Ana Sayfa Blog Sayfa 78

Tekstil: İşçiler robot değildir!

0

Merhaba arkadaşlar ben tekstil işinde çalışan işçi bir kadınım. Başımdan geçen ilginç ve bir o kadar da iğrenç bir durumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Eminim birçok emekçi arkadaşımızın başına gelmiştir.

Bizim patronumuz ünlü giyim firmalarıyla görüşmeler yapmış, akabinde bilindik bir giyim firmasının işini almıştı. İşi özetleyecek olursak; ünlü giyim firması bizim tekstil atölyemize çocuk gömlekleri ve pantolonları veriyor. Biz de o ürünlerin paçasını veya kollarını onarıp kendilerinin istediği ölçülere getiriyoruz. Kısaca yaptığımız iş bu…

Bayramdan önce yetişmesi gerek denilerek 8 bin parça ürün getirdiler. Ramazan ayının sonları hava çok sıcak, bizim tekstil atölyemiz ise daha sıcak ve toz içinde. Bu şartlarda çalışırken bir yandan da yetişmezse patronun bize ne gibi yaptırımları olacak diye düşünüyoruz. Mesela gece mesai yaptırabiliyor ya da maaş kesintisi yapabiliyor.

Bunları düşünürken atölyemizin kapısı aralandı. İçeriye bizim iş aldığımız ana firmanın yetkilisi girdi. Bizim patron el pençe divan. Atölyede 12 kişiyiz bu arada. Bu yetkili abimiz hepimizi topladı ve ‘Sizler neden bu kadar ağır çalışıyorsunuz. Aynı işi başka atölyeler daha kısa sürede yapmıştı. Hızlı olun hadi…’ gibi kelimeler sarf etmeye başladı. Sanki bizler robotuz ve sanki çalışma ortamımız, şartlarımız çok elverişli de biz ağır çalışıyoruz. Kendisi bizden tepki almayacağını düşündüğü anda aramızda bir uğultu koptu ve bir arkadaşımız lafa girdi;

“ORADAN ÖYLE KONUŞMASI ÇOK KOLAY BEYEFENDİ! SİZİ 32 DERECEDE BU TOZLU ORTAMDA SADECE AMA SADECE 1 GÜNCÜK ÇALIŞMAYA DAVET EDİYORUM. BELKİ BU SAYEDE DEMİNKİ KONUŞMANIZIN NE KADAR SAÇMA VE ACIMASIZCA OLDUĞUNU GÖRÜRSÜNÜZ. BİZLER MAKİNE DEĞİLİZ. ORUÇ TUTANLAR VAR, TOZDAN ETKİLENENLER VAR.” dedi.

Tabi bizim yalaka patron olaya dâhil oldu ve susturulduk. Bir gün sonra ise tahmin edersiniz ki o kişinin işine son verildi. Aramızda birlik olup arkadaşımız için bir şeyler yapmak istedik. Ancak kendisinin bizle konuşması ve şartları daha iyi bir iş yerinde başlayacağını söylemesi üzerine susmayı tercih ettik, şimdilik. Anlatacaklarım bu kadar. Saygılar.

Pusu kültürü ve işçi sınıfı

0

Sevgili dostlar, geleneksel kültür, halk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bunları aşmak için iyi kitaplar okumalı, devamlı sorgulamalı, geleneklerin olumlu yanını sahiplenmeli, olumsuzluğu teşhir etmeliyiz…

Mesela coğrafyamızın en etken kültürü pusu kültürüdür. Bu olumsuz içsellikten kurtulmamız gerekir. Pusu kültürü bizlerin bireysel davranışımızı dahi etkilemiştir. Manav sattığı meyvenin altına çürük doldurmakta, bakkal terazi ile oynamakta, komşu perde arkasında sinsice gözlemekte, kuyruklarda sıranın başı hainlikle ele geçirilmekte; bu pusu kültürü, trafikte, işyerinde, evde ve en önemlisi kadınlara karşı yapılmaktadır…

Bence insanların en doğru durması gereken alanlardan birisi siyasi alandır. Bu alan çıkarsız olunması gereken en önemli bir yerdir. Maalesef bu alanda doğru bir önderliğe sahip olunamadığı için, pusu kültürünü en iyi uygulayan AKP başarılı olmuştur. İşçiden de oy alma boyutuna ulaşmış, işçiye kazanım gibi görünen maddelerin altına, her zaman işçi düşmanlığını yerleştirmeyi başarmıştır.

Tabi ki yalancının pususuna her zaman işçi düşmez! Birleşen ve birlikte mücadele eden işçiler pusuları parçalar. Küçüğünden büyüğüne bugünkü işçi mücadeleleri de bunu doğruluyor. Patronların, Saray’ın ve AKP’nin mumu birer birer sönüyor, işçi sınıfı yeniden kendine dönüyor.

Dış işleri-iç işleri…

0

Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu söylenir. Doğrudur; misal, “milli çıkarlar” adıyla millete yedirilenlerin aslında egemen sınıfın çıkarları olduğunu bilen bilir! Yani iç politika hangi sınıf ilişkilerine ve çıkarlarına dayanıyorsa dış politika da belirli dolayımlarla aynı ilişki ve çıkarlara dayanır. Zaten bir burjuva devletinin başlıca işi sermayenin çıkarlarının bütün bir milletin çıkarları olduğu konusunda hepimizi ikna etmektir. Çatışmalar da uzlaşmalar da aynı prensibe tabidir.

Stratejik derinliklerde boğulmak!

RTE’nin o taş gibi sert dış politikası giderek hamur kıvamını alıyor! Şimdi mesnetsiz bir özgüven, buralar bizden sorulur kafası ve uyduruk bir “Osmanlıcılık”la daldıkları “stratejik derinliklerde” boğulmamak için her şeyi tersyüz etmeye çalışıyorlar; her türlü satış ve inkâr pahasına…

2009’da, yani henüz “yumuşak güç” döneminde, Arap dünyasının “abiliğinin” ancak İsrail ile kapışarak mümkün olacağının hesabıyla provokatif Davos çıkışı yapıldı. 2011’den itibaren de Arap dünyasındaki devrimci halk hareketlerinin birer karşıdevrime dönüştürülmesi sürecine aktif olarak katılıp RTE rehberliğinde ve Türkiye hegemonyasında bir “İhvan zinciri” hedefiyle harekete geçildiğinde İsrail karşıtlığı, elbette “Yahudi düşmanlığı” olarak epeyce bir geçer akçeydi.

Rus uçağının düşürülmesi de yine aynı provokatif dış politikanın sonucuydu. “Güvenli bölge” hesaplarıyla Suriye’ye bir NATO müdahalesi doğrultusunda teşkilatla Rusya karşı karşıya getirilmek istendi. Ancak her şey ters tepti ve Suriye’ye doğrudan müdahale Rus korkusuyla imkânsız hale geldi. Üstelik Saray’ın Suriye politikası büyük güç politikalarıyla giderek uyuşmaz bir hal aldı ve “birkaç ayda başarı” hesapları, yerini “oyundışı kalma” endişesine terk etti. Üstelik “düştü düşüyor” diye zil takıp oynadıkları Rojava, ayakta kaldığı gibi, elde ettiği uluslararası itibarla bütün “kırmızı çizgileri” aşmaya başladı. Sisi darbesi de “İhvan zinciri” planını altüst etti. Hesaplar tutmadı. Şimdi bu tutmayan dış hesapların iç hesaplarla, yani rejim değişikliği süreci ile bağlantısı nedeniyle yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz bir hal almış durumda.

Birkaç husus…

Bu bağlantıyı esas alarak birkaç hususa değinmek gerekiyor: RTE’nin bir İslam mücahidinden, özür bile dileyen bir “barış adamı”na dönüşmesinde, dış politikanın felç olmasının ötesinde, iç politika üzerindeki dış basınçları azaltma amacının rolü büyük. Evet, Ortadoğu’daki oyuna yeniden dahil olabilmek büyük güçlerin politikalarıyla bir uyumu gerektiriyor. Malûm, işin bir de ekonomik yönü var. İçine düştükleri tecrit hali, şu kriz içindeki dünyada yatırım, ihracat, turizm vb. pek çok alanda ciddi kayıplara yol açıyor…

Bu noktada “cihanda sulh” politikasının “yurtta sulh”e dönüşüp dönüşmeyeceği sorulabilir. Saray’ın hedefleri düşünüldüğünde halihazırda böyle bir ihtimal zayıf görünüyor. Aksine dışarıda eksileni içeride çoğaltmaya çalışacak, bu nedenle içeriye abanacak gibiler. Bu işin başka bir yolu yok; söz konusu olan bir rejim değişikliğidir ve bu rejim bir “içsavaş rejimi” olmak zorundadır. Kapitalizmin uluslararası krizinin dünyayı “demokrasi” yönünde iteklemediği ve de başta Avrupa, pek çok yerde yeni bir tür Bonapartizmin ve neofaşist hareketlerin yükselişi ortada. Bu şartlarda büyük güçlerle iyi kötü uyumlu, onlarca tanımlanan bölgesel güç dengelerini hesaba katan, sermayeye güven veren, en azından öyle görünen “makul” bir diktatörlüğün kabul edilmesi pekâlâ mümkün.

Peşinden gelir..!

Ancak bir sorun daha var. Saray rejimi dış ilişkiler alanında ne kadar uyumlu ve barışsever görünse de (Bizce zurna bir yerinden yine “zırt” edecektir!) kendini dış etkilerden izole edemeyecektir. Onca yıl boyunca “bölgesel güç”, “oyun kurucu” vb. heveslerle olur olmaz her işe el atılması sonucu bölgenin bütün çelişkileri, hem de en doğrudan halleriyle Türkiye’nin bünyesine taşınmıştır. Temel prensiptir, Ortadoğu’dan gittiğin gibi dönemezsin; sen istemesen de o peşinden gelir! Hele ki bölgeye bin bir fay hattıyla bağlı bir ülkeysen. Üstelik de bu alandaki son birkaç “eksiği” de ithal edip iç siyasette tepe tepe kullanmaya kalkmışsan. Evet, Saray rejimi Ortadoğu’nun tüm dinî, mezhebi, siyasî, toplumsal ve jeopolitik musibetlerini, kendi ve temsil ettiği egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda çok uzun zamandır kurcalamaya, kullanmaya çalışmaktadır. Dış işlerinin tepetaklak olması ve memleketin iç işlerine dönüşmesi, hatta en son Suriyeliler meselesinde olduğu gibi yeni nüfus dengesi oyunlarıyla iyice tehlikeli sulara girilmesi, rejim sorunuyla birlikte ele alındığında durumun vahameti görülebilir.

Özgürlüksüz barış…

Yine de son gelişmelerin hem dışarıda hem de içeride bir barış ortamına hizmet edip etmeyeceği sorulabilir. Cevap verelim: Bu rejim, tabiatı icabı, var olduğu sürece dışarıda er veya geç yeni belalara bulaşacaktır, aynı içeride olduğu gibi; başka türlüsü mümkün değildir. Gerçi bazı “dostluklarda” hayır vardır. ABD ve Rusya ile uyumun “getirileri”, İsrail ve Mısır’la uzlaşmanın faydaları inkâr edilemez; nihayetinde sen de onlar gibi kapitalist emperyalist sistemin bir parçasısın. Ayrıca Kürtlere gün yüzü göstermemek için Esad rejimiyle bile yeniden dostluk kurulabilir. Bu sayede içeride bir süre daha yol da alınabilir. Ancak emperyalist-kapitalist dünyanın hem iç hem de dış manzarasına, kriz ve çelişkilerinin doğasına bakıldığında görünen odur ki, daha epeyce bir zaman ne “yurtta sulh” ne de “cihanda sulh” mümkündür. Unutulmaması gereken, “Barışın, özgürlükle el ele yürümediği takdirde bir cinayet olacağı”dır…

Bakırköy belediyesi işçileri grevde!

0

İstanbul Bakırköy Belediyesi’ne bağlı Yunus Emre Kültür Merkezi müdürlüğü bünyesinde çalışan on altısı kadın toplamda 17 işçinin işine, ‘’üst yönetim sizinle çalışmak istemiyor’’ denilerek 14 Mayıs günü son verildi. 14 Mayıs’tan 8 Haziran tarihine kadar belediye ile müzakere sürecinde olan işçiler, gerçekleşen görüşmelerden bir sonuç alınamaması üzerine 8 Haziran günü Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda çadır kurarak direnişi fiili olarak başlattılar. Bakırköy halkının yalnız bırakmadığı işçiler, Bakırköy Atatürk Spor ve Yaşam Köyü’nün özelleştirilmesi gibi birçok yağma ve talan politikalarına karşı da direndiklerini söylüyorlar.

İşlerine son verilen 16 kadının 10 tanesi kreşlerde öğretmen ve bu kadınlardan üçü doğum iznindeyken işlerine son verildiğini öğrendiler. Kreş öğretmeni olarak çalışan yeni doğum yapmış bir kadın işçi; “İzindeyken işten çıkarıldığımı öğrendiğimde yaşadığım şokla sütüm kesildi, 10 günlük bebeğimi emziremiyorum” dedi.

İşten atılanların çoğu kadın işçilerden oluşuyor. Hükümet sürekli kadın istihdamının artırılmasına yönelik çalışmalar yaptığını dile getirirken diğer taraftan kadın işçiler işsiz bırakılıyor. Özellikle hamile ya da yeni doğum yapan kadın işçiler ilk işten çıkarılanlar oluyor. Kadınlar esnek, güvencesiz çalışma koşullarına zorlanıyor. Hükümet sürekli üç çocuk derken hamile olan kadın çalışanlar işten çıkarılıyor. Hükümetin kadınlara yönelik hiçbir güvenilir politika üretemediği ortada. Biz kadın çalışanlar güvenceli iş ve eşit ücret hakkımızı alana kadar ne direniş çadırlarından ne de alanlardan gitmiyoruz.

Siyah gücünün temeli

0

ABD’de ırk ayrımcılığının bir kez daha görmezden gelinemeyecek derecede su yüzüne çıktığı bir dönemde, siyahi Marksist örgüt Kara Panterler’in aşağıdaki metnini Eren Koçer, okuyucularımız için çevirdi. Metin, Kara Panterler’in siyahi proletaryaya önerdiği örgütlenme ve politika üretme biçimleri üzerine değerli bir tarihi belge olma niteliği taşıyor.

Çilem Doğan’ın tahliyesi: Bu daha başlangıç!

0

Çilem Doğan’ı tanımayan yoktur. Adana’da kendisine şiddet uygulayan kocasını öldürdüğü gerekçesiyle 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Çilem Doğan 50 bin lira kefalet şartıyla tahliye edildi. Çilem evlendiği günden beri eşi tarafından şiddete maruz kaldığı ve en son da fuhuşa zorlanmak istendiği için eşini öldürdü. Savunmasında, “Ben onu öldürmeseydim zaten o beni öldürecekti.” diyerek kendisini korumak için eşini öldürdüğünü belirtti.

Öyle bir sistem düşünün ki, defalarca şiddet gördüğü için polise defalarca başvuruda bulunmuş, fakat her zamanki gibi hiçbir önlem alınmayarak eşine mahkûm edilen bir kadını ölüme ya da öldürmeye mahkum bırakıyorsunuz.

Bugüne kadar erkeklere uygulanan tahrik indirimi ilk kez bir kadına yani Çilem Doğan’a uygulanarak 50 bin lira kefaletle serbest kaldı. Fakat içeride hâlâ bu şekilde müebbet cezaya mahkûm edilmiş birçok kadın var. Nevin Yıldırım da bunlardan sadece biri! O da kayınbiraderi tarafından defalarca tecavüze maruz kalarak ve hiçbir çıkış yolu kalmadığı için öldürmek zorunda bırakılmış bir kadın. Fakat Nevin hala içeride ve tahrik indirimi uygulanmayarak cezası kesinleşmiş olarak hapishanede yatmaktadır.

Kadınların toplum içindeki konumunu bilen erkekler savunmalarında kadınları ezen ve aşağılayan bir üslup ile tahrik indiriminden yararlanıyorlar. Bu tüm kadınlar için aşağılayıcı bir durumdur. Bunu reddediyoruz. Olaylar tarafsız ve güvenilir bir şekilde araştırılmalıdır. Tüm kadınlar tehdit altında yaşayarak ya yaşadıklarına karşı bir ömür susarak şiddete ve tecavüze karşı savunmasız bırakılıyor ya da hiçbir çıkış yolu olmadığı için öldürmeye mahkûm ediliyor. Biz kadınlar olarak kendi hayatımızı kurtarmak için öldürmek istemiyoruz. Ve biliyoruz ki bunun çözümü bu değil. Kadınları öldürmeye mahkûm bırakan uygulamalar yerine onları koruma altına alan ve öldürmeye neden olan koşulları ortadan kaldırmaları gerekmektedir.

Öncellikle kadınların da erkeklerle eşit olduğu devlet/hükümet/sistem tarafınca benimsenmeli ve bu doğrultuda açıklamalar yapmaları gereklidir. Olaylarda kadın beyanının esas olduğu benimsenmeli ve yasalaştırılmalıdır. Kadın sığınma evleri sayısı artırılmalı ve tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Özellikle toplumda kadını aşağılayan ve emeğini ikinci sırada gören zihniyete karşı mücadeleyi asla bırakmamalıyız. Çilem bizim için bir ilk ve biliyoruz ki, kadına karşı şiddet toplumun her alanında var. Bu yüzden mücadeleyi elden bırakmıyor ve bu daha başlangıç kadın mücadelesine devam diyoruz.

Ey İsrail! Bana sormadılar

0

Altı yıl aradan sonra, Haziran sonunda gerçekleşen Türkiye-İsrail anlaşmasıyla, ilişkiler normalleşme sürecine girmiş bulunuyor. Bu ortaklık, Saray medyası tarafından İsrail’e diz çöktürülerek Gazze halkına uygulanan ambargonun kaldırıldığı şeklinde servis edildi. Oysa ne gerçekte böyle bir kazanım var ne de Filistin sorunu basit bir yardım gemisiyle çözülecek kadar yüzeysel.

Konu Gazze’ye yardım gemisi götürmekten ibaret olsaydı, bir anlaşmaya gerek olmazdı. Halihazırda Gazze’ye İsrail’in Aşdod limanından insani yardım malzemeleri İsrailli yetkililerin gözetiminde ve denetiminde götürülüyor. Yapılan anlaşma ile bu prosedür aynı şekilde devam edecek. Söz konusu olan Gazze’ye yardım kılıfıyla İsrail-Türkiye anlaşmasının meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

Dış politikadaki 180 derecelik değişiklik, yeni gruplaşma eğilimleri ve ortaklıklar bugüne kadar süregelen dış politikanın iflasının kabul edildiğini gösteriyor. Bu değişikliğe sebep veren şey, Arap devrimleriyle birlikte başlayan Türkiye’nin Sünni temelli Ortadoğu’ya nüfuz politikasının tamamen çökmesi oldu.

Bu değişikliğin artık bir zorunluluk halini alması dış politikada gelinen noktanın dayanılmaz bir hal aldığını gösteriyor. Hem de tüm tükürdüklerini yalayarak gerçekleştirmeye çalıştıkları bir değişiklik.

Tabanından gelebilecek tüm tepki ve kırılma potansiyeline rağmen “İsrail bir terör devletidir. Ben iktidarda olduğum sürece ilişkilerin normalleşmesi söz konusu olamaz” tavrından “Türkiye İsrail yakınlaşması bölge için hayati önem taşıyor. Bizim de İsrail’e ihtiyacımızın olduğunu kabul etmemiz lazım” tavrına geçme dönekliğini gösteren RTE’yi bu hale getiren köşeye sıkışmış bir şekilde içinde bulunduğu -fakat “değerli” görülen- yalnızlıktan kurtulma isteği olduğu gibi, iktisadi anlamda içine girdiği bozulma ve çöküş sürecini yeni ilişkilerle tersine döndürme isteği de yatmaktadır.

Türkiye, dış politikadaki maceracı tutumun getirdiği cendereden çıkmaya çalışırken, İsrail Filistin’de yine bildiğini okumaya devam etmektedir. Anlaşmanın imzalandığı günün ertesinde Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışan Filistinlilere ateş açılmasıyla bir kişi öldü. Ertesi gün ise, Gazze’ye kısa süreli de olsa bir hava harekatı gerçekleştirildi. Hem Kudüs hem de Gazze ablukası sonuna kadar devam etmektedir. Tüm bunlar olurken sırtını İsrail’in politik ve iktisadi gücüne yaslamaya çalışarak Ortadoğu’ya nüfuz etmeye çalışan Saray rejimi o kadar kirli politikalar güttü ki, zaten bir altüst döneminden geçen Ortadoğu’da 2010 öncesine dönmesi mümkün değildir.

Bu ortaklık ve flört döneminden çok memnun gözüken emperyalizm, Ortadoğu karşıdevrim cephesinin konsolidasyonu ve daha da merkezileştirilmesi için bu birlikteliğe son yıllarda hep ihtiyaç duydu. İran’ın bölgede artan göreli etkisi, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan Mısır, Güney Kıbrıs ve İsrail’in oluşturduğu iktisadi cephenin kurulması gibi gelişmeler Türkiye’yi dış politikada yeni arayışlara iten nedenler arasında.

Mavi Marmara’nın avukatlığını yaptığı dönemi unutarak “bu yardımları götürürken bana mı sordunuz?” çıkışı İHH’yı bile şaşkına çevirdi. Hamas’ın da anlaşma neticesinde Türkiye’deki tüm operasyonel faaliyetleri donduruldu. Bu durum çıkar ilişkileri söz konusu olduğunda nasıl bir kaypaklık sergilenebileceğinin güzel bir örneği oluşturuyor.

İlerleyen dönemdeki hedef, İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması olacak. Bu transit hat için Saray her şeyi satabilir. Bana mı sordular çıkışına şaşırmamak lazım. Ey İsrail diyerek parmak sallayıp ardından “Gazze’ye yardım götürürken bana mı sordunuz?” diyenler Filistin davasına sahip çıkamazlar.

Türkiye İsrail ittifakı kirli bir ittifaktır. Ortadoğu’nun emekçi halklarının düşmanıdır bu ortaklık. Tekrar ediyoruz. İsrail siyonizmi yok edilmelidir. Bu emperyalist karakol ile iyi ilişkilerde bulunmak Filistin’in tarihsel özgürlük davasına ihanet etmektir. Ortadoğu’daki açmazı derinleştirmektedir. İsrail ile tüm politik ve iktisadi ilişkiler kesilsin. İsrail devleti tanınmasın.

Kişisel mi..?

0

Belanın boyutu ve “böylesinin görülmemiş” olması, RTE’nin yeni bir rejim inşasının öncelikle “kişisel” bir sorun olarak ele alınmasına yol açıyor. Ulusalcı kesimde sürece, “cumhuriyetle rövanş”, “Atatürk düşmanlığı” ve “şeriatı getirmek” gibi tarihsel boyutlar katılsa bile öncelik kişisel boyuta, öznelliğe, aşırı hırslı bir şahsın ikbal-istikbal davasına veriliyor. Öte yandan RTE taraftarları da işin günlük-dönemsel getirisi, sağladığı maddi çıkarlar ve ekonomi politiği bir yana Reis’in varlığını bir tarihsel misyonun kişileşmiş hali olarak görüyorlar…

Görünenin ardındaki…

Bu bakış açısının kusuru, sorunun toplumsal-sınıfsal boyutunun görülememesi ve görünenin ardındaki hakikatin fark edilememesi. “Yeni Dalga” başlıklı yazımızda kısaca da olsa bu yeni rejim inşasının sınıfsal boyutundan ve kapitalizmin dünya çapındaki bunalımıyla ilişkisinden söz ettik. On dört yıldır dünya âlem şahittir ki, RTE kendi “geçimi” ve yandaşlarının artan payları dışında, ne yaptıysa esas olarak kapitalizmin bekası, yerli ve yabancı büyük sermaye için yaptı. Bu nedenle onun temel ekonomik politikalarına ve bunca yıldır işçi sınıfına karşı yürüttüğü savaşa yerli-yabancı mali sermaye cephesinden (ve de asker-sivil devlet erkânından) tek bir itiraz gelmedi.

Ancak yine de bir sorun var. Emperyalizm ve büyük sermaye, önde gelen sözcüleri aracılığıyla RTE’den ve onun “kişisel” gücünden giderek daha fazla şikâyetçi olmakta; var olan tehlikeli durumu, iç karartıcı gelişmeleri onun kişiliğine, kişisel kötü niyetine ve diktatörlük hevesine bağlamaktadır.

Hatta bu eleştiriler Hazret’in “faiz lobisi”, “Alman istihbaratı”, “vatan hainleri” vb. üzerinden “emperyalizm karşıtı” bir söylem tutturmasına yol açarken “vatansever” düşmanlarının bir bölümünü kısmen de olsa ona yaklaştırmış; çok sayıda “vatanseveri” de emperyalizmden ve mesela TÜSİAD’dan medet umar hale getirmiştir! Yani kafalar hayli karışıktır.

Meseleyi biraz açmaya çalışalım. Öncelikle, yine birilerini sinirlendirmek ve “indirgemecilik” eleştirisine maruz kalmak pahasına politik meselelere, diğer pek çok meselede olduğu gibi “sınıfsal” açıdan baktığımızı belirtelim. Bu sınıfsallığın nasıl bir şey olduğunu ve farklı durumlarda nasıl tecelli ettiğini defalarca anlatmış olsak da yeniden anlatmakta fayda var.

Konuya metodolojik açıdan yaklaşalım: Toplumun ekonomik-sınıfsal temelleriyle politika arasında doğrusal, otomatik ve tek yönlü bir ilişki yoktur. Altyapı-üstyapı ilişkisi tek yönlü ve doğrusal bir ilişki değildir. Yani kapitalist bir toplumda, “Burjuvazi emreder, hükümet yapar” şeklinde bir ilişki biçiminden, bazı istisnai durumlar dışında söz edemeyiz. Son tahlilde her siyasi-toplumsal olgu ekonomik ve sınıfsal ilişkiler tarafından belirlenir; ama son tahlilde. Mesela Engels, “belirleyici öğe olarak ekonomik etmen” konusundaki “düz” ve “hödükçe” yaklaşımlara karşı şunları söylemek zorunda kalmıştır:

“Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en sonu belirleyici öge, gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan fazlasını hiçbir zaman öne sürmedik. Böyle olunca, eğer birisi, ekonomik etmenin biricik belirleyici öge olduğunu söyleyerek sorunu çarpıtırsa, bu önermeyi, anlamsız, soyut ve budalaca bir ifadeye dönüştürmüş olur. Ekonomik durum temeldir, ama üstyapının çeşitli ögeleri –sınıf savaşımının politik biçimleri ile bunun sonuçları, yani: başarılı bir çarpışmadan sonra, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasalar vb. hukuksal biçimler ve hatta, bu gerçek savaşımların bunlara katılanların beyninde uyandırdığı yansımalar, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların bir dogmalar sistemi halinde gelişmeleri– de, tarihsel savaşımların gidişleri üzerinde etkilerini gösterirler ve birçok hallerde bunların biçimlerinin belirlenmesinde baskın bir rol oynarlar. Bütün bu ögeler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır; bütün sonsuz rastlantılar çokluğu (yani, iç bağıntısı o kadar uzak ve olanaksız göründüğü için yok ya da ihmal edilebilir sayabileceğimiz şeyler ve durumlar) ortasında ekonomik devinim en sonunda kendisini zorunlu olarak belli eder. Böyle olmasaydı, teorinin, tarihin herhangi bir dönemine uygulanması, bir bilinmeyenli basit bir denklemin çözümlenmesinden daha kolay olurdu.”

Parti eşittir sınıf mı..?

Yani ekonomi-siyaset ilişkisi kendini hemen her zaman bazı dolayımlar üzerinden ortaya koyar. Elbette “proleter olmayan her hükümet finans kapitale, sermayeye hizmet etmek zorundadır” ancak buradan “burjuva devleti eşittir burjuvazi” ve hele hele “parti eşittir sınıf” sonucu çıkmaz. Devlet toplumsal ilişkilerin politik ifadesi olsa da, politik olanın her zaman görece bir özerkliği vardır. Burjuva partilerinin toplumun diğer kesimlerinin, kitlelerin desteğini almak ve onları burjuvazinin genel çıkarlarının aslında kendi çıkarları olduğuna (milli çıkarlar!) ikna etmesi gerekir; aksi halde sadece burjuvazinin oylarıyla seçim kazanmak mümkün değildir. Ayrıca her burjuva partisi programı, politikaları strateji ve taktikleriyle burjuvaziyi de ikna etmek, gücünü onun gözünde kanıtlamak ve diğer burjuva partileriyle rekabete girmek zorundadır. Yoksa burjuvazi siyasi alanda tek partiyle temsil edilirdi.

Bir burjuva partisi tarihsel ve pratik olarak kapitalist ilişkilerin üretim ve yeniden üretimi konusundaki rolünü oynuyor olsa da bir sınıf olarak burjuvaziyle veya onun çeşitli fraksiyonlarıyla çelişkiler yaşayabilir; bu çelişkiler bazen şiddetlenir. Burjuvazi, toplumsal-sınıfsal planda kendisini temsil eden bir partinin, devleti yönetme biçimi, politika ve taktikleriyle sınıfsal egemenliğinin koşullarını zora sokacak bir yola girmesini endişeyle karşılar. Üstelik bu parti ve aşırı derecede güçlenmiş lideri, giderek daha fazla özerkleşip rahatsız edici bir hal almaya, gerilim kaynağı olmaya, sistemi tehlikeye düşürecek bir müdahale gücüne ulaşıp hizmetlerinin karşılığını orantısız biçimde talep etmeye hatta doğrudan şantaja başladığında işlerin şekli değişir. Bu siyasi iktidar, kendi toplumsal-ekonomik tabanını ve dayanak noktalarını güçlendirmek amacıyla burjuvazinin var olan veya nevzuhur bir kesimine ayrıcalıklar tanıma yoluna girip alışılmış rekabet koşullarını çiğnediğinde sınıfın en azından bir bölümüyle çatışmaya başlar. Bu çatışma, mesela Türkiye gibi sermayenin ekonomik varlığını büyük ölçüde devlete borçlu olduğu ülkelerde çoğu zaman vızıldamalar, dolaylı göndermeler ve bazen masa altından tekmeleşmeler biçiminde yürüse de giderek aleni bir hal alır.

Bazı olağanüstü haller…

Burjuvazinin, “normal” şartlarda kendisi için en ucuz ve uygun yol parlamenter demokrasi olsa da toplumsal iktidarını koruyabilmek amacıyla politik iktidarından vazgeçmek zorunda kaldığı dönemler vardır. Sınıf savaşlarının şiddetlendiği ve kapitalist özel mülkiyete yönelik tehlikenin arttığı dönemlerde işçi sınıfı hareketinin uzun süreli bastırılması, sınıf örgütlerinin etkisiz hale getirilmesi, hatta dağıtılması vb. hedeflerle Bonapartizm, askeri diktatörlük veya faşizm gibi tehlikeli ameliyatlara gönüllü-gönülsüz evet denebilir. Ancak büyük sermaye, tehlikenin bu derece büyük olmadığı, üstelik de ödeyeceği bedelin gereğinden fazla olduğu durumlarda, üstelik kayyım ve vergi müfettişlerinin sürekli tehdidi altında, aşırı güçlenmiş ve kaprisli bir iktidar odağının ve onun iktidar çılgını reisinin vesayeti altına girmek istemez. Hele ki bu iktidar yurt içinde birtakım bugünden tam olarak öngörülemez bazı tekinsiz sınıfsal ve politik güçleri harekete geçirecek ve bir iç savaşa yol açabilecekse. Her krizde emekçilerin daha fazla ezilmesini, haklarından daha fazla mahrum edilmesini istese de, bir “iç savaş rejimi” burjuvazinin ilk ve acil talebi değildir. Zaten her rejim değişikliği geçiş ve varoluş koşullarıyla toplumun, bu arada burjuvazinin bilinmez sulara girmesi anlamına gelir. Aynı şey dış politika açısından da geçerlidir. Devletin güç ve desteğiyle dünya pazarlarına açılma ve dünya ekonomisi içindeki konumunu yükseltme isteği ile, bütün komşular ve belli başlı dünya güçleriyle “papaz olmak” aynı şey değildir. Hele ki hemen her şeyin yabancı sıcak parayla dönebildiği bu “gırtlağa kadar borç” dönemlerinde!

Bugün gelinen durumun ve çatışmanın genel nedeni budur. Emperyalizmle politik ilişkilerde yaşanan sorunların kaynağı da farklı değildir. İktidarın özerkleşmesi ve “yeni Osmanlıcı” hayal ve heves dünyası, şimdilerde birtakım yan çizmeler ve geri dönüşler başlasa da hem Türkiye hem de bölge açısından tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Bölge politikaları temelinde ve işlerin tüm dünyayı etkileyecek biçimde zıvanadan çıkma ihtimali nedeniyle bu kontrolsüz ve tekinsiz özerkleşme çabası, sonuçları açısından, bugün ciddi bir güç kaybı içindeki emperyalist hegemonyanın zarar görmesine, işlerin iyice yolundan çıkmasına yol açacaktır. Bunu “ABD” ile sınırlı “antiemperyalizmleri” nedeniyle hayra yorup şu veya bu ölçüde “Başkan”ın dümen suyuna girecekler olabilir, ancak RTE’nin sorunu emperyalizmle değil, o sistem içindeki yeriyle ilgilidir. (Aynı Saddam gibi!) Kısacası Cumhurbaşkanı’nın hem içeride hem de dışarıda yaşadığı sorunların önemli ölçüde ortak temelleri vardır.

Düğüm noktası…

Yani sorun esası itibariyle “kişisel” değildir; ancak yine de dönüp dolaşıp “Reis”in kişiliğinde düğümlenmektedir! Peki neden? Bu durum, sorunun maddi-toplumsal-sınıfsal nedenleriyle ilgili anlattığımız onca şeye ters değil mi? Bazı kişilerin tarihteki rollerini düşündüğümüzde nesnel olanla öznel olan arasında karşılıklı olarak birbirini etkileyen, şekillendiren bir ilişki olduğu görülür. Troçki bu konuda şunları söyler: “Elbette tarih bir sınıf savaşları tarihidir. Ancak sınıflar tüm ağırlıklarını otomatik olarak ve kendiliklerinden ortaya koymazlar. Sınıfların mücadele süreci içinde yarattıkları organlar, önemli ve bağımsız bir rol oynadığı gibi, bozulmalara da uğrar. Bu tarihte kişiliklerin oynadığı rolün de temelini oluşturur. Hitler’in otokratik yönetiminin elbette büyük nesnel nedenleri vardır; ama Hitler’in oynadığı muazzam tarihî rolü günümüzde ancak kalın kafalı bilgiçler yadsıyabilir…”

Evet sorun tek başına kişisel değil, bir dizi önemli tarihsel-sosyoekonomik vs. nedene dayanıyor. Tayyip gittiğinde de öyle “asrı saadete” falan dönülmeyecek. Ancak kabul etmek gerekir ki, “Her yiğidin de kendine has bir yoğurt yiyişi var!” Bu da ister istemez “kişisel” bir fark yaratıyor. Üstelik iktidardaki kişi öyle “yoğurtla” falan yetinecek cinsten değilse..!

Grevdeki Nestle işçisi kazandı

0

Türkiye’de çok az sayıda sendikanın, çok az sayıda fabrikada yasal olarak uygulayabildiği toplu iş sözleşmesi sürecinde greve gitme imkanı Nestle işçisini zafere götürdü. Bursa’nın Karacabey ilçesinde Nestle’nin çikolata ve kahve üretimini yaptığı Karacabey fabrikasında işçiler 21 Haziran’da başladıkları grevi on bir gün içinde zaferle sonlandırdılar.

Önceki çalışma dönemlerinde Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş tarafından imzalanan toplu iş sözleşmelerinden memnun kalmayan Nestle işçileri toplu bir şekilde bu sendikadan çıkarak Tek Gıda-İş’e üye olmuşlardı. Yeni sendika Tek Gıda-İş yılbaşından beri sürdürdüğü görüşmelerde patronlardan olumlu yanıt alınamaması üzerine 1700 işçinin bulunduğu fabrikada 900 işçi ile greve çıkma kararı aldı. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlarken sendikanın ve işçilerin talepleri 600 TL seyyanen ücret artışıydı. Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türker’in yaptığı açıklamaya göre ise patronlar çok düşük bir ücret artışı ile masaya oturmuşlardı. Nestle yönetiminden gelen açıklama ise şu şekildeydi: “Şirketimiz şubat ayından bu yana devam eden süreçte, sendika ile anlaşmaya varabilmek için ücretlerde enflasyon oranının ortalama iki katı kadar artış teklif etmiştir. Sektör standartlarında verdiğimiz bu teklifle Karacabey fabrikamızda asgari ücret alan tam zamanlı personel kalmamış ve tam zamanlı tüm çalışanlar oldukça iyi düzeyde sosyal haklara sahip olmuştur. Ne yazık ki, sendika şubat ayından beri yapmış olduğu maddi taleplerde geri adım atmamıştır.”

Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, yoksulluk sınırının ise neredeyse dörtte biri olduğu bir ülkede; üstelik seçim vaadiyle gelen göstermelik bir asgari ücret artışını takiben hükümetin her alanda vergileri arttırarak kaşıkla verdiğini kepçeyle aldığı bir dönemde işçilere 600 liralık ücret artışını çok gören Nestle patronları verdikleri son teklifle asgari ücretli çalışan kalmayacağı için övünmekteler. İsviçreli dünya devi şirketin 1700 çalışanından ayda 600 lirayı (yaklaşık 184 Avro) esirgemesi akla mantığa sığmamaktadır. Sermayenin ihtiyaçları, şirketin rekabet kapasitesi ve patronların kar etmesi uğruna işçiler sefalet şartlarında yaşamaktadır. İşçiler greve aşık değildir, bu zorlu sürece son çare olarak giderler, demek ki Karacabey fabrikasındaki koşullar Nestle patronlarının iddia ettikleri gibi güllük gülistanlık değildir.

On birinci gününde grevi başarıyla tamamlayan işçiler grev sonucunda 2 yıllık bir toplu iş sözleşmesine ve 475 liralık ücret artışına sahip olmuşlardır. Tek Gıda-İş Genel başkanı Mustafa Türkel’in yaptığı açıklamaya göre çağrı üzerine çalışma 2017 itibariyle mevsimlik işçiliğe dönüştürülecek 2018 yılında ise çağrı üzerine çalışma kaldırılacak ve işçilerin tamamına yakını kadrolu olacaktır.

Yeni dalga

0

RTE’nin “Yeni Türkiye” adıyla inşa etmekte olduğu “neobonapartist” rejim, onun kişisel hırsları, aile ve yandaşlarının çıkarları, “gizli ajandaları” ve gelecek korkusuyla sınırlı biçimde ele alınamaz. Emin olun, mesele öyle tek başına kişisel, ruhsal, “tamamen duygusal” hatta yerel falan değil, had safhada evrensel ve de sınıfsal…

Bir neobonapartizm dalgası yayılıyor; hemen paralelinde, yer yer onunla iç içe geçen, başta Avrupa’nın emperyalist merkezlerinde kökleşip büyüyen ırkçı-popülist-faşizan siyasi-toplumsal hareketlerle birlikte… Bu Rusya, Türkiye, Macaristan, Polonya, Hindistan, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkan ve dünyaya yayılan bir dalga. Yani bizimle sınırlı değil; genel bir eğilim. ABD’de yarın başkan olsun veya olmasın Trump’ı da bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Dolayısıyla, bu eğilim, egoları patlayacak derecede şişmiş aşırı karizmatik liderlerin şahsında kişilik bulsa da belli ki daha fazlası söz konusu. Yani kişisel hırsların, diktatörlük heveslerinin ötesinde bütün ülkeleri ortak biçimde etkileyen temel bir nedene bağlı: 2008’den bu yana tüm dünyada ekonomik-mali-siyasi ve toplumsal alanları kesen ve inişli çıkışlı bir seyir göstererek sürmekte olan, kapitalizmin büyük bunalımı…

Bir zamanlar “tarihin sonu” ve “kapitalizmin nihai zaferi” olarak tanımlanan neoliberalizmin bütün dünyada yol açtığı yıkım ve tahribatın neden olduğu işsizlik, yoksullaşma, sosyal hak kayıpları ve bunların sonucu korku, umutsuzluk, panik, çaresizlik, ırkçılık, dini-manevi hurafelere sarılma ve bunların maddi-manevi istismarıyla ortaya çıkan bir gericilik dalgası üzerinde yol alıyoruz. İşçi sınıfı hareketinin yıllar süren toplumsal, politik ve ideolojik gerilemesi de bu dalganın büyümesinin çok önemli nedenlerinden biri. Kapitalizmin, hele ki boğazına kadar krizdeki kapitalizmin her türlü gericiliğin, bu arada faşizmin fideliği, faşizm mikrobunun ürediği bir bataklık olduğunu unutmayalım. Malûm, faşizmin “klasik” örnekleri bir kısım Batı demokrasilerinde ortaya çıkmıştı. Günümüzün ırkçı-popülist-faşizan ve de “neofaşist” hareketleri de en büyük başarılarını liberal Batı demokrasilerinde elde ediyorlar; kimi liberallerde “demokrasinin sonu mu?” türü endişeleri de yaratarak…

Bir sosyal demokratın tarifsiz acıları…

Troçki, kapitalizmin ağır krizinin her yanı sardığı durumlarda komünizmi “umudun partisi”, faşizmi ise “umutsuzluğun partisi” olarak tanımlar. Halihazırda iktidardaki örneklerin “faşizm” olduğunu söylemiyoruz. Vurgulamaya çalıştığımız, burjuva gericiliğinin ortak sosyoekonomik temelleri, burjuva baskı rejimlerinin ortak kökleri, akrabalıkları, yakın ilişkileri, hatta aralarındaki geçişlilikler…

CNN’de Chiristian Amanpour’a konuşan, Sosyalist Enternasyonal başkanlarından Antonio Guterres şunları söylemiş: “Hoşgörü yok oldu. Avrupa’nın uygarlığa katkısı aydınlanmaydı. Ama aydınlanma değerleri artık sorgulanıyor. Giderek rasyonal değerlerden uzaklaşıp irrasyonal mantık dışılıkları kılavuz alıyoruz!”

Beyefendinin “hakkı âlileri” var, ancak “zatı âlilerine” sosyaldemokratlar olarak kapitalizme, emperyalizme ve neoliberalizme yaptıkları ve hâlâ yapmakta oldukları hizmetleri ve işçi sınıfına ettikleri ihanetleri hatırlatalım. Kendisi, şikâyet ettiği akıldışı gericiliğin, diğerleriyle birlikte Avrupa toplumlarını da saran ırkçılık mikrobunun “demokratik Avrupa uygarlığının”nın hangi kanalizasyonlarında ürediğinden nedense hiç söz etmiyor. Neyse geçelim…

Büyük bir krizin dallı budaklı sonuçları…

Yani sorun öyle Türkiye’yle Tayyip’le sınırlı olmadığı gibi tek başına “kişisel” de değil. Her şeyden önce kapitalizmin dünyayı sarmış krizinin ve o krizin her ülkenin özgül şartlarında kendini ortaya koyuş biçimiyle ilgili.

Bu süreçler ve şimdilik yol açtıkları “neobonapartist” rejimler, baskıcı hükümet biçimleri, büyük burjuvazinin şu andaki politik eğilimlerinden kısmen bağımsız da olsa esas olarak kapitalizmin krizini “yönetmeyi” hedefliyorlar. Amaç, dünya bunalımının harekete geçirdiği, birbiriyle kesişen kriz dinamiklerini, daha da patlayıcı ve uzlaşmaz bir karakter kazanan toplumsal çelişkileri, sınıf mücadelelerini ve bunların yol açtığı toplumsal muhalefeti denetim ve baskı altına almak. Bunların hepsi gerçekte, politik egemenliğinde bazen ciddi kırpıntılar yapılsa da, toplumsal egemenliğinin devamı için burjuvaziye sunulan kurtuluş reçeteleri, sosyal-siyasal programlar.

Bunların gerçek hedefi, işçi sınıfının, toplumun emekçi, yoksul kesimlerinin, küçük burjuvazinin kapitalizme karşı öfkesinin kontrol altına alınıp kullanılması, nihai olarak krizin burjuvazi yararına çözümü ve elbette bedelinin proletaryaya ve yoksul halka ödetilmesi. Bu nedenle sermayenin uluslararası rekabette daha güçlü ve avantajlı bir konuma getirilmesi ve daha yüksek kâr oranlarına ulaşabilmesi için sosyal hakların olabildiğince geri alınması, daha düşük maliyetler, daha yüksek oranda sömürü, hem mutlak, hem de göreli artık değerin artırılması gerekiyor. Türkiye, Fransa ve daha pek çok yerde yapılan ve yapılmaya çalışılan iş yasası değişikliklerinin başka bir amacı yok: Demokratik veya antidemokratik, burjuva hükümetleri sermayenin hizmetinde…

Rejim mevzuları…

Bu krizler âleminde kendi sınıfsal konumu nedeniyle sermayenin selametini hedefleyen hükümetlerin memleket sathında toplumsal ve siyasi baskıyı artırmaları kaçınılmaz; aynı bizim memlekette olduğu gibi… Bu nedenle, bir başkanlık rejiminin aynı zamanda bir iç savaş rejimine zorunlu dönüşümü “iktidar çılgınına” dönüşmüş bir şahsın kişisel iktidar hırsına, bütün kaynaklara kendi ailesi ve “aşireti” yararına el koyma çabasına bağlanmaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, mevzu çok daha derin ve dallı budaklıdır. Dünyayı saran bütün büyük krizler ekonomik, politik, toplumsal ilişkileri derinden sarsıp güç dengelerini değiştirir, “keskin toplumsal çatışmalar, hızlı politik kaymalar ve durumdaki ani politik değişmelerle dolu” (Troçki) bir döneme girilmesine yol açar. Bu durum aynı zamanda kaçınılmaz olarak sınıflar arası güç ilişkilerinde de değişimlere neden olur. “Sınıflar arası genel güç ilişkisi her aşamada yansımasını rejim biçiminde bulur. Güç ilişkisindeki (…) genel bir değişim kısa vadede rejim değişikliğine yol açar.” (N. Moreno)

Yani rejim değişiklikleri boşlukta oluşmaz. Bugün farklı tempolarda da olsa Türkiye ve bir dizi ülkede epeyce ortak özellikler gösteren süreçlerin esası budur. Türkiye’deki “başkanlık” hedefli rejim değişikliği süreci, genel dünya bunalımının yarattığı basınçların şiddetlendirdiği çelişkilerin bir ürünü, çeşitli yerel dinamik ve dolayımlar üzerinden bir yansımasıdır. Esasında burjuvazinin toplumsal egemenliği ve var olan üretim ve mülkiyet ilişkilerinin bekası daha baskıcı bir devlet biçimini (rejimi) zorlamaktadır. Bu nedenle sorun öyle “Tayyip” ile sınırlı değildir; o gider aynı sorunu çözmeye aday bir başka “belalı” gelir ve boğazımıza çöker! Hem yurtta hem de cihanda işçi hareketinin kapitalist saldırıya karşı başlattığı kıpırdanmaların güç kazanarak devrimci bir karşı dalgaya dönüşmesinden başka bir şansımız yoktur. Karşı devrimci dalga başka türlü kırılamaz…

Direnişlerden

0

24.06.2016

Avon işçilerinin direnişi sürüyor

Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı Sendikası (DGD-SEN)’nda örgütlendikleri için patronları tarafından kapı dışarı konan Avon işçilerinin direnişi birinci ayını geride bıraktı. Mesai günlerinde Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Avon deposu önünde direniş çadırlarında bulunan işçiler, 24 Haziran Cuma günü Avon Genel Müdürlüğü’nün önünde bir eylem gerçekleştirdiler. Eylemin sonunda Avon hakkındaki gerçekleri açıklamak için söz alan Pelin Daş Gebze’deki Avon deposuna bağımsız bir denetleme kurumunun gelmesinden hemen önce yönetimin nasıl işçileri tehdit ettiğini ve işçilerin denetleme ekibine gerçekleri anlatmalarının nasıl önüne geçildğini açıkladı. Avon’a sendika sokmaya kararlı olduklarını belirten işçilerin talepleri şunlar:

1) Taşeron Klüh Avon’dan çıkacak

2) İşten atılanlar geri alınacak

3) Sendika protokol ile tanınacak

4) Tüm işçiler kadrolu olacak

22.06.2016

Avcılar’da belediye işçileri sendika hakları için mücadele ediyor

CHP’li Avcılar Belediyesi’nden, Belediye-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için atılan temizlik işçilerinin işe sendikalı olarak geri dönmek için verdikleri mücadele sürüyor. Direnişlerinin 51. gününde (22 Haziran) Taksim Tünel’de toplanan işçiler sloganlar eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına yürüdüler. Burada, Belediye-İş 2 No’lu Şube Başkanı Erol Özdemir’in basın açıklmasını okumasının ardından, işçiler CHP İl Başkanlığına işe geri dönmek için topladıkları 40 bin imzayı teslim ettiler.

11.06.2016

Haydarpaşa Garı’nda özelleştirmeye karşı mücadele

Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) Haydarpaşa Garı’nın özelleştirilmek istenmesine karşı bir eylem gerçekleştirdi. BTS üyeleri gar binasının katlarını dolaştıktan sonra garın girişinde toplanarak bir basın açıklaması okudular. Açıklamayı BTS Yönetim Kurulu üyesi Firuze Ocak gerçekleştirdi. Açıklmada hükümetin devlet demiryollarını ‘serbeşleştirme’ adı altında özelleştirdiği, bunun ise yalnızca bir avuç zengini daha da zengin ettiği; bugüne kadar özelleştirilen kurumlarda işçilerin çalışma şartlarının hep daha kötüye gittiği vurgulandı.

09.06.2016

Bakırköy Belediyesi işten atma saldırısı

Genel-İş ve Belediye-İş sendikalarına üye, Bakırköy Belediyesi’ne bağlı Yunus Emre Kültür Merkezi’nin farklı birimlerinde çalışan toplam 17 işçi 14 Mayıs tarihinde işten çıkartılmışlardı. İşçileri nedensiz yere kapı dışarı eden CHP’li belediye ile sendikalar arasındaki görüşmelerin sonuç vermemesi üzerine 8 Haziran Çarşamba günü belediye binası önüne çadır kuran işçiler işe geri dönmek için direnişe geçtiler.

Karadolap Mahallesi’nde IŞİD katliamı protesto edildi

0

IŞİD’in Atatürk Havalimanı’nda yaptığı katliam Karadolap Mahallesi’nde protesto edildi. GÜLPA önünde toplanan kalabalık, sloganlarla Karadolap Parkı’na geçerek burada bir forum gerçekleştirdi. IŞİD’in solcu, demokrat mahallelere dönük olası katliam girişimlerine karşı örgütlenme sorununun tartışıldığı forumda, siyaset temsilcileri birer konuşma gerçekleştirdi. Türkiye’de katliamların gelenekselleştiği IŞİD ve uzantılarının Türkiye’de terörü tırmandırarak kitlelerde korku yaymaya çalıştığı vurgulandı.

Mahallelerin saldırılara karşı korunması da dahil olmak üzere tüm sorunların yerellerden gelişecek örgütlenmelerle fakat yerellerle sınırlanmayacak, üretim alanlarına taşınacak bir mücadelenin AKP iktidarını sarsacak temel güç olduğu vurgulandı. İşçi Demokrasisi Partisi temsilcisinin yaptığı konuşmada halkın inisiyatifi ile kurulacak her platformu önemsediğimiz ve içerisinde görev alacağımız söylenerek, mücadelenin yükseltilmesi için mahalle olarak örgütlülüğümüzü yaratmamızın hayatiliği vurgulandı. Konuşmaların ardından forum haftaya yeniden bir araya gelme çağrısıyla noktalandı.

 

“Ne kadar kömür, o kadar Zonguldak”*

0

* Bu sözü Mustafa Kemal Zonguldak’a 1931’de ilk ayak bastığında söylemiştir.

Metal sektörü ile birlikte son zamanların en hareketli işkollarından biri de maden sektörü. Soma, Ermenek gibi önlenebilir katliamlar, şirketlerin veya hükümetin kâr elde etmesi için madencilere ödenen cüzi miktarda ücretler, madenlerin özelleştirilmesi ya da kapatılması ve madencilerin kapı dışarı konulması, hükümetin ve şirketlerin genel politkaları olmakla birlikte son dönemde daha yoğun bir halde sürmekte. 1848 yılında Abdülmecit’in Ereğli Kömür Havzası’nı bir ferman ile Hazineyi Hassa’ya dahil etmesinden bu yana Zonguldak’ta maden işçisinin grevi, yürüyüşü, eylemi hiç dinmedi. Yalnız bir fark var, Osmanlı’nın son döneminde fermanlar ile, Cumhuriyet’in başında ise çeşitli yasalarla madene zorla -çoğu zaman kolluk kuvvetlerinin zoruyla- sokulan bölge halkı artık yeraltında karın tokluğuna çalışmak, çalıştıkları madeni kapattırtmamak veya madenin özelleştirilmesiyle işten atılmamak için direniyor.

Bir kardeş ve yoldaşın ardından…

0

Bir kardeşin aynı zamanda bir yoldaşın yaşamını yitirmesinin ardından onunla ilgili politik ve aile içi anıları paylaşmak, hele de bunu duyguları çok fazla işin içine karıştırmadan ve okuyucuları da sıkmadan anlatabilmek sanırım zor olacak. Ama bir yerden başlamak gerekiyor. Yoldaşımız, kardeşimiz Yeliz’in ardından onunla ilgili anılarımızı sizlerle paylaşmak için klavye başına geçtik.

Sanırım ilk önce Yeliz’in yaşamını yitirmesine sebep olan kronik bronşit hastalığına nasıl yakalandığından bahsetmek gerekir. 1,5-2 yaşlarındaydı. Bir üşütmeyle başlayan rahatsızlık zamanla kronik bir hal aldı. Buna sebep olan etkenler damı akan bir ev, yağmur yağdığında evin çeşitli yerlerine leğen, kova koyarak yağmur sularının eve damlamamasının sağlandığı bir ortam, aynı zamanda pencerelerinden sürekli soğuk rüzgârların içeri girdiği gecekondu koşulları…

Derken, Yeliz büyüdü ve kendisine bir aile kurdu. Erkek egemen sistemde bir evlilik ne kadar sürdürülebilirse o kadar uzun sürdü ve evliliği boşanmayla sonuçlandı. Yeliz’in bu evlilikten 3 çocuğu olmuştu. İşte hayat mücadelesi şimdi başlamıştı. Yeliz çalışma yaşamıyla küçük tekstil atölyelerinde tanıştı. Aslında hiç bulunmaması gereken bir ortamda çalışmak zorundaydı. Toza alerjisi olması onun bu meslekte olmamasını gerektiriyordu. Tek başına 3 çocuğunu yetiştirirken aynı zamanda da politikayla ilgilenmeye başladı. Yeliz, siyasetle İşçi Cephesi’nin her yıl düzenlediği pikniklerden birinde tanıştı. Biz Yeliz ile kardeş olmakla birlikte aynı zamanda yoldaş da olduk. Bazen partimizin siyasal ve kültürel etkinliklerinde bir tiyatro oyuncusu olarak birlikte rol aldık, bazen mitinglerde haksızlığa karşı durduk. Gezi eylemlerinde kol kola yoldaşlık yaptık. 1 Mayıslarda birlikte olduk. En son birlikteliğimiz 2016 yılının 1 Mayıs’ında aynı saflarda taleplerimizi dile getirmek oldu. Bir anne olarak çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmanın yanında emek mücadelesine de katkıda bulunuyordu.

Sonuç olarak ailenin kendi yaşadığı şehirde yaşamını idame ettirememesi, ucuz işgücü olarak İstanbul’a taşınması, sağlıksız ortamlarda çalışması, iş güvencesinin olmaması, aynı zamanda hayat şartlarının çetin olması ve kapitalizmin acımasızlığı Yeliz’in hayatının 41 yaşında, daha yapacağı çok şey varken sona ermesine neden oldu. Bir kardeş ve yoldaş olarak Yeliz’i unutmayacağız. Mücadelemizde onu yaşatmaya devam edeceğiz. Meydanlarda sloganlarımızı dile getirirken Yeliz için de sesimizi daha gür çıkartacağız. Zafere kadar daima seninle…

Atatürk Havalimanı katliamı, saray ve eşrafı

0

Dün akşam İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gerçekleştirilen silahlı ve canlı bombalı saldırılar sonucu şimdiye değin ulaşan bilgiler uyarınca 36 kişi öldü, yüzün üzerinde yaralı var.

IŞİD tarafından üstlenilen bu saldırıyı lanetliyoruz. Korkunç katliamda yaşamını yitirenlerin yakınlarına sabır ve yaralılara şifa diliyoruz.

Son bir yıl içerisinde bu nitelikte meydana gelen 10. geniş çaplı katliam ile karşı karşıyayız. 250’nin üzerinde canımızı yitirdik ve yüzlerce yaralı verdik. Türkiye bu noktaya göz göre göre, adım adım geldi. Erdoğan’ın tutkulu başkanlık sevdası Türkiye’yi Kürtlerle savaşa sürüklerken, dış politikadaki maceracılığı ise Suriye’deki İslamcı çetelerin Türkiye’ye hızla nüfuz etmesi sonucunu doğurdu.

Taksim, Sultanahmet ve Güvenpark gibi en göz önünde bulunan yerlerin yanı sıra Türkiye’nin en yüksek güvenlikli konumuna sahip olması gereken Genelkurmay ve Meclis’e son derecede yakın olan Ankara patlamasının ardından şimdi de dünyanın en yüksek güvenlik tedbirli havaalanlarından biri olmakla övünen Atatürk Havalimanı’nda alçak bir saldırıyı yaşadık. Artık Türkiye’de Saray dışında hiçbir yerin bombalı saldırılara karşı güvenli olmadığını istihbaratın, valiliklerin ve emniyetin tek işinin sosyal medya ve basın organları üzerinden cumhurbaşkanına hakaret taraması yapmak olduğunu bir kez daha acı içerisinde görmüş olduk.

Kendisine başbakan olduğu söylenen Binali Yıldırım belki de Erdoğan’dan rol kapmamak için yaptığı alabildiğine sıkıcı konuşmasında utanmadan havalimanında güvenlik zafiyetinin olmadığını bildirdi. Yiğit Bulut gibi tescilli yandaşlar ise saldırının haberini yapan gazetecilere kin kusarken AKP’li Şamil Tayyar Beyaz TV’deki konuşmasında program yönetcisinden beddua izni isteyerek, “Yayın yasağını eleştirenler bir gün böyle bir saldırıda can verirler de…” diye başlayan insanlık dışı bir açıklamada bulundu.

Türkiye’de hiç kimse güven içerisinde yaşamıyor. Suçu nereye atacaklarını şaşıran AKP’li yetkililer (belki de bunun en ilginç örneğini Mehmet Metiner oluşturdu. Havalimanı saldırısını Kılıçdaroğlu’nun yoldaşlarının yaptığını iddia etti!) dahi yeni saldırıları beklediklerini gizlemiyorlar. Saray’ın başkanlık arzusu bizleri bu kan deryasında tutmayı sürdürürken hükümetin ise bu gibi saldırıları engellemeye yönelik herhangi bir planının mevcut olmadığını görüyoruz.

Hiç kimsenin canlı bombaların saldırısı altında ölmesini istemiyoruz. Sorunun temelini oluşturan başkanlık sevdasının derhal son bulmasını; ihmali olan ve sorunun çözümünde hiçbir adım atmayacağını açıkça gösteren hükümetin, istihbaratın, valinin ve emniyet sorumlularının istifasını istiyoruz!

Bir yöntem sorunu veya sınıfsız solun acizliği

0

23 Haziran’da Birleşik Krallık’ta yapılan, Avrupa Birliği’nde kalınıp kalınmayacağını belirleyen ve ismine de Brexit denilen referandumun ardından liberal basın ile birlikte dünya solunun çoğunluğunun benimsediği politik tutum, tartışılması zorunlu olan bir dizi metodolojik problem ile ayrılığa ışık tuttu. Referanduma katılanların %51,9’unun AB’den ayrılık yönünde oy kullanmalarıyla birlikte ada ülkelerinin Avrupa kıtasının sözde ekonomik “birliğinden” kopuşunun gündeme gelmesi, siyasi yelpazenin solunda konumlandığını iddia eden birtakım özneler tarafından adeta dehşetle karşılandı. Bu hatalı ve olumsuz, dahası devrimci olmayan tepkiye mazeret olarak sunulan ideolojik ve politik argümanların arka planlarında yatan siyasal mantık bütün yönleriyle incelenmeli ve ardından da acımasız bir eleştiriye tabi tutulmalı. Aksi halde, aşağıda sıralayacağımız sebepler dolayısıyla, bu mantık yürütme biçiminin sol içerisinde egemen hale gelmesi ile birlikte devrimci siyasetin işçi ve emekçi kitlelerden geri dönüşsüz bir şekilde izole olması, onların son derece yakıcı bir hal alan sınıf gündemlerine yabancılaşması bir ihtimal olarak daha da derinleşecek.

Ali’nin mirası: Kelebek ile arının diyalektiği

0

Ali’nin ölümü, siyasi yelpazenin birbirleri ile farklılaşan bir takım seslerinden, benzer mesajlar ile karşılandı. Siyasal İslamcılar, kendi çağdışı politikalarını Ali’nin dini tercihini örnek göstermek aracılığıyla meşrulaştırma gayreti içerisine girdiler. Liberaller, Ali’nin ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi dinamizmden yoksun anayasal bir reflekse indirgeyerek bir kere daha demokrasiyi kutsadılar. Ali’nin şampiyon unvanını elinden alan, onu para cezasına çarptırıp hapse atmak isteyen ve ellerindeki bütün olanaklarla Ali’nin hayatını bir cehenneme dönüştürmeye ant içmiş “yüksek” politikacılar takımının bugünkü sınıf kardeşleri sırıtışlarını saklayarak, onun arkasından timsah gözyaşları döktü.

Büyük Britanya’da referandum: Avrupa Birliği’nden çıkılması için oy kullanmaya çağırıyoruz

0

İngiltere’nin AB’de kalıp kalmayacağını belirleyecek olan referandumla ilgili İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) yayınladığı deklarasyonu okurlarımızla paylaşıyoruz.

GSI: Bu politikayı sonlandırmak için genel grev!

0

El Khomri[1] yasasını kim istiyor? Kapitalistler, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin on yıllardır başında bulunan ve kapitalizme hizmet eden hükümetler. Bu karşı-reform programını birlikte tasarladılar ve Brüksel Komisyonu büyük bir çaba ve kararlıkla bu programı yönetiyor.

Boşanma Komisyonu: Boşanmaya engel, tecavüze ödül!

0

Geçtiğimiz günlerde “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştır­ması Komisyonu”nun 479 sayfalık raporu açıklandı. Doğrusu böyle bir komisyonun varlığından bile haberdar değildik. Zira son yedi yılda öldürülen kadınların sayısı yüzde %1400 artmışken ve bo­şanmak isteyen kadınların %85’i şiddet görüyorken, son bir yılda boşanma oranlarının %4,5 artması bizim için önem arz etmemişti.

Fransa’da İş Yasası “reformu”na karşı devasa seferberlik

0

Fransa’da 14 Haziran Salı günü İş Yasası “reformu”na karşı geniş çaplı bir seferberlik gerçeleşti. Seferberliğin çağrıcılarınden CGT (Genel Emek Konfederasyonu)’ye göre eylemlere ülke çapında 1 milyon 300 bin kişi katıldı. Sözde sosyalist Hollande-Valls hükümeti, Fransa işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına saldıran yasaya karşı gerçekleşen eylemlere yoğun bir polis şiddetiyle müdahale etti. Onlarca kişi gözaltına alınırken, 11 eylemci polis saldırısı sonucu yaralandı.

Yasayı hazırlayan Çalışma Bakanı El Khomri’nin adıyla anılan yasa (El Khomri Yasası) Fransa’nın 170 yıllık mücadelesinin kazanımı olan iş yasasını dönüştürmeyi hedefliyor. Yasayla işten atmaların kolaylaştırılması, çalışma saatlerinin artırılması, tatillerin ve maaşların mümkün olan en düşük seviyeye indirilmesi, işçilerin ve sendikaların şirketler karşısında tamamen güçsüz bırakılması amaçlanıyor.

Bu nedenle Şubat ayından beri Fransa’nın pek çok şehrinde eylemler düzenleniyor. Bu eylemler her seferinde daha çok insanın ve sektörün katılımıyla güçleniyor. Örneğin gençlerin daha etkin olduğu bazı şehirlerde dahi mücadelenin hızla işçi sınıfınınkiyle birleştiğine, ortak toplantılar ve kararlar alındığına tanık olduk. Öyle ki, gençlik organizasyonları, çeşitli partiler ve sendikaların birlikte çağrı yaptığı eylemlere Fransa genelinde yüz binlerce kişi katıldı.

Ve bilindiği üzere, geçtiğimiz ay hükümet anayasadaki bir maddeyi kullanarak iş yasasına dair bu değişiklikleri parlamento oylamasına sunmadan yürürlüğe sokma kararı aldı.

Ve o zamandan beri öfke ve mücadele artarak devam ediyor. Sendikaların başlattığı grev dalgası hızla tekstil, ulaşım sektörüne, limanlara, nükleer santrallere ve petrol çalışanlarına kadar ulaştı.

Nükleer santral işçilerinin greve katılma kararından sonra, ülkedeki tüm nükleer santrallerin yarısından fazlasının grevlerden etkileneceği düşünülüyor.

Aynı şekilde, havayolu çalışanları ve tren makinistlerinin ve otobüs şoförlerinin de grevlere katılımıyla, büyük şehirler başta olmak üzere, ülkenin genelinde ulaşım felç oluyor.

Fransa’nın tüm petrol rafinelerinin de yarısından fazlasında greve gidildi, barikatlar kuruldu. Bu nedenle rezervlerin kullanımında ve yeterliliğinde ülke şu anda ciddi sıkıntılar çekmekte. Öyle ki, stratejik rezervlerin kullanıldığı söyleniyor.

Tüm bunlar aynı zamanda şehir merkezlerinde binlerce insanın katıldığı eylemlerle destekleniyor. Bu eylemlere ve grevlere katılanların sayısı her geçen gün artıyor.

14 haziran günü gerçekleşen seferberlik bu nedenle yasanın iptali ve mücadelenin geliştirilmesi açısından önemli bir eşiği ifade ediyordu. Bununla birlikte, sendikal yönetimlerin iş yasası geri çekilene kadar süresiz grev ilan etmek yerine, mücadeleleri bölen ve kitleleri oyalayan bir hat izlemesi, seferberliğin zafere ulaşması önündeki temel engel durumunda. CGT yönetimi, genel ve süresiz genel grev ilan etmek yerine, 23 ve 28 Haziran için yeni eylem çağrılarında bulunmak ve hükümeti müzakerelere davet etmekle yetinmekte.

Fransa işçi sınıfının bu saldırıyı yenilgiye uğratması, yalnızca Fransa ölçeğinde değil, Avrupa ve dünya çapında büyük bir önem taşıyor. Burjuvazinin dünya çapında 40 yıldır sürdürdüğü neoliberal saldırıların püskürtülmesi ve işçi sınıfından yana bir seçeneğin geliştirilebilmesi için, Fransa işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşması, belirleyici bir önem taşıyor.

 

26 Haziran’da tehditlere inat Taksim’deyiz!

0

Geçtiğimiz hafta Orlando’da yaşanan katliamdan sonra cesaretlenen ve bu durumdan kendine pay çıkaran Anadolu Gençlik Derneği ve Alperen Ocakları bu hafta sonu yapılacak LGBTİ Onur Yürüyüşünü engelleyeceklerini açıklayarak açıkça tehditler savurdular. Şiddete başvuracaklarını gayet açık bir şekilde ifade etmelerine rağmen devlet ve AKP hükümeti yetkililerinden bu sözlere herhangi bir tepki gelmemesi ise söz konusu tehditlerin küçümsenmemesi gerektiğini göstermektedir.

Kara gün dostu İsrail

0

Son beş yılda Ortadoğu’da mey­dana gelen altüst oluşlar, bölgesel savaş ve devrimler emperyalizmin Ortadoğu’daki başat iki ülkesini (İsrail ve Türkiye) yakın­laşmaya zorluyor. Elbette ki bu yakın­laşma ve yeniden ortaklık emperyalizmin çıkarları doğ­rultusunda olacak. Olmak zorunda.

Orlando katliamını kınıyoruz

0

12 Haziran Pazar gecesi sabaha karşı, LGBTİ topluluğunca sıklıkla gidilen “Pulse” adlı gece kulübüne giren bir kişi mekanda bulunan insanlara rastgele ateş açarak kırk dokuz kişiyi katletti ve elliden fazla kişiyi yaraladı. ABD tarihinin en kanlı bireysel saldırılarından biri olan Orlando saldırısını ABD vatandaşı Omar Mateen’in gerçekleştirdiği anlaşıldı ve polisle girdiği çatışmada öldürüldü.

Müslüman Afgan aileden gelen Mateen, saldırıdan hemen önce eylemi IŞİD adına yaptığını belirtirken, saldırganın babası trajedinin dinsel nedenlerle yapılmamış olabileceğini belirtti ve oğlunun Miami’de iki ay önce öpüşen gay çifti görmesinden tiksindiğini söyleyerek, oğlunun homofobik eğilimine dikkat çekti.

Eylemin IŞİD gibi gerici bir terörist örgüt tarafından yapılıp yapılmadığından bağımsız olarak, şu açık gerçekle karşı karşıyayız: eşcinsel topluluğa karşı homofobik nefretle vahşi bir katliam gerçekleşmiştir ve bu katliam demokratik olduğunu iddia eden tüm sosyal ve politik örgütler tarafından kesin bir şekilde kınanmalıdır.

Özellikle de işçi hareketi ve sol bu katliamı derhal kınamalı, aileleri ve dostlarıyla dayanışma göstermeli ve kapitalist hükümetlerin, özellikle de onların başı ABD’nin emperyalist hükümetinin eşcinsellerin dışlanması, marjinalize edilmesi ve ayrımcılığa uğramasının koşullarının yaratılmasında oynadığı rolü ortaya koymalı ve onları teşhir etmeliyiz.

Obama bu saldırıyı “İslamcı” terörizm olarak tanımlamayı reddetse de emperyalizmin, bu vahşi eylemi ülke içinde ve dışında baskı mekanizmlarını güçlendirmek için kullanacağı açıktır. Demokratik Parti ve Obama’nın adayı Hillary Clinton, eylemin ardından “ulusal güvenliğin güçlendirilmesi” çağrısında bulunan bir açıklama yaptı. Öte yandan, Cumhuriyetçilerin aşırı sağcı adayı ve göçmenlere, Müslümanlara, Hispaniklere, kadınlara ve eşcinsel evliliklere karşı yorum ve önerileriyle meşhur Donald Trump Twitter’da şunları yazdı: “İslamcı terörizm hakkında haklı olmamla ilgili beni tebrik edenlere teşekkür ederim”.

Orlando’da eşcinsel topluluğa karşı gerçekleşen bu sapkın saldırı, küresel kapitalist-emperyalist sistemin genelleştirdiği ucubeliklerin bir sonucudur.

Katolik Kilisesi, Protestan kiliseleri ve diğer dinsel kurumlar halihazırda eşcinsel ilişkilere ve LGBTİ’lerin haklarının tanınmasına karşı sürekli olarak nefret kampanyaları düzenlemekte.

Toplumun önemli bir kesiminin demokratik haklarının sürekli olarak kısıtlandığı ve homofobik saldırıların daima meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir çerçevede, tüm dünyada binlerce insanın kurban edildiği bu tip nefret cinayetleri gerçekleşmektedir. Eşcinsel çiftlere eşit haklarının tanınmamasından, iş hayatındaki ayrımcılığa, toplumsal damgalamaya ve kan vermenin yasaklanmasına dek uzanan normların bulunduğu bir çerçeve… Örneğin, AIDS krizinin patlak verdiği ’80’lerin anakronizmi olan ABD’de eşcinsel erkeklere dönük kan verme yasağı, katliamın ardından Florida eyaletinde kaldırıldı, fakat yalnızca geçici olarak… Kandaki HIV tanısı oldukça kolay bir şekilde tespit edilebilir ve virüslü kanın kan verme işlemlerinde kullanılması böylelikle engellenirken ve üstelik herhangi bir toplumsal arka plan ve cinsel yönelimden gelen bir kişi bu virüsün taşıyıcısı olabilirken, eşcinsel topluluğa karşı bu absürd ayrımcılık uygulanmaya devam ediyor.

Bütün bu nedenlerle çağdaş kapitalizmin sapkınlıklarının bir parçası olarak bu korkunç cinayetlerin gerçekleşmesinin koşullarının yaratılmasından ilk olarak ABD emperyalizmini, ikinci olarak kapitalist hükümetleri, Vatikan’ı ve dini kurumları sorumlu tutuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak bir kez daha Orlando’daki vahşi cinayeti kınıyoruz ve işçi, gençlik, kadın, LGBTİ topluluk örgütlerinin ve devrimci solun dünyanın pek çok yerinde bu korkunç felaketle mücadele etmek için başlatmış oldukları birleşik kampanyalar doğrultusunda seferber olmaya devam etme çağrısında bulunuyoruz. LGBTİ topluluğun eşit haklar mücadelesinin, kapitalist-emperyalist sisteme son verme ve baskılardan arındırılmış, sosyalist bir dünyaya ulaşma yolunda, bütün baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadele programının parçası olması gerektiğine inanıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

13 Haziran 2016

 

Gelecek bizim… Kazanmak için birlikte mücadeleye!

0

Bilinen bir gerçektir. Bataklığa giren debelendikçe daha çok ve daha hızlı batar. Tek kurtuluş çaresi kişiyi kenara çekecek birilerinin olmasıdır. Ve bataklıktayken o birini seçme şansı pek olmaz. Yani kişi ya bastığı yere dikkat edip bataklığa girmeyecek ya da başına gelene razı olacaktır. Bugün Saray ve AKP’nin karşı karşıya olduğu durum, içerde dışarda, tam olarak budur. Saray ve AKP’nin düştüğü bataklıktan çıkabilmek uğruna bugünlerde kimleri dost tuttuğu, kimlerden ve nelerden çare beklediği ortada. Onca uyarıya, onca ikaza, onlarca açık emareye rağmen, kibirle, bile isteye bu “kayıp otoban”a girdiler. Üstelik sadece kendileri değil, Türkiye’yi de peşlerinden sürüklemiş durumdalar!

Saray ve AKP’nin bu, bir adım ileri iki adım geri yürüyüşü karşısında, aklı başında olan herkes, haklı olarak büyük bir dehşete kapılmış durumda. Freni patlamış kamyondan barutla mangal yapmaya kadar, çok sayıda metafor ile bu tablo özetlenebilir. Lakin şu gerçek değişmez: Bazı şeyler test edilmez! O şeyler başkalarının bir şekilde başına gelmiştir, örneğin yüksekten düşmek gibi; ve siz “Nasıl oluyor?” diye denemezsiniz. Düşenin başına gelenden çıkan ders size gerekli sonucu verir. Vermesi gerekir. Yine de test etmeye kalkarsanız ya ölürsünüz ya da kolunuz, bacağınız parçalanır, sakat kalırsınız.

Evet, Saray ve AKP kılavuzluğunda toplum olarak geldiğimiz yer ortada. Tekrarlamanın dahi dehşet verdiği bir ölüm, yıkım ve parçalanma tablosu hayatımızın tam orta yerinde inşa ediliyor. Öyle ki 14 yıl önce, yola çıktıklarında mücadele edeceklerini söyledikleri ne varsa, misliyle gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirdiler. Topluma çözüm diye sundukları sadece ölüm ve yıkım; ve bu tabloya alışılmasını istiyorlar. Pekiyi, toplum buna alışacak mı? Toplumun bir kesiminin Saray ve AKP’nin politikalarını desteklemesi aldatıcı olmamalı; bu, ne alışılabilir ne de sürdürülebilir bir tablodur. Hamaset ile ne karın doyar ne de dünya döner. Nitekim dönmediği için de yanlış ellerde, yanlış politikalar sonucu ülke olarak battıkça batıyoruz.

Lakin hiçbir şekilde umutsuz da olmamalıyız. Biliyoruz ki kötülük kovulmadan iyilik gelmez. Ne yoksulluk ne yolsuzluk ne de yasaklar sınıf temelinde mücadele edilmeden kalıcı şekilde çözülmez. Bu doğrultuda öncelikle içinde bulunduğumuz bu olumsuz tablonun zorunluluk olmadığını ve bu duruma mecbur olmadığımızı bilelim. Bu olumsuz tabloyu değiştirebileceğimize inanalım. Değiştirmek için kenetlenelim. İhtiyacımız sadece; sokak sokak, mahalle mahalle, işyeri işyeri, okul okul, sendika sendika örgütlenmek, hiçbir sınıf kardeşimizi Alevi-Sünni, Türk-Kürt, şuncu-buncu diyerek dışarda bırakmamak, safları sıklaştırmak, kararlı ve birleşik bir mücadelede ısrar etmek.

Pekiyi niçin örgütlenme ve mücadele? Öncelikle kiralık işçilik gibi kölelikten farksız sömürüyü derinleştiren işçi düşmanı yasaları uygulanmaz kılabilmek için; siyasal, ekonomik, sosyal hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan antidemokratik uygulamaları engellemek ve siyasal demokratik alanı genişletmek için! Fransız işçi ve emekçileri bugünlerde tüm dünya işçi ve emekçilerine bunun nasıl yapılacağını uygulamalı olarak gösteriyorlar. Bizler de ne kendimizden, ne sınıfımızdan, ne insanlarımızdan asla vazgeçmeyelim. Üç yıl önce bugünlerde milyonların neler yaptığını hatırlayalım, unutmayalım. Gelecek zaten bizim… Kazanmak için birlikte mücadele edelim… Bugünden geleceğe köprü kuralım…

Türkiye’nin en başarısız liderinin öyküsü: En az üç çocuk, her gün kaç cenaze?

0

7 Haziran günü, İstanbul Vezneciler’de vahşi bir saldırı ile güne uyandık. Hâlâ neyin bedelini ödüyoruz?

Bundan bir yıl önce, 7 Haziran seçimlerinde Erdoğan konumunu yitirme tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti ve ülkeyi kan gölüne çevirmeyi göze almıştı. Görünürde başarılı da oldu. Başbakanı kovabiliyor, yargı ve anayasaya saygı duymuyor. Ancak açıkça görünen bir başka gerçek şunu ifade ediyor: Sarayın başlattığı iç ve dış çatışmalar onun kontrolünden çoktan çıktı.

Erdoğan ne kadar güçlü bastırırsa bastırsın bir türlü zafere ulaşıp ağız tadıyla ülkeyi yönetmeyi başaramıyor. Maceracı dış ve imhacı iç politikasının bedelini ise bizler ödüyoruz.

Her gün en az 5 işçi işyerinde ölüyor!

Erdoğan’ın iç ve dış politikadaki başarısızlıklar silsilesine kanlı bir işçi düşmanlığı eşlik ediyor. Mayıs ayında en az 119, 2016’nın ilk beş ayında ise en az 707 işçi yaşamını yitirdi.

İktidarının sonuçlarına bakacak olursak Türkiye tarihinin en başarısız yöneticisi olan kişinin Erdoğan olduğunu söylemek abartı olmaz. Onca vaade rağmen Erdoğan Kürt sorununu değil çözmek, körükledi. Ekonomi cephesinde (gözleri doysun!) Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan dahi dert yanıyor. İşçilerin üç kuruşa ve ölüm tehdidi altında çalışması gibi kaba dayakla kazandıkları paranın bir kalkınma politikasına sahip olunmadığı için devamlı borca gittiğini aktarıyor. (Patronlar kusura bakmasın. Çar çur etsinler diye kazandıkları paraya karşılık bizim beş kardeşimiz ölüyor. Cenazelerimiz var, üzüntülerine ortak olamayacağız.) Eğitim sistemi ciddi şekilde geriledi. Araştırmalara göre Türkiye’de yaşayanlar dünyanın en mutsuz ve birbirine güvenmeyen kişileri haline geldi. Dış politika ise tam bir başarısızlık öyküsü.

Bu açık yenilgilere rağmen Erdoğan’ın tek marifeti bu işçi cenazeleridir. Erdoğan tüm hüner yoksunluğuna rağmen emeğe yönelik saldırılarındaki kararlılık ile patronlara ne kadar da kârlı bir lider olabileceğinin imajını verdi durdu.

Bunu aklımızdan çıkarmadan dış ve iç politikanın yeni gelişmelerine kısaca göz gezdirelim.

Dış politikada tarihi yenilgiler

Bundan birkaç ay önce “Ey Putin” diye başlayan naralar yerini “Putin’e kulak verme”ye bıraktı. Türkiye’nin ABD’ye IŞİD’e yönelik daha aktif bir çalışma yapacağına yönelik verdiği vaat yerine gelmeyince PYD’nin ilerleyişi başladı. Avrupa’ya mülteci kozu tutmadı. Alınması an meselesi olan vize serbestisi dahi avuçtan kaçtı. Dahası yıllardır lobi çalışmaları ve akıtılan onca para ile durdurulmaya çabalanan Ermeni Soykırımının tanınması hususunda da yenilgi alındı. Erdoğan ise Merkel ile tartışmaya giremedi ve sikletinin ancak Almanya’daki sıradan bir Türk parlamentere yettiğini gösterdi. Ne büyük bir çıkış gerçekleştirdi. Ondan kan testi istedi!

İç politikada tehlikeli ittifaklar ve filizlenen teslimiyet

Dokunulmazlıklarla ilgili anayasa değişikliği bugün resmi gazetede yayımlandı. Ancak onaylama süresinin son gününe kadar beklenmesi sarayın başta HDP’liler olmak üzere muhalefeti nasıl ezeceği konusunda hızlı hareket edemediğini gösterdi.

İlle de başkanlık sistemi diye tutturulurken gücünün şimdilik ancak partili cumhurbaşkanlığına yetebileceği anlaşıldı.

Erdoğan AKP’yi vasıfsızlaştırırken tehlikeli ittifaklara yelken açıyor. Ergenekoncular ile ittifaklar kuruluyor. Kürt illerindeki operasyonlara dair orduya yargı zırhı getiriyor. Komutanların ancak bakanlar kurulunun onayı ile yargılanmasının zemini hazırlıyor. Bunun öncesinde askerin sivil değil, askeri mahkemelerde yargılanması talepleri ile de karşılaşılmıştı.

Sonuç olarak Erdoğan tüm gücü elinde tutuyor imajını çizerken yönetim beceriksizliği onu yeni ittifaklara sürüklüyor. Hem de kendisinden bağımsızlaşma olanağı veren tavizler ile birlikte.

Mücadele eden kazanır

Erdoğan’ın tarihsel başarısızlıklarının biz işçi ve emekçilere otomatik bir zafer taşıyacağına inanmıyoruz. Erdoğan’ın geri çekilmesi ve hatta kaybetmesi dahi işçi düşmanı politikaların hız kesmesi anlamına gelmeyebilir.

Bu sebeple Balçınlar Madencilik, Avon, Avcılar Belediyesi, Başkurt Motor, Tor Demir, DEDAŞ işçileri gibi direnmeli ve de sürecin bir diğer mağduru olan ezilen Kürt halkı ile birlikte hareket edebilmenin zeminini aramalıyız.

Dokunulmazlar’ın zorbalığına karşı siyasi demokrasi!

0

Bugünlerde herkesin sonuçlarını tam anlamıyla kestiremediği bir atmosfer var ülkede. Anayasaya aykırı birçok şey, buna fiili sistem değişikliği de dahil, Saray’ın kontrolü ve inisiyatifinde gerçekleşiyor. Bugün dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın onaylanması akabinde olası sonuçları ve bunların ne boyutta cereyan edeceğini şu an tek bir yetkili makam belirleyecek, yasayı yapan ya da uygulayanlar değil.

Cumhurbaşkanı bundan tam 5 ay öncesinde “Parti kapatma olayı düşünülmemeli, gündeme dahi gelmemeli. Ama suçu irtikâp eden milletvekili (…) bedelini ödemek durumundadır. Diyarbakır ve Ankara başsavcılıklarının soruşturmaları da bu çerçevede değerlendirilmeli. Dokunulmazlıklarının kaldırılması suretiyle başlayacak süreç, terörle mücadele açısından ülkemizdeki havayı olumlu etkileyecektir…” demiş; ülkede olup biten kaostan HDP’li milletvekillerini sorumlu tutmuştu. Kendisi dokunulmazlıkların kaldırılmasının ‘terörle mücadele’nin bir gereği olduğuna dair kamuoyunu bu salvolarla hazırlamaya başlamıştı.

Nitekim bu süreçte, haklarında fezleke hazırlanmış tüm milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bir kereliğine kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifi 20 Mayıs tarihinde 376 oyla –öncesindeki kavga ve dövüş sahnelerini ve HDP’li vekillerin saf dışı edilmesini unutmayalım- kabul edildi. Muhtemel Anayasa değişikliği bu yazı yayınlandığında Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmış olacak.

Dokunulmazlıklar nedir, kalkarsa ne olur?

Burjuva anlamda dokunulmazlığın çıkış noktası, muhalefeti saf dışı bırakıp bir “iktidar ayrıcalığı yaratmak” değil, tam aksine halkın seçtiği temsilcileri iktidarlara karşı korumaktır. Bugün Türkiye’de siyasal bir cezalandırma aracı hâline getirilmek istenen dokunulmazlığın temelinde, seçilmiş temsilcileri iktidara karşı halk iradesi bağlamında korumak gibi burjuva demokratik bir amaç yatar. Ancak ülkemizdeki dokunulmazlık çifte standardı ezcümle, yolsuzluk, hukuksuzluk yapanın yargı yolundan korunması; gücü elinde tutanın egemenliğini pekiştirmesi anlamını taşımaktadır. Bu bağlamda biz yalnızca kürsü dokunulmazlığını savunuyor; dokunulmazlığın bu anlamda bir tür koruma zırhı olmasına karşı çıkıyoruz.

Bugünkü yasayla, milletvekillerinin yasama dokunulmazlığının kaldırılması, meclis üyeliğinin düşmesi anlamına gelmiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması sadece hakkında fezleke düzenlenen milletvekili için yargı yolunu açıyor. Vekilliğin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, kesin mahkeme kararının TBMM Genel Kurulu’na bildirilmesiyle mümkün oluyor. Karar Genel Kurul’da okunduğu anda milletvekilliği düşüyor.

Şu anda söz konusu yasanın hedefi olan HDP’li vekillerin ağır cezalık suç hali yok, yani bu tutuklanmalarını gerektirecek bir fiil olmadığı anlamına gelir. Şu an 59 HDP milletvekilinden 50’si hakkında hazırlanmış fezlekeler var.138 milletvekili hakkındaki toplam dosya sayısı 667. Bunların 405’i de HDP milletvekillerine ait. Şu anki anayasanın fiili uygulanma durumu düşünüldüğünde, tutuklama dahil her türlü durumun yine Saray makamı tarafından şekillendirileceğini söylemek mümkün.

Bu yasanın 376 yani meclisin yüksek çoğunluğu ile gerçekleştiğini unutmayalım. Yani kendi parti meclisi ‘hayır’ demesine rağmen, CHP yönetiminin Genelkurmay’dan aldığı iddia edilen bir brifing ile kararını ‘evet’ şeklinde açıklaması, MHP’nin ise kendi içindeki parti muhalefetini bastırmak amacıyla uzun süredir AKP’den yardım isteyişi ve bu rüşvete karşılık Başkanlık’a giden yolda AKP’yi desteklemesi, şu anki parlementonun basiretsizliğini ve burjuva parti düzeninin kokuşmuşluğunu göstermektedir.

CHP ve MHP bu ülkede tek başına karar alamayacak kadar aciz olduklarını ve bir parti olarak parlementoda hiçbir hükümleri olmadığını kanıtlamışlardır. Söz konusu Kürt sorunu, Alevi meselesi, insan hakları gibi rejimin kırmızı çizgilerini oluşturan konular olduğunda gayet rahat bir araya gelebiliyorlar. Demirtaş’ın da bir röportajında bahsettiği gibi birleştikleri nokta şu cümlede özetlenebilir: “Biz parlamentoda da farklı düşünen hiç kimseyi istemiyoruz”.

Dokunulmazlık ve ‘terörü sonlandırma’ ikilemi

Cizre, Sur, Nusaybin ve daha pek çok Kürt ilinde uygulanan cezalandırma politikasının sonuçlarını bu sayfalarda defalarca yazdık. Bilanço çok ağır; evler, yaşamlar harap edilmiş durumda. Şimdi ise yapılmak istenen, siyasi anlamda Kürt halkının demokratik temsilinin önüne geçmek, siyaset yapma hakkını tamamen geçersiz hale getirmektir. Türkiye partisi olmaya çalışan HDP’ye senin bu mecliste yerin yok demektir!

Bu bağlamda dokunulmazlık yasası bugün yalnızca HDP’yi kriminal bir parti haline getirme ve Kürt halkının tüm hak ve taleplerini terör bahanesi altında örtbas etme amacını taşımaktadır. İktidarın bu hamlelerinin ağır sonuçları olacaktır ve bunun bedelini yalnızca Kürt halkı değil, tüm sosyalistler ve emekçi Türkiye halkları ödeyecektir. Bunu önleminin yolu Saray’ın zorbalığına karşı siyasi demokrasi talebi ile Kürt halkı ile dayanışma göstermektir. Bununla birlikte, HDP’nin de PKK önderliğinin kitle seferberliklerinin önünü tıkayan ve ortak mücadeleye zarar veren eylemlerine ikna edici bir biçimde karşı çıkması gerekmektedir. Öte yandan, sınıfa yönelik ‘kiralık işçilik’, kıdem tazminatının kaldırılması gibi saldırıları gündemleştirmesi; sınıf örgütleri ile birlikte ortak duruş göstermesi elzemdir. Saray’ın zorbalığına karşı mücadelelerin ortaklaşması bugün yakıcı bir ihtiyaçtır.

Necmiye Baran cinayeti ve devlet şiddeti

0

Geçtiğimiz günlerde, 10 Mayıs’ta bir kadın cinayeti işlendi. Yoğun gündem nedeniyle pek dikkat çekmemiş olsa da, Türkiye’de sürmekte olan savaşın kadınlar üzerindeki olumsuz etkisini göstermesi açısından önemliydi. Hakkari’de Özel Harekât Polisi olarak çalışan Batuhan Hergül, izinle geldiği gün ayağının tozuyla eski sevgilisi Necmiye Baran’ı beylik tabancası ile vurdu, daha sonra kendisini de vurarak öldürdü.

Çoğu kadın cinayetinde olduğu gibi burada da fail kadının tanıdığı bir erkekti. Kadınlar, devlet korumak için yeterli önlemleri almadığı, yasaların uygulanması için yeterli denetimi sağlamadığı için öldürülüyor. Kürt illerinde uygulanan devlet şiddeti ise kadınlar üzerindeki baskı ve şiddetin her geçen gün artmasına neden oluyor.  Yasakların kalktığı Cizre, Nusaybin gibi illerdeki yıkımın yanında, devletin militer kuvvetlerinin cinsiyetçi uygulamaları da açığa çıkıyor. Duvarlara ve eşyalara yazılan “kızlar biz geldik siz yoktunuz” gibi kadınları tehdit edici ya da onur kırıcı yazılamalar ve kadınların kişisel eşyaları kullanılarak yapılan taciz amaçlı uygulamalar, savaşın sadece topla tüfekle yapılmadığını, psikolojik savaşın ise kadın bedeni üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor. Halihazırda ailelerin yerlerinden edilmesi, kalabalık ailelerin tek odada 7-10 çocukları ile yaşamak zorunda kalmaları, inşaatlarda ya da sokaklarda çadırda kalmak zorunda olmak, aylarca gelir kaynağından mahrum kalmak kadınların üzerindeki bakım sorumluluklarını ezici bir biçimde arttırmışken, kadınlar yasaktan sonra evlerine döndüklerinde taciz amaçlı yapılmış, onur kırıcı uygulamalar ile yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Ülkenin bir bölümünde kadınlar üzerinden çirkin bir politika devletin militer kuvvetlerince yürütülürken, sosyal medyada bu davranışlar ödüllendirilirken batıda da kadınlara yönelik şiddetin ve baskının artacağını söylemek yanlış olmaz.

Bir özel harekât polisinin izne gelir gelmez eski sevgilisini öldürmesi kasıtlı olarak yaratılan şiddet ortamının nasıl bir ruh hali yarattığını da gösteriyor.  Bu nefret ve şiddet söylemlerinin tüm ülkeyi etkisine aldığı, kadınların hayatını her yerde tehdit ettiği aşikârdır. Bu durumda devletin Kürt illerindeki operasyonları derhal sonlandırması ve kadınlara yönelik onur kırıcı, taciz amaçlı davranışlarda bulunan asker ve polisleri cezalandırması gerekmektedir.

Bir sınıfın kabusu – Bir sınıfın zaferi: 15-16 Haziran

0

Vasıf Öngören’in yazdığı Zengin Mutfağı isimli tiyatro oyununun aynı isimli filmini izlemeyeniniz var mıdır bilmem, ama filmin giriş sahnesi ve verdiği mesaj belki de tüm filme bedeldir. Şener Şen’in canlandırdığı Lütfü Usta karakteri bir fabrikatörün aşçısıdır. Sabah uyanır, takvim yaprağını kopartır. Takvim 15 Haziran 1970’i göstermektedir. O her zamanki rutinle yemek hazırlıklarına başlar. Fakat bir gariplik vardır. Patronu evde yoktur. Bir yandan da dışarıdan sürekli helikopter ve siren sesleri gelmektedir. Lütfü Usta duruma anlam veremez. Evin şoförünün fabrika işçisi olan ağabeyinden işçilerin eylemde olduklarını, tüm helikopter ve siren seslerinin işçileri durdurmaya çalışan kolluk güçlerine ait olduğunu ve kendi patronu dahil birçok patronun daha, işçilerin eyleminden korkarak, “ne olur ne olmaz” diye yurtdışına kaçtığını öğrendiğinde ise oldukça şaşırır. Sadece bu giriş 15-16 Haziran’da Türkiye işçi sınıfının yarattığı en büyük direnişlerden biri olan hareketin büyüklüğünü ve yarattığı etkiyi oldukça güzel tasvir etmektedir.

Tiyatro ve sinemaya da ilham veren 15-16 Haziran Direnişi, Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’i kuran işçilerin ardından, Türk-İş’ten DİSK’e geçişlerin yoğunlaştığı, sınıfın örgütlülüğünün ve militanlığın arttığı bir dönemde hükümetin DİSK’in örgütlülüğüne darbe vurmaya dönük yasayı onaylamasının ardından patlak vermişti. Sendikalarına ve haklarına sahip çıkarak Kocaeli’den İstanbul’a yürüyüşe geçen 75 bin kişilik kitle, yol üstündeki fabrikaların da eyleme katılmasıyla İstanbul’a geldiğinde 150 bin kişiye ulaşmıştı. Ayaklanmanın karşısında hiçbir barikatın, panzerin, sıkıyönetimin duramayacağını anlayan devlet, son hamlesini yaparak kitlenin üzerine ateş açarak üç işçiyi öldürdü. Ölüm sayısının artmasından korkan DİSK eylemi sona erdirdi. Yasa, tepkiler üzerine bir süre sonra iptal edildi.

Bu sene tarihimizin en büyük direnişlerinden birinin 46. yıldönümüne sermayenin emeğe dönük saldırılarıyla giriyoruz. Tüm sınıfa kölelik koşullarını dayatan sermaye sahipleri ve onun temsilcileri 46 yıl önce yaşadıkları korkuyu hatırlarlar mı bilmiyoruz, ama bir sene önce başlayıp etkileri devam eden metal grevleri ve işgallerini unuttuklarını sanmıyoruz. Onların grevlere, işgallere, sınıf ayaklanmaları ve eylemlerine ilişkin korkularını tazeleyip, bu korkuları gerçeğe dönüştürmeye, 15-16 Haziran’ları yeniden yaratmaya var mısınız?

(46 yıl önce büyük direnişte kaybettiğimiz Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım’ı, Vinteks işçisi Mustafa Bayram’ı ve Cevizli Tekel işçisi Mehmet Gıdak’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz.)

Ensar Vakfı aklanmakla bitmiyor!

0

Bitlis Ensar Vakfı’nda, imamlıktan istifa ederek Din Kültürü Öğretmenliği yapan iki öğretmenin tecavüz iddiaları ikinci Karaman vakasını ortaya çıkardı. Karaman’da cinsel şiddet mağduru çocuklar idi, Bitlis’te ise kadınlar.

Yedi yıl imamlık yapan M.Ö., bir süre Bitlis Fatih Ortaokulu’nda Din Kültürü Öğretmenliği yaptı. Halen Tatvan Selahaddin Eyyubi Ortaokulu’nda çalışan M.Ö. Ensar Vakfı’nda, yeni atanan memurları ve öğrencileri vakfa yerleştirmekle görevlendirildi. M.Ö., bir süre sonra çeşitli bahaneler üreterek vakıf üzerinden, kadınları kendi kiraladığı evlere aktararak, kadınların ilişki görüntüleri üzerinden şantaj yapmaya ve kadınları kendisi ve başka kişilerle ilişkiye girmekle zorladı. Sistematik tecavüz zincirinde AKP Bitlis İl Teşkilatı, İl Milli Eğitim Müdürlüğü görevlileri ve Bitlis’e ziyarete gelen bürokratların da adı geçiyor.

Konu ile ilgili pek çok şikayet ve ihbar, başta Valilik, Milli Eğitim Müdürlüğü ve Güvenlik Birimleri’ne yapılmış olsa da, bu konuyla ilgili başlayan bir dava henüz olmadı. Karaman’da sümenaltı edilen çocuk istismarı, Bitlis’te sistematik tecavüz iddialarıyla sürüyor. Ensar Vakfı aklanmakla bitmiyor!

Türkiye’de kölelik yasal hale getirildi!

0

64. Hükümet Eylem Planı’nda özel istihdam bürolarının (ÖİB) faaliyetlerinin geçici iş ilişkisini de içerecek şekilde genişletilmesi, uzaktan çalışma ve denkleştirme sürelerinin artırılması amacıyla birtakım düzenlemelerin yapılması hedeflenmişti. Bu hedef kapsamında hükümet Esnek Çalışma Yasa Tasarısı’nı komisyonda kabul ettirerek Meclisin onayına sunmuştu. Daha önceki yazılarımızda yasa tasarısını detaylandırmış ve yasanın getirdiklerinin işçi sınıfı açısından kölelikten başka bir şekilde ifade edilemeyeceğini vurgulamıştık. Sermayenin ve hükümetin esnek çalışma, bizim kölelik sistemi diye ifade ettiğimiz yasa “Davutoğlu gönderilecek mi, yoksa istifa mı edecek” tartışmaları sırasında, sabaha karşı sendikalardan ve işçilerden habersiz Meclis’te kabul edildi.

Hükümet yasayı tam da o dönemde geçirerek, herkes hükümet ve Davutoğlu krizine yoğunlaşmışken yasanın tartışılmasını engelledi. Yasanın geçişi ufak kutularda, 10 cümlelik haberlerde ancak yer bulabildi kendine. Sendikalar henüz tasarıyla ilgili eylem programları hazırlarken planlanan tüm eylemler suya düşürüldü. Diğer yandan hükümet, krizli bir dönemden geçerken sermayenin ağzına bir parmak bal çaldı ve güven mesajı verdi: “Kriz anlarımda bile sermaye için çalışmaya devam ediyorum-edeceğim”.

Yasa dahilinde ÖİB’ler işyerleriyle işçilerden bağımsız imzaladıkları sözleşmeler üzerinden işyerinin ihtiyacı dahilinde aylık, haftalık ya da günlük olarak geçici iş ilişkisi kurabilecek. Geçici iş ilişkisi, belirlenen zaman diliminde işçiyi işyerine kiralamak anlamına geliyor. Belirlenen zaman sona erdiğinde işçi işsiz kalacak, yeniden kiralanana kadar ücret alamayacak, sigorta primi yatmayacak. Yasanın kabulüyle bu çalışma rejimi öncelikli hale de getirildi. Kısacası Türkiye’de kölelik artık YASAL!

Türkiye’de olduğu gibi dünyanın pek çok yerinde iş yasalarının ve rejimlerinin değiştirilmesi/değiştirilmeye çalışılması, dünya mali krizinin küresel çapta kapitalizmi zorlamaya başladığı dönemlere girdiğimizin en büyük göstergelerinden biridir. Bu anlamda Fransa hükümeti ile Türkiye hükümetinin aynı dönemde sınıfa ve iş rejimine dönük benzer saldırılarda bulunması da bu krizin bir parçası olarak okunmalıdır. Sermaye ve hükümetleri krizin batağına gitgide saplanırken onları o bataktan çıkarmayarak tarihin derinliklerine gömmek de bizim elimizde.

Boşanma Komisyonu: Boşanmaya engel, tecavüze ödül!

0

Geçtiğimiz günlerde “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu”nun 479 sayfalık raporu açıklandı. Doğrusu böyle bir komisyonun varlığından bile haberdar değildik. Zira son yedi yılda öldürülen kadınların sayısı yüzde %1400 artmışken ve boşanmak isteyen kadınların %85’i şiddet görüyorken, son bir yılda boşanma oranlarının %4,5 artması bizim için önem arz etmemişti.

Ancak görünen o ki, AKP iktidarı için yolda, sokakta kadınların vahşice katlediliyor olmasından ziyade, boşanma oranlarının %4,5 artması, evlenen çiftlerin sayısının bir önceki yıla göre %0,1 azalmış olması daha önemli gözüküyor.

Peki bu komisyon raporu bize ne söylüyor?

Komisyonun 6 Mayıs 2016 tarihli taslak raporu kadınların on yıllara dayanan mücadelesi ile kazandıklarına göz dikiyor. Kadınları sadece aile içinde tanımlıyor, aksi takdirde yok sayıyor, erkek şiddetine karşı yasal mekanizmaları zayıflatan ve kadınların boşanmasını zorlaştıran öneriler getiriyor. Rapor, kadınların nafaka hakkına el koyuyor, şiddetten uzaklaşmasını zorlaştırıyor ve hatta yaşadığı evin bile şiddet uygulayan erkekler tarafından elinden alınmasına imkan tanıyor.

Rapordan ana başlıklar şöyle:

Evli değilsen, hemen evlen! Zira rapor kadınların yalnızca evli ve aile kurmuşsa belli haklardan yararlanabileceğini söylüyor. Raporun ilk 150 sayfası aile kurmak, aile değerleri, ailelerin karşılaştığı sorunlar üzerine…

Evlendiysen boşanma! Boşanacaksan da nafaka filan bekleme! Raporda boşanmanın ardından nafakaların süresiz olmasının, erkeğin hayatını ipotek haline getirdiği söylenirken, nafakanın 5 ila 10 yıl arasındaki gibi belirli bir sürede ilgili kurumlarca çalışılarak düzenlenmesi, yoksulluğun devam etmesi halinde kadının sosyal yardım, meslek edindirme, istihdam imkanlarından faydalanmasının sağlanması öneriliyor.

Yine raporda, çocuk kaçırma durumlarında, boşanma davalarında, dava süreci sırasında ve boşanma öncesinde arabuluculuk sürecinin kullanılmasının faydalı olacağı söyleniyor. Aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılması yönünde mevzuatta düzenleme yapılması öneriliyor. Bu şekilde kamuyu ilgilendiren yargılamaları kapalı kapılar ardına saklama, kadın örgütlerini sürecin dışında bırakma, kadınları yalnızlaştırma, kadın örgütlerinin davaları takip etmesini engelleme amacı güdülüyor. Yine öne çıkan noktalardan biri olarak, çocuk istismarcılarına, istismarda bulundukları çocukla evlendikleri takdirde ceza almamaları hedefleniyor.

Rapordakiler saymakla bitmiyor, oldu olacak devlet tecavüzcüyü maaşa da bağlasın! Biz kadınlar mücadele ederek kazandığımız hakların yıllarca geriye götürülmesine sessiz kalmayacağız! Eril ve muhafazakar devlet zihniyetine karşı kadınlar artık susmayacaklar! Devlet boşanmaları değil, tecavüzleri engellemek zorundadır.

Kara gün dostu İsrail

0

Son beş yılda Ortadoğu’da meydana gelen altüst oluşlar, bölgesel savaş ve devrimler emperyalizmin Ortadoğu’daki başat iki ülkesini (İsrail ve Türkiye) yakınlaşmaya zorluyor. Elbette ki bu yakınlaşma ve yeniden ortaklık emperyalizmin çıkarları doğrultusunda olacak. Olmak zorunda.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde yeniden yapılanan emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’yu denetim altında tutma, bölünmüş 200 milyonluk Arap halklarının ve emekçilerinin zor yoluyla baskılanması için kurduğu ve bir nevi karakol işlevi gören korsan-terörist devlet İsrail ile ’50’li yılların başında NATO üyesi olan, yoğun Müslüman nüfusa sahip, emperyalizmin sopayla yaptıramadığını rıza yoluyla gerçekleştirmesinin aracı işlevi gören Türkiye’nin arasının 2010 yılında bozulması en çok emperyalizmi rahatsız etmişti. 2013 yılında Obama’nın öncülüğünde gerçekleşen diyalog süreci tam istenilen düzeye gelememişti. Özellikle son üç yılda gerçekleşen Mısır’daki darbe, Suriye’deki gelişmeler ve Rusya ile olan husumet gibi gelişmeler, zaten ekonomik olarak ilişkilerin hiçbir zaman kesilmediği İsrail ile politik arenada yan yana gelme zemini oluşturdu.

Mavi Marmara’yla başlayan ayrılık rüzgarları Ortadoğu devrimci sürecinin getirdiği fırtınayla tersine döndü. Bu iki ülke varlık nedenlerini hatırlayarak “geçmişte yaşanan olumsuzlukları” bir kenara itme derdine girmiş durumda. Bu amaçla Dışişlerinin müsteşarlık düzeyinde İsrail ile yürüttüğü kimi zaman gizli kimi aman açık görüşmeler her ne kadar iktidar, bu yakınlaşmaya tabandan bir tepkinin geleceğinden korksa da artık saklanamıyor.

Siyasi ilişkiler gerilemiş olsa da, ne Davos ne de Mavi Marmara, 1996 yılında serbest ticaret anlaşması imzalamış bu iki ülkenin iktisadi ilişkilerinin gerilemesine yol açtı. İktidarın “Filistin halkının yanındayız” söyleminin bir karşılığının olmadığı ayan beyan ortada. RTE’nin konuyla ilgili son söylemi şu oldu: “Ortadoğu’nun Türkiye-İsrail yakınlaşmasına ihtiyacı var.” İktidara geldiği gün Gazze’nin kazandığını söyleyen kişi, açık açık artık bu cümleyi kuruyor.

İsrailli emekli Tuğgeneral ve eski Savunma Bakanlığı askeri danışmanlarından Michael Herzog ise yakınlaşmayla ilgili daha net bir açıklama yaptı: “Türkiye’nin önünde çok ciddi bölgesel sorunlar var. Suriye politikasında yaşanan sıkıntılar, Rusya’yla eşi benzeri görülmemiş bir kriz. İran’la gerilim yaşanıyor. Türkiye Ortadoğu’ya bakıyor, karşısında topyekün bir iflas görüyor. Bölgede görece istikrarlı, diyalog kurabileceği, siyaset seçeneklerini konuşabileceği tek ülke İsrail…”

İşte bu yakınlaşma şu an Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bıçak intifadası olarak geçen bir ayaklanma dönemi içinde oluyor. Yani İsrail terörüne karşı kitlelerin sonuna kadar mücadele ettiği sırada, üstüne üstlük İsrail tarihinin en sağcı hükümetinin iş başına geldiği bir dönemde, bu yakınlaşma Cumhurbaşkanı düzeyinde karşılıklı göz kırpmalarla gerçekleşiyor. Sanırım Filistin davasına bu kadar da kör göze parmak ihanet edilemezdi. Yalanın ve ikiyüzlülüğün de bir raconu var!

İsrail gazı

Özal’ın doksanlarda İsrail ile ilişkileri geliştirmek için cilalayıp önümüze koyduğu barış suyu (Türkiye üzerinden İsrail’e su satmak) projesi rafa kalkalı çok oldu. Artık sudan çok değerli bir meta var; doğalgaz.

İsrail’in son yıllarda Doğu Akdeniz’de açtığı doğalgaz kuyularıyla işletilebilecek mevcut doğalgaz rezervi bir trilyon metreküpe yaklaşmış durumda. Bu, Türkiye’nin 20 yılda kullandığı doğalgaz miktarına eşit. İsrail bu gazın %40’ını ihraç etme derdinde. En az maliyetli yol ise, hem Türkiye’ye hem de Türkiye üzerinden Avrupa’ya bu gazı satmak. Özellikle Rusya ile yaşanan krizle birlikte, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak isteyen Türkiye için bir fırsat doğuruyor bu durum.

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin’de pire için yorgan yakacağını söyleyenler, konu çıkar ilişkileri olduğunda dini imanı bir kenara atıp “düşman” belledikleriyle kol kola girebiliyorlar. Yarın ise olacak olan şu: Türkiye bir yandan Gazze ablukası kaldırılsın derken bir yandan İsrail gazını satın alarak Gazze’ye yağan bombaların finansmanını sağlayacak. Askeri teknoloji alıp satarak kitle hareketlerini bastırmak amaçlı deneysel silahlar üreten İsrail terör aygıtına destek olacak.

Biz devrimci Marksistler bu konuda hiçbir kapitalistin olamayacağı kadar netiz. İkili devlet çözümü bir çözümsüzlük projesidir. İsrail emperyalizmin karakoludur. Terörist bir devlettir. Kayıtsız şartsız yıkılması gerekir! En önemlisi, Siyonizm’in yıkılması Arap ve Yahudi işçi sınıfının mücadelecisinin bir parçasıdır. Her ne sebeple olursa olsun özgür Filistin halkının gerçek dostları olan biz devrimcilerin temel görevlerinden biri de onları kandıran kapitalist iki yüzlülerin maskesini düşürmek olacaktır.

MHP’de taht oyunları

0

MHP kongre süreci 1 Kasım seçimi sonrası tabanın kongreyi işaret edip, seçim istemesiyle başlıyordu. Ancak Bahçeli 2018’deki kongreyi işaret edip olağanüstü kongre yapılmasına karşı çıkıyordu. Bunun üzerine başta Meral Akşener olmak üzere Sinan Oğan, Koray Aydın ve Ümit Özdağ başkanlığa aday olup delegelerden 543 kişinin imzasını toplayıp genel merkeze gönderdiler. Genel merkez dilekçeye cevap vermeyince mahkeme süreci başladı. Mahkeme tek celsede MHP’ye kayyum atadı ve kayyum da 15 Mayıs’ta olağanüstü kurultay kararı aldı.

Bunun üzerine MHP Genel Merkezi boş durmadı; Sivas Gemerek ve Kastamonu Tosya Asliye Hukuk Mahkemeleri’nden kurultayı durdurma kararı aldı. (Bu kısma kadar daha detaylı bilgi için: İşçi Cephesi, Sayı 84, MHP: Bahçeli mi, Bahçesiz mi?)

25. İcra Müdürlüğü, Gemerek ve Tosya kararları için kurultaya tedbir koyuyor (Tedbir koydurmak için sadece bu iki ilçeyi bulup karar aldırması aslında MHP’nin ve Erdoğan iktidarının de durumunu açıklar nitelikte.) ve kongrenin yapılmasını engellemek için valiliğe ve emniyete yazı gönderiyordu. MHP çağrı heyeti ve başkan adayları, Yargıtay kararını bekleyeceklerini belirtiyor; Yargıtay da Mayıs ayı içinde karar vereceğini açıklıyordu. Bu sırada MHP muhalefetinin, ilk önce Tosya Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararına yaptığı itiraz kabul ediliyor ve karar yürürlükten kaldırılıyordu. Aynı süreç Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesi için de yapılıyordu. 13 Mayıs akşamı itirazı değerlendiren, 2. İcra Müdürlüğü kararı kaldırıyor ve uygulanması için 25. İcra Müdürlüğü’ne yolluyordu. Sonuç olarak  25. İcra Müdürlüğü kararı tanımayıp kurultay yapılmayacağını söylüyordu (Çok yorucu değil mi? Hamlelerden başım döndü.) MHP başkan adayları ne olursa olsun kurultay alanında olacaklarını söyleyip kongre alanına ortaklaşa gidiyordu.

15 Mayıs sabahı MHP delegeleri ve sempatizanları büyük bir topluluk oluşturmasına rağmen polisin aldığı sıkı önlemler yüzünden kongre alanından eli boş döndüler, ancak imza topladıkları delege sayısı 543’den 748 sayısına ulaştı. Koltuğunun gideceğini anlayan Bahçeli de, hükümete her konuda hukuki destek vereceğini (yani fiilen başkanlığa onay vereceği olarak algılanabilir) açıklıyordu, gerçi bu kararı ilerleyen günlerde değişecekti. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi oybirliğiyle kurultay yapılmasına onay veriyordu. (Burada oybirliği önemli çünkü birçok üyesi Erdoğan tarafından atanmıştır.) Bunun üzerine Devlet Bahçeli 10 Temmuz’u kongre tarihi olarak açıklamak zorunda kaldı. Ancak mahkeme kararıyla kayyum atanmış olan MHP’de karar verme süreci Bahçeli’de değil; çağrı heyetindeydi ve onlar 19 Haziran’ı kongre olarak gösteriyordu. Devlet Bahçeli bu kararı tanımayacağını açıklıyordu ama muhalefet 19 Haziran’ı kongre olarak kabul ediyordu. Büyük ihtimalle kongre 19 Haziran’da olacak.

MHP kongresi süreci o kadar karmaşık bir hal aldı ki, iyi bir senaristin elinde olsa Tyrant, Homeland gibi dizilerle başa çıkabilecek kadar iyi biri dizi ortaya çıkardı. Başrolde Devlet Bahçeli (gerçi o başrolde değil de ana muhalefet rolünde olmak isterdi ama ne yazık ki öyle bir rol yok.) Yardımcı rollerde Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ, Koray Aydın ve tabii ki de Saray… Oyunlar, entrikalar, güç savaşları, komplo teorileri ve derin devlet hepsi bu dizide güzel olmaz mıydı? Belki altın küre bile gelirdi.

MHP’de yaşanan taht oyunları Saray rejiminin sıkışmışlığını ve burjuvazinin alternatif arayışlarını göstermesi açısından oldukça önemli. Bir yandan Erdoğan ve AKP hükümeti, yargı ve medya üzerinden yapılan operasyonlar başta olmak üzere, her türlü yöntem ve manipülasyonla MHP’nin kongre sürecine müdahale ederek, Bahçeli’nin o çok ihtiyaç duydukları “muhalefetini” devam etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Diğer yandan, çeşitli eleştiri ve kaygılarına rağmen her sıkıştığı durumda Erdoğan iktidarına omuz veren burjuvazi, MHP yönetiminin yenilenmesiyle Erdoğan ve AKP’de tekelleşen siyasi gücü sınırlandırmak istiyor. Öte yandan, burjuva medya tarafından parlatılmakta olan Meral Akşener’in Kürt düşmanlığında Erdoğan’dan daha kararlı olmak dışında herhangi bir politika geliştirmediği emekçilerin dikkatinden kaçmamalı. Saray rejiminin geriletilmesi ve yıkılması ancak ve ancak işçi sınıfının, gençliğin ve Kürt halkının bağımsız mücadelesi, seferberliği ve siyasi örgütlenmesi sonucu gerçekleşebilir.

Çapulcuların direnişi üçüncü yılında

0

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”. Üç yıl önce bugünlerde Taksim’de Topçu Kışlası’nın inşasına karşı yüz binler Taksim Gezi Parkı’nda bu sloganı haykırıyorlardı. Daha sonra talepler; biber gazının yasaklanmasından sorumluların görevden alınmasına, gösteri yasaklarına son verilmesinden ifade özgürlüğüne ve hatta hükümetin istifasına kadar çeşitlendi.

80 ilde çoğunluğu 18-30 yaş arası gençlerden oluşan 3 milyondan fazla insan gitgide baskıcılaşan hükümete karşı sokağa döküldü. O güne kadar böyle kitlesel bir eylemlilikle karşılaşmamış hükümet kısa bir bocalamanın ardından şiddetli bir müdahaleye girişti. Gezi’nin ilk 15 günü 150 bin gaz bombası atıldı, 3 bin ton su, 3 çeşit gaz sıkıldı. Bu sert müdahaleler sonucu binlerce kişi yaralandı, otuzdan fazla kişi gözünü ve yedi yoldaşımız da hayatını kaybetti.

Hükümet sadece şiddete başvurmuyordu. Havuz medyası patronları her gün Gezi’nin arkasında farklı bir ‘mihrak’ keşfederken bir yandan da kalem kalem “Gezi’nin maddi bilançosu”nu çıkarıyordu: Esnaf kan ağlıyordu, milyar dolarlar kaybedilmişti, hak hukuk elden gitmişti, yağma ve eşkıyalık kol geziyordu. Aslında hükümete dokunan bunlar değildi. Erdoğan’nın başkanlık rejimi, burjuvazinin işçi sınıfı düşmanı politikaları tehlikedeydi. Nitekim kıdem tazminatından başkanlığa pek çok mesele ertelenmek zorunda kaldı.

Aradan üç sene geçti. Hükümete göre Gezi bir ay içinde “ezilmişti” fakat ne maddi durum düzeldi ne de siyasete istikrar geldi. Aksine baskılar arttı, ekonomik durum kötüye gitti, uluslararası alanda yalnızlaşma mutlak hale geldi. Şimdi yeni ‘mihraklar’ bulunsa da Erdoğan’ın ilk göz ağrısı Gezi çapulcuları hâlâ dilinden düşmüyor. Çünkü biliyor ki, o çapulcular tekrar ayaklanırsa ertelemek zorunda kaldığı başkanlık hayalleri ve fazlası bu defa topyekûn suya düşecek. Gençlik her zamankinden fazla öfkeli ve yapılması gereken çok daha fazla iş var. Başlangıç Gezi’yle gelmişti, mücadelenin ne zaman ve nereden devam edeceği ise birlikte hareket edebilme kabiliyetimize bağlı.

Altherm Klima işçileri ücretlerini istiyor

0

Biz işçiler hayatımızın her alanından feragat ederek çalışmaya devam ederiz. Ailemize, sevdiklerimize zaman ayıramadan ölesiye çalıştırılıyoruz. Karşılığında ya iş kazası geçirerek ya da haklarımız gasp edilerek hatta maaşlarımız bile verilmeden kendimizi kapı önünde buluyoruz.

İşte bir örnek!

İstanbul’daki Tuzla Organize Sanayii Bölgesi’nde bulunan Altherm Klima işçileri, ücretlerinin aylardır yatırılmaması üzerine, “Ücret yoksa üretim de yok” diyerek iş bıraktı. İşverenin işçileri oyalaması üzerine işçiler ücretlerin derhal yatırılmasını talep etti. Ocak ayından beri işçilerin maaşları düzenli yatırılmıyor. 1 Haziran günü fabrika yönetimi işçilerden savunma istedi. Bunu reddeden işçilere, akşam iş çıkışı işlerine son verildiği ifade edildi.

Maaşı düzenli yatırılmayan hangi işçi sessiz durabilir ki? Kira, faturalar ve gıda masrafları bunlar ne kadar sessiz duruyor ki! Zaten ağır çalışma koşulları altında her gün haklarımız gasp edilerek güne başlıyoruz. Yetmezmiş gibi patronların cebi daha fazla dolacak diye, zaten üç kuruş maaş veriliyor, ona bile göz koyan bir sömürü kitlesi var karşımızda.

Bugün Altherm Klima işçileri ücretlerini alıncaya kadar direnişlerine devam edeceklerini söylüyor. İşçiler olarak haklarımızı bilelim. Çeşitli bahanelerle maaşlar yatmıyor ya da eksik yatırılıyor. İdare eden, açlıkla sınanan kesim artık biz olmayalım. Altherm Klima işçileri hakkı olanı istiyor. İnsanca çalışma koşulları ve insan onuruna yaraşır ücret talep ediyoruz.

Dünya İnsani Zirvesi ya da Toplu Günah Çıkarma Ayini

0

Merhabalar,

Sizler ile geçenlerde İstanbul’da düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi ile ilgili bir haber yazısı paylaşmak istedim. Önce bir süre düşündüm ve bu haber yazısını iki farklı şekilde yazmaya karar verdim. Zira böylesine bir zirve ancak iki türlü anlatılabilir. Başka bir ifade ile bu işin ortası yoktu!

Bu sebepten mütevellit bu iki yazıyı okuyacak dostlar, yoldaşlar kendilerinin istedikleri tarzı seçip öyle okusun istedim.

NOT: Yazının sonunda size ufak bir sınav yapılacaktır.

1. Yazı: Dünya İnsani Zirvesi İstanbul’da

Türkiye’de Türkiye’nin ev sahipliğinde ilk defa düzenlenecek ve insani yardım alanındaki sorunlara çözüm yollarının bulunmasının amaçlandığı Dünya İnsani Zirvesi, 23-24 Mayıs tarihlerinde 60’a yakın devlet ve hükümet başkanının katılımıyla İstanbul’da başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bulunduğu liderler önce ihtişamlı bir kahvaltıda bir araya geldiler.

Zirvede, 7 yuvarlak masa toplantısı, 15 özel oturum ve 120 yan etkinlik düzenlendi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un girişimiyle, BM İnsani İşler Eşgüdüm Ofisi’nin (UNOCHA) organizasyonunda yapılacak zirvede, insani alanda yaşanılan sorunlara çözüm yolları bulunması amaçlandı.

Tüm sivil kuruluşlarının, hükümetler ve uluslararası organizasyonlar ile işbirliği içerisinde çalışmalarına karar verildi.

Ayrıca Zirvede Türkiye’nin insani yardım adına yaptıklarına da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması aracılığı ile yer verildi.

Resmi verilere göre, Türkiye 2,7 milyonunu Suriyelilerin oluşturduğu bu sığınmacılar için 2011’den bu yana yaklaşık 10 milyar dolar harcadı.

BM verilerine göre ise Türkiye bugün dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke olduğunun ve herkesin taşın altına elini sokmasının gerektiğinin altı çizildi.

2. Yazı: Toplu Günah çıkarma Ayini İstanbul’da düzenlendi

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun liderliğinde insani krizlere nasıl müdahale edileceğine dair bir strateji belirlemek için zirvenin toplanacağı önceden biliniyordu. 23-24 Mayıs’ta İstanbul’un tanıklık ettiği insansız bir ‘insani’ zirve düzenlendi.

Zirvede neler söylendi? Aslında bu zirvede, kapitalizmin diğer toplu günah çıkarma ayinlerinde olduğu gibi liderler eşsiz şaraplar ve güzel yemekler eşliğinde bir araya gelen ‘liderler’ hiçbir şey söylememek için her şeyi söylediler.

Birçok uluslararası organizasyonun başkanlarının yüz bin dolar civarında maaşlar aldığı bir zirvede insani yardım için zaten ne söylenebilirdi?

Birçok coğrafyada insanlar açlık çekerken, insani krizler için zirvelerin maliyetinin açlıkla mücadele eden insanlara ayrılan yardımdan daha fazla olması aslında tüm resmi önümüze seriyor bile…

Öte yandan Türkiye dünyanın en çok bağış yapan ülkesi olarak podyumda gezdirilirken AB’nin Türkiye’yle yaptığı göç anlaşması hâlâ birçok grup tarafından insan hakları ihlâli olarak görülüyor. Sınırlarda Suriyeli mülteciler ölüme terkediliyor. Çocuk işçilik, erken evlendirme, her türlü şiddete maruz kalan yine onlar oluyor.

Bir yılda sivil toplum kuruluşlarına aktarılan 155 milyar dolar acaba nereye gidiyor? Ne kadarı gerçekten kalıcı çözüm için harcanıyor bilinmiyor.

Birkaç iyilik ceketi giymiş insanın bir araya gelip insani yardım sektörünü canlandırmak, sosyal yardım ekonomisini kalkındırmak için düzenlediği bir zirve daha son buldu.

Bonus olarak son bir gözlem: Biz elbette kalıcı refahın ve barışın ancak sınıfsız bir toplumda gerçekleşebileceğine inanıyor ve reformist kapitalist ayinlere inanmıyoruz! Lakin galiba katılanlar da bu sefer pek inanmıyorlar gibiydi desek pek yanlış olmayacak sanki… Haklarında hayırlısı…

Ufak bir sınav:

Aşağıdaki soruları yukarıda okuduğunuz yazılara göre cevaplayınız

  1. i) Sizce yazar hangi yazıyı yazarken zorlanmış hatta biraz sinirlenmiştir?
  2. ii) Bu yazıyı okuyacaklar sizce hangi yazıyı dikkate alacaktır?

iii) Dünya İnsani Zirvesi’ne katılan liderler sizce hangi yazıyı okuduktan sonra saatine bakma, telefonunu kurcalamak, bacak sallamak, burnunu kaşımak gibi tepkiler verir?

CEVAPLAR: Bir sonraki sayımızda sizlerle olacak…

Trump’ı yenmek için Clinton kaybetmeli

0

Amerika Birleşik Devletleri’nde Kasım ayında gerçekleşecek olan başkanlık seçimleri yaklaşırken, Cumhuriyetçi Parti (CP) de, Demokratik Parti (DP) de kendi adaylarını belirlemek için bölgesel ve yerel düzlemlerde, kendi içlerinde eleme turları işlevi gördüğünü söyleyebileceğimiz seçimler gerçekleştiriyorlar. Başkanlık yarışı için CP’den, partinin geleneksel isimlerinin dahi karşısında cephe aldığı Trump’ın öne çıkacağı kesinleşti. Küçük ölçekli sanayi ve ticaret erbabının gerici ve ırkçı ruh halini programında somutlaştıran Trump, kampanyasının ardına çokuluslu firmaların yalnızlaştırıp yoksullaştırdığı yoksul beyaz aileleri, varoşlarda kaybolmuş lümpenleri eklemlemeyi ve böylece basit bir “başkan adayı” değil ancak artçı depremleri ileriki süreçlerde hissedilecek olan bir “hareketin”  ileri keşif kolu olduğunu gösterdi.

Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi Ken Loach kazandı

0

Bu sene 69.’su düzenlenen Cannes Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü olan Altın Palmiye’yi “I, Daniel Blake” (Ben Daniel Blake) isimli filmi ile yönetmen Ken Loach kazandı. İşçi sınıfı gündelik yaşamı ve hayat şartları üzerine çektiği filmlerle tanınan ve filmlerinde sıkça işçi hakları ve özgürlükleri ve sosyal adaletsizlik temalarına rastladığımız Loach, 2006’da “The Wind That Shakes the Barley” (Özgürlük Rüzgarı) filmi ile yine aynı ödülü kazanmıştı.

Direnişler

0

29.05.2016
Açlık Grevindeki Madenciler Eylemlerini Sonlandırdı

Zonguldak Kilimli’de bulunan Deka Madencilik A.Ş’ye bağlı Balçın Madencilik’te çalışan 120 işçi Ocak ayından beri ödenmeyen maaşları için 4 Nisan günü iş bırakmışlardı. Bunun ardından maden ocağına kayyum atanmasıyla çaresiz duruma düşen işçilerden 85’i 18 Mayıs günü açlık grevine başlatmışlardı. Maden ocağında açlık grevi yapan işçilerden bir kısmı rahatsızlanarak hastaneye kaldırılırken geri kalanlar maden ocağında aileleri ise ocak girişinde direnişe devam etmişlerdi. Hakkettikleri maaşlarını almayı talep eden işçiler kendilerine yapılan yardım teklifleini sadaka olarak nitelendirip geri çevirmişlerdi. Açlık grevinin 11. gününde İl Emniyet Müdürü Osman Ak’ın ocağa gelerek işçileri ikna etmesiyle eylem sonlandırıldı. İşçilere alacaklarının bir bölümü olan 1000’er TL ödendi.

Latin Amerika: Emperyalist gericiliğin darbesi mi?

0

Dünya solunun neredeyse on yıldan beri belirli bir hayranlık ve umutla gözlediği bir dizi Latin Amerika “sol” iktidarı sarsıntılı bir güç döneme girmiş durumda. Chavezci parti (PSUV) Venezuela’da seçimleri kaybetti, başkan Maduro’nun yönetimi düştü düşecek; Arjantin’de sol Peronizm diye anılan Kirchnerci iktidar da seçimleri kaybetti; Brezilya’da İşçi Partili (PT) devlet başkanı Dilma Rousseff parlamento tarafından azledildi, efsanevi lider Lula yolsuzlukla yargılanıyor. Bolivya’da Evo Morales’in hükümeti yerli halkın seferberlikleriyle baş edemiyor. Peru’da Humala’nın “ulusalcı halkçı” yönetimi iktidarı eski diktatörün kızı Fujimori’ye kaptırmak üzere… Örnekler çok ve eğilim belirgin: bugüne değin kendilerini “Sol” ve/veya “halkçı” olarak tanımlamış akımlar ve partiler kitleler tarafından reddediliyor ve iktidardan uzaklaştırılıyor.

Dünya solunun, bu akımları on yılı aşkın bir süreden beri ideolojik ve politik bir referans olarak kabul etmiş olan kesimleri bugün şaşkınlık içinde yön kaybı yaşıyor. Kitlelerin neden bu iktidarlara sırt çevirdiğini, neden onlara karşı ciddi mücadelelere girmiş olduklarını dikkate almadan tek bir ağızdan yargıda bulunuyorlar: “Emperyalist gericilik solcu yönetimlere karşı darbe yapıyor”, diye feryat ediyorlar. Bu savlarını dayandırdıkları tek gerekçe de, bu ülkelerde iktidar alternatifinin liberal sağcı partiler olması. Bu ülkelerdeki kitleleri gerçek bir sosyalizme doğru yönlendirecek kitlesel devrimci partilerin neden bulunmadığını soruşturmuyorlar bile. Zira bunu yapsalar, kendi tarihsel ihanetleri açığa çıkacak.

Biz devrimci Marksistler (Troçkistler), daha başından itibaren halkçı sol görünümlü Peronculuğun, Lulacılığın, Castro-Chavezciliğin kitlelerin liberal burjuva iktidarlara karşı ayaklanmasının ürünü olarak iktidara geldiklerini, ama amaçlarının bu ayaklanmaları birer işçi ve halk iktidarına, sosyalizme doğru yönlendirmek değil, belirli tavizlerle kontrol altına almak olduğunu ısrarla vurguladık. Temel sanayi sektörlerinin ve bankaların devletleştirilmesi, dış borç ödemelerinin durdurulması, dış ticarette devlet tekelinin sağlanması ve tüm ekonomi üzerinde işçi ve halk denetiminin kurulması olmaksızın yarı sömürge ve bağımlı ülkelerin küresel kapitalizmin, çokuluslu şirketlerin ve dünya ekonomisindeki emperyalist egemenliğin karşısında direnemeyeceklerini hep belirttik.

Ama Stalinist dünya imparatorluğunun çöküşüyle birlikte referans kaybına uğrayan dünya solunun oldukça büyük bir kesimi, kendini “vahşi kapitalizmin insancıllaştırılmasıyla” ve halka (daha doğrusu onun bir bölümüne) çok kısmi eğitim ve sağlık hizmetlerinin verilmesiyle sınırlayan bir “sosyalizm” anlayışını günün “özgürleşme” teorisi olarak kabul etti. XXI. Yüzyıl Sosyalizmi adını verdikleri bu teorinin küresel kapitalizmin, neoliberalizmin alternatifi olamayacağını ve kitlelerin isyanını bir süreliğine yatıştırmaktan öteye geçemeyeceğini görmemekte, kabul etmemekte ısrar ettiler. Ve işte o süre bitti. Yaşamlarında gerçekte bir değişiklik olmadığını, hatta ekonomik durumlarının daha da kötüye gittiğini fark eden kitleler sahte sosyalizm anlayışından kopuyorlar. Küçük burjuva sosyalistleri ise şaşkınlık içinde feryat ediyorlar: “Bize karşı darbe yapılıyor”, diye. Kitlelerin kızgınlığını, seferberliğini ve oylarını “emperyalist darbe” olarak tanımlıyorlar. Bu noktaya kadar düşmüş durumdalar.

Venezuela’da Chavez (sonrasında Maduro), Bolivya’da Evo Morales, Ekvador’da Rafael Correa, Peru’da Ollanta Humala, Brezilya’da Lula ve Rousseff, Arjantin’de Kirchnerler, vs. kendi yönetimleri altında neoliberalizmin bütün uygulamalarını hayata geçirirken, ülke kaynaklarını çokuluslu şirketlerin yağmasına açarken ve işçi, emekçi ve yerli halk hareketlerine vahşice saldırıp sendikacıları, yerel liderleri katlederken Sahte Sol olayları sadece izlemekle yetiniyor, tek bir protestoda bulunmuyordu. Üstelik bu iktidarların giderek diktatoryal eğilimler kazanması, kendi çevrelerinde yolsuzluklarla zenginleşmiş yeni çıkar katmanları oluşturması ve bu kesimlerin tüm devlet kurumlarını kendi menfaatleri doğrultusunda ve yasadışı şekilde kullanmaları karşısında sessiz kalıyordu. Sahte Solun gündeminde asla bu yönetimler karşısında kitlelerin taleplerini savunan gerçek devrimci sol alternatifler yaratmak bulunmadı. Böyle bir alternatifin bulunmadığı zaman işçi ve emekçi kızgınlığının seçimlerde bu yönetimlere karşı protesto oylarına dönüşebileceğini ve bundan sağ neoliberal partilerin yararlanabileceğini öngöremedi.

Şimdi kitlesel protestolar karşısında sallanmakta ve yıkılmakta olan XXI yüzyıl sosyalizmi iktidarlarına karşı emperyalizmin darbe yaptığı söyleniyor. Hayır, emperyalizm darbe yapmıyor, son derece zeki bir biçimde bu yönetimlerin alternatiflerini hazırlıyor. Emperyalizm, Arjantin’deki 2001 halk ayaklanmalarıyla Latin Amerika’da başlayan devrimci süreci Kirchnerlerin, Lulaların, Chavezlerlerin, hatta Castro’nun yardımları ve aracılığıyla frenleyip gerçek bir kıtasal devrim haline gelmesini önlemeyi başardı, ufak tefek sürtüşmelere karşılık sürekli olarak onlarla işbirliği yaptı. Şimdi bu iktidarların sonu yaklaşıyor ve emperyalizm kitle protestolarının yeni devrimci gelişmelere yol açmaması için alternatifler arıyor ve geliştiriyor.

Ve Sahte Sol bu gelişmeleri hâlâ melankolik bakışlarla, üzgün bir biçimde izlemekle, emperyalizmden şikayet etmekle yetiniyor. Oysa zaman devrimci alternatifin geliştirilmesi zamanı. Sloganımız “Cristina-Macri; Rousseff-Temer; Maduro-Capriles: Hepiniz Defolun!”dur. Tüm samimi devrimcileri Bonapartist ve neoliberal Latin Amerika yönetimleri karşısında devrimci sosyalist alternatifi geliştirmek üzere 4. Enternasyonal bayrağı altında toplanmaya çağırıyoruz!

Fransız işçi sınıfı iş yasasına karşı isyanda

0

İş Kanunu’nda işçiler aleyhine önemli değişiklikler getiren tasarının Mayıs ayında yasalaşmasının ardından milyonlarca Fransız işçi, yasanın geri alınması talebiyle sokaklara dökülmüş durumda. Ancak burjuvazi ve onun hükümeti Sosyalist Parti’yi asıl zora sokan şey; demiryolu, petrol, havayolu gibi stratejik sektörlerde süren grevler. Ne var ki bu grevler, yalnızca belirli sendika ve sektörlerle sınırlı kaldığından ve sınırlı bir süreliğine düzenlendiğinden mücadelenin kazanılması için yetersiz kalıyor. Süresiz bir genel grevle zafer çok yakın olacaktır.

Mayıs ayının başında Hollande-Valls hükümeti, Fransız halkının çoğunluğunun bu yeni iş tasarısına karşı olmasını hiçe sayarak tasarıyı meclis gündemine taşımıştı. İktidardaki Sosyalist Parti milletvekillerinin bile tasarıya karşısında hoşnutsuzluğu, tasarının meclisten geçmesine imkân vermiyordu. Ancak burjuvazi tasarının geçirilmesi için bastırdığından, halkın ve meclisin tutumu görmezden gelindi. Başbakan Valls, 1958 Anayasası’nın 49. maddesinin verdiği yetkiyi kullanarak tasarının mecliste oylama yapılmadan yasalaşabileceğini söyledi. Bunu önlemenin tek yolu, bir güvensizlik oyu verilerek hükümetin düşürülmesiydi; ancak iktidardaki Sosyalist Parti içindeki tasarıya muhalif milletvekillerinin leyhte oyları hükümete karşı güvensizlik oyunun reddedilmesine ve dolayısıyla tasarının yasalaşmasına neden oldu.

Fransa’da son iki aydır gündemin başlıca maddesi olan iş yasası reformuna karşı verilen toplumsal mücadelenin, yeni bir evreye girdiği görülüyor. Birkaç hafta öncesine kadar üniversite ve lise öğrencileri mücadelenin başını çekiyor, işçi sendikaları ise bürokratik yönetimleri yüzünden Fransız hükümetiyle pazarlık yapıyor, bu nedenle eylemler hükümete geri adım attıracak bir düzeye ulaşamıyordu. Ne var ki, Mayıs ayında tasarının yasalaşmasının ardından, ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu CGT (Genel Emek Konfederasyonu) başta olmak üzere birkaç önemli sektördeki sendikaların greve katılımıyla geniş ölçekli bir toplumsal patlama meydana geldi.

Halen Fransa’nın her köşesinde süren eylemlerde milyonlarca işçi ve öğrenci, iş yasasının geri alınması talebiyle gösteriler düzenliyor ve olağanüstü hâlin verdiği yetkilerle artan polis terörüne barikatlar kurarak karşılık veriyor. Gelinen noktada ülkenin her köşesinde polis ile göstericiler arasında çatışmalar yaşanıyor, polisin işkenceye varan müdahaleleri olayların şiddetini artmasına yol açıyor, bazı bölgelerde bizzat ordu eylemleri bastırmak için sokağa çıkıyor. Devletin kendi verilerine göre, yüzlerce eylemci yaralandı, 60’tan fazla polis eylemciler tarafından darp edildi. İş tasarısının mimarı Çalışma Bakanı El Khomri, katıldığı canlı bir televizyon programı sırasında eylemciler tarafından protesto edildi; Bakanı stüdyoyu kuşatan işçilerin elinden ancak özel askeri timler alabildi.

Başta petrol ve demiryolu sektörleri olmak üzere pek çok sektörde grevler düzenlemeye devam ediliyor. Öyle ki, yaşam durma noktasına gelmiş durumda: Yakıt istasyonlarında uzun kuyruklara rastlamak mümkün. Ulaşım sektöründeki grev nedeniyle bırakın şehirlerarası, şehir içinde ulaşımın sağlanması bile imkânsız hale geldi. Nükleer santral işçilerinin de greve katılımıyla birlikte, ülkede geniş çaplı elektrik kesintilerinin yaşanılması bekleniyor. Tüm bunlara 10 Haziran’da Fransa’da başlayacak olan Avrupa Futbol Şampiyonası’nın da grevler nedeniyle düzenlenmeme olasılığı da eklendiğinde, “sosyalist” hükümetin oldukça zor bir durumda olduğu söylemek abartı olmayacaktır. Cumhurbaşkanı Hollande’nin yasanın geri alınmayacağı yönündeki açıklaması ise, 2017 Nisan ayındaki seçimler öncesinde yerle bir olan itibarını kurtarmak için çaresizce yapılan bir hamleden ibaret.

Milyonların seferber olması ve sendikaların mücadeleye katılması, mücadelenin giderek büyümesini sağlıyor; zafer umutlarını artırıyor. Ancak mücadelenin eksiklikleri de bulunuyor: İlk olarak birbirinden kopuk ve bazı sektörlere hapsolmuş grevlerin, ülke geneline ve tüm sektörlere yayılması bir zorunluluk. Bir başka deyişle, sonuca ulaşmak için bir genel grev gerekli. İkinci olarak mevcut grevler belirli süreliğine düzenleniyor. Oysa iş yasasındaki değişiklikler geri alınıncaya kadar süresiz grevler düzenlenmesi, işçi hareketinin hükümet karşısındaki elini güçlendirecektir.

Fransa’da işçi sınıfının, on yıllardır dünya ölçeğinde süren neoliberal saldırı politikalarına karşı bir zafer elde etmesi mümkün: Bunun için gerekli iradeye işçiler sahip. Artık yapılacak tek şey kalıyor: Yasa geri alınan dek süresiz ve genel grev!

Avcılar’da belediye işçileri direnişte

0

Kiralık işçiliğin, özel istihdam bürolarının, daha esnek ve daha güvencesiz işlerin önünü açan yeni iş yasası sessiz sakin meclisten geçirilmiş durumda. İşçilerin hayat şartları kötüleşmekte, işten atmalar, eksik maaş ödemeleri, iş cinayetleri devam etmekte. Buna karşı işçi sınıfı iş yerleri çapında sendikalaşmakta ve örgütlenmekte. Hangi partiye oy veriyor olurlarsa olsunlar işçiler sınıf mücadelesi yürütmekte, patronlar da öyle.

Mayıs ayının başında Belediye-İş Sendikası’na üye oldukları için CHP’li Avcılar Belediyesi tarafından işten atılan işçilerin başlattıkları direniş ilk ayını geride bıraktı. İşten atılan otuz temizlik işçisi işe geri dönmek talebiyle başlattıkları direnişlerinin birinci ayında Marmara Caddesi üzerinden Avcılar Belediyesi önüne yürüyüş düzenledi. İşçi eşlerinin, çocuklarının, Gıda-İş, Tez Koop-İş, Haber-İş, Liman-İş ve TÜMTİS sendikalarının destek verdiği yürüyüşte “Atılan işçiler geri alınsın”, “ Sendika hakkımız engellenemez”, “Kıdeme uzanan eller kırılsın” sloganları atıldı. Avcılar Belediyesi önünde Belediye-İş İstanbul 2 Numaralı Şube Başkanı Erol Özdemir ve Belediye-İş Genel Başkanı Nihat Yurdakul konuşma yaptılar. Erol Özdemir yaptığı konuşmada atılan işçilerin geri alınmasını isterken, Nihat Yurdakul işçilerin iş kanunun 25. maddesinin 2. fıkrası neden gösterilerek, yani ahlaksızlık ve hırsızlık nedeni ile işten atıldıklarını vurguladı. Sendikalaşan işçileri işten atmak için, yaygın bir şekilde, ucuz bir bahane olarak kullanılan bu iftira ile atılan işçiler işe geri alınana kadar mücadele edileceğini belirtti.

Yeliz yoldaşı kaybettik

0

Gazetemizin okuru ve mücadele arkadaşımız Yeliz’i bugün talihsiz bir haberle kaybettiğimizi öğrendik. Yeliz’le yıllar öncesine dayanan bir dostluğumuz var, kendisi tekstil işçisi bir kadın aynı zamanda 3 çocuk annesiydi. Zorluklarla dolu hayatında her zaman direngenliği ve samimiyeti ile bizlere yaşam enerjisi verirdi. Hem emekçi bir kadın oluşu hem de bir anne olarak zorluklara tek başına göğüs germesine rağmen, mücadelenin kopmaz bir parçasıydı, her eylemde, etkinlikte yanımızdaydı.  En son Bakırköy’de kutladığımız 1 Mayıs mitinginde aynı saflardaydık.

Onu kaybetmenin tarifsiz üzüntüsü içerisindeyiz. Ailesi, dostları ve bizler güzel bir insanı yitirdik.

Başımız sağolsun.

Fetih 2016

0

Türkiye’de Fetih kutlamalarının ortaya koyduğu tarihi bir gerçek var; rejim ne vakit dara düşse İstanbul’un kutlu Fetih günlerine bir can simidi misali sarılıyor. Cumhuriyetçi, darbeci, İslamcı hükümetlerin istisnasız bir özelliği bu…

Unutmayalım ki, kutlamaların resmi bir ritüele dönüştürüldüğü 1914 yılı, imparatorluğun Balkan topraklarını kaybettiği ve çöküşüne yol açacak büyük harbin eşiğinde olduğu bir momentti.  İktidarda Erdoğan’ın nefret ettiği İttihatçılar vardı ve tema yine “Yeniden Diriliş” idi. Yani “Fetih kutlamaları” sanıldığı kadar hayra alamet olmayabilir…

Günler öncesinden başlayan Fetih programı hazırlıkları devletin tüm olanakları kullanılarak, adeta Erdoğan’ın şovuna dönüştürüldü.

Suntadan Bizans surlarına yeniçeri kıyafeti geçirilmiş zabıtalarca dikilen sancaklarla huşu içinde kendilerinden geçebilsinler diye, İstanbul’un 38 ilçesinden on binlerce kişi 146 vapur ve 5 bin otobüsle miting alanına taşındı.

İşte bu dekor, gerçekte sosyal ve ekonomik bir çöküntünün eşiğinde bulunan endişeli yığınlara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hararetle ihtiyaç duyduğu “Başkanlık propagandasının” zeminiydi.

9 bin polis, beş helikopter, bir denizaltı, bir firkateyn, üç sahil güvenlik teknesi ve 27 polis detektör köpeğiyle güvenliği sağlanan kutlama için hangi bütçeden karşılandığı meçhul, en az 63 milyon TL’lik bir harcama gerçekleştirildiği söyleniyor.   

563 yıl sonra “bizim büyük çaresizliğimiz”…

İstanbul, 2. Mehmet’in çok uluslu ordusu tarafından fethinden itibaren, tarihsel açıdan ekonomik gelişmelerin, siyasi kaygılar karşısında bağımlılığıyla biçimlendi. Eşsiz doğal konumu ve imkânları hunharca yağmalandı.

Çarpık ve plansız sanayileşme modeli yüzünden İstanbul daimi surette bölgesel dengesizlikler pahasına ve kapitalist metropollerin ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda gelişti.

Bu eşitsiz ve bileşik gelişmenin en önemli sonucu Bizans’tan Osmanlı’ya ve ardından Cumhuriyet hükümetlerine miras kalan bir sürekli eşitsizlik ve doğal felaketlere açıklık durumuydu.  

İstanbul, bu kentte birikmiş emekçi yığınlar açısından, yıllara yayılan yaşam kalitesindeki belirgin düşüşle özdeşleşti.

Bugün mahkûmu olduğumuz gecekondu, işporta, dolmuş şeklindeki kendiliğinden çözümler işte bu çaresizliğin sonucudur.

“İstanbul’u küresel kent yapıp satmak” zihniyeti, Türkiye burjuvazisinin kızıl elması adeta. İstanbul sürekli ülkenin geri kalanı aleyhinde irileşmekte, zira burjuvazimizin ülkenin tümü üzerinde yüksek katma değerli bir sanayileşme planına ayıracak vakti ve cesareti yok. Türkiye’nin, emperyalizme bağımlı kapitalist birikim modeli ucuz işgücü ve İstanbul’un sunduğu kentsel ranta odaklı.

AKP’yi ve Erdoğan’ı iktidara taşıyan ekonomik zeminde, İstanbul’un tepe tepe kullanılan rantının stratejik bir rolü olduğunu gözden kaçırmamak gerek.

AKP’li yıllar boyunca, kent devasa bir şantiyeye ve emlak piyasasına dönüştü. Birçok sosyal hizmet de özelleştirilerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait şirketlerce yürütülmeye başlandı. Yatırım yapmak, mafyalaşmak, spekülasyonların bir parçası haline dönüşmek suretiyle sermaye biriktirilebilen bu kenti yağmalamak bu dönemde tam manasıyla ortak bir refleks oldu.

Fethin 563. yılında İstanbul rezidans ve AVM işgali altında. İki yılda inşaatı biten ve devam eden rezidans sayısı 705, AVM ise 72. Trafik yoğunluğu yüzde 90’larda! Genişleme adına tek seçenek Kuzey ormanları. Orası da imara açıldığında İstanbul’un nüfusuna 7,5 milyon eklenecek.  

Bir iktidarın ekonomik ilişkiler ağı, onun politik tercihlerini de belirler. Üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve çevre yolları, İstanbul finans merkezi, duble yollar… Bunların tümünün ortak noktasının otomotiv, enerji ve inşaat sektörüyle alakalı olması bir tesadüf değil…

Bu sektörler, üretemeyen ve ithalata bağımlı AKP dönemi Türkiye’sinin en büyük kazançlarını ve vergi kalemlerini sağladığı için stratejikler. Benzinden alınan vergi yüzde 65. Akaryakıt vergisi sekiz yılda yüzde 106 arttı. Otomobilden alınan tüm vergiler toplanınca bazı araçlarda yüzde 200’e kadar çıkabiliyor. İstanbul açısından hem yol, köprü geçişlerindeki ücretler hem inşaat ve enerji sektörü ile yan sanayi, ekonomik ve sosyal sıkışmanın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde hayati önem taşıyor. İstanbul emekçiler açısından sosyal ve ekonomik bir çöküntü havzasına dönüşmüş, ne gam.

Fetih şatafatı gözlerimizi perdelemesin. Bu iktidar sayesinde zenginleşenler, dönülmesi hiç de kolay olmayan politik yollara girmiş durumdalar. Ülkede 14 yıllık bir sürecin ardından ne refahtan, ne demokratikleşmekten ne de barıştan söz etmek mümkün. İstanbul şüphesiz bu hercümercin tam orta yerinde duruyor.  Ülkenin kaderi üzerinde belirleyici bir rolü olacak onun.

Okur mektubu: “14 yaşımdan beri çalışıyorum”

0

Merhaba ben gazetenizi her ay takip eden bir okurunuzum. Size iş yerimden bahsetmek isterim. Ben tekstil işinde uzun yıllardır çalışan bir işçiyim.

Polise rağmen Gezi anması, güç gösterisine rağmen Saray’ın korkusu!

0

Gezi’nin 3. yılında başta İstanbul’da Taksim’de olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrinde anma eylemleri yapıldı.

En gergin olan eylem ise, elbette ki İstanbul’da gerçekleşti. Saray Gezi’den duyduğu korkuyu en çok Gezi’nin yıldönümünde yani bugün hissetti.

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı şehrin yaşayanlarına kapatıldı. 55 bin polis Saray’ı korumak için yabancı bir işgal gücüymüşçesine Taksim’de konuşlandırıldı. Bunlar dahi korkularını yenmeye yetmedi. Günün ilk polis terörü Mimarlar Odası’na yöneldi. Beşiktaş’ta geçmişte Yıldız Sarayı’nın dış karakol binası olan bina, 1995 yılında Mimarlar Odası’na 2051 yılına kadar tahsis edilmişti. Cumhurbaşkanının kendisi için kullanmak istediği bina, Yargı tarafından da Mimarlar Odası’na verilmesine rağmen bürokrasi kararı bozdu. Gerginliğin tarımandırılması için de 31 Mayıs günü beklendi. Sabah saatlerinde polis kapıları kırarak binaya zorla girdi. İçlerinde Gezi’de kendisinden sık sık söz ettiren, Mimarlar Odası yöneticisi Mücella Yapıcı’nın da bulunduğu 16 kişi gözaltına alındı. Baskılara dayanılamayınca birkaç saat içerisinde tüm gözaltına alınanlar serbest bırakıldı.

Taksim’deki anmaya dair yapılan görüşmeler ise gün boyu gerginlik içerisinde geçti. Taksim Dayanışması’nın kararlı duruşu ve kitlelerin belirgin desteği ile birlikte doğrudan Saray’dan emir almakta olan emniyet zora düştü. Nihayetinde Gezi Parkı’nda açıklama yapılmasına müsaade etmese de kitlenin Fransız Konsolosluğu’nun önüne kadar gelmesini engelleme teşebüsünü göze alamadı.

Gezi sürecinde yaşamını yitirenlerin ailelerinin de katıldığı anmada açıklamayı Mimarlar Odası’ndan Mücella Yapıcı okudu. Yapıcı sözlerine Gezi Parkı’na girilemediği için bir basın açıklaması yapılamayacağını vurgulayarak başladı. Bu sırada emniyet amirlerinden Erdoğan karşıtı sloganların atılmaması için yoğun ricalar/uyarılar gelirken, alana giremeyen ancak ulaşmaya çabalayan yüzlerce kişiye karşı da polis gaz ve TOMA kullanmaksızın büyük bir vahşet kustu.

Açıklamanın bitmesinin arından Tünel’e yürüyerek dağılan kitleye polisin sert müdahalesi sürdü.

Gezi’nin üçüncü yılında başta İstanbul olmak üzere Tüm Türkiye’de Saray’ın baskıcı politikalarına karşı binlerce insan polis terörüne rağmen bir araya gelmeyi başardı.

Açlık grevindeki maden işçileri: ‘Versinler, biz işletelim’

0

Zonguldak’ta maden işçilerinin 9 gündür sürdürdüğü açlık grevi devam ediyor. Yerin altında açlık grevi yapan Balçınlar Madencilik işçileri yalnızca açlıkla değil; soğuk, biriken gazlar ve farelerle de mücadele ediyor. Dün itibariyle eylemi sürdüren 40 kadar işçi, kendilerine iş güvencesi sağlanmadan eylemi bitirmeyeceklerini ve ocaktan çıkmayacaklarını söylüyor. Öte yandan çok sayıda işçi çeşitli nedenlerden dolayı rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Bunlardan biri olan maden işçisi Mehmet Top, içerde 40 kadar işçi arkadaşının açlık grevinde olduğunu belirtti ve ekledi: ”Biz maden işçileri artık sadece 4-5 aylık maaş alacağımız için mücadele etmiyoruz, iş güvencesi de istiyoruz. Biz TTK’ya da kayyuma da söyledik, ‘Madeni bize verin, biz işletelim, şirketin borcu varsa onu da ödemeye razıyız, yeter ki burası kapanmasın’ dedik. Biz zaten 200 kişinin çalışması gereken yerde 110 kişi çalışıyorduk, o zorluklarla kömür çıkarıyorduk. 20 yıla kadar hazır işlenecek kömür var içeride, biz hazırlamışız, çıkartmadık. Biz çalışmak istiyoruz, işsiz kalmayalım, tek derdimiz bu. İşletmeyi bize mi verirler, bizi TTK’ya mı alırlar bilmiyorum. Ama çok kararlıyız, iş verilene dek direnişe devam edeceğiz. Artık söylem değil eylem istiyoruz.”

Diğer taraftan da Zonguldak Valisi Ali Kaban, ocakta yaşanan grevin yasadışı olduğunu ve greve katılanlara hak ettikleri maaş ödemesinin yapılmayacağını; greve katılmayanlara ödeme yapılacağını söyledi. Bu söylem tamamen grevden vazgeçilmesi için ve greve katılacak olan diğer işçi arkadaşların gözünü korkutmaya yönelik bi söylem olduğu aşikardır. Kaldı ki, konu artık 4-5 aylık maaş alacağı mevzusundan çıkmıştır. İşçiler artık iş güvencesi ve güvenliği istemektedir. Çünkü Soma’da, Ermenek’te yaşanan işçi katliamları içimizde büyük bir yara olarak tazeliğini korumakta.

Kömür ocağının zarar ettiğinden bahsedenlere ise grevdeki işçi kardeşlerimizin çok güzel bir çözüm önerisi var: ”Verin, biz işletelim.” Gayet haklı bir talep bu. Ey sermaye sahipleri; mademki işçi emekçi kardeşlerimizin ücretlerini ödeyemiyorsunuz, mademki yerin altında alın teriyle kömür çıkaran ve bu uğurda can verenlerin sen hakkını vermekten mahrumsun; o zaman ne hakla ocakları sahipleniyorsun!

Maden ocakları asıl sahiplerinin yani işçilerindir.

Bu mücadele, madencilerin onur mücadelesidir.
Bu mücadele, alınterinin sömürüye karşı mücadelesidir.
Bu mücadele, kömür karasının yüz karasına karşı mücadelesidir.
Bu mücadele, senin mücadelendir madenci kardeşim işçi kardeşim.
Madencileri yalnızca ölünce hatırlayan ve timsah gözyaşı döken sömürücülere karşı onurlu bir yaşam mücadelesidir!
Balçınlar ve De-Ka madencilerinin bu onurlu mücadelesine şimdi ses verme zamanıdır!
Birleşerek kazanacağız!

 

Çorlu’dan yükselen ses: Kadın dayanışması yargılanamaz!

0

Çorlu Kadın Platformu’nun bir parçası olan Devrimci İşçi Partisi’nden Kadınlar 8 Mart için stant çalışması yaptığı sırada 6 Mart tarihinde gözaltına alındı. Altı kadının gözaltına alınma sebebi ise, hükümetin Kürt illerinde yürüttüğü kirli savaşın ve kadın bedenine dönük devlet şiddetinin teşhir edilmesiydi.

Dün “teröre destek vermek” bahanesiyle 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşması görülen DİP’li Kadınların davası karar duruşması gerçekleştirilmek üzere 13 Haziran’a ertelendi.

Biz de İşçi Demokrasisi Partisi olarak DİP’li kadınların haklı davasını savunmak için dün yanlarındaydık. Yapılan basın açıklamasındaki konuşmamızda Saray’ın ve sermayedarların işçi ve emekçilere yönelik saldırılarında, Kürt halkına dönük kıyımında ve ölümcül kadın politikalarının altında dayanışmamızı ve mücadelemizi sürdüreceğimizi ve kadın dayanışmasının yargılanamayacağını ifade ettik. Yalnızca mahkeme kapılarında veya cenazelerimizde değil, sınıf mücadelesinin tüm alanlarında daha fazla birarada olmamız gerektiğini vurguladık.

13 Haziran’daki davada da yoldaşlarımızı yalnız bırakmayacağız.

DİP’li kadınlar yalnız değildir!

Kadın dayanışması yargılanamaz!

Zonguldak’taki maden işçilerinin açlık grevi 9. gününde!

0

Hiçbir Maç, Yarışma Programı veya Burjuva Gündemi Yerin Altından Yeryüzene Yayılan Bu Direnişe Perde Olamaz!

Öyle bir şey düşünelim ki, dünyanın en zor işlerinden birini yapalım ama emeğimizin karşılığının yakınından bile geçmeyen bir maaş alalım. Her gün yerin metrelerce altında kömür madeni arayıp çıkartmaya çalışalım ama çıkartılan kömür bizi değil patronların cebini ısıtsın. Bir de çok değil iki yıl önce Soma ve Ermenek’te yaşanan iş cinayetlerinde ölen maden işçilerini düşünelim.

Bonus olarak da mecliste maden facialarını önlemeye yönelik her türlü önerinin hükümet tarafından reddedildiğini hatırlayalım!

Şimdi bu durumdayken, Zonguldak’ta ‘Balçınlar Özel Maden Ocağı’nda geçtiğimiz günlerde paralel yapı operasyonları kapsamında kayyum atanan DEKA madencilikte çalıştığımızı hayal edelim. Bu hayalde biraz daha sınır tanımayalım ve 4 aydır maaş alamadığımızı farz edelim.

İşte bizim bu yapmaya çalıştığımız hayal egzersizini Zonguldak’taki maden işçileri birebir yaşamış durumda.

Bu duruma elbette direnen maden işçileri 16 Mayıs’ta Zonguldak meydanlarında seslerini duyurmaya çalıştılar. Hatta bir binanın yedinci katına çıkıp oradan haykırdılar. Sonra baktılar olmuyor, yedi kat aşağı inip çoğumuzun belki de başka ‘gündem’ler ile duymadığımız ve ilgilenemediğimiz açlık grevini başlattılar.

Bugün 12. gününde olan grevde daha önce 5 işçinin sağlık nedenlerinden dolayı hastaneye kaldırıldığını biliyoruz. Greve devam eden diğer maden işçilerinin durumlarının da giderek kötüleştiği haberleri geliyor. Onlara destek olmaya gelenleri de engelleyen kolluk kuvvetleri işçilerin dirençlerini kırmaya çalışıyor. Şu an grevdeki işçiler içeride kontrollü bir göçük oluşturdular, bu sayede kimse içeri giremiyor tabi dışarı da çıkılamıyor.

Böylesine önemli bir direnişin yanında olduğumuzu söyleyip ve bugüne kadar yaşanan faciaların münferit ‘kazalar’ olmadığını, 1941 yılından bu yana 3 binden fazla maden işçisinin bu cinayetlerde hayatlarını kaybettiğini hatırlatmak isteriz.

Ayrıca şunu da belki düşünsek sanki meselenin derinini görmememiz kolaylaşabilir diye ekleyelim.

Yine düşünün ki, Türkiye Süper Ligi’nde üç büyük takımdan birindeki bir futbolcu Soma faciasında hayatını kaybeden 157 ailenin borcunu ödesin. Yani bir futbolcunun belki birkaç aylık kazancı ile 157 ailenin yaşamak zorunda oldukları için yıllar içersinde yaptıkları borcu ödeyecek kadar ekonomik uçurum olsun. Bu duruma hiç değinilmeden sadece bir sporcunun başına ‘iyilikseverlik’ sıfatı getirerek haber yapılıp bize sunulsun.

İşte tam bu noktada bu iyilik perdesinin altında kaybolan detaylarda gizli olan sınıfsal uçurum belki birçok şeyi anlamamızı ve safları sıklaştırmamıza neden olacaktır.

Bu yüzden İşçi Demokrasisi Partisi olarak her zaman olduğu gibi işçi mücadelesinden yana olduğumuzu belirtip herkesi Zonguldak’taki direniş ile dayanışmaya beklerken; futbol maçları, yarışma programları, burjuva siyasi gündemleri ile örtülmeye çalışan bu grevi gözler önüne serip haykırmaya çağırıyoruz!