8 Mart 1857 yılında, New York’ta bir dokuma fabrikasında çalışan 40.000 kadın, günlük 16 saat olan çalışma düzeninin 10 saate düşürülmesi ve ücretlerin arttırılması için greve çıkma kararı almıştı. Fabrika sahiplerinin de desteği ile polis, işçilere saldırmış ve binlerce işçiyi fabrikaya kilitlemişti. Bu esnada çıkan yangın sonucunda ise fabrika içerisinde kilitli kalan 129 kadın yanarak hayatını kaybetmişti. 1910 tarihinde, uluslararası bir toplantıda bir araya gelen mücadeleci kadınlardan biri olan Clara Zetkin; 8 Mart 1857 tarihinde tekstil fabrikası yangını esnasında yaşamını yitiren kadın işçilerin anısına, 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılması için bir öneri getirdi. Oybirliği sonucunda kadınlar, her yıl aynı gün tüm dünyada mücadelelerini bir kez daha yükseltmek adına 8 Mart tarihinde karar kıldı. Bugün geriye dönüp baktığımızda ise, sistemin, 1857 yılından bu yana geçen 159 yıl içerisinde biz kadınlar için sunduğu koşullarda ciddi bir değişikliğin olmadığından söz etmek mümkün.
Savaş çıkar mı?
İçeride veya dışarıda kim varsa, herkesin RTE’den beklediği Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale. Yani kimsenin tereddütü yok, yapar mı yapar! Peki, bu o kadar kolay mı? Elbette değil. Komşu bir ülkenin sınırlarını aşarak, başta Rusya ve ABD olmak üzere hemen herkesin çeşitli derecelerde askeri ve politik olarak müdahil olduğu bir iç savaşa, hem de alandaki büyük güçlerin arzusu hilafına paldır küldür dalmak kolay olabilir mi! Üstelik bölgenin bütün etnik, dini-mezhebi, siyasi vs. akla gelen gelmeyen bütün “fay kırıklarının” Türkiye içinde de devam ettiği düşünüldüğünde, böyle bir depremin yol açacağı sonuçları hesaba katmamak mümkün mü? Bakmayın, “Suriye’ye girmezsek birkaç yıla kalmaz bölünürüz!” akıllarına, (Ki, bu akılların “Reis” kaynaklı olduğu çok açık.) henüz aklı başında duran herkesin dile getirdiği, “hadi girdin, nasıl kalacaksın; hadi kaldın, nasıl çıkacaksın?” uyarısı öyle boş yere mi yapılıyor?
Esnek çalışma yasalaştı!
Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı ismiyle kamuoyuna duyurulan ve AKP’nin kadınlara “müjde” olarak pazarlamaya çalıştığı emek düşmanı politikalar son Torba Yasa ile birlikte Meclis’ten geçerek yasalaştı. Buna göre kadınlar doğum izni bittikten sonra bir süre daha part-time (yarı zamanlı) çalışabilecek. Bu süre ilk çocuk için 2 ay, ikincisinde 4 ay, üçüncü çocukta 6 ay olabilecek. Doğum iznine çıkan memurun ya da işçinin yerine “yedek işçi” kiralanabilecek.
Kamuda kadın olmak
8 Mart’a kadın cinayetlerinin, kadına yönelik cinsel ve fiziksel şiddetin ve kadın emeğini esnekleştirmeye yönelik saldırıların eşliğinde giriyoruz. Tüm bu saldırılaa karşı ise kadınların mücadelesi ve dayanışması büyüyerek devam ediyor. Kamu emekçisi kadın bir okurumuzun mektubunu ve dayanışma çağrısını sizlerle paylaşıyoruz.
Kamuda kadın olmak başlığına bakmayın siz. Asıl mesele öncelikle ‘kadın’ olmak. Çünkü kadın sözcüğü önüne bir sıfat almadan kullanılmıyor pek. İyi kadın, kötü kadın, güzel kadın, açık kadın, kapalı kadın, ev kadını, çalışan kadın, çocuk kadın, anne kadın, sokakta kadın, işsiz kadın, eksik etek kadın. Son olarak da kamuda kadın. Eksik etek kadın dedikten sonra bu eksik eteklerin kamuda nasıl göründüğünü nasıl algılandığını kestirmek güç değil aslında.
Evet tabi ki, Türkiye Anayasasında hukuki açıdan kadın erkek eşitliği ilkesi vardır. Öte yandan Türkiye 3232 sayılı yasa ile onaylanması uygun bulunan Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) 1985 yılında imzalamıştır. Dünya’da ve Türkiye’de bunun gibi onlarca sözleşme, protokol, yasa, ilke var diyebiliriz. Nitekim kadın hakları tarihten beri öyle çok kısıtlanmıştır ki ne kadar düzenleme yapılsa da henüz bir eşitlik söz konusu değildir.
Toplumsal algı ve miras erkeğin sürekli olarak bir hatta birkaç adım önde olduğu bakış açısını getirmiş, pratikte girdiğimiz ortamlara, evlere, sokağa ve tabi kamu kuruluşlarına bu eşitsizliğin yansımaları olmuştur.Öncelikle söylenmesi gereken ataerkil sistem ve dayatmalarının zaten amir- memur ilişkisinde ciddi bir eşitsizlik yaratmış olduğudur. Ancak bu eşitsizlik kadın- erkek eşitsizliğini de kapsayınca çok daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Kamu kuruluşlarına girişte adaletsizliği anlamak için kamudaki erkek sayısının kadın sayısından on üç kat fazla olduğunu söylemek yeterli sanırım.
Görünüşte kamu çalışanına mobbing mücadelesinin önü açık olsa da bu konudaki girişim ve cesaret eksikliği mağdurları susmaya sevk ediyor. Susmayıp şikâyette bulunan mobbing mağdurları bu mücadelede ataerkil sistemin engellerine takılıp zaten yıpranıyor. Bu işin sonuna kadar giden kişiler failin ceza almasını sağlıyor ama sonrasında iş hayatının nasıl devam ettiği meçhul. Çünkü yasa mağdurun akıbetini pek önemsemiyor. Zaten kadınlar da genellikle akıbetim ne olur korkusuyla susmuyorlar mı?
Mobbing örneklerini sıralayacak olursak bunlar saymakla bitmez. Ancak öğretmen ortamında yaşananlardan yola çıkacaksak durum burada da vahim. Kadın öğretmene sözlü taciz, psikolojik taciz, görev yaptığı okuldan uzaklaştırılıp başka okula gitmesi için uygulanan mobbing, aşağılama, küçümseme, dışlama, kişiliğinin ve saygınlığının zedelenmesi, kötü muamele, yıldırma, giyimiyle ilgili imalar, tacize uğrayan kadını suçlu bulan zihniyet, öğrencinin karşısında zayıf göstermek bunlardan bazılarıdır. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenciye devlet eliyle yüklendiğinin somut bir kanıtı olan ders kitapları ile yetişen öğrenciler karşısında öğretmenin de dili bağlanmaya çalışılmaktadır. Sosyal bilgiler öğretmen kılavuz kitabında ‘kınanın gelin olacak kızın yeni evine bağlı kalacağını sembolize etmek üzere yakılacağını, gelinin evine ve kocasının yoluna gerekirse kurban olacağının vurgulandığını söyleyiniz’ ifadesi yer almaktadır.
Bütün bunlar sonucunda hangi alana bakarsak bakalım kadına karşı baskı ve şiddet had safhadadır. Kadınların tek çıkar yolu ise kadın dayanışmasında yer edinmeleridir. Kadın mücadelesinin içinde yer almak her kadının hem görevi hem de ihtiyacıdır. Bu mücadele kadının önce kendini tanımasına, kendi gücünü fark etmesine, yapabileceklerinin, başarabileceklerinin ayırdına varmasına ve nihayet haklarını tanıma ve kullanmasına yardımcı olacaktır. Kadının tek kurtuluşu kadınlarla dayanışmada ve mücadelededir.
Yeraltından hikâyeler: Dalene Bowden’ın hikâyesi
Küçük kız ceplerini karıştırdı. Yanında bekleyenler sabırsızca homurdanıyordu. Önündeki tepsiyi hafifçe kaydırdı ve “paramı evde unutmuşum” dedi kızararak. Yemekleri doldurup parasını alan kadın bir saniye duraksadı ve gülümsedi: “al yavrum, yarın ödersin”. Muhtemelen yarın da ödeyemeyeceğini biliyordu kadın. Küçük kızı sabırsız çocukların küçümseyici bakışlarından bir parça olsun kurtardığına inanıyordu. Fakat kendisini kim kurtaracaktı? Alenen hırsızlık yapmıştı. 5 lira! Üstelik bunu şefi de görmüştü, artık parayı kendi cebinden de verse yaptığı hırsızlığı gizleyemeyecekti. Nitekim şefi hemen harekete geçti. Hırsızlık suçundan işten atıldı…
DİSK 15. Olağan Genel Kurulu’na doğru
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 13-14 ve 15 Şubat günlerinde olağan Genel Kurul’una gidecek. Genel Kurul’da kiralık emekten, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına kadar uzanan emeği hedef alan saldırılara karşılık konfederasyonun tavrı belirginleşecek.
DİSK Genel Kurul’a olağan dışı bir dönemde giriyor. Dünyada gelir dağılımında rekor düzeyde adaletsizlik yaşanırken, bunun etkileri Türkiye’de çok daha güçlü şekilde hissediliyor. Emeğin mevzileri hükümet ve patronların işbirliği ile alabildiğine daraltılmış bir vaziyette.
CUP ve Katalonya’daki ittifak deneyimimiz
Cepheler, ittifaklar, eylem birlikleri devrimci politikanın en karmaşık ve tehlikelerle dolu politikalarındandır. Bir yandan ortak amaçlara yönelik olarak devrimci ve sınıf güçlerinin birliğini sağlamak, öte yandan izlenecek politik hattın ve programın proleter ve devrimci karakterini korumak, asgari ortaklıkları bu hat üzerinde tutabilmek; sekter olup devrimci ve demokratik fırsatları kaçırmamak, öte yandan birliğin reformist hayallere yol açmasına izin vermemek… Gündelik politikada bu tip dengeleri sağlamak her zaman mümkün ya da kolay olmuyor. Ne var ki, devrimci bir partinin inşası ve kitlelerin demokratik ve devrimci seferberliklerinin hazırlanması sadece doğrusal inşa çalışmalarıyla olanaklı olmaz, olmamalıdır da. İttifaklar, cepheler ve hatta birleşmeler devrimci partinin el atması, çözümlemesi ve uygulaması gereken sınıf mücadelesi gerçekleridir.
Trans kadına doktor saldırısı
İstanbul’da özel bir hastanede çalışan H.Ö. isimli doktorun cinsel saldırısına uğrayan M.K. isimli trans, geçtiğimiz günlerde avukatı Eren Keskin ile birlikte İHD İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.
Aralık ayında özel bir hastanede geçirdiği ameliyat sonrası doktoru H.Ö. tarafından saldırıya uğrayan M.K., doktorun daha önce de ameliyat ettiği transları taciz ettiğini söyledi. Doktorun ameliyattan sonra, “Seni ben kadın yaptım. İlk benimle olacaksın” diyerek kendisine saldırdığını söyleyen M.K., saldırıya karşı direndiği için kendisini tedavi edemeyeceğini belirtti.
Dünyanın hali
Tam da tarihin sonunu getirip kapitalizmin nihai zaferini ilan etmişlerdi, ama olmadı! Tarih bildiğini okumaya devam etti ve kapitalizm üçüncü büyük bunalımına girmekten kurtulamadı; hem de herhangi bir komplonun veya saf bir öngörüsüzlüğün değil, kendi tarihsel yasalarının ve engellenemez iç çelişkilerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak…
Avrupa Birliği Akdeniz’e gömülecek
Aralık ayında mülteci sorununun Avrupa için katlanarak artacağını söylemiştik. Yılın ilk ayında ise, 244 mültecinin Avrupa’ya geçişi ölümle sonuçlandı. Bu, en fazla ölümün yaşandığı Ocak ayı aynı zamanda. Yine sadece Ocak ayında Avrupa’ya ulaşan mülteci sayısı 55 bin 518 oldu. 2016 yılı mültecilerle ilgili yeni rekorlara gebe.
Aylan Kürdi’nin kıyıya vurmuş cansız bedeninin fotoğrafa yansıması üzerine mülteci alımına ilişkin birbiri ardına açıklama yapan Avrupa Birliği (AB) liderleri, Aylan Kurdi’den sonra onlarca bebeğin ölmesine rağmen artık mültecilerin feribotlarla Türkiye gönderilmesini tartışıyorlar. Bu sorunu ciddi şekilde masaya yatıran AB liderleri, Mart ve Nisan aylarında Avrupa’da bulunan Suriyeli mültecilerin çoğunu Türkiye’ye feribotlarla getirilmesini planlıyor. Plan uyarınca AB üyesi ülkeler yılda 150-200 bin dolayında sığınmacıyı alma taahhüdünde bulunuyor. Türkiye ise birkaç birkaç milyar avro karşılığında mültecileri almaya hazır. Bir milyondan fazla mültecinin zaten 2 buçuk milyondan fazla Suriyeli barındıran Türkiye’ye gönderilmesi… İşte AB’nin mülteci sorununu çözmek için geliştirdiği “dâhiyane” plan bu!
Yeni Türkiye: Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul!
Asgari ücrete yapılan sefalet zammı hala gündemdeyken yapılan başka bir araştırmanın sonuçları Türkiye’de ve dünyada yoksulluğun geldiği boyutu bir kez daha ortaya koyuyor.
İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın Ocak 2015 verilerine göre; dünyanın en zengin 62 milyarderinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’lik kesimin tüm mal varlığına denk düşüyor.
Varlıkların geri kalan yarısı dünyanın en zengin onda birlik kesiminin elinde. Yani dünyanın geri kalan nüfusu ise küresel varlıkların sadece yüzde 5,5’i ile yetiniyor.
Cenevre III: Karşıdevrim cephesinin yeni güldürüsü
Kasım’da gerçekleşen Viyana görüşmelerinin ardından rejim ve muhalefet temsilcilerinin katılmasının öngörüldüğü ve etrafında büyük bir gürültü koparılan Cenevre III buluşması, hedeflenen tarihten 4 gün sonra, 29 Ocak’ta başladı. Suriye’deki iç savaşa bir “diplomatik çözüm” bulma iddiasına sahip buluşma, ABD ve Rusya’nın öncülüğünde gerçekleşiyor. Buluşmanın yol haritası Viyana görüşmelerinde çizilmişti: Esad’ın konumu belirsiz bırakılırken, 6 ay içinde bir geçiş hükümeti kurulması ve 18 ay içerisinde serbest seçimlere gidilmesi.
Turizm sektöründe son durum!
Geçtiğimiz ayın 12’sinde Sultan Ahmet’te Alman turistler hedef alınmış, 10 Alman turist hayatını kaybetmişti. Turizm patronları öncelikle ülke turizmine gelecek zarara hayıflandıktan sonra, Alman turistlerin ölümüne üzüntülerini sundular. Hemen patlamanın yarattığı etkiden bahsederek turizmin bir krizle karşı karşıya olduğu ve işçi çıkarmanın kaçınılmaz olacağını söylemeye başladılar. Yıllardır süregelen dış politikanın yol açtığı içteki güvenlik zafiyeti ve ekonomik krizin geleceği gerçeği zaten halihazırda patronları tedirgin ediyordu. Aslında kârlarında düşüş yaşanması onlar için zarar etmek diye okunduğundan hemen işçi çıkarma formülü ile çözüm bulmaya çalışıyorlar.
İşçiler kazanacak, barbarlar kaybedecek!
Ülkece olağanüstü koşulların sıradanlaştığı günler yaşıyoruz. Bizde olmaz denilen birçok akıl almaz şey oldu. Üstelik çok kısa bir süre içinde oldu. İlla bir tarih vermek gerekirse 7 Haziran 2015 seçim sonuçları açıklandığından bu yana diyebiliriz. Biraz daha geniş tutarsak Haziran 2013. Mutlak bir kırılma noktası olarak ise 12 Eylül 2010 tarihini işaret edebiliriz. Geride kalan beş yıla ancak bir ömürde yaşanabilecek olaylar sığdı. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünün yüksek sesle hem aydınlık hem karanlık olasılığı için söylenebildiği bir beş yıldan bahsediyoruz. Şimdi, her iki anlamda da, her şey olabilir denen bir aşamanın tam içindeyiz. Eğer askeri ve siyasi operasyonlara son verilmez, “son verilsin” diyenlere yönelik keyfi-hukuksuz cadı avı devam eder ve mevcut karanlık tablonun sopa ile sürdürülmesinde ısrar edilirse testinin kırılması kaçınılmaz olacaktır. Bu bir kehanet değil binlerce yılın oluşturduğu bilgi ve bilimin işaret ettiği bir gerçektir. O kadar uzağa gidemeyecekler hemen yanı başımızdaki ülkelere de bakabilirler.
Şişecam işten çıkarttı, Kristal-İş sessiz kaldı
Türkiye genelinde toplam 12 fabrikasında 5.800 işçi çalıştıran cam tekeli Şişecam, geçen Kasım ayında ekonomik krizi bahane ederek iki yüze yakın işçiyi işten çıkartma kararı almıştı.
Renault işçisi ücretlerde düzeltme istiyor!
Asgari ücrete yapılan adaletsiz ve düşük zammın ardından işçi sınıfından tepkiler yükselmeye başladı. Mayıs ayından beri haklarını arayan Renault işçisi bu kez ücret zammı için mücadeleye başladı. Asgari ücrete yapılan zammın ardından 10 yıllık bir işçi ile işe yeni giren işçinin maaşları neredeyse aynı oldu. Buna karşı işçiler kıdemlerine göre adil bir zammın yapılmasını talep ediyorlar. Renault yönetimi buna “şu aşamada bir şey yapamayız” yanıtını verdi. Buna karşılık işçiler mesaiye kalmama kararı aldı. 14 Ocak’ta fabrika içinde yapılan yürüyüşe montaj işçilerinin katılımı yoğundu. İşçilerin mesaiye kalmama kararlılığına karşı işveren beyaz yakalıları ve şefleri üretim bandında çalışmaya zorladı.
İşçilerin kararlılığından korkan yönetim işçilerine mesaiye kalmaları için yazılı evrak yollayarak gözdağı vermeye çalıştı. Evrakta “Müşterilerine olan taahhüdü yerine getirememe”, “marka imajının zedelenmesi”, “araç parklarında yer kalmaması” gibi nedenle fazla mesai yapılması gerektiğini ve bunun da işçiler için zorunlu olduğunu öne süren yönetim, işçilere gönderdiği mesajda, fazla mesailere kalmayan işçiler hakkında işlem yapma tehdidinde bulundu. İşçiler bu tehditlerden korkmadıklarını göstermek için yemek sırasında tabaklara vurarak yönetimi protesto ettiler.
İşçi sınıfı olarak haklarımız her geçen gün gasp ediliyor. Ücret zamlarından sonra temel ihtiyaçlarda yaşanan zamlarla aslında bize verdiklerini kat kat geri alıyorlar. Patronların cepleri dolarken bizim yaşamlarımız daha fazla dibe vuruyor. Bugün Renault işçisi emeğine ve üretimden gelen gücüne sahip çıkarak haklarının gasp edilmesine karşı direniyor. Bizlerde kendi işyerlerimizdeki hak gasplarına ve yapılan eşitsiz zamlara karşı ses çıkarmalı ve örgütlenmeliyiz. Çünkü patronların bu saldırıları ne ilk ne de son olacak.
Olur mu, olur!
“Independent”‘ın ünlü Ortadoğu muhabiri Patrick Cockburn, dengenin Esad rejimi lehine değişmesi ve Kürtlerin Türkiye sınırını ele geçirmesi nedeniyle Cumhurbaşkanı RTE’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunabileceğini yazmış. Yine aynı şekilde, bir Fransız Ortadoğu uzmanı (Gerard Challiand) “Eğer Türkiye’nin lideri Erdoğan olmasaydı, Türkler Suriye’ye askeri müdahale yapmaz derdim. Ancak lider Erdoğan olduğu için sanırım yapacaklar” demiş. Yani beklenti bu. Üstelik kimse de kalkıp, “Yok artık, o kadar da olmaz!” diyemiyor. Olur mu, olur! Ancak dikkat, Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline yönelik bütün analizlerin odak noktasında RTE var! Bunun nedeni açık. Cumhurbaşkanı’nın siyasi savaşı, iyice çığırından çıkıp askeri biçimler almıştır. Başkanlık savaşının odak noktası Kürtlerle savaştır; hem içeride hem de dışarıda…
Nereden nereye!
Ortadoğu’ya yönelik “yumuşak güç” politikası çoktan sona erdi. Sadece böyle bir güce abartıldığı kadar sahip olunmadığından değil, aynı zamanda bu ülkeyi yönetenlerin, imam hatipten edinilmiş yarım yamalak din ve Arapça bilgisine ve de uyduruk bir Osmanlı “tarihçiliğine” dayalı cehaletleri sonucunda. Kendilerinden öncekileri aptal ve iş bilmez, işleri de kolay sandıkları için, birkaç haftaya Şam’da Emeviye Camii’nde namaz kılma hesapları yaparlarken, “stratejik derinliklerde” kaybolup Ortadoğu’nun en büyük kaybedeni olma yoluna girdiler. Eh “yumuşak güçle” olmuyorsa o zaman askeri güçle olur! Önce benzerleriyle iş tutmaya kalktılar. Ancak işler Müslüman Kardeşler’le yürümedi. Ardından Suriye’deki Esad despotluğuna başkaldıran devrimci halk hareketinin boğazına çöküp devrimin nefesini kesen selefi-cihatçıların eteğine yapıştılar. Körfezin petro-monarşileriyle hem işbirliğine, hem de masaların altından rekabete giriştiler. ABD’nin “güvenilir muhalefet” bulamaması nedeniyle çark etmesi ve de Rusya’nın topa girmesiyle iyice etkisizleşmeye başladılar. Sonrasında işi açık-örtülü torpillemeye ve bir Rus savaş uçağını düşürmeye vardıran provokasyonlara götürmeye yöneldiler. Öyle ki, Türkiye’ye yarımağızla destek veren NATO, kendisini Rusya ile karşı karşıya getirmeye yönelik bu provokasyonun farkında olduğu için Türkiye hava sahasını kontrol altına aldı! RTE, şimdi Rusların en son hava sahası ihlalinde olduğu gibi yine NATO kozunu oynamaya çalışıp Rusya’nın “NATO hava sahasını ihlal ettiğini” söylüyor. Neymiş; memleket gökleri, aslında “NATO hava sahası”ymış; hem de “başkanlık” ve “anayasa” dahil her şeyin “yerli ve milli” hale getirileceğinin beyan edilip karşı duranların “gayrımilli” ilan edildiği bir dönemde.
Ancak bu provokasyon ve savaş politikasının gökyüzüyle sınırlı kalmayıp yeryüzüne de sirayet etme ihtimali büyük. Aynı -eğer böyle giderse- içeriyle sınırlı kalamayacağı gibi. Bu durumda öncelikli hedef, eğer istediklerini alamayacaklarını anlarlarsa, Cenevre’deki, zaten ayakları sallanan masayı devirmek veya birilerine devirtmek, aynı Dolmabahçe’de olduğu gibi! Ardından da Kürtlerin “Fırat’ın batısına geçtikleri” ve de “sınırı ele geçirdikleri” gerekçesiyle açık bir müdahale ve savaş… Olur mu, olur! Evet, şartları, neticeleri bir yana dünya âlemin RTE’den beklediği artık bir savaş çılgınlığıdır. “Sıfır sorundan”, “yumuşak güçten” gelinen yer burasıdır. Üstelik sınırın öte tarafında yok yoktu! İş o raddeye gelir mi, bilemeyiz, ancak gazeteler artık, kısa bir zaman önce ancak “fantastik” bir konu olan “Türk-Rus savaşı” ihtimalinden söz ediyorlar…
Önce bu taraf…
İşe önce içeriden başlandı; elbette Kürtlerden! şehirlerde, mahalle aralarında, hendekler-barikatlar gerekçesiyle tank ve topların kullanıldığı gerçek bir savaş başlatıldı. Çünkü Kürt milli meselesi, milli çatışma ve provokasyon dünyamızın ve de her türlü iktidar oyunumuzun “sihirli değneği” veya “İsviçre çakısı”dır; yani, her işe yarar.
Nasıl olmasın. Muktedirler, kısa vadeli doğrudan çıkarlarını çok iyi ayırt edebilen o yarı cahil kurnazlıklarıyla ve elbette rahmetli Sülün Osman dahil bu memlekette iş tutan her “uyanığın” iyi bildiği usullerle siyaset yapıyorlar: Nasıl ki “devletine ve ülkesine bağlı vatandaşlar”, polis telsizi efektli tek bir telefon görüşmesiyle ve de “terör” korkusuyla varlarını yoklarını dolandırıcılara teslim ediyorlarsa, yine o vatandaşların çoğu, mevzubahis Kürtlerse geri kalan her şeyi teferruat haline getirmeye hazırdırlar nasıl olsa. Savaşın başlatılabilmesinin, gayrı milli ve vatan haini ilan edilmiş “malûm” çevreler dışında gerçek bir itirazla karşılaşmamış olmasının ve aylardır sürdürülebilmesinin altında bu gerçek yatıyor. Saray bu sayede burnundan tuttuğu muhalif muvafık herkesi istediği her yere sürükleyebileceğini hesap ediyor; haksız da sayılmaz. Evet, Kürt sorunu iktidarın “İsviçre çakısı”dır. Onunla hemen hemen her şeyi yapabilirsiniz. Mesela Kürtlerle barışarak liberallerin, sol liberallerin; savaşarak ulusalcı, faşist bütün milliyetçilerin bazen “eleştirel” veya pasif de olsa desteğini almak mümkündür. Her iki taraf da Kürtler üzerinden, duruma göre, farklı zamanlarda, ayrı ayrı kullanılabilir.
Aynı şey başta güvenlik bürokrasisi ve yargı, devlet için de geçerlidir. Ordunun, bir dönemki, “iktidarın PKK ve Kürtlerle anlaşıp memleketi böleceğine” ilişkin kuşkuları, savaşın başlamasıyla iyice dağılmıştır. Tabii, cümle milliyetçi kamuoyumuzun da. Elbette, “çözüm sürecinde şehirlerin silah deposu haline getirilmesine” yönelik bir takım sitem ve eleştiriler vardır, ama bunlar artık geride kalmıştır. Sadece devlet AKP’lileşmemiş, AKP de devletleşmiştir. Yani, ağırlık haliyle devletlûlaşma” yönünde olsa da karşılıklı bir terbiye etme hali söz konusudur. En azından işler, devletin zararına çığırından çıkmadığı sürece “paşamın” bir itirazı olmaz!
Savaşa devam!
Savaş devam edecektir, çünkü kazandırmaktadır. Tek başına iktidarın kapılarını o açmıştır, kısmetse bütün engelleri temizleyerek başkanlığı getirecek olan da odur. İnanmayan 7 Haziran’dan bugüne olanlara bakar. Vurdukça kazanıyorsan savaşı neden durdurasın ki? Üstelik Kürdü öldürmekle kalmayıp Fırat’ın bu yanındakini de adım adım susturmanı sağlayacaksa…
Kısacası RTE’nin var olduğunu inkâr etmesine rağmen dört elle sarıldığı Kürt meselesi, hem bir iç savaşın, hem de bir dış savaşın bahanesi, aracı ve de nedeni olarak kanlı canlı bir gerçektir… Aynı şekilde, Türkiye ve Suriye (Kuzey ve Batı) Kürtleri arasındaki organik bütünlük, iktidarın Kürt politikası açısından da geçerlidir. Bu “organik” savaş, netice itibariyle sınırın o tarafı veya bu tarafı ile sınırlı kalamaz. Zaten PYD ve YPG de PKK’nin “uzantısı” ve de aynı onun gibi “teröristtir!” Memleketin güney sınırlarının Kürtler tarafından tamamen kapatılmasına, kesintisiz bir Kürt devletleşmesine ve de Ortadoğu-Arap dünyasıyla karayolu irtibatının kesilmesine izin verilemez… Yani her şey son derece anlaşılır bir mantık silsilesi içinde ilerlemektedir.
Ancak…
Ancak yine de bir tuhaflık vardır. Bu yaşananlar aslında Türkiye için bile “anormaldir!” Arada bir öyle paşaların savaşçı bir takım hamlelere, dış müdahalelere karşı çıktığına dair söylentiler gelse de, en azından yaklaşık 90 yıl boyunca epeyce ihtiyatlı bir yol izlemiş olan devletimizin, orası burası birilerinin eline geçmiş olsa da, bu derece uyumlu ve itaatkâr olmasını, mevzubahis Kürtler olsa da anlamak biraz zordur! İktidardakilerin işleri nerelere götürebileceği, her şeyi nasıl altüst edebileceği düşünüldüğünde insanın aklına kötü şeyler gelmiyor değil. Yoksa birileri, şartlar olgunlaştığında yine “kardeş kavgasını engellemek için” memleketi kurtarmaya mı niyetleniyor. “İyi saatte olsunlar” RTE’nin bir nevi Bonapartizm heveslerini, “O öyle olmaz böyle olur!” diyerek boğazına mı tıkmak istiyor. Bilemeyiz, ancak Doğu Perinçek’i dikkatle izlemekte yarar var; malûm, devlet adına hükümeti desteklemeye, gaz vermeye başladı! Saray, devleti artık ele geçirdiğini düşünse de aslında “bilinmeyen sulara” girilmiştir; Bülent Arınç ve benzerlerinin endişesi bundandır…
Yazının başına dönersek… Cockburn, yazısında Suriye’deki durumu kastederek “Erdoğan yenilgidense müdahaleyi seçebilir” diyor. Doğru, 7 Haziran’ın ardından içerdeki savaşı başlatan, işi tamamına erdirmek için her şeyi yapabilir. Yaşanan ve yaşanacak her şey, bir dış müdahale de dahil başkanlık ve mutlak iktidar mücadelesinin parçasıdır. Ancak iktidar mücadelelerinin diyalektiği, yenilgiyi ve iktidar kaybını da ihtimal dahiline getirir. Savaşlar sadece kazanılmaz, kaybedilir de…
Bu savaşı kazanmak zorundayız. Unutulmasın, bu memlekette “başkanlık rejimi” bir “iç savaş rejimi”nden başka bir şey olmayacaktır; elbette her daim bir dış savaş tehlikesinin gölgesinde…
Sokaktayız, varız!
“Ayşe 19 yaşındadır ve üniversite öğrencisidir. Bir Cumartesi akşamı Kadıköy’de arkadaşlarıyla buluşmuştur. Beraber yemek yemişler ve sınavlarını atlatmış olmanın rahatlığıyla eğlenmişlerdir. Belki birkaç kadeh bir şey içmişler, müzik dinlemişlerdir. Ayşe daha sonra gece 3’te Kadıköy’den dolmuşa binmiş ve ailesiyle yaşadığı Bağdat Caddesi’ndeki evine doğru yola çıkmıştır. Evinin olduğu yerde dolmuştan inmiş, evinin sokağında Ahmet’in saldırısına uğramıştır. Ayşe bu saldırı sonucu hem tecavüze uğramış hem de gasp edilmiştir.”
Yukarıdaki paragraf son günlerde medyada sıkça gördüğümüz/duyduğumuz “Bağdat Caddesinde Tecavüz Dehşeti” isimli haberlerden edinilen bilgilerle isimler değiştirilerek yazılmıştır. Yukarıdaki paragraftan yola çıkarak olaydaki asli suçluyu bulunuz.
Cizre’deki abluka devam ediyor: Abluka sonlansın, siyasi ve askeri operasyonlar derhal durdurulsun!
23 Ocak 2016 tarihinde Cizre’de bir eve havan topu ve benzeri ağır silahlarla yapılan saldırılar sonucunda önce 10 kişi yaralandı, saldırıların durmaması ile birlikte bu sayı 25’e çıktı. Bu yazının yazıldığı sırada toplam 9 gündür bir binanın bodrumuna sığınarak yaşam mücadelesi veren 16’sı yaralı 25 insan devlet tarafından tecrit edilmiş durumda. Bu süre zarfında her geçen gün bir kişi ölüme yenildi. HDP Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın aktarımına göre, bodrumda bulunan 31 kişiden, 7’si öldü, 15’i yaralı, 9’u bitkin halde. HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Adana milletvekili Meral Danış Beştaş ve Urfa milletvekili Osman Baydemir’in yaralıların ve cenazelerin nakli talebiyle başladığı açlık grevi ise devam ediyor.
Şişecam işçisi işini geri istiyor
Geçtiğimiz sene binlerce işçinin katıldığı kitlesel grevleri hükümet kararı ile ertelenen Şişecam işçilerinden yüz kadar işçi yaklaşık üç ay önce işten atılmıştı. Nedensiz bir şekilde kapı önüne konan işçiler işten atılmalarının sebebini Kristal-İş Sendikası’nın kendilerine ihanet ederek patronlar ile anlaşma yapması olarak belirtmişlerdi. Yaklaşık 3 aydır direnişte olan işçiler 29 Ocak günü saat 14:00’te Levent Kanyon AVM önünde buluşarak Şişecam’ın sahibi İş Bankası’nın İş Kuleleri’nin önüne bir yürüyüş gerçekleştirdiler.
Eyüp’te iş hukuku paneli gerçekleşti
İDP Eyüp ilçe bürosunda 30 Ocak‘ta yaptığımız panelde İDP Hukuk Bürosu avukatları mahalle halkının sorularını yanıtladı.
Grip nedir? Domuz gribi nedir?
Merhaba, bu yazımızda amacımız, başlıkta belirttiğimiz sorulara cevap oluşturmak ve sizlerin artık herkesin tanıdığı ünlü hastalık hakkında bilgi sahibi olmanızı sağlamaktır.
Enfeksiyonel hastalıkları çok temel olarak etkenlerine göre gruplandırmak gerekirse bunu 3 gruba ayırabiliriz: Virüslerle oluşan hastalıklar, bakteriler ve parazitlerle oluşan hastalıklar. Grip bu grubun ilki yani virüslerle oluşan bir hastalıktır. Bu virüsün adı “İnfluenza” virüsüdür. Hastalık etkenlerini daha sağlam bi şekilde tanımak adına bu virüsler çeşitli yapılara göre gruplandırılırlar; İnfluenza A,B ve C şeklinde.

Peki bu virüs neden bu kadar ünlüdür? Doğada her canlının evrimsel bir güdüsü olan dış şartlara karşı daha dayanıklı olma durumu bu basit yapıda da mevcuttur. Bir virüs bir başka virüsle uygun bir ortamda karşılaşınca gerekli yapıları bir nevi karşılıklı değiş tokuş yapar. Bunun sonucunda yukarıda tabloda görüldüğü gibi H ve N harflerinin karmaşık bir şekilde harmanlanması oluşur. Bu durum epidemi ve arada pandemilere (dünya genelinde salgın) neden olur.
Vücudumuz bağışıklık mekanizmasının bir hafızası vardır, daha önceden karşılaştığı her türlü mikrobu ezberler. Bu çarpım tablosunu ilk ezberleme zamanındaki gibi ilk karşılaşmada hemen bir hafıza oluşturulamaz ama tekrarlayan karşılaşmalar onun tıpkı 7 kere 3 sorusuna verilen otomatik cevap gibi hızlı tepki vermesini sağlar. Domuz gribinin de bu kadar ünlü ve yaygın olmasında bunun payı vardır. Yakın denilebilecek bir zamanda oluşmuş olan bu virüs insanın bağışıklığına yabancı, keşfedilmeyi bekleyen bir virüstür, onunla ilk karşılaşmamız henüz onu tanımadığımız için ağır bir hastalığa sebep olabilmektedir.
Ağır hastalık durumu sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bağışıklık sistemimizi zayıflatan durumlarda ki, bunlar çocuk olmak, yaşlı olmak, şeker hastalığına sahip olmak, iyi beslenmemek, kanser hastalığına sahip olmak, bağışıklık sistemini zayıflatan ilaçları kullanmak gibi durumlardır. Bu nedenle domuz gribinin asıl tehlike arz ettiği topluluk bu kesimdir.
Domuz gribi
- İlk kez Meksika ve ABD’de görülmüş, Türkiye’de ilk kez 2009 yılında görülmüştür
- Bu virüse “domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzemesidir.
- Dünyada bugüne kadar tespit edilen vakaların büyük bir çoğunluğu hafif -evde semptomatik tedavi ile giderilebilen vakalardır.
- Hastalık, insanların büyük bir çoğunluğunda hastaneye yatma veya ilaç kullanma ihtiyacı olmaksızın iyileşmektedir.
- Belirtileri anneannemizin bile sen grip olmuşsun diyerek rahatça tanı koyabileceği bulgulardır. Bunlar; başlangıçta yüksek ateş, -aksırık ve burundan çok fazla miktarda sıvı akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük, baş ağrısı, genel bir rahatsızlık hissi… Bu belirtilere iştah kaybı ve/veya ishal de eşlik edebilmektedir.
Peki bu semptomları olan herkes domuz gribi midir? Tabii ki hayır. İçinde bulunduğunuz durum daha sıklıkla genel olarak o yıl en sık görülen grip türüdür. Bunu kesin olmamakla beraber ayrımında kullandığımız yöntem, hastanın genel durumuna ve bulgularının ağırlığına göre yapılır.

Domuz gribi evet ülkemizde var ve evet kimi durumlarda ölümcül olabilmektedir, ancak bu oranın düşüklüğünü anlamanız için şu şekilde düşünmenizi öneririm; hem domuz gribine yakalanma olasılığınızı ve yakalanmanızdan sonra bağışıklık sisteminizin sizi korumaktan vazgeçmesi durumu. Bu nedenle özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerin bilhassa hem grip aşısına hem de biraz sonra bahsedeceğim korunma yollarına çok dikkat etmesi gerekmektedir. Enerjimizi “acaba domuz gribi miyim” gibi sorulara değil “acaba domuz gribinden ve genel gripten nasıl korunabilirim”e yönlendirmenizi öneririm. Basit ve bir o kadar uygulamaktan kaçtığımız yöntemler bu durumda hayat kurtarıcıdır.
- İlk olarak aşı yaptırmaktan kaçınmayın. Özellikle;
- 65 yaş ve üzeri kişiler,
- Hamileler,
- Bakımevi ve huzurevinde kalanlar,
- Kronik böbrek yetmezliği olanlar,
- Astım, kronik akciğer hastalığı (KOAH) olanlar,
- Kalp-damar sistemi hastalığı olanlar,
- Bağışıklık sistemi baskılanmış olanlar,
- Kan hastalığı olanlar,
- Şeker hastalığı olanlar,
- Nörolojik hastalığı olanlar,
- Metabolik hastalığı olanlar,
- Kronik karaciğer hastalığı olanlar,
- Aşırı şişman olanlar
- 6 ay-18 yaş arasında olup uzun süre aspirin kullanması gerekenlerde
- Grip tehlikeli ve ağır seyredebilmektedir. Bu kişiler aşılanmalıdır. Grip aşısı virüse yakalanmamızı önlemez fakat belli ölçüde bir korunma sağlar ve ilerleme riskini düşürür. Bu nedenle, aşı programları esasen bu ilerlemeler açısından büyük risk taşıyanları hedeflemektedir.
- Virüs vücudumuza tokalaşma, hapşırma ya da öksürme sırasında burun ve ağzımızdan çıkan tükürük ve diğer salgılarla veya öpüşme suretiyle ağız, burun ve gözlerden girer. Ortak kullanılan havlu ve diğer kişisel eşyalar da bulaşma aracılarıdır. Bu nedenle ellerin sıkça sabunla ve bol suyla yıkanmasının önemini sanırım kavrayabiliriz. Ayrıca kâğıt mendili öksürme, hapşırma, burnumuzu silme gibi durumlarda tek kullanımlık olarak yanımızda bulundurmamız da diğer basit korunma yöntemlerindendir.
- Virüsü taşıyan biri ne zaman aksırsa veya öksürse, virüs, nemli olmaları şartıyla kapı kolları, para, kâğıt veya belgeler gibi yumuşak yüzeylerde birikir. O nedenle, iyi bir el temizliği esastır. Günde 10 kez yıkamak önemli bir sağlık önlemidir.
- Yüzeyleri, kapı kollarını ve eşyaları standart temizleme ürünleri kullanmak suretiyle daha sık temizleyin, odaları ve etrafı daha sık havalandırın.
- Grip hastalığına yol açan mikrop virus olduğu için antibiyotikler işe yaramaz hatta zararlı bile olabilirler. Antibiyotikler bakteri adını verdiğimiz mikroplara karşı etkilidir. Hekiminizden ısrarla antibiyotik yazmasını istemeyiniz.
- Ne zaman hastaneye gidelim? Belirtileri hisseden herkes hastaneye gidecek olursa sağlık merkezleri bu durumun üstesinden gelemeyebilir ve gerçekten ihtiyacı olanlara doğru bakımı uygulayamaz halde kalabilirler. Sonuç itibariyle, grip belirtilerini hissedenlerden;
- Nefes almada zorluk çekenler,
- Genelde virüse eşlik eden belirtilerden farklı belirtiler hissedenler,
- Aniden fenalaşanlar,
- 7 günden beri hasta olup daha da kötüye gidenler, Ayrıca;
- hamileler, kronik hastalığı olanlar, bağışıklığı düşük olanlar gibi yüksek risk gruplarından birine dâhil olup hafif belirtiler hissedenler gerekli sağlık yetkililerinin verdiği talimatlara uygun olarak olası en kısa zamanda sağlık merkezlerine başvurmalıdırlar.
- Gripte 7 güne kadar bulaşıcılık devam etmektedir. Grip virüsü belirtilerinin ardından ilk üç gün en bulaşıcı olduğu dönemdir, fakat 7 güne kadar bulaşıcı olarak kalır. Bu nedenle, gribe yakalananlara virüsün diğerlerine bulaşmasını önlemeleri için evde kalmaları tavsiye edilir.
- Sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyin: Uykunuzu alın, sağlıklı gıdalar ile beslenin, fiziksel olarak aktif bir yaşam sürün, alkol ve sigaradan kaçının.
Hepinize mutlu ve sağlıklı bir yıl dilerim.
Kaynaklar
- http://www.circassian.us/Belgeler/Domuz_Gribi.pdf
- http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/grip-5851.html
Demokrat Çevre Mühendisleri bilim, emek ve doğa için mücadeleye devam diyor!
Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 30-31 Ocak günlerinde olağan genel kurulunu gerçekleştirecek. ÇMO’da 20 yıllık bir mücadele sürekliliği olan Demokrat Çevre Mühendisleri olarak bu yıl da bilim, emek ve doğadan yana olan programımızla “Mavi Liste” altında seçimlere katılıyoruz.
Demokrat Çevre Mühendisleri ülkenin ve dünyanın içinden geçtiği 20 yıllık süreç içerisinde rantın ve talanın daima karşısına durdu. Yalnızca Gezi’de değil, Validebağ’dan Silivri’ye; Kuzey Ormanları’ndan Kalamış’a; Gerze’den Akkuyu’ya; Çeşme’den Cerrattepe’ye; Dersim’den Fatsa’ya kadar rantın ve talanın olduğu her yeri mücadele alanı haline getirdi. Mücadelenin yalnızca rantla ilişkili olmadığını bildi ve emekten yana tavır koydu. Savaş Kirletir diyerek Irak ve Afganistan savaşlarına karşı geldi. Su kaynaklarına ciddi zararlar veren Dünya Su Forumu Türkiye’de toplanırken buna karşı verilen mücadelenin başlıca parçalarından biri oldu.
Tüm Emek-Sen üyesi işçilerle söyleşi
İşçi Cephesi olarak Tüm Emek-Sen üyesi işçilerle sendikanın kuruluş sürecini, sektördeki örgütlenme deneyimlerini konuştuk.
Hizmet sektöründe çalışan kadınların sorunları
İşçi Cephesi olarak Tüm Emek-Sen üyesi Esin ile kadınlar açısından turizm sektöründe yaşanan zorlukları konuştuk. Aynı sendikada birlikte mücadele ettiği Zafer de görüşleriyle konuya katkıda bulundu.
92 yıl oldu: Lenin’i hatırlamak
“‘Biliyorum, sizin kitaplarınızda böyle yaşanmaz diyor; böyle yaşanmayacağına göre de, hayata yeni bir düzen vermek gerekir, diyor. Madem öyle, madem şimdiki düzende yaşanmaz diye buyuruyorlar, neden kendileri yeni, yaşanası bir düzen kurmuyorlar peki? Kitaplarınızda nasıl bir yeni düzenden söz edildiğini de biliyorum ben Veracığım: İyi bir düzen olacak bu. Gelgelelim ne sen ne ben görebiliriz o iyi düzeni. Neden dersen halkımız insanı çileden çıkartacak kadar ahmak, bön. Bu halkla mı kurulacak o iyi düzen! Eski düzende eskisi gibi yaşayıp gideceğiz. Sen de böyle yaşa. Nasıl bir düzen bu eski düzen? Sizin kitaplarınızda yazdığı gibi tam: Uyanık ol, vermeden al, soy, yağmala. Ben bunları bir anne olarak seni gerçekten sevdiğim için… horr…’
Öldürülüşünün 9. yılında Hrant Dink anıldı
Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde saat 15:00 sularında genel yayın yönetmeni olduğu Agos gazetesinin Şişli’deki binası önünde Ogün Samast adlı faşist tarafından silahlı saldırıya uğramış ve olay yerinde hayatını kaybetmişti. Aradan 9 uzun yıl geçti; vur emrini verenler ceza almadı, cinayetin perde arkası hâlâ çözülmedi, açıklanmadı. Hükümetin farklı etnik kökenlere karşı uyguladığı asimilasyon ve baskı politikaları neticesinde gerçekleşen cinayetin takipçiliğini bütün duyarlı insanlar sürdürmekte.
Tunus gençliği devrimine sahip çıkıyor!
Tunus… Diplomalı işsiz genç… Kendisini öldürdü… Bu kelime öbeklerini duyan ya da gören herkesin aklına ilk olarak Mohamed Bouazizi gelmekte. 17 Aralık 2010’da kendisini yakan, ülkesinde ve Arap coğrafyasında devrimci bir sürecin fitilini ateşleyen, Tunuslu diplomalı işsiz… Aradan geçen beş senede iş, ekmek, özgürlük ve onurlu bir yaşam talepleriyle sokağa dökülen kitleler diktatör Bin Ali’yi devirdi ama rejimini tamamen yerle bir edemedi. Tunus burjuvazisi ve emperyalizm, bölge halklarına yeteri kadar “kötü örnek” olan Tunuslu kitlelerin seferberliğini kontrol altına alabilmek ve ülkede bir nebze olsun istikrarı sağlayabilmek adına olanca gücüyle sürece müdahale etti, etmeye de devam edecek. Bu müdahalelerin hepsinin arka planını devrimin demokratik kazanımlarına (örgütlenme, ifade özgürlüğü, vb.) elden geldiğince saldırmadan rejimi ayakta tutmak (ki reformist solun önemli bir kesimi de Bin Ali’yi devirdik, eve dönebiliriz diyerek bu politikaya yedeklenmişti), neoliberal politikaları sürdürmek, yani kitlelerin iş ve ekmek taleplerini görmezden gelmek oluşturuyor. Hal böyle olunca da “istikrarı sağlamak” düşünülenden daha zor oluyor, hatta ekonomik ve sosyal çöküş derinleşiyor. Bunun son örneği ise Ridha Yahyaoui’nin ateşlediği yeni fitil.
Tunísia: A juventude defende sua revolução
Tunisia… Um jovem com curso superior num protesto… se matou… Os que escutam estas palavras logo em seguida lembram de Mohammad Bouazizi, um jovem também formado na Universidade que se pôs fogo num protesto em 17 de dezembro de 2010, convertendo-se no estopim da revolução tanto em seu país, como em toda região árabe… As massas que saíram às ruas reivindicando trabalho, pão e liberdade conquistaram a queda do ditador Ben Ali, mas não puderam acabar com todo o regime ditatorial. A burguesia tunisiana e o imperialismo, para poder controlar a mobilização das massas tunisianas que foi um “mal exemplo” para os povos da região, e para poder estabilizar minimamente a situação política, interviram com toda sua força no processo revolucionário, e seguem fazendo isso.
O objetivo de sua intervenção foi, sem mexer muito nas conquistas democráticas (liberdade de expressão, de organização, etc.), salvaguardar o regime (na verdade, uma parte importante da esquerda tunisiana se juntou a esta política pensando que já era hora de voltar pras casas uma vez que Ben Ali estava destituído), seguir com as políticas neoliberais, fazer esquecer as reivindicações de trabalho e pão das massas. Uma vez que o processo estava canalizado neste rumo, “reconstituir a estabilidade” tem sido muito mais difícil do que se pensava, nem tampouco foi possível conter o aprofundamento da crise econômica e social. A última prova desta realidade é a nova faísca acendida por Ridha Yahyaoui.
Ridha Yahyaoui
Um jovem formado desempregado de 28 anos, Ridha Yahyaoui, se suicidou em 16 de janeiro na cidade de Kasserine com eletricidade, subindo numa torre de energia enquanto havia uma concentração de ato contra o desemprego é o empobrecimento. Esse fato levou centenas de jovens, principalmente formados sem emprego, a irem pra rua com as consignas “trabalho, pão, liberdade e uma vida digna”, montando barricadas nas ruas e protegendo-se com pedras contra as forças de segurança que tentavam reprimi-los brutalmente com gás lacrimogêneo. A partir de então, as manifestações se propagaram a outras partes do país com enfrentamentos com a polícia, nos quais 240 ativistas e 70 policiais saíram feridos. No momento em que escrevemos este informe, as manifestações, de diferentes proporções, seguem em 16 cidades do país. A vanguarda das mobilizações são como em 2011, jovens com curso superior e sem emprego.
Colapso social e econômico
Não é por acaso que as mobilizações começaram onde começaram e que os jovens formados e desempregados estiveram à frente. Algumas estatísticas nos ajudam a entender isso: segundo números oficiais o desemprego atual na Tunísia é de 15,3%. Esta cifra em zonas do interior ou do oeste do país onde se encontram cidades como Kasserine, Sidi Bu Zeyd, Kef e Gafsa, sobe para 25%. É importante lembrar que estas cidades foram os principais centros da revolução que começou em 2011. Quando analisamos os jovens graduados e sem emprego, os números mencionados acima dobram: a média no país é de 30%, e nas áreas do interior e oeste de 50%. Nas cidades citadas, quase metade da população busca sobreviver com 2 dólares (4 dinares tunisianos) por dia. Segundo as estatísticas de 2011 a 2015, o poder aquisitivo das classes médias diminuiu 40%. Todos estes dados explicam suficientemente porque os jovens tunisianos voltam mais uma vez às ruas gritando “a revolução fizemos nós, mas não podemos viver”.
Pra onde vai?
Neste momento, a questão principal é até onde vai se dirigir o desespero frente à pobreza e ao desemprego, que está se transformando em raiva. O partido no poder, Nida Túnez, junto com sua crise interna, está perdendo legitimidade perante as massas. Com a extensão das mobilizações para todas partes do país, o governo se viu em perigo e em 22 de janeiro declarou o “estado de exceção” e toque de recolher entre 22:00 e 05:00 em todo país. Apesar da repressão das forças de segurança contra os manifestantes, as mobilizações continuam, sobretudo no interior.
Por outro lado, enquanto o governo tenta apaziguar a ira das massas, suas “soluções” rebuscadas são cada vez mais inúteis e torpes. Depois de uma declaração oficial de que ia empregar 5 mil jovens pelo Estado, apenas 4 horas mais tarde, em outra declaração, o governo manifestou que a promessa foi fruto de um “mal entendido” e que não existia tal oferta. O próprio Ben Ali também tinha tantão salvar sua pele prometendo 35 mil postos de trabalho diante das manifestações que sacudiram toda a Tunísia. Agora, o governo atual jura que vai proceder melhorias econômicas e sociais, mas que não tem a “varinha mágica” nas suas mãos e que a população tem que ser “um pouco paciente”.
Mas as massas não tem mais a confiança na retórica do governo, nem paciência frente às míseras condições de vida… E já é hora de que principalmente a Frente Popular, onde grande parte da esquerda está organizada, dê fim à sua política reformista de se identificar com a defesa das conquistas democráticas, e que se reoriente de acordo com as exigências que vem desde as massas que pedem uma mudança social e econômica radical. Isto é uma questão de ser ou não ser para a Frente. Da mesma forma, a União Geral dos Trabalhadores Tunisianos (UGTT) tem que tomar parte da luta, colocando em marcha um plano de ação urgente – que tem que incluir uma possível greve geral -, para a criação de postos de trabalho e aumento de salários, com o objetivo de fortalecer a luta. É de importância vital a pressão das bases da UGTT sobre sua direção burocrática para mobilizar o sindicato.
Por sua vez, as massas em mobilização tratam de construir seus próprios organismos de luta. Em Kasrin, criaram uma assembleia popular, e em Kef, um comitê de auto-defesa. Será determinante a criação e centralização deste tipo de organismo na coordenação das lutas. Evidentemente, a esquerda tunisiana tem uma responsabilidade muito grande no processo. À medida em que a esquerda revolucionária tunisiana elabore um program de ação pela transformação econômica e social do país, e fazendo com que ele seja próprio das manifestações, coordenando os organismos que as massas criem, as lutas terão mais possibilidades de êxito rumo a uma mudança radical. Pois as massas trabalhadoras ainda querem aniquilar o regime repressivo e neoliberal, e a juventude defende sua revolução…
Não ao estado de exceção e toques de recolher!
Por trabalho, pão, liberdade e uma vida digna!
Não ao pagamento da dívida externa! Que esse dinheiro seja investido em criação de emprego, aumento de salários e nas áreas sociais, saúde e educação.
Não às privatizações! Nacionalização sem indenização das empresas privadas.
O povo quer mudar o regime! Por um governo dos trabalhadores e do povo!
La juventud tunecina defiende su revolución
Túnez… El joven diplomado en paro… Se mató… Los que escuchan estas palabras enseguida recuerdan a Mohammad Bouazizi, el joven diplomado en paro que se prendió en fuego el 17 de diciembre de 2010 convirtiéndose en la mecha de la revolución tanto en su país como en toda la geografía árabe… Entonces las masas que salieron a la calle reivindicando trabajo, pan y libertad lograron derrumbar al dictador, Ben Ali, pero no pudieron acabar con todo el régimen dictatorial. La burguesía tunecina y el imperialismo, para poder controlar la movilización de las masas tunecinas que fue un “mal ejemplo” para los pueblos de la región, y para poder estabilizar mínimamente la situación política, intervinieron con toda su fuerza en el proceso revolucionario, y siguen haciéndolo.
El objetivo de su intervención fue, sin tocar mucho las conquistas democráticas (libertad de expresión, de organización, etc.), salvaguardar el régimen (de hecho una parte importante de la izquierda tunecina se acopló a este política pensando que ya era hora de volver a casa una vez que Ben Ali estaba destituido), seguir con las políticas neoliberales, hacer olvidar las reivindicación de trabajo y pan de las masas. Una vez el proceso estaba canalizado en ese rumbo, “reconstituir la estabilidad” ha sido mucha más difícil de lo que se pensaba, ni tampoco ha sido posible parar la profundización de la crisis económica y social. La última prueba de esta realidad es la nueva mecha que incendió Ridha Yahyaoui.
Ridha Yahyaoui…
Un joven parado diplomado de 28 años, Ridha Yahyaoui, se suicidó el 16 de enero en la ciudad de Kasserine con electricidad subiendo a un torre de eléctrica mientras había una concentración de protesto contra el desempleo y el empobrecimiento. A partir de ello cientos de jóvenes sobre todo parados diplomados salieron a la calle con las consignas de “trabajo, pan, libertad y una vida digna” montando barricadas en las calles y protegiéndose con piedras contra las fuerzas de seguridad que les intentaban reprimir brutalmente con gas lacrimógeno. A partir de entonces las manifestaciones se propagaron a otras partes del país con confrontaciones con la policía en las que 240 activistas y 70 policías quedaron heridos. En el momento de redactar este informe, las manifestaciones de diferentes proporciones siguen en 16 ciudades del país. La vanguardia de las movilizaciones son como en el 2011 los jóvenes diplomados en paro.
Colapso social y económico
No es por casualidad que las movilizaciones empezaran donde empezaron y que los jóvenes diplomados en paro estuvieran a la cabeza. Un par de estadísticas nos ayudan a entender eso: según las cifras oficiales el paro actual en Túnez es de un 15,3%. Esta cifra en zonas interiores y del oeste donde se hallan ciudades como Kasserine, Sidi Bu Zeyd, Kef y Gafsa sube hasta un 25%. Recordémoslo: Estas ciudades fueron los principales centro de la revolución que empezó en 2011. Respecto a los jóvenes diplomados en paro, las cifras mencionadas arriba se doblan: ¡el promedio en el país es de un 30%, y en las zonas interiores y del oeste de un 50%! En las ciudades citadas, casi la mitad de la población intenta sobrevivir con 2 dólares (4 dinares tunecinos) al día. Según las estadísticas de entre 2011 y 2015, el poder adquisitivo de las clases medias bajó un 40%. Todos estos datos explica suficientemente por qué los jóvenes tunecinos retoman las calles una vez más gritando “la revolución la hicimos nosotros, pero no podemos vivir”.
¿Hacia dónde?
En este momento la cuestión principal es hacía dónde va a dirigirse la desesperación ante la pobreza y desempleo, que está convirtiéndose en rabia. El partido en el poder, Nida Túnez, junto con su crisis interna, está perdiendo su legitimidad ante las masas. Con la extensión de las movilizaciones en todas partes del país el Gobierno se encontró en peligro y el 22 de enero declaró el “estado de excepción” y toque de queda entre 22:00 y 05:00 horas en todo el país. A pesar de la represión de las fuerzas de seguridad contra las manifestantes, las movilizaciones continúan sobre todo en las zonas interiores.
Por otra parte, mientras el Gobierno trata de apaciguar el enfado de las masas, sus “soluciones” rebuscadas son cada vez más inútiles y torpes. Después de una declaración oficial de que se va a emplear 5.000 jóvenes por el Estado, solo 4 horas más tarde en otra declaración se manifestó que la promesa fue fruto de un “mal entendimiento” y que no existía tal oferta. Recordemos también que Ben Ali había tratado de salvar el pellejo prometiendo 35.000 puestos de trabajo ante las manifestaciones que sacudía todo Túnez. Ahora el Gobierno actual jura que va a proceder mejorías económicas y sociales, pero que no tiene la “varita mágica” en sus manos y que la gente tiene que ser “un poco paciente”.
Sin embargo las masas no tienen ya confianza en la retórica del Gobierno, ni paciencia ante las condiciones míseras de vida… Y ya es hora de que principalmente el Frente Popular, donde la gran parte de la izquierda está organizada, acabara con su política reformista de identificarse con la defensa de las conquistas democráticas, y que se reoriente según las exigencias que vienen desde las masas que piden un radical cambio social y económico. Esto, además, es una cuestión de ser o no ser para el Frente. De la misma manera la Unión General de los Trabajadores Tunecinos (UGTT) tiene que tomar parte en la lucha poniendo en marcha un plan de acción urgente –que tiene que incluir una posible huelga general- para la creación de puestos de trabajo y la subida de los salarios, con el fin de fortalecer las luchas. Es de importancia vital la presión de las bases de UGTT sobre su dirección burocrática para movilizar al sindicato.
Por otra parte las masas en movilización tratan de construir sus propios organismos de lucha. En Kasrin fundaron una asamblea popular, y en Kef, un comité de autodefensa. Será determinante la creación y centralización de este tipo de organismos en la coordinación las luchas. Evidentemente la izquierda tunecina tiene una responsabilidad muy grande en el proceso. A medida que la izquierda revolucionaria tunecina elabore un programa de acción por la transformación económica y social del país, y haciéndolo propio de las movilizaciones, coordinando los organismos que las masas crean, las luchas tendrán más posibilidades de éxito hacia un cambio radical. Pues, las masas trabajadoras aún quieren aniquilar el régimen represivo y neoliberal, y la juventud defiende su revolución…
¡No al estado de excepción y toques de queda!
¡Por Trabajo, pan, libertad y una vida digna!
¡No al pago de la deuda externa! Su inversión en la creación de trabajo, en subida de salarios y en los servicios sociales, salud y enseñanza.
¡No a las privatizaciones! Nacionalización sin indemnización de las empresas privatizadas.
¡El pueblo quiere cambiar el régimen! ¡Por un Gobierno de los trabajadores y popular!
الشباب التونسي يدافع عن ثورته
تونس… الشاب الجامعي العاطل عن العمل… انتحر… كل من يسمع هذه الكلمات يدرك فورا انه بوعزيزي، هو الشاب صاحب الشهادة الجامعية الذي احرق نفسه يوم 17 ديسمبر 2010 واصبح بذلك شرارة الثورة في بلده وفي البلاد العربية ايضا. خرجت عامة الناس الى الشوارع تطالب بالخبز والعمل والحرية واستطاعت اسقاط الدكتاتور بن علي ولكن لم يستطيعوا اسقاط كافة نظام الدكتاتوري. لقد وضعت البرجوازية التونسية والامبريالية ولا تزال كل ما تملك من قوة لكي تسيطر على انتفاضة الجماهير التي قالوا انها “مثال سيء لشعوب المنطقة”. كان هدف هذا التدخل هو الحفاظ على النظام ولكن دون المساس بحرية التعبير او بحرية النتظيم… وبالفعل رأينا كيف عاد واندمج عدد كبير من اليساررين التونسيين الى هذه السياسة، معتقدين وجوب العودة الى الوطن طالما اطيح ببن علي. كان الهدف الرئيسي لتدخل البرجوازية التونسية هو العمل على اجبار الجماهير على التخلي عن المطالبة بالخبز وبفرص العمل. كانت عملية اعادة الهدوء للاوضاع اكثر صعوبة من المتوقع ولم تتقلص الهوة الشاسعة بين شطري المجتمع ولم يكن هناك اي تغيير او تحسن في الازمة الاقتصادية، واخر دليل على هذا الواقع هو الفتيل الجديد الذي اشعله رضى يحياوي.
رضى يحياوي…
شاب عمره 28 عام عاطل عن العمل ذو شهادة جامعية، انتحر في 16 يناير في مدينة قاسرين، متسلقا على برج للتيار الكهربائي العالي خلال اعتصام للاعتراض على الفقر وغياب فرص العمل. انطلقت مئات الشباب العاطلة عن العمل حاملة شعار ” الشغل، الخبز، الحرية وحياة كريمة ” وأقاموا الحواجز في الشوارع لحماية انفسهم من بطش قوى الامن التي اطلقت عليهم الغاز المسيل للدموع. انتشرت المظاهرات بعد ذلك الى مناطق اخرى من البلاد واصتدمت الجماهير مع قوات الامن حيث جرح 240 ناشط و 70 شرطي. وفي هذه اللحظة التي نكتب بها هذا التقرير لا تزال هناك المظاهرات قائمة في 16 مدينة. وطليعة هذه المظاهرات كما في 2011 هي الشباب المؤهل الجامعي العاطل عن العمل.
اختناق اجتماعي واقتصادي
الشاب محمد
لم يكن عن طريق الصدفة ان تتحرك الجماهير في المكان الذي تحركت به وان يكون الشباب المؤهل والعاطل عن العمل في مقدمة هذه الجماهير. ستساعداننا احصائيتان لفهم ذلك: الارقام الرسمية للبطالة في تونس تقول ان هناك 15,3 % من البطالة فقط. هذا الرقم يرتفع الى 25% في المناطق الداخلية والغربية حيث تتواجد مدن مثل قاسرين وسيدي بو زيد، قيف و جافسا. كانت هذه المدن المركز الرئيسي وقلب الثورة التي اندلعت في 2011 . تضاعفت نسبة البطالة بين الشباب المؤهلة لتصل الى 30% في البلاد. وفي المنادق الداخلية والغربية في المدن المذكورة وصلت البطالة الى 50% حيث ان نصف السكان تحاول البقاء على قيد الحياة ب 2 دولار فقط يوميا. وحسب احصائييات ما بين 2011 و 2015 انخفضت القوة الشرائية للطبقة المتوسطة الى 40%. كل هذه المعطيات والارقام تشرح وبكفاية لماذا انطلق الشباب التونسي الى الشوارع مناديا ” نحن من قمنا بالثورة ونحن من لا نستطيع الحياة “.
الى اين؟
القضية الرئيسية الان هي: الى اين يتوجه اليأس الذي تسببه البطالة والفقر والذي تحول الى غضب؟. يفقد حزب نداء تونس الحاكم شرعيته امام الجماهير. نظرا الى الحراك الشعبي المتصاعد في انحاء البلاد، وجدت الحكومة نفسها في خطر واضطرت في 22 يناير الى اعلان حالة الطوارء وحظر التجول ما بين العاشرة مساءا والخامسة صباحا في جميع انحاء البلاد. وبالرغم من وحشية قمع الشرطة للمتظاهرين، لم تتوقف المظاهرات وخاصة في المناطق الداخلية.
وبينما تحاول الحكومة امتصاص الغضب الشعبي، نجدها تتخبط بحلول عشوائية ومتلكئة وغير مفيدة. بعد ان اعلنت الحكومة رسميا عن خلق 5.000 وظيفة للشباب، لم تتأخر الا 4 ساعات لتعتذر وتقول انه كان هناك سوء فهم للاعلان الاول، اي لا وجود له.
والجدير بالذكر الان ان بن علي، في محاولة للحفاظ على منصبه امام المظاهرات التي عمت البلاد، وعد ايضا بخلق 35.000 وظيفة. والحكومة الحالية الان اقسمت توفير تحسينات اقتصادية واجتماعية ولكنها تذرعت بأنها لا تملك “العصاة السحرية “وان على الناس ان “تتحمل وتصبر قليلا” ولكن لم تعد الجماهير تثق بسخرية الحكومة منها ولم تعد تتحمل هذه الظروف المعيشية القاسية…
والان هو الوقت الذي يحتم بشكل رئيسي على الجبهة الشعببية حيث تتواجد القوى اليسارية المنظمة ان ُتعرف بدفاعها عن المكتسبات الديموقراطية وتقوم بالسياسات التصليحية وتتجه تبعا لمطالب الجماهير التي تطالب بتغيرات جذرية اجتماعية واقتصادية. وهذا يعتبر حتما قضية وجود او لا وجود للجبهة الشعبية. وبنفس الاسلوب على الاتحاد العام للعمال التونسي UGTT)) ان يأخذ مكانه وموقفه الطبيعي في الصراع متخذا خطة فعالة ملحة داعيا الى اضراب عام للمطالبة بالشغل و برفع الرواتب لدعم وتقوية صراع العمال. ومن الضرورة الملحة ان تضغط قاعدة الاتحاد العام للعمال على اداراتها البيروقراطية لتحريك النقابات وتفعيلها.
نجد من جهة اخرى كيف تتحرك الجماهير لبناء تنظيمات ذاتية للكفاح. اسسوا في مدينة “كيف” ادارة الدفاع الذاتية. ومركزية هكذا نوع من التنظيمات شيء اساسي للتنسيق في مسيرة الكفاح. وطبيعيا ان يكون لليسار التونسي المسؤولية الكبرى في التغيير. وطالما يطرح اليسار التونسي الثوري برامج لتغيير اقتصادي واجتماعي نابعا من صميم الحراك الشعبي المنسق من قبل الادارات المنبثقة من الجماهير، ستكون احتمالات النجاح في التغيير الجذري كبيرة. لا تزال القوى العمالية تريد القضاء على النظام القهري النيوليبرالي وسيبقى الشباب يدافعون عن ثورتهم…
لا لحالة الطوارىء وحظر التجول
من اجل الخبز والعمل والحرية والعيش الكريم
لا لدفع الديون الخارجية! الاستثمار هو رفع الرواتب وتحسين الخدمات الاجتماعية والصحية والتعليم وتوفير العمل.
لا الى القطاع الخاص! تأميم بلا تعويض للشركات الخاصة.
الشعب يريد تغيير النظام ليأتي بحكومة شعبية للعمال!
La jeunesse tunisienne défend sa révolution
Tunis … Le jeune diplômé au chômage … s’est suicidé … Ceux qui écoutent ces mots se souviennent alors de Mohammad Bouazizi, le jeune chômeur diplômé qui s’était immolé par le feu le 17 décembre 2010, étincelle de la révolution dans son pays et dans toute la géographie arabe … Alors les masses populaires sont descendues dans la rue en revendiquant travail, pain et liberté, réussissant ainsi à faire tomber le dictateur Ben Ali, sans toutefois pouvoir mettre un terme aux pratiques dictatoriales. La bourgeoisie tunisienne et l’impérialisme sont intervenus de toute leur force dans le processus révolutionnaire et continuent de le faire. Leur but est de contrôler la mobilisation des masses tunisiennes, qui est devenue un “mauvais exemple” pour les peuples de la région, et stabiliser au minimum la situation politique. Ils prétendaient, sans remettre réellement en question les conquêtes démocratiques (liberté d’expression, d’organisation, etc.), sauvegarder le régime (en fait une partie importante de la gauche tunisienne s’est amarrée à cette politique, pensant qu’il était encore temps de rentrer chez elle après la destitution de Ben Ali), poursuivre les politiques néolibérales, faire oublier les revendications de pain et de travail des masses populaires. Une fois le processus orienté dans cette direction, “reconstituer la stabilité” s’est avéré beaucoup plus difficile qu’ils ne l’avaient pensé. Il n’a pas non plus été possible d’empêcher la crise économique et sociale de s’aggraver. La dernière démonstration de cette réalité, c’est la nouvelle mèche que Ridha Yahyaoui a allumée.
Ridha Yahyaoui…
Un jeune chômeur diplômé de 28 ans, Ridha Yahyaoui, s’est suicidé le 16 janvier dans la ville de Kasrin en s’électrocutant après être monté sur une tour électrique lors d’une concentration de protestation contre le chômage et l’appauvrissement. Aussitôt après, des centaines de jeunes, surtout des chômeurs diplômés, sont descendus dans la rue revendiquant “du travail, du pain, la liberté et une vie digne” en élevant des barricades dans les rues et en se défendant à l’aide de pierres contre les forces de sécurité qui ont essayé de réprimer brutalement les mobilisations avec du gaz lacrymogène. À partir de ce moment-là, les manifestations se sont étendues à d’autres parties du pays provoquant des affrontements avec la police durant lesquels il a été dénombré 240 activistes et 70 policiers blessés. Au moment de rédiger cet article, les manifestations, avec des proportions différentes, se poursuivent dans 16 villes du pays. L’avant-garde des mobilisations, c’est le collectif des jeunes chômeurs diplômés, comme en 2011.
Effondrement social et économique
Ce n’est pas un hasard si les mobilisations ont commencé dans ces régions et si les jeunes chômeurs diplômés sont à la tête des manifestations. Deux statistiques éclairent cette situation: selon les chiffres officiels le taux de chômage actuel en Tunisie est de 15,3 %. Ce chiffre dans des zones de l’intérieur et de l’ouest où se trouvent des villes comme Kasrin, Sidi Bu Zeyd, Kef et Gafsa atteint 25 %. Rappelons-le: ces villes sont le centre principal de la révolution de 2011. Par rapport aux jeunes chômeurs diplômés, les chiffres mentionnés plus haut doublent : le taux moyen de chômage dans le pays est de 30 %, et dans les zones de l’intérieur et de l’ouest, il est de 50 % ! Dans les villes citées, presque la moitié de la population essaie de survivre avec deux dollars (quatre dinars tunisiens) par jour. Selon les statistiques, au cours de la période 2011 – 2015, le pouvoir d’achat des classes moyennes a chuté de 40 %. Toutes ces données expliquent suffisamment pourquoi les jeunes tunisiens reprennent les rues, encore une fois, en criant “la révolution nous l’avons faite, mais nous ne pouvons pas vivre”.
Où va la Tunisie?
En ce moment, la question principale est de savoir quelle direction prendra ce désespoir face à la pauvreté et au chômage, désespoir qui se transformera en rage. Le parti politique au pouvoir Nida Tunis, avec sa crise interne, perd sa légitimité devant les masses. Avec l’étendue des mobilisations partout dans le pays, le gouvernement s’est retrouvé en danger et le 22 janvier a déclaré le “régime d’exception” et mis en place un couvre-feu entre 22 :00 et 05 :00 dans tout le pays. Malgré la répression des forces de sécurité contre les manifestants, les mobilisations continuent surtout dans les zones de l’intérieur.
Par ailleurs, en attendant, le gouvernement essaie d’apaiser l’irritation des masses mais les “solutions” recherchées sont de plus en plus inutiles et maladroites. Après une déclaration officielle annonçant que l’état embauchera 5.000 jeunes, seulement quatre heures plus tard, dans une autre déclaration, le gouvernement a expliqué que cette promesse avait été le fruit d’une “mauvaise compréhension” et qu’une telle offre n’existait pas. Rappelons aussi que Ben Ali avait essayé de sauver sa peau en promettant 35.000 postes de travail devant les manifestations qui secouaient tout Tunis. Maintenant, le gouvernement actuel jure qu’il va procéder à des améliorations économiques et sociales, mais aussi qu’il n’a pas la “baguette magique” entre ses mains et que les gens doivent être “un peu patients”.
Cependant, les masses n’ont aucune confiance en la rhétorique du gouvernement, pas plus qu’ils n’ont de patience face aux conditions misérables de vie…Il faut que, surtout, le Front Populaire, où la plus grande partie de la gauche est organisée, en finisse avec sa politique réformiste focalisé sur la défense des conquêtes démocratiques, et qu’il se réoriente vers les exigences des masses qui demandent un changement radical social et économique. En outre, c’est une question cruciale pour le Front même. De la même façon, l’Union Générale des Travailleurs Tunisiens (UGTT) doit participer à la lutte en mettant en œuvre un plan d’action urgente – qui doit aussi inclure une possible grève générale – pour la création de postes de travail et la hausse des salaires, afin de fortifier les luttes. Il est d’une importance vitale que les bases d’UGTT fassent pression sur leur direction bureaucratique pour mobiliser le syndicat.
Par ailleurs, les masses mobilisées essaient de construire leurs propres organismes de lutte. À Kasrin, elles ont crée une assemblée populaire et à Kef un comité d’auto-défense. La création et la centralisation de ce type d’organismes seront déterminantes pour la coordination les luttes. Évidemment, la gauche tunisienne a une très grande responsabilité dans le processus. Si la gauche révolutionnaire tunisienne élabore un programme d’action pour la transformation économique et sociale du pays, à mesure que les mobilisations s’en approprient en coordonnant les organismes créés par les masses, les luttes auront plus de chances de réussir dans la voie vers un changement radical. Ceci donc, si les masses travailleuses veulent annihiler le régime répressif et néolibéral.
Non au régime d’exception et de couvre-feux !
Pour le Travail, le pain, la liberté et une vie digne !
Non au paiement de la dette externe ! Son investissement dans la création de travail, dans la hausse des salaires et dans les services sociaux, de la santé et l’enseignement.
Non aux privatisations ! Une nationalisation sans indemnisation des entreprises privatisées.
Le peuple veut changer le régime ! Pour un Gouvernement des travailleurs et populaire !
Güney Kürdistan’da Barzani’nin suyu ısınıyor
IŞİD, Ortadoğu’da ve tüm dünyada bir tehdit unsuru olmaya devam ederken, aynı zamanda egemenlerin baskıcı politikaları için bir ”gerekçe” haline geldi. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde ise IŞİD tehdidi, seçim süresi dolan Barzani’nin görev süresini keyfi olarak uzatmasının bir bahanesi haline gelmiş durumda.
Kadınlar yaşamak istiyor!
20 Ocak 2016 tarihinde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çağrısı üzerine, Kadıköy’deki Eminönü İskelesi önünde düzenlenen eyleme pek çok kadın katıldı. “Kadınlar yaşamak istiyor!” şiarından yola çıkılarak gerçekleştirilen eylemde, geçtiğimiz 2015 yılı içerisinde 303 kadının katledilmesine, bugün Kürt illerinde süre gelen devlet şiddetti sebebi ile 75 kadının hayatını kaybetmesine ve Diyanet’in kız çocuklarını hedef gösteren kadın düşmanı açıklamalarına vurgu yapıldı.
Eylem süresince katledilen kadınlar anılarak katillerin kravat taktıkları, “pişman” oldukları, “tutku derecesinde sevdikleri” ve “erkekliklerine laf geldiği” için “hak ettikleri” iyi hal, aşırı sevgi ve haksız tahrik indirimlerine tepki gösterildi. Uygulanan indirimlerin, cezaların caydırıcılığını ortadan kaldırdığı belirtildi. Dolayısıyla kadın katillerine hiçbir şekilde indirim uygulanmamasına yönelik öne sürülen talep bir kez daha yinelendi. Dava takiplerinin, kadın katillerinin indirimler ile adeta “ödüllendirilmeleri”nin önünde geçtiği dolayısıyla bu noktada örülen dayanışmanın ne kadar önemli olduğu ifade edildi.
Kürt illerinde günlerden beri süregelen savaş koşulları sebebi ile pek çok sivilin hayatını kaybettiği dile getirildi. Yaşama hakkının askıya alındığı ve şiddetin normalleştiği bölgede 75 kadının hayatını kaybettiği ve savaş ve şiddet ortamının kadın cinayetlerini arttırdığı belirtildi. Savaşa son verilmedikçe sayısının 75 ile sınırlı kalmayacağı vurgulandı.
Diyanet’in “babanın öz kızına şehvet duyabileceği” yönünde yaptığı kadın düşmanı açıklamaların kadınlara yönelik uygulanan şiddeti teşvik edici nitelikte olduğu ve bu tür fetvalardan vazgeçilmesi gerektiği ifade edilerek, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Diyanet’in açıklamalarını arka çıkan tavrı eleştirildi.
Son olarak; kadın cinayeti davalarının takipçisi olmaya devam edeceklerine değinen kadınlar, başta yaşama hakkı olmak üzere her türlü demokratik ve sosyal hakları için mücadele etmeye ve kadın düşmanı her çeşit uygulamanın karşısında yer alarak bu mücadeleyi büyütmeye devam edeceklerini vurguladı.
Okur Mektupları – Ocak 2016
Büro: Düşüncede olduğu kadar eylemde de birlik olunmalı!
Merhaba, ben 8 yıla yakın süredir genellikle inşaat ve hizmet sektörlerinde çalışmış bir işçiyim. Son 1 yıla yakın süredir ise hukuk bürosunda icra takip memurluğu yapmaktaydım. Yaptığım iş telefonda tahsilat yapmak ve icra dosyalarının takibini sağlamak. Yani banka kredisi ya da kredi kartı kullanmış fakat borcunu ödeyememiş borçluların hukuki süreçlerinde onları telefonla arayarak borçlarını ödetmeye çalışmaktayım.
Nurten Atmaca davasında “erteleme” kararı
İstanbul’in Esenyurt ilçesinde çalışan Nurten Atmaca, barışma teklifini reddettiği için eski eşi Mustafa Esersin tarafından 28 Aralık 2014 tarihinde işyerinde bıçaklanmış ve hayatını kaybetmişti. Cinayetin ardından “Bir anlık sinirle bıçağı salladım.” sözleriyle kendisini savunan Esersin’in kasten adam öldürme suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılması talep edilmişti.
19 Ocak 2016 tarihinde Bakırköy 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, davanın 6. celsesi görüldü ve mahkeme, Esersin’in “şizofren olduğu ve o anda akli dengesinin yerinde olmadığı” iddiası üzerine gerekli araştırmanın yapılması için duruşmayı mart ayına erteledi.
Duruşmanın ardından “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” adliyenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, 2015 yılı içerisinde Nurten Atmaca gibi 302 kadının daha katledildiğine ve katillerin sırf kravat taktıkları yahut da mahkeme esnasında “saygılı” tavırlar takındıkları için iyi hal indirimlerinden yararlandıklarına vurgu yapıldı. İndirimlerin, katiller tarafından çok iyi bilindiğine dolayısıyla uygulamaların, cinayetlerin önünü açtığına değinildi. Kadın cinayetlerinde indirimler uygulanmaya devam edildikçe kadınların öldürülmeye devam edileceği ifade edildi. Kadın katillerinin hiçbir şekilde, herhangi bir indirimden faydalanmamalarına yönelik talep bir kez daha dile getirildi. Son olarak ise 20 Ocak tarihinde Kadıköy’de Diyanet’in yaptığı son açıklamalara tepki göstermek, geçtiğimiz sene içerisinde katledilen 303 kadının hesabını sormak ve bugün Kürt illerinde 75 kadının hayatını kaybettiği savaş koşullarına dikkat çekmek için “Kadınlar yaşamak istiyor!” şiarından yola çıkılarak gerçekleştirilecek olan eyleme çağrı yapıldı.
Basın açıklamasının ardından söz alan Atmaca ailesinin avukatı Neslihan Özer Yıldız ise Mustafa Esersin’in şizofren olduğuna yönelik iddiaların gerçek dışı olduğunu savundu ve “Bu kоnudа dа оlаy örgüsü, sаnığın аkli dеngеsi yеrindе оlduğunа işаrеt еtmеktеdir. Sоnucun bu dоsyа için sеvindirici оlаcаğı kаnааtindеyiz” dеdi.
Bizler de Kadın Dayanışması olarak Nurten Atmaca kardeşimiz dahil olmak üzere katledilen tüm kadınların davalarını sahipleniyoruz ve katillerin haksız tahrik yahut da iyi hal gibi indirimlerden faydalanmamaları, bu indirimler ile adeta “ödüllendirilmemeleri” için bizzat mahkeme salonlarında bulunarak davaları takip etmeye, yayın organlarımız ve sosyal medya aracılığıyla mücadeleyi yaygınlaştırmaya ve büyütmeye devam edeceğiz. Çünkü erkek yargıya karşı yürütülen mücadelenin ancak ve ancak tüm kadınların ortaya koyacağı birleşik mücadele ile kazanılacağına inanıyoruz.
Akademisyenlere dönük başlatılan ‘cadı avı’nın arkasında, muktedirin duyduğu derin korku yatıyor!
Barış İçin Akademisyenler girişiminin 1128 akademisyenin imzasıyla yayımladığı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzacı akademisyenleri “hain”, “mandacı” ve “cahil” ilan etmesiyle birlikte, imzacı akademisyenlere dönük yoğun bir ‘cadı avı’ başlatılmış durumda. Erdoğan’ın akademisyenleri hedef göstermenin ardından önce YÖK metnin “terörü desteklediğini” belirtip akademisyenler için “gereğinin yapılacağını” açıkladı. Ardından iktidarın tetikçisi olarak hareket etmeye başlayan mafya lideri Sedat Peker, “oluk oluk kan akıtacaklarını” ve akademisyenlerin “akan kanlarında duş alacaklarını” duyurdu.
Sultanahmet katliamının sorumlusu hükümetin maceracı dış politikasıdır!
12 Ocak günü saat 10.15’te Sultanahmet’teki canlı bomba saldırısı sonucunda 10 kişi öldü ve 15 kişi yaralandı. Sultan Ahmet Meydanı tarihteki en kanlı meydanlarından birisidir. Buna rağmen bu nitelikte bir saldırı Cumhuriyet tarihinden bu yana ilk kez yaşanırken saldırının IŞİD tarafından organize dildiğine de kesin gözüyle bakılıyor.
Karadolap mezhepçi politikalara ve doğudaki baskılara karşı sokakta
Diyanetin yaptığı mezhepçi açıklamalar ve doğudaki sokağa çıkma yasaklarına karşı Karadolap Mahallesi’nde gürültü çıkarma eylemi yapıldı. Her gün saat 21:00’da Gülpa önünde buluşulup yürüyüşe geçiliyor.
AKP hükümetinin Kürt halkına dönük baskılarına son! Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz!
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümetinin Kürt siyasi hareketiyle yürüttüğü “çözüm sürecini” 7 Haziran seçimleri öncesi rafa kaldırmasının ardından, iktidarın Kürt halkına dönük baskısı giderek yoğunlaşıyor. 20 Temmuz’da Kobani ile dayanışmak için yola çıkan devrimci gençlerin IŞİD militanı bir canlı bomba tarafından katledilmesini ve ardından PKK’nin yerel güçlerine atfedilen ve 2 polisin ölümüyle sonuçlanan bir silahlı eylemi bahane ederek savaş politikalarını yeniden tırmandıran siyasi iktidar, 1 Kasım seçimleri öncesinde, Kürt bölgelerinde uyguladığı politikalarla, Kürt halkını toplu cezalandırma yöntemlerine girişti.
Artık yeter! Ülkeyi yerle bir ettiniz, susun! Bırakın işçiler ve emekçiler konuşsun!
İktidar her alanda kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almaya devam ediyor!
Kürtlere çözüm sözü verildi. Tablo ortada… Her gün öldürülen Kürtler “çözüm” diye acımasız bir şekilde birer istatistik olarak gazete manşetlerinden ilan ediliyor. Dağda değil Meclis’te olana da cezaevi yolu gösteriliyor.
Türkiye-İsrail anlaşması: Köşeye sıkışmışlık ve ihanet
Aralık ayının ortalarında İsrailli bir yetkilinin verdiği demeçlere göre Türkiye ile İsrail’in İsviçre’de anlaştığı ortaya çıktı. İsrail gazeteleri Haaretz ve YNet yaşanan gelişmeleri doğrularken, Haaretz’e konuşan İsrailli yetkili, Başbakan Netanyahu’nun Türkiye danışmanlarının Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile İsviçre’de taslak bir anlaşmaya imza attığını söyledi.
Beşinci yıldönümünde Arap devrimci süreci
2011 yılının Ocak ayında iş, ekmek, özgürlük ve onurlu bir yaşam talepleriyle Tunus’ta başlayan ve hızla Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasının birçok ülkesine yayılan Arap devrimci süreci altıncı yılına girdi. Kitlelerin kendiliğinden seferberliği sonucu Tunus ve Mısır’da diktatörler devrilirken, Suriye gibi rejimin iktidarını korumak adına kendi halkına karşı başlattığı katliam girişimi mevcut iç savaş sürecinin doğmasına neden oldu. Bugün gelinen noktada ise, bu ülkelerde, gerek mevcut rejimlere gerek emperyalizme gerekse de karşıdevrimci odaklara karşı direniş sürmekte.
Mülteciler ve devrimciler
2015 yılının en önemli politik olaylarının başında şüphesiz mülteci akını geldi. Bu olay İkinci Dünya Savaşı sonrasının en büyük göç dalgasını yaşayan Avrupa’nın hem Suriye politikasını hem de Rusya ve Türkiye ile olan ilişkilerini etkileyecek ve değiştirecek güce sahip. Bu göç dalgası öylesine büyüktü ki, her daim var olan mülteci sorunu bir anda gündeme oturdu.
Taşeron işçilik: Gerçekler ve yalanlar!
İnşaat, Hizmet, Kamu, Turizm … Taşeron çalışmanın olmadığı sektör veya işyeri neredeyse kalmadı. Taşeron işçi sayısı resmi rakamlara göre 1,6 milyonun üstünde. Kayıt dışı çalışmayı da eklersek bu sayının da çok üstünde işçinin taşeron çalışmaya mahkûm edildiğini biliyoruz. İşçi sınıfı açısından taşeron çalışma maalesef bolca ölüm, güvencesizlik, esneklik ve sigortasızlık demek.
Dış politikada maceracılığa, Kürt illerinde askeri operasyonlara, işsizlik ve yoksulluğu derinleştiren neoliberal politikalara derhal son verilsin!
89 günlük bir bebeğin gözünün hemen altından vurularak öldürülmesi, onu almaya giden dedesinin keskin nişancılarca katledilmesi ve buna benzer yüzlerce acı haber hangi işçinin çıkarına olabilir? Yaşanan dram öyle bir boyutta ki pek çok kimsenin dediği gibi sözün bittiği yerdeyiz. Öyle ki, acımızı anlatmak için gazetemizde bu ay hiçbir yazı yayınlamayıp yalnızca yok yere öldürülen masum ve yoksul kardeşlerimizin fotoğraflarını koysaydık, bildiğimiz tüm kelimelerden daha açıklayıcı olabilirdik.
Asgari ücret 2016: Milli sporumuz kepçe kürek
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, asgari ücretin 2016 Ocak ayından itibaren 1300 TL’ye çıkarıldığını açıkladı. Aybaşına oluşan 274 liralık ek yükün 110 lirasını, yani %40’ını devlet kendi kasasından verecek. Yani biriken vergilerimizle, kendi kendimize zam yaptık! Bakmayın ağladıklarına, patronlar yine mutlu mesut.
Peki, 1300 lira gerçekten %30 zam mı demek?
Tabii ki hayır! Hükümet kaşıkla verdiğini kepçeyle alıyor.
Hitler başkanlığı (!): Gaf mı, korku mu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık sistemine ilişkin olarak Hitler Almanya’sını örnek göstermesi dünyada ve Türkiye’de epey yankılandı. Erdoğan taraftarları mevcut gafı topralamak için, örneğin olumsuz olarak ortaya koyulduğunu ifade ederlerken haberlerden cümleyi silmeye başladılar.
Eyüp Karadolap emekçileri haykırıyor: Amed halkı yalnız değil!
“Hiçbir hukuksal zemini olmayan ve Kürt halkına topyekün savaş açmayı ifade eden sokağa çıkma yasaklarının Kürt illerinde yarattığı sefalete dur demek ve Kürt halkı ile dayanışmak için! Kürt illerinde savaş sürerken, Batı’da adalet, barış ve demokrasi olamaz! Türk emekçilerini Kürt halkı ile dayanışma içerisinde olmaya çağırıyoruz” başlığıyla İnşaat-İş öncülüğünde sokağa çıkma yasaklarının devam ettiği illere temel ihtiyaç malzemelerinin gönderileceği bir kampanya çağrısı yapıldı.
Katliam sürüyor: Kürt illerindeki savaş sonlandırılmalıdır!
İlk olarak 16 Ağustos’ta Varto’da uygulamaya konan ‘sokağa çıkma yasakları’ adı altındaki ablukalar, geçtiğimiz yılda yedi kentte 19 ilçede en az 253 gün hüküm sürdü, onlarca sivil öldürüldü. Halen Diyarbakır’ın Sur, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinde sokağa çıkmak yasak. Bugüne kadar 7 ilin 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde 56 kez ilan edilen sokağa çıkma yasaklarında toplamda çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 131 kişi devlet güçlerince katledildi.














































