Ana Sayfa Blog Sayfa 77

Tariş Üzüm İşletmesi’nde 5 günlük grev

0
Grevci işçier

Manisa’nın Alaşehir ilçesinde faaliyet gösteren Tariş Üzüm İşletmesi ile Öz Gıda-İş Sendikası arasında 8 aydır sürmekte olan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sonuca varılamadı. Maaşlarına 100 lira zam, iş koşullarının iyileştirilmesini ve her işçinin eşit süre çalışma hakkının olmasını isteyen işçilere patron yalnızca 40 liralık bir zammı kabul etmişti. Bunun üzerine greve çıkan işçiler talepleri yerlerine getirilene kadar iş yeri önünde grev nöbeti tutmuşlardı.

Devlet çöktü, yaşasın devlet!

0

Evet, devlet aygıtı çökmüş durumda. Bütün yozlaşmışlığını ve pisliğini de göz önüne sererek… 15 Temmuz darbe girişiminin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından başlatılan “FETÖ”cüleri tasfiye süreci öyle bir boyut almış durumda ki, AKP içerisinde dahi “cadı avı” benzetmeleri kullanılır oldu. Askeriye, bürokrasi ve kamu sektöründe yapılan tasfiyenin rakamları Türkiye tarihinin en yükseği. Öyle ki, memlekette başarı ile sonuçlanan darbelerden sonra dahi böyle bir tasfiye süreci yaşanmamıştı. İşin hükümet ayağında da panik ile beceriksizliğin iç içe geçtiği, “o kurumu buraya, bu kurumu şuraya bağlayalım, sonra sıkıntı olursa yeniden düzenleriz” havası hâkim. Sanırsın devlet yönetmiyorlar da yapboz yapıyorlar…

Tabii devlet aygıtının yeniden inşası süreci rejimin nereye doğru evrileceği meselesi ile doğrudan ilintili olduğu için de kafalar bir hayli karışık. Bir de bu OHAL’li inşa olunca karışıklığın dozu da artıyor… Milli mutabakat mı, “durmak yok yola devam mı”? Ata’nın mı izindeyiz Adam’ın mı, yoksa ikisini birden aynı anda izleyebilir miyiz? RTE ulusun önce “yıkıcı babası” olup ardından bir de “yeniden kurucu babası” olarak Bonapartizm tarihine adını altın harflerle yazdırabilir mi türünden sorular… Mutlaka birilerini izlemek gerekiyorsa biz de biraz Marx’ın izlerine dönelim. Ama tabii yukarıdakiler gibi “yobazca” değil, aksi halde Marksizmin doğasına aykırı davranmış oluruz. “RTE’nin on sekiz Brumaire’i” ya da daha doğru bir ifadeyle “RTE’nin 15 Temmuz’u” olabilecek bir süreçten geçerken, “Louis Bonaparte’ın on sekiz Brumaire’i” ‘nde bakın ne demiş Marx:

“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.”

Evet, hiçbir şey sıfırdan başlamıyor, ne kadar öyleymiş gibi göstermeye çalışsalar da.

“Konuş hafıza” ya da “yıkıcı baba”

RTE, iyisiyle kötüsüyle iktidarda olduğu on dört yıllık süreçte yaşadığımız tüm musibetlerin sorumlusu olarak, ulusun “yıkıcı babası” olmaya hak kazanmıştır. Darbe süreci yenilgiye uğramıştır, güzel de olmuştur, ama unutmayalım, darbe dinamiklerini işleten politikaların sorumlusu da RTE ve AKP hükümetleridir – Hrant Dink’in, Onur Yaser Can’ın, on dört yıllık dönemdeki tüm iş cinayetlerinin, kadın cinayetlerinin, Kürt halkına dönük katliamların ve burada sayamadığımız daha nicelerinin sorumlusu olduğu gibi- . Gerek dış politikadaki “bizim büyük çaresizliğimiz” durumu, gerekse de içerideki başkanlık hayalleri ve bu kapsamda muhalefeti ezmek, Kürtler ile savaşmak üzerine kurulu politika, rejim krizini derinleştirmiş, ülkeyi darbe sürecine getirmiştir.

Şimdi ise, darbe girişimini yenilgiye uğratmanın da avantajıyla, milletiyle bütünleşmekte, ulusun “yeniden kurucu babası” olmaya oynamakta, bu minvalde de toplumsal hafızayı yeniden yapılandırmaktadır. On dört yıllık iktidar döneminde “kötü” olan ne varsa üzerinden atmaya, kendisini ve partisini aklamaya çalışmaktadır. Eline de “FETÖ” gibi, her şeyi üzerine yıkabileceği bir koz geçmişken, vur Allah vur… Şu ana kadar “FETÖ”’ye mal edilmeye çalışılanların kısa bir listesi: Rus uçağının düşürülmesi, Roboski katliamı, Soma katliamı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Onur Yaser Can’ın ölümü, barış sürecinin sekteye uğraması… Anlaşılan bu liste önümüzdeki dönemde daha da uzatılmaya çalışılacak, sanki on dört yıldır iktidarda başka bir parti varmış gibi. Mizahı biraz abartmaya kalksak hikâye, “bizi de iktidara “FETÖ”’cüler getirdi” (ki gerçeklik payı yukarıdakilerden daha çok) o zaman kendimizi de açığa alalım noktasına ulaşacak. Fena da olmazdı ya, neyse…

Bütün bu “aklanma” çabalarının hizmet edeceği konu ise toplumsal muhalefetin hafızasını temizleyerek, kaybedilen gücü yeniden ikame etme sürecinde zaman kazanmak ya da “sıfırdan başlamaya” çalışmak. Çelişkili gibi görünebilir ama RTE ve AKP en güçlü olduğunu sandığı dönemde bir anda kendini tarihinin en güçsüz sürecinde buldu.

Gücümüz güçsüzlüğümüzden gelir

Güçsüzlük meselesinin en başında bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalmak ve iktidarı kaybetme noktasına gelmek oturuyor. Aynı zamanda darbe planlarının Erdoğan’ın en yakınında ya da sarayında hazırlanmış olmasını da buna eklersek tablo daha da karamsar hale geliyor. Bir nevi yalnızlaşma da diyebiliriz. Öyle bir tablo ki, sokak hareketinden oldum olası çekinen iktidar (ki kontrol edemeyeceği bir olgu olduğundan çekinmekte haklı), Gezi’deki tehditlerini saymazsak, tarihinde ilk kez sokağa çağrı yapmak durumunda kaldı. Ancak bu güçsüzlük olarak belirttiğimiz mesele çok da iyiye işaret değil, hele ki işin içinde Erdoğan varsa.

Tehlikenin bir boyutu yalnızlaşma ve etrafındaki kimseye güvenememe durumu nedeniyle OHAL ve KHK rejimine başvurarak ipleri kendi eline alması ve devlet aygıtını bu doğrultuda yapılandırmaya girişmesidir. Diğer boyut ise, iktidar bloğu içerisindeki yalnızlığını “milletiyle bütünleşerek” gidermeye çalışmasıdır ki, bu öyle çok da demokratik bir birliktelik değildir.1 Ve yine böyle bir dönemde, Marx’ın da dediği gibi “geçmişin adları ve sloganlarına” sığınmaktadır ki, Türkiye tarihi buna pek yabancı değildir: Başkomutan, “Adam izindeyiz”. Buram buram Bonapartizm kokan bu tabloyu biraz daha tamamlamak için popülist bir söyleme de başvurması gerektiğinin gayet bilincinde olan RTE, AB ve ABD’ye karşı geliştirdiği “antiemperyalist” söylemiyle ulusun “yeniden kurucu babası” olmak için elinden geleni yapacağının sinyallerini vermektedir. Ama tabii arada başka beklentileri olanları da unutmamak lazım…

Milli mutabakat mı? Milli simülasyon mu?

Tüm bu yaşananlardan sonra bir “normalleşme” sürecine gidilmesini dileyenler, bekleyenler vardır. Bunların başında Türkiye büyük burjuvazisi vardır ve asıl kaygıları ekonomideki istikrarsızlığın bir nebze olsun dengelenmesi, yabancı yatırımların geri çekilmemesi ve ülkeye sıcak para girişinin durmamasıdır. Ayrıca, CHP ve MHP’den oluşan muhalefet partileri vardır. MHP zaten uzunca bir süredir, “devleti Devlet yönetecek” çizgisinden, “devlete Devlet yedeklenecek” çizgisine geçtiği için üzerine çokça tartışmaya gerek yoktur. CHP ise aldığı darbe karşıtı tutum, ardından saray ve başbakan ile gerçekleştirdiği toplantılar sonucunda “milli mutabakata” dair toplumun belirli kesimlerini umutlandırmıştır. Beklentinin AKP nezdinde de yansımasının olması, darbe girişimi sonrası yaşanmakta olan geçiş sürecinin bir sonucu olsa gerek. Sonuçta ortada çöken bir devlet var. Bir kısım devlet çöktü, yaşasın devlet diyor! Diğeri ise, devlet çöktü, yaşasın saray! Hâlihazırda herkes devletçi…

Kapalı kapılar ardında ne konuşulduğunu bilemesek de ortada “milli mutabakat” olarak görülebilecek olgular üslup değişmesi ve anayasa görüşmesidir. Bir de Yenikapı mitingi vardır ki, o da “milli simülasyon” olmanın ötesine geçememiştir.

Burada CHP’ye bir yer açmakta fayda var. CHP önderliğinin darbe karşıtı tutumunu OHAL’e karşı sürdürmemesi, ki parlamentonun yetkileri biraz daha az tırpanlanmış olsaydı CHP’de OHAL’i tam anlamıyla kabul edecekti ve darbe sürecinin sorumlusu olan AKP ve saraya karşı bir tutum geliştirmemesi not edilmesi gereken hususlar. Sonuçta, yaşanan tasfiye sürecinden sonra devlet aygıtının içi bir hayli boşalmış durumda ve bu kadro açıklarını doldurmak için de CHP, “pastadan pay almaya”, “neden olmasın” diyerek yaklaşmakta. Eskinin düşmanı, yeninin dostu olarak orduya dâhil olabilecek Ergenekon ve Balyozcular CHP’yi umutlandırırken, Türkiye’de rejim krizi açısından önemle takip edilmesi gereken bir nokta. Ne de olsa, TC ordusuna mensup olup dört, beş yıl “nedensiz” yere içeride yatmış insanlardan bahsediyoruz!

Kısacası, büyük burjuvazi, CHP, MHP ve AKP’nin bir bölümünde bir “milli mutabakat” beklentisi olsa da bu birlikteliğin temelleri üzerine net herhangi bir söylemin açığa çıkmaması ortada sadece bir niyet olduğunu düşünmeye itiyor. Ama Erdoğan’ın da niyetleri var…

Hiçbir şey sıfırdan başlamayacak

Her şey kaldığı yerden de devam edebilir. Başkanlık projesi gibi… Darbe öncesinde, hâlihazırda fiili başkanlıkla yönetilirken, RTE, OHAL ile kafasındaki düzenlemeleri fiiliyata geçirme fırsatı bulmuş durumda. Ama öncelikle güven tazelemesi gereken kesimler var. Bunların başında Türkiye büyük burjuvazisi geliyor. Bu cenahın beklentisini ise ekonomide göreli “istikrarın” sağlanması, güvencesiz ve esnek çalışmanın önünün daha da açılması ve ekonomik anlamda Türkiye’nin göbekten bağlı olduğu Batı sermayesi ile ilişkilerin toparlanması oluşturuyor. Saray rejiminin ise elinde OHAL ve KHK gibi işçi sınıfına karşı kullanabileceği bir güç mevcut. Zaten şu ana kadar bireysel emeklilik sistemini ve kamu sektöründe uzun süreli kadro yerine esnek, mülakata dayalı çalışma düzenini hayata geçirerek emeğe dönük saldırılara kaldığı yerden devam etmekte. Ayrıca yine OHAL’i bahane göstererek Tedi işçilerinin direnişine saldırması da ulusun “yeniden kurucu babasının” sınıf karakterinin tescili.

Öte taraftan dış politika ve emperyalizmle ilişkiler meselesi var ki, AKP’nin “ustalık” döneminin şaheseri olarak karşımızda duruyor. Darbe sonrası süreçte, yukarıda da değindiğimiz gibi popülist bir “antiemperyalist” söylemle ABD ve AB’ye saldıran Erdoğan’ın, bir yandan da Putin ile görüşmesi kafalarda, “acaba Türkiye Batı Bloğundan uzaklaşıyor mu” sorusunu yarattı. Böyle bir ihtimal her zaman geçerli olabilecekken, şimdilik o noktanın epey uzağında olduğumuzu söyleyebiliriz. Putin ile görüşme bu konuda önemli bir örnek olsa da, RTE’nin dış politikadaki sıkışmışlığına, “eski dostunun tankla gelmesi” eklenince, kapı komşusuyla arayı düzeltmeye çalışması anlaşılır, hele bir de Suriye politikasında bataklığa saplanmışken. Keza kısa vadede Ortadoğu politikasında kendisine biraz hareket imkânı yaratmak durumunda. Emperyalizm konusunda ise, ortada Erdoğan’dan kaynaklı bir güven sorunu olduğu aşikâr. Kendisi de bunun farkında olacak ki, kullandığı “antiemperyalist” söylemi bu minvalde şekillendiriyor. Türkiye ekonomisinin kırılganlığı, yabancı yatırımların kesilmemesi ve sıcak para girişi ihtiyacı düşünüldüğünde ve tarihsel olarak Türkiye büyük burjuvazisinin Batı sermayesiyle yakınlığı ve TC ordusunun NATO ile ilişkisi göz önüne alındığında RTE’nin söyleminin tam da içinden geçmekte olduğumuz geçiş döneminin bir ürünü olduğunu söylemek çok da abartılı olmaz. Sonuçta emperyalizme karşı oynamaya çalıştığı tek kozu mülteciler.

Memleketin rejim krizinin can damarı olan Kürt meselesinde ise değişen hiçbir şey yok. Darbe girişimi sonrası yeniden bir “barış” ortamı yaratılır mı sorusu sıkça sorulmasına, liberal çevrelerden buna dönük bir basınç gelmesine ve hatta HDP’nin de yeniden görüşmelere başlanmasına açık olduğunu beyan etmesine rağmen saray rejiminden buna dönük bir hamle gelmedi. Gelmediği gibi de HDP ne saraydaki liderler zirvesine ne de anayasa görüşmelerine davet edildi. Hükümet ilk elden Kürtlere dönük açık bir saldırı uygulamasa da, kısa vadede “normalleşmeye” dönük de bir sinyal vermedi. Hâlihazırda OHAL yasası ile beraber valilerin kazandığı yetkileri Kürt illerinde belediyelere karşı kullanabileceği ve belediyelere kayyum atanma ihtimalleri önümüzdeki dönemde çubuğun ne yöne bükülebileceğine dönük izlenim verebilir. HDP binasına dönük yapılan saldırı ya da vekiller üzerindeki yasal süreçlerin halen devam ediyor oluşu, Hakkari ve Şırnak’ın il olmaktan çıkartılıp yeni düzenlemeler yapılması da sarayın niyetleri açısından öneme haiz. Son olarak da, üç gün içinde on binlerce kişinin darbeci olduğunu teşhis edip, müdahale edebilen ancak tek bir kişiyi, Hurşit Külter’i 27 Mayıs’tan bu yana bulamayan/bulmayan bir hükümetten söz ediyoruz, gerisini siz düşünün. Asıl önemli olan ise, buradan sonra saray rejiminin Kürt meselesinde alacağı tutum değil, HDP’nin alacağı tutumdur. “Barış” süreci uzun vadede başlar mı bilinmez, keza memleket önünü çok net göremiyor, ancak başlasa dahi, geçmişte olduğu gibi Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda ve ihtiyacı olduğu oranda yürütülecektir. Önümüzdeki iki ihtimalde de, ne “milli mutabakat” ya da “hafifletilmiş bonapartizm” ne de tam anlamıyla bir bonapartizmde, işçilerin, emekçilerin, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin ne yeri ne de çıkarı vardır.

At izi, it izi… Peki ya bizimkisi?

Yukarıdaki tabloda eğri daha çok ulusun “yeniden kurucu babasına” yakındır. Ancak “milli mutabakat” ihtimalinin de kapısı açıktır. İki ihtimalden hangisinin gerçekleşeceği meselesi, güçler dengesine, Türkiye kapitalizminin tercih edeceği yönetim biçimine bağımlıdır. Yine bu tabloya kapitalizmin çözüm bulamadığı dünya ekonomik krizinin politik krizlere dönüşme eğilimini eklemek gerekir ki, Türkiye’de bu krizden kendi payını almıştır, almaya da devam edecektir. Gerek ekonomik, gerekse politik açıdan… Önümüzdeki mesele tamamıyla bir sistem krizidir. Ne burjuvazinin iki cephesi vardır birbiriyle ölümüne bir iç savaşa girmiş ne de burjuvazinin ilerici bir temsilcisi vardır, “daha iyi bir kapitalizm” yaratabilecek. Zaten kapitalizm bile “bundan iyisi can sağlığı” noktasındadır ve tam da bu nedenle birçok ülkede otoriterleşme eğilimi gözlenmekte, ekonomik ve demokratik haklar üzerindeki baskı artmaktadır. Demokrasi kapitalizme fazla gelmektedir kısacası.

Burada bizim payımıza düşen de OHAL ve KHK rejimi vasıtasıyla elimizde zaten kırıntısı kalmış ekonomik ve demokratik haklarımızın tehdit altında olmasıdır. Saray rejimi OHAL’i kullanarak işçi sınıfına ve demokratik haklara dönük saldırılarına devam edeceğini göstermiştir. Bu noktada kendimizi, kapitalizmin bile kendisine çok gördüğü, salt bir “demokrasi cephesi” inşasından ya da “daha iyi bir kapitalizm mümkündür” (örneğin radikal demokrasi kategorik olarak bu sınıflandırmaya girmektedir) hülyasından kurtarmamız gerekmektedir.

Bu noktada, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde oluşan “Emek ve Demokrasi için Güç Birliği” oluşumu oldukça önem kazanmaktadır. Keza bizim izimiz, sınıf bağımsızlığı vurgusuyla oluşturulacak, işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri, Kürt halkını, Alevileri ve toplumun ezilen diğer tüm kesimlerini bir araya getirebilecek, demokratik, sosyal ve ekonomik taleplerin harmanlandığı bir acil eylem programının, birleşik işçi cephesinde vücut bulmasından geçmektedir.

1 Daha detaylı bir analiz için bknz. https://www.gazetenisan.net/2016/08/8638/

Tedi işçilerinin direnişine OHAL darbesi

0

Tedi işçileri geçtiğimiz aylarda işyerindeki kötü çalışma koşullarına karşı DİSK’e bağlı Limter-İş Sendikası’nda örgütlenmişlerdi. Yasal olarak sendikalı olma haklarını kullanan işçilerin örgütlendiği sendikanın, işyeri barajını aşarak işyerinde yetki kazanması üzerine Tedi patronu Topkapı deposunda çalışan 3 ve Tuzla Yan Sanayi’de yer alan depoda çalışan 27 işçiyi işten çıkartmıştı. Bunun karşısında direnişe geçip işyeri önünde çadır açan işçileri OHAL’den yararlanarak ezmeye çalışan patron direnişçi işçilerin işyerini işgal ettiğini, üretime engel olduğunu öne sürerek polis çağırmıştı. Fakat işyeri içindeki işçilerin direnişçi işçileri kollayarak polise şikayetçi olmamaları patronun elini kolunu bağlamıştı.

Bununla birlikte, geçtiğimiz gün patronun zorlamasıyla geri getirilen polis, OHAL’i ve valiliğin emrini gerekçe göstererek işçilerin Tuzla’daki işyeri önünde durmalarına engellemeye çalışarak coplar ve TOMA ile saldırdı. Polis saldırısı sonucu gözaltına alınan ve yaralanan işçiler bulunuyor. Direnişçi işçilerin fabrika önündeki bekleyişi sürmekte.

Tedi işçilerine yöneli bu tutum, patronların ve siyasal iktidarın OHAL’i işçi düşmanı politikaları derinleştirmek için kullanma çabasının son örneği olarak kayıtlara geçti.

Tedi işçisi yalnız değildir! Yaşasın sınıf dayanışması!

Ser Trotskista hoy

0

En un reportaje realizado en agosto de 1985 y que fue publicado por primera vez en 1988 (Esbozo biográfico. Cuadernos de Correo Internacional), Moreno definía así el significado de ser trotskista.

 

En líneas generales, significa defender las posiciones de principio del socialismo, del marxismo. Es decir, los trotskistas hoy día son los únicos defensores, según mi criterio, de las verdaderas posiciones marxistas.

Empecemos por entender qué significa ser verdaderamente marxista. No podemos hacer un culto, como se ha hecho de Mao o de Stalin. Ser trotskista hoy día no significa estar de acuerdo con todo lo que escribió o lo que dijo Trotsky, sino saber hacerle críticas o superarlo, igual que a Marx, que a Engels o Lenin, porque el marxismo pretende ser científico y la ciencia enseña que no hay verdades absolutas. Eso es lo primero, ser trotskista es ser crítico, incluso del propio trotskismo.

En el aspecto positivo, ser trotskista es responder a tres análisis y posiciones programáticas claras. La primera, que mientras exista el capitalismo en el mundo o en un país, no hay solución de fondo para absolutamente ningún problema: empezando por la educación, el arte, y llegando a los problemas más generales del hambre, de la miseria creciente, etcétera.

Unido a esto, aunque no es exactamente lo mismo, el criterio de que es necesaria una lucha sin piedad contra el capitalismo hasta derrocarlo, para imponer un nuevo orden económico y social en el mundo, que no puede ser otro que el socialismo.

Segundo problema, en aquellos lugares en donde se ha expropiado a la burguesía (hablo de la URSS y de todos los países que se reclaman del socialismo), no hay salida si no se impone la democracia obrera. El gran mal, la sífilis del movimiento obrero mundial es la burocracia, los métodos totalitarios que existen en estos países y en las organizaciones obreras, los sindicatos, los partidos que se reclaman de la clase obrera, y que han sido corrompidos por la burocracia. Y éste es un gran acierto de Trotsky, que fue el primero que empleó esta terminología, que hoy día es universalmente aceptada. Todos hablan de burocracia, a veces hasta los propios gobernantes de estos estados que nosotros llamamos obreros. Mientras no haya la más amplia democracia no comienza a construirse el socialismo. El socialismo no sólo es una construcción económica. El único que hizo este análisis es el trotskismo, y también fue el único que sacó la conclusión de que era necesario hacer una revolución en todos estos estados y también en los sindicatos para lograr la democracia obrera.

Y la tercera cuestión, decisiva, es que es el único consecuente con la realidad económica y social mundial actual, cuando un grupo de grandes compañías  transnacionales  domina  prácticamente  toda  la   economía mundial.

A este fenómeno económico-social hay que responderle con una organización y una política internacional.

En esta era de movimientos nacionalistas que opinan que todo se soluciona en el propio país, el trotskismo es el único que dice que sólo hay solución al nivel de la economía mundial inaugurando el nuevo orden, que es el socialismo. Para eso, es necesario retomar la tradición socialista de la existencia de una internacional socialista, que encare la estrategia y la táctica para lograr la derrota de las grandes transnacionales que dominan el mundo entero, para inaugurar el socialismo mundial, que será mundial o no será.

Si la economía es mundial tiene que haber una política mundial y una organización mundial de los trabajadores para que toda revolución, todo país que hace su revolución, la extienda a escala mundial, por un lado; y por otro lado, cada vez le dé más derechos democráticos a la clase obrera, para que sea ella la que tome su destino ;en sus manos por vía de la democracia.

El socialismo no puede ser nada más que mundial. Todos los intentos de hacer socialismo nacional han fracasado, porque la economía es mundial y no puede haber solución económico-social de los problemas dentro de las estrechas fronteras nacionales de un país.

A quien hay que derrotar es a las transnacionales a escala mundial para entra en la organización socialista mundial.

Por eso, la síntesis del trotskismo hoy día es que los trotskistas son los únicos en el mundo entero que tienen una organización mundial (pequeña, débil, todo lo que se quiera) pero la única internacional existente, la Cuarta Internacional, que retoma toda la tradición de las internacionales anteriores y la actualiza frente a los nuevos fenómenos, pero con la visión marxista: que es necesaria una lucha internacional.

 

To be a Trotskyist today

0

Let’s start with understanding what it means to be truly Marxist. We cannot make a cult, as it has been done for Mao or Stalin. Being Trotskyist today does not mean agreeing with everything that Trotsky wrote or said, but to know how to critique or exceed him, same as with Marx, Engels or Lenin, because Marxism intends to be scientific and science teaches that there are no absolute truths. This is the first thing, to be Trotskyist is to be critical, including of Trotskyism itself.

On the positive side, to be Trotskyist is to respond to three clear analysis and programmatic positions. The first is that while capitalism exists in the world or a country, there is no real solution for absolutely any problem — starting with education, art, and getting to the more general problems of hunger, increased poverty, etc.

Coupled with this, although not exactly the same, the approach that a merciless struggle is  needed against capitalism until their defeat, to impose a new economic and social order in the world that cannot be other than socialism.

Second problem, in those places where the bourgeoisie has been expropriated (I speak of the USSR and of all countries that call themselves socialist), there is no solution if workers’ democracy does not prevail. The great evil, the syphilis of world labour movement is bureaucracy, the totalitarian methods that exist in these countries and labour organizations, unions, parties who claim to be of the working class, and have been corrupted by the bureaucracy. And this is a big wise move of Trotsky, who was the first to use this terminology, which is now universally accepted. Everyone talks about bureaucracy, sometimes even the rulers of these states we call worker states. Without the widest democracy you cannot begin to build socialism. Socialism is not just an economic construction. The only one to make this analysis was Trotskyism, and it was also the only one who drew the conclusion that it was necessary to make a revolution in all these states and in the unions to ensure workers’ democracy.

And the third, decisive, question is that it is the only one really consistent with the actual global economic and social crisis, when a group of large transnational companies dominate almost the entire global economy. To this socio-economic phenomenon we must respond with an international organization and politics.

In this era of nationalist movements who believe that everything can be solved in the own country, Trotskyism is the only one who says there is only solution at the global economy level inaugurating a new order, which is socialism. For that, it is necessary to return to the socialist tradition of the existence of a socialist international, which addresses the strategy and tactics to achieve the  defeat of the large corporations that dominate the world, to inaugurate world socialism, which will be global or will not be.

If the economy is global there has to be a global policy and global organization of workers so that for every revolution, for every country that makes its revolution, it can extend it on a global scale on one hand and on the other hand, it can give increasingly more democratic rights to the working class,  so they can take their destiny in their hands by way of democracy.

Socialism cannot be anything but global. All attempts to make Socialism national have failed, because the economy is global and there cannot be a socio-economic solution of the problems within the narrow borders of a country.

To enter the organization of world socialism the multinationals have to be defeated globally.

Therefore, the synthesis of Trotskyism today is that the Trotskyists are the only ones in the world who have a global organization (small, weak, whatever you want) but the only existing international, the Fourth International, which incorporates all the tradition of previous internationals and updates it against the new phenomena, but with the Marxist view: that an international struggle is needed.

Etre Trotskiste aujourd’hui

0

Nahuel Moreno est le principal dirigeant de notre courant, fondateur de la Ligue Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale. Il est mort en janvier 1987, quand il y avait encore des « Etats Ouvriers ». Dans une interview d’août 1985, il a précisé ce qu’il entendait par “être trotskiste”.

Dans les grandes lignes, cela signifie défendre les positions de principe du socialisme, du marxisme. C’est-à- dire qu’à mon avis, les trotskistes sont de nos jours les seuls défenseurs des véritables positions marxistes.

Commençons par comprendre ce que signifie être véritablement marxiste. Nous ne pouvons pas faire un culte, comme il a été fait de Mao ou de Staline. Etre trotskiste aujourd’hui ne signifie pas être d’accord avec tout ce qu’a écrit ou a dit Trotski, mais savoir lui faire des critiques ou le dépasser, tout comme par rapport à Marx, à Engels ou à Lénine, parce que le marxisme prétend être scientifique, et la science enseigne qu’il n’y a pas de vérités absolues. Etre trotskiste est donc d’abord être critique, même du trotskisme. Dans son aspect positif, être trotskiste c’est répondre à trois analyses et positions claires, concernant le programme.

La première est que, tant qu’existera le capitalisme dans le monde ou dans un pays, il n’y a de solution de fond pour absolument aucun problème : ni pour l’éducation, ni pour l’art, ni pour les problèmes plus généraux de la faim, de la misère croissante, etcetera.

Lié à cela, bien que ce ne soit pas exactement la même chose, le critère est qu’une lutte sans merci est nécessaire contre le capitalisme, jusqu’à le renverser, pour imposer un nouvel ordre économique et social dans le monde, qui ne peut être autre que le socialisme.

Second problème : dans les régions où la bourgeoisie a été expropriée (je parle de l’URSS et de tous les pays qui revendiquent le socialisme), il n’y a pas d’issue si on n’impose pas la démocratie ouvrière. Le grand mal, la syphilis du mouvement ouvrier mondial est la bureaucratie, les méthodes totalitaires qui existent dans ces pays, ainsi que dans les organisations ouvrières, les syndicats et les partis  qui se revendiquent comme étant de la classe ouvrière, et qui ont été corrompus par la bureaucratie. C’est un grand succès de Trotski, qui a été le premier à employer cette terminologie qui de nos jours est universellement acceptée. Tous parlent de bureaucratie, parfois même les dirigeants de ces états que nous appelons ouvriers. Tant qu’il n’y aura pas la plus vaste démocratie, le socialisme ne commencera pas à se construire. Le socialisme n’est pas seulement une construction économique. Le trotskisme est le seul qui ait fait cette analyse. Il a aussi été le seul qui ait tiré la conclusion qu’il était nécessaire de faire une révolution dans tous ces états et aussi dans les syndicats pour obtenir la démocratie ouvrière.

Et la troisième question, décisive, est que le trotskisme est le seul qui soit conséquent avec la réalité économique et sociale mondiale actuelle, dans laquelle un groupe de grandes compagnies transnationales domine pratiquement toute l’économie mondiale.

A ce phénomène économico-social, il faut répondre avec une organisation et une politique internationales.

Dans cette époque de mouvements nationalistes qui jugent que tout se résout dans le pays même, le trotskisme est le seul qui dise qu’il n’y a de solution qu’au niveau de l’économie mondiale, en inaugurant le nouvel ordre qui est le socialisme. Pour cela, il est nécessaire de reprendre la tradition socialiste de l’existence d’une internationale socialiste, qui assume la stratégie et la tactique pour obtenir la défaite des grandes transnationales qui dominent la planète, pour inaugurer le socialisme qui sera mondial ou ne sera pas.

Si l’économie est mondiale, il doit y avoir une politique et une organisation mondiales des travailleurs pour que d’une part, toute révolution, tout pays qui fait sa révolution, l’étende à l’échelle mondiale; et que d’autre part, ces révolutions donnent chaque fois davantage de droits démocratiques à la classe ouvrière, pour que ce soit elle qui prenne son destin en mains par le biais de la démocratie.

Le socialisme ne peut pas être autre que mondial. Toutes les tentatives de faire un socialisme national ont échoué, parce que l’économie est mondiale et qu’il ne peut y avoir de solution économico-sociale des problèmes à l’intérieur des étroites frontières nationales d’un pays.

Ce qu’il faut mettre en échec, ce sont les transnationales à l’échelle mondiale pour entrer dans l’organisation socialiste mondiale.

C’est pourquoi, la synthèse du trotskisme de nos jours est que les trotskistes sont les seuls dans le monde entier qui aient une organisation mondiale, petite, faible, tout ce que vous voulez, mais la seule internationale existante, la Quatrième Internationale, qui reprend toute la tradition des internationales précédentes et qui les met à jour face aux nouveaux phénomènes, mais avec la vision marxiste : qu’une lutte internationale est nécessaire.

Bugün Troçkist olmak

0

Bu metin, Nahuel Moreno (1924-1987) ile 1985 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilmiş söyleşinin kısa bir bölümüdür. Nahuel Moreno İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasına önemli katkılar sunan başlıca devrimci Marksist önderlerden biridir.

Genel olarak söylenecek olursa, Troçkist olmak sosyalizmin, Marksizm’in ilkelerini savunmak demektir. Gerçekten Marksist olmanın ne anlama geldiğinden başlayalım. Mao ya da Stalin’e yapılmış olduğu gibi bir kült yaratmak durumunda olamayız. Troçkist olmak, Troçki’nin her yazdığını ya da her söylediğini aynen kabul etmek değil, tıpkı Marks, Engels ve Lenin gibi onu da eleştirmek ve aşmak anlamına gelir. Çünkü Marksizm’in amacı bilimsel olmaktır ve bilim bize mutlak gerçeklerin bulunmadığını öğretir.

Olumlu anlamıyla Troçkist olmak, üç net analiz ve programatik tutuma yanıt getirmektir. Birincisi, dünyada ya da herhangi bir ülkede kapitalizm var oldukça, eğitimden ya da sanattan giderek yaygınlaşan açlık ve yoksulluk gibi en genel sorunlara kadar uzanan konuların hiçbirine gerçek ve köklü çözümlerin getirilemeyeceğidir. Aynı şey olmasa da buna bağlı bir başka kriter de, kapitalizme karşı, o yıkılana değin acımasız bir savaş vermek ve onun yerine tüm dünyada yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmaktır, ki bu düzen sosyalizmden başka bir şey olamaz.

İkinci sorun, burjuvazinin mülksüzleştirildiği yerlerde işçi demokrasisinin uygulamada olmaması durumunda sosyalizmin inşasının olanaklı olamayacağıdır. Dünya işçi hareketinin en büyük belası, bu ülkelerdeki ve işçi örgütleri, sendikalar, partilerdeki bürokrasi ve totaliter yöntemlerdir. Kendini işçi devleti ya da örgütü olarak tanımlayan bu devlet ve örgütler bizzat bürokrasi tarafından yozlaştırılmış durumdadır. En geniş demokrasi olmadığı sürece sosyalizmin inşasını başlatmak olanaklı değildir, zira bu salt bir ekonomik inşa değildir. Bu analizi yapan yalnızca Troçkizm’dir. İşçi demokrasisinin kurulabilmesi için bu devletlerde ve sendikalarda devrimin gerçekleştirilmesi gerektiği sonucunu çıkaran yegâne akım da odur.

Üçüncü yaşamsal nokta, bir grup dev uluslararası şirketin egemenliği altındaki dünya ekonomik ve toplumsal gerçekliğinden gerekli sonuçları çıkaran yegâne akımın Troçkizm olmasıdır. Bu ekonomik ve toplumsal olguya ancak bir dünya örgütü ve uluslararası politikalarla yanıt verilebilir. Her şeyin bizzat kendi ülkelerinde çözümlenebileceğini düşünen ulusalcı akımların cirit attığı bu dönemde, sorunların dünya ekonomisi düzeyinde ve tüm dünyada yeni bir düzenin, sosyalizmin kurulmasıyla çözümlenebileceğini savunan tek akım Troçkizm’dir. Bu hedefe yönelik olarak, sosyalist bir Enternasyonalin örgütlenmesine dayalı sosyalizm geleneğine dayanmak gerekir; dev çokuluslu şirketlerin devrilmesini ve ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek olan sosyalizmin kurulmasını olanaklı kılabilecek strateji ve taktikleri ancak böyle bir Enternasyonal geliştirebilir. Eğer ekonomi dünya ölçeğinde ise, işçi sınıfının da bir dünya örgütü ve dünya politikaları olmalıdır. Tek tek ülkelerde gerçekleşen devrimlerin uluslararası ölçekte yaygınlaşabilmesi ve işçi sınıfının kendi kaderini kendi ellerine alabilmesi amacıyla daha yaygın demokratik haklara ulaşabilmesi de ancak böylece olanaklıdır. Bütün bu nedenlerle günümüzde bir dünya örgütüne sahip olanlar yalnızca Troçkistlerdir, küçük ve zayıf bir örgüt, ama var olan yegâne Enternasyonal, Dördüncü Enternasyonal. Kendinden önceki Enternasyonallerin geleneğini devralan ve yeni olgular karşısında onu Marksist bir tarzda güncelleştiren, uluslararası mücadelenin vazgeçilmez aracı olan Dördüncü Enternasyonal.

 

 

15 Temmuz’u anlamak / Emperyalizmin egemenlik krizi, darbeler ve Türk dış politikası

0
Xi, Erdoğan, Obama ve Merkel.

NATO’nun en büyük ordularından biri olan TSK içerisindeki %1,5’lik bir kesimin, azınlıkta kalmış görünümü vermesine rağmen, ABD kaynaklı uluslararası istihbarat servislerinin (en azından belirli bir kesiminin) sorumlu dairelerinin yetkisi ve/ya bilgisi dahili olmadan iktidara el koyma girişiminde bulunduğunu iddia etmek, yanlış olurdu. Özellikle darbe girişiminin öncülüğünün, Birleşik Devletler’de ikame eden bir şahsın organizasyonu tarafından üstlenilmiş olduğu bariz bir gerçeklik halini almışken. 15 Temmuz girişimi, CIA ve/ya NATO benzeri emperyalist doğrudan müdahale araçlarının bütün kurumları ve dairelerinin yetkisi ve onayı ile desteklenmiş bir kalkışma değildi. Ancak tıpkı Türk rejimi gibi NATO’nun da çok başlı bir yapıya sahip olduğu, kardeşi olan bütün kurumlar gibi ‘Gladyosu’ sayılabilecek birçok hücresinin bulunduğu unutulmamalı.(1)

O ve milleti…

0

Türkiye gericiliğinin bütün milliyetçi muhafazakâr mukaddesatçı renklerinin ve sembollerinin bir araya geldiği ve Genelkurmay Başkanı’nın dahi söz aldığı Demokrasi ve Şehitler Mitingi Yenikapı’da yapıldı. Bahçeli’yi saymıyoruz bile, ancak Kılıçdaroğlu da oradaydı. İki lider de “yancılara” yakışır biçimde en kenarda oturuyorlardı. CHP Genel Başkanı, anayasaya aykırı bulduğu halde “sonra bize terörist derler” gerekçesiyle lehte oy verdiği dokunulmazlıklar vakasında olduğu gibi hazır ve nazırdı. Üstelik daha birkaç gün önce bunun Cumhurbaşkanı’nın dışarıdaki yalnızlığından kurtulmak için düzenlediği bir mizansen olduğunu söylemesine rağmen…

Tabii memleketin bütün “tek…tekçilerini” bir araya getiren bunca gösterinin sadece Cumhurbaşkanının dış dünyadaki yalnızlığıyla ilgili olduğu söylenemez. Bunun bir de içeriyle ilgisi var ki, tam bir “dışı seni içi beni yakar” mevzuu! Aslında olan bitene bakıldığında, iç dinamikler gümbür gümbür işliyor. Bu bağlamda Cumhurun Başı, ihanet ve kalleşliklerle dolu bir dünyada “milletiyle” daha evvelki dönemi de aşan, çok daha doğrudan, güvenilir ve “manalı” bir ilişki kurmayı hedefliyor; tabii, bu defa ilk elde “demokrasi, milli birlik ve uzlaşı” yolunda muhalif-muvafık, asker-sivil, (asi Kürtler hariç) herkesi peşinden sürükleyerek…

Demokrasi nöbeti: “İdam isteriz!”

RTE, darbeyi önlemekle kalmayan ve de üstüne neredeyse bir aydır demokrasi nöbeti tutan milletine öyle müteşekkir ki, ne isteseler yapmaya hazır… Misal, idam cezası!

Bakın, tarihi Yenikapı Mitingi’nde ne demiş: “Şu anda siyasi partilerimizin genel başkanları burada. Sizin zaten talebinizi biliyorlar. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, sizler de idam cezası talebinde bulunduğunuza göre, bunun kararını verecek olan merci TBMM’dir. Meclis böyle bir kararı verdikten sonra atılacak adım bellidir. Onamaksa, Meclis’ten gelen böyle bir kararı, ben peşinen ifade ediyorum, onarım. Bu millet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre, eğer böyle bir kararı veriyorsa öyle zannediyorum ki, siyasi partiler de bu karara uyacaktır…”

Şimdi; mehter marşları ve milletçe malûmumuz olan milli-manevi manzaralar eşliğinde yapılan bir demokrasi mitinginde kitlelerin AKP çoğunluk iktidarının sürmesi ve AKP düşmanlarının kahredilmesi dışında demokratik talepler ileri sürmemesi son derece normal. Mesela, aslında AKP iktidarına bile değil, Reis’e karşı yapılan hain bir darbe teşebbüsünün ardından, göğsünü tanklara siper ederek canını ortaya koymuş, demokrasi ve millet egemenliği açısından bunca zor bir sınavdan geçmiş ve hâlâ geçmekte olan kitlelerin, milli birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulan şu günlerde özgürlük, eşitlik, ekonomik ve sosyal haklar vb. yersiz taleplerde bulunması beklenemez. Kitlelerin demokrasi adına büyük bir tehlikenin yaşandığı bu günlerde idam cezasının geri getirilmesini istemesi, ileri demokrasinin bugünkü ve yarınki düşmanlarının idamını talep etmesi bu nedenle anlaşılır bir şeydir. Demokrasi adına bunca fedakârlık yapmış bu millete bir idam cezasını çok görmek gerçekten haksızlık olacaktır. Nitekim Başkomutanımız, milletin bu içten talebini anında görerek TBMM’yi göreve çağırmış ve milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin bir nişanesi olarak alınacak bir kararı peşinen onayacağı müjdesini vermiştir; orada hazır bulunan muhalefet liderlerinin de dikkatini çekerek…

Cumhurbaşkanımız, milletine duyduğu muhabbetle ünlüdür. Kendisini defalarca iktidara taşımış bir milletin idam gibi, demokrasimizin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir talebini reddetmesi düşünülemez. Zaten demokrasilerde halkın talepleri esastır. Hem okuldan da biliriz; demos: halk, kratos: yönetim demektir. Yani demokrasi, halkın yönetimi anlamına gelir. Kısacası, her fırsatta 15 Temmuz tertibinin, milletimizin azim ve kararlılığı sayesinde akamete uğradığını hemen her gün tekrarlayan müteşekkir bir devlet adamının meseleye başka türlü yaklaşması mümkün değildir. Demokrasilerde millet ne isterse o olur…

Ya millet şımarırsa?

Ancak o yakınlığa epeyce alışkın da olsak, Cumhurbaşkanımızın, özellikle 15 Temmuz sonrası, kitlelerle kurduğu ilişki yine de dikkat çekicidir. Tamam, millete demokrasi adına büyük bir borç birikmiştir, ama yine de insan tuhaf bir huzursuzluğa kapılmaktadır. Malûm, normalde bizim memlekette devlet adamları, askerlikte, komuta kademelerinde sık sık hatırlatılan o terbiye dışı kural gereğince, milletin başının biraz fazla okşanması halinde, şımarıp ayağa kalkacağı, dikileceği gerçeğini akıldan çıkarmazlar. Üstelik asker dövmeye, hatta linç ederek öldürmeye, kışla kapısında barikat kurup subay yuhalamaya başlamış kitlelerin bunu bir alışkınlık haline getirmesi durumunda çıkabilecek sorunları düşünebiliyor musunuz? Mesela aynı milletin kimi fertlerinin, herhangi bir nedenden ötürü sokakta yoluna çıkabilecek polislere, 15 Temmuz ve sonrasında demokrasi için yaptıklarını anlatıp posta koyarken onları bir de FETÖ’cülükle suçladığını; mesela üzerinde silahla yakalandığında, demokrasi nöbetinden geliyorum, arkadaşlarla hainlere karşı devriyeye çıkmıştık, falan deyip bir de adamların ağzını burnunu kırdığını düşünsenize… Hem de milletin silahlanması veya silahlandırılmasıyla ilgili bazı projeler gündemdeyken. Üstelik aynı işi yarın öbür gün muhalifler de… Aman, Allah korusun! Yani, demokrasi nöbeti falan tamam, halkla yakın ilişkilere de eyvallah, ancak yüzgöz olmaya hayır!

Ancak Cumhurbaşkanımızın bu konulardaki ustalık, tecrübe ve mühendislik seviyesindeki uzmanlığı düşünüldüğünde devletimiz ve kutsal değerlerimiz açısından duyduğumuz endişe azalmaktadır. Çünkü onun özellikle yeni dönemde kitlelerle kurduğu ve kuracağı ilişki bir başıboşluğa, öyle demokratik şımarıklıklara yol açmak şöyle dursun, aksine toplumun disipline edilmesini, rejimin tam bir güvence altına alınmasını sağlayacaktır. En azından amaç budur.

Sivil toplum işbaşında…

Saray tarafından düzenlenen “demokrasi nöbetleri” ve mitinglerine bakıldığında meselenin sadece sürmekte olan bir iç tehlike veya muhtemel dış tehlikelerle, imaj meseleleriyle; halkın muazzam desteğini göstererek içeride ve dışarıdaki durumu sağlamlaştırmakla sınırlı olmadığı açıktır. Hiç alışılmadık biçimde polis ve parti teşkilatları tarafından sokağa çağırılanların, bizim memlekette yine hiç alışılmadık biçimde yaklaşık bir aydır sokakta tutulmasının başka bir mana ve ehemmiyeti olsa gerektir. Bu “demokratik” görüntünün, bizim Cumhurbaşkanı söz konusu olduğunda, birtakım antidemokratik strateji ve hedeflere hizmet eden bir arka planı olduğunu söyleyebiliriz. Örgütlü kitleleri peşinden sürüklemenin bilinen avantajlarından biri de, normal devlet mekanizmaları ve güvenlik güçleriyle tam olarak hiçbir zaman sağlanamayan toplumsal denetimin, kitlelerin gücü ve toplumun her hücresinde örgütlenmiş paramiliter birimler (Devletiyle ve Reisiyle bütünleşmiş sivil toplum örgütleri!) aracılığıyla sağlanmasıdır. Bu güç, maksuda giden yoldaki engellerin, bazen zorla da olsa kolayca aşılmasını sağlayacaktır. Yani, mesele bir süredir parti militanları aracılığıyla yönlendirilen “seçmen” mevzuunu aşmıştır.

Yeni bir model…

Sorun, bazı “faşizan” görüntüler de vererek kendi içinde evrilmektedir. Ancak “faşizm” tanımlaması “propaganda” açısından bazı faydaları olsa da somut bir analiz açısından en azından bugün için fazla bir şey ifade etmez. Üstelik rejimin bu biçimde tanımı yenilgiyi daha baştan kabullenmek anlamına gelir. Bunalım içindeki kapitalist dünyada faşizm her zaman akılda tutulması gerekli bir ihtimal olsa da bugün için çok daha somut ihtimal ve olgular söz konusudur. Mesela bugün dünyanın pek çok yerinde, klasik Bonapartizm türlerinden farklı bazı özellikler taşıyan ve faşizan eğilimleri haiz, şimdilik “neo-Bonapartizm” adını verebileceğimiz bir devlet biçimi boy gösteriyor. Bu yeni rejimin, en klasik örneği olan Rusya’nın dışında da (“Putinizm”) bir dizi Avrupaî ve Asyaî örneği var. Mesela çok taze bir örnek olarak Filipinler’deki Rodrigo Duterte rejimini gösterebiliriz. Hazret, bütün suçluları öldüreceğini ve halkın da bu yoldaki eylemlerini destekleyeceğini vaat ederek kazandığı seçimlerin ardından halka verdiği sözü tutarak harekete geçmiştir. Kendisine “Filipinli Trump” da denilen Duterte’nin ilk göreve başladığında “milletine” yaptığı “Uyuşturucu bağımlılarını öldürün!” çağrısı sonucunda 700 kişi sokaklarda yargısız biçimde infaz edilmiştir. Duterte ülkede 600 bin kadar uyuşturucu bağımlısı ve satıcısının olduğunu da ilan etmiştir…

Kısacası bunun liderlerle kitleler arasındaki yeni bir ilişki biçimi olduğunu, üstelik de bu ilişkinin işlerin görünürde “demokratik” usul ve kurumlarla yürütüldüğü ülkelerde ortaya çıktığını söyleyebiliriz! Artık klasik biçiminden bazı önemli farlılıkları olan yeni bir tür “Bonapartizm”den söz edilebilir.

Yarı mistik bir ilişki ve yeni rejimin sünnet düğünü…

Ancak bütün “çağdaş yeniliklere” rağmen önder-kitle ilişkilerinin bilinen bazı temel ilkeleri-özellikleri vardır ve Türkiye’de de bu ilkeler işlemektedir: Önderler yükseldikçe yalnızlaşırlar. Etrafları bir yığın güvenilmez menfaatperest tarafından çevrilir. Kendisini dengeleyebilecek kişiler çoktan birer hiç haline getirilmiştir. Ne istedilerse verilenler, kendi hesaplarını gütmeye başlarlar. O güne kadar iktidarla memnun, müreffeh bir ilişki sürdüren iç ve dış sermaye çevreleri, zıvanadan çıkmaya başlayan politikaları ve başına buyrukluğu nedeniyle ondan kurtulmanın yollarını aramaya başlar. Kurulan yapı giderek çürümeye başlayıp her ilişki güce tapınmaya dönüştükçe giderek ihanete de açık hale gelir. En ufak bir ayak sürçmesinde veya devrilme tehlikesinde, sürekli pohpohlayan dostların çoğunun, her an taraf değiştirebilecek gizli düşmanlar, hainler olduğu anlaşılır. Şüphe her şeye hâkim hale gelir. Ve lider sadece, doğrudan kendisine bağlı bir polis aygıtının yanı sıra “milletiyle” baş başa kalır. Rejim, bütün çürümüşlüğüne karşın önderin “milleti” ile karşılıklı olarak kurduğu yarı “mistik” ilişki ve buradan aldığı güç sayesinde varlığını sürdürür. Bu elbette farklı ve bazı “ilahi” özelliklere sahip bir ilişkidir. Güvenilmez ara kademelerin tasfiyesi veya zayıflayarak aradan çekilmesi sonucunda osnunla milleti arasında hiçbir aldatıcı ve saptırıcı engel kalmaz. Aynı, İslam’daki “Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceği” prensibinde olduğu gibi… Ancak o kendini Allah’a şirk koşmayacak kadar tevazu sahibidir. Ona dokunmanın ibadet olduğunu söyleyen ve onun ikinci peygamber olduğuna inanan bazı taraftarları özendirse de peygamberlikte de gözü yoktur, her şeyin onun “sünnetine göre”* yürümesi yeterlidir…

Not: Yanlış anlaşılmasın, o manada değil. Peygamberin yaptıkları, söyledikleri anlamında. Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay’ın bir nikâh töreninde evlilik cüzdanını geline verirken kullandığı “Cumhurbaşkanımızın sünnetinin gereği olarak…” sözlerinden ilham alınmıştır.

15 Temmuz’u anlamak / Yeni rejim olarak neo-Bonapartizm

0
Kapatılan bir cemaat okulunda Atatürk ve Erdoğan posteri asılı halde.

Türkiye’deki yönetim krizinin bütün çelişkilerini kendi kişiliğinde kristalize etmeyi başarmış olan Erdoğan için yeni tarzda bir Bonapartist rejimin inşası, özellikle de15 Temmuz’un ardından, duygusal bir hırs veya politik güce düşkünlük meselesi değil, siyasal bir zorunluluk halini almış durumda. 15 Temmuz gecesi kafa kafaya çarpışarak sersemleyen rejimin iki fraksiyonun1 da bugün için karşılarına koydukları yeni bir rejimin inşası hedefi (yarı-parlamenter bir Bonapartizm veya askeri diktatörlük), sabır ve sakinlik değil acele gerektirmektedir.

Sol ve alanlar – II

0

15 Temmuz darbe girişimini izleyen günlerde AKP’nin çağırısıyla kitlelerin her akşam meydanları doldurması ve ertesi hafta sonu CHP’nin kendi taraftarlarını Taksim meydanında toplaması, bu seferberliklerin karşısında Sol hareketin ne yapması gerektiğine ilişkin sorular, yanıtlar ve tartışmalar başlattı. İleri sürülen savlara bakıldığında iki karşıt ucun oluştuğu görülüyor: Bir kesim, Erdoğan yanlısı kitlelerin “plebyen” karakterini vurgulayarak bunun “solun doğal kitlesi” olduğunu iddia ediyor: diğer bir kesim de bu kitlelerin “dinci, gerici” ideolojik ve politik niteliğinin altını çiziyor, CHP’nin ise “laik burjuvazinin partisi” olduğu savından hareketle de onun mitingine katılmanın Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ile birlikte aynı “milli cephede” yer almak olacağı eleştirisini yapıyor.

Tarihten bir yaprak..!

0

Bu yazı ilk defa Temmuz 2009’da yayımlandı. Hayatımızın, karşılıklı ilişkileri değişse de hâlâ hemen hemen aynı isimler, aynı cinsten olaylar ve devlet içi kavgalar etrafında dönen bir kâbus haline geldiğinin pek çok kanıtını barındırıyor; tabii, “Osmanlılık” hevesinin bunca arttığı bir dönemde bazı tarihsel göndermelerle birlikte. Ayrıca Melih Gökçek’in önemli olayları müthiş bir bilimsel derinlik içinde “Fethullah’ın cinleriyle açıkladığı bir zamanda tarihimizdeki meşhur Cinci Hoca’yı da anmadan geçmek olmaz…

Asimetrik psikolojik..!

Genelkurmay Başkanı, TSK’ya yönelik ‘asimetrik bir psikolojik harekât’ yürütüldüğünü söyleyip örtülü süsü verilen açık bir dille ‘cemaat’i, polisi ve yargıyı suçladı. Bunun devlet için bir beka sorunu olduğunu da ekleyerek. Başbakan ise, ordu içinde demokrasiye (yani AKP’ye ve de Hocafendi cemaatine) yönelik bir komplodan söz etti. Yani, yine bir beka sorunu. Ayrıca bu işlerden anladığı söylenen birileri de iki taraftaki kimi hayal kırıklığına uğramış provokatörlerin, devletin kurumları arasında son zamanlarda oluşmuş uyum ve muhabbet ortamlarını bozmak için tezgâhlar düzenlediğini yazıp çiziyorlar. Bunlara bir de onca yıl boyunca birikip hatta bazen çoksatar romanlara bile konu olan devlet içi entrikaları, kurumlar arası, hatta kurum içi savaşları da eklediğimizde, ‘Ulaan, ne oluyoruz; bu ne biçim kutsal devlet?’ diyesimiz geliyor.

Devlete yakın durmak!

Daha önce de yazmıştım, hani bir gün devlete karşı ‘soğuk ve mesafeli’ tavrımızdan vazgeçip o kutsal kuruma biat etmeye kalksak kimin eline, kimin kucağına veya hangi ‘organizasyon’un içine düşeceğimiz belli değil. Adamlar kalkıp da ‘Hadi koçum, vatan senden hizmet bekliyor!’ dediklerinde kendimizi artık mensubu olduğumuz organize grubun meşrebine göre ya demokrasiyi yıkarken, ya da cumhuriyetin temellerine dinamit koyarken buluvereceğiz. Kendi ‘beka’ sorunumuz da cabası; yani ayrılma durumlarında!

Üstelik iş bununla da bitmiyor. Bakın bu milletin yetişme çağında onca çocuğu var. Tamam aile terbiyesi, okul eğitimi, sosyal çevre falan eyvallah, ama bir de devlet var, hani en yüksek ‘rol modeli’ olarak. Yani gencecik memleket evladı, kendi devletini örnek almazsa neyi örnek alacak. Şimdi, böylesine bir devlet terbiyesi alan çocuktan hayır mı gelir. Daha bacak kadarken, anasını babasını birbirine düşürmeye, kardeşini, dolabına esrar, kayıp eşya falan koyup evden attırmaya, okuldaki arkadaşları veya öğretmenleri hakkında sahte ihbar mektupları yazmaya başlamaz mı? Minicik yavrunuz, ‘Ben büyüyünce devlet adamı olacam!’ dediğinde, yaşayacağınız o panik ve endişeyi bir düşünün!

Gerilla mı terörist mi?

Şimdi benim anlayamadığım şu: Ortada, ayrı ayrı da olsa, hem TSK’ya (yani cumhuriyete) hem de hükümete (yani demokrasiye) karşı bunca komplo varsa, bu vatanı ve bu milleti bir arada tutan en temel kurumlar, (ayrı ayrı da olsa!) böylesine vahim bir beka sorunuyla karşı karşıyaysa daha ne duruluyor? Bakın Kadri Gürsel, 29 Haziran tarihli Milliyet’te, “Asimetrik ‘İç Savaş’ın Gerillaları ve TSK’ başlıklı yazısında, ‘Mesela düzenli orduyla gerillanın savaşı asimetrik savaştır’ diyor. Ardından da “Peki ‘Fethullahçı kadrolaşma’ ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki ‘asimetrik iç savaş’ta kim ‘gerilla’, kim ‘düzenli ordu?’ diye soruyor. Cevabı da sorunun içinde veriyor. Yani ortada TSK tarafından ‘gerilla savaşı’ olarak algılanan bir saldırı var. Siz o gerillayı, teamüller gereği ‘terörist’ diye okuyun. E peki, daha ne duruluyor? ABD ile de anlaşarak ‘terör örgütünün tasfiyesi’, ‘son terörist de yok edilene kadar mücadelenin sürdürülmesi’, hatta ‘Terörist Başı’nın iadesinin istenmesi’ gibi durumlar burada da söz konusu olmayacak mı? Sorular bununla da bitmiyor. Koskoca TSK’yı medyayla ‘yüzgöz’ eden ve Paşa’nın dediği gibi, devleti bir ‘beka’ sorunu ile karşı karşıya bırakan bu gücü durdurmak mümkün değil mi? Demokratik rejimimizin teminatı bundan böyle polis teşkilatı mıdır? Askerle polis arasında bir çatışma mı vardır. Bu çatışmada mesela Tapu ve Kadastro veya Devlet Su İşleri genel müdürlüklerinin konumu nedir? Devletine bağlı insanlar, bu durumda hangi tarafta yer almalıdırlar? Ordunun toplumsal ve siyasi rolü bundan sonra ne olacaktır? Sivil yargı, bir nehir kıyısında ağzı açık timsahlar misali, suya düşecek paşaları mı beklemektedir? Cinler iğne deliğinden geçer mi? Ben kimim, burası neresi, bunlar nereden geldi, UFO’lar var mı? Daha bir yığın soru.

Bir Cinci Hoca daha mı?

Elbette her şeyin bir çaresi vardır. Tarihimiz örneklerle doludur. Benim üzerime vazife değil, ama işte size devletin iki yakasını bir araya getirecek olan çözüm formülü: Önce Amerika’ya, yani ‘yüksek hakem’e gidilir ve orada bir ‘mutabakata’ varılır. Sonra Dolmabahçe veya benzeri bir tarihsel mekânda (Bu defa Topkapı Sarayı olabilir, hatta çok daha anlamlı olur!) biz ölümlülerin ne konuşulduğunu kıyamete kadar öğrenemeyeceğimiz bir görüşme yapılır. Taraflar birbirlerinden, aralarındaki muhabbeti berhava etmeye çalışan kötü muhitlerle ilişkilerini kesmelerini, safralarını atmalarını ister. Ayrıca gerektiğinde kimlerin sivil, kimlerin de askeri mahkemelerde yargılanabileceği konusunda detaylı bir anlaşmaya varılır. Ardından, kimi yazarlara göre ABD yönetiminin artık müttefik olarak görmediği Fethullah Hoca’nın, bekasına kastettiği devlet tarafından yargılanmak üzere Türkiye’ye getirilmesi ve öyle İmralı’ya falan kapatılmadan, az bir cezayla ve susması şartıyla serbest bırakılması konusunda uzlaşma sağlanır. Bu yolla, ‘terörle mücadele’ ve ‘terör sorunu’ konusunda sağlanan mutabakat daha geniş bir alana yayılabilir. Devlet tecrübemin yok denecek kadar azlığından olacak, benim aklıma başka bir şey gelmiyor. Bir yolu mutlaka bulunmalıdır. Aksi halde, hem devletimiz bir beka sorunuyla yüz yüze gelecek hem de tarihimizde ikinci bir ‘Cinci Hoca Vakası’ yaşamamız kaçınılmaz olacaktır!

Cinci Hoca kimdir?

Asıl adı Hüseyin olan Safranbolu doğumlu Cinci Hoca, çevirdiği entrikalar ve Sultan İbrahim (Deli) üzerindeki etkisiyle tanınan bir din adamıdır. Genç yaşında İstanbul Süleymaniye’deki medreselerden birinde öğrenimini sürdürürken, bir yandan da sihir ve büyü işleri ile uğraşıyordu. Adının sarayda da duyulması üzerine Kösem Sultan tarafından akli dengesi bozuk olan Şehzade İbrahim’i tedavi etmesi istendi. İbrahim’i etkileyerek sinirlerini yatıştırması nedeniyle 1640’ta İbrahim’in tahta çıkmasının ardından medrese tahsilini yarıda bırakarak ilmiye sınıfına alındı ve kısa sürede Galata Kadılığı’na yükseldi. Gittikçe tozutan Sultan İbrahim üzerindeki etkisinden yararlanarak büyük çıkarlar sağladı. Ulema arasında güç kazandı. Devlet görevlerinin rüşvetle dağıtılması işini organize etti. 1646’da görevden alındı, ancak daha sonra iki defa kısa süreliğine Anadolu Kazaskerliği’ne getirildi. Rüşvet almaya devam ettiği için azledilerek sürgüne gönderildi. Daha sonra affedilerek İstanbul’a döndü. 1648’de tahta çıkan Sultan 4. Mehmet’in (Avcı) dağıtacağı cülus bahşişi için istediği yardımı yapmaması üzerine bütün mal varlığına el konularak Mısır’a sürüldü. Yolda hastalandığı için Mihalıç’ta kalmasına izin verildi. Adamlarının İstanbul’daki sipahi isyanına katılması üzerine öldürüldü.

TSK’nın hali…

0

Rauters, geçen gün yayımlanan analizinde “TSK’nin kırık dökük bir güç haline geldiğini” ve “düzeltilmesinin yıllar alacağını” vurguluyor. Analizde, binlerce askerin gözaltına alınmasının, ordunun kendini laik demokrasinin nihai koruyucusu addettiği bir ülkede silahlı kuvvetleri derinden sarstığı; 15 Temmuz’la birlikte gördüklerimizin Türkiye ve TSK üzerinde gelecek 20-30 yıl etkide bulunacak bir sürecin başlangıcı olduğu ve son derece siyasileşen bir ordu göreceğimiz; kaçınılmaz güven kaybının ordunun operasyonel yetenekleri üzerinde olumsuz etkisinin büyük olacağı belirtiliyor. (Cumhuriyet- 27 Temmuz)

Bu analizin yayımlanmasının ardından yaşanan TSK ile ilgili gelişmeler de analizi doğrulayacak nitelikte. Eğer kararlaştırılanlar gerçekleşirse bu “bildiğimiz TSK’nın” sonu anlamına gelecektir. Yani burjuva düzen açısından durum vahimdir.

Malûm, TSK burjuva cumhuriyetimizin temel gücüdür. Bu en azından 2007’ye kadar böyleydi. 2007-2010 dönemi ve sonrası ordu ve yüksek bürokrasi eliyle denetlenen yarı-Bonapartist rejim, emperyalizm ve yerli mali sermaye tarafından kesin biçimde desteklenen çok güçlü bir sivil iktidar karşısında bilinen özerkliğini kaybederek siyasi anlamda geri çekilmek zorunda kaldı.  Siyasi iktidar, gücünü veya darbe girişimine bakılırsa, güç zannettiği şeyi bu geri çekilmeye borçludur.

2007’den sonra TSK, beklenen müdahaleyi yapamaması neticesinde tarihinde görmediği bir tasfiyeye uğramış, geleneğini temsil eden Kemalist kadroların önemli ölçüde tasfiyesinin ardından kendi şartlarında uzun sayılabilecek bir sessizlik ve “uyum” dönemine girmiştir. Ancak bu durumun sadece bir görüntü olduğu ortaya çıkmıştır. Tabiat gibi, ordu da boşluk kaldırmaz. AKP’nin bu boşluğu, kurumun özel nitelikleri nedeniyle doğrudan kendi kadrolarıyla dolduramaması sonucu, TSK kadroları her seviyede, çok uzun yıllardır içeride örgütlenmekte olan Cemaat mensuplarınca doldurulmuştur. 2013’te hükümetle Cemaat arasında başlayan çatışma, iktidarın, daha önce Cemaat’le elbirliği yaparak tasfiye etmeye çalıştığı Atatürkçü kesime yaklaşmasına (“Kumpas” mevzuları) ve onlarla bir çeşit ittifak kurmasına yol açmıştır.

15 Temmuz vakasının, tutuklanarak tasfiye edileceklerini duyan Cemaat’in askeri kanadının erken harekete geçmek zorunda kalmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Bu arada iktidarın başlattığı Kürt savaşının da yardımıyla yanına çektiği Atatürkçü kadrolarla kurmaya çalıştığı ittifakın gerçekte Cemaat korkusuna dayandığı, iktidarın, eski ortağının ordu içindeki gücünden büyük ölçüde haberdar olduğu çok açık. Ancak ortaya çıkan durum, bu gücün iktidarın zannettiğinden daha büyük olduğunu gösteriyor. Darbe girişiminin ardından boşalan yerlere (AKP il ve ilçe örgütlerinden eleman bulunamayacağı için!) önceki davalarda yargılanmış subayların getirilmeye başlanması, memnuniyetsiz ulusalcı kesimlerde tarifsiz acılara yol açan (“Orduyu da ele geçirdiler!”) söz konusu ittifakın güçleneceğine dair bir işaret gibi görünse de gerçek tam olarak bu değildir. Aksine “ortak düşmanın” ortadan kalkmış olması veya çok zayıf düşmüş olması, zorunlu bir “balayı” döneminin ardından geçmişe ve elbette bugüne ve yarına ilişkin pek çok hesaplaşmayı gündeme getirebilir! Hele ki ordunun darbe yapabileceğinin ve Saray’ın görünür gücünün nasıl bir güçsüzlüğü örttüğünün açığa çıkmasıyla birlikte… Bu nedenle kısa ve orta vadede, hangi “temizlik” yapılırsa yapılsın iktidarın TSK’ya güven duyması mümkün olamayacaktır.

TSK (aynı sivil bürokrasi ve bütün devlet kademeleri gibi) bugün tarihinin en parçalanmış ve “kırık dökük” dönemini yaşıyor. Daha önce yediği darbe yetmiyormuş gibi, “yeni Türkiye” döneminde bir darbe daha yemiştir. Parçalanmanın boyutu, toplam 358 general ve amiralden ilk elde 110’unun tutuklanmış olmasıyla (%31) ortaya çıkmıştır. Aynı durum bütün kademeler için geçerlidir. Son olarak, çıkartılan KHK ile 149 general ve amiral ihraç edilmiş, Deniz Kuvvetlerindeki amirallerin yarısı ordudan çıkartılmıştır. Ancak Cemaat’in gerçek gücüne ilişkin iddia ve tahminler çok daha vahimdir. Teşkilatın ordunun subay ve astsubay kadroları ve askeri okullardaki örgütlenmesi sonucunda özellikle 1994’ten beri çok güçlendiği ve ordunun muvazzaf bölümü içindeki oranının yüzde ellileri bulduğu, kurmayların neredeyse tamamının Fethullahçı olduğu iddia edilmektedir… Bu oranlar abartı mıdır değil midir şimdilik bilemeyiz, ancak sadece general-amiral sayılarına bakarak bile sorunun “FETÖ”cü bir “sızma”dan ziyade, önemli ölçüde “ele geçirme” ve hatta “ordulaşma” olduğunu görebiliriz.

Ortada ciddi bir parçalanma ve hasarın olduğu açıktır. Bu hasarın tamiri, “kurumsal yapının yeniden düzenlenmesinin” yol açacağı sorun, bela, çelişki ve çatışmalarla birlikte çok zahmetli olacaktır. Nitekim maddeleri bir KHK ile ilan edilen  “sivilleştirme” önlemlerine bakıldığında bunların uygulanabilmesi halinde hem politik, hem yapısal, hem de teknik açıdan hayırlı neticeler vermeyeceği şimdiden bellidir.  Beklenenin aksine, bu yeniden yapılanmanın Saray’ın lehine sonuçlar vereceğinin de bir garantisi yoktur. Üstelik Saray, Kürt savaşının tırmanmasının etkisiyle askere daha da muhtaç duruma düştükçe, bütün “silahlı” kurumlar gibi ordu da kendi hesabına güçlenmenin ve özerkleşmenin yolunu arayacak; askerin iç güvenlikte kullanılması bu eğilimi daha da güçlü kılacaktır. Bu eğilimin, bakanlıklara bağlanarak bütünlüğünü daha da kaybeden, daha da politikleşen, kendi içinde çok parçalı bir rekabete sokulan ve daha da çapsız politikacıların “günlük” kullanımına açık bir askeri yapıyla engellenmesi mümkün değildir.  Ayrıca bir ordunun “bütünlüğü”, her zaman düzenin “istikrarına” da işaret etmez. Bonapartizm geleneğinin güçlü olduğu ülkelerde bu bütünlük, siyasi iktidarın baskı ve denetim altında tutulmasında, gerektiğinde emir komuta zinciri içinde yönetime el konulmasında avantaj sağlar. Bu tehlikeye karşı ordunun iktidar tarafından, daha kolay denetlenebileceği düşüncesiyle, “parçalı” halde ve/veya polis gözetiminde tutulması ise pek çok öfke, rekabet, çatışma, güvensizlik ve entrikaya yol açacaktır. Bu durum, ordunun politikacılar arasındaki çatışmaların bir aracına dönüşmesine, cuntalar arası rekabet ve savaşlara, bir takım saray darbelerine neden olabilir. İktidar savaşlarında kimse kimsenin “babasının oğlu” değildir. Ayrıca son yaşananlar düşünüldüğünde ordunun, darbeci de olsa kendi üniformalı mensuplarının dövülerek yerlerde sürüklenmesini, silahlarının elinden alınmasını ve sivillerin tankları ele geçirmesini, kışla kapılarında belediye araçlarının tutulmasını, “gelip geçenin vurmasını” hoş karşılamayacağı açıktır; hem “yol olması” açısından, hem toplumsal konumu, hem de tarihsel prestiji açısından…

İklim ve yapı meselesi: Kan çekiyor…

Burada eklenmesi gereken bir başka husus da meselenin “Cemaat sızmasından” çok öteye bir “iklim” ve “yapı” sorunu olduğudur. Bugün ortaya çıkan durum, bu iklim ve yapıyla yakından ilişkilidir. Hava durumu ve iklim koşulları müsait olduğunda her şey olur!

Ordunun bu ülkenin modernleşme ve burjuva devrimi sürecinde oynadığı öncü rol açıktır. Ancak bu rol, bütün dünyada özellikle emperyalizm çağında burjuvazinin evrensel anlamda devrimci karakterini kaybetmesi, üretim ilişkilerindeki konumu ve mülkiyetine yönelik tehlikelerden kaynaklanan sınıfsal korkularının da etkisiyle başta ordu olmak üzere bütün kurumlarıyla birlikte hızla gericileşmesiyle son bulmuştur. Süreç Türkiye’de de farklı işlememiştir. Bu bağlamda bütün ideolojik-ilkesel-ahlaki iddia ve süslemelere rağmen TSK’nın da, nesnel konumu, sayısız toplumsal bağları, belli kademelerdeki çıkar ilişkileri ve emperyalist sistemle zorunlu ve kopmaz bağ ve ittifaklarıyla gericileşmesi kaçınılmaz olmuştur. Büyük burjuvazinin bazen “mırın kırın” etse de cumhuriyet tarihi boyunca askere duyduğu ihtiyaç, ordunun burjuva düzeni içindeki konumu ve militarizmin koyu gölgesi bir taraftan rejime Bonapartist-yarı Bonapartist bir karakter kazandırırken, TSK’nın mali sermayeye kopmaz bağlarla bağlanan bir kuruma dönüşmesini sağlamıştır. Zaten “anayasal düzeni ve milli çıkarları koruma” görevinin, toplumun ve devletin emeğin sömürüsüne dayalı yapısı düşünüldüğünde başka bir anlama gelmesi mümkün değildir. Ordunun, çok daha önceki dönemlerde de gerçek manada ilerici-devrimci unsurları içinde barındırmamasının, solcu olduğu bilinen erlere en doğudaki sürgün birliklerinde askerlik yaptırmasının, her darbe döneminde solcu-sosyalist subayları topluca tasfiye etmesinin;  her türlü haksızlık, adaletsizlik ve zorbalığı barındıran iç yapısının bir tesadüf veya idari bir kusur olmayıp doğrudan bu sınıfsal-toplumsal iklimden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bunun en büyük kanıtı 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin açık sermaye yanlısı ve emek düşmanı mantık, politika ve uygulamalarıdır. Bu darbelerin devletin bekası ve çıkarları açısından başta Fethullah Gülen olmak üzere bazı İslamcılarla kurdukları açık-örtülü ilişkiler ve 12 Eylül’ün resmi ideoloji olarak imal etmeye çalıştığı “Türk-İslam Sentezi” birer tesadüf değildir. Yani burjuvaziyle ordu arasında her zaman ve her anlamda bir “kan bağı” olmuştur. Burjuvazinin bugün bir askeri darbeden yana olmaması kimseyi aldatmasın; bu bunalımlı zamanlarda yarın nelerin olacağını, kimin kime ihtiyaç duyacağını tam olarak bilemezsiniz..!

Yeniden yapılandırma ve demokrasi…

Darbe girişiminin ardından TSK’nın yeniden yapılandırılması sorunu gündeme gelmiştir; elbette en “sivil ve demokratik” perspektifler doğrultusunda…  (Bak: 2 no’lu KHK) Bu nedenle yeni bir “12 Eylül Referandumu”na (2010) benzer bir tartışma süreci yaşamamız ihtimal dahilindedir. Ordunun seçilmiş ve sivil siyasi otoriteye bağlanmasına, “demokratik bir denetim” altına alınmasına, yeniden yapılandırmanın demokratik temellerde yapılmasına kim karşı çıkabilir ki! Üstelik büyük sermayenin ve “Batılı dostlarımızın” da talebi olduğu söylenen, “kamplaşmalardan uzak, demokratik uzlaşmalara, kuvvetler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne dayalı, sivil” bir rejimin Türkiye için en mantıklı yol olduğu konusunda milli mutabakatın olduğu bir zamanda… Hele ki, ortada burjuvazinin toplumsal egemenliğine ve özel mülkiyete yönelik işçi sınıfından kaynaklanan doğrudan bir tehlikenin olmadığını düşünürsek… Bu durumda yerli ve yabancı mali sermayenin, en azından bugünlerde (!) siyasi iktidarın bir kişinin elinde toplanmasının yaratacağı riskleri göze alması ve açık bir diktatörlük istemesi için bir neden yoktur. Yani geleneksel büyük burjuvazimiz açısından, kendini sürekli şantaj, hatta müsadere tehlikesi altında hissetmeyeceği bir “istikrarlı bir demokrasi”  talebi son derece normaldir. TSK’nın yeniden yapılandırılmasını da bu bağlamda ele almak elbette mantıklıdır…

Ancak işlerin bu kadar “mantıklı” yürümesinin bir garantisi yoktur. Her şeyden önce “demokrasi” zannedildiği kadar “nötr” ve “kimliksiz” bir şey olmadığı gibi, aynı zamanda bütün toplumsal çelişkilerin ifadesi olan siyasi bir çatışma alanıdır. Bu nedenle sadece “vatan savunmasına” dayalı ve dış tehditlere yönelik bir TSK yapılanması mümkün değildir. TSK’nın “sivil denetim” altına alınması tek başına ve kendiliğinden demokratikleşmesine veya siyaseten “nötrleşmesine” falan yol açmaz. Aksine bu durum, verili şartlarda ordunun sivil de olsa başka bir gücün eline geçmesine yol açar. Nitekim siyasi diyaloglar (Tabii, HDP hariç!) açısından göz yaşartıcı manzaralar yaşadığımız bu günlerde RTE’nin aklına ilk gelen şeyin Genelkurmay ve MİT’i Cumhurbaşkanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamak olması ve ardından bir KHK ile işe girişilmesi tesadüf değildir! Ayrıca iktidar çevrelerinde sıkça dile getirilen,  ordunun imam-hatiplilere açılması önerisinin ve hemen ardından askeri liselerin kapatılması ve harp okullarının alelacele kurulan bir “üniversiteye” bağlanmasının anlamı da açıktır. Bir başkanlık rejiminin güvenilir bir TSK ile bütünlenmesi iktidarın başlıca hedefidir. Yani tek başına “sivilleşme” aynı 12 Eylül 2010 Referandumu’nda da şahit olduğumuz üzere (Yargının sivilleşmesi!) demokrasinin garantisi falan değildir. Kısacası soruna “sivil toplumcu” bir bakışın her zaman olduğu gibi bu defa da yanılgıyla sonuçlanacağı açıktır.

Fakat yine de o kadar “müşkülpesent” olmayalım! Yukarıda da belirttiğimiz gibi ordunun sınıfsal anlamda neyi temsil ettiğini elbette biliyoruz. Başta 12 Eylül olmak üzere askeri darbeler tecrübemiz, bunun nasıl bir temsiliyet olduğunu da gösteriyor. Ancak bütün bunlar ordunun yapısına ilişkin demokratik talepler ileri sürmemize mani değil. Mesela “demokratik değerler”  doğrultusundaki bu” yeniden yapılanmaya”, ideolojik, dinî, etnik ayrım gözetilmeden ordunun isteyen bütün toplumsal kesimlere açık hale getirilmesi; başta erat ve astsubayları kapsamak üzere demokratik örgütlenme ve sendika kurma hakkı vb. uygulamalarla başlanabilir… Askeri de kapsayacak bir demokratikleşmenin başka yolu yoktur. Tabii, öyle bir niyet varsa..!

Darbe girişiminin ardından…

0

Ne tuhaf değil mi? Başarısız bir darbe teşebbüsü nedeniyle neşe içinde olmamız gereken günlerde derin bir endişeye gark olmuş durumdayız! Çünkü darbe başarısız olsa da demokrasi falan kazanmadı…

Görünür haliyle durumun vahameti ortada; ancak gerçek durumun görünenden de vahim olduğu belli. Sadece askeri değil, pek çok bakımdan… “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz”dan (Davutoğlu) gelinen yere bakın. O her şeyi bilen ve duyan ve de olur olmaz her bir şeyi elinin altında tutan güç timsali Cumhurbaşkanı darbeyi, darbe başladıktan saatler sonra “eniştesi”nden duyuyor. Başbakan’ın da neyse ki “eşi dostu” var, sevabına haber veriyorlar ilerleyen saatlerde. Yani aşağı yukarı bizlerin durumu!

Darbe girişimiyle birlikte, darbeler çağının sona erdiğine dair liberal hurafenin geçersizliği bir kez daha kanıtlanmış oldu. Neymiş: Sınıf çatışmaları, dolayısıyla siyasi iktidar mücadeleleri devam ettiği sürece darbeler de olacakmış… Yani tarihin sonu falan gelmemiş. Gerçi “bunun sınıflarla ne ilgisi var? Bu basbayağı devletin içinde süren bir savaş. Bir Tayyip ile Fethullah hikâyesi!” falan diyenler olabilir. Ancak, devlet içi savaşların neyin yansıması olduğunu, hiçbir şeyin toplumsal olarak bir boşlukta cereyan etmediğini, meselenin birtakım “sivil toplumcu” hurafelerle izah edilemeyeceğini iyi biliyoruz. Bu savaşın asıl nedeninin kapitalist sömürü düzeninin üretim ve yeniden üretimi sürecinin kimler tarafından yönetileceği, kaynakları kimlerin kontrol edeceği, kaymağı kimin yiyeceği, hakların nasıl budanacağı, emeğin nasıl zapturapt altında tutulacağı meselesi olduğu gün gibi ortadadır.

Ne oldu..?

İşin askeri boyutu gün geçtikçe daha da ortaya çıkacak. Ancak ilk elde şunlar söylenebilir: Anlaşılan, iş öyle “FETÖ”cülerle falan sınırlı değil. Daha fazlası var. Ancak bazı aksilikler nedeniyle planın ve zamanlamanın aksaması ve RTE’nin kıl payıyla kurtularak hayatta kalmayı başarmasının yol açtığı tereddütler ve bunun yarattığı kırılma, bir kısım güçlerin geri çekilmesine, vazgeçmesine hatta birbirlerini “satmasına” yol açmış. Bu durumda tepe noktalarda, komuta kademelerinde epeyce etkili ve kalabalık olsalar da operasyonal anlamda görece sınırlı bir sayıya sahip darbecilerin çekirdek gücünün, inisiyatif kaybına ve kararsızlığa düşmesi kaçınılmaz olmuş. Kararsızlığa düşüp bekleme veya savunma durumuna geçen her ayaklanma yenilmeye mahkûmdur. Darbenin Marmaris ayağının başarısı muhtemelen pek çok tereddütü silecek ve katılan komutanların ve birliklerin sayısını, dolayısıyla da başarı şansını artıracaktı. Şimdiden tartışılmaya başlayan bazı boşlukların, karanlık noktaların hatta “istihbarat zaaflarının” nedeni büyük bir ihtimalle bu durumdan kaynaklanıyor. Anlaşılan o gece “bekle gör” durumunda olan pek çok kişi vardı. Dolayısıyla, darbenin bastırılmasına, üstelik de TSK’nın general kadrosunun hemen hemen yüzde kırkının FETÖ mensubu olma gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanmasına, ihraç edilmesine rağmen süren teyakkuz durumunun sadece olayın tazeliğinden veya tehlikenin tahminen geçmemiş olmasından değil, aynı zamanda darbe hazırlıklarının gerçek kapsamından, darbenin henüz tam olarak görünmeyen yüzünden, buradan gelebilecek bir “ikinci dalga” ihtimalinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Allah’ın bir lütfu”, ancak…

Darbeyi kendi gelecek hesapları bağlamında “Allahın bir lütfu”(!) olarak değerlendiren RTE’nin sevinçle karışık bir endişe içinde olduğunu tahmin edebiliriz. Sevinçlidir çünkü devlet içindeki en büyük rakibini ve onun bütün gücünü kökünden kazıma imkânını elde ettiğini düşünmektedir. Bu az buz bir kazanım olmayacaktır. Cumhurbaşkanı “FETÖ” bahanesiyle girişeceği bir dizi operasyonla ve elbette uzatılacağını şimdiden ilan ettiği OHAL imkânlarıyla, çoktandır fiilen işleyen bir başkanlık rejiminin son çivilerini de çakacağını düşünmektedir. Sevinç ve mutluluğunun nedeni olsa olsa budur. Hatta bu yeni rejimin “zafer anıtı” olarak Taksim’e bir cami ve en önemlisi bir “topçu kışlası” (Ne ironik değil mi?!) yapılacağını meydan okurcasına ilan etmiştir; hem de askeri darbe teşebbüsünden birkaç gün sonra!

Ancak bu sevinç büyük bir ihtimalle derin bir endişe ile el eledir. En azından “mantıken” böyle olması gerekmektedir. Çünkü tek parti dönemini saymazsak, TC tarihinin en güçlü cumhurbaşkanı, elinde tuttuğu ve bugüne kadar sınırsız olduğu düşünülen denetim ve tek adam olmanın yol açtığı bütün detaylar üzerinde doğrudan hâkimiyet kurma gücüne rağmen bu mekanizmanın gerçekte ne kadar kof, çürük ve parçalanmış olduğunu görmüştür. Bu durumdan endişe duymaması mümkün değildir. Düşünsenize, en güçlü olduğunuzu ve hemen her şeyi elinize geçirdiğinizi düşündüğünüz bir dönemde, en zayıf halindeki Demirel’den farkınız yok. MİT, “bileti kesilmiş” Demirel’e 12 Mart ve 12 Eylül’de hangi muameleyi çekmişse size de aynı muameleyi çekiyor ve darbeyi haber vermiyor! Üstelik darbenin çekirdeği, geçmişte başta TSK bütün devlet kurumlarına büyük ölçüde kendi ellerinizle yerleştirip işbirliği yaptığınız, yolunu açtığınız, çoğu elemanını tek tek tanıdığınız, bunun ötesinde son birkaç yıldır savaş halinde olmanız nedeniyle sürekli takip altında tuttuğunuz (“İnlerine gireceğiz!”), üstelik birkaç gün sonra tasfiye edeceğiniz için listelediğiniz bir cemaatin kadrolarından oluşuyor! İşte “AKP devleti”nin gerçek gücü; endişelenmemek mümkün değil..!

Neyin zafiyeti..?

Tabii, mesele bir “istihbarat zafiyeti” ile sınırlı değil. Öncelikle politik bir zafiyet, hatta şeytani bir kurnazlık eşliğinde sergilenen bütün güç gösterilerine rağmen bir güçsüzlük söz konusu. Bu, öncelikle darbe nedeniyle bir defa daha gündeme gelen “TSK’nın kurumsal yapısının yeniden düzenlenmesi” bağlamında ortaya çıkan bir durum. Bilindiği gibi, AKP iktidarı ve RTE, Atatürkçü bir darbenin önlenmesi, bir daha imkânsız hale getirilmesi ve “eski rejimin” kalesi TSK’nın siyasi özerkliğine son verilmesi amacıyla giriştiği Ergenekon, Balyoz vb. operasyonların ardından yeni bir kadrolaşmaya gitmişti. Bu yeni dönemdeki kadrolaşma asker açısından siyasi bir geri çekilmeye yol açsa da gerçekte Cemaat’in ordunun hemen her kademesinde örgütlenip önemli ölçüde güçlenmesine, başka tür bir siyasileşmeye yol açmıştı. Neticede bir darbenin önlenmesinin bedeli bir başka darbenin tohumlarının atılması olmuştu. Şimdi yaşananların da farklı bir sonuca yol açmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu darbe teşebbüsünün ardından girişilecek zorunlu “yapısal düzenlemelerin”, alınan önlemlerle her ne kadar “AKP’lileştirme” yoluna gidilmek istense de, TSK bir başkanlık rejiminin özel muhafız birlikleri (Mesela “kapıkulu” ordusu) haline getirilmeyecekse; veya onu dengeleyecek, mesela İran “devrim muhafızları” gibi bir başka ordu oluşturulmayacaksa, öncekinden farklı bir sonuç vermesi zayıf bir ihtimaldir. TSK’nın son KHK ile ilan edilen tedbirlerle yeniden yapılandırılma teşebbüsünün, işleri daha da karmakarışık hale getirmesi bir yana, eğer uygulanabilirse orduda ciddi bir güçsüzlük ve dağınıklığa yol açacağı, bunun umulan “hayırlara” vesile olmayacağı açıktır. Bu sürecin sonuçları ve bunların yol açacağı tepkiler kısa sürede ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, Independent’ten Robert Fisk’in, “Darbenin bir sonraki darbeye kadar engellendiği; asıl darbenin önümüzdeki aylar ve yıllar içinde olacağı; darbenin başarısızlığının ordunun Erdoğan’a sadakat gösterdiği anlamına gelmediği” yolundaki ifadelerini yabana atmamak gerekiyor.

Bundan sonrası: RTE bir “gönül adamına” dönüşür mü..?

Bu soruyu daha önce pek çok defa sormuş ve her defasında olumsuz cevap vermiştik. İlk akla gelen, bu kadar büyük bir vartanın atlatılmasının ardından, memleketi tek başına yöneten zatın, darbeye istisnasız biçimde karşı çıkmış muhalefetle, darbe gecesi bombardıman altında mecliste toplanmayı seçmiş muhalif siyasi partilerle bir uzlaşmaya gitmesinin mantıklı olduğudur. Ancak nedense bu memlekette mantıklı ve de iyi ihtimallere insanın inanası gelmiyor!

Şimdiki bazı görüntüler RTE’nin en azından bir süre için bir “gönül adamına” dönüşme ihtimalini aklımızdan geçirmemize yol açabilir. Gerçekten de bazı sert karakterli, hoşgörüsüz kişilerin çok büyük bir felâketin ardından öncekiyle ilgisi olmayan bir ruh haline büründüğü, kendini her türlü heva ve hevesinden arındırarak bir meleğe dönüştüğü görülmemiş işlerden değildir. Mesela Cumhurbaşkanı’nın yıllardır “hainler” ve benzeri en ağır lafları ederek savaştığı güçlerin darbeden yana tavır takınmayıp aksine darbe girişimini şiddetle lanetlemeleri, “düşman” medya kanallarının “meşru” hükümete ve cumhurbaşkanına sahip çıkması, muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin darbe gecesi parlamentoya koşmaları vb. pek çok örnek RTE’nin, en azından yaşanan olayların neden olduğu dehşet duygusunun da etkisiyle bu tehlikeli gidişat üzerine bir daha düşünüp kalıcı bir uzlaşmaya yönelmesine yol açabilir mi? Mesela Kılıçtaroğlu ve Bahçeli’nin Saray’a çağırılıp çok samimi bir biçimde ağırlanmaları, muhatapların birbirleriyle açık açık konuşmaları, ortak bir anayasa değişikliğinden söz edilmesi, en başta büyük sermaye olmak üzere milletimizin geniş kesimleri tarafından talep edilen “demokratikleşme” yönünde atılacak hayırlı adımlara mı işaret ediyor? Mesela, bütün bunlar konsensüs ve elbirliği ile rejimin demokratik bir biçimde yeniden organizasyonunun temel şartı olarak “başkanlık sistemi” veya “partili cumhurbaşkanlığı” hedefinden vazgeçilmesi, parlamenter sistemin güçlendirilmesi anlamına mı geliyor. Yoksa yeni bir “7 Haziran taktikleri” dönemine mi girmekteyiz. (Gerçi henüz Deniz Baykal çağırılmadı ama..!) Yani kimilerince belirtildiği gibi bir adım geri atılıp sonra saldırı biçiminde iki adım mı atılacak? Bütün bu uzlaşma görüntüleri RTE’nin tarihsel hedefleri doğrultusundaki stratejik çizgisinden vazgeçmeyip sadece birtakım taktik manevralara girdiği anlamına mı geliyor..? Daha pek çok soru sorulabilir. Ancak emin olun cevabını almamız çok uzun sürmeyecek.

Çok mu kötümseriz? Kimse kusura bakmasın ama haksız da sayılmayız. Çünkü, her şeyden önce bu memlekette, sembolik başlangıç gününün hangisi olduğu bir yana, bir rejim değişikliği yaşanmaktaydı. Elbette anlık bir durumdan değil, farklı aşamaları olan bir süreçten söz ediyorduk. Ayrıca bu “başkanlık” rejiminin ancak bir “içsavaş rejimi” olarak var olabileceğini ve askeri bir darbeye yol açabileceğini iki yıldır söylemekteydik. Şimdi, eğer bu süreç, darbe musibetinin dersleri ışığında bıçak gibi kesilip gerçekten başka bir yola girmeyecekse, aynı 7 Haziran sonrasında olduğu gibi, Cumhurbaşkanı’nın muhalefeti uyutmaya dönük birtakım taktik manevraların ardından, fiilen kurduğu başkanlık rejimine şu veya bu biçimde yasal ve anayasal bir temel sağlamak için elinden geleni yapmayacağına nasıl inanabiliriz? RTE’nin temel hedef ve programının değiştiğini söylemek mümkün mü? Başarısız darbeyi “Allahın lütfu” olarak görmesinin ve tereddütsüz OHAL’e gitmesinin nedeni ne olabilir? Hemen herkes biliyor ki, OHAL’in öyle “FETÖ”yle ve üç ayla falan sınırlı kalması mümkün değildir. Zaten RTE “bu HAL’in uzatılabileceğinden peşinen söz etmektedir. Yani yasal imkânlar sonuna kadar, sınırlar aşılarak ve gereken herkese karşı kullanılacaktır. “Reis”in başarması halinde, olağanüstü hal, “terör” yasalarıyla birlikte aynı Suriye’deki Esad rejiminde olduğu gibi Türkiye’deki yeni rejimin açık veya örtülü biçimde tamamlayıcı bir parçası olacaktır. Bu yolla, daha da artacak olan baskılar bir de yasal kılıf kazanırken, ülke başkanlık kararnameleriyle yönetilir hale gelecektir.

Uzlaşma değil düşmanlık nedeni..!

Mantıki bir uzlaşmanın nedeni sayılabilecek, parlamentonun darbe gecesi gösterdiği tavır, bildiğimiz RTE açısından bir uzlaşma değil, düşmanlık nedenidir. Parlamentonun o gece kazandığı görece itibar Cumhurbaşkanı açısından başkanlığının önündeki bir engelden başka bir şey değildir. Çünkü darbe teşebbüsü esnasında TBMM topluca “arazi” olmayı seçseydi, şimdi “darbeleri önlemenin başkanlık sisteminden başka bir yolunun olmadığı” nutkunu dinliyor olacaktık. Oysa şimdi asıl tehlike ve zafiyetin, her şeyi gördüğünü ve bildiğini öne süren bir şahsın bin odalı bir saraydaki “şirk” kabul etmez “ilahi” yalnızlığından kaynaklandığını biliyoruz. Gelgelelim, uzun zamandır dönülmez yollara girmiş ve kendini başka bir biçimde konumlandırması mümkün olmayan bu şahsın, temsil ettiği hiç de şahsî olmayan nedenlerle birlikte kalıcı bir parlamenter uzlaşma yolunu seçmesi mümkün görünmüyor. Zaten OHAL’in kendisi de parlamentonun tamamen devre dışı bırakılması anlamını taşımaktadır. RTE bir dizi çatışmaya borçlu olduğu despotik iktidarını ancak çatışma yoluyla sürdürebileceğini iyi biliyor. Bu nedenle arada bir “es” verse de, bu yolda bütün gücünü kullanmayı sürdürecektir.

Gücün örttüğü güçsüzlük veya süngü üzerinde oturmak…

Ancak bu gücün aynı zamanda güçsüzlük anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Mesela, “demokrasinin” üzerine oturduğu söylenen o meşhur “kuvvetler ayrımı”na son verip kendi elinde toplanan bir “kuvvetler birliğini” kurmaya çalışması, kuvvetler birliğinin özellikle gerektiği (kara-hava-deniz-jandarma; üstelik alt birimleriyle birlikte!) TSK’da kuvvetler ayrılığına, hatta dağılmasına yol açmıştır. Bu dağınıklık kısa vadede hiyerarşi dışı askeri darbelerin zayıf kalması ve önlenebilmesi için bir avantaj gibi görünse, bunun yol açtığı “oynak zemin” çok da uzun olmayan vadelerde hesaplanamayan sonuçlar doğuracaktır. Rejimin her şeye hâkim olduğunu, bütün güçleri elinde topladığını zannettiği bir zamanda ortaya hem de bir darbe girişimi eşliğinde çıkan zafiyet ve boşluklar ve de sadakat sorunları yakın geleceğe ilişkin ciddi tehlikelere işaret etmektedir. Tek tek kişiler ve gruplar üzerindeki bastırma ve halihazırdaki kitleleri mobilize etme gücü ne olursa olsun, çapsızlıkları ve ellerindeki siyasi-idari kadronun yetersizliğinin de etkisiyle Saray iktidarı tarihsel anlamda güçsüz düşmüştür. Rejim gerçekte ciddi bir çürüme ve bunalım içindedir. Saray rejimi, yükselmekte olan bir güç değildir; büyük burjuvazinin ve uluslararası güçlerin, bir içsavaşı önlediği veya bir içsavaşı kazandığı için verebileceği gönüllü veya gönülsüz destekten yoksun olması bir yana, varlığıyla bir içsavaş nedeni olabileceği endişesine yol açmaktadır. Bu bağlamda iktidarın gerçek gücü, “sosyal yardım” adı altında kitlelere yönelik neoliberal rüşvet-kontrol mekanizmaları yanı sıra, toplumun diğer kesimlerine karşı kışkırtılmış toplulukları yönlendiren (ağır silahlarla donatılacak) polis teşkilatı ve onunla entegre paramiliter parti organizasyonlarına bağlı hale gelmektedir. Devlet içinde on binlerce kadroyu kapsayan tasfiye operasyonlarının yol açtığı boşluğun, akçeli işlerde çok yetenekli olsalar da AKP kadrolarınca liyakate ve kapasiteye dayalı bir biçimde kapatılması mümkün değildir. Bu durumda devletin çeşitli “sızmalara” maruz kalmasının ötesinde çok daha derin bir çürüme sürecine gireceği açıktır. Saray’ın devlet düzeyinde güvenilir bir siyasi altyapı oluşturması çok zordur. İktidar, bir önceki düşmanlarının “inine” girdiğini düşünse de devletin ve TSK’nın yeniden örgütlenmesi bağlamında, bir bölümü “Ergenekoncu” eski düşmanlarına muhtaç duruma düşmektedir. Sözü edilen ittifak, Fethullahçı ortak düşmanın tasfiyesinin ardından yeni çatışmalara ve belalara gebedir. Ayrıca, diktatörlüğün aleni biçimler aldığı noktada, bir zaman için ordu desteği sağlanacak olsa dahi Napolyon’un ünlü prensibi geçerlidir: “Süngü ile pek çok şey yapabilirsiniz ama üzerine oturamazsınız!”

Gerçek sorumlu…

Çok açık bir biçimde, askeri darbe noktasına gelen bu sürecin asıl sorumlusu iktidarın kendisi, politikaları ve inşa ettiği rejimdir. Bu konuda uzun zamandır RTE’nin neo-Bonapartist bir rejim inşasının bu ülkenin geleneksel Bonapartist güçlerinin iktidarına, yani bir askeri darbeye yol açabileceğini yazıp söylüyoruz. “İçsavaş rejimi”nin iç güvenlik politikaları doğrultusunda çeşitli biçimlerde askeri kullanmaya başlamasının, “bakanlık emrinde” de olsa ordunun bir süredir kaybettiği politik gücünü ve özerkliğini yeniden elde etmesine yol açacağını belirtiyoruz. Kimse “olmadı işte” demesin. Kastettiğimiz bu “giriş taksimi” niteliğindeki ön darbeden daha fazlası. OHAL’in KHK’leri kılığındaki Başkanlık kararnameleriyle yürüyen bir “İçsavaş rejimi”nin daha da baskıcı bir karakter kazanması ve bunun yol açacağı toplumsal-siyasal sonuçlar, genelkurmay başkanının ve komuta kademesinin Saray’a o andaki yakınlığından bağımsız olarak, bu defa emir komuta zinciri içinde “vatanı kurtarma” ve “kardeş kavgasını önleme” vb. gerekçelerle ordunun yönetime el koymasına yol açabilir. Üstelik bu hiyerarşik müdahale, “derli topluluğu” oranında, elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” şartıyla daha açık ve doğrudan bir dış ve iç desteğe mazhar olabilir. Bizden söylemesi!

Crise Politique en Tunisie : le gouvernement destitué

0

Le gouvernement du Premier ministre Habib Essid est tombé le 30 juillet 2016 après qu’il n’a pas pu obtenir au Parlement les votes nécessaires pour se maintenir au pouvoir. Le gouvernement, qui avait uniquement un an et demi d’existence, a seulement pu obtenir trois votes d’appui alors que les autres votes ont été répartis en 118 de rejet et 27 votes impartiaux. L’appel du président Beji Caid Essebsi pour un nouveau “gouvernement d’unité nationale”, réalisé il y a deux mois,  a été le début du processus qui a amené au gouvernement d’Habib Essid à demander un vote de confiance au Parlement. Pendant deux mois, Essid a résisté les pressions pour réaliser cette évaluation de gestion parce qu’elle minait son pouvoir, mais finalement il a cédé avec le résultat de la perte de confiance parlementaire.

Crise politique à cause d’une déficiente administration

Habib Essid a été le Premier ministre d’une coalition de gouvernement formée par les deux partis politiques tunisiens majoritaires : Nida Tunus (alliance des libéraux, des laïciste, des sécularistes, des bourguibistes (par le leader de l’indépendance de la France Habib Bourguiba ) et des partisans de l’ancien régime et Ennahdha (le parti tunisien des Frères Musulmans). Les critiques au gouvernement d’Essid ont été fondées par leur incapacité à résoudre la crise économique et sociale du pays, son manque de succès pour la génération d’emplois, et leur incapacité à assurer la sécurité contre la menace de l’ISIS. En réalité, ces critiques sont insuffisantes. Le problème est encore plus grave. Par exemple, la crise économique et sociale, qui a généré la dynamique révolutionnaire dans le pays, a continué à se développer dès 2011. Si nous comparons les données de 2011 et 2015 nous verrons que la capacité d’achat de la classe moyenne a baissé un 40 % alors que des chiffres officiels du chômage signalent une augmentation du 15,3 % et le chômage entre les jeunes est d’environ 30-35 %.

Les exigences du travail, du pain et de liberté, qui ont poussé en 2011 aux masses à descendre à la rue, ont été le résultat de la ruine créée par des politiques néolibérales. Cela a continué après le triomphe de la révolution. C’est la cause de l’actuelle crise.

D’un autre côté, les masses ont renversé la dictature de Ben Ali, mais la gauche tunisienne et la centrale UGTT (Union Générale de Travailleurs Tunisiens) ont tourné le dos aux masses. Ces directions ont souligné la nature démocratique de la révolution et la nécessité de construire une “démocratie”. Mais ils ont dissuadé et ont retardé les les profondes transformations sociales et économiques et anticapitalistes. Avec cela, ils ont contribué à que les gouvernements post 2011 continuaient avec l’application de la même politique néolibérale antérieure. Comme résultat de cela, la crise sociale et économique a été approfondie et les gouvernements vivent dans une crise permanente de légitimité en face aux masses.

Unité nationale ou “je t’aime mais j’aime plus le capital”

Tous les partis bourgeois ont profité les quatre attaques perpétrées par ISIS dans dernière année pour embrasser la cause du “combat au terrorisme” et de la “unité nationale”. Dans ces circonstances on a mis en application des lois qui permis décréter l’état d’urgence qui réprime toute manifestation par des droits démocratiques et sociaux. Pendant ce temps, les privatisations continuent d’être réalisées et une loi est actuellement en cours pour décréter une amnistie économique, qui ferait du bien aux représentants de l’ancien régime. En d’autres termes, les prédécesseurs de la corruption au service des capitalistes.

Il y a deux mois, le président Beji Caid Essebsi a appelé à renforcer encore plus le gouvernement de “unité nationale”. Une demande indirecte au gouvernement de Habib Essid de se “retirer”. Une manœuvre pour essayer d’éviter l’usure politique devant son peuple. Le plan suggéré par Essebsi implique que Nida Tunus et EnNahda deviennent les composants fondamentaux du futur gouvernement. EnNahda, dans son dernier congrès, a déclaré qu’il défend la séparation de la religion de l’État et il a repoussé l’islamisme politique, pour essayer d’améliorer son image. De plus, le président Essebsi a affirmé que d’autres partis et députés indépendants pourraient être aussi partie du gouvernement et que l’UGTT et l’UTICA (la Confédération Tunisienne de l’Industrie, le Commerce et la Manufacture) constituent d’autres deux composants possibles pour se joindre au gouvernement.

L’attitude de l’UGTT sera décisive pour le futur du gouvernement et pour l’avenir de la lutte des classes en Tunisie. Si l’UGTT, l’institution avec plus l’influence sur l’histoire récente de la Tunisie  grâce au rôle joué dans la lutte par l’indépendance, devient une composante du gouvernement, elle le légitimera et, en même temps, cherchera à contrôler la classe ouvrière et le peuple. Mais aussi le scénario inverse peut être possible. Dès 2011, les bureaucrates syndicaux ont fait une politique de conciliation avec les gouvernements et ils ont été incapables de répondre aux attentes des masses d’une transformation sociale et économique. Sa consolidation à l’intérieur de l’appareil de l’état patronal peut porter aussi à un développement des tensions dans la classe travailleuse. Il est aussi certain qu’une bureaucratie qui perd le contrôle de sa base s’affaiblit comme telle et perd son pouvoir. Par conséquent ce qui est crucial consiste ici en ce que le programme du futur gouvernement ne sera pas différent de l’antérieur. Ce qui est présenté ici sous le nom d’”unité nationale” c’est rien de plus que la consolidation du capital et il ne fera rien pour améliorer les conditions de vie des gens.

Que faire ?

Le Front Populaire, le plus grand regroupement de la gauche en Tunisie, ne peut pas continuer de se cacher derrière la consigne “nous défendons les conquêtes démocratiques de la révolution”. Spécialement en considérant le fait que ce discours a lieu dans un pays qu’a vécu sous l’état d’urgence depuis un an! D’un autre côté, la classe travailleuse tunisienne et la jeunesse continuent la lutte par ses droits démocratiques, économiques et sociaux. Mais chaque lutte est affrontée par secteur et dans la solitude. Donc c’est qu’on a besoin ce que l’unité soit construite sur la base d’un plan d’action d’urgence qui unifie toutes les demandes sociales, économiques et démocratiques à travers d’une perspective d’indépendance de la classe travailleuse. C’est avec cette unité que la classe travailleuse pourra avancer dans leurs conquêtes et de comprendre que le système capitaliste ne travaillera jamais pour son bénéfice. Et que seulement avec indépendance de classe et unité les masses tunisiennes pourront avoir l’initiative à nouveau à leurs mains !

 

Tunus’ta hükümet düştü!

0

Tunus parlamentosunda dün akşam (30 Temmuz 2016) gerçekleşen güven oylaması sonucunda yeterli oyu alamayan Başbakan Habib Essid’in hükümeti düştü. Bir buçuk yıldır görevde olan hükümet oylamada sadece 3 destek oyu alırken, diğer oylar 118 hayır ve 27 çekimser olarak dağıldı. Habib Essid’i hükümetini güvenoyuna sunmaya götüren sürecin arkasında ise Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin iki ay önce yaptığı yeni bir “ulusal birlik hükümeti” çağrısı yatmakta. Koltuğundan olmamak adına iki aydır bu basınca direnmeye çalışan Essid en sonunda güvenoyuna gitmek durumunda kaldı.

Yönetememe krizi

Habib Essid, parlamentonun en büyük iki partisi, Nida Tunus (liberal-laik, Burgibist ve eski rejim temsilcilerinin ittifakı) ve En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi)’nın başı çektiği bir koalisyon hükümetinin Başbakanı. Kendisi ve hükümetine yapılan en temel eleştiriler ise ülkedeki ekonomik ve sosyal çöküşe bir çözüm bulamaması, istihdamı arttıramaması ve IŞİD tehdidine karşı güvenliği sağlayamaması. Evet eleştiri doğru ancak bir hayli eksik… Keza ülkede devrimin dinamiğini yaratan ekonomik ve sosyal çöküşe 2011 yılından beri bir çözüm bulunabilmiş değil.

2011 – 2015 verileri karşılaştırıldığında orta sınıfların alım gücünün yüzde 40 oranında azaldığı, resmi işsizlik rakamının yüzde yüzde 15,3 ile ifade edildiği, genç nüfus içerisinde işsizliğin yüzde 30-35 bandı arasında seyrettiği bir ülkeden söz ediyoruz.1 2010 yılında Tunuslu kitleleri sokağa döken iş, ekmek ve özgürlük talepleri neoliberal politikaların yarattığı enkazın bir sonucuydu. Kitleler Bin Ali’yi devirdi, Tunus solu ve UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası) devrimimiz demokratiktir önce demokrasiyi inşa edelim sonra ekonomik ve sosyal dönüşümlere bakarız diyerek kitlelere sırtını döndü ve o günden beri iktidara gelen her hükümet neoliberal politikaları sürdürmeye devam etti. Bunun sonucu ise, ekonomik ve sosyal çöküşün derinleşmesiyle hükümetlerin meşruiyet krizlerinin süreklileşmesi ve kitlelerin düzene yabancılaşması oldu.

“Ulusal birlik” ya da “her şey sermaye için sevgilim”

Böyle bir ortama bir de IŞİD’in son bir yıl içerisinde gerçekleştirdiği dört saldırı eklenince burjuva partilerin hepsi “terörizme karşı savaş” ve “ulusal birlik” söylemine sarılarak safları sıklaştırma çabasına girişti. Bu kapsamda son bir yıldır OHAL yasasına başvurulmuş durumda ve demokratik ve sosyal hak mücadelelerine karşı da devlet tarafından baskı uygulanmakta. Öte taraftan da bir yandan özelleştirmelere devam edilirken bir yandan da eski rejim temsilcilerine yani yolsuzluğun “ağababasını” yapmış olanlara ekonomik af yasası çıkartılması planlanmakta.

Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi de iki ay önce “ulusal birlik” hükümetinin daha da güçlendirilmesi için çağrıda bulunarak Habib Essid hükümetine “aradan çekilme” çağrısı yapmış oldu. Essebsi tarafından önerilen planda yine Nida Tunus ve En-Nahda’nın (ki son kongrelerinde din ile devlet işlerini birbirinden daha da ayıracaklarını söyleyerek burjuva partiler nezdinde prestijlerini arttırdılar) yeni hükümetin temel parçaları olması düşünülüyor. Bunun dışında isteyen diğer partilerin ve bağımsız vekillerin de hükümette yer alabileceğini belirten Essebsi’nin en çok üzerinde durduğu ikili ise UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası) ve UTICA (Tunus Patronlar Sendikası). Burada UGTT’nin alacağı pozisyon gerek kurulması düşünülen yeni hükümetin akıbeti gerekse de Tunus sınıf mücadelesinin geleceği üzerinde belirleyici olacak. Ülkenin bağımsızlığını kazanmasında oynadığı rolden bu yana Tunus tarihinin en belirleyici kurumu olan UGTT’nin hükümette yer alması hükümetin meşruiyet propagandası yapmasını kolaylaştıracağı gibi sınıf hareketini daha da kontrol altına almasını sağlayabilir. Tersinden ise, 2011 yılından beri devlet aygıtının bekasından yana tutum alarak kitlelerin ekonomik ve sosyal dönüşüm beklentisine cevap üretemeyen sendika bürokrasisinin bir de hükümette yer alarak devlet aygıtıyla iyice bütünleşmesi işçi sınıfı tabanında önemli bir gerilim yaratabilir. Eğer bürokrasi elinin altında kontrol edemediği bir taban yoksa bürokrasi olmaktan çıkar. Evet, olası yeni hükümet üzerinden daha fazla spekülasyon yapılabilir… Ancak asıl önemli olan, gelecek hükümetin de programıyla diğer hükümetlerden ayrılmayacağı, “ulusal birlik” diye yutturmaya çalıştığı şeyin sermayenin birliğinden başka bir şey olmayacağı ve insanların yaşam koşullarında bir düzelme yaratamayacağıdır.

Ne yapmalı?

Tunus solunun en büyük yapısı olan Halk Cephesi “devrimin demokratik kazanımlarını savunuyoruz” söyleminin arkasına daha fazla sığınamaz. Hele ki, bir yıldır OHAL ile yönetilen bir ülkede! Aksi halde kitlelerin düzene yabancılaşması sola da iyice yabancılaşması ile sonuçlanacak. Tunuslu emekçiler ve gençler demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerle mücadele etmeyi sürdürüyor ancak her mücadele birbirinden yalıtık. İhtiyaç duyulan, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle, demokratik, ekonomik ve sosyal talepleri harmanlayan bir acil eylem programı çerçevesinde kurulacak bir birlik. Bu şekilde reformist Halk Cephesi üzerinde ve UGTT bürokrasisi üzerinde soldan bir basınç oluşturulabilir. Sadece bu şekilde, Tunuslu emekçilere düzene yabancılaşmalarının normal olduğu, zaten bu düzenin onların düzeni olmadığı mesajı verilebilir. Ve sadece bu şekilde Tunuslu kitleler devrimci süreçte inisiyatifi yeniden ellerine geçirebilir!

1 Daha detaylı bilgi için bknz. https://www.gazetenisan.net/2016/02/gorkem-duru-anlatti-5-yilin-ardindan-tunus/

Crisis Política en Túnez: depusieron al gobierno

0

El gobierno del Primer Ministro Habib Essid, al no poder obtener en el parlamento  los votos de confianza para mantenerse en el poder, fue depuesto el 30 de julio de 2016. El gobierno de un año y medio pudo obtener sólo tres votos de apoyo mientras que los otros votos fueron repartidos en 118 de rechazo y 27 votos imparciales. El llamado para un nuevo “gobierno de unidad nacional” realizado por el presidente Beji Caid Essebsi hace dos meses fue el incidente que comenzó el proceso que llevó al gobierno de Habib Essid a pedir un voto de confianza para continuar. Durante dos meses Essid resistió las presiones para realizar dicha evaluación de gestión porque minaba su poder, pero finalmente cedió con el resultado temido.

La crisis política por mala administración

Habib Essid  es el Primer Ministro de una coalición de gobierno formada por los dos partidos políticos tunecinos mayoritarios, a saber Nida Tunus (alianza del liberal-secularistas, burgibistas (por el líder de la independencia de Francia) y los sostenedores del viejo régimen) y En –Nahda (el partido tunecino de los Hermanos Musulmanes). Las críticas que se le hacen al gobierno de Essid  incluye su inhabilidad para resolver las crisis económica y social del país, su falta de éxito para la generación de empleo, y su fracaso en proveer seguridad contra la amenaza de ISIS. En realidad estas críticas son insuficientes. El problema es aún más grave. Por ejemplo, la crisis económico-social que generó la dinámica revolucionaria en el país se ha ido desarrollando desde 2011. Si comparamos datos del 2011 y el 2015 veremos que la capacidad de compra de la clase media bajó en un 40 % mientras que el desempleo en cifras oficiales ha subido al 15,3 %, que es todavía menos que el desempleo entre los jóvenes que ronda el 30-35 %.

La demanda de trabajo, pan y libertad  que hizo que las masas salieran a la calle en 2011 en Túnez, fue el resultado de la ruina creada por políticas neoliberales. Esto continuó luego del triunfo de la revolución. Esta es la causa de la crisis actual.

Por otro lado, las masas voltearon a la dictadura de Ben Ali, pero la izquierda tunecina y la central UGTT (Unión General de Trabajadores Tunecinos) les dieron la espalda a las masas. Estas direcciones enfatizaron la naturaleza democrática de la revolución y la necesidad de construir una “democracia”. Pero desalentaron y retrasaron las transformaciones sociales y económicas de fondo y anticapitalistas. Con lo cual contribuyeron a que los gobiernos pos 2011, continuaran con la aplicación de las mismas políticas neoliberales. Como resultado de esto, la crisis social y económica se profundizó, los gobiernos viven en una permanente crisis de legitimidad frente a las masas.

Unidad nacional o “te quiero pero quiero más al capital”

Aprovechando los cuatro ataques perpetrados por ISIS en el último año, todos los partidos burgueses han abrazado la causa de “combatir al terrorismo” y la “unidad nacional”. En estas circunstancias se han implementado leyes que decretaron un  estado de emergencia que reprime toda manifestación por derechos democráticos y sociales. Mientras tanto, las privatizaciones se siguen realizando y se está discutiendo actualmente una ley para decretar una amnistía económica, que beneficiaría a los representantes del viejo régimen, en otras palabras, los predecesores de la corrupción al servicio de los capitalistas.

El presidente Beji Caid Essebsi llamó a fortalecer aún más al gobierno de “unidad nacional” hace dos meses.  Un pedido indirecto al gobierno de Habib Essid de “quitarse del camino”.  Una maniobra para intentar superar el desgaste político ante su pueblo. El plan sugerido por Essebsi implica establecer a Nida Tunus y EnNahda como componentes fundamentales del futuro gobierno. EnNahda en su último congreso ha declarado que defienden la separación de la religión del Estado y han rechazado el Islamismo político, para tratar de mejorar su imagen. Además, el presidente Essebsi afirmó que otros partidos y diputados independientes podrían también ser parte del gobierno y que la UGTT y la UTICA (Confederación Tunecina de la industria, el comercio y la manufactura) constituyen otros dos posibles componentes a ser sumados al gobierno.

Dicho esto, la postura que tenga la UGTT será decisiva para la suerte del gobierno y para el futuro de la lucha de clases en Túnez. Si la UGTT, la institución con más influencia en la historia reciente de Túnez,  debido al rol jugado por la misma en la lucha por la independencia, se transforma en parte del gobierno, lo legitimará y, al mismo tiempo, buscará controlar a la clase obrera y el pueblo. También puede darse el escenario contrario. Desde 2011, los burócratas sindicales se han posicionado en favor de conciliar con los gobiernos y fueron incapaces de responder a las expectativas de las masas de una transformación social y económica. Su consolidación dentro del aparato del estado patronal puede también llevar a un incremento de las tensiones en la clase trabajadora. También es cierto que una burocracia que pierde el control de su base se desdibuja como tal y pierde su poder. Por lo tanto lo que es crucial aquí es que el programa del futuro gobierno no será diferente del anterior. Lo que se presenta aquí bajo el nombre de “unidad nacional” es nada más que la consolidación del capital y no hará nada para mejorar las condiciones de vida de la gente.

¿Qué hacer?

El Frente Popular, el agrupamiento más grande de la izquierda en Túnez, no puede seguir escondiéndose detrás de la consigna “estamos defendiendo las conquistas democráticas de la revolución”. Especialmente considerando el hecho de que este discurso tiene lugar en un país ¡que ha vivido bajo estado de emergencia este último año! Por otro lado, la clase trabajadora tunecina y la juventud continúan la lucha por sus derechos democráticos, económicos y sociales. Pero cada lucha es encarada sectorialmente y en soledad. Lo que se necesita es que la unidad sea construida en base a un plan de acción de emergencia que unifique todas las demandas sociales, económicas y democráticas a través de una perspectiva de independencia de la clase trabajadora. Es con esa unidad que la clase trabajadora podrá  avanzar en sus logros y comprender que el sistema capitalista nunca trabajará para su beneficio. Y que sólo con independencia de clase y unidad las masas tunecinas podrán tener la iniciativa de nuevo en sus manos!!!

Government ousted in Tunisia

0

The Prime Minister Habib Essid’s government, unable to get the required amount of votes of confidence in the Parliament, was ousted as of last night (July 30, 2016). The one-and-a-half-year government could only get 3 votes of support while the remaining votes were shared between 118 rejections and 27 impartial votes. The call for a new “government of national unity” made by the President Beji Caid Essebsi two months ago was the incident that had started the process which brought Habib Essid’s government to undergo a vote of confidence. While Essid resisted to the pressures to submit his government under such evaluation for the last two months due to his fear of losing power, he eventually gave in and had to undergo the process of vote of confidence.

The crisis of mismanagement

Habib Essid is the Prime Minister of a coalition government formed by the two major political parties in Tunisia, namely Nida Tunus (the alliance of liberal-secularist, Burgibists and old rejime supporters) and En-Nahda (the Tunisian party of Muslim Brothers). The major criticisms against his government include his inability to resolve the economic and social breakdown in the country, his lack of success in increasing employment, and his failure to provide security against the threat of ISIS. While these criticisms are accurate, they are not complete. For instance, the economic and social breakdown that created the dynamics of revolution in the country has been going on since 2011. If we compare the data belonging to 2011 and 2015, we see that middle classes’ purchasing power decreased by 40% while the official unemployment rate has been around a high rate of 15,3%, which is still less than the employment among the youth that has been floating around 30-35%.1

The demand for work, bread and freedom that made the masses take the streets in 2010 in Tunisia had been the result of the wreck created by neoliberal policies. The masses overthrew Bin Ali, however the Tunisian left and the UGTT (Tunisian General Labor Union) turned their backs to the masses emphasizing the democratic nature of the revolution and the need to construct democracy before all. This discourse disregarded and put off the necessary economic and social transformations, which then allowed all governments that followed to continue with the same old neoliberal policies. As a result, the economic and social breakdown has only deepened; the legitimacy crisis of governments has become continuous and the masses have become alienated from the system.

“National unity” or “I love you but I love capital more”

Adding the four attacks carried out by ISIS within last year on top of this state of affairs, all bourgeois parties have embraced the “fight against terrorism” and “national unity” discourse and tightened their front. It is within these circumstances that the state of emergency laws have been implemented since last year and that the state has been repressing struggles for democratic and social rights. Meanwhile, privatizations keep on happening and a law that would grant economic amnesty is being discussed, which would benefit the representatives of the old regime, in other words the “forefathers” of corruption.

The President Beji Caid Essebsi called for further strengthening of the “national unity” government two months ago, which was also an indirect appeal to Habib Essid’s government to “get out of the way.” The plan suggested by Essebsi yet again involves establishing Nida Tunus and En-Nahda (these two lately pumped their prestige among bourgeois parties by stating in their latest congresses that they’d further separate state and religious affairs from each other) as the fundamental components of the government. In addition, Essebsi affirms that other parties and independent deputies could also become part of government and that the UGTT (Tunisian General Labor Union) and the UTICA (Tunisian Confederation of Industry, Trade and Handicrafts) constitute the two most likely additional components in his mind. That said, the position that the UGTT will take will be decisive both for the fate of the government to be formed and for the future of class struggle in Tunisia. If the UGTT, the most influential institution in the Tunisian recent history due to the role it played in the country’s struggle for independence, becomes a component of the government, it could facilitate the legitimacy propaganda of the latter and help better control the class movement. The reverse scenario is possible as well: Since 2011, the union bureaucracy has positioned itself in favor of the state and was unable to respond to the masses’ expectations for an economic and social transformation. Its further consolidation within the state apparatus could also lead to an increasing tension among the working class. It is true that the UGTT could create more speculations using further consolidated ties with the government. But it is also true that a bureaucracy that loses the bases of masses under its control will no longer be bureaucracy. So what is crucial to see here is that the programme of the future government will be no different than that of the last one and that what is being pushed here under the name of “national unity” is nothing more than the consolidation of capital and has nothing to do with improving people’s life conditions.

What to do?

The Popular Front, the biggest corpus of the Tunisian left, could no longer hide behind the discourse that goes “we are defending the democratic gains of the revolution,” especially considering the fact that this discourse takes place in a country has been run under a state of emergency for the last year! Otherwise the masses will be alienated from the system, and even more so to the Left. The Tunisian working class and youth continue to struggle for their democratic, economic and social rights but each and every struggle remains isolated from each other. What is needed is a unity to be constructed based upon an emergency plan of action that will blend all democratic, economic and social demands through the perspective of the independence of the working class. It is only with such unity that it would be possible to pressure the reformist Popular Front and the UGTT bureaucracy. It is with such unity that the working class could understand that their alienation from the system is normal; that the system would never work to their advantage. And it is only by doing so that the Tunisian masses could take the initiative back into their hands again!

La Turquie : le coup d’État avorté

0

“La Turquie est revenue du bord d’un précipice, grâce à mon peuple qui s’est mis devant les chars de combat “, commentait le Président Tayyip Erdogan à l’arrivée à Istanbul depuis sa résidence dans Marmaris, où il passait ses vacances et aussi où les putschistes voulaient l’éliminer. Si les masses civiles auraient sauvé le gouvernement constitutionnel dans le pays, la Turquie célébrerait aujourd’hui la fête des droits démocratiques. Mais pour le moment ce qui règne dans tout le territoire national c’est la répression brutale du gouvernement sur presque tous secteurs de la population et surtout sur les institutions de l’État.

Il y a pour le moment plus de 18.000 personnes gardées, 10.192 d’elles arrêtées (853 officiers militaires, 157 généraux – plus de la moitié du total-, 898 soldats, 751 policiers) dans l’administration, les entreprises publiques et les universités ; et des dizaines de milliers de fonctionnaires et des employés suspendus de leurs fonctions (60.000), en attendant des susceptibles de possibles arrestations et des jugements pour appartenir, selon le gouvernement, à ce que le Président et les juges appellent FETO (Organisation terroriste de Fetullah Gulen).

En réalité, d’abord ce qui a affaiblie et qui a mené à l’échec le coup d’État a été la “trahison” des généraux nationalistes laïques de l’armée. Bien que l’islamiste Mouvement de Servicio[1] soit la plus grande confrérie de la Turquie, ses adeptes fidèles militaires forment une minorité presque insignifiante à l’intérieur des Forces Armées, en tenant en compte la grande taille de la deuxième armée la plus puissante de l’OTAN (650.000 effectifs). Et en fait, ils projetaient le coup pour le mois  de septembre de cette année avec l’espoir d’accumuler plus de forces contre le gouvernement. Cependant, ils ont reçu l’information sur les listes de purges que le gouvernement avait confectionnées et qu’il était prêt à procéder des arrestations à partir du 16 juillet. Cette information a été la raison par laquelle les putschistes ont décidé d’avancer son projet et de faire descendre dans la rue les chars de combat dans les principales villes. Ils ont arrêté le chef d’état-major et quelques généraux qui ne voulaient pas participer à l’aventure, mais ils n’ont pas réussi le soutien des nationalistes ni capturer le Président qui a été informé de la tentative putschiste et il a pu fuir une heure avant que les militaires soient arrivés a sa résidence. Après que le Président s’adressait au pays depuis son téléphone portable et il a appelé les gens à descendre dans la rue, et surtout après les appels des militaires de haut rang non-putschistes aux troupes pour qu’ils se retirassent à ses quartiers, la tentative a échoué.

Pourquoi les nationalistes anti-Erdogan n’ont-ils pas participé au coup d’État ?

Par plusieurs raisons. D’abord, parce que c’était le même Fettullah Gulen, qui en 2007 a collaboré avec le gouvernement d’Erdogan et presque a dirigé, à travers des procureurs et des juges islamistes proches à lui, une autre purge avec le jugement et le châtiment de centaines de militaires nationalistes kemalistes[2]qui ont été emprisonnés pendant des années. Quand Erdogan a rompu avec Gulen en déclarant qu’il l’avait “trompé” sur les intentions putschistes de ces militaires, la justice a laissé en liberté les emprisonnés et les a acquittés des accusations. Aucun d’eux n’a pu revenir à sa carrière militaire, mais ses collègues se sont vengés des partisans de Gulen par sa collaboration dans la répression du secteur kemaliste. Une autre raison c’est que les nationalistes ont possiblement pensé qu’un gouvernement militaire dirigé par les islamistes du Mouvement de Service serait beaucoup plus anti-laïque et extrémiste que celui-là de l’AKP[3].

Pourquoi la rupture entre les islamistes ?

Le plus curieux c’est que un secteur du mouvement islamiste (la confrérie de Gulen) a réalisé la tentative putschiste sur un autre secteur du même signe, celui-là de Tayyip Erdogan du gouvernement de l’AKP. En fait, les deux secteurs islamistes ont été jusqu’à il y a 8 ans alliés inséparables contre les pouvoirs économiques et financiers traditionnels. La bourgeoisie laïque, créée et gâtée par la bureaucratie kemaliste s’est toujours alimentée des politiques du capitalisme d’état. Mais quand l’économie centraliste, à la fin des 70, est entré dans un processus de crise structurelle et déjà n’avait pas d’autre choix que s’intégrer sur le marché globalisé, la faible bourgeoisie islamiste a trouvé des nouvelles possibilités d’obtenir de crédit ( saoudites, qataris, etc..) et aux nouveaux marchés au Proche-Orient et en Asie : elle s’est économiquement fortifié (en devenant les dénommés Tigres de l’Anatolie), mais aussi politiquement pour disputer le pouvoir. Malgré que la bourgeoisie laïque s’accrochât aux militaires kemalistes qui ont puni plusieurs fois les courants islamistes, finalement le parti de Tayyip Erdogan, le Parti de la Justice et le Développement est arrivé au pouvoir en 2003, avec le soutien du courant de Gulen, et avec un discours de démocratie et de liberté contre un “état-bourreau”.

Gulen, toujours sans aucune fonction officielle, a aussi encouragé Erdogan à limiter les pouvoirs de l’armée dans le régime en changeant la composition du tout-puissant Conseil de Sécurité Nationale en faveur des membres du gouvernement contre les commandements militaires, en élevant le rang de les officiers les plus religieux et en mettant à la retraite les autres, etc.. Et en 2007 il a collaboré avec le gouvernement d’Erdogan (grâce à ses procureurs et des juges islamistes proches) dans la purge, le jugement et le châtiment de centaines de militaires nationalistes prétendument  putschistes.

Le Mouvement de Service contrôle des centaines d’entreprises, certains d’entre elles multinationales, a des investissements financiers et industriels aussi à l’intérieur du pays qu’à l’étranger, est hégémonique sur quelques marchés à l’intérieur et à l’étranger, possède un grand réseau d’écoles et d’universités dans tout Proche-Orient et à l’Afrique (plus de 2000 écoles dans 120 pays, la moitié en Turquie), dirige quelques médias (45 journaux, 16 canaux de TV, 29 maisons d’édition), etc..

Par ailleurs, les nouveaux riches de l’AKP se sont bénéficié des investissements publiques, des privatisations, des adjudications de grands travaux publics, ont eu l’accès au crédit bon marché de la banque turque et ils veulent occuper une meilleure place dans la bourse. Cependant, ce n’est pas une distribution ni pacifique ni toujours “juste” pour ceux-ci. Les contradictions entre la plus grande confrérie de Gulen et la confédération de sociétés islamistes autour de Tayyip Erdogan ont été tendues il y a longtemps et encore plus avec les bons résultats de la croissance économique. La rupture est venue quand les deux secteurs ont essayé de s’imposer des institutions de l’État et surtout avec les enregistrements qui ont diffusé les adeptes de Gulen en décembre 2013 qui démontraient la corruption de quelques membres du gouvernement et du premier ministre Erdogan.

Alors que faut-il faire maintenant ?

D’abord, les vainqueurs veulent, selon ses termes, “extirper le cancer depuis sa racine” avec des purges et des arrestations de milliers de supposés partisans de Gulen. Cependant, les partis de l’opposition, les ONG’s, les syndicats et jusqu’aux organisations patronales craignent l’étendue possible de la répression vers des secteurs démocratiques. Le régime d’exception, déclaré dans tout le pays, autorise le gouvernement à agir par décret-loi, fortifie cette méfiance. Et tout cela a créé  évidemment une atmosphère d’instabilité dans la vie politique et économique. Le prix du dollar a monté de moins de 2,90 lyres turques à plus de 3 dans trois jours. La bourse a perdu plus de 6 %, qui marquent le départ du capital étranger de court terme par la méfiance dans les investissements malgré les déclarations rassurantes du directeur de la Banque centrale turque. S&P a baissé la note de la Turquie du BB + au BB. Et naturellement, après les attentats terroristes, les putschistes ont frappé  sérieusement  le tourisme déjà très affaiblie.

Il faut être très naïf espérer que cette traînée de poudre ne brûle pas à la classe ouvrière. C’est une opportunité tombée du ciel pour la bourgeoisie groupée autour de l’AKP, qui veut nettoyer ce qui reste du mouvement ouvrier indépendant. Il prépare le terrain pour le chemin pour caractériser n’importe quelle tentative de syndicalisation, n’importe quelle grève ou résistance, ou la même l’action de travailleurs démocratiques, comme une manifestation du terrorisme du FETO ou comme une défense du coup d’État. Dans ce sens, le bonapartisme a fortifié ses arguments politiques et idéologiques et ses dispositifs administratifs et il laisse entendre clairement que si ces mesures deviennent insuffisantes, il pourrait mobiliser des pouvoirs favorables à (la loi de la) Sharia. Par exemple, si ses forces de police deviennent insuffisants, le gouvernement a déjà exprimé son intention de réduire les conditions requises de contrôle d’armes qui permettent à des civils à les porter avec permission.

Le processus en cours c’est clairement un conflit de classes. Quelques secteurs de la bourgeoisie donnent soutien à la “terreur constitutionnelle” avec l’espoir de partager une partie du butin. Ceux qui ont été intégrés dans l’économie mondiale, bien qu’ils disent se sentir honteux sur l’état de la démocratie turque devant l’UE et les États-Unis, ils se rétrécissent de peur et ils essaient de gérer ses entreprises dans les actuelles conditions. Les secteurs de la petite bourgeoisie, qui sont entrés dans une frénésie de rage avec les effets de la crise, ont maintenant une opportunité réelle d’obtenir des positions et de devenir riches et ils sont disposés à purger n’importe quel travailleur au-dessous de ceux-ci, n’importe quel progressiste laïque, n’importe quel socialiste ou révolutionnaire, et n’importe quelle organisation révolutionnaire et démocratique en incluant les syndicats. Ces secteurs ont un leader et uniquement ils ont besoin un de ses signaux pour agir. Certains n’attendent même pas ce signal et déjà ils essayaient d’établir son propre ordre dans les quartiers et les villes.

Ce qu’il manque maintenant c’est la direction de la classe ouvrière. Les travailleurs n’ont pas besoin des fronts démocratiques de caractère indéfini. En contrepartie, ils ont besoin d’une direction solide, décidée et courageuse qu’elle puisse mobiliser les masses pour pousser une révolution politique et un gouvernement des travailleurs. Ce sont les conditions uniques pour l’établissement de vraie liberté démocratique en Turquie. À la fois, il faut être conscient que cet objectif seulement peut être construit à dans et depuis les mobilisations de masses. Les socialistes doivent travailler sans cesse vers cet objectif.

ITUC 2016 Raporu: Küresel sermayenin yeni sömürü metotları

0

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) 2016 yılının ilk yarısında iki önemli rapor yayınladı. Bunlardan ilki olan Küresel İşçi Hakları İndeksi, 141 ülkede işçilerin yaşam koşullarını inceleyerek ülkelerin işçi hakları karnesini çıkarıyor. İndeks, Belarus, Çin, Kolombiya, Kamboçya, Guatemala, Hindistan, İran, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde protestoların bastırılma biçimleri, toplu sözleşme haklarının gasp edilmesi, iş kazaları ve işçi ölümleri gibi veriler üzerinden sömürünün boyutlarını ortaya koyuyor. İndekste Türkiye’ye özel bir atıf var, zira Türkiye “işçiler için en kötü 10 ülke” listesine adını yazdırmış vaziyette. Raporda, Türkiye’deki hak ihlallerini aktarıldığı bölümde, KESK üyelerinin sendikal faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle yargılandığı, 284’ünün görev yerinin değiştirildiği, 403’ünün de görev yeri değişikliğine zorlandığı, 102’sinin gözaltına alınıp tutuklandığı vurgulanıyor. Bursa’daki Renault fabrikasında zam talep ettikleri için işten atılan işçilerin direnişi, sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan Hugo Boss ve SF Deri işçilerinin mücadelesine de raporda yer veriliyor.

Yayınlanan ikinci raporda ise küresel sermayenin işgücünü daha da ucuzlatma, işçiye daha da az ödeme saikiyle geliştirdiği yeni metotlar aktarılıyor. Raporda Apple, Samsung, Mc Donalds, Nestle, H&M gibi şirketlerin kârlarını artırmak için girdiği dolambaçlı yollara ve neoliberal hükümetin bu şirketlere sağladığı yasal paravanlara yer veriliyor. Bunlardan en dikkat çekici ve vahim noktaları aşağıda aktarıyoruz:

  • Dünyanın en zengin yüzde biri tüm zenginliğin yüzde 99’una sahip. Dünya çapında küresel ticaret parmakla sayılabilecek kadar az sayıda şirket tarafından yönetiliyor. Ancak işçilerin yalnızca %6’sı bu şirketler tarafından istihdam ediliyor. Bu demek oluyor ki %94’ü taşeron şirketlerce, kim için üretim yapıldığından dahi habersiz şekilde istihdam ediliyor. Peki, bu nasıl mümkün oluyor? Samsung, McDonalds ve Nestle’nin de içinde bulunduğu 50 çokuluslu şirket, yasal olarak kendisiyle doğrudan bir bağı olmayan tedarik zincirleri biçiminde organize ettiği iş modeliyle çalışıyor. En ucuz işgücünün olduğu ülkelere yatırım yapıyor, tedarik ağında onlarca illegal yavru şirket üzerinden ürünü pazara sunuyor. Hem üretim hem dağıtım zincirinde onlarca şirket sürece dahil oluyor. Bu şekilde 50 şirketin küresel tedarik zincirlerinde 116 milyon işçiden oluşan ‘gizli işgücü’ istihdam ediliyor. Bu sırada 50 dev şirket, illegal yavru şirketlerin ne vergisinden ne de bu ülkelerde asgari ücrete çalışan işçilerin yaşam koşullarından sorumlu oluyor. Düşük ücretlere dayanan kârlarını merkezden yönetirken, üretimini yaptığı yerlerde asgari geçim ücretine ya da güvenli ve güvenceli çalışmaya karşı çıkıyor ve kayıt dışı çalışmayı, hatta kölelik ilişkisini görmezden geliyor. Bu 50 şirketin tedarik zincirini kurduğu ülkelerin yüzde 70’inde grev hakkı bulunmuyor ve yüzde 60’ında da toplu iş sözleşmesi tanınmıyor.
  • Şirketler bu metotla işçi ücretlerini o kadar azaltabiliyorlar ki, raporda bu durum bir tişört örneğiyle anlatılıyor. Şöyle ki, 29 avroya üretilen bir tişörtün Bangladeş’te üretilmesi için hammaddesine 3.40 avro harcanırken, Bangladeş’teki şirketin kârı 1,15 avro, tişörtün pazara sunulması için lojistik hizmetlerine 2,19 avro harcanıyor. Satış işlemleri, tişörtün satıldığı mağaza kiraları her şey çıkarıldığında 17 avrosu şirket patronun cebine girerken, geri kalan 12 avronun içinden şirketlerin kâr payları ve üretim maliyetleri çıkarıldığında sadece 0,18 avro işçi ücreti olarak ödeniyor.

Rapor açıkça ortaya koyuyor ki, aslında 25 şirketin 387 milyar dolar tutarındaki nakit kârıyla bu şirketlerin toplam 71,3 milyon gizlenmiş işgücüne yılda 5.000 dolardan fazla ücret artışı sağlayabilirdi. Dahası Amazon, Walmant ve Walt Disney’in de içinde olduğu ABD’deki 24 şirketin toplam serveti Kanada’yı satın alabilir durumda. Foxconn, Samsung ve Woolworths’un da içinde bulunduğu Asya’daki dokuz şirketin toplam 705 milyar dolar tutarındaki geliri, Birleşik Arap Emirlikleri’nin gelirine eşdeğer. Ayrıca rapora göre, sadece Apple bile sınır ötesi varlıklarına uygulanan federal gelir vergisinde 57 milyar dolar civarında vergi kaçırıyor. Hükümetler dünya çapında uygulanan vergi kaçırmanın bir aracı olarak offshore sisteminin farkındalar ve vergileri servetten değil, tüketim maddelerinden tahsil ediyorlar. Bu da işçilerin daha da yoksullaşması demek.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu raporunu kapitalist açgözlülüğün sona erdirilmesi çağrısıyla bitiriyor olsa da, bu sömürü ağı bir avuç ceo’nun insafına bırakılamayacak kadar vahim. Kapitalizm her geçen gün organize bir suç ve sömürü şebekesi olarak palazlanıyor ve kapitalizmin ilgasından söz etmeksizin bu sömürü zincirini kırmak mümkün olmayacaktır.

Kitleler sokakta…

0

Türkiye “darbeler tarihi”nde bu defa bir ilk yaşanmış ve kitleler darbeye karşı sokağa dökülmüş, hatta tankların üzerine çıkmış, zaman zaman ateş altında kalsalar da askerlerin silahlarını bile ellerinden almışlardır. Dışarıdan bakıldığında “demokrasi yanlısı” her insanın “İşte, nihayet..!” diyerek taşkın bir neşe ve heyecana kapılmaması ve “peki, biz niye yoktuk?” diye sormaması mümkün değil. Bu, “direnişi” pek çok yönüyle ele almak gerekiyor; en başta da yarattığı tehlikeler ve taşıdığı olumlu olumsuz potansiyeller açısından. Ancak soruna uzaktan ve “saf demokratik ilkeler” veya “pasif kitlelerin sokağa çıkmasına” duyduğumuz genel hayranlık açısından bakmak bizi yanıltabilir, en azından gerçeğin pek çok boyutunu gözden kaçırmamıza yol açabilir. Bu nedenle sorunun soyut ilkesel değil, somut devrimci-politik bir bakış açısıyla ele alınması zorunludur.

Ya Allah…

Öncelikle şu somut gerçeği vurgulayalım: Sokağa dökülenlerin çok önemli bir bölümünün “demokrasi” yanlısı değil, RTE yanlısı olduğu açıktır. Mehter marşları eşliğinde atılan “Ya Allah Bismillah…!” vb. sloganların, tekbirlerin veya açık havadaki zikir ayinlerinin, kullanılan söylem ve simgelerin “demokrasiyi savunma” heyecanı ve talebiyle ilgisi yoktur. Üstelik o gece yakından izleme fırsatı bulanların da gördüğü üzere sokağa çıkanların bir bölümü bırakın darbecileri, kılığı kıyafeti kendilerine benzemeyenlere karşı bile düşmanca ve saldırgan bir tavır içindeydiler.

Çok büyük bölümü itibariyle bu kitlelerin demokrasi anlayışları, AKP’nin iktidarda olması ve orada kalmasıyla sınırlıdır. Yani hâlâ sürmekte veya sürdürülmekte olan “demokrasi nöbeti”, bu anlamda anlaşılabilir bir “demokrasi” eylemi, kendi seçtiklerini koruma mücadelesidir. Ancak “Ne yapalım onların demokrasi anlayışı da bu, üstelik darbeye de karşı çıktılar!” deyip geçemeyiz. Çünkü bu anlayışa göre demokrasi, bir dizi toplumsal, ekonomik, politik ve dini-mezhebi nedenle, AKP’nin oy çoğunluğuna sahip olduğu sürece geçerlidir ve aynı anlayışın, “Tayyipçi” olmayanları veya “modernleri” milletten saymama, “yerli” olarak görmeme gibi bir “kusuru” ve “hainlere karşı” daha baskıcı bir rejim talebi vardır. Zaten önderlik eden çekirdek bölümü itibariyle yakın bir zamana kadar demokrasiyi “Allaha şirk koşmak” olarak gören bu kitleden en azından bugün için fazlasını beklemek abestir.

Ancak burada asıl “tehlikeli” unsur, her şey olup bittikten sonra, aynı seçim dönemlerinde olduğu gibi, bu defa büyük şehirlerin “yasak meydanlarında” Devlet-Saray yanlısı televizyonların günlerdir yayımladığı gösterilere gelen veya getirilen ve de “demokrasi nöbeti” gerekçesiyle orada duran veya tutulmaya çalışılan kitlenin kendisi değildir. Zaten Türkiye sağı, ardında devlet desteği (En azından mahalle karakolu) olmadan sokağa çıkma alışkanlığına sahip değildir. Bu kitle, görevi her defasında halkı eve göndermek olan polisin bu defa halkı dışarı çağırması sonucu, yani devlet garantisiyle sokağa çıkmıştır. Darbenin farklı sonuçlanması halinde bu kesimin en azından yüzde doksanının evlerine kapanacağı veya bir bölümünün bu defa “Hoca Efendi” lehine sokaklara döküleceğini rahatlıkla tahmin edebiliriz.

Bu nedenle soruna, tek başına bu kitlenin gerici eğilimleri veya demokrasi anlayışı ve (moda tabirle) “zihniyeti” açısından bakamayız. Bu sokak hareketinin asıl tehlikeli yönü ve olumsuz potansiyeli önderliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, “milliyetçi-mukaddesatçı”, yani Türkiye gericiliğinin bütün renklerini bünyesinde toplamış bir önderliktir. Bunlar, darbecilerin tereddüte düşmesi ve darbenin kapsamının anlaşılmaya başlamasıyla birlikte tanklara ve darbeci askerlere karşı polis eşliğinde harekete geçen, kısmen silahlı oldukları söylenen Saray’a bağlı milisler ve kimi İslamcı örgütlere bağlı militanlardır. Bu öncü-militan gücün önümüzdeki dönemde bütün muhalif hareketlere, mesela yeni bir “Gezi”ye, Gezi benzeri bir harekete veya az çok geniş çaplı herhangi bir muhalif eyleme, “FETÖ”cü bir “darbe girişimi” olduğu gerekçesiyle, elbette Saray’dan alacakları talimatlarla ve polisle ortak bir organizasyon içinde saldırma ihtimalleri yüksektir. Bu ihtimal, sözü edilen güçlerin silahlandırıldıkları ve silahlandırılacakları söylentileri doğruysa (İnanmamak için hiçbir neden yok) giderek daha da tehlikeli bir hal alacaktır.

Yobazlar bizi keser mi..?

Burada yapılmaya çalışılan “Ay, yobazlar bizi kesecekler…!” edebiyatı değildir. Askeri darbelerin, örgütlü emekçilerin kitlesel biçimde hayatı durdurup sokakları ve bütün stratejik noktaları ele geçirmesiyle, bir direnişin ötesinde saldırıya geçmesiyle engellenebileceğini tarih bize öğretmiştir: 1917 Rusyası’nda Kornilov’a karşı Petrograd işçilerinin barikatlara koşması; 1920 Almanyası’nda Kapp darbesine karşı Berlin işçilerinin genel grevi; 1936 İspanyası’nda Franco ayaklanmasına karşı İspanyol işçilerinin bütün askeri birlik ve garnizonları kuşatması ve silah depolarını ele geçirmesi… Örneklerimiz bunlardır. Bu örnekler günümüzde yine sınıf temelli, ancak çok daha zengin biçimler alabilir. Ancak her sokak hareketine ilerici, demokrat, devrimci karakterini kazandıran, hareketin kendiliğindenliği-kitleselliği ölçüsünde hemen her toplumsal eğilimi barındırsa da (Hatta bazen bazı gerici eğilimleri) esas olarak o hareketin özgürlük, eşitlik ve siyasi demokrasi talep eden yönüdür. Yoksa sokakta devrimci olanla karşıdevrimci olan arasında hiçbir fark kalmazdı. Sokakta gördüğümüz her sivil kalabalığı, rejime veya bir darbeye karşı çıkmış olsalar bile sadece “biçimsel bir nesnellik” nedeniyle bağrımıza basmamız mümkün değildir. Gerici güçler arasında, kitlelerin de çeşitli biçimlerde kullanıldığı çatışmaların varlığı malûmdur. Bu nedenle çatışan güçlerin öznellikleri, hangi hedefler doğrultusunda çatıştıkları, neyi amaçladıkları ve “bize” ilişkin niyet ve tutumları çok önemlidir. Saf bir “demokrasi” olmadığı gibi sadece “sokakta” geçtiği için hayranlıkla bakacağımız saf bir kitle hareketi de yoktur. Ancak yukarıda dile getirdiğimiz ölçütlerle sokakta cereyan edenleri anlamamız, ayırt etmemiz ve bunların sonucunda bağımsız ve devrimci bir tavır takınmamız, darbelere karşı önderlik mücadelesine girişmemiz mümkündür. Ve yine ancak bu şekilde Türkiye’de gericilerin arasındaki mücadelelerde kendimiz olmayı, “taraftar” olmadan taraf olmayı; mesela Suriye’de Esat hanedanının burjuva despotluğuna karşı ayaklanan devrimci halk hareketiyle, IŞİD, Nusra, Fetih Ordusu, Abdülhamid Han Tugayı vb. selefi-İslamcı ve faşist muhalefeti ayırt etmeyi başarabiliriz.

Kitlelerin bir darbeye karşı sokağa çıkması karşısındaki tavrımız başta da söylediğimiz gibi, sadece “ilkesel” değil, aynı zamanda “devrimci ve politik” olmak zorundadır. Hani hep deriz ya, her şey görüntüden ibaret ve dümdüz olsaydı öyle diyalektiğe falan ne gerek kalırdı..!

Demokratlık ve gerçek demokrasi…

Anlaşılacağı üzere sorun basitçe, Saray’ın çağrısına uyarak ve devlet desteğiyle sokağa çıkan insanların “gerçek demokratlar” olup olmadığı değildir. Zaten bu memlekette “demokratlık” netameli bir konudur. Bırakın demokrasinin “sınıfsal boyutları ve karakteri” meselesini, en “düz” haliyle bile ele alındığında, milliyetçiliğin hemen her siyasi eğilimi kestiği bu toplumda, o demokratları CHP’nin 24 Temmuz’daki Taksim mitinginde bile çok fazla bulamazsınız. Pek çok demokratın bazı konular ve durumlarda adeta ışık hızıyla nasıl bir faşiste dönüştüğünü görmekteyiz! Yani bu memleketin “demokrasi” bağlamında sadece “havuz medyası”, mesela bir “Akit” sorunu değil, bir de “Sözcü” sorunu vardır…

Buradan kalkarak “sokaktaki kitleler” meselesini soyut bir demokrasi anlayışı veya “bizi kesip kesmeyecekleri” endişesi üzerinden değil, sınıf mücadeleleri, siyasi önderlikler, toplumsal kurtuluş ve özgürleşme sorunu açısından ele almak şarttır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, konumuz bir darbe teşebbüsüne karşı şu veya bu zamanda ve şu veya bu saikle de olsa sokağa çıkmış kitlelerdir ve onlar fiziksel ve zihinsel olarak kazanılmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Üstelik bu kitle, toplumsal, politik, ekonomik ve dinî bin bir yanılsama neticesinden sahte bir “cemaat dayanışmasının” kıskacına sokulmuş, ancak gerçek çıkarı, kurtuluşu ve özgürlüğü başka bir yerde olan milyonlarca işçiyi, emekçiyi ve yoksulu içermektedir. Bu nedenle öncelikle onlara şu anda tuttuklarının gerçek bir “demokrasi nöbeti” olmadığı, demokrasi mücadelesinin kendi sınıf düşmanlarının kapısını bekleyerek veya iktidarını koruyarak kazanılamayacağı; zaten darbeye kalkışanların bugünkü iktidar sayesinde, onunla işbirliği yaparak devletin, ordunun ve toplumun en kritik noktalarını ele geçirdikleri, bugünkü iktidarla, geçmişleri bir yana, en az on yıllık bir ortaklıkları olduğu; üstelik darbenin en başında, o, yıllarca toz kondurulmayan “mübarek zatın” ve “alnı secdeden kalkmayan” (gözleriyle namaz kılsalar da..!) adamlarının bulunduğu; sırada benzer işlere teşne başka tarikat ve cemaatlerin olduğu; darbenin de, OHAL’in de esas olarak kendilerine karşı yapıldığı ve ilan edildiği; sermayenin bir diktatörlük biçimine karşı bir başka biçiminin nöbetini tutarak kurtuluşun mümkün olamayacağı sabırla anlatılmalıdır. Çünkü nihayetinde, en düşük ücretlerle ve uzun saatler boyunca her türlü haktan hukuktan yoksun kayıtdışı, taşeron, kiralık işçi olarak çalıştırılıp kıdem tazminatlarına el konulacak olanlar ve inşaat tepelerinden düşüp ölenler onlardır. Bu insanlara, şu andaki siyasi inançları ne olursa olsun gerçek demokrasinin, kendilerini birer ücretli köle olmaktan çıkartıp “devletin kendisi” haline getirecek bir İŞÇİ DEMOKRASİSİ olduğunu söylemeliyiz.

Tanklara tırmanmak, genel grev, ama nasıl…?

Tabii, bütün bunlar, bu acil durumda hayal ürünü hikâyeler gibi gelebilir. Ancak söylediğimiz hiçbir şey acilen yapılması gereken ittifakların, kurulması gereken birliklerin, işe eldekilerle başlamanın önünde engel değildir. Zaten bunlar, sembolik olmanın ötesinde etkili biçimde bugüne kadar yapılmadıysa işimiz, imkânsız olmasa bile zor demektir. Hem gelenin “faşizm” olduğunu söyleyip hem de bu halde olmak, üstelik de “burnundan kıl aldırmamak” tuhaf bir durumdur. Mücadelenin başlangıç noktası, Cemaatçi temizliğinden çok daha fazlasını “vaat eden” OHAL’e ve Saray rejimine karşı mücadeledir. Ancak, darbelerin kapısı açılmıştır. Nihayetinde dönüp dolaşıp yine bizi vuracak olan bir başka askeri darbe karşısında sokağa çıkmak, tanklara tırmanmak ve siyasi bir genel grevle hayatı durdurmaktan başka bir çare olmadığı ve bunun ancak birleşik-örgütlü güçlerle mümkün olduğu gün gibi ortadadır. Bu mücadelenin özünün bir sınıf mücadelesi olduğunu göremeyenler, en radikalinden demokrat, devrimci veya en sıkı laiklik yanlıları olsalar bile boşa konuşmaktadırlar.

Marx’ın o özlü sözünü bir kere daha hatırlatalım: Devlet içindeki bütün savaşımlar… çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir…

Evet, bütün bunlar sınıf mücadelesinin birer parçası ve yansımasıdır. Gerçek özgürlüğü ve demokrasiyi kazanmanın, tehlikeleri bertaraf etmenin ve potansiyelleri tarafımıza çevirmenin ve “karşı taraftaki” emekçileri kazanmanın sınıf esasına dayalı bir mücadeleden başka yolu yoktur…

Sol ve alanlar – I

0

Darbe girişimi, girişimle birlikte kitlelerin sokaklara ve alanlara çıkması ve nihayet CHP’nin düzenlediği 24 Temmuz Pazar mitingine katılım konuları sol çevreler içinde pek çok tartışmaya yol açtı, iyi de oldu. Dile getirilen görüşlerin, yapılan polemiklerin pek çoğu sol hareketin büyük bölümünün gerçeklikten ne denli uzak, emekçi kitlelerin devrimci önderliğinin geliştirilmesi görevine ve zorunluluğuna ne kadar yabancı olduğunu ortaya çıkardı. Darbe girişimi karşısında, AKP yandaşları sokağa dökülürken şaşkın ve felçleşmiş halde televizyonların başında gelişmeleri izlemekle yetinen devrimci ve demokrat çevrelerin önemli bir bölümü, bu tutumunu “sorumlu davranmak” veya “emekçiler, kendini ezen bir hükümeti savunmak için neden sokaklara çıksınlardı ki” gibisinden gerekçelerle haklı göstermeye bile kalktı. Bu tip yargılara en güzel yanıtlardan birini, bir metal işçisinin Evrensel’in web sitesinde yayınlanan bir mektubu veriyordu: (Alanlarda) “AKP’nin müziklerinin çalınıyor olması son günlerde birçok çevreyi rahatsız etti. Bu hoş olmadı. Ama burada tek hata AKP’nin değil. Sol diyebileceğimiz çevreler iyi bir sınav vermedi. Onlar her ne olursa olsun alanda olması lazımdı. Alan hâkimiyeti böyle bir konuda AKP’ye bırakılmamalıydı.”

Sol hareketin bu felç halinin temelinde, kendi kurduğu, sınıf mücadeleleri dinamiğini değerlendirebilmekten uzak, tamamen üst yapısal alana sıkıştırılmış şeması yatıyor. “Rejim, RTE’nin önderliğinde ve AKP’nin elinde giderek diktatoryal ve İslami-faşizan bir nitelik kazanıyor; bütün mücadele bunun durdurulmasına ve ‘Demokrasi, şimdi’ hedefinin gerçekleştirilmesine yönelik olmalıdır”. Böyle bir şemayla, ne burjuvazi ve egemen politik yapılar arasındaki çelişkiler, ne bunun yarattığı rejim krizinin emekçi sınıflar ve küçük burjuva yığınlar üzerindeki etkileri ve tabii ne de devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin bulunmaması halinde politik gelişmelerin alabileceği yönler görülebilir, hesaplanabilirdi.

Bu şemanın katılığı, tarihin okunması ile gerçekliğin kavranması arasındaki mesafenin açıklığıyla birleşince, ortaya felç halinin meşrulaştırılmasına yönelik tuhaf savlar çıktı. Örneğin, (1917’de karşıdevrimci general Kornilov’un gelişmekte olan devrimi ezmek için başlattığı saldırıya karşı, muhalefette olan Bolşeviklerin, iktidardaki sosyal demokrat Kerenski hükümetiyle birlikte savaşmaları örneğinden hareketle), ne darbecilerin sürmekte olan bir proleter devrimine saldıran Kornilov birlikleri, ne de RTE’nin devrimci demokrat bir iktidarı korumaya çalışan Kerenski olmadığı gerçeğinden hareketle, bizim “Bolşeviklerimiz” evde kalmayı tercih ettiler. Ne tuhaf bir metot! Tarihi, iktidar ve muhalefetteki politik güçlerin ve kişilerin ideolojik-politik fotoğrafına bakarak okumak ve bu donuk imgeyi bir yöntem olarak kalıplaştırmak… Oysa bu fotoğrafın asla bir daha tekrarlanamayacağını unutuyorlar.

Yukardaki “teorik” açıklama, kendi felç halini, “işçilerin kendilerini ezen bir hükümeti darbeye karşı koruma isteksizliği” diye meşru göstermeye çalışanların yargısıyla aynı. Kerenski’de Bolşevik partiyi yasaklamaya, liderlerini tasfiye etmeye çalışıyordu, ama Bolşevikler Kornilov’a karşı sokaklara çıkmakta tereddüt etmediler. Zira, onların korudukları Kerenski hükümeti değildi; onlar Çarlığın yıkılışıyla birlikte edindikleri demokratik ve devrimci mevzileri korumaya atılmışlardı. Bu mevzilerin yaygınlaşması veya daralıyor olması önemli, ama belirleyici değil. 15 Temmuz askeri darbe girişimi, başarılı olması halinde, sınırlılığından ve RTE elinde daraltılıyor olmasından ne denli şikayetçi olursak olalım, işçilerin, emekçilerin, devrimci ve demokratik hareketin kullandığı, yararlandığı mevzilerin tahribatıyla sonuçlanacaktı. Sendikaların, sosyalist, sosyal demokrat ve ilerici partilerin, toplumsal hareketlerin, her türlü ulusal ve azınlık çevrelerinin, parlamentonun, vb. üzerinden tanklar geçecekti. Bu mevziler korunmalıydı. (Yoksa darbenin ülkeye yeni demokratik ve devrimci açılımlar getirebileceği mi umut ediliyordu?) Bunu (gerçek Bolşevik tarzda) başarabilseydik, bugün sınıflar mücadelesinde çok daha farklı, çok daha ileri bir noktada olabilirdik. Bunu başarabilen kitlelerin gücü ve yarattığı yeni politik dinamikler, rejimin yeniden belirlenmesinde emekçi kitlelerin son derece lehine yeni süreçler başlatabilirdi. Ama inisiyatif iktidara ve onun kitlelerine terk edildi. Şimdi RTE’nin bu dinamikten Bonapartist politikalarını güçlendirmekte yararlandığından, demokratik kazanımları yok etmeye yönelmesinden şikâyet ediyoruz… Sol hareket, politikanın, sınıf mücadelesinin “boşluk” tanımadığını ne zaman kavrayabilecek?

Sol ve sosyal demokrat hareket, geneli açısından, darbe girişimine karşı sokağa çıkmadı, çıkma çağırısı da yapmadı. Şüphesiz kendi tarihinin acılarından hareketle bir askeri darbeye destek vermekten uzaktı, ama yukarıda andığımız kendi statik, donuk şeması ve bu şemanın ortasındaki (çok haklı) RTE karşıtlığı nedeniyle gelişmeleri ve sonuçlarını seyretmeyi yeğlemekle yetindi. Bugünkü “milli uzlaşma” görünümlü Bonapartist “yeniden inşa” sürecinin açılabilmesini olanaklı kılan büyük bir hata oldu bu. “Ama, işçiler, emekçiler ve gençler de kendiliklerinden sokağa çıkmadılar” denebilir. Yanlış, bir kısmı çıktı, çünkü onların önderlikleri vardı (RTE ve AKP) ve onlar sokak çağırılarını yaptılar. Çıkmayanlar ise ilerici, demokrat, devrimci kesimlerdi, çünkü onların önderlikleri, başta CHP, HDP ve sendikalar olmak üzere, bırakın sokak mücadelesi çağrısını, darbeyi kınamak için bile girişimin ilk sallantı belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar beklediler. Ne de diğer devrimci ve sosyalist çevrelerden gelen bir çağırı duyuldu.

“Ama Gezi de bir kendiliğinden patlama değil miydi?” Evet, ama birkaç farkla: Birincisi, Gezi ayaklanması tanklara karşı bir savunma değil, hükümet politikalarına karşı bir saldırıydı. İkincisi, ayaklanma başlar başlamaz derhal tüm devrimci ve ilerici önderlikler Taksim’e çıkma mücadelesi çağrısı yaptılar. Bunlar önemli farklılıklar. Ama bir üçüncü nokta daha var: Gezi mücadelesi, daha üst düzeyden bir önderlik yaratamadığı, hatta bölünmelere neden olduğu için önce dağıldı, sonra yok oldu. İşçi, emekçi ve gençlik yığınlarının bunlardan ders çıkarmadığını sanmak için hiçbir neden yok. Dolayısıyla, sorumluluğu kitlelere yıkmak yerine, sol hareketin kendi zaaflarının eleştirisini yapması gerekir. Başta alıntıladığımız işçi militanın dediği gibi, “Alan hâkimiyeti böyle bir konuda AKP’ye bırakılmamalıydı” ve bunun esas sorumlusu emekçi yığınların önderlikleri veya kendini önderlik olan görenlerdir.

Non à l’état d’urgence en Turquie!

0

Suite au conseil de sécurité nationale et au conseil des ministres du 20 juillet, cinq jours après la tentative de coup d’État militaire qui a débuté dans la nuit du 15 au 16 juillet, l’état d’urgence a été instauré sur tout le territoire pour une période de 3 mois. Nous, le Parti de la Démocratie Ouvrière, rejetons la tentative de coup d’État militaire, ainsi que l’état d’urgence !

Bir yılın bilançosu

0

Devletin Kürt illerinde geçtiğimiz yıl Ağustos ayında başlattığı operasyonlar 1 yılını doldurmak üzere. Tam 1 yıl önce, iktidarın talimatıyla Kürt illeri büyük bir askeri abluka altına alınmış; 7 şehrin 22 ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarıyla savaş başlatılmıştır, yıkım hâlâ devam etmektedir.

Arjantin: Sosyalist Sol mücadeleye çağırıyor!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)‘in Arjantin seksiyonu, kardeş partimiz Sosyalist Sol (IS)’un Dördüncü Kongresi 8-9-10 Temmuz tarihlerinde Buenos Aires’te, ülkenin birçok bölgesinden gelen delegelerin katılımıyla gerçekleşti. Ayrıca Enternasyonal’e bağlı kardeş partilerin kongreye katılımı, enternasyonalizm vurgusunun ötesinde, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda önemli tartışmaların gerçekleşmesini sağladı. Üç gün süren kongrenin temel tartışma konularını ise, uluslararası durum, Arjantin’de politik durum ve Sosyalist Sol’un önümüzdeki dönemde izleyeceği politik hat oluşturdu.

Vardık, varız, var olacağız!

Sosyalist Sol’un kongresi, akımımızın kurucusu, 29 yıl önce aramızdan ayrılan Troçkist önder Nahuel Moreno’nun ve 1976-1983 yıllar arasında süren askeri diktatörlük tarafından katledilen ya da kaybedilen, akımımızın öncül partilerinden olan PST (Sosyalist İşçi Partisi)’li yoldaşların onurlarına armağan edildi.

Ardından Enternasyonal’in kardeş partilerinden kongreye katılan, Brezilya’dan Sosyalist İşçi Akımı (CST), Venezuela’dan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), Şili’den Sosyalist İşçi Hareketi (MST), Amerika Birleşik Devletleri’nden Sosyalist Çekirdek ve Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi delegeleri ve Tunus’ta enternasyonalimiz adına devrimci inşa faaliyetini üstlenen Majid Haouachi, Sosyalist Sol’un kongresini selamladılar. Kongreye katılım gösteremeyen diğer kardeş partiler de selamlama mektuplarını ilettiler: İspanya’dan Enternasyonalist Mücadele (LI), Fransa’dan Enternasyonalist Sosyalist Birlik (GSİ), Almanya’dan İşçi Demokrasisi İçin Komite (KRD), Meksika’dan Sosyalist İşçi Partisi (POS), Panama’dan Sosyalist Öneri, Bolivya’dan Protesto ve Peru’dan Mücadelede Birleşelim (Unios).

Dünya ekonomik krizi politik krizleri tetiklerken

Uluslararası durum tartışması UIT-CI’nin dünya durum tezleri üzerinden sürdürülürken farklı ülkelerden katılımcıların varlığı tartışmanın derinleşmesinin önünü açtı. Enternasyonal olarak uzunca bir süredir takip ettiğimiz politik hat halen varlığını korumakta:

  • Ekonomik krizin yarattığı çöküşe karşı mücadele eden dünya halklarıyla dayanışma.
  • Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında 2011’den bu yana devam eden, son dönemde bir geri çekilme sürecinden geçse de halen devrimci potansiyeller barındıran, Arap devrimci süreciyle dayanışma ve coğrafyadaki devrimci önderlik krizine bir cevap oluşturma.
  • Latin Amerika’da ekonomik krizin etkisiyle derinleşen “halkçı” hükümetlerin krizine karşı gelişen sınıf hareketleriyle dayanışma ve devrimci alternatiflerin inşası.

Özellikle emperyalizmin ekonomik krizden çıkışa bir çözüm bulamaması, ekonomik krizin derinleşerek politik krizlere dönüşmesi (Latin Amerika’da “halkçı” hükümetlerin krizi, İspanya ve Yunanistan’daki politi krizler, Fransa, Türkiye ve daha birçok başka ülkeyi de içine alan rejimlerin bonapartistleşme eğilimleri) önümüzdeki dönemde dünya sınıf mücadelesinin temel belirleyeni olacak. Ayrıca bu politik krizler merkezci, reformist solun da sağa doğru savrulmasını hızlandırıyor. Birçok sol akım “ilerici” diye tanımladıkları burjuva sektörlerin peşine takılmakta beis görmüyor. Böyle bir konjonktürde işçi sınıfının bağımsızlığı ve sistemden kopuş temeline dayanan UIT-CI’nin varlığı ve mücadele azmi daha da önem kazanıyor.

Buradayız ve meydan okuyoruz!

Sosyalist Sol’un Arjantin’de son dört senede gerçekleştirdiği önemli büyümenin arkasında ülkenin politik durumundaki hızlı kırılmalar ve partinin bu kırılmalara dönük geliştirdiği başarılı taktikler yatmakta. Önümüzdeki dönemde bu kırılmaların daha derin çatlaklara dönüşme emareleri taşıması ise partinin üzerindeki sorumluluğu arttırıyor. Peronizmin krizi ve ekonomik çöküş ülkede çok daha gözle görünür hale gelmiş durumda. “Halkçı” görünümlü neoliberal Kirchner hükümetinin uyguladığı politikalar sonucu yaşam koşullarının daha da kötüleşmesinin bir sonucu olarak, merkez sağın adayı Macri az farkla da olsa seçimleri kazanmayı başarmıştı. Başa geldiği günden bu yana ülkeyi emperyalizmin sömürüsüne açmak için tüm duvarları yıkmaya çalışan, özelleştirmelere daha da hız veren ve ülkenin dış borç yükünü katlayarak yoluna devam eden Macri, bir yandan da elektirk, doğalgaz, ulaşım gibi alanlarda %300 e varan zamlar uygulayarak kitlelerde hoşnutsuzluk yaratmış durumda. Şu an için meşruiyet sağlamak adına ise kullanabildiği iki söylem var: eski hükümetten bir enkaz devraldıkları ve eski yönetimin yolsuzluk hikayeleri. Bu bir yandan Macri’nin kısa da olsa “zaman kazanmasını” sağlasa bile, kendisinin de ufak çaplı yolsuzluk hikayeleri medyada görünür olmaya başlamış durumda. Aynı zamanda, eski hükümete dair çıkan yolsuzluk skandalları Kirchnerizm’in tabanında da önderliğe karşı güvensizliği tetikleyerek yeni arayışları gündeme getirmiş durumda. Bu noktada solun bir bölümünün “yine hiç şaşırtmayarak”, “ilerici” sıfatıyla Kirchner’in arkasına yedeklenmeye çalıştığını da belirtelim.

Ülkedeki politik durumun önemli kırılmalara gebe olduğu bir süreçte gerçekleşmesiyle daha da önem kazanan Sosyalist Sol’un kongresi, sınıf mücadelesine cevaplar üretmeye çalıştı. Ülkenin pek çok bölgesinde toplam 52 irtibat bürosu bulunan partinin kongresine katılımın da farklı coğrafi dağılımlardan oluşması tartışmanın derinleşmesine önemli fayda sağladı. Sosyalist Sol’un bu dönemde öne çıkartacağı temel talepler ise şu şekilde: Macri hükümetinin zam ve kesinti politikalarına, özelleştirmelere, dış borç ödemelerine hayır! Kadın emeğinin sömürüsüne ve kadına yönelik şiddete hayır! Emperyalizmle ilişkiler kesilsin! Macri defol! Çözüm işçi emekçi hükümeti!

Ayrıca, bir seçim ittifakı olarak kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT)’nin önemli bir parçası olan Sosyalist Sol, cephenin diğer iki önemli partisi olan PO (İşçi Partisi)’nun sekter, PTS (Sosyalist İşçilerin Partisi)’nin ise oportünist politikalar uygulama eğilimlerine rağmen cephenin güçlendirilmesi için çalışmanın önemini vurguladı. Aynı şekilde, sendikal bürokrasiye karşı inşa edilmeye çalışılan mücadeleci sendikal bir hat da önümüzdeki dönemde Arjantin sınıf mücadelesinde belirleyici bir etki yaratabilir.

Yayın organının 15 günden haftalığa indirilmesi, kongrenin hemen öncesinde gerçekleşen, gençlik örgütlenmesi Sol Gençlik’in beşinci ulusal buluşması, Ağustos ayı için planlanan Sosyalist Sol’dan Kadınlar’ın ikinci ulusal buluşması ve Kasım ayında gerçekleşecek ulusal parti mitingi partinin önüne hem niteliksel hem de niceliksel büyüme hedefi koyduğunun kanıtı. Araçların ve taktiklerin yenilenmesi ya da güçlendirilmesi yoluyla Sosyalist Sol önümüzdeki dönemde yeni mevziler kazanacaktır. Bu ise gerek Arjantin’de gerekse dünyada, işçi sınıfının bağımsızlığı ve sistemden kopuş perspektifiyle hem Sosyalist Sol’un hem de İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in referans haline gelmesini sağlayacaktır.

İDP darbeye ve OHAL rejimine karşı alanlardaydı: Çözüm işçi emekçi hükümeti!

0

23 Temmuz Cumartesi günü HDP’nin çağrısıyla İstanbul Gazi Parkı’nda “Darbeye hayır demokrasi hemen” başlığıyla gerçekleşen mitinge İşçi Demokrasisi Partisi olarak “Darbeye hayır! OHAL kaldırılsın! Çözüm işçi-emekçi hükümeti!” pankartıyla katıldık. Mitingin beklenen yoğunlukta bir katılımla gerçekleşmemiş olması ve siyasal partilerin temsilci düzeyinde bir katılım göstermiş olmaları en önemli eksiklik olarak not edilebilir. Selamlamalar ve müzik dinletilerinden sonra bir konuşma yapan HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, Saray ve hükümetin 12 Eylül’deki askeri diktatörlüğün hazırladığı anayasada çerçevesini bulan MGK ve YÖK gibi kurumlara dayanarak darbeye karşı mücadele etmesindeki çelişkiyi vurguladı. Kürt illerindeki savaş ve çözümsüzlüğün darbe girişimine giden sürecin önünü açtığını belirten Demirtaş sözlerine şöyle devam etti : “Ben burada hem hükümete hem PKK’ye seslenmek istiyorum. Yeni bir demokratik arayışın fırsatını yaratmalıyız. Zorlukların olduğunun farkındayız. Ancak, yeniden çözüm sürecine dönerek birlikte yaşamın olanaklarını değerlendirelim”

24 Temmuz Pazar günü ise CHP’nin Taksim meydanında düzenlediği “Cumhuriyet ve demokrasi” mitingi on binlerin katılımıyla gerçekleşti. İDP korteji de, DİSK ve TMMOB ile beraber Dolmabahçe’den “Askeri darbeye, OHAL rejimine, işçi düşmanı uygulamalara hayır! Çözüm işçi emekçi hükümeti!”, “NATO’dan çıkılsın, İncirlik kapatılsın!”, “İş, ekmek, özgürlük!” sloganlarıyla meydana giriş yaptı.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, HDP ve CHP yönetimlerinden farklı politik tutumlarımıza rağmen her iki eyleme de kendi talep ve sloganlarımızla katıldık çünkü askeri darbeye ve OHAL gibi baskıcı uygulamalara karşı sokakta olmanın, sınıfın bağımsızlığı perspektifiyle kitle seferberlikleri içinde yer almanın, bugün her zamankinden daha fazla önemli olduğuna inanıyoruz.

15 Temmuz gecesi gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye’de yeni bir döneme girildi. Rejim içindeki çatışmanın Türkiye tarihinde görülmemiş bir boyut kazanması ile birlikte Meclis yerleşkesi de dâhil olmak üzere rejimin can damarı niteliği taşıyan bütün kurumları bombalandı. Böylesi bir kırılmanın ardından kaçınılmaz olarak gündeme gelen “restorasyon”, görülmemiş oranda itibar ve güç kaybetmiş devlet kurumlarının tahkim edilmesi hedefini taşıyor. Hükümet ve Saray kanadından gelen “Olağan durumun devamı için OHAL ilan edildi” açıklamaları OHAL rejiminin fiili başkanlık sisteminin anayasal bir görünümünden başka bir şey olmadığına işaret ediyor. Saray’ın ve AKP hükümetinin en güçsüz oldukları dönemde OHAL ilan ettikleri düşünülürse, meydanlara yapılan ısrarlı davetlerin, Saray ve CHP, MHP arasında esen sıcak rüzgarların anlamı netleşecektir. Şüphesiz bu OHAL soslu demokrasi “aralığı” Saray’ın ya da TSK’nın güç ve otoritesini tahkim etme, kaybettiği pozisyonları yeniden kazanma hızı ile belirlenecektir.

Böyle bir ortamda solun en geniş eylem birliklerini aramak yerine dar grupçu tartışmalara gömülmüş olması affedilemez bir hatadır. İşçi sınıfının on yıllardır kaybetmekte olduğu mevzileri geri alabilmek ve daha da ileriye taşıyabilmek için birleşik bir mücadelenin olanaklarını aramak sınıf devrimcilerinin en önemli görevidir. Bir askeri diktatörlük girişiminin yenilgiye uğraması sonucunda asker postalları altındaki bir sıkıyönetim yerine OHAL rejimi gelmiş durumda. Daha açık konuşmak gerekirse, sınırını kestiremediğimiz bir zaman kazanmış durumdayız. Asker-polis rejiminin temel direklerinden olan ordunun aldığı bu yenilginin ardından oluşan boşluk, çok çelişik görünümler kazanarak bir dizi olanağı da su yüzüne çıkarıyor. Bu olanakları değerlendirmediğimiz, kalıcı birliktelik ve hatta cephelere dönüştüremediğimiz takdirde Türkiye toplumunu çok daha kötü tecrübelerin beklediğini söylemek yanlış olmaz. Bu sebeple tekrardan ve acilen, tüm sınıf örgütlerini darbeye, OHAL rejimine ve işçi düşmanı uygulamalara karşı birleşik mücadeleye davet ediyoruz.

Arjantin’de Arap devrimleri etkinliği gerçekleşti!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Arjantin partisi Sosyalist Sol’un 8-9-10 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen kongresinin ardından 13 Temmuz’da, Buenos Aires’te, Arap devrimleri temalı bir etkinlik gerçekleşti. Etkinliğe konuşmacı olarak, İşçi Demokrasisi Partisi’ni temsilen kongreye de katılan Görkem Duru ve Tunus’ta UIT-CI’nin inşası sorumluluğunu üstlenen, Tunuslu devrimci Majid Haouachi katıldı.

Yaklaşık 200 kişinin katıldığı etkinlikte ilk sözü alan Majid, Tunus devriminin beş yılını anlattı. Öncelikle devrimci ayaklanmanın başlangıcının arka planını vurgulayan Majid, ardından ilk devrimci enerjinin nasıl En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi) tarafından kontrol altına alındığını anlattı. Majid, devamında En-Nahda’nın, halkın sosyal dönüşüm taleplerine cevap vermemesi ve buna karşı gelişen ikinci seferberlik dalgasının da laiklik vurgusuyla Halk Cephesi’nin de desteğini kazanan Nida Tunus (liberal, laik, Burgibist ve eski rejim temsilcilerinin ittifakı)’u nasıl öne çıkarttığını belirtti. Konuşmasında sık sık, Tunus devriminin sosyal ve ekonomik taleplerinin ne kadar önemli olduğunu belirten Majid, asıl çelişkinin ne Tunus solunun ne de UGTT (Tunus Genel İşçi Sendikası)’nin bu talepleri sahiplenerek kitlelere önderlik edememesinden kaynaklandığını dile getirdi. Devrimden bu yana iktidara gelen burjuva hükümetlerin zaten bu taleplere cevap vermek gibi bir niyetlerinin olmamasının, ekonomik ve sosyal çöküşü derinleştirdiğini ve hükümetleri meşruiyet krizine sürüklediğini sözlerine ekledi. Mevcut hükümetin meşruiyet sağlamak için tek söyleminin IŞİD kaynaklı terörizme karşı ulusal birlik çağrısı olduğunu belirten Majid, bu çağrının kitleler üzerinde çok önemli bir etki yaratmadığını 2016 Şubat ayında başlayan işsizlik ayaklanması örneği üzerinden anlattı. Tunus’ta ekonomik ve sosyal dönüşümleri temel alan bir acil eylem programı ve bu program çerçevesinde hareket edebilecek devrimci bir liderliğin önemini vurgulayarak da sözlerini noktaladı.

Majid’in ardından sözü alan Görkem Duru ise UIT-CI’nin Arap devrimci sürecine dair temel pozisyonlarını vurguladı. Duru, konuşmasına devrimci sürecin aradan geçen beş senenin sonunda bir geri çekilme döneminden geçtiği, devrim ve karşıdevrim arasındaki tüm çelişkilere rağmen devrimci sürecin henüz yenilgiye uğramadığı tespitiyle başladı. Devrim ve karşıdevrim arasındaki çelişkili durumu açıklamak için ilk olarak inisiyatif sorununa değinen Duru, emperyalizmin bölge devrimci sürecini kontrol altına alabilmek için beş senedir önemli bir çaba sarf ettiğini, ancak bu sürecin kapitalizmin dünya krizi ve emperyalizmin politik kriziyle birleşmesi nedeniyle şu ana kadar kitle hareketini tam anlamıyla ezemediğini belirtti. İkinci olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve İran gibi bölge ülkelerin karşıdevrimci rolüne vurgu yapan Duru, karşıdevrimin üçüncü odağı olarak da IŞİD gibi radikal İslamcı grupların varlığını sözlerine ekledi. Buna ek olarak, aradan geçen beş senede emperyalizmin Arap devrimlerine sınıf refleksi vermekte başarılı olduğunu belirten Duru, dünya solunun ise bu konuda hiçbir sınıfsal refleks üretemediğini dile getirdi. Devrimci dinamiklerin mevcudiyetini anlatmak adına Tunus, Mısır ve Suriye’den güncel örneklere başvuran Duru, Tunus’ta seçimle, Mısır’da ise askeri darbeyle iktidara gelen hükümetlerin yönetememe krizlerine vurgu yaparak, iki ülkede de demokratik, ekonomik ve sosyal dönüşümlere dayanan, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle oluşturulabilecek birliklerin devrimlerin geleceğinde belirleyici olacağını vurguladı. Suriye’de ise gerek Esad rejimine, gerek emperyalist müdahaleye, gerekse de radikal İslamcı gruplara karşı halen direnmeye çalışan odakların bulunduğunu, Arap halkıyla Kürt halkı arasında bu üç karşıdevrimci odağa karşı kurulabilecek bir birliğin önemini koruduğunu belirterek sözlerini noktaladı.

Bu konuşmalardan sonra geçilen soru-cevap kısmında ise esas olarak Tunus’ta devrimci parti inşasının temel dinamikleri ve izlenecek programatik hat üzerinde duruldu. Etkinlik Tunus’ta sınıf hareketine yön verebilecek, devrimci sektörler arasında yakınlaşma dinamikleri yaratabilecek acil eylem programı sunulmasıyla sonlandı.

Tunus ile ilgili acil eylem programı

-Demokratik haklara dönük saldırılara ve sosyal protestoların kriminalizasyonuna hayır!

-İş, ekmek, özgürlük ve onurlu bir yaşam için!

-Dış borç ödemelerine hayır! Kaynaklar iş yaratılmasında, ücretlerin artırılmasında ve sosyal hizmetlerde kullanılsın!

-Özelleştirmelere hayır! Özelleştirilen tüm şirketler tazminatsız kamulaştırılsın!

-Ekonomik af yasasına hayır! Yolsuzluğa karışanlar yargılansın!

-Zenginler üzerindeki vergiler arttırılsın!

-Topraklar topraksız köylülere dağıtılsın!

-Emperyalizmle ilişkiler kesilsin!

-Ulusal birlik hükümetine hayır!

-İşçi sınıfının bağımsızlığı için

-İşçi ve emekçi hükümeti için ileri!

-Kesinti politikalarına ve emperyalist müdahalelere karşı direnen dünya halklarıyla dayanışmaya!

Ayrıca etkinliğin videosu için: https://www.youtube.com/watch?v=PrRHQoYZLAk

Türkiye’de Suriyeli olmak!

0

Suriyeliler deyince akla sürekli sokaklarda dilenen, hırsızlık yapan ya da işimizi elimizden alan insanlar geliyor. Pekiyi, birkaç sene öncesine kadar turist gözüyle bakılan bir millet nasıl üç sene içinde aşağılanan ve hor görülen bir duruma düştü?

Ülkemizin aslında gerçeği bu! Hoşgörü falan hikâye oluveriyor. Düşene bir tekme de biz atıyoruz. Ülkelerinde yaşanan savaştan dolayı hiçbir eşyasını dahi alamadan can havli ile ülkelerini terk edip ülkemize sığındılar.

Fakat konumu değişen ve yoksullaşan Suriyelilere bakış açımız birden değişiveriyor. Çünkü bu insanlar yoksullaşmış, ülkede turist değil mülteci konumuna düşmüştü.

Patronlar ellerini ovuşturarak onları karşıladılar. Çünkü ucuz işgücü demek, daha fazla kâr demekti. En ağır koşullarda, hiçbir iş güvenliği olmayan işlerde ve daha az ücretle çalışacak bir işçi kaynağı buldular. Tekstil atölyelerinde en kötü koşullarda 15-16 saate kadar aylık 300 liraya çalıştırıldılar.

Yetmedi mevsimlik işçi olarak onları 40 derecelik güneşin altında saatlerce çalıştırdıktan sonra evlerine dönerken iş kazasında öldürdüler ve buna trafik kazası deyip işin içinden sıyrıldılar.

Bulundukları zor durumlarından faydalanarak en kötü koşullarda çalıştırıldıkları yetmezmiş gibi Türkiyeli işçi sınıfına karşı kışkırtılıp sanki ücret düşüklüğünün ve işsizliğin nedeni onlarmış gibi onları suçlamamızı ve ötekileştirmemizi istediler.

Bir kendimize dönüp bakalım, suçlu Suriyeliler mi yoksa onları bu konuma düşüren ve düşmanımızmış gibi gösterenler mi?

Göçmenler patronlar için bir altın madenidir. Çünkü çalışma izinleri olmadığı ve bakmakla yükümlü aileleri olduğu için her türlü insanlık dışı muameleye ve çalışma koşullarına rağmen çalışmak zorunda bırakılmış, sesleri kısılmış işçilerdir.

Bizimle aynı yaşam ve çalışma koşullarını paylaşan Suriyeliler değil, bizi sömürenler suçludur.

Suriyelileri dışlamak yerine onlara elimizi uzatıp destek verelim. Kendi ekmeğimiz için mücadele ederken onları da aramıza alalım ve mücadelemize katalım. Çünkü onlar da daha iyi yaşam koşulları için hatta hayatta bir gün kalmak için en az bizim kadar direniyorlar.

No al estado de emergencia en Turquía

0

Como resultado de las reuniones del Consejo de Seguridad Nacional y el Consejo de Ministros del 20 de julio, cinco días después del intento de golpe de estado de la noche del 15 y 16 de julio, el estado de emergencia ha sido declarado en todo el territorio turco por un período de 3 meses. El Partido de la Democracia Obrera rechaza tanto el intento de golpe de estado, así como el estado de emergencia.

La profundización de la crisis del régimen en Turquía, la deriva autoritaria y represiva de la política del Palacio han creado las condiciones necesarias para un intento de golpe de estado. Pero tras el fracaso de dicho intento, el régimen del Palacio ha continuado y acelerado su política liberticida, represiva y anti-democrática.
Erdogan no ha calificado en vano este intento de golpe de estado de “regalo de Dios”.

El despido de decenas de miles de jueces plantea la cuestión de si el Gobierno ya tenía elaborada una larga lista y si contenía no sólo los nombres de los conspiradores del golpe de Estado sino también de todos los opositores al Gobierno del AKP. El aparato de estado vive el mayor colapso de su historia y el AKP nunca ha sido tan impotente. Al declarar el estado de emergencia con el lema “el estado se ha hundido, viva el estado”, el régimen del Palacio demuestra que no tiene la confianza de nadie pero que quiere tomar un completo control de la situación.

Al establecer el estado de emergencia, el AKP ha inmovilizado la Asamblea Nacional que había expresado su gratitud por tomar decisiones contra el golpe militar del 15 de julio. El AKP ha abierto el camino a la arbitrariedad y al recurso de los Decretos-ley. Así, el Palacio presidencial intentará dirigir su régimen como desee. Pero se enfrenta a su propia crisis y a la del aparato estatal que está a punto de desplomarse debido a las purgas y a la situación económica que está fuera de control.

El plan del Palacio es explicar que el estado de emergencia se utilizará para eliminar la amenaza de un nuevo golpe de estado. Pero el propio régimen es plenamente consciente de que, después de la eliminación de los golpistas, la crisis política y económica no puede resolverse de un día a otro. Utilizando el estado de emergencia y los Decretos-leyes, el régimen aumentará su política de ataques económicos y despojará a la clase obrera de los últimos derechos sociales que le quedan con el fin de recuperar la confianza de la burguesía de Turquía. También, mediante la aplicación de la ley del estado de emergencia, tratará de defenderse de las luchas que surgirán contra su política de ataques económicos y intentará continuar la represión contra el movimiento político kurdo extendiendo el estado de emergencia en vigor al conjunto del territorio turco. En conclusión, todas las bases de las luchas económicas y democráticas están amenazadas por el régimen del Palacio.

El intento de golpe de estado fracasó pero no es la democracia la que venció sino el régimen cada vez más autoritario del Palacio que, aprovechando el estado de emergencia, ha conseguido un poder que le permite despojar a los trabajadores de todos sus derechos democráticos. La ley que establece el estado de emergencia garantiza sólo dos derechos: el derecho a la vida y el derecho a luchar.

Sólo hay solución posible para preservar nuestros derechos democráticos y nuestras libertades, así como nuestras conquistas económicas y sociales: la movilización de los trabajadores, de las mujeres, de los kurdos, de todos los sectores oprimidos y explotados y su irrupción en la escena política como una fuerza independiente. El Partido de la Democracia Obrera llama a las organizaciones de trabajadores y de izquierda, a las fuerzas socialistas a unirse para desarrollar un plan de emergencia contra los golpes de Estado militares, el estado de emergencia, las políticas represivas y las medidas anti obreras del régimen.

¡Ni golpe militar, ni estado de emergencia! !Unidad de la clase obrera!

El Partido de la Democracia Obrera
21 julio de 2016

Nice saldırısına ilişkin GSI-UIT bildirisi: Sürekli olağanüstü hâle hayır!

14 Temmuz gecesi Nicek kentinde, havai fişek gösterisinden birkaç dakika sonra bir kamyon, kutlamalar nedeniyle trafiğe kapalı Promenade des Anglais caddesindeki kalabalığın üzerine, evlerine dönmekte olan izleyicilerin arasına daldı ve yaklaşık 2 km boyunca bir katliam gerçekleştirdi.

OHAL rejimine hayır!

0

15 Temmuz tarihinde başlayan askeri darbe girişiminin bastırılmasının üzerinden beş gün geçtikten sonra 20 Temmuz tarihinde gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu ve Bakanlar Kurulu toplantıları sonucunda tüm ülke genelinde üç aylık süreyle olağanüstü hal ilan edildi. İşçi Demokrasisi Partisi olarak askeri darbelerin ve OHAL rejiminin karşısındayız!

Türkiye’de rejim krizini derinleştiren, saray rejiminin baskıcı ve otoriter politikaları askeri darbe girişiminin koşullarını yaratmıştır. Ancak saray rejimi, darbe girişiminin yenilgiye uğramasının ardından özgürlük düşmanı, antidemokratik, baskıcı politikalarına ivme kazandırarak devam etmektedir. Erdoğan, darbe girişimi için boşuna “Allah’ın bir lütfu” benzetmesini yapmamıştır. İki gün içinde on binlerce kamu çalışanının görevden uzaklaştırılması, bu listelerin daha önceden hükümetin elinde olduğu ve sadece darbecileri değil AKP hükümetine muhalif tüm kesimleri kapsayıp kapsamadığı sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Devlet aygıtı tarihinin en büyük çözülmesini, AKP ise tarihinin en güçsüz dönemini yaşamaktadır. Kendisinden başka kimseye güven duyamayan saray rejimi, “devlet çöktü, yaşasın devlet” şiarıyla OHAL yasasına başvurarak kontrolü tam anlamıyla eline almak peşindedir.

OHAL ilanı ile AKP, 15 Temmuz akşamı aldığı darbe karşıtı tutumdan dolayı minnettar olduğunu belirttiği TBMM’yi etkisiz hale getirmiştir. Kanun hükmünde kararnamelerin ve keyfiliğin önünü açmıştır. Bu yol ile saray, kendi rejimini dilediği şekilde işletmeye çalışacaktır. Keza elinde en derininden bir rejim krizi, tasfiyelerle birlikte çökmenin eşiğine gelen bir devlet aygıtı ve kontrolünü yitirmiş bir ekonomi vardır.

Saray rejimi OHAL’in darbecilerin tehdidini ortadan kaldırmak adına kullanılacağının propagandasını yapmaktadır. Ancak kendisi de darbecileri ortadan kaldırdıktan sonra siyasi ve ekonomik krizin bir anda çözülmeyeceğinin farkındadır. OHAL ve kanun hükmünde kararnameleri kullanarak, ekonomik saldırılarını arttıracak ve işçi sınıfının elinde kalan son haklarını da gasp etmeye çalışacaktır. Böyle yaparak Türkiye büyük burjuvazisinin güvenini yeniden kazanmaya çalışacaktır. Ekonomik saldırı politikalarına karşı gelişebilecek mücadeleleri de yine OHAL yasasına başvurarak savuşturmaya çalışacaktır. Kürt illerinin önemli bir bölümünde uzunca bir süredir uyguladığı OHAL’i şimdi hepsinde uygulayarak Kürt hareketi üzerindeki baskısını sürdürmeyi hedefleyecektir. Kısacası tüm demokratik ve ekonomik mücadele zeminleri saray rejiminin tehdidi altındadır.

Askeri darbe yenilgiye uğramış ancak kazanan demokrasi değil saray rejiminin otoriterleşmesi olmuştur. Saray rejimi OHAL yasasını kullanarak tüm demokratik hakları gasp edebilecek bir güce kavuşmuştur. OHAL yasası ile bizlerin ise sadece iki hakkı garanti altındadır: Yaşamak ve mücadele etmek!

Demokratik hak ve özgürlüklerimizi, elimizde kalan ekonomik ve sosyal kazanımlarımızı korumamızın tek bir çözümü var: Emekçi yığınların, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin bu doğrultuda seferber olması, bağımsız bir siyasi güç olarak sahneye çıkması. İşçi Demokrasisi Partisi olarak emek örgütlerine, sol, sosyalist politik güçlere darbelere, OHAL’e ve Saray rejiminin baskı politikalarına, işçi düşmanı uygulamalara karşı derhal biraraya gelinmesi ve bir acil eylem planı oluşturulması çağrısında bulunuyoruz.

Ne askeri darbe, ne OHAL rejimi! İşçi sınıfının birliği!

İşçi Demokrasisi Partisi

21 Temmuz 2016

Neither the military coup, nor the (presidential) palace regime! Time for the union of the working class!

0

1. We have left behind a military coup attempt that lasted from the evening of July 15 until the early morning on Saturday and ended when the soldiers surrendered. Unlike what AKP opponents claim, this coup attempt was not simply “staged.” Neither was it organized solely by Gülen supporters, which is the propaganda of AKP and its circles make in order to legitimize their counter-attacks. The attempt was too real to be staged; 240 people lost their lives in one night and 1535 other got wounded. This coup was one that surely included various cliques including Gülen circles and its extent only proves that Gülen supporters cannot be the only responsibles. The details of the planning of the coup in the midst of the army will certainly be revealed in time; what is of importance here is that the attempt was defeated. We have always been unconditionally against military coups given that the Turkish army is one of the fundamental institutions of the regime of repression in the country. If the coup had succeeded, we would have faced with losing what is left to us from our democratic rights and freedom, most of which had already been taken away by the AKP government.

2. The persistent conduct of the coup supporters is never enough for a coup to succeed; Friday night proved it yet again. A coup indicates the presence of problem of initiative within the powers of the state and, it necessitates, by nature, certain alliances among civilian ranks and within superstructure. The fact that every single opposition party, TÜSİAD (Turkish Industrialists’ and Businessmen’s Association) and the Turkish bourgeoisie all positioned against the coup was a decisive factor leading to the failure of the attempt. Another factor was the lack of open support of imperialism for the coup. Yet one more factor that contributed to the dissolution of coup supporters was the appearance of RTE (Erdoğan) on TVs thanks to, in his words, “free media” even though he was the one who have taken quite authoritarian measures against freedom of press. This appearance was also effective in preventing a possible support for the coup that might have come from certain political parties or bourgeois circles. Even though the masses that took the streets on Friday night following Erdoğan call to do so was a heterogeneous mass of people, it is important to point out that the majority of these masses were AKP’s paramilitary and lumpen forces that organize with the police. That is to say the role of the masses in preventing the coup was not as important as it is said to be.

3. The only responsible for bringing Turkey to a point of running up against a coup threat is the AKP government, and RTE himself. The repressive, authoritarian and pro-civil war policies, the continuous debates about his longed presidential system upset the order of the bourgeois state apparatus, deepened the crisis of the regime, and paved the way that led to the coup attempt. The process of Bonapartization that we have been witnessing in Turkey also represents a worldwide tendency. Imperialism still hasn’t been able to find a solution to the world economic crisis of capitalism. The more the economic crisis has deepened, the more it started triggering off political crises. Accordingly, the bourgeoisie has felt an increasing need for authoritarian and repressive regimes in order to ensure the implementation of austerity policies as well as to crash all uprisings against them. Carrying out offensive policies against the working class while at the same time constricting democratic spaces are two fundamental properties of regimes with Bonapartist tendencies just like AKP.

4. Bringing the focus back to Turkey, there are three important dates to understand the dynamics of the crisis of the regime in the country — the beginning of the 2008 world economic crisis, the process of 2011 Arab Revolutions subsequent adventurous foreign policies undertaken by AKP, and 2013 with first the Gezi uprising which made Erdoğan feel his power under threat, and then with the corruption scandals that cracked his power bloc. Turkish economy is far from being a self-sufficient economy; it is rather a dependent economy that had its share from the world economic crisis. Erdoğan attempted to become a role model in the Middle East and North Africa via the Muslim Brothers despite the contradiction between the insufficiency of capital accumulation in Turkish economy and the limitlessness of Erdoğan imperial dreams. Not only was he unsuccessful at this attempt but, he also completely failed at foreign policy and lost the trust of imperialism. The same RTE embarked upon a heavy repressive policy against democratic rights and freedoms after having suppressed the mass mobilization at Gezi. While on one hand the crack within the power bloc that resulted from the corruption scandals made him build new alliances, it also made Erdoğan further his authoritarian vision with the aim to fully consolidate the power in the hands of “one man,” that is himself. He took the plunge in order to transform the current system into a presidential one and didn’t hesitate to run the risk of starting a war. All these aforementioned circumstances and others deepened the cracks within the bourgeois state apparatus and intensified the crisis of the regime. RTE and AKP are not only responsible for what had happened in Turkey over the course of the last 14 years; they are also responsible for the process that led the country to this coup attempt. Just as we are against military coups, we also stand against RTE and AKP who have created the conditions that made this military coup possible!

5. In the aftermath of the failure of the coup, one of the most important issues is the kind of reaction that AKP and RTE will present. Would it be a slide towards “normalization” or would it be further authoritarianism that comes in an uncontrollable fashion? While they have signaled a positive attitude towards the Parliament in the aftermath of the failure of the coup, this attitude is far from being enough for anyone to get down off their high horse. For instance, all political parties were doomed worthy of Erdoğan’s verbal gratitude because of positioning themselves against the coup, however one can argue that this has been the only positive development so far. The wreck-looking shape of the state apparatus will compel AKP to make new alliances and obviously, every new alliance necessitates some sort of compromise.

6. The most important development in the aftermath of the failed coup attempt is the purge movement taking place in state institutions. The Palace regime, which used the words “gift of God” to refer to the coup attempt, has started emptying out the state institutions claiming that they have been infested by members of FETÖ (Fettullah Terrorist Organization, aka. supporters of Gülen). The current numbers are as follows: 6,319 people from Turkish Armed Forces and 481 judges and prosecutors were taken in custody. 257 people from the Office of the Prime Minister, 8,777 people from the Ministry of Internal Affairs, 15,200 people from the Ministry of Education, 393 people from the Ministry of Family and Social Planning, 492 people from the Presidency of Religious Affairs, more than 1500 people from the Ministry of Finance, 100 people from the Turkish National Intelligence Organization (MIT), and 25 staff members from the Energy Market Regulatory Authority were suspended. Moreover, 21,000 teachers got their licenses revoked and 1577 deans across the country were asked to resign. As these are the numbers from the first four days after the coup attempt, it wouldn’t be wrong to assume that the number of those who will be suspended under the pretense of belonging to FETÖ would increase even further by day. This situation signals a historical disintegration in state institutions, the extent of which hadn’t been reached even after the successful military coups that had happened in Turkey in the past! This extent, at the same time, proves the weakness of the government and the depth of the crisis of the regime.

7. The extent of AKP’s internalization of the regime of repression and Erdoğan’s nature of taking things personally is so much so that even slowing down a bit is not an option for him, let alone considering “normalization.” This represents the most fundamental contradiction of the times to come. RTE, who triggered off the dynamics of a military coup with his civil war regime, perseveres on the path of becoming the result of a situation of which he himself was the cause. His “my way or die” attitude would neither facilitate repairing the crack within the state apparatus, nor preventing an economic collapse. Neither would it help him regain the confidence of imperialism about matters of foreign policy that he had lost. His call to people to take the streets dressed up as a discourse of democracy against military coup is also a product of this contradiction. As if he wasn’t the one who have continuously tried to suppress the masses that took the streets to defend their democratic rights throughout his political reign!

8. It seems like we have gotten away with a threat of a military dictatorship for the time being, however the repressive policies of civil war of the Palace regime that caused this very threat still persists. Meanwhile, the threats of attacks against Alawites, Kurds and Syrian refugees that come into being in the presence of the paramilitary forces of AKP still continue. We say no to the sectarian, nationalist, racist, and discriminatory policies fueled by AKP to divide the working class! The only alternative to this counter-revolutionary wave consists of the construction of a broad front consisting of workers, women, youth, the Kurdish population, and all other repressed sectors, which would mobilize against the repressive and looting policies of the government on the basis of the independence of the working class.

The coup and the purge

0

All coups and coup attempts are, in and of themselves, are civil wars of small scale; they have winners and losers. While the consequences of the conflict, the fate of the losers, and the way in which the regime will be reshaped primarily depend upon the ideology and intentions of the winner, the former is also contingent upon the character of the means that put an end to the conflict. If only what suppressed the July 15 insurrection were mobilizations led by a democratic mass, new revolutionary democratic winds might have been blowing in the country now. Unfortunately that is not what happened; the coup attempt was deflated and eventually suppressed as a result of conflicts and schemes among the organs of the state. The radical Islamist minorities who took the streets when the defeat of the coup supporters had become more or less obvious on the night of the coup attempt, as well as those who gather in the squares in the following days are no more than masses of people that the sovereign sector called out to the streets in a top-down fashion in order to ensure popular support to its own plans. Unfortunately, these masses are far from being the guarantors of democracy despite all the contrary claims of AKP and the President.

Unlike what the liberals would expect, civil wars or struggles of the kind and scale that are similar to what we had experienced are rarely followed by a period of peace. What really happens is that the winners, even those who gain temporary control, start seeking and carrying out means to crash the other parties and, if possible, to physically purge them. That is in fact what Erdoğan is doing right now and he will continue to do so. However, the scale of the terror he is implementing extends way beyond simply targeting Gülen supporters. It is impossible that ten thousands of people whose names appear on the lists that had clearly been prepared previously are all Gülen supporters; in fact, the names themselves reveal that the lists include ultra nationalists as well as other AKP dissidents. That is to say that the purge and increasing repression spread out like a wildfire.

It would be naïve to expect that this wildfire will not burn the working class. It presents a heaven sent opportunity for the bourgeoisie clustered around AKP, which would want to wipe away whatever is left of the independent working class movement. The way to characterize any attempt to unionize, any strike or resistance, or even any democratic workers’ action as an extension of FETÖ (Gülenist Terrorist Organization) terrorism or as coup advocacy is now paved. Bonapartizm in this sense is strengthening its political and ideological arguments, and its administrative devices and it is made clear that if the latter remained insufficient, powers in favor of Sharia could be mobilized. For instance, the government, fearing the possibility of the insufficiency of its police forces, had already expressed its intention to loosen the gun control requirements allowing civilians to carry licensed arms.

Yet another domain that the wave of purge will serve to concerns the distribution of the loot of the “victory.” Whose will fill the tens of thousands of positions of those who are removed from the military, bureaucracy, occupational groups, firms and so on? Who will be let win the auctions; which firms would change hands and whom will they be given to? It is important to remember that while Gülen supporters constitute one single movement, occupy considerable space in administration and economy and are quite loyal to their leader, Erdoğan is surrounded by a confederacy of movements of smaller scale. As exemplified by Gül, Arınç and Davutoğlu clusters, the personality of the President have proved itself to be rather insufficient to unify these smaller scale movements together. In this state of affairs, administrative purge could serve as temporary solution, however, the conflicts and ruptures that might erupt during the distribution of the loot and the empty positions among those around Erdoğan, which might then lead to the weakening and even to the dissolution of the confederacy. No need to say, Erdoğan would try to take care of these possible future conflicts and ruptures by undertaking yet another purge against terror. Let’s not forget that the so-called “secular and liberal” bourgeoisie could, at any moment, fall under this terror label too.

It has already become obvious that this wave of purge and repression undertaken under the leadership of Erdoğan can not be stopped by a conceivable “democracy front” including sectors ranging from nationalists to social democrats, liberal left, union leaders and reformist socialists. As a matter of fact, this “front” didn’t live up to its principles. When the tanks appeared on the streets, these sectors chose to remain indoors and watch the updates on the TV instead of getting out on the streets to defend democracy and the sovereignty of the Parliament. What is more, they had a death wish that the coup would overthrow Erdoğan even though they were intellectually and discursively against the coup. There were some who even tried to legitimize their attitude by calling it the “responsible line of conduct.” They surrendered the streets to Erdoğan supporters and Islamist frenzy. If a conceivable front composed of various sectors with different class and interest positions could not be mobilized against a coup attempt, how could we expect it to resist against a “legitimate” government who can easily set an entire state mechanism in motion? and with what “democratic” means?

The ongoing process is clearly a class conflict. Some sectors of the bourgeoisie support the “constitutional terror” with hopes to share a portion of the loot. Those who have been integrated into the global economy, while feeling ashamed about the state of democracy in front of the EU and the US, nonetheless cower in fear and try to manage their business under the current conditions. The sectors of the small bourgeoisie who worked themselves into a frenzy of rage due to the effects of the crises and who now have a real chance to obtain positions and become rich are ready to purge any worker beneath them, any secular progressivist, any socialist or revolutionary, and any revolutionary and democratic organization including the unions. These sectors have a leader and all they need is a signal from him. Some don’t even wait for a signal and have already been trying to establish their own dictate in neighborhoods and cities.

What is missing now is the leadership for the working class. The workers do not need democracy fronts of undefined character. Instead they need a solid, determined and courageous leadership, which could mobilize the masses, which declares that a political revolution and a resulting workers’ government are the only conditions for the establishment of democracy in Turkey while fighting for this very cause, and which is aware of the fact that it can only construct itself within and from mass mobilizations. Socialists should incessantly work towards this goal instead of seeking culprits to blame for the current negative situation. If not now, when?

Sermayeye bayram şekeri: Yeni Ekonomi Paketi

0

Başbakan Binali Yıldırım 4 Haziran’da iş yaşamında devrim olarak nitelenen yeni ekonomi paketini duyurdu. Ramazan Bayramı arefesinde açıklanan bu paket sermaye tarafından sevinçle karşılandı ve kimi sermayedarlar tarafından bayram şekeri olarak adlandırıldı. Peki sermaye için şeker niteliğindeki paketin bizim açımızdan gerçek anlamı nedir?

Artık yabancı yatırımcı için yeterince güvenli bir liman olmayan Türkiye’den ağır bir yabancı sermaye çıkışı oldu. Komşularla ilişkinin bozulması ekonomik anlamda yatırımcıyı da geriye itti ve piyasadaki akış geriledi. Bunun yanında ekonomik büyümedeki tempo düşüşü hükümeti kriz karşıtı bir çerçevede -dış talep iyice azaldığından- iç talebi canlandırıcı politik arayışlara itiyor. Bu bağlamda açıklanan yeni ekonomi paketinin, hükümeti ve sermayeyi krizden kurtarma ihtimalinin yüksek olduğu ise pek söylenemez.

Paketin içeriğinde sermayedarların daha kolay kredi alması, ticari işlemlerde kullanılan bazı harç ve pul masraflarının kaldırılması, yurtdışından gelen paranın kaynağı sorgulanmadan ve vergiye tabi tutulmadan ülkede yatırım için kullanılabilmesi, işverenlerin Bağkur borçlarını silme gibi önlemler yer alıyor. Sermayeye verilen bu teşviklerin yanında ise işçi sınıfının payına düşen işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin ötelenmesi! Yani işçiler ölmeye devam etsin, yeter ki sermayemize birşey olmasın.

Açıklanan her ekonomi teşvik paketi emekçilere ölüm, zam, vergi artışı olarak geri dönüyor. Milyon liralarca kârı işçilerin üzerinden kazanan patronlar değilmiş gibi sürekli onlar yararına paketler hazırlanıyor. Milyon liralarca kârı patronlara kazandıran işçiler değilmiş gibi ölüm, vergi ve zam ile yüzy üze geliyorlar. Hükümet iç piyasadaki sermaye akışını güçlendirmeye çalışırken faturasının kime çıkacağını da böylece belli etmiş oluyor.

İşçi ve emekçiler her krizde sermayenin yarattığı bu krizin faturasını ödemek istemiyor. Hükümetin alacağı ekonomik tedbirler sermayeyi daha da güçlendirmeye değil, işçi sınıfının hak kayıplarını azaltmaya yönelik olmalıdır. Başta işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin tam olarak uygulanması olmak üzere, sermayenin borçlarındaki değil işçilerin maaşlarındaki gelir vergisi uygulaması kaldırılmalıdır. Krizin faturasını yaratıcısı olan patronlar ödemelidir. Ancak böyle bir durumda gerçek bir müjdeden ya da işçi sınıfı için bayram şekerinden bahsedilebilir.

Darbe tezleri

0

Ne askeri darbe! Ne saray rejimi! İşçi sınıfının birliği!

Darbe ve tasfiye

0

Her darbe ya da darbe girişimi küçük çaplı bir iç savaştır, yeneni ve yenileni vardır. Çatışmanın doğuracağı sonuçlar, yenilenlerin akıbeti ve rejimin yeniden nasıl şekilleneceği, yenen tarafın ideolojisine ve niyetlerine olduğu kadar mücadelenin hangi araçlarla sonuçlandırıldığına bağlıdır. Keşke 15 Temmuz ayaklanmasını bastıran demokratik kitle seferberlikleri olsaydı. Bugün ülkede yepyeni devrimci demokratik rüzgârlar esiyor olurdu. Ama öyle olmadı, darbe girişimi devlet organları arasındaki çekişmeler ve entrikalar sonucunda sönümlendi ve bastırıldı. Darbecilerin yenilgilerinin az çok belli olmasından sonra sokağa çıkan radikal İslamcı azınlıklar ve onu izleyen günlerde meydanlarda toplananlar, egemen kesimin kendi planlarına halk desteği sağlamak amacıyla alanlara çağırdığı kitleler olmanın ötesine geçemiyor. Ne yazık ki, demokrasinin garantisi, AKP’nin ve Cumhurbaşkanının tüm iddialarına rağmen bu kitleler değil.

Herhangi bir iç savaşın ya da yaşadığımız boyutlara varan bir mücadelenin ardından, liberallerin beklediğinin tersine, barış dönemi gelmez. Yenenler, hatta geçici de olsa üstünlük sağlayanlar, karşı tarafı tamamen ezmenin, mümkünse fiziksel olarak tasfiye etmenin yoluna girerler. Tayyip Erdoğan da öyle yapıyor, yapmaya da devam edecektir. Ama uyguladığı tedhişin boyutları Gülenci olarak bilinen kesimlerin çok ötesine taşıyor. Önceden hazırlandığı belli olan listelerde yer alan on binlerce kişi sadece Gülen taraftarları olamaz; zaten tutuklananların kimliklerinden bu listelerde ulusalcıların ve diğer AKP muhaliflerinin de bulunduğu açığa çıkmış durumda. Yani tasfiye ve artan baskı hızla yayılan bir dalga halinde genişliyor.

Bu dalganın emekçi yığınların üzerine gelmeyeceğini beklemek safdillik olur. AKP’nin çevresinde toplanmış olan burjuvazi için bulunmaz bir fırsattır bu ve bağımsız emek hareketinden geriye ne kalmışsa silinip süpürülmek istenecektir. Sendikalaşma girişimlerinin, grevlerin veya direnişlerin, hatta demokratik işçi eylemlerinin, FETÖ terörizmi veya darbe savunuculuğu olarak nitelenmesinin önü açılmış durumdadır. Bonapartizm bu anlamda politik ve ideolojik argümanlarını ve idari donanımını güçlendiriyor. Bunların yetmediği durumda şeriatçı güçleri harekete geçirebileceğini de gösterdi. Kendi polisinin yetersiz kalabileceğini düşünerek siviller için ruhsatlı silah serbestisi getireceğini zaten açıklamış durumda.

Tasfiye dalgasının hizmet edeceği bir başka alan da “zafer” ganimetinin dağıtılmasına ilişkin. Ordudan, bürokrasiden, meslek gruplarından, şirketlerden, vb. uzaklaştırılan on binlerce mevki kimlerle doldurulacak? İhaleler kimlere verilecek, hangi firmalar kimlerin eline, hatta mülkiyetine geçecek? Unutmamak gerekir ki, Gülenciler idarede ve ekonomide genişçe bir yer tutan, liderine oldukça sadık, tek bir cemaat, ama Tayyip’in etrafında ise daha küçük birimlerden oluşan bir cemaatler konfederasyonu var. Bunların birliğinin sağlanmasında (Gül, Arınç, Davutoğlu örneklerinde de görüldüğü gibi) Cumhurbaşkanının kişiliğinin yeterince etkili olmadığı ortaya çıktı. Bu noktada idari tasfiyeler bir süreliğine sorunu çözse de ganimet dağıtımında patlak verebilecek çelişmeler ve kopmalar konfederasyonun zayıflamasına, hatta dağılmasına yol açabilir. Dolayısıyla herhangi bir iç çekişme de terör yoluyla tasfiye edilecektir. Bu terör kapsamına “laik, liberal” diye adlandırılan burjuvazinin de her an dâhil edilebileceği de ortada.

Tayyip önderliğinde yayılan baskı ve tasfiye dalgasının, ulusalcılardan, sosyal demokratlardan, liberal soldan, sendika liderlerinden veya reformist sosyalist kesimlerden oluşabilecek bir “demokrasi cephesi” tarafından durdurulamayacağı da ortaya çıktı. Zira bu “cephe” darbe girişimi sırasında son derece kötü bir sınav verdi. Tanklar caddelerde görüldüğünde sokaklara dökülüp demokrasiyi ve meclisin egemenliğini savunacakları yerde, gelişmeleri televizyon kanallarından izlemeyi tercih etti. Zira zihnen, hatta lafzen darbeye karşı olduklarını söyleseler bile, kalben darbecilerin Tayyip’i iktidardan indirmesini arzuladılar. Hatta bu tavırlarını “sorumlu tutum” diye gerekçelendirenler bile oldu. Sokakları İslamcı azgınlara ve Tayyip taraftarlarına teslim ettiler. Bir darbe girişimi karşısında seferber olamayan, hem de farklı sınıf ve çıkar kesimlerinden oluşabilecek bir cephe, tüm devlet mekanizmasını harekete geçiren “meşru” bir hükümet karşısında hangi “demokratik” araçlarla direnebilir?
Süregiden süreç bir sınıflar mücadelesidir. Burjuva kesimler ganimet paylaşımı için “anayasal terörü” destekliyor. Küresel ekonomiye entegre olup, demokrasi konusunda AB ve ABD karşısında kendilerini mahcup hisseden büyük patronlar ise köşeye sinmiş durumdalar, işlerini var olan koşullar altında yönetiyorlar. Küçük burjuvazinin krizlerden darbe yedikçe azgınlaşan ve İslamcı-şeriatçı ideoloji sayesinde mevkiler kapma ve zengin olma hırsıyla yanıp tutuşan bölümleri, kendi altlarında gördükleri her işçi-emekçiyi, her laik ilericiyi, her sosyalisti ve devrimciyi, sendikalar dâhil her devrimci ve demokratik örgütü tasfiye etmeye hazır durumda. Onların liderleri var ve bir işaretini bekliyorlar, işaret bile beklemeyipi şimdiden mahallelerde, kentlerde kendi diktalarını kurma çabasında olanlar da var.

Eksik olan, işçi ve emekçi yığınların önderliğidir. Emekçilerin, ne olduğu belli olmayan demokrasi cephelerine değil, sağlam, kararlı, cesur, kitleleri seferber edebilecek bir önderliğe, demokrasinin Türkiye’ye ancak bir politik devrim ve onun işçi-emekçi hükümeti sayesinde gelebileceğini ilan eden ve bu uğurda mücadele eden, kendini ancak kitle seferberlikleri içinde inşa edebileceğinin farkında olan bir önderliğe ihtiyacı var. Sosyalistler olumsuz durumun suçunu başkalarında aramadan bu göreve atılmalıdırlar. Bugün değilse ne zaman?

Turquía: El golpe y la purga

0

Todos los golpes de estado y los intentos de golpe de Estado, por sí y en sí mismos, son guerras civiles de pequeña escala; tienen ganadores y perdedores. Mientras que las consecuencias del conflicto, el destino de los perdedores, y la forma en que se reformará el régimen dependen principalmente de la ideología y las intenciones del ganador, lo primero también es contingente sobre el carácter de los medios que pusieron un fin al conflicto. Si lo único que suprimió la insurrección del 15 julio fueran movilizaciones lideradas por una masa democrática, nuevos vientos democráticos revolucionarios podrían estar ahora soplando en el país. Lamentablemente, eso no es lo que sucedió; el intento de golpe se desinfla y es finalmente suprimido como resultado de conflictos e intrigas entre los órganos del estado. Las minorías islamistas radicales que tomaron las calles cuando la derrota de los partidarios del golpe se había vuelto más o menos evidente en la noche del intento de golpe, así como aquellos que se reúnen en las plazas, en los días siguientes no son más que masas de gente que el sector soberano llamó a las calles de arriba hacia abajo con el fin de asegurar el apoyo popular para sus propios planes. Por desgracia, estas masas están lejos de ser los garantes de la democracia a pesar de todas las afirmaciones contrarias del AKP y el Presidente.

A diferencia de lo que los liberales hubieran esperado, guerras civiles o luchas del tipo y magnitud similares a la que hemos visto son rara vez seguidas por un período de paz. Lo que realmente sucede es que los ganadores, incluso aquellos que ganan control temporario, comienzan a buscar y llevar a cabo planes para aplastar las otras partes y, si es posible, para purgarlos físicamente. Esto es en realidad lo que Erdogan está haciendo en este momento y lo que seguirá haciendo. Sin embargo, la magnitud del terror que [Erdogan] está implementando se extiende mucho más allá de simplemente poner en la mira a los partidarios de Gülen. Es imposible que las decenas de miles de personas cuyos nombres figuran en las listas que claramente se habían preparado anteriormente sean todos partidarios de Gülen; de hecho, los propios nombres revelan que las listas incluyen ultranacionalistas, así como otros disidentes del AKP. O sea, la purga y el aumento de la represión se extienden como un reguero de pólvora.

Sería ingenuo esperar que este reguero de pólvora no queme a la clase obrera. Presenta una oportunidad caída del cielo para la burguesía agrupada en torno al AKP, la que quiere limpiar lo que queda del movimiento obrero independiente. Queda allanado el camino de caracterizar cualquier intento de sindicalización, cualquier huelga o resistencia, o incluso la acción de trabajadores democráticos como una extensión de terrorismo de FETO (Organización terrorista Gülenista) o como defensa del golpe. En este sentido el bonapartismo está fortaleciendo sus argumentos políticos e ideológicos, y sus dispositivos administrativos y se deja en claro que si esto último sigue siendo insuficiente, poderes a favor de [la ley de] Sharia podrían movilizarse. Por ejemplo, el gobierno, por temor a la posibilidad de que la insuficiencia de sus fuerzas de policía, ya había expresado su intención de aliviar los requisitos de control de armas que permiten a civiles a portar armas con licencia.

Sin embargo, otro terreno en que la ola de purgas servirá se refiere a la distribución del botín de la “victoria”. ¿Quién va a llenar las decenas de miles de puestos que les quitan a los militares, la burocracia, grupos ocupacionales, empresas, etc.? ¿A quién se le dejará ganar las subastas; qué empresas podrían cambiar de manos y a quién serán dadas? Es importante recordar que mientras que los partidarios de Gülen constituyen un solo movimiento, ocupan un espacio considerable en la administración y la economía y son muy leales a su líder, Erdogan está rodeado por una confederación de movimientos en una escala más pequeña. Como está ejemplificado con los grupos de Gül, Arınç y Davutoğlu, la personalidad del presidente ha demostrado ser insuficiente para unificar estos movimientos de menor magnitud. En este estado de cosas, una purga administrativa podría servir como una solución temporal; sin embargo, los conflictos y rupturas que podrían surgir durante la distribución del botín y las posiciones vacantes entre los que lo rodean a Erdogan, podría llevar a un debilitamiento e incluso a la disolución de la confederación. No es necesario decirlo, Erdogan trataría de hacerse cargo de estos posibles conflictos y rupturas futuras mediante la realización de una nueva purga contra el terrorismo. No olvidemos que la llamada burguesía “secular y liberal” podría, en cualquier momento, caer también bajo esta etiqueta de terrorista.

Ya se ha hecho evidente que esta ola de purgas y represión llevada a cabo bajo la conducción de Erdogan no puede ser detenida por un posible “frente por la democracia” entre sectores que van desde los nacionalistas a los socialdemócratas, la izquierda liberal, dirigentes sindicales y socialistas reformistas. De hecho, este “frente” no estuvo a la altura de sus principios. Cuando los tanques aparecieron en las calles, estos sectores optaron por permanecer en casa y ver las actualizaciones en la televisión en lugar de salir a la calle para defender la democracia y la soberanía del Parlamento. Lo que es más, tenían un deseo mortal de que el golpe derrocara Erdogan, aunque estaban intelectualmente y discursivamente contra el golpe. Hubo algunos que incluso trataron de legitimar su actitud llamándola la “línea de conducta responsable”. Dejaron las calles libres a los partidarios Erdogan y el frenesí islamista. Si un frente compuesto de varios sectores con diferentes posiciones de clase e intereses no pudo ser movilizado en contra de un intento de golpe, ¿cómo podemos esperar que resista contra un gobierno “legítimo” que puede establecer fácilmente todos los mecanismos de estado en movimiento? ¿Y con qué medios “democráticos”?

El proceso en curso es claramente un conflicto de clases. Algunos sectores de la burguesía apoyan el “terror constitucional” con la esperanza de compartir una parte del botín. Aquellos que se han integrado en la economía mundial, mientras se sienten avergonzados por el estado de la democracia frente a la UE y los EE.UU., no obstante se encogen de miedo y tratan de gestionar sus empresas en las condiciones actuales. Los sectores de la pequeña burguesía, que se pusieron en un frenesí de rabia debido a los efectos de la crisis y que ahora tienen una oportunidad real de obtener posiciones y hacerse ricos, están listos para purgar cualquier trabajador por debajo de ellos, cualquier progresista laico, cualquier socialista o revolucionario, y cualquier organización revolucionaria y democrática incluyendo los sindicatos. Estos sectores tienen un líder y todo lo que necesitan es una señal de él. Algunos ni siquiera esperar esa señal y ya han estado tratando de establecer su propio orden en los barrios y ciudades.

Lo que falta ahora es la dirección de la clase obrera. Los trabajadores no necesitan frentes democráticos de carácter indefinido. En cambio, necesitan una dirección sólida, decidida y valiente, que pueda movilizar a las masas, que declare que una revolución política y un resultante gobierno de los trabajadores son las únicas condiciones para el establecimiento de la democracia en Turquía, al mismo tiempo que lucha por esta misma causa, y es consciente del hecho de que sólo puede construirse dentro y desde las movilizaciones de masas. Los socialistas deben trabajar sin cesar hacia este objetivo en vez de buscar a quien culpar por la situación negativa actual. ¿Si no es ahora, cuando?

Brexit: Küreselleşmeye darbe

0

Büyük Britanya’nın referandum sonucunda Avrupa Birliği’nden çıkmaya karar vermesi (Brexit) bizce anlamlı veya hatalı pek çok yorumun konusu oldu; ama ele alınan konuların ve uygulanan bakış açılarının içinde atlanan veya en az değinilen nokta, Britanya halkının çoğunlukla AB üyeliğinden çıkma isteğinin esas olarak küreselleşmeye bir isyan olduğuydu. Aslında sermayenin ve pazarların küreselleşmesi ve bunun getirdiği felaketler bugünün bir olgusu değil. Daha 20. yüzyılın başlarında kapitalizmin emperyalist evresine geçişle birlikte mali sermayenin dünya egemenliğine yönelmesi, toplumları dayanılmaz gerilimlerin içine sürüklemekle kalmadı, emperyalist güçler arasında yarattığı çelişkiler milyonlarca emekçinin dünya savaşlarında katledilmesine yol açtı. Ve de tabii isyanlara ve devrimlere.

Dünya egemenliği yarışında Alman emperyalizmi Avrupa’yı iki kez savaş yoluyla kendi nüfuz alanı içinde birleştirmeye çalışmış ama başaramamıştı. Aynı yüzyılın ikinci yarısında kullandığı “barışçıl” yöntem ise Avrupa Birliği (AB) projesi oldu. Burjuva demokrasisi hayranları bu projede sadece “barış, demokrasi ve refah” ögeleri görürken, AB’nin esas olarak emekçi yığınların kazandığı hakların geri alınması ve Avrupa kapitalizminin Alman mali ve sınai sermayesinin egemenliği altına sokulması tasarımı olduğu gerçeği gölgede bırakıldı. Ama iki binli yılların başında patlak veren yapısal kriz, dünya kapitalizmini temellerinden sarstığı gibi, küreselleşmenin bir parçası olan AB’nin neden olduğu sonuçların da berraklaşmasını getirdi: yaygın işsizlik, derin yoksullaşma ve refah devletlerinin burjuvazi tarafından tasfiyesi. Buna isyanlar da beraberinde geldi. Ülke düzeyinde AB’den kopma eğilimleri güçlendi, bunu gerçekleştirmenin eşiğine gelen ilk ülke Yunanistan, Syriza önderliğinin ihanetiyle karşılaştı. Ama İngiliz emekçiler bunu bir referandum aracıyla gerçekleştirmeyi başardı. Bu anlamda biz Brexit’i küreselleşmeye ve onun Avrupa’daki örgütlenmesine indirilmiş bir darbe olarak görüyoruz ve dünya emekçi yığınları adına atılmış olumlu bir adım olduğuna inanıyoruz.

Ama tabii Türkiye’nin demokratikleşmesini emekçi yığınların başını çekeceği bir politik devrimden ziyade ABD emperyalizminin gerici hükümet üzerindeki baskılarına ve AB “normlarının” ülkeye transfer edilmesine (dolayısıyla da Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçlarına) bağlayan “demokratik ve ilerici” çevreler bu yargımızı paylaşmıyor. Onlar Britanya halkının tepkisini sadece o ülkedeki milliyetçi, gerici ve ırkçı unsurların ağırlık kazanmasına bağlıyorlar. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) referandum sırasında söylemini ön plana çıkarmış olmasını bir bütün olarak Britanya emekçi yığınlarının genel eğilimi olarak gösteriyorlar. Hatta emekçi yığınlar içinde “nihilist” ve gerici kesimler ile “demokratik ve özgürlükçü” çevreler ayrımları yaparak, birincilerin AB’den ayrılma ve ikincilerin ise kalma yanlısı olduğunu iddia eden sözde “Marksistler” de var. Tabii bu tip yargıların sonucu, AB’nin içinde kalınması ve onun “demokratik” şemsiyesi altına sığınılması: sanayinin ilga edilmesi, mali sermayenin diktatörlüğü, kitlelerin yoksullaşması, sefalete sürüklenmesi ve buna isyanı dikkate alınacak hususlar olmaktan çıkıyor.

AB taraftarlarının yaratmak istedikleri görüntü, Brexit’e oy verenlerin cahil, gerici, yabancı düşmanı ayaktakımı olduğu biçimde. Ve bu kesimlerin de bir bütün olarak UKIP’i destekledikleri iddiası var. “Cahiller (eskiden kadınlar denirdi) oy kullanmasın” anlayışının küçük burjuva demokratların demokrasi anlayışının gerici niteliğini göstermesi bir yana, bu anlayışın savunucuları en basit gerçekleri bile gözden ırak tutuyorlar. Örneğin, AB’den çıkılmasına oy verenlerin oranı %52 iken, UKIP’in oylarının son genel seçimlerde %13’e bile ulaşamadığı; veya anketlere göre Brexit’ten yana olanların büyük çoğunluğunun İşçi Partisi taraftarları olduğu. Hatta İskoçya’nın ağırlıklı olarak AB’de kalma yanlısı oy vermesinin nedenin ise, İskoç işçi sınıfının, mali sermayenin merkezi olan İngiliz “City”den kopma isteğinde yatması.

Avrupa burjuvazisini ve AB yetkililerini Brexit’ten ötürü endişelendiren temel unsur da bu: Britanya emekçileri küreselleşmenin sonuçlarına tepki duyuyorlar ve onların bu isyanı pek çok başka Avrupa ülkesine yayılma tehlikesi taşıyor. İşte tam bu noktada devrimci Marksistlerin görevi ağırlaşıyor: AB’nin demokrasi ve refah yalanlarına kanmayan emekçi yığınlara İşçilerin ve Emekçilerin Avrupasını kurma şiarını taşıyabilmek ve bu enternasyonalist hedef doğrultusunda kitleleri seferber edebilmek. Tabii önce sahte Marksistlerin ve reformcu solcuların, emekçi örgütlerinin başına çökmüş bürokratların maskelerini düşürebilmemiz gerekiyor.

Venezuela: Chavizm sarsılıyor…

0

2016 yılı, Venezuela’da Chavez yanlısı iktidar için keskin bir viraj haline gelmiş durumda.

İlk kötü haber, sağcı muhalefetin oluşturduğu Demokratik Birlik Masası’nın (MUD) 6 Aralık’ta düzenlenen parlamento seçimlerinde elde ettiği açık zafer ile -1999 yılından beri ilk defa- yeni bir meclis çoğunluğunun oluşmasıydı.

MUD’un elde ettiği zafer, yoksulluktan kırılan yığınların özelleştirme ve serbest pazar yanlısı politikaların temsilcisi sağa duyduğu güvenden ziyade, yıllardır açık çek sunulan Chavez yanlısı yönetimlerin yol açtığı ekonomik ve sosyal yıkıma duyulan tepkiyle yakından ilişkiliydi.

İkinci sarsıcı gelişme muhalefetin şu sıralar başkan Maduro’ya yönelik yükselen hoşnutsuzluğu kullanarak, Maduro’nun düşürülmesiyle sonuçlanabilecek bir referandum arayışında oluşuyla yaşanmaya başlandı.

Bu öyle bir kriz ki, şimdi birinin yürütme diğerinin ise yasama gücünü elinde bulundurduğu, iki büyük politik güç, -Chavezcilik ve sağ- fırtına öncesi sessizlik içinde nihai savaş için güç biriktirmekte.

Kapitalist kriz ve petrol fiyatların düşüşü, Venezuela’yı derinden etkiliyor ve halkın gözünde hükümet de inandırıcılığını yitirmiş durumda. Milyonlarca kişi gıda ve ilaç kıtlığı yaşarken ve saatlerce dükkan önünde sıra beklerken, Maduro ve çevresindeki boliburjuvazinin lüks ve rahat hayatın devam etmesi büyük kırılma yaratmış durumda.

Maduro yönetimince başlangıçta günde 4 saat olarak planlanan elektrik kesintileri, bazı şehirlerde günde 15 saatten uzun sürüyorken, enflasyon dehşetli şekilde yükseliyor ve her geçen gün temel tüketim maddelerinin fiyatları artıyor.

Venezuela Merkez Bankası BVC’nin resmi verilerine göre enflasyon 2015’te yüzde 180,5 oldu, fakat hükümet son altı aydır rakam açıklamıyor. Anlayacağınız Nicolas Maduro’nun koltuğu iyiden iyiye sallanıyor.

Chavizm için bilanço vakti

Bir politik figür olarak Hugo Chavez ve akımının en ayırt edici yönü, kendisini 21. yüzyılın sosyalizmi olarak sunuşunda yatıyordu. Bu akımın ana iddiası, köklü bir sosyal ve yapısal dönüşüm için Marks, Lenin ve hatta Troçki gibi önderlerin önerilerinin güncellenerek aşıldığı yeni bir düzlemin mümkün olduğuydu.

Dünya solunun önemli bir bölümü bu söylemi daha ilk andan koşulsuz kabullenecekti. Kimi kesimler içinse Chavizm, azgınlaşmış neoliberalizm karşısında “ilerici ve antiemperyalist” kampı temsil ediyor, adeta ehven-i şer rolünü üstleniyordu.

Gerçekte Chavizm, Arjantin’de Peronizm ve Mısırda Nasırcılık ile benzer politik ve ideolojik temellere sahip bir burjuva milliyetçi akımdı. Ülkede üretilen birikimin daha geniş bir oranına sahip olmak isteyen burjuvazinin bir kesimi bir yandan emperyalizmi yeniden pazarlığa çağırıyor, diğer yandan ise devrimci kitle seferberliklerini tarumar ettikten sonra işçi sınıfı ve örgütleri üzerinde muazzam bir kontrol uyguluyordu.

Tarihsel planda ise bu akımların trajik ortak noktaları sınırlılıklarında gizliydi. Zira emperyalizm ve finans kapital ile pazarlık ve şantajlara dayalı “özgün bir yönetim” kurulabilse de gerçekten ondan kopulmadığı sürece er ya da geç bu hükümetler emperyalizmin açık bir aracına dönüşmüş olarak kariyerlerini noktalıyorlardı.

Chavizm bu noktada ikili bir talihsizliğin kurbanı oldu; ilk olarak emsal burjuva milliyetçilikleriyle- Peronculuk ve Nasırcılık gibi- kıyaslandığında tarih sahnesine çok geç ve elverişsiz şartlar altında çıktı.

İkincisi Chavizm’in üzerinde yükseldiği kapitalist endüstriyel gelişim ve üretim zemini Peroncu Arjantin’le kıyaslanamayacak kadar geriydi ve ülke temelde petrol gelirlerinin parazit misali tüketimine dayalı bir yarısömürge görünümü arz ediyordu, bu manzara asla değişmedi.

Sonuç olarak Chavez ve akımı sol içinde yaygın kanaatin aksine, işçi örgütlerinin ya dağıtıldığı ya da mevcut yönetime biat ettirildiği, endüstriyel altyapısı tümüyle gerilemiş bir Venezuela bıraktılar geriye. -1998 yılında ülke içinde endüstrinin %18 düzeyindeki ağırlığı 2012 yılına gelindiğinde %14’e gerilemişti-

Tümüyle petrokimya endüstrisine bağımlı kılınan ülkede bu endüstrinin yaklaşık %40’lık bir düzeyinin Chevron ve Exxon-Mobil gibi çokuluslu tekellerce kontrol edildiği, IMF’ye olan ve her yıl rekorlar kırarak artan dış borcun tıkır tıkır ödenmekte olduğu, bırakın emperyalizmden bağımsızlaşmayı, bugün daha fazla yoksullaşmış ve yarısömürgeleşmiş bir ülke Venezela.

Ya da şöyle düşünelim;

Chevron, Repsol Mitsubishi, Total ve Lukoi gibi çokuluslu şirketlerle birlikte oluşturulan karma petrol şirketlerine dayanarak sosyalizm kurulabilir miydi?

Ekilebilir toprakların %55’i, %2’lik bir azınlığın tekelindeyken, kamu emekçilerinin toplu sözleşme hakkına saygı duyulmazken, yaklaşık 4 yıldır çalışanların ücretleri zam yüzü görmemişken, sendikal bağımsızlık ayaklar altına alınıp devrimci örgütler için bile protesto bir suç unsuruna dönüştürülmüşken, sosyalizm inşa ediliyor olabilir miydi?

Oysa “21. Yüzyılın Sosyalizminin” bilançosu tam da buydu.

‘Hürriyet Müsavat Uhuvvet!’ ve Temmuz grevleri

0

108 yıl önce bu ay İkinci Meşrutiyet ilan edildi. 23 Temmuz 1908 devrimi, bu memleketin gördüğü ilk burjuva devrimidir. Büyük umutlarla başlayıp kısa sayılabilecek bir sürede büyük bir hayal kırıklığına, bir baskı rejimine dönüşmüştür. Temel tarihsel-toplumsal görevlerini yerine getiremeden sönüp gitmiş olsa da, yaptıkları ve yapamadıklarıyla ardından gelenleri etkileyen, tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Kısa da olsa, demokrasinin ucunu gösterdiği tarihsel bir dönemdir. Büyük Fransız Devrimi’nden devraldığı ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet!’ (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) şiarıyla Osmanlı’nın bütün ilerici, devrimci unsurlarının yüreğinde güçlü umut rüzgârları estirmiştir. Onlarca yıl Abdülhamit despotizmine karşı savaşan, bazen birbirlerini boğazlayan farklı milliyetlerden ulusal kurtuluşçuları, çetecileri, komitacıları bile ilk başlarda anayasa ve hürriyet aşkıyla yan yana getirmiş; halkların, kısa bir süre için dahi olsa, kardeş olduklarına inanmalarını sağlamıştır. İkinci Meşrutiyet, çeşitli uluslardan ilk sosyalist milletvekillerinin ve partilerinin Meclisi Mebusan sıralarında yer aldığı, kürsüye çıkıp ‘nutuk irat ettiği’, sosyalizmi izah etmeye çalıştığı, emekçi ve kadın hakları için kanun teklifleri verdiği, Selanik’te İkinci Enternasyonal üyesi ve de çok milletli bir Sosyalist İşçi Federasyonu’nun kurulduğu bir tuhaf dönemdir!

Devri Hürriyet’te işçi sınıfı

Meşrutiyete ‘Devri Hürriyet’ de denirdi. Bu hürriyet özlemi elbette herkes gibi işçi ve emekçileri de etkilemişti. Yarı sömürge bir ülkedeki geri ve güçsüz kapitalizmin eseri olan işçi sınıfı, bütün ‘cılızlığına’ rağmen, onca yıllık ezilmişliğe, baskıya ve sömürüye karşı tepkisini, bütün ‘Devleti Âliye’ sathına yayılan bir grev dalgasıyla gösterdi.

31 Temmuz’dan, yani devrimin birinci haftasından başlayarak ağustos-eylül ayları boyunca, hatta aralık ayına kadar İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Dedeağaç, Aydın, Gevgeli, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Zonguldak, Ereğli, Mitroviça, Zibeftçe, Şam, Rayak, Halep, Balya, Ergani, Hereke, Manastır, Ksanti, Adana, Foça, Kudüs gibi yerlerde hemen her işkolunda onbinlerce işçi ve memur, (Sadece belgelenen grevci sayısı 30 bin.) çok sayıda işyerinde greve gitti. Emekçiler, esas olarak daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları, özellikle de 14-16 saati bulan günlük çalışma süresinin 8-9-10 saate indirilmesini talep ediyorlardı. Grevler sürerken yerli ve yabancı patronlar, hükümetten önlem almasını istediler. Tabii bununla da kalmayıp grevcileri işten çıkartıp yerlerine daha düşük ücretle işçi aldılar, hatta kimi yerlerde lokavta gittiler. ‘Devrim hükümeti’ de onlardan aşağı kalmadı. Grev kırıcıların çalışmasını engelleyen işçiler tutuklandı, hakları için gösteri yapan işçiler, asker ve polis marifetiyle zor kullanılarak dağıtıldı. Fransızlar tarafından işletilen madenlerdeki eylemi sona erdirmek için Zonguldak’a gemiyle asker çıkartıldı. Grevlere ve protesto eylemlerine müdahaleler sırasında ölenler ve yaralananlar oldu. Grevleri bastırmak ve yabancı sermayeye gerekli güvenceleri vermek ve sosyalist düşünce ve eylemin sendikalar aracılığıyla “aziz vatanımıza” sızmasını önlemek amacıyla önce 8 Ekim 1908’de Tatili Eşgal Kanunu Muvakkati (geçici grev yasası), ardından da 9 Ağustos 1909’da Tatili Eşgal Kanunu çıkarıldı. Sosyalist Bulgar ve Ermeni mebusların şiddetle karşı çıktığı kanun, hükümetten imtiyaz (ayrıcalık) alınarak faaliyet sürdürülen demiryolu, tramvay, liman ve genel aydınlatma hizmetlerini kapsıyordu. Yani tam da yabancı sermayenin elindeki kamu hizmetlerini. Bu işkollarında öyle ha deyince greve gidilemeyecekti! Grevi zorlaştırmakla birlikte grev yasağı getirmeyen kanun, belirtilen kurumlarda sendika yasağı getirdi, buralarda daha önceden kurulmuş sendikaları da yasakladı. Görüşmeler sırasında Dahiliye Nazırı Ferit Paşa, ‘Sermayedarânı daimi surette tehdit altında bulunduracak sendikaların teşkili muzırdır’ vecizesini yumurtlamıştı! Kanun, binlerce işçinin katılımıyla önce Selanik’te, ardından da İzmir, Kavala, Drama ve Edirne’de yapılan işçi mitingleriyle protesto edildi. İttihat ve Terakki, işçi hareketini, yabancı ve yerli patronların çıkarlarını korumak amacıyla ezmeye kararlıydı.

Çavdar ekmeğinden bahaneler!

Bazen kimi solcuların biraz da sonraki ‘Cumhuriyet’i korumak ve kollamak’ amacıyla, bu baskının gerekçesi olarak ‘Efendim o zaman bir işçi sınıfı bile yoktu, sosyalizm için şartlar olgun değildi dediklerini duyarız. Yani, tam da ‘Olsa, dükkân senin!’ misali! Oysa kimseye ‘İttihatçılar veya Cumhuriyetçiler neden sosyalizmi kurmadılar?’ falan diye sormuyoruz! Ayrıca meselenin işçi mücadelesine ilişkin bölümünün, memleketteki işçi sayısının azlığından ziyade sınıfın sosyal, siyasal ve örgütsel ağırlığının çok ama çok yetersiz olmasından kaynaklandığını da biliyoruz. Buradaki meselemiz, yeni efendilerin, kapitalizmin yolunu açmak için işçi sınıfını ezmeleri, onun hak ve özgürlüklerine ve de ‘demokrasiye’ karşı düşmanca bir tutum takınmalarıdır. Meşrutiyetçilerin birçok konuda bulanık olan zihinleri, temel ekonomik ve sınıfsal tercihler konusunda pırıl pırıldı. O nedenle bahane aramanın hiç lüzumu yok!

Temmuz Devrimi, sadece işçi sınıfının sorunlarını değil, siyasi demokrasi sorununu, köylü ve tarım sorunlarını ve ulusal sorunu (veya sorunları) da çözemedi. Başımıza, hâlâ ortalıkta sürünüp duran bir yığın ‘burjuva demokratik’ dert bırakarak tarihe karıştı. Böylece, Balkanlar’dan başlayarak tüm Şark’ı etkileyebilecek demokratik bir uluslar federasyonu yaratma fırsatı da uçup gitti. Olsun devrim yine de devrimdir; o halde bir kere daha:

Yaşasın hürriyet-müsavat-uhuvvet!

Not: Bilgiler Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi’nden.

Sandanski diyor ki!

Osmanlı devletine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren İç Makedonya-Edirne Devrimci Örgütü’nün sosyalist kanat liderlerinden ve solcu Serez grubunun önderi Yane Sandanski, 23 Temmuz devriminin kalbi Makedonya’da Meşrutiyet’in ilanının ardından yayımladığı ‘İmparatorluğun Tüm Uluslarına Manifesto’da şöyle diyordu:

‘…Görmüş geçirmiş vatanımız, yeniden doğuşunu kutluyor…

Genç Türk kardeşlerimizin devrimci çağrısı, çok çekmiş halkın ruhunda sevinçli bir yankı buluyor.

Türk vatandaşlarım:

Siz halkın büyük çoğunluğunu oluşturuyorsunuz; bu yüzden ortak düşmanın zulmünü en çok siz hissettiniz. Kendi Türk İmparatorluğunuzda Hıristiyan vatandaşlarınızdan daha az köle değildiniz.

Sevgili Hıristiyan vatandaşlar:

Tüm Türk halkının zorbalığının sizin acılarınızın kaynağı olduğuna inandığınızda, siz de az aldatılmadınız…

Vatandaşlar!

…Belki resmi Bulgaristan tarafından, özgürlükçü gelişmesini başlatabilecek Türk halkıyla birlikte ortak mücadelenize karşı yapılan canice ajitasyonun sizi etkilemesine müsaade etmeyin!.’*

Ne diyelim, ağzına sağlık Yane Sandanski.

*Makedonya Sorunu. Fikret Adanır.

Askeri darbeye hayır! Özgürlüklerimizi hem darbeye hem de Saray rejiminin baskılarına karşı savunalım!

0

Dün akşam saatlerinden itibaren görünürlük kazanmaya başlayan bir askeri darbe girişimine tanıklık etmekteyiz. Askeri cuntanın Genel Kurmay Karargahı, Jandarma Genel Komutanlığı gibi bazı stratejik yerleri ele geçirmesinin ardından, tüm Türkiye’nin canlı yayında gözleri önünde gerçekleşen başarısız bir darbe girişimi yaşandı. Çıkan çatışmalarda 60’tan fazla kişi hayatını kaybederken, 1400’e yakın TSK mensubu gözaltına alındı. Türkiye tarihinde ilk kez TBMM bombalandı. Çatışmalar bazı yerlerde halen devam etmekle birlikte, girişimin başarısızlığa artık neredeyse kesinlik kazanmış durumda.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak askeri darbenin kesin olarak karşısındayız. “Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi” gibi amaçlarla yapıldığı açıklanan askeri darbenin başarıya ulaşması, Saray rejimi tarafından iyice budanmış demokratik hak ve özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelecekti. Ordunun, Türkiye’de süregelen baskı rejiminin daima temel dayanaklarından birisi olduğu asla unutulmaması gerekir.

Öte yandan, gerçekleşen bu askeri darbe girişimi, Türkiye’de derinleşmekte olan rejim krizinin yeni bir zirvesi anlamına gelmektedir. Bu darbe girişiminin nesnel zemini Saray rejiminin uyguladığı baskı politikalarıyla örülmüştür. Erdoğan’ın bu darbenin hedefi olması, ülkeyi felaketin eşiğine sürüklediği yıkım tablosundaki sorumluluğunu bir an bile olsun unutturamaz. Askeri darbeye karşı olmak Erdoğan’ın baskı rejimini desteklemek anlamına kesinlikle gelmemektedir.

Başarısız darbe girişiminin ardından, bu girişimin Saray rejiminin baskıyı ve kontrolü artırmasında bir araç olarak kullanılacağına ilişkin toplumun geniş kesimlerinde haklı bir endişe bulunmaktadır. Hem askeri cuntalara hem de Saray rejiminin baskılarına karşı tek çözüm, emekçi yığınların, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkması, çürüyen rejimin baskı ve yağma politikalarına karşı seferber olmasıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi

16 Temmuz 2016

Turquie: C’est le moment de défendre notre liberté contre les putschistes et le régime répressif d’Erdogan!

0

Nous avons été les témoins d’une tentative de coup militaire dans la nuit d’ hier. Lors du soulèvement militaire, les putschistes ont pris le contrôle de lieux stratégique comme le quartier général de l’armée et le Commandement de la Gendarmerie. Cette tentative de coup d’état en Turquie a échoué.

Des centaines de personnes sont mortes pendant le conflit, et environ 1400 membres des forces armées ont été arrêté. L’Assemblée Nationale a été bombardée pour la première fois dans l’histoire de la Turquie (…) En tant que Parti de la Démocratie Ouvrière, nous sommes fermement contre ce coup d’état militaire.

Si ce coup d’état pour soi-disant « restaurer la démocratie,les droits de l’homme et la suprématie des lois » déjà attaqué par le régime d’ Erdogan avait réussit, il aurait été synonyme de liquidation de ces derniers.

Nous ne devons jamaisface-a-face-2 oublier que les militaires sont un pilier fondamentale de l’actuel régime répressif. En même temps, cette tentative de coup militaire marque la fin d’une crise profonde du régime en Turquie. C’est la politique répressif du régime qui a permit cette tentative de coup d’état contre Erdogan, c’est lui qui a mené le pays au bord de l’effondrement.

Le fait que nous soyons contre le coup d’état n’implique aucunement que nous soutenions le régime répressif d’Erdogan. Aujourd’hui, de nombreux secteurs de la société sont de plus en plus préoccupés par le fait que le régime utilise cette tentative de coup d’état frustrée pour aggraver la répression.

La seule solution réelle, contre les dictatures et la répression du régime, est la mobilisation des travailleurs, de la jeunesse, des femmes, des Kurdes – et de tous les secteurs opprimés et exploités- contre la répression et la politiques de pillage du régime d’Erdogan. Tous nous devons nous unir pour exiger et obtenir des droits et libertés démocratiques.

Parti de la Démocratie Ouvrière (IDP), section de l’UIT-QI (Unité Internationale des travailleurs-Quatrième Internationale) en Turquie le 16 juillet 2016

Turkey: Time to protect our freedom against the coup and against the repressive of Erdogan!

0

We have witnessed a military coup attempt that had started gaining visibility late last night. Following the military junta’s seize of certain critical locations such as the Office of the Chief of the Army and that of the General Command of the Gendarmerie, a failed coup attempt took place before the eyes of Turkey. While more than 60 people died during the conflicts that followed, about 1400 members of the Turkish Armed Forces got detained. The Turkish National Assembly was bombed for the first time in Turkish history. While the conflicts still continue in certain locations, the failure of the attempt has already been practically proven.

As Workers’ Democracy party, we are in strict opposition to a military coup. If the coup that was supposedly initiated in name of “reinstituting democracy, human rights and the supremacy of the law” were to succeed, that would have meant the complete erasure of all democratic rights and freedoms that have already been largely cut short by the palace regime. It should never be forgotten that the military is a fundamental leg of the ongoing repressive regime.

At the same time, this attempted military coup signals a new culmination for the deepening crisis of the regime in Turkey. The tangible ground of this coup attempt has been built on top the repressive policies carried out by the palace regime. The fact that Erdogan was the target of this coup cannot conceal his responsibility in bringing the country to the brink of a collapse. Being against military coup under no circumstance means to support Erdogan’s repressive regime.

In the aftermath of this failed military coup attempt, there is a widespread concern among large sectors of the society that this unsuccessful attempt will be used as means to justify increased repression of the palace regime. The only real solution against the military juntas as well as against the repression of the palace regime is the mobilization of the masses of workers, youth, women, Kurds and all other repressed and exploited sectors against repressive and looter policies as well as these masses’ persistent efforts to claim democratic rights and freedoms.

Workers Democracy Party of Turkey

International Workers Unity–Fourth International (IWU–FI)

July 16th, 2016

Es momento de defender nuestra libertad del golpismo y del régimen represivo de Erdogan!

0

Hemos sido testigos de un intento de golpe militar que ha cobrado visibilidad en la noche de ayer. El levantamiento militar tomó el control de lugares importantes como la jefatura del ejército y el Comando de la Gendarmería. Un golpe fallido delante de los ojos de Turquía. Mientras centenares de personas murieron durante el conflicto, alrededor de 1400 miembros de las fuerzas armadas quedaron detenidos. La Asamblea Nacional fue bombardeada por primera vez en la historia de Turquía. Mientras el conflicto continúa en algunos puntos, el intento de golpe ya fue prácticamente derrotado.

Como Partido de la Democracia Obrera, estamos férreamente en contra del golpe militar. Si el golpe como supuesta iniciativa para lograr “restaurar la democracia, los derechos humanos y la supremacía de las leyes” triunfaba hubiera significado la eliminación de todos los derechos y libertades democráticas que ya han estado siendo atacadas por el régimen “del palacio” de Erdogan. No debemos nunca olvidar que los militares son una pata fundamental del actual régimen represivo.

Al mismo tiempo, este intento de golpe militar marca el final de una profunda crisis del régimen en Turquía. La base tangible de este intento de golpe se construyó sobre las políticas represivas llevadas adelante por el régimen. El hecho de que Erdogan sea el objetivo de este golpe no debe borrar su responsabilidad de haber llevado el país al borde del colapso. Estar en contra del golpe bajo ninguna circunstancia significa apoyar el régimen represivo de Erdogan.

Con las repercusiones de este intento de golpe existe una preocupación reinante entre importantes sectores de la sociedad de que este intento frustrado de golpe sea usado para aumentar la represión por parte del régimen. La única solución real, tanto contra las dictaduras y la represión del régimen, es la movilización de las masas trabajadoras, de la juventud y las mujeres, los kurdos y todos los sectores reprimidos y explotados contra la represión y las políticas de saqueo junto a los esfuerzos del pueblo en la exigencia de derechos y libertades democráticas.

Partido de la Democracia Obrera (IDP), sección de la UIT-CI (Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional) en Turquía.

16 de Julio de 2016

لا للإنقلاب العسكري في تركيا لندافع عن الحريات الديموقراطية للشعب التركي لا للنظام القمعي لأردوغان

0

ليلة الجمعة 15 جويلية 2016 جد ت محاولة انقلاب عسكري في تركيا. الأنباء مضطربة و الوضعية غير واضحة.

نزلت قوات عسكرية بالمدرعات إلى الشارع لمراقبة جسور البوسفور في إسطنبول وفي مستوى عدة نقاط من ألعاصمة التركية أنقرة. وقام الإنقلابيون بقراءة بيان في القنوات التلفزية أعلنوا فيه القانون العرفي. و دعى أردوغان وحزبه للخروج إلى الشارع و الدفاع عن نظامه.

إن “الوحدة الأممية للعمال والأممية الرابعة (UIT-QI)تدعوان إلى لفظ هذا الإنقلاب العسكري و لفظ كل محاولة قمعية تستهدف الشعب و الشباب و النساء و العمال الذين يتظاهرون ضد العساكر الإنقلابيين. إننا ندافع عن الحريات الديمقراطية للعمال و الشعب التركي ولا ندافع عن أردوغان وحكومته القمعية.

إن انتصارالإنقلاب العسكري باسم السلم و الديمقراطية و ضد “خيانة” أردوغان لا يمكن أن ينجر عنها سوى مزيد من القمع و من ضرب الحريات.

لايجب أن ننسى أن حكومة أردوغان و القوى العسكرية و الأمنية تشن حربا قذرة ضد الشعب الكردي في عقر داره كما قامت باعتقال قادة و مناضلين من المعارضة الكردية و اليسار التركي.

وعلى مستوى آخر تدخلت الحكومة التركية في سوريا لتأمين إقامة الدولة الإسلامية الرجعية (داعش).

في هذا الظرف الخطير من الأزمة السياسية و الإجتماعية في تركيا تتنزل عندئذ محاولة   الإنقلاب هذه ولا يمكن فهمها إلا في هذا السياق.

نهيب حينئذ بشعوب العالم و التنظيمات التي تنتسب إلى الديمقراطية و اليسار أن تعبر عن لفظها لمحاولة الإنقلاب العسكري هذه دون من دون تقديم أي مساندة لحكومة أردوغان.

نعبر عن تضامننا مع الحزب الأخ حزب الديمقراطية العمالية فرع الوحدة الأممية للعمال و الأممية الرابعة في تركيا. كما نتضامن مع كل المنظمات العمالية و اليسارية التركية و الكردية. وندعو إلى مساندة الشعب التركي و الطبقة العاملة التركية في دفاعهما عن الحقوق الإجتماعية و الحريات الديمقراطية.

الوحدة الأممية للعمال-الأممية الرابعة (UIT-QI) ليلة 15 جويلية 2016

No to the military coup in Turkey!

0

In defence of the democratic rights of the Turkish people! No to Erdogan’s repressive regime!

On the evening of Friday 15 a military coup was unleashed in Turkey. The news is confusing. Apparently, the situation has not yet become defined. Military forces with tanks took to the streets, controlled bridges over the Bosphorus in Istanbul and various points in the capital Ankara. The coup leaders have read a statement on television in which they established martial law. President Erdogan and his party, AKP, called out to the streets in defence of his regime.

The Socialists of the IWL–FI call to repudiate the military coup and any attempt to repress the people, young people, women and workers who take to the streets to confront the military coup. We defend the democratic rights of workers and the people of Turkey and not the repressive government of Erdogan.

The triumph of a military coup, despite their advertising it for “peace and democracy” and of accusing the hated Erdogan of “traitor”, would only deepen the current repression and severe limitations on freedoms. Let us not forget that Erdogan and the military and security forces of his government have launched a “dirty” war against the Kurdish community and people in its territory and have imprisoned leaders and activists of the Kurdish movement and the Turkish left. Furthermore, Erdogan’s government has intervened in Syria endorsing, at first, the formation of reactionary ISIS (Daesh in Arabic).

This is the political framework of this attempted coup. The current outcome is only explained by the serious political and social crisis in which Turkey’s reality of immersed.

We call on the peoples of the world and the organisations that claim to be democratic and of the left to express their repudiation of the military coup, without giving any support to the government of Erdogan. We express our solidarity with our sister party İşçi Demokrasisi Partisi (Workers Democracy Party— IDP), section of the IWU-FI in Turkey, as well as with all workers organisations and of the Turkish and Kurdish left. We call to support the Turkish people and the working class in defence of their democratic and social rights and their freedoms.

International Workers Unity-Fourth International (IWU–FI)

15 July, 2016.

Defendamos los derechos democráticos del pueblo turco! No al régimen represor de Erdogan!

0

Desde la noche del viernes 15 se ha desatado un golpe militar en Turquía. Las noticias son confusas. Aparentemente todavía no se terminaba de definir la situación. Fuerzas militares con tanques salieron a las calles, controlaban puentes sobre el Bósforo en Estambul y diversos puntos en la capital Ankara. Los golpistas han leído un comunicado en televisión en el que establecen la ley marcial. El presidente Erdogan y su partido AKP llamó a salir a la calle en defensa de su régimen.

Los socialistas de la UIT-CI llamamos a repudiar al golpe militar y todo intento de reprimir al pueblo, a los jóvenes, a las mujeres y a los trabajadores que salgan a la calle a enfrentar a los militares golpistas. Defendemos los derechos democráticos de los trabajadores y el pueblo de Turquía y no al gobierno represor de Erdogan.

El triunfo de un golpe militar, por más que lo anuncien “por la paz y la democracia” y acusando de “traidor” al odiado Erdogan, no haría más que profundizar la represión actual y las graves limitaciones a las libertades. No hay que olvidar que Erdogan y las fuerzas militares y de seguridad de su gobierno han lanzado una guerra “sucia” contra la comunidad y el pueblo kurdo en su territorio y ah encarcelado a dirigentes y militantes del movimiento kurda y de la izquierda turca. Por otro lado, el gobierno de Erdogan ha intervenido en Siria avalando, en un primer momento, la formación del reaccionario ISIS (Daesh en árabe).

Este es el marco político de este intento de golpe. El actual desenlace solo se explica por la grave crisis política y social por la que está cruzada la realidad de Turquía.
Llamamos a los pueblos de mundo y a las organizaciones que se reclaman democráticas y de la izquierda a expresar su repudio al golpe militar sin dar ningún apoyo al gobierno de Erdogan. Expresamos nuestra solidaridad con nuestro partido hermano Partido de la Democracia Obrera (IDP), sección de la UIT-CI en Turquía como con todas las organizaciones obreras y de la izquierda turca y kurda. Llamamos a apoyar al pueblo turco y a la clase trabajadores, en defensa de sus derechos democráticos, sociales y sus libertades.

Unidad Internacional de los Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

15 de julio de 2016.

ABD’de ırkçı şiddete son! “Siyahların hayatları değerlidir”

0

Irkçı ABD polisi tarafından iki siyahın daha öldürülmesi, ülkede büyük protestoların gerçekleşmesine neden oldu. 32 yaşında bir öğretmen olan Philando Castile Minnesota’da, 37 yaşındaki CD satıcısı Alton Sterling Louisiana’da öldürüldü. ABD’de gerçekleşen protestolar Avrupa’da da yansımasını buldu. Cinayetlerin filme alınması ve sosyal ağlarda paylaşılması, ırkçı vahşetin boyutlarını gözler önüne serdi. Her iki durumda da önemsiz nitelikteki ihlal iddialarıyla ilgili hareket eden polis karşısında hiçbir direniş söz konusu değildi (Castile otomobilinin bir lambası bozuk olduğu için durduruldu ve polis silah taşıyabileceğinden “şüphe duyduğu” için ateş etti).

Suriyeli mülteciler ve vatandaşlık tartışması

0

Kilis’te gerçekleştirmiş olduğu bir konuşma sırasında Erdoğan, Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verileceğini açıklamış oldu. Böylece kamuoyunda etkileri oldukça hissedilen ve Türkiye’de sayıları yavaş yavaş 3 milyona dayanmakta olan Suriyelilerin konumu ve geleceği üzerine bir tartışma başlamış oldu.

Öncelikle daha mülteci statüsüne dahi sahip olmayan Suriyelilere vatandaşlık önerisi getirilmiş olması, önerinin samimiyetsizliğini ifşa eder nitelikte. Zira sarayın mülteci politikası, tıpkı dış politikada olduğu üzere ikiyüzlüce bir karakter taşıyor, siyasi çıkarlar ve beklentiler tarafından şekilleniyor.

Savaştan kaçarak Türkiye sınırlarının içerisine ulaşmış olan Suriyelilerin ezici bir çoğunluğu yok pahasına denebilecek ücretlerle köle gibi çalıştırılıyor. Güvenceleri veya sigortaları yok. Hayatlarını savunmak adına sendika benzeri en temel ekonomik mücadele aygıtlarına erişim haklarından dahi yoksunlar. İltica hakları ise bizzat Erdoğan ve Merkel arasında yapılan anlaşma ile ellerinden çalınmış vaziyette. Bu bağlamda sarayın vatandaşlık önerisinin, kendilerinin gerçekte sürdürmekte oldukları kirli çıkarlar ve pazarlıklar odaklı mülteci politikasını makyajlamak için kullanışlı bir araç olduğu şüphe götürmez.

Erdoğan’ın vatandaşlık açıklamasının ardından milliyetçi çevrelerce başlatılan yabancı düşmanı bir kampanya da Türkiye’nin gündemine oturmuş durumda. Suriyeli mültecilerin ‘istenmediğinin’ ifade edildiği ve sınır dışı edilmesinin talep edildiği bu ırkçı kampanyanın sınırları mültecilere dönük fiziksel saldırı boyutlarına ulaşmış durumda. Teorik-ideolojik düzlemde dünya nüfusunun tamamının Türk olduğunu veya en azından Türk kökenli olduğunu öne süren Türkçülüğün, sadece 3 milyon Suriyeli mülteciye vatandaşlık verilmesi noktasında almış olduğu bu saldırgan tutum, milliyetçi siyasal akımların çelişkilerine verimli bir örnek teşkil ediyor.

Bu zenofobik (yabancı düşmanı) kampanya anlayış noktasında mülteciliği bir sonuç olarak değil, bir tercih olarak yorumluyor. Milliyetçi duygular ile hareket edip bu kampanyanın bir parçası olan kitleler, kendi yakınlarının Almanya’ya çalışmak için gittiklerinde Suriyeli mültecilerin bugün Türkiye’de karşılaştıkları koşulların bir benzeri ile karşılaştıklarının, esasen Suriyeli mülteciler ile toplumsal bir kardeşliğe sahip olduklarının bilincinde değiller.

Bu yaklaşımın sonuçları ise elbette saray rejiminin çıkarına bir tablo çıkartıyor karşımıza. Öncelikle Suriyeli mültecilerin konakladıkları yerellerde ve kentlerde, bu bölgelerin sosyo-ekonomik problemlerini doğrudan doğruya mültecilerin varlığı ile ilişkilendiren bu anlayış, hayat şartlarındaki geri çekiliş üzerinde sarayın sahip olduğu sorumluluğu perde arkasına gizliyor. Öte yandan bu anlayış, mültecilerin evlerinden kaçmasına sebebiyet veren asıl aktörlerin, Esad’ın, Rusya’nın, IŞİD’in, ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin ve Türkiye’nin rolünü önerdikleri politikada hiçe indirgeyerek, çözüm odaklı değil sorunun yeniden ve yeniden üretilmesi odaklı bir perspektif ile hareket ediyor.

Yukarıda çizmiş olduğumuz çerçeve etrafında ise sosyalistlerin belli başlı görevlerinin saptanması bir ihtiyaç olarak hissediliyor. Hem saray rejiminin ikiyüzlü mülteci politikasına, hem de milliyetçi/ırkçı odakların mülteci düşmanı kampanyasına karşı gerçek bir alternatif yaratmak için tüm demokratik güçlere, ilerici, sosyalist ve devrimci partilere ve özellikle de sendikalara büyük görevler düşüyor.

Mülteci ve göçmen emekçilerin Türkiye’deki işçi ve emekçi yığınların saflarında örgütlenmesi, onların proletaryanın ve ilerici ve devrimci güçlerin yaşamıyla ve mücadeleleriyle bütünleşmeleri en temel enternasyonalist ve ulusal bir görev olarak karşımızda durmakta. Ancak bugün gelinen noktada en acil görevimiz Suriyeli mültecilerin, artmakta olan fiziksel saldırılara karşı kendilerini savunabilmeleri için direniş komitelerini kurmalarında onlara yardım etmek. Bugün Türkiye’deki ve Avrupa’daki en yakıcı görevlerimizden biri budur.

“Demokrasi Cephesi”; yetmeyenin azına da evet!

0

Türkiye’ye dair bağımsızlığını azıcık olsun koruyabilen hiçbir araştırma temel hak ve özgürlükler bağlamında olumlu bir rapor yayımlayamıyor.

Haziran ayında en az 200, yılın ilk altı ayında ise en az 912 işçi çalışırken yaşamını yitirdi. Bayram tatilinde çalışırken ölen işçi sayısı ise 10! Sadece bu rakamları bilmek dahi insanı hak ve özgürlüklere dair başka bir söz söylemekten alıkoyuyor.

Kapitalistler rekor zenginleşmelerini yeterli bulmuyor. Bunun için de yukarıda saydığımız kanlı tabloya ihtiyaçları var. Dahası, Türkiye ve dünyanın koşullarından ötürü kapitalistlerin işçilerin ölümüne olduğu kadar, kölece koşullarda çalışmalarına ve doğanın geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip edilmesine de ihtiyaçları var. Türkiye patronları için başka bir kalkınma mümkün değil. İşte bu yüzden Türk işadamlarının ve onların sözcüsü olan burjuva siyasi partilerinin burjuva demokrasisi için dahi tavır almaları mümkün değil.

“Demokrasi Cephesi” Türkiye’nin faşizme doğru ilerleyişine dair bir güç birliği çağrısında bulunuyor. Kulağa her ne kadar hoş gelse de, Türkiye’de patronların çıkarı için demokrasinin fazla geldiği gerçeğinin üzerinde durulmuyor. Çağrıcı ve taraftarlarının son derecede çeşitlilik arz ettiği “Demokrasi Cephesi” önermesi ciddi bir heterojenlik arz ediyor.

“Demokrasi Cephesi” tartışmaları nasıl başladı?

Türkiye’de solun hemen her sıkışma döneminde “Demokrasi Cephesi” çağrısında bulunması alışıldık bir durum. Ancak ne yazık ki bugüne değin geniş bir “Demokrasi Cephesi”nin işe yarar bir sonuç verdiği bir örnek ile karşılaşamadık. Zaten politika sanatı bu kadar kolay olsaydı binlerce yıllık sınıflar mücadelesinde zaferler elde edebilmemiz oldukça kolay olurdu.

“Demokrasi Cephesi” (DC) tartışmasına hakkını verebilmek için cepheler, eylem birlikleri ve taktikler konusunu incelemek ve Türkiye’deki benzer önermelerin sonuçlarına göz atmak oldukça faydalı olurdu. Ancak bu denli geniş bir çalışmayı yapmak yazımızın sınırlarını aşıyor. Bu sebeple şimdi yalnızca mevcut DC önermelerini incelemekle kendimizi sınırlandıracağız.[1]

DC çağrısı liberallerden, CHP’den, HDP’den ayrıca ÖDP gibi sol partilerden gelse de her biri aslında ayrı bir içeriğe sahip. Bunları tek tek incelememiz zor olsa da her birinin uzlaştığı bir nokta var: Erdoğan’ın tek adamlığına karşı tüm güçleri demokrasi sathında birleştirmek.

Liberaller: “Birincisi bildiğiniz gibi değil. Bu kez de buna yetmez ama evet!”

Aslında DC önerisi öncesinde çok daha farklı bir kanaldan, liberallerden çıkmıştı. 1 Kasım seçimlerinin ardından Cengiz Çandar ve Hasan Cemal böylesi bir ihtiyaçtan ve topyekûn bir savaşın gerekliliğinden bahsetmeye başlamışlardı.

Hasan Cemal seçimlerin hemen ardından 2 Kasım 2015’te barış, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele çağrısında bulundu. Sonrasında “Defol git, geri zekâlı!” gibi cesur başlıklar atıp “İş dünyasında saray korkusu” konularını inceledi ve Erdoğan’a karşı burjuva cephedeki iş birlikleri dinamiklerini yokladı. Kiralık işçiliğin yasalaşması ve kıdem tazminatı için sarayın canla başla çabalamasının ardından ise Hasan Cemal bu konuda ne hissettiğini yazmadı. Burjuvazinin saraya müteşekkir hali Hasan Cemal’ce hiç işlenmedi. Politikayı herhangi birinden daha iyi bilen Cemal, ardından da burjuvazinin siyaset arenasındaki temsilcilerine yönelip “Direniş Bayrağını” açtı ve demokrasi mücadelesi çağrısında bulundu.

Cengiz Çandar ise, Radikal’in kapatılmasının ardından, “Siyasal İslam’ın otokrasiye eğilimini göremediğini” ifade etti. Etmesine etti de, referandumda yetmez ama evet derken demokrasiyi savunduğunu, şimdi de Erdoğan’a karşı demokrasiyi savunmak istediğini dile getirdi.

Türkiye sınıf hareketine dair en geniş birikime sahip olan kişilerden biri olan Oya Baydar da yakın zamanda benzer bir çıkış yaparak şöyle dedi: “Bir özeleşiri yapmam gerekiyorsa, ki gerekiyor; demokrasiyi ilerletebilecek o maddelere evet dediğim için değil, AKP’nin gerçek yüzünü ve özünü doğru değerlendirmemiş, özellikle Erdoğan faktörünü hesaba katmamış olduğum içindir bu.” Ve yine o gün olduğu gibi bugün de demokrasiyi savunmak istediğini dile getirdi.

Mevcut düzen işçilerin ölmesini ve köle gibi çalışmasını istiyor. Bu durum demokrasinin gelişmesine engel olurken birileri demokrasi diye herhangi bir burjuva alternatife sarıldığında da şapkadan tavşan değil, Türkiye’nin gerçekleri çıkıyor. Kürt sorununu çözecek denen Özal özelleştirmeler ve banka hortumcularını teşvik ile sermaye birikimini ilerletti. Çiller hiç değilse kadın bir siyasetçi idi. Ecevit hiç değilse dürüst idi… Erdoğan da dün demokrattı, bugün özüne mi döndü?

Erdoğan dün burjuvazinin ihtiyaçlarını daha hızlı yanıtlayabilmek için demokrasi maskesi altında yürütmenin gücünü arttırdı. Burjuvaziye hizmette sınır tanımadı ve nihayetinde de bu gücü hizmetini sürdürmek ve hayatta kalmak için kullandı. Türkiye’de demokrasinin gelişmesi patronların çıkarına olabilecek bir şey değildir. Çünkü iş cinayetlerinin engellenmesi, insani çalışma koşulları için mücadele verilmesi zenginliğin patronların değil halkın çıkarına dağılması anlamına gelir. Uluslararası rekabette yeterli sermaye birikimine halen sahip olmayan Türkiye burjuvazisi de hiçbir şekilde normal bir burjuva demokrasisinden yana tavır alamaz. Hele ki, küresel kriz dünya burjuvazisini dahi demokrasi sınırlarını daraltmaya zorlarken.

Başımızdaki bela ne bir kişinin iktidar hırsından ne de gerçek demokrasi güçlerinin (?) bir arada duramamasından kaynaklanıyor. Toplum suni bir biçimde parçalanıyor. Erdoğan yanlıları ve karşıtları ayrışması da bu parçalanmalardan biri. Gerçek ayrışma zenginliği elinde biriktirenler ile biz yoksullaşan işçiler arasında duruyor. Burjuvazinin kimi kanatlarının Erdoğan’ı isteyip istememesi belirleyici değil. Demokrasi kanallarındaki bu sıkışma tamamen işçi kitlelerinin ezilmesi ve sermaye birikiminin arttırılması için gerekli olan hayati bir dayanak. Burjuvalar burjuva olarak kaldıkça, Erdoğan olmasa da baskıcı rejimlerin başka bir biçimini (belki de daha kötüsünü) yaşayacağız. Türkiye gibi bir ülkenin burjuva bir kalkınma planı ile bundan fazlasına ulaşması mümkün değildir.

DC tartışmaları insani bir kapitalizm sorgusudur. İnsani bir kapitalizm sorgusu için ise bir sonuç bulunamamıştır.

HDP’den “Demokrasi Cephesi”

HDK 23 Ocak’taki genel kurul kararlarında geniş bir DC’den bahsetmişti.

6. Genel Kurul kararlarında DC gerekli görülürken ne kiralık işçiliğin ne de emeğe yönelik yapılan somut bir saldırının adı dahi geçmemekteydi. HDP’nin aradığı şey, demokrasi sorununu dolayısı ile Kürt sorununu da çözmekten son derecede aciz olan Türk burjuvazisi ile bir anlaşmaya varmaktı. Kürt illerindeki vahşi saldırılar ve ağır sivil kayıplarının acısına böylesi bir önerinin derman bulması o gün olanaksızdı, bugün de olanaksız olmayı sürdürüyor.

Solda “Demokrasi Cephesi”

İlk olarak eski CHP milletvekili Rıza Türmen’in çağrısı ile başlayan DC önerisi hızla solun geniş bir kanadında, fakat herkesin kendi anladığı biçimde yansıdı. Bu bağlamda yapılan görüşmelerin ardından sürece emek hareketi de dahil olarak, DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin çağrıcılığı ile Temmuz ayında İstanbul’da bir toplantı gerçekleşti.

Esas olarak liberallerin DC taleplerine son derecede benzerlik içeren solun demokrasi cephesi önerisi bu sayede ilk kez sınıf örgütlerini de içerisine alarak genişlemiş oldu. Toplantıya saygın bir azimle katkı sunan Tarık Ziya Ekinci; “Demokrasi mücadelesinde bir özne olması lazım. O da işçi sınıfıdır.” dedi. Ekinci’nin konuşması sınıf örgütleri ve sol içerisindeki işçi sınıfına duyulan güvensizliğin açık bir ifadesi ile sürdü: “Ancak Türkiye’deki işçi sınıfının bu koşullarda özne olması mümkün gözükmemektedir. Bu görevi, Kürt ulusal demokratik hareketi yerine getirebilir. HDP’nin de ayağa kaldırılması lazım.”

Ekinci’nin sözleri solun işçi sınıfından umudu kestiğini ve DC’nin liberal umutlar ve burjuva ittifaklarla (yani imkânsızlıkla) örmek istediğini ortaya koyuyor. Ne yazık ki gerçek bir demokrasinin, yani işçi demokrasisinin mücadelesini vermesi gereken kurumlar da temel hak ve özgürlüklerin garantörü olarak işçi sınıfını sahneye çıkarmaktan yana imtina ediyorlar. Bu duruma bir de yönetiminde ulusalcı eğilimlerin bulunduğu sendikaların HDP ile asla iş birliği yapmamak istemesi eklendiğinde ortaya daha da zorlu bir tablo çıkıyor.

CHP-HDP-Sendikalar ve sol birleşirse ne olur?

Başarılı olamaz. Bunu çokbilmişliğimizden ya da haklı olma kaygımızdan ötürü söylemiyoruz. Keşke CHP ile iş birliği yaparak Türkiye’yi daha yaşanılabilir bir yer haline getirebilsek. Ancak bu mümkün değil. Çünkü politikada kuvvetler, bileşenlerinin güçlerinin üst üste toplamı ile hesaplanmaz. Politikada ittifaklar kuvvetlerin vektörel bir toplamıdır. Yani halatın bir ucunu sola çeken biz emekçiler ve diğer ucunu sağa çeken burjuvalar varken güçlerimizi basitçe toplayamayız. Böyle bir birlikle gücümüzü azaltırız.

Bir birleşik cephe de Erdoğan’dan: Sarayın dostları artmalıdır

Bizim cephemizde tartışmalar bu boyuta ilerlerken saray da boş durmuyor. Dış politikadaki zorunlu çark etmelerin yanında Erdoğan o denli sıkışmış durumda ki, elinde kadro kalmadığından dostlarını arttırma telaşına düştü. Bu çağrı Ertuğrul Özkök gibi bu işlerin insanı olan kimseler dışında bir yankı uyandırmasa da ciddi tehlikeler barındırıyor. Mesele demokrasiyi savunmak ise Erdoğan’ın sıkıştığını düşünenler yetmez ama hiç değilse Erdoğan taviz veriyor diyerek dostluk anlaşmaları imzalarlar mı? Şimdilik geçmişin ağır yükü bunu imkânsız kılsa da yeni moral bozuklukları ve beklenmedik gelişmelerin bize ne göstereceğini bilemeyiz. Bu yüzden de yaratacağımız mücadele cephesini bu gibi güvensizlikler üzerine kurmamalıyız.

Demokratik mevzilerde daralmanın son iki örneği ve bu gerçekten faşizm mi?

Demokratik mevzilerdeki daralmaların neler olduğunu saymaya kalksak bitiremeyiz. Ancak yakın dönemdeki iki gelişme ciddi sonuçlara gebe olacağa benziyor.

Saray kendisine bağlı bir yargı yaratma çabası ile tüm muhaliflerinin üzerinde endişe yaratıyor. Aynı zamanda da mecliste partilerin konuşma sürelerinin kısaltılması doğrultusunda öneriler geliştiriyor.

Geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelerle birlikte bu iki örneğe bakacak olursak halimiz gerçekten iyi değil. Ancak esas dileği başkanlık olan Erdoğan’ın başkanlıktan geri adım atarken yargı ve meclise yönelik neşterleme uygulamalarına girişmesi aslına çaresizliğini gözler önüne seriyor. Öyle ki, başkanlığın meclisten geçememesi tehlikesine karşılık partili cumhurbaşkanlığı isteniyor. Dış politikada atılan adımlar meziyetsizlikle kurgulanıyor ve yeni krizlere sebep oluyor. İç politikada da Suriyeli mülteciler sorunu kendi tabanında dahi hoşnutsuzluğa sebep oluyor. Her türlü yönetim yeteneğinden acınası bir acizlikle uzaklaşılmaya devam ediliyor.

Aklı başında hiç kimse içinde bulunduğumuz koşullardan yana memnun olamaz. Ancak yaşadığımız durum Erdoğan’ın hızla güç kazanıp bütün ülkeyi tek başına yönetmesine götüren ve her an onun kazandığı bir oyundan ibaret değil. Söylediğinin aksine Erdoğan yönetememeyi sürdürüyor. Bulunduğumuz yer ise faşizm değil. Sarayın sevdası ve umudu nedir bilemeyiz ama faşizan yöntemlerin sıklıkla kullanılması faşizmde yaşadığımız anlamına gelmiyor. Faşizm olmayan baskıcı bir burjuva düzen de zaten yeterince kötüdür. Burjuvazinin sermaye birikim krizi Türkiye işçi ve emekçilerinin başına ciddi ve yaşamsal belalar açmayı sürdürüyor.

Temel hak ve özgürlüklerdeki bu daralmalar aslında kapitalizmin krizinden kaynaklanıyor. Çıkış için ise işçi sınıfının en geniş birleşik cephesini yaratmaktan başka şansımız bulunmuyor.

Nasıl bir birlik?

DC önermesi her zaman olduğu gibi, umutsuz ve çıkışsız bir söylem olmayı sürdürüyor. Ancak yine de sınıf örgütlerinin ve solun bir biçimde bir araya gelmesi, çıkış yolları araması gerçekçi bir alternatif için bizlere umut verebilir.

Burjuvaziden bağımsızlaşmış; işçi cinayetlerinin engellenmesi, örgütlenme ve grev yasaklarının bertaraf edilmesi, devletin tüm gücünün sarayda merkezileştirilmeye çalışılması ve muhalefetin üzerindeki baskılara karşı birleşik bir mücadele verilmesi önerisi bizleri yalnızca sarayın ölümcül politikalarından değil, bundan sonrasında gelebilecek daha tehlikeli politikalardan da kurtarabilecek bir alternatif olmayı sürdürüyor. Bu bağlamda bir araya gelen sınıf örgütleri ve devrimcilerin temel haklar ve özgürlükler için böylesi bir cepheyi, birleşik bir işçi cephesini inşa etmesi bir sorumluluk olarak duruyor.

[1]     Cepheler, eylem birlikleri ve ittifaklar hakkındaki daha önceki incelemelerimiz için bkz: https://www.gazetenisan.net/2010/10/isci-sinifi-ve-kurtler-cephe-mi-eylem-birligi-mi/ ve https://www.gazetenisan.net/2011/09/bir-kez-daha-ittifaklar-cepheler-ve-devrimci-partinin-insasi-uzerine/