veren her türden eylemin de karşısında olmak gerekirdi.

Ne yazık ki, DİSK’in genel kurulu işçi sınıfının aklındaki endişeler ve şovenizm basıncına dair bir söz söyleyemediği gibi birleşik bir mücadelenin önünü de açamadı.

Kongreye damgasını vuran

Genel Kurulun öncesinde belli olan yalnızca iki aday vardı. Eski Genel Başkan Kani Beko ile Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu. Adaylığını açıklayan bu iki genel başkan adayı dışında genel sekreter ve yönetim kurulunun ise bilinen bir talibi yoktu. Bu durum esasında konfederasyonun en büyük sendikası olan Genel-İş ile başını Birleşik Metal-İş’in çektiği ve çeperinde Sosyal-İş ve Nakliyat-İş sendikalarının bulunduğu kanatların arasındaki bir yarılmayı ifade etmekteydi.

Genel kurul günleri birleşik ve güçlü olunması doğrultusundaki kimi çabalara rağmen iki kanadın çarpışmasına sahne oldu. Sözü dolandırmadan ifade edecek olursak, Birleşik Metal DİSK’in Kürt halkına dair olan politikalarının sonlandırılmasını isteyerek kendi varlığını kongreye dayatmış oldu. Öyle ki ya başkan oluruz, ya da oluşacak herhangi bir listeye bir başka yönetici vb. vermeyiz diyerek de bu konudaki ayak diremesini sürdürdü.

Buna karşılık olarak da diğer kanatta özellikle Genel-İş ile Lastik-İş arasındaki işbirliği kongrede aynı anda atılan göstermelik sloganlar dışında herhangi bir somut açılıma da sahip değildi. İşçi sınıfının temel sorunları gündemleştirilemeyince, birleşik bir örgütlenme planlaması yapılamayınca yine her sendika üyesi yine kendi yönetimi ile baş başa kalmış oldu.

Nitekim 14 Şubat günü Birleşik Metal-İş, Nakliyat-İş ve Sosyal-İş, DİSK’in HDP eksenine kaydığını söyleyerek kongreyi terk etti. Böylece işçi sınıfının hükümetçe sektörel olarak yaşadığı yapay bölünmeye sendika bürokratları da katkı sunmuş oldu. Üç gün boyunca tartışmanın muhatabı olan sendikaların, işçi sınıfının bütünleşmesi için gerekli olan şeyleri ifade etmemeleri ve yalnızca toplu sözleşmelere odaklanmaları bu yarılmanın kolayca yaşanmasına katkı sundu.

Sendikalarda işçi demokrasisi ihtiyacı

DİSK genel kurulunun bürokratik eğilimlerle bu denli rahat parçalanabilmesi esasında doğrudan doğruya bir iç işleyiş sorunu. DİSK madem ki işçilerin örgütüdür o halde yalnızca delegeler değil tüm üye işçiler için de işçilerin örgütünün nasıl hareket edeceğinin takip edilebildiği, bürokratlaşmanın engellendiği denetim mekanizmalarının kurulduğu bir gün yaşanmalıydı.

Bunları yaşayamamak bir kenarda dursun, DİSK’in işçi demokrasisinden oldukça uzak bir genel kurul işleyiş biçimine sahip olduğunu da bir kez daha gördük. Bu husustaki en ciddi engel delege dağılımı. Üye sayısının yanı sıra DİSK’e ödenen üyelik aidatları ile de belirlenen delege dağılımı, yüksek sayıda üyeye sahip pek çok sendikanın da az üyeli sendikalar gibi yalnızca iki delege ile temsil edilmesine sebep oldu. Bu durum da mücadele halinde olan ancak ciddi mali problemlerle boğuşan sendikaların kendi mücadele dinamiğini ve sınıfın gerçekçi ihtiyaçlarını kongreye yeterince aktaramamasına sebep oldu. İşçi demokrasisinin iğdiş edildiği bir başka husus da kongreye gelecek olan tüzük vb. değişikliklerin kongrede delegeler arasında seçilen bir çalışma grubu tarafından yapılabilmesi oldu. Bu durum pek çok önerinin -ne üzücü ki bir kadın komisyonunun kurulması önerisinin de- kongreye sunulamaması tehlikesini, sonrasında da reddedilmesi sonucunu doğurdu.

Bir işçi demokrasisinin sınıf örgütlerine hakim olabilmesi için delegeliklerin belirlenmesi, delegelerin denetlenmesi ve çalışma komisyonlarının işçi demokrasisine yakışır biçimlerde işleyebilmesi ciddi bir ihtiyaçtır. Önümüzdeki dönemde bu soruna dair de mücadeleyi sürdürmemiz gerekmektedir.

Peki şimdi nereye?

DİSK Genel Kurulunda yaşanan bölünme manzarasının önümüzdeki günlerde de sonuçlarını göstereceğine kesin gözü ile bakabiliriz. Üç yıl önceki olağanüstü genel kuruldan bugüne taşınan bu yarılma eğilimi, 15. Genel Kurul’da hiç olmadığı kadar ciddi bir biçimde kendisini hissettirdi.

Şimdiden kıdem tazminatının gaspı ve buna benzer emek düşmanı saldırılar karşısında DİSK üyesi işçiler ortak bir irade ortaya koyamama tehlikesi altında bulunuyorlar. DİSK’in Genel Kurulunda delege olarak bulunan, yahut DİSK’e üye olan işçiler olarak bu sorunu çözmenin yollarını bulmalıyız. Birleşik Metal’in TİS sürecindeki grevinde işçilerin fabrikalarında sembolik dayanışma ziyaretleri dışında yalnız kalması aslında hepimizin hissettiği bir sorundur. Bu durumun üstesinden gelmek, mücadelemizin önümüze koyduğu bir görevdir. Üye olduğumuz sendikalarda genel kurul değerlendirmeleri talep ederek birleşik mücadelenin, hele hele kıdem tazminatı ve benzeri saldırılara karşı birleşik eylemlerin organizasyonundan yana sendika yönetimlerine basınçlar uygulamalıyız. Konfederasyonun kalıcı şekilde parçalanması gibi ihtimaller ve tehditleri de şimdiden reddederek diğer üye işçileri bu konuda birleşik mücadeleden yana tavır almaya ikna etmeliyiz.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen kongre sürecinde sınıf mücadelesinin olumlu basınçları da mevcuttu. Kimi sendikaların daha da yakınlaşabildiği kendi aralarında nerelerden diğer sendikalar için örgütlenme yapabileceklerinin konuşulduğu zamanlar oldu. İşte bizler için umut ve mücadele dinamiği tam olarak buradadır.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak DİSK genel kurulu öncesinde üye olduğumuz yahut temsilcisi olabildiğimiz sendikalarda bu doğrultuda önerileri sendikalarımızdaki işçilere, yani yoldaşlarımıza ileterek mesai harcamıştık. Şimdi de, DİSK’in genel kurulunun ardından tüm olumsuzluklara rağmen patrondan ve devletten bağımısızlığı savunan, içerisinde işçilerin sözlerinin söylenebildiği bu sayede de birleşik mücadeleden yana olan tüm üye işçilerle birlikte mücadele etmenin onurunu yaşayacağız.

İşçi sınıfının en acil ihtiyaçlarına DİSK’in içerisinde bu tip yanıtların üretmekten yana olan tüm işçilerle ve temsilcileri ile her daim sınıfın birliği ve ortak örgütlenmesi perspektifi ile beraber mücadele edebilirsek, en ufak bir mücadele alanımızı mücadele eden diğer sektörlerle (DİSK’in dışında kalan yahut örgütsüz olan sektörlerle de) birleştirmenin olanaklarına sahip olabileceğiz.

Ankara saldırısı: Hükümetin ihmali ve sorumluluğu altında yeni bir katliam

0

Son 1 yıl içinde gerçekleşen beşinci bombalı saldırı karşısındayız: Diyarbakır, Suruç, Ankara Garı, Sultanahmet ve Ankara. Erdoğan ve AKP iktidarının istikbali ciddi biçimde tehlikeye girdiği dönemden itibaren, bombalı saldırılar günden güne politik yaşamın rutin bir parçası haline geliyor. Siyasi iktidarın ihmal ve sorumluluğu altında bombalar patlamaya devam ederken, bu tip eylemler kamuoyu üretmenin ve politika yürütmenin bir biçimi halini alıyor.

Görkem Duru anlattı: 5 yılın ardından Tunus

0

Gazetemiz yazarı Görkem Duru ile bianet.org‘da Begüm Zorlu’nun hazırladığı Arap Ayaklanmalarının Beşinci Yılı yazı dizi çerçevesinde, Tunus’ta beş yılın ardından oluşan politik durum ve gerçekleşen son seferberlikler üzerine yayımlanan söyleşi.

 

Aradan geçen beş sene içerisinde ülkede politik istikrar sağlanabilmiş durumda mı?

Bildiğimiz gibi Tunus’ta ve bölgede halk ayaklanmalarının fitilini Muhammed Bouazizi’nin kendisini yakması ateşlemişti. Yani kötü yaşam koşulları, yoksulluk, baskı ve işsizlik sonucu bir seyyar satıcının kendisini yakması…

Ayaklanmanın temelini demokratik ve sosyal talepler oluşturuyordu. Bunun devamında kendiliğinden gelişen seferberlikler diktatörlük rejimini hedef almış ve Bin-Ali’nin ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Diktatörün devrilmesi bir yandan kitle hareketinin kendine güvenini arttırırken öte taraftan da Mısır, Libya ve Suriye gibi bölgenin diğer halklarına da kendi ülkelerindeki diktatörlere karşı seferber olmalarına örnek teşkil etmişti. Tabii ayaklanmaların bölge geneline yayılması bir yandan emperyalizmi ve bölgedeki diğer aktörleri (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve İran gibi) bir yandan da ülke burjuvazilerini tedirgin etmişti. Bu doğrultuda, aradan geçen beş senede ya kitle hareketlerini kontrol altına alıp görece bir istikrar sağlanmaya çalışılması ya da devrimci kalkışmaların yolundan çıkartılarak iç savaş koşullarına döndürülmesi konusunda yukarıda saydığım aktörler ellerinden gelen çabayı sarf etti ve etmeye de devam ediyor. Tunus bu örneklerden belki de en “saf” olanı. Saflık tabirini ülkede bir iç savaşın çıkmamış olmasından değil de devrim, karşıdevrim, demokratik ve sosyal dönüşümler gibi politik okumalarda bolca örnek barındırması açısından kullanıyorum.

Evet Bin-Ali devrildi, aradan beş sene geçti ve bu beş senede birçok hükümet değişikliği meydana geldi. Bu hükümetlerde görev alan partilerin en önemlileri En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi) ve Nida Tunus. Nida Tunus, En-Nahda iktidardayken “İslamcı tehlikeye” karşı Bin-Ali rejiminin bazı temsilcileri, eski burgibistler ve laik çevrelerin bir ittifakı olarak kuruldu.

Halk Cephesi’nin (Tunus solunun önemli bir kesimini içinde barındıran ve parlamentoda temsil edilen ittifak) iki önemli lideri Şükrü Belaid ve Muhammed Brahmi’nin terör saldırıları sonucu öldürülmesiyle başlayan süreçte iktidarı aldı.

Bugün ise iktidarda Nida Tunus ve En-Nahda’nın koalisyonu mevcut. Bu hükümetin temel sloganlarını ise, kötüleşen ekonomik koşullar ve IŞİD’in 2015 yılı içerisinde gerçekleştirdiği üç saldırıya karşı “ulusal birlik” ve “terörizme karşı savaş” oluşturuyor. Ancak öte taraftan En-Nahda ile yapılan ittifak sonucu Nida Tunus içerisinde de bir kriz mevcut ve partinin genel sekreteri istifa ederek yeni bir parti kurma hazırlıklarına başladı. Kısaca söylemek gerekirse aradan geçen beş senede ülkede politik istikrar sağlanabilmiş değil ve ekonomik ve sosyal çöküşe karşı artan eylemler de iktidarın elini daha da zorlaştırmakta. Çünkü 2011’den bu yana iktidarların temel politikası devrimin demokratik kazanımlarına (ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğü gibi) elden geldiğince saldırmadan neoliberal politikaları sürdürmek olmuştu. Bunun sonucu da ekonomik ve sosyal anlamda bir iyileşme değil tam tersine çöküşün derinleşmesi oldu. Yani 2011’in iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleri hala güncel, hatta 2011’den daha da güncel diyebiliriz. Bugünkü eylemler de bunu bir nebze olsun kanıtlıyor.

Ekonomik ve sosyal çöküşün derinleştiğinden bahsediyorsun, bunu biraz açar mısın? Ayrıca bugünkü eylemliliklerin çıkış noktası ve temel talepleri neler ve şu anda nasıl bir seyir izliyorlar?

2011’de Tunuslular daha iyi yaşam koşulları ve iş talepleriyle sokağa dökülmüştü. Bugün ise yaşam koşulları daha da kötüleşmiş ve işsizlik oranı da artmış durumda. Mesela, 2011 ile 2015 yılı verilerini karşılaştırdığımızda orta sınıfların alım gücü yüzde 40 oranında azalmış durumda. Ülke genelinde resmi işsizlik ise yüzde 15,3 ile ifade ediliyor ki bunun resmi rakam olduğunun altını çizmek lazım. 2011’de olduğu gibi şimdiki eylemlerde de başı çeken diplomalı işsizlerde ise oran yüzde 35’lere çıkmış durumda.

Bugünkü eylemlere gelecek olursak… Eylemler 16 Ocak günü, orta-batı Tunus’ta yer alan Kasrin şehrinde, işsizlik protestosu sırasında elektrik direğine çıkarak elektrik akımına kapılan 28 yaşındaki diplomalı işsiz Ridha Yahyaoui’nin yaşamını yitirmesinden sonra başladı. İlk olarak Kasrin şehriyle sınırlı kalan sokak protestoları, polisin sert müdahaleleriyle birlikte özellikle orta-batı Tunus olmak üzere birçok şehre yayıldı. Hükümetin eylemlere ilk cevabı ise olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etmek oldu.

Sokağa çıkma yasağını geçtiğimiz hafta kaldırmış olsalar da olağanüstü hal hala devam etmekte. Ancak ne olağanüstü hal ne de sokağa çıkma yasağı ilanı eylemlerin durmasını sağlamadı. Sokak eylemleri, şehirlerde ve kasabalarda hükümet merkezlerinin işgaline dönüşerek devam etti.

Bugün (9 Şubat 2016), Kef ilinin Dahmani ve El Ksour kasabalarında, Kasrin ilinin merkezi, Tala, Sbiba, Sbitla ve Jadliene kasabalarında ve Sidi Bouzid, Gafsa, Siliana ve bazı doğu illerinde işgal eylemleri sürerken, bazı yerlerde diplomalı işsiz gençler açlık grevine başlamış durumda. İşgal eylemlerinde başı gençler çekse de 7’den 70’e yerli ahaliyi işgalde görmek mümkün. İşgallerdeki kadın-erkek oranı ise yüzde 50 civarında.

Temel talepleri ise iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi oluşturuyor. Tabii seferberliklerin özellikle orta-batı Tunus’ta yayılmış olması tesadüf değil. Yukarıda saydığım şehirler için resmi işsizlik rakamları yüzde 25’lerle ifade edilmekte, diplomalı işsizler içinse bu oran yüzde 50’ye yaklaşıyor. Yine aynı şehirlerde, nüfusun yüzde 40 ile 50’si günde 2 dolarla (yani 4 Tunus dinarı) hayatta kalmaya çalışıyor. Ayrıca bu bölgeler ülkenin doğu kısmına, Akdeniz’e kıyısı olan şehirlere göre daha az sanayileşmiş durumda ve bölgede bulunan fabrikaların yüzde 30’a yakını ekonomik kriz nedeniyle kapatılmış bulunuyor.

Bunlara ek olarak, bir de toprak sorunu var. Ülkede özelleştirilmemiş, hala devlete ait olan toprakların oranı yüzde 10 ve bunların önemli bir bölümü orta-batı bölgesinde bulunuyor. Bu topraklar 2011’den önce çokuluslu şirketlere kiralanırken, devrimden sonra bu şirketler ülkeyi terk ediyor ve o zamandan beri de bu topraklar işlenmeden duruyor. Bölgede seferber olan halkla konuştuğunuzda da size söyledikleri ilk şey “biz burada işsizken bu fabrikalar ve topraklar neden boş duruyor” oluyor. İşgaller aynı zamanda bir meclis gibi işliyor ve halk eylemlere ne şekilde devam edeceğini birlikte tartışarak karara bağlıyor. Şu ana kadar, en temel eksiklik ise farklı bölgelerdeki işgaller arasında tam anlamıyla bir koordinasyon olmaması.

Hükümet ise bu süreçte yönetememe krizini göz önüne sermiş oldu denebilir. Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilanının eylemleri durduramadığını gördükten sonra bölgeye dair iyileştirmeler yapacaklarını açıkladılar. Bir hükümet yetkilisi, 5 bin iş imkanı yaratacaklarını açıkladıktan birkaç saat sonra başka bir hükümet yetkilisi böyle bir söz vermediklerini, hükümet içi bir yanlış anlaşılma meydana geldiğini açıklamaktan beis duymadı. Bundan birkaç gün sonra ise işsizliğe karşı ellerinde bir “sihirli değnek” olmadığını, halkın biraz daha sabırlı olmasını dilediklerini belirttiler. Ancak eylemlerin başladığı tarihten bu yana polislerin ve milletvekillerinin ücretlerinde artışa gitmeyi de ihmal etmediler. Polislerin ücretlerinde 120-200 dolar (250-400 Tunus dinarı) arası artış yaşanırken, milletvekillerine 450 dolar (900 Tunus dinarı) prim hakkı tanındı.

Peki tüm bu süreçte Halk Cephesi’nin ve Tunus Genel İşçi Sendikası’nın (UGTT) rolü nedir?

Bana kalırsa Halk Cephesi kendi varoluşuyla ilgili ciddi bir dönemeçten geçiyor. 2011’de Tunus solunun geleneksel partilerinin bir ittifakı olarak kurulduklarından bu yana temel politikaları devrimin demokratik kazanımlarını korumak oldu. Ancak ekonomik ve sosyal dönüşümler konusunda ciddi ve elle tutulur bir program oluşturmaktan aciz kaldılar. Zaten 2011 yılında temel söylemleri devrimin demokratik bir devrim olduğu, diktatörü devirdiği, ekonomik ve sosyal dönüşümlerin ise ileride gerçekleşeceği idi. Yani klasik aşamacı devrim perspektifi de diyebiliriz.

Ancak atlamamak gereken nokta şu: Devrimin diktatörün devrilmesi, özgürlük gibi demokratik taleplerinin yanında iş ve ekmek gibi ekonomik ve sosyal talepleri de oldukça güçlüydü. Bunlar direkt olarak neoliberal ekonomik politikaların yarattığı yıkımın bir sonucuydu esasında. Zaten bugün yaşanmakta olan asıl mesele de tam bununla ilgili, Tunus halkı 2011’den bu yana kendisini seferber eden talepleri karşılayabilecek bir muhatap bulamamış durumda. Bu da öfke ve umutsuzluk halinin iç içe geçmesine yol açıyor. Bir yandan öfkeyle sokaklara dökülüyorlar öte taraftan ya bize iş verirsiniz ya da ölürüz diyerek açlık grevine başlıyorlar.

Halk Cephesi’ne dönecek olursak… Yukarıda varoluşsal bir süreçten geçtiklerini belirtmiştim. Bunun iki nedeni var.

Birincisi, kitlelerin yaşam koşullarına tahammülü gitgide azalmış durumda. 2011’den sonra birçok kez sokağa dökülmelerine rağmen sosyal ve ekonomik talepleri bugüne kadar bu kadar güçlü vurgulamamışlardı.

İkinci nedeni ise hükümetin eylemlere cevap verme biçimi. Önce sokak gösterilerine göz yaşartıcı gaz kullanarak sert müdahaleleri, arkadan da olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı gibi yollara başvurmaları. Yani baskı ve zor yoluyla eylemleri kontrol altına alma ve meşruiyet sağlama çabaları. Daha açık söyleyecek olursak, bugüne kadar Halk Cephesi’nin temel pozisyonu olan devrimin demokratik kazanımlarına karşı açık bir saldırı söz konusu. Bu nedenlerle, parlamentoda milletvekilleri olan bir grubun bu süreçte ne cevap üreteceği kendi geleceği için de belirleyici bir hal alıyor.

Şu ana kadar, kendi tabanlarındaki gençler eylemlere katılırken ve Tunuslular sokak eylemleri yaparken Halk Cephesi önderliği basın toplantısı düzenlemekle yetindi. Olağanüstü hal uygulamasını kınamaları, zenginlerden alınan vergilerin artırılması ve dış borç ödemelerinin üç yıllığına durdurulması (ki halk hala devirdiği diktatörün borçlarını ödüyor) ve buralardan gelecek kaynakların iş yaratılmada kullanılması önerileri önemli olmakla beraber bu önerilerin eylem halindeki kitlelerle buluşması için eylemin içinde olmak daha da gerekli hale geliyor.

Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) ise eylemlere desteğini açıklayıp hükümeti iyileştirmeler yapmaya davet etse de sendika tabanından gelen genel grev çağrısına bir cevap vermedi. Ancak eylemlerin başladığı tarihten bugüne kadar bazı şehirlerde yerel inisiyatifle bir günlük genel grevler örgütlenebildi.

Son olarak, ayaklanmanın geleceğini ne şekilde değerlendiriyorsun?

İlk olarak, eylemleri bir işsizler hareketi olarak tanımlayabiliriz. İşçi sınıfı gibi diğer sektörlerden bazı destekler gelse de şu anda diğer sektörlerde yoğun bir hareketlilik yok ve bu da belli sınırlılıkları beraberinde getiriyor. Eylemler yine 2011’de olduğu gibi kendiliğinden bir şekilde gelişti ve şu anda ufak da olsa yerel meclisler yaratmış durumda. Burada, hareketi canlı tutabilmek adına önemli adımlardan biri bölgeler arasında koordinasyonun sağlanabilmesi olur. Ancak kendiliğinden gelişen hareketlerin sürekliliğinin taleplerine bir muhatap bulmaktan geçtiğini de unutmamak gerekir.

Yukarıda belirttiğim gibi, öfke ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bir süreçten geçiliyor. Bu nedenle kitlelerin enerjisini ne kadar daha muhafaza edebileceğini söylemek şimdiden çok olanaklı değil. Hareketteki olası bir geri çekilişi de bir yenilgi olarak okumamak gerekiyor bence. Ne de olsa aradan geçen beş senenin ardından bugün hala Tunus devriminin güncelliğinden söz ediyoruz.

Benim bakış açımdan iki önemli konu var. Birincisi, kitle öz örgütlenme deneyimlerinin geliştirilebilmesi ve bir oranda senkronize olabilmesi. İkincisi ise, Tunus solunun, eylem halindeki kitlelerle ekonomik ve sosyal dönüşümleri temel alan bir acil talepler listesiyle birlikte buluşabilmesi. Bunları böyle söyleyince çok farazi gibi geliyor ancak bölgedeki insanlarla konuştuğunuzda gerçeğin tam da bu olduğunu görüyorsunuz. Örneğin, işlenmeden duran devlet topraklarının topraksız köylülere dağıtılması ya da işsizlik maaşı uygulaması (ki ülkede böyle bir uygulama yok) eylem halindeki insanların ilk söylediği talepler. Ve  böyle bir hat Tunus halkının mücadelesini canlı tutup ilerletebilmesinin de önünü açar.

Çok yakında görür müyüz?

0

Başbakan’ın “Çok yakında görürsünüz!” açıklamasından bir gün sonra, TSK uzun menzilli toplarla YPG’yi vurmağa başladı; hem de “angajman kuralları” gereği. Yani, YPG’nin Türkiye’ye ateş açacağı sanki Başbakan’ın içine doğmuş! Ancak bombardımanın sonraki günlerde de sürmesinden ve Milli Savunma Bakanı’nın daha da süreceğini söylemesinden meselenin “angajman kuralları gereği, açılan ateşe misliyle karşılık verilmesi”yle falan ilgisinin olmadığını anlıyoruz. YPG’nin “Bugüne kadar Türkiye yönüne tek kurşun sıkmadık” açıklaması bir yana zaten Türk devletinin YPG’ye verdiği ültimatom da bunu gösteriyor: 1- Azez’e yaklaşmayacaksın. 2- Mınnıh üssünü boşaltacaksın. 3-Koridoru kapatmayacaksın! Belli ki karar daha önce verilmiş. Nitekim, Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi, Azez’e yönelik askeri müdahale konusunun Cumhurbaşkanı başkanlığındaki bir güvenlik toplantısında konuşulduğunu yazıyor. Azez’in kimin elinde olacağının sadece Halep’in değil, esas olarak Suriye iç savaşının, bu arada bir ölçüde Rojava’nın ve çeşitli dolayımlarla Türkiye’deki iktidarın kaderini belirleyecek olması, bu kasabaya kritik bir önem kazandırıyor.

Tunisia: Viaggio nel cuore dei sit-in di Gennaio

0

Come molti si aspettavano già dall’autunno scorso, le scosse della frustrazione sociale in Tunisia si sono fatte sentire nel mese di gennaio. Un mese che non sarà dimenticato e che rievoca una lunga storia di militanza popolare culminata nel 14 gennaio 2011 [con la cacciata dell’autocrate Ben Ali, NdT].

Le scosse si sono innescate in punti nevralgici del Paese dove la questione sociale si intreccia con la questione regionale, una sorta di « cintura di fuoco » che si snoda tra le regioni dell’interno della Tunisia, da nord-ovest fino a sud-ovest. Senza voler minimizzare i fenomeni di esproprio e sfruttamento di classe nelle zone costiere, è importante ricordare quanto odiosa sia stata l’alienazione dell’interno tunisino, l’appropriazione delle ricchezze agricole, minerarie e idriche da parte di ristrette élite, cui si aggiunge l’emarginazione di queste popolazioni costrette alla disoccupazione e al disprezzo.

« Non si tratta di una maledizione del cielo, questi sono problemi che ci vengono inflitti dall’epoca del Presidente Borguiba », ci confida un cinquantenne di Thala, non lontano da Kasserine, venuto ad accompagnare i due figli, membri attivi del sit-in della città. E aggiunge : « Thala sostenne Ben Youssef [uno dei capi del movimento indipendentista tunisino e rivale di Bourguiba, che criticava per le posizioni troppo concilianti nei confronti della Francia e la linea politica troppo sbilanciata a favore delle zone costiere, NdT] nel suo conflitto contro Borguiba per il potere. Ragione per cui è stata punita ». L’immaginario popolare cerca così di dare una spiegazione politica alla contraddizione di Thala e dell’interno della Tunisia in generale, zone fertili e ricche di risorse naturali ma le cui popolazioni non godono del diritto a condizioni di vita dignitose e decorose.

Thala è stata l’ultima tappa del viaggio dal nord al centro-ovest che abbiamo compiuto fra i sit-in organizzati dai disoccupati di Dahmani, Ksour, Jedliane, Sbiba, Sbeitla. Numerosi sono gli elementi ricorrenti che accumunano questi sit-in. Una reale parità tra ragazzi e ragazze. Una determinazione militante a lottare fino alla fine. Ciò che colpisce è l’energia, la mobilitazione, la capacità organizzativa. I discorsi e i dibattiti, nonostante le soventi diversità di opinioni, testimoniano una maturità e una visione approfondita della realtà locale e delle sue interconnessioni con il contesto nazionale e addirittura internazionale.

Abbiamo preso parte a delle solide discussioni per elaborare delle soluzioni al problema della disoccupazione, individuando delle possibilità di impiego. A Dahmani, nel governatorato del Kef, un mulino e una fabbrica di pasta sono chiusi da almeno due decenni. Eppure, centinaia di semirimorchi giungono alla fine di ogni raccolto per prendere il grano e portarlo ai mulini della costa.

L’esempio più scandaloso e più ricorrente nei racconti, riguarda però le terre demaniali assegnate in passato agli uomini di Ben Ali. Ora, dopo la Rivoluzione, sono cinque anni che queste terre fertili, con infrastrutture e attrezzature annesse, rimangono abbandonate senza che le nuove autorità si preoccupino di assegnare le terre ai giovani di queste zone.

A Ksour, nel sud, ci è stato portato l’esempio di un arcimiliardario che sfrutta la falda d’acqua minerale di Safia[marca d’acqua in bottiglia, NdT] da diversi decenni, ma nessun contributo è stato dato per migliorare la condizione di questa poverissima località. Numerose promesse sono state fatte dalle autorità per la creazione di imprese o l’apertura di nuovi siti di estrazione mineraria, ma i giovani sono stufi di quelle che ritengono essere solo frottole.

Vogliono soluzioni concrete ai loro problemi di mera sopravvivenza, qui e ora. L’urgenza questa volta si alimenta di un forte sentimento di frustrazione. Dall’altra parte, gli aumenti dei salari degli agenti delle forze dell’ordine, dei deputati e dei direttori generali delle banque pubbliche, annunciati quasi in contemporanea all’organizzazione dei sit-in, suona quasi come una provocazione.

Lo stato d’animo dei giovani, queste vere e indomabili forze rivoluzionarie si oppone all’atteggiamento delle autorità tunisine, che continuano a difendere gli interessi delle oligarchie di ogni sorta, al fine di dare vita a un movimento radicale che possa un giorno farsi nuova intifadha rivoluzionaria.

Görkem Duru – Majid Hawachi

Túnez: Viaje al corazón de las sentadas(*) en el año 2016

0

Como era de esperar, desde el otoño pasado, los terremotos de malestar social en Túnez se activan en este mes glorioso de enero de 2016. Glorioso y fecundo este mes evoca a menudo crónicas militantes populares de las cuales la del 14 de enero no es la menor … los terremotos se activan en el punto en que se entrecruzan la identificación de la cuestión social con la cuestión regional. Estos puntos de intersección son una especie de “anillo de fuego” que se extiende profundamente en las regiones del norte de Túnez al oeste, al suroeste. Sin por ello minimizar la crueldad del saqueo y la explotación de clase en el litoral, es necesario recordar la verdad evidente de la enajenación del interior del país. La enajenación se ilustra por el saqueo despiadado de la riqueza de cereales, minería, petróleo y agua, que, además, se alinea con la exclusión de las personas que dejó entregadas al desempleo y el error …

“No es una maldición del cielo, sino que es una sanción impuesta a nosotros desde los tiempos de Bourguiba,” nos dijo un cincuentón en Thala que acompañaba a sus dos hijos, miembros activos de la sentada. Y para añadir “Thala ha apoyado a Ben Youssef en su conflicto con Bourguiba por el poder. ¿Por qué fue castigada”. La imaginación popular trata, a su manera de encontrar una explicación tangible para la contradicción de Thala y el interior del país en general, lleno de riquezas sin que sus poblaciones puedan recuperar su derecho a una vida decente y digna.

Thala era el destino final de un viaje del norte al centro oeste que nos llevó a una sentada en el Dahmnani en paro, la Ksour de Jedliane, Sbiba y Sbitla (**). El estado de todos los lugares de estas sentadas es similar y casi compatible. El parecido real entre las muchachas es evidente en todo el plantón (sentada, sitting). Una determinación militante de llevar la lucha hasta el final se expresa en todas las partes a las que fuimos. Lo que más llama la atención también es la matriz organizacional de esta alegría movilizadora. Los discursos y debates, a pesar de la controversia, muestran algo de visión con madurez y profundidad que evoca la realidad local en sus articulaciones con el contexto nacional e incluso internacional.

Hemos sido testigos de fuertes argumentos sobre las soluciones al problema del desempleo por la orientación y la gran cantidad de ejemplos de oportunidades de empleo. En Dahmani, una fábrica de molino de harina y pasta cerró por dos décadas. Estando en esta última, cientos de semirremolques llegaron a cada extremo de la cosecha para tomar el trigo a los molinos y enviarlos a la fábrica de harina del Sahel. Pero el ejemplo más indignante y más recurrente se asienta en la tierra, es el estado de las tierras públicas anteriormente asignado a los elementos del bajo fondo (el hampa) por Ben Ali. Con la revolución y escapando de los depredadores, zonas enteras de la tierra más fértil con su infraestructura, producciones de hardware son abandonados durante cinco años sin que las nuevas autoridades se dignen a contratar a los jóvenes para su sustento!

En Ksour, se citó el ejemplo de un multimillonario que utiliza de forma desproporcionada la napa de agua mineral de Safia durante décadas sin ninguna contribución a la mejora de esta zona pobre. En cuanto a las promesas de nuevas empresas o la apertura de nuevos yacimientos minerales, los jóvenes están hartos de estas mentiras oficiales …

Por lo que abogan por soluciones reales a sus problemas de supervivencia, aquí y ahora. La urgencia es esta vez alimentada por la frustración y la provocación grandiosa. ¿Cómo explicar que un aumento en los salarios de los agentes del orden, diputados y directores de los bancos que llegan a 20.000 dinares se anunció de forma simultánea con la realización de las sentadas de la juventud.

En última instancia, el estado de ánimo de los jóvenes, estas fuerzas revolucionarias genuinas, se unió a la actitud indomable de las autoridades que sin fe ni ley, defienden los intereses de las oligarquías de todo tipo, para generar un movimiento radical haciendo blandir en cualquier momento la bandera de una nueva Intifada revolucionaria.

Görkem Duru – Majid Hawachi

 

(*) Plantones o piquetes. Acciones de cortes de rutas o avenidas o frente a edificios gubernamentales..

(**) Localidades de las regiones de Kasserine y El Kef, que son el centro de la movilización.

Tunisie: Voyage au cœur des sits in 2016

0

Comme c’était prévu, depuis l’automne dernier, les séismes de la grogne sociale en Tunisie se sont activés en ce mois glorieux de janvier 2016. Glorieux et fécond, ce mois évoque maintes chroniques militantes  populaires dont le 14 janvier n’est la moindre… Les séismes se sont activés dans les point névralgiques du recoupement voir de l’identification de la question sociale avec la question régionale. Ces points névralgiques constituent une sorte de « ceinture de feu » qui se prolongent sur les régions de la Tunisie profonde du nord ouest jusqu’au sud ouest. Sans minimiser aucunement la cruauté du pillage et de l’exploitation de classe dans le littoral, il y a lieu de rappeler la vérité criante de l’aliénation de l’arrière pays. Une aliénation illustrée par le pillage sans pitié des richesses céréalières, minières, pétrolières et aquatique, qui, de surcroit, est doublée d’exclusion des populations et des laissés pour compte livrées au chômage et à la méprise…

« Ce n’est pas une malédiction du ciel, mais c’est une sanction qui nous a été infligée depuis l’époque de Bourguiba », nous confia un quinquagénaire de Thala qui accompagnait ses deux enfants, membres actifs du sit in. Et d’ajouter « Thala a soutenu Ben Youssef dans son conflit avec Bourguiba pour le pouvoir. Raison pour laquelle elle a été châtiée ».  L’imaginaire populaire tente ainsi, à sa manière de trouver une explication tangible à  la contradiction de Thala et de l’arrière pays en général qui regorge de richesses sans pour autant que ses populations recouvrent leur droit à une vie décente et digne.

Thala a été la dernière destination d’un voyage au nord au centre ouest qui nous a conduit au sit in des chômeurs de Dahmnani, du Ksour, de Jedliane, de Sbiba et de Sbitla. L’état des lieux de tous ces sit in est semblable et presque conforme. Une parité réelle entre garçons est filles est manifeste dans tous les sit in. Une détermination militante à mener le combat jusqu’au bout est exprimée partout où on est passé. Ce qui retient l’attention également c’est cette énergie mobilisatrice affichée, ce sérieux, cette maitrise organisationnelle. Les discours et les débats, en dépit des controverses, témoignent d’une maturité certaine et d’une vision approfondie qui évoque la réalité locale dans ses imbrications avec le contexte national et parfois même international.

Nous avons ainsi assisté à des argumentations solides sur les solutions au problème du chômage en ciblant des exemples de possibilités d’embauche. A Dahmani, une minoterie et fabrique de pates est fermée  deux décennies durant. Ce ci étant, des centaines de semi remorques débarquent à chaque fin des moissons pour prendre le blé et l’acheminer aux minoteries du Sahel. Mais l’exemple le plus scandaleux et le plus récurent dans les sits in est celui des terres domaniales allouées naguère à la pègre de Ben Ali. Avec la Révolution et la fuite des prédateurs, des domaines entiers de terres des plus fertiles avec leurs infrastructures, leurs matériels de productions sont délaissés depuis cinq ans sans que les nouvelles autorités daignent les louer aux jeunes pour assurer leur subsistance !

Au Ksour, on nous a cité l’exemple d’un archi milliardaire qui exploite démesurément la nappe d’eau minérale de Safia depuis des décennies sans aucune contribution à l’amélioration de cette localité déshéritée. Quant aux promesses de créations de nouvelles entreprises ou d’ouverture de nouveaux gisements miniers, les jeunes en ont ras le bol de ces bobards des officiels…

Aussi prônent-ils des solutions concrètes à leurs problèmes de survie, ici et maintenant. L’urgence est cette fois ci attisée par un sentiment de frustration et de provocation grandiose. Sinon, comment expliquer qu’une augmentation des salaires des agents de l’ordre des députés et de ceux des directeurs de banques atteignant 20000 dinars est annoncée au même moment que la montée en puissance des sits in des jeunes.

En définitive, l’état d’âme des jeunes, ces véritables forces révolutionnaires indomptables rejoint l’attitude prononcée des autorités qui sans foi ni loi, défendent les intérêts des oligarchies de toutes sortes, pour engendrer un mouvement radical faisant brandir à tout moment l’étendard d’une nouvelle intifadha révolutionnaire.

Görkem Duru – Majid Hawachi

Tunus: Ocak 2016 oturma eylemlerinin kalbine bir yolculuk

0

Geçtiğimiz sonbahardan bu yana öngördüğümüz gibi, Tunus’ta yaşanan toplumsal deprem ve hoşnutsuzluk, şanlı 2016 Ocak’ında yeniden canlandı. Şanlı ve bereketli olan bu ay, geçmişte 14 Ocak gibi birçok halk mücadelelerine sahne olmuştu. Deprem, topumsal sorun ile bölgesel sorunun hassas kesişim noktalarında yeniden canlandı. Bu hassas noktalar, Tunus’un kuzey batısından güney batısına kadar uzanan geniş bölgede bir çeşit “deprem kuşağı” oluşturmaktadır. Sahil şeridi boyunca yapılan yağmanın zalimliğini ve sınıf mücadelesini hiçbir şekilde küçümsemeden, ülkenin iç bölgelerindeki yabancılaşma gerçeğini hatırlatmakta yarar var. Tahılların, madenlerin, petrol ve su kaynaklarının hunharca yağmalanmasıyla somutlaşan bu yabancılaşma; işsizliğe mahkûm edilen, hor görülen halk kesimlerinin dışlanmasıyla bir kat daha artmaktadır.