Ana Sayfa Blog Sayfa 79

Avon çalışanları direnişte: “Güzelliğimiz gücümüzden, gücümüz direnişten geliyor”

0

Avon Gebze deposunda çalışan 2 kadın işçi sendikal faaliyet gösterdiği gerekçesiyle işten çıkarıldı. Buna karşı işten atılan kadın işçiler Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki tesis önünde direnişe başladı.

Depo, Antrepo, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı İşçileri Sendikası (DGD-Sen) üyesi çalışanlar, 19 Mayıs günü tazminatsız bir şekilde işten çıkarılmış ve 23 Mayıs Pazartesi saat 10’da fabrika önünde direnişe başlayacaklarına dair duyuru yapmışlardı. Avon Kozmetik önünde buluşan işçiler, “Güzelliğimiz gücümüzden geliyor, gücümüz direnişten”, “Rujunu sil sesini yükselt”, “Yaz sezonunun vazgeçilmez rengi direniş” pankartları açarak, “Avon işçiye hesap verecek” sloganı attılar.

İşten çıkarılan arkadaşları işe geri alınana kadar direnişlerini sürdüreceklerini ifade eden işçilerin okuduğu basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

1886’da ABD’de kurulan Avon, 10 milyar dolar cirosu ile dünyanın en büyük doğrudan satış şirketi. 100’den fazla ülkede 6 milyon ‘bağımsız kadın satış temsilcisi’ var. Bu kadınlar, komşularına, iş arkadaşlarına, sosyal çevrelerine Avon kozmetik ürünlerini satıyorlar. Avon, bağımsız satış temsilcisi ile doğrudan satış modelini, ‘kadınların güçlenmesini’ sağlayan otantik bir iş modeli olarak pazarlıyor.

Son kampanyalarının adı: Bir Amaç İçin Güzellik (The Beauty for a Purpose). Sosyal medya üzerinden, ünlüleri kullanarak, başarı hikayeleri sunuyorlar. Sosyal medyanın bugün üretimi değiştiren ve şekillendiren bir unsur olduğunu, kadın profesyoneller ve girişimcilerin sosyal medyayı aktif bir şekilde kullandığını görüyorlar. Bu nedenle Avon bir ‘amaç temelli’ pazarlama stratejisi üzerine kurulu.

‘Kadınları güçlendirmek’ bir pazarlama stratejisi. Sadece bir slogan!

‘Bağımsız satış temsilcisi’ dedikleri, güçlendirdiklerini iddia ettikleri kadınlar, çalışma ve tüketim arasındaki ilişkiyi muğlaklaştıran, ürünlerin dağıtımındaki tüm riski kadına yükleyen bir sisteme dahil oluyor. Yani Avon’un doğrudan satış sistemi, günümüzün güvencesiz emek ilişkilerinden daha fazla kâr sağlamanın bir yolu.

Dahası, Avon’un üretim, depolama, taşıma süreçlerinde çalışan fazla sayıda kadın ve erkek milyonlarca işçi var. Kadınların kardeşliğinden bahseden Avon, bu işçilerin dayanışmasının ve örgütlenmesinin maliyetine asla katlanmak istemiyor. Çünkü kadınların güçlenmesi, haklarını talep etmesi, sendikalaşması ve güvenceli işler talep etmesi demek.

Diğer yandan, pazarlama stratejisini ‘kadın güçlendirme’ gibi toplumsal bir amaç üzerinden kurarak ve meme kanseri, aile içi şiddetle mücadele gibi sosyal sorumluluk temalarını kullanarak, fabrika içinde ve dışında cinsiyetçi bir şekilde yaptığı kadın emeği sömürüsünü pazarlama ayağında da sürdürüyor.

Avon güçlü kadınlar istemiyor.

Yasadışı fazla çalışma, ağır ve sağlıksız çalışma koşulları, bel, boyun, bilek eklemlerinde kaçınılmaz meslek hastalıkları, mobbing, taciz.. 10 yıllık 20 yıllık deneyime rağmen hala asgari ücret alan işçiler. Kendilerine ve ailelerine zaman ayıramayan, fazla çalışma baskısı altında insanlar. Fazla mesai yapmayı reddettiği için işten atılanlar… Hakkını aradığı, sesini yükselttiği için işten atılanlar… İşte bizim, Avon depolarında çalışan işçilerin yıllardır süren hikayesi böyle…

Yıllardır süren bu baskı, kötü çalışma koşulları ve güvencesizliğe karşı, sessiz kalmadık. Son olarak, işçisi olduğumuz taşeron firmanın devredilmesi ile birlikte çalışma koşullarımızı ve özlük haklarımızı geriye götürecek yeni sözleşmelere imza atmayı reddettik; adil ücret ve insanca çalışma koşulları talep ettik. Dahası birlikte, dayanışarak, örgütlü davranmaya cüret ettik. DGD-Sen sendikasına üye olduk.

19 Mayıs günü Gebze deposunda çalışan 2 kadın işçinin işten çıkarıldığı bildirildi. Deneyimli ve bazıları en iyi eleman seçilmiş, üretim hattının farklı her noktasında çalışabilecek yetenekte işçiler kapının önüne kondu.

Çünkü Avon, dayanışan, haksızlığa karşı çıkan, güçlü kadınlar istemiyor.

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde Avon, işçilerinin örgütlü mücadelesini bastırmaya çalışıyor. Mesela Filipinler’in Manila şehrinin biraz dışındaki Calamba sanayi bölgesindeki fabrikasında 120 işçi kadrolu, 350 kiralık işçisi var. Kiralık işçiler, kadrolu işçilerle birlikte, üretim için gerekli esas işlerde 146 dolar asgari ücretle çalışıyorlar. Esas işlerde bir yıldan fazla çalıştırılan işçilerin kadroya alınması gerekirken fabrika kiralık işçileri yasadışı olarak esas işlerde çalıştırmaya devam ediyor. İşçiler sendikalaştı ve 2015 Eylülünde Şubat 2014 – Ocak 2017 süreli toplu iş sözleşmesini imzaladılar. Ama bu fabrikada çalışma koşullarını sorgulayan, işçilerin yasadışı güvencesiz çalıştırıldığını ifşa eden 16 işçi temsilcisi, toplu iş sözleşmesi müzakereleri sürecinde yasadışı grev yaptıkları ileri sürülerek yılbaşı arifesinde işten atıldılar. İşten atılan işçiler ortalama 20 yıllık deneyimli işçilerdi.

21 yıldır Türkiye pazarında olan Avon’un Türkiye’deki ilk kadın Genel Müdürü Angela Cretu’dan taleplerimize kulak vermesini öneririz: İşten atmalara son verilsin. Atılan arkadaşlarımız işe geri alınsın. Sendikalaşma hakkımızın önündeki engeller kaldırılsın..

Çadır kentte Suriyeli çocuklara taciz

0

Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Gaziantep’in Nizip ilçesinde kurulan çadır kentte bulunan Suriyeli 30 çocuk, kendilerini 1.5 ile 5 lira arasında parayla kandıran kamp görevlisinin tacizine uğradı. İstismarın Eylül ayında olduğu ve 3 ay boyunca sürdüğü ortaya çıktı. 30 erkek çocuğun 8’inin ailesinin şikâyetçi olması ile E.E. isimli şahsın, 8 ile 12 yaş arasındaki çocukları 1,5-5 TL karşılığında kandırarak cinsel istismarda bulunduğu belirtiliyor. E.E., yaşananları kendi ifadesinde kabul ederken Eylül ayında tutuklanarak cezaevine gönderildi. E.E. hakkında Nizip Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Çadır kentte Suriyeli 8 çocuğa taciz eden kamp görevlisinin 289 yıl hapsi istendi. Dava ve soruşturma devam ediyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, konuyla ilgili ihbarları bugüne dek görmezden gelirken olay basına yansıyınca alelacele davaya müdahil olma kararı almış.

Şikayette bulunamayan diğer aileler ise ülkede mülteci olarak yaşamalarından dolayı korktukları ve bu yüzden olayın üstüne gidemediklerini söylediler. Kampta tecavüze uğrayan üç çocuğun yaşadıkları travmanın da etkisiyle skandaldan kısa bir süre sonra kampı terk ettiği, bir daha geri dönmediği ortaya çıktı. Jandarma tarafından tutulan tutanakta, H.B., ile A.B.,’nin 24 Eylül, M.H.,’nin ise 25 Eylül 2015 tarihinde kamptan ayrıldıkları, nereye gittiklerinin bilinmediği ve bir daha da kendilerinden haber alınamadığı belirtildi.

Kadın dayanışması yargılanamaz! DİP’li kadınlar yalnız değildir!

0

AKP hükümeti, geçtiğimiz 14 yıl boyunca uyguladığı politikalarla kadınların her türlü sosyal ve demokratik haklarına karşı saldırılarını istikrarla sürdürdü. Gezi sürecinden bu yana rejimin sertleşmesiyle birlikte artan baskıdan kadınlar da nasibini aldı. 2002 yılından bu yana 5.406 kadın öldürüldü, cinayetlerin 700’e yakını ise son 3 yıl içerisinde gerçekleşti. Katliam olarak nitelendirilebilecek olan verilerin yanında pek çok kadın cinsel, fiziksel, ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kaldı, yapılan kanlı saldırılar sonucunda yaşamını yitirdi. 7 Haziran seçimleri sonucunda her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmeye çalışan Erdoğan ve AKP hükümeti “çözüm süreci”ne son vererek kirli bir savaş başlattı. Kürt illerinin çoğunda olağanüstü hal ilan edildi, demokratik hak ve özgürlükler ortadan kaldırılırken devlet terörü giderek yaygınlaştı. Yaşananlar sonucunda bölgede yaşayan pek çok kadın ve çocuk hayatını kaybetti.

Böylesi koşullarda girdiğimiz 8 Mart sürecinde kadınlar olarak hayatımızın her alanında yüzleştiğimiz katliam bilançolarına son vermek için; kalıcı, güvenilir, eşit koşullarda gerçekleşecek barış için bulunduğumuz her yerde kadın dayanışmasını örmeye çalıştık.

Bu çerçevede, Devrimci İşçi Partili Kadınlar (“DİP’li Kadınlar”), 8 Mart vesilesiyle Çorlu Kadın Platformu’nun da bir parçası olarak, Çorlu’da düzenlenecek 8 Mart eylemi için 6 Mart günü stant çalışması yaparken gözaltına alındılar ve ince arama gibi uygulamalara direnen altı kadın hakkında, “teröre destek verdikleri” iddiasıyla dava açıldı. Bu dava şüphesiz ki, devletin kadınların mücadelesini engellemeye çalışmasının örneklerinden biridir.

DİP’li kadınların dağıttığı bildiride, Kürt illerinde yapılan operasyonlar sırasında bir kadının ölü bedeninin çıplak teşhirinden söz edildikten sonra kadınların bu ve benzeri uygulamalara karşı kendilerini savunmasına ilişkin dayanışma ifade ediliyordu. Savcı bunu “teröre destek” sayarak derhal soruşturma başlatmıştır!

Biz kadınlar biliyoruz ki; Suruç’ta, Kürt illerinde, Ankara’da, iş cinayetlerinde yüzlerce kadının hayatını kaybetmesi ile 12 yıl boyunca 5.406 kadının cinayetler sonucu yaşamını yitirmesinin sebepleri birbirlerinden bağımsız değil. Devlet şiddeti kadınlar için hayatın her alanında ve her döneminde bir katliam bilançosu sunarken, biz kadınlar sorunların tamamının sistemin kendisinden kaynaklı olduğunu biliyor ve erkek egemen kapitalist düzene karşı mücadelemize devam ediyoruz! Bu sebeple mücadele içindeki DİP’li kadınlarla dayanışıyor, kadın dayanışması ve halkların kardeşliği zemininde tüm kadınları, kadın örgütlerini, siyasi partileri, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini DİP’li kadınlarla dayanışmaya çağırıyoruz!

Duruşma Yer ve Saati: 26 Mayıs Perşembe günü saat 10:40, Çorlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi.

Özel güvenlik işçilerinin problemleri

0

Merhaba arkadaşlar, ben güvenlik sektöründe çalışan bir emekçiyim. Bu sektörde daha yeni sayılırım. İşsizlik ve diğer çevresel faktörlerden dolayı bu mesleğe başladım diyebilirim. Bu işin genel hatlarından bahsetmek isterim. Öncelikle maaşı başka işlere nazaran biraz daha çok ve iş olarak rahat. Evet, işe yeni başladığımda tam da bunları söylüyordum kendi kendime. Ancak birkaç aylık tecrübe bile yanıldığımı gösterdi bana maalesef…

Öncelikle şunu söylemeliyim, maaş olarak çok görünmesinin tek nedeni normal çalışma saatinden fazla çalıştırıyor olmaları. Bunu açacak olursak, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 63. maddesi, haftalık çalışma süresinin 45 saat olduğunu, aksi kararlaştırılmadıkça bu sürenin çalışma günlerine eşit olarak dağıtılacağını hükme bağlamaktadır. Buna göre, haftanın altı günü çalışılan bir işyerinde günlük çalışma süresi 7,5 saat olacaktır.

SSK işlemlerinde ay 30 gün olarak dikkate alınmakta, dolayısıyla aylık çalışma süresi de 30X7,5=225 saat olarak uygulanmaktadır. Ancak biz güvenlik görevlileri günlük 12 saat çalıştırılıyoruz. Haftalık 1 gün olan yasal tatilimizi ise vermiyorlar. İzin kullanabilmek için peşinen çalışmamız isteniyor. Yani 2 gün üst üste 12 saat çalışırsan 3. gün izinlisin deniliyor. 8 saat günlük çalışma süresinden o 2 günde zaten 3 günlük çalışmış oluyoruz.

Şu konuya da değinmek isterim ki, son günlerde yaşadığımız canlı bomba eylemleri biz güvenlik emekçilerini gerçekten çok zora sokmuş durumda. Ben AVM’de görevliyim ve neredeyse her gelen müşteride aynı tedirginlik hâkim: “Acaba gerekli önlem alındı mı? Acaba bu güvenlik görevlisi işini düzgün yapıyor mu?” Bundan dolayı olsa gerek bizle konuşan müşteriler paranoyak olma derecesine gelmişler. “Ben istesem buraya şu kapıdan çok rahat bomba sokarım. Arabamın arka koltuğuna dikkatli baksana, belki bomba var” gibi söylemleri sık sık duyuyoruz. Belki de hükümetin ve kolluk kuvvetlerinin beceriksizliklerini bizden çıkarmak istiyor olabilirler. Çünkü, örneğin polislerle bu şekilde konuşurlarsa ya biber gazı ya da copla karşılık alacaklarını düşünüyor olabilirler. Nitekim günah keçisi gibi her kesimden ayrı ayrı fırçamızı ve nasihatimizi alıyoruz.

Bu sektörde çalışma arkadaşı sıkıntısı çok fazla. İşe giren 1 ay duramıyor. Bu bahsettiğim çalışma süreleri ve son patlamalardan sonra insanların bize tavırlarından dolayı. İşte bu yüzden neredeyse her zaman mesaiye çağrılıyoruz ve gelmek istemezsek müdürlerin bize karşı tavrı olumsuz oluyor. Gün içinde kullanmamız gereken yarım saatlik istirahatı 20 dakikaya indirdiler. Sanki eksiklik bizim yüzümüzden olmuş gibi bizi cezalandırıyorlar. Ne zamana kadar bu şekilde devam eder bilmiyorum, ancak gerçekten zor günlerden geçtiğimiz ortada. Açık olan şu ki, sorunlarımızın çözümü örgütlü ve bir arada olmaktan geçiyor. Bütün emekçi işçi kardeşlerime selam ederim.

Engelliler Haftası: Türkiye’de kelebek olmak!

0

10-16 Mayıs tarihleri arasındaki Engelliler Haftası kapsamında, iki engelli okurumuzla söyleşi yaparak engellilerin yaşadığı en temel sorunları yansıtmaya çalıştık.

Röportaj: Kemal Boran – Düzenleyen: Deniz Naz, 4 Mayıs 2016

Hilal 22 yaşında, Epidermolizis Bülloza hastası. Hastalığı halk arasında Kelebek hastalığı olarak da biliniyor. Derisi bir kelebek kadar hassas olduğu için bu isim verilmiş. Bu hastalık nedeniyle vücudunda doğduğu günden itibaren sürekli yaralar oluşuyor. Hastalığı yüzünden yürüyemiyor ve parmakları da zamanla birbirine yapıştığı için ellerini yeterli şekilde kullanamıyor. Hilal’le hem hastalığı hem de hastalığının getirdikleri hakkında konuştuk.

Kemal: Öncelikle hayatındaki, hastalığındaki en temel sorunlar nedir?

Hilal: Yaralarım var, her gün sabah akşam pansuman olmam gerekiyor. Bazen çok zorlanıyorum bir de fiziksel özelliklerimi kaybettim. Yürüyemiyorum mesela. En zorlandığım konular bunlar.

Kemal: Günlük hayatın nasıl geçiyor?

Hilal: Uyanır uyanmaz pansuman olmam gerekiyor çünkü yaralar kaşınıyor, acıyor. Sonra kahvaltı yapıyoruz; geri kalan çoğu vaktim internette geçiyor. Yazın evimizin bahçesindeyiz. Kışın da evdeyiz. Arada sırada bir yerlere gidiyoruz.

Kemal: Mesela dışlanma yaşıyor musun? Ne hissediyorsun dışlanma yaşadığında?

Hilal: Eskiden daha çok acı veriyordu, şimdi toplum içine çıktıktan sonra biraz alıştım ,artık pek umursamıyorum. Her insanın farklı davranışları oluyor. Herkes aynı olmuyor. Eskiden daha çok üzülüyordum artık pek üzülmüyorum.

Kemal: Sokakta, hayatın içerisinde ne gibi sıkıntılar yaşıyorsun? Tekerlekli sandalyeyle gezdiğin için çok sıkıntı çekiyor olmalısın.

Hilal: Evet o konuda da çok sıkıntı yaşıyoruz. Kaldırımların bozukluğu, arabaların kaldırımlara park etmeleri yüzünden yolda gitmekte zorlanıyoruz. Dışarı çıkarken iki kere düşünüyoruz.

Kemal: Peki devletin engellilere yaptıkları ya da yapamadıkları hakkında neler düşünüyorsun? Devlet senin için ne yapıyor?

Hilal: Ben bir şey yaptıklarını göremiyorum. Buradan bakkala bile gidemiyorum yolların bozuklukları yüzünden. Binalara giriş çıkışlarda bile zorluk yaşıyorum.

Kemal: Kendi hayatınla ilgili bir kitap yazıyorsun, nasıl gidiyor?

Hilal: Kendi hayatımı, kendi yaşadıklarımı yazıyorum. Anlık yaşadığım duyguları yazıyorum. Bitirmeyi çok istiyorum.

Kemal: Şimdiye kadar yazdıklarından bize bir şeyler paylaşmak ister misin, yoksa bize sürpriz mi olsun?

Hilal: Bilinen şeyleri yazdım aslında. Benim hastalığımı yaşayanların okuduğunda aslında onların hayatını yazdığımı zannedeceklerini düşünüyorum. Sanırım beni en çok onlar anlayacaklar. Kitapta kendi hayatımı, dışarıdaki hayatı ve ailemle olan ilişkilerimi yazıyorum.

Kemal: Bu kitapta annenin ve babanın özel bir yeri olacaktır. Onlar için ne düşünüyorsun?

Hilal: Dünyaya bir daha gelsem, anne baba seçme hakkım olsa, yine aynı anne babayı seçerdim. Onlar benim için dünyanın en iyi anne babası. İki ağabeyim var, onlar da aynı şekilde. Bu ailede doğduğum için çok mutluyum. Televizyondan, internetten, dışarıdan çok aile görüyoruz. Böyle bir ailem olduğu için şükrediyorum. Eskiden daha çok içine kapanık biriydim. Daha küçükken yabancılarla konuşurken başımı öne eğerdim, yüzüne bakmazdım, kendimden utanırdım. Biraz toplum içine karıştıktan sonra biraz daha açıldığımı fark ediyorum. Eskiye göre daha iyi olduğumu hissediyorum.

Kemal: Bu toplum bu konuda çok acımasız. Bazen iyi niyetle yaptıkları şeylerin bile kötü anlamlara geldiğini fark etmiyorlar. Bazıları gerçekten kötü niyetli değil. Ama bazıları da kötü niyetli, çünkü zaten kötü insanlar onlar. Peki, başka ne anlatmak istersin?

Hilal: Mesela kitabımla ilgili yazdığım en son şey 23 Nisan ile ilgili. Geçen gün doktordan gelirken provaları gördüm. Tabii ister istemez duygulandım. Buraya geldiğimde o duyguları yazmıştım. Ben hiç okula gitmedim, her şeyi ailem öğretti bana. Okumayı yazmayı annemle babam öğretti. Çocukları görünce insan imreniyor. Onlara katılmak, aralarında olmak isterdim.

Kemal: Ben biraz da ailene soru sormak istiyorum. Hilal’le yaşamak nasıl bir şey ne söyleyebilirsiniz Hilal ile ilgili?

Mehmet Bey: Hilal ile yaşamak hem çok zor hem de çok güzel. İnanın ikimiz de hayatımızı ona bağladık. Zaten biz onun için yaşıyoruz. O da bizsiz yaşayamaz, mümkün değil. İnanır mısın o kadar duygulanıyorum ki şu anda o konuşmaları dinlerken, ben farkındaysan tıkandım. Fakat inan bize bir zorluk vermiyor. Biz devamlı onunla ilgileniyoruz. Güzel bir duygu. Tabii ki zorluklar var, çok zorluklarla karşılaşıyoruz. Hastaneye gittiğimizde bize öncelik tanımıyorlar. Sıra beklemek zorunda kalıyoruz. Zaten ağrıları oluyor. Zorluk çekiyoruz bu konuda. Ama biz yine de şikâyetçi değiliz, onunla yaşamak çok güzel. Onun gibi bir evladımız olduğu için şükrediyoruz. Tabii ki manevi olarak şikâyetimiz oluyor. Onu bırakıp dışarı çıkamıyoruz. Gece en az iki defa kalkıyor, yorganını bile değiştiremiyor. Onun için çok zor. Hilal çok zeki bir çocuk. Bir de onu eğitim görmüş biri olarak düşünün. Hiç eğitim görmedi, okul görmedi. Evde verilen eğitimle yetindi. Devletten bahsettiniz düşünün gazlı bezlerini, besleyici kremlerini ödemiyor. Günde 30-40 liralık bez lazım. Bir krem bulduk mesela pahalı bir krem, onu biz kendimiz karşılıyoruz. Kozmetiğe giriyormuş. Ben devlet memuruydum, bankadan emekliyim. Devletten yardım alıyoruz ama annesi baktığı için evde bakım parası alıyoruz. Hilal’in hastalığıyla ilgili bir destek alamıyoruz.

Kemal: Peki siz ne dersiniz anne olarak?

Güzel Hanım: Eşimin anlattığı gibi kızım diye söylemiyorum çok özel bir çocuktur. Biz elimizden geldiği kadar bakıyoruz. Giyimi kuşamı olsun, gezmesi olsun. Tabii maddi ve manevi olarak yıpranıyoruz ama o bizim evladımız. Onun için her zaman elimizden ne geliyorsa yapacağız.

Kemal: Son olarak ne söylemek istersin Hilal? Sana nasıl davranılmasını istersin? Ne eklemek istersin?

Hilal: İnsanların tüm engellilere karşı hassas davranmalarını istiyorum. Kendilerini o hastaların yerine koymalarını istiyorum. Onların da başına gelebilme ihtimali olduğunu hatırlamalarını istiyorum.

Güzel Hanım: İnsanlar bakışlarıyla bazen bizi rahatsız ediyorlar. Bazı insanlar öyle bir bakıyorlar ki sanki bu kızı niye sokağa çıkarttın diyorlar. Bize öyle bakmasınlar. Biraz hassas davransınlar istiyoruz.

Kemal: Ben gazetem İşçi Cephesi adına sana ve ailene çok teşekkür ediyorum.

Hilal: Ben teşekkür ederim.

Dilenmek değil, çalışmak istiyorum!

Şaban, görme engelli ve bu engelinin yanında yaşam koşullarının da ona getirdiği engeller var. İstanbul gibi bir şehirde engeli olmayan bir insanın bile zor geçindiği koşullarda o hem Türkiye’de engelli olmaktan hem de engelinin getirdiği dezavantajlardan bahsetti.

Kemal: Ben tabii sorular hazırladım ama bu hayatı yaşayan sensin; benim sorularım dışında lütfen sen de eklemek istediklerini söyle. Biz Hilal’le röportaj yaparken de ilk sorumuz bir gününün nasıl geçtiğiydi. Sen de bize bir gününün nasıl geçtiğini anlatır mısın?

Şaban: Sabah kalkıyoruz, oturup televizyon izliyoruz, müzik dinliyoruz, sokağa çıkıyoruz. Tabii sokakta karşımıza birçok engel çıkıyor. Mesela yürürken en çok zorluk çektiğimiz şeyler dükkânların yollara koydukları sandalyeler, masalar, kaldırıma konulan arabalar bizim için gerçekten büyük engeller. Ama bazı insanların kolumuza girip yardım etmesi sayesinde kendimizi biraz daha güvende hissediyoruz.

Kemal: Biz gören insanlar bile yolda yürümekte zorlanıyoruz. Peki devlet sana destek oluyor mu? Hayatını kolaylaştırmak için…

Şaban: Devlet bize ayda 400 lira bir maaş veriyor, bir de bakım maaşı veriyor. Zar zor da olsa idare etmeye çalışıyoruz. Hastane için randevusuz gitme hakkımız var. Bizi öne alıyorlar ama ilaç konusunda ilk gittiğimizde sorun olmuyor ama ikinci gidişimizden sonra ilaç parası ödemek zorunda kalıyoruz. Bir de en büyük sıkıntımız engelli raporu çıkartacağımız zaman önceden 18 TL ödüyorduk şu anda 200 TL oldu. Bu raporları üç aylık maaşımızı almaya devam etmemiz için yeni sisteme göre tekrar rapor almamız gerekiyor. Benim raporumda sürekli yazıyor. Yani kesinlikle iyileşemeyeceğim yazıyor. Sürekli yazdığında ömür boyu geçerli olması lazım.

Kemal: Peki hayatını nasıl idame ettiriyorsun? Devletin verdiği para yetmiyor sanırım, geçimini nasıl sağlıyorsun?

Şaban: 700 lira kira ödüyorum. Zaten devletin verdiği bakım ücreti oraya gidiyor. Geriye kalan 400 lira para da elektriğe, suya, doğalgaza gidiyor. Bunlarda indirim olması lazım ama biz bunlardan faydalanamıyoruz. Özelleştirmeden dolayı faydalanamıyoruz; normalde engelliler için indirim var.

Kemal: Çalışıyor musun, ne iş yapıyorsun?

Şaban: Eşimle beraber gidip ufak tefek bir şeyler satıyorum. İşporta tezgâhım var. Zabıtalar sıkıntı yaratıyor. Yasak, kaldırın, çalışmayın diyorlar. Biz sizin gibi insanlara tezgâh yeri vermeye kalsak buralarda tezgah yeri kalmaz diyorlar.

Kemal: Sen hükümetten, iktidardan ne istersin? Bir engellinin engelini azaltması için ne istersin?

Şaban: Öncelikle iş vermelerini isterim. Devlette iş başvurusu yaptım ama ortopedik engellilere öncelik veriyorlar. Görme engellilere iş sahası yok. Eskiden santral vardı şimdi o da yok, teknoloji gelince o da kalktı.

Kemal: Engelin yüzünden insanlar arasında dışlanma yaşıyor musun?

Şaban: Bazı insanlar gördüğü zaman dış görünüşümden korkuyorlar. Gözlerimin görüntüsünden korkuyorlar. Ama bazı insanlar kolumuza girip yardımcı oluyorlar. Karşıdan karşıya geçerken yardımcı oluyorlar ama olmayan da çok var.

Kemal: Peki devletin engelliler politikası hakkında ne düşünüyorsun? Devlet hayatı kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu?

Şaban: Kolaylaştırmaya çalışıyor ama zorlaştırıyor da. Mesela TOKİ’den engellilere evler verilecek diyorlar. 5000 tane ev yapıyorsa 100-200 tane veriyor. Bu yetersiz. Ben üç sefer yazıldım, üçünde de hiçbir şey yapılmadı.

Kemal: Araçlara binerken, inerken, otobüs duraklarında ne sıkıntılar yaşıyorsun?

Şaban: Normalde duraklarda sesli bir iletişim olması lazım. Karşıdan karşıya geçerken olduğu gibi bir sistem olması lazım. Bazen duraklardaki insanlara soruyoruz, bazıları yardım etmek istemiyor, cevap vermiyor. Bazen de durakta kimse olmuyor. O zaman otobüsü durdurup tek tek sormak zorunda kalıyoruz. Mesela otobüse ses sistemi taksalar, otobüs sesi dışarı verse, gelen otobüslerin kendisi okusa, daha kolay olacak.

Kemal: Yol parası almıyorlar sizden değil mi? Refakatçilerden de almıyorlar. Hastanelerde size öncelik tanıyorlar mı?

Şaban: Bazen tanıyorlar, bazen tanımıyorlar.

Kemal: Hilal’le röportaj yaparken o da söyledi, ona hiçbir öncelik tanınmadığını söyledi.

Şaban: Biz bankada da, hastanede de bekliyoruz. Bize öncelik tanımaları lazım.

Kemal: Uzun zamandır evlisin sanırım. Eşin ne yapıyor, sana destek oluyor mu?

Şaban: Eşimde de görme sorunu var ama elinden geldiği kadar yardımcı oluyor. Zaten her yere birlikte gidip geliyoruz.

Kemal: O zaman eşine de birkaç soru soralım. Siz ne diyorsunuz engeller konusunda?

Filiz: Bence engellilere yeterli yardım edilmiyor. Kira verdiğimiz için birçok konuda zorlanıyoruz. Çalışmamıza engel oluyorlar. Malımızı aldı belediye bizim. Biz eşimle zorluklara göğüs germeye çalışırken bize daha çok engel oluyorlar. Telefon kılıfları satıyoruz. Biz onları belediye geldi, zabıtalar hiçbir şey söylemeden aldılar. Sonra malımızı almaya gittiğimizde buraya tezgâh kurmayacaksınız diyorlar. Biz dilenmiyoruz, mecburen ek gelirimiz olmak zorunda. Yok, yasak. Ana arterlerde durmak yasak diyor. Herkes yasak koyuyor.

Kemal: Siz onurunuzla yaşamaya çalışırken dilenmeye zorluyorlar!

Şaban: Aynen öyle, ben dilencilik yapsam belki de kazandığım paradan daha fazlasını kazanırım. Devlet bize toplamda 1000 lira para veriyor. 700 lirasını kiraya veriyoruz. Kalanı faturalarımıza veriyoruz. Bize en azından ev verseler, düşük taksitlerle ödesek, en azından ev sahibi oluruz.

Kemal: Türkiye’de 8,5 milyon engelli var. Biz de birer engelli adayıyız. Son olarak ne söylemek istersiniz? Elinizde bir sihirli değnek olsa hayatınızı kolaylaştıracak ne yapmak istersiniz?

Şaban: İş sahası ve oturacağımız bir ev olsa bizim için yeterli olurdu. Biz çalıştığımız zaman bize karışmamaları lazım; ya bize iş versinler ya da çalışmamıza engel olmasınlar. Ben lise mezunuyum, yine de iş vermiyorlar, hem de zaten engelim nedeniyle de iş bulamıyorum.

Filiz: Görme engellilere özelikle devletin yardımcı olması lazım, aileleri bilinçlendirmesi lazım. Beni ailem normal okula gönderdi. Ben tahtayı görmekte zorlandım, defteri kitabı görmekte zorlandım. Kusurumu hep gizlemeye çalışıyorum. Ailelerin çoğu engellilerin okulları olduğunu bile bilmiyorlar. Köylerde bilmeyen aileler var. Bunun yayılmasını isteriz. Bir de ailelerin çocuklarının engelini bilmesi lazım, çocuklarına ona göre davranmaları lazım. Bazı aileler engelli çocuklarından utanıyorlar. Bizim ailemiz öyle değil tabii ki ama bazı aileler kötü davranıyorlar.

Kemal: Son olarak ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Filiz: Önümüzdeki engelleri kaldırmalarını istiyoruz. Engelsiz bir dünya istiyoruz.

Kemal: İşçi Cephesi Gazetesi olarak bize evinizi açtığınız için teşekkür ederiz. Sağolun, umarım engelsiz bir Türkiye ve engelsiz bir dünyada yaşayacağımız günler gelecektir bunun için hep birlikte mücadele etmeliyiz.

Filiz: Biz teşekkür ederiz, sağ olun.

Metal Fırtına

0

Bundan tam bir sene önce Mayıs ayını metal işçileri Bursa’da başlattıkları direniş ile karşıladı. İşçiler kendilerine düşük ücret dayatan 3 yıllık sözleşmeye, haklarını hiçe sayan Türk Metal’e ve patronlara karşı direnişe geçtiler. Renault işçilerinin öncülük ettiği bu direniş birçok fabrikaya hatta ülkenin farklı yerlerine yayılarak devam etti. Toplamda 25 bin metal işçisinin katıldığı direniş aylarca sürmüş ve en sonunda işçilerin büyük bir bölümü Türk-İş Sendikası’nın kendi haklarını değil patronların haklarını savunduklarını fark ederek “Satılık sendika istemiyoruz” sloganları ile sendikadan istifa etmeye başladılar. İlk kazanımlarını elde eden işçiler diğer talepleri için de bu sefer daha kararlı bir şekilde ve daha fazla metal işçisiyle birlikte bugüne kadar mücadelelerini sürdürdüler.

Diğer taraftan da hükümetin işçilerin kazanılmış haklarına yönelik saldırılarına karşı da ilk tepkiler metal işçisinden geldi. Asgari ücrete yapılan adaletsiz zamma ve özellikle kıdem tazminatının gaspına yönelik uygulamalara karşı metal işçileri eylemleri ile haklarını gasp ettirmeyeceklerini birkez daha göstermiş oldu.

Metal işçisi ülkenin her yerinde daha yoğun katılımlı olarak 1 Mayıs’ta alanlardaydı. Geçen sene Bursa’daki metal işçileri, Türk-Metal Sendikası yüzünden diğer işçilerden yalıtık olarak 1 Mayıs geçirmişti. İşçiler ne kendi taleplerini haykırabildi ne de diğer işçilerle 1 Mayıs geçirebildi. Bu sene Bursa’da alanlara çıkan metal işçisi birleşik bir emek ve dayanışma günü yaşadı. Alanda sloganlar ortaktı; “Kıdem tazminatını gasp ettirmeyeceğiz ve kiralık işçiliğe hayır.” Metal işçisi mücadelede kararlı olduğunu ve kazanana kadar devam edeceklerini birkez daha ifade etti. Bugün mücadele anlamında biz işçiler olarak güçsüz görünsek bile aslında diğer taraftan da biriken bir öfke var. Tüm işçiler olarak hükümetin elimizden gasp etmeye çalıştığı haklarımız için öfkemizi birleşik bir mücadele hattı kurmak için kullanmalıyız. Çünkü birlikte varsak güçlüyüz aksi durumda sürekli hakları gasp edilen ve yoksulluğa itilen biz işçiler oluruz.

Barış için Akademisyenler: Tahliye yetmez, beraat istiyoruz!

0

Ülke hızla bir iç savaş rejimine doğru ilerlerken, devlet terörü toplumsal yaşamın her alanında fazlasıyla hissedilir hale geldi. Ülkenin doğusunda Kürt halkı silah ve tanklarla susturulmaya çalışılıyor, hükümetin Suriye’deki cihatçı çetelerle sıkı fıkı ilişkilerini açığa çıkaran gazeteciler ağır müebbet istemiyle yargılanıyor (üstüne suikast tehlikeleri ile korkutuluyorlar), barış talebinde bulunan akademisyenler hakkında idari soruşturmalar ve ceza soruşturmaları birbiri ardına açılıyor. Nitekim “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza koyan ve daha sonra yaptıkları basın açıklamasında imzalarının arkasında olduklarını açıklayan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ve Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya, 15 Mart’tan beri tutuklanmışlardı. Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı ise yurtdışından döndüğü 31 Mart günü tutuklu yargılanmak üzere Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişti. Akademisyenlerin, ”terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla 7,5 yıla kadar hapsi istenmişti.

Akademisyenlerin İstanbul Adalet Sarayı’nda görülen durulmalarında savcılık makamı, akademisyenlerin TCK 301’den yargılanabilmeleri için Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmasını, bu sırada davanın durmasını ve sanıkların tutukluluğunun devamını istedi. Ancak verilen aradan sonra savcı, dosyanın geç gelme ihtimali nedeniyle sanıkların tutuksuz yargılanmalarını istedi. Savunma avukatı savcının talebinin kabulü halinde mahkemenin davadan el çekmesi gerektiğini de söyledi.

Hükümetin son dönemde izlediği baskı ve şiddet politikalarına karşıt bir manevra olarak okunan tahliye kararı, açık bir şekilde, yakında başbakanlık görevinden zorla istifa ettirilecek olan Davutoğlu ile saray rejiminin arasındaki açıyı genişletti. Bunun yanı sıra tahliye kararının ancak ve ancak bir ilk adım olarak değerlendirilmesi gerektiğini, yargı kurumları üzerinde beraat kararı yönünde kitlesel bir basıncın kurulması gerektiğini unutmamalıyız. Ancak bundan da önce, akademisyenlerin sadece barış istedikleri için tutuklanmasını normalleştirmemeli, bunu politik hayatın akışının olağan bir hadisesi olarak okumamalıyız.

Dokunulmazlık değil, siyasi demokrasi!

0

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan barış bildirisine imza atan akademisyenleri hedef gösteren konuşmalarında birkaç kez “dokunulmazlıkların kaldırılmasının terörle mücadelenin bir aracı” olduğunu söyledi. Sadece eli silahlı olanların değil, onları destekleyen, mazur gören siyasetçi, akademisyen, gazetecilerin de terörist olduğunu ifade etti. Hatta terör ve terörist tanımının bu yönde genişletilmesini de önerdi. Barış İçin Akademisyenler’den dört akademisyenin bu talimatla tutuklanması da Saray’ın Kürt siyasi hareketine yönelik başlattığı savaşın yalnızca Kürt siyasi hareketi ile sınırlı kalmayacağının, kendisine yönelen bütün muhalafeti kapsayacağının da bir göstergesi oldu.

Miting yaptırmamaktan parti binalarını taşlamaya HDP’ye yönelik siyasi tecrit ve Kürt illerindeki operasyonlar, 7 Haziran’dan bu yana sürüyor. Savaş, Saray’ın karşısındaki bütün kesimleri içine alarak genişliyor. İktidar içinde taşıdığı siyasi krizle birlikte daha fazla saldırganlaşıyor, payandalarını siyasi baskı ve operasyonlarla güçlendirmeye çalışıyor. Çünkü bu savaş, iktidarda kalmanın zaruri bir parçası haline gelmiştir.

Hükümet güvenlik harcamalarını bu operasyonlar için artırırken ve önümüzdeki aylarda Jandarma ve Polis Özel Harekat’ın sayılarının 20 bine çıkarılacağı açıklanırken; bugün Kilis’e düşen 50 civarı roketin içlerinde çocukların da bulunduğu 21 sivili öldürmesi yerçekimi aymazlığı ile açıklanıyor. Ülkedeki güvenlik zaafiyeti yalnızca Ankara, Suruç gibi emekçilerin, muhalif kesimlerin bulunduğu alanlarda yaşanıyor ve bu soruşturmaların üstü birer birer kapatılıyor. Ancak iş başkanlık rejimine geldiğinde hele ki mevzubahis odak Kürt hareketi ise, bütün mesele “Dokunulmazlıkları kalksın, fezlekeleri tozlu raflardan insin” fermanı ile başlayabiliyor. Nitekim Anayasa Komisyonu görüşmeleri fecaati olarak seyrettiğimiz tiyatro, AKP’nin her türlü hile ve hukuksuzlukta sınır tanımadığının bir göstergesidir.

Dokunulmazlıkların kaldırılması ne anlama geliyor?

“Dokunulmazlıkların kaldırılması” ile ilgili Anayasa değişikliği teklifi 3 Mayıs’ta AKP’li vekillerin HDP’li vekillere defalarca saldırılarının ardından Anayasa Komisyonu’ndan geçti. HDP’li vekillerin fiziki saldırıların ardından sloganlarla terk ettiği komisyonda AKP, CHP ve MHP’li vekiller Kürt düşmanlığı konusundaki tarihsel müttefikliğini bir kez daha ortaya koyarak dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda uzlaştılar ve değişiklik Anayasa’nın kendisine dahi aykırı olmasına rağmen komisyondan geçti. Komisyonda kabul edilen teklif, 16 Mayıs Pazartesi günü Genel Kurul’a gelecek. Genel Kurul’da yapılan oylama sonucunda düzenleme yasalaşırsa, yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemli fezlekeler ilgili mercilere iletilecek.

Bu değişiklik elbette 59 milletvekili, 366 fezlekesi bulunan HDP’nin tasfiyesi anlamına geliyor. Yanlış duymadınız; meclise 2 Mayıs itibariyle ulaşan fezleke sayısı 616 iken bunun yarısından çoğunu HDP’li milletvekilerine ait fezlekelerden oluşuyor. Bu anayasa değişikliği tasfiye yolu ile Kürt siyasi hareketini daha fazla kriminalize etme, demokratik alandan dışlama, seçim sonuçlarını ve hatta seçilmiş parlamentoyu hiçe sayma ve en önemlisi siyasi demokrasi hakkının fiili olarak geçersiz kılınması anlamına gelecektir. Bununla birlikte, bu değişiklik olası Anayasa değişikliğinin zeminini oluşturmaya yarayacak. Meclis’te AKP’nin 317, CHP’nin 133, HDP’nin 59, MHP’nin ise 40 milletvekili bulunuyor. Anayasa değişikliği için gerekli oy sayısı ise 367. Ancak 330-367 oy arasında kalınması durumunda referandum seçeneği gündeme gelecek ve dokunulmazlıkların kaldırılması için süre daha da uzayacak. Oylama 367’ye ulaştığında ise, düzenleme referanduma gerek kalmadan Tayyip Erdoğan tarafından onaylanacak. Bir anayasa değişikliği ise Başkanlık rejiminin önünü açıyor.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla, HDP’li vekillerin en hafifinden yargılanmakla tehdit edilmesi bile bu ülkede Türk ve Kürt emekçi sınıflar için emek düşmanı, antidemokratik, totaliter bir baskı rejiminin kapısının aralanması demek olacaktır! Bugün dokunulmazlıkların kaldırılması ile devam eden Kürt siyasi hareketine yönelik baskıya karşı tüm emekçi kesimleri HDP’nin yanında olmaya çağrıyoruz! Dokunulmazlıklar, kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılmalı ve öncelikle yolsuzluk ve hırsızlık yapanlar yargılanmalıdır! Türkiye’nin ihtiyacı milletvekili dokunulmazlığının istismar edilmesi değil, siyasi demokrasidir!

Kokuşmuş yargı düzeni çöpe! Dündar ve Gül’e beraat!

0

Adana’da Ocak 2014’te durdurulan mühimmat yüklü MİT TIR’ları haberleri nedeniyle 92 gün tutuklu kalan Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılandığı davada mahkeme, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak” suçundan Dündar’a 5 yıl 10 ay, Gül’e ise 5 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme Dündar ve Gül’e yöneltilen “darbeye teşebbüs” suçundan beraate hükmederken, “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme” iddiasına ilişkin ise dosyanın ayrı yürütülmesine karar verdi.

Devam eden duruşma sırasında adliye dışında gazetecilere röportaj veren Can Dündar silahlı saldırıya uğradı. Dündar saldırıdan yara almadan kurtulurken, seken kurşunlar bir NTV muhabirini yaraladı. Silahlı saldırıya teşebbüs eden kişinin soruşturması sürerken, bu saldırıya sebep olan süreçte Can Dündar başta Cumhurbaşkanı ve çeşitli gazeteciler tarafından defalarca açıktan hedef gösterilmişti. Cumhurbaşkanı bu davanın bizzat şikayetçisi olmuş, “bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu” demişti. Bu sözlerden sonra ifadeye çağrılan Dündar ve Gül ‘devletin gizli kalması gereken belgelerini casusluk maksadıyla açıklama’, ‘darbeye teşebbüs’, ‘silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım etme’ suçlarından tutuklanmıştı. Tutukluklarının ardından hak ihlali nedeniyle tahliye edilen Dündar ve Gül için Erdoğan “karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti. Can Dündar tutukluluk süreci boyunca çeşitli kalemşörler tarafından ajanlıkla suçlanmış, teröre destek verme nedeniyle açık hedef gösterilmişti.

Can Dündar’ın bugüne kadar defalarca hedef gösterilmiş olması ve suikast girişimine uğramasına rağmen, hâlâ hayatta olması sadece birilerinin onu henüz öldürmeyi tercih etmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ama ne var ki, zaten bunlar hep göz göre göre gelmektedir! Önce hedef gösterilir, vatan hainliği ile suçlanır, sonra bir kurşunun hedefi ve ‘faili meçhul’ olur tıpkı Hrant Dink, Tahir Elçi suikastlerinde olduğu gibi. ‘Türklüğe hakaret’, ‘teröre destek’, ‘devletin sırlarını ifşa etmek’, gerekçeler ne kadar da benzer! Dündar eğer o gün silahlı saldırının kurbanı olsaydı, tıpkı Dink ve Elçi cinayetlerinde olduğu gibi soruşturması sonuçsuz kalacak ve hatta üstü örtülecek, asıl sorumlular hesap vermeyecekti! Can Dündar ve Erdem Gül haklarında isnat edilen tüm suçlardan beraat etmelidir!

Onların safları, bizim saflarımız

0

1 Mayıs’ın hemen ertesinde Türkiye yine ciddi değişikliklere gebe. Bir sonraki sayımızda AKP’nin yeni parti başkanından ve yeni bir başbakandan bahsediyor olacağız. Bu hızlı değişiklikler içerisinde bir yandan yönetenlerin saflarını öte yandan da 1 Mayıs’ın ardından kendi saflarımızı bir kez daha incelemekte fayda var.

  1. Onların safları

Görevinden azledilen bir başbakan

Beklenmedik olmasa da ilginçliğini muhafaza eden gelişmeler yaşamaktayız. Türkiye’nin bağımsız olması gereken cumhurbaşkanı başbakana hem başbakanlık hem de parti genel başkanlığı görevlerinden el çektirdi. Yaptığı her ne kadar anayasaya aykırı olsa da artık bu duruma alışılmış vaziyette. Ayrıca cumhurbaşkanı yalnızca vatana ihanetten yargılanabileceği için anayasayı çiğnemesinin de kendisine verebileceği bir zararı yok…

Çoktandır var olduğu bilinen Davutoğlu-Erdoğan sürtüşmesi son olarak parti içi atamaların genel başkan Davutoğlu’nun yetkisinden alınıp MKYK’ya devredilmesi ile zirveye ulaştı. Parti il ve ilçe teşkilatlarının atamalarının ne denli kritik olduğu zaten herkesin malumu.

İkilinin ilk tartışması Erdoğan’ın “sır küpü” olan Hakan Fidan’ın Davutoğlu tarafından milletvekili yapılmak istenmesi ile başladı. Sonrasında Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki sürtüşmeler en belirgin şekilde AKP milletvekili aday listesinin ve bakanların belirlenmesi, MİT tırları davası, akademisyenler davası ve kimi zaman da çözüm sürecine ilişkin oldu. Bu tartışmaların tamamında Erdoğan Davutoğlu’nu açıkça paylayarak galip geldi.

Davutoğlu neyi temsil ediyordu ve AKP nasıl bir partidir?

Siyaset arenasında ön planda duran kimseler yalnızca kendi karakerlerini temsil etmezler. Hele ki, Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu böylesine hassas dönemlerde asla. Elbette ki, ön planda duran kimselerin karakterleri de olayların akışına ciddi müdahalelerde bulunabilir, ancak böyle kimseler varlıklarını karakterlerine değil temsil ettiklerine borçludur. Yani Davutoğlu’nun beceriden yoksun maddi varlığı sürece etkide bulundu ancak başından itibaren kendisinden daha büyük bir eğilimin temsilcisi konumundaydı.

Veda konuşmasında kendisini bir akademisyen, başbakan yardımcısı, büyükelçi, dışişleri bakanı ve başbakan sıfatları ile donatan Davutoğlu esasında partisine son derecede sadık bir nefer imajını son bir kez çizdi. Kendisine yakın yazarlar O’nun nezaketinden, duygusallığından bahsettiler. AKP’nin olağanüstü genel kurulunun yapılacağının haberi sızar sızmaz eski kulağı kesiklerin üzüntüleri yüzlerinden okundu. Ama yılların saf değiştirme şampiyonlarının bir kişiye üzüldüklerini söylemek saf dillilik olur. Üzüldükleri şey bir politikanın çöküşüydü. Daha iyi anlamak için partinin geçmişini kaba hatları ile bir kez daha inceleyelim.

AKP’nin bugüne değin sürdürdüğü pratik başarının temellerinden birini merkez sağın neredeyse tamamını kendi içerisinde toparlamayı becerebilmesiydi. Eskinin ANAP ve DYP kadrolarının yanı sıra Erdoğan, Gül ve Arınç gibi eski Milli Görüşçüler bu kadroya liderlik ettiler. Aslında başından beri hedefe kilitlenmiş homojen bir parti olmaktan çok bir anlaşma partisiydi. 1 Mart 2003 günü Irak savaşına meclisten tezkere çıkmaması derin çatlağın ilk göstergesi olmuştu.

Partinin uzlaşma üzerine kurulduğunun bir başka göstergesi Abdüllatif Şener’in 2007 yılında partinin Milli Görüş çizgisinden saptığının tespit edilmesiyle oluştu. Şener neoliberalizmin de millisinden yanaydı. Özelleştirmelere evet-yabancılaştırmalara hayır, emekli paşalar üzerinden ordunun yıpratılmasına son gibi sloganlarla partiden ayırıldı.

Partinin kurmaylarından biri olan Şener’in bu gibi temel gerekçelerle ayrılması aslında işlerin ne kadar hassas olduğunun bir göstergesiydi. Ancak bu süreçte Erdoğan’ın deyimi ile AKP kalfalık dönemine girdi ve parti içerisindeki görüş netliğini bir adım ileri taşıdı. Sonrasında kendisine sağdan muhalefet edebilecek odakları kendi içerisine alarak eritti. (Cepheden AKP karşıtı olan HAS Parti’nin -bugünkü Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve ekibi- 2012’de partinin içerisine alınması bunun en önemli örneği olarak gösterilebilir.)

Erdoğan’ın ustalık süreci 12 Haziran 2011 seçimlerinde başlamıştı ve hedef artık yeni bir anayasaydı. 2013 Gezi seferberliği partinin aymazca attığı adımlara kitlelerce verilmiş bir yanıt oldu. Bu seferberlik zaten yek vücut olamayan partinin içerisinde öyle çatlaklar yarattı ki, o sürecin etkileri AKP ve Erdoğan tarafından hâlâ aşılabilmiş değil.

2013 Gezi seferberliği sırasında, kitleleri eve göndermek için üzerine düşünülen planlardan biri Erdoğansız ama AKP’li bir çözüm önerisi oldu. Ancak bu kolay bir çözüm değildi. Sonrasında açıklanan yolsuzluk belgeleri ile iktidarı sürecinde AKP’nin ne gibi kirli işlere bulaştığını beraberce gördük. Sorun yalnızca yolsuzluk değildi, Suriye’de uluslararası bir skandala yol açan maceracı atılımlar da partinin ve partili olan herkesin yaşamasının tek şansının iktidarda kalmaya bağlı olduğunu gösterdi.

Tüm bu dertlere rağmen anlaşılan o ki, AKP içerisinde Erdoğan sorunun devamlı büyümesi için bir dinamo görevi görmeyi sürdürdü. Gezi döneminde Erdoğansız ama AKP’li çözüm isteyenler, Erdoğan’ın düşmesinin tüm partiyi etkileyeceğini, dahası siyasal İslam’ın ve sağın hakimiyetine kalıcı zararlar verebileceğini gördüler. Bu yüzden Erdoğan’dan vazgeçmek o kadar da kolay olmadı. Bu kez de Türkiye’nin endişeli burjuvaları adına kimi AKP kadroları Erdoğan’ın sınırlandırılması ve klasik bir cumhurbaşkanı pozisyonuna itilmesi ile birlikte daha güçlü bir AKP yaratıp çözümün parçası olma rolüne soyundular. Davutoğlu’nun görünüşüne ve (eğer varsa) yeteneklerine hiç uymayacak şekilde bu denli ön plana çıkartılmasının sebebi buydu.

4-5 Mayıs günlerinde Erdoğan’ın fiili değil de yasal başkanlık sistemine geçebilmek için Davutoğlu’nu kovması ile bu süreç de tamamlanmış oldu. Şimdilik görünen o ki, Davutoğlu’nun infial yaratmaksızın görevinden el çektirilmesi Erdoğan’ın müdahale alanı dışında bir AKP yaratma hayallerinin de sonu oldu.

AKP içi muhalefetin basiretsizliği mi?

Türkiye’nin temel dinamiklerini unutarak sürece bakacak olursak meseleleri yine psikolojinin terimleri ile yahut içimizden geldiği gibi açıklamaya başlayabiliriz. Önce Gül, ardından Arınç şimdi de Davutoğlu’nun Erdoğan ile yaşadığı krizler halen nasıl olur da güçlü bir karşı koyuş ile kendisini tamamlamaz? Sorunun temeli basiretsizlik mi yoksa karizmatik lider karşısında herkesin büyülenip, bir türlü hayır diyememeleri mi? Daha öncesinde de AKP’deki bölünme eğilimi mevcutken nasıl olur da Erdoğan karşısında tüm parti içi muhalefet biat pozisyonuna geçer?

Aslında durum basit. Daha öncesinde de ifade ettiğimiz üzere AKP’nin içerisinde bulunduğu batak öylesine derin ki, partinin çöküşü diğer figürlerin yalnızca siyasi hayatını değil, aynı zamanda kendilerinin ve çevrelerinin de hayatlarını yaşamlarının sonuna kadar etkileyecek. Bu sebeple AKP içi muhalefetin yapabileceği en büyük oyun Reis’e fark ettirmeden onun pozisyonunu yumuşatmaya çabalamak oldu. Nihayetinde de bu denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Şu anda AKP Erdoğan’ın tam komutası altında başkanlık sistemini hedef almış şekilde ilerlemekte.

Hatırlatma: yönetim beceriksizliğinde geçtiğimiz ay

Saray kendi eşrafı dışında çok daha ciddi sorunlarla karşı karşya. Tüm sansürlere rağmen yönetim beceriksizliğinde her ay yeni bir perde açılıyor. Yalnızca son bir ay içerisinde:

  •         Sarayın açık talimatına rağmen akademisyenler ve Dündar Gül davası Erdoğan’ı memnun edecek biçimde sonlanmadı.
  •         Operasyonlar bağlamında tatmin edici bir başarı sağlanamadığı gibi asker kayıplarında bir artış yaşandı.
  •         Kilis’e IŞİD saldırısı karşısında Türkiye’nin atabileceği bir adım kalmazken, doğruluğu bilinmese de IŞİD Türkiye’de yayımladığı propaganda dergisinde S.T. adlı bir Türk askerini Kilis’te esir aldığını söyledi.
  •         Laiklik tartışması kitlelerde bir hoşnutsuzluk ile karşılık buldu. Mizacına uygun olmasa da Erdoğan dahi tartışmayı yumuşatmaya çabaladı. Bu arada Diyanet çalışanları içerisinde yapılan bir ankette Diyanet’in yönetiminden rahatsız olanların oranı %65.3 idi.
  •         Nisan ayında en az 168 işçi iş cinayeti ile öldürüldü.
  •         Liselilerin yüzde ikisinin yakın akrabaları tarafından cinsel saldırıya maruz kaldıkları açığa çıktı. Son dört yılda çocuklara yönelik taciz ve şiddetin %90 arttığı açıklandı!

Fiili başkanlıkla iç çatışmalar çözülür mü?

Erdoğan kurtulmak için hep daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Yalnızca seçilmiş bir cumhurbaşkanı olmanın kendisine her şeyi yaptırabilecek kudreti verdiği propagandasını sürdürüyor ancak Türkiye’nin tarihi AKP ile başlamadığı, rejim içi çatışmaların geç gelişen kapitalizmden burjuva yöneticilere miras kaldığı gerçeği ile de karşı karşıya. Erdoğan’ın kendi ağzından sorunu ortaya koyuşuna bakalım:

“Şu anda yaşadığımız, sistem sorunu. Ülke için bu sorunun aşılması gerekiyor. İlla başkanlık değil, ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemi de olabilir. Ben partinin kurucu genel başkanıyım, ancak partiye üye olamıyorum, tüm ilişkim kesildi. Bu doğru değil. Devlet içinde çift başlılık oluyor. Başkomutanlık görevini ben taşıyorum, ama Anayasa’ya göre, Genelkurmay Başkanı aynı zamanda hükümete bağlı. Ben devletin başıyım, MİT hükümete bağlı. Normalde hem başkomutanım, hem devletin başıyım. Devletin organlarının buna göre ilişkilendirilmesi gerekir. Ben olmasam başkası olsa da bu böyle; burada sistematik bir sıkıntı var. Başkanlık bunun için gerekli. Sistem içinde çift başlılık olmaz, bu sistemi tıkıyor, hizmetleri de aksatıyor.”

Sayın cumhurbaşkanı aslında bu dertlerden pek muzdarip değil. Öncelikle başkomutan olması için harbe girilmesi gerekiyor. Sonrasında ise tüm yasal sınırlandırmalara rağmen pekala başbakanı görevden alabiliyor.

Pek çoğumuzun aklında şu soru var: Zaten fiili başkanlık sistemi ile yönetiliyoruz, resmi başkanlığı alırsa ne değişir? Kısaca cevaplayalım: Cumhurbaşkanının halk oyu ile belirlenmesinden kendisine bunca anlam çıkartan Erdoğan’ın bir de yetkilerinin geliştirilmesi ile neler yapabileceğini hayal edebilir miyiz?

İktidarı sürecinde öylesine karanlık işlere bulaşmış kimselerin ayakta kalabilmek için daima daha fazla güce ihtiyacı var. Çünkü iktidar kitlelerden bir türlü rıza üretemiyor. Bunu yapamayınca da süreki bıçağını bilemek dışında bir yanıt geliştiremiyor. Ancak rejim her yerinden hava kaçırmayı sürdürüyor. Ne kadar baskılanırsa baskılasın kitlelerin tam olarak sinmesi engellenemiyor.

Erdoğan’ın tek çözüm reçetesi daha fazlasını kazanmak. Ama daha fazla yetki şu anda ne burjuvazinin endişelerini giderebilir, ne Kürt sorununu çözebilir, ne yeni bir Soma’nın olmasını engelleyebilir ne de yoğun baskılar altında olan hoşnutsuz kitlelerin hiç tahmin edilmedik bir yerden seferberliğe katılmasını engelleyebilir. Aynı zamanda baskı araçlarını güçlendirmeye çalışması diyalektik bir biçimde rejimin başka organlarının da yetkilerinin arttırılmasını ve kendisine bu kez daha ciddi ve eli silahlı kimselerin rakip olması sonucunu da çıkartabilir.

Kısacası Türkiye’de yaşadıklarımıza Erdoğan’ın herhangi bir çözüm üretmesi mümkün görünmüyor. Çürümüş olan yalnızca AKP iktidarı değil Türkiye kapitalizmi. Sorunla çözüm olarak ayakta kalmayı sunan Erdoğan ne kadar güce sahip olursa olsun gerçek sorunlara kalıcı çözümler getirme yeteneğine kapitalizmin sınırlarından ötürü sahip değil. Bırakalım başkanlığı kendisine antik çağların tanrılarının sıfatlarının yakıştırması dahi yetmez. Gerçekten ol dediğini olduracak şekilde tanrıların sıfatlarına hasıl olması fizik ötesi bir forma ulaşması gerekir.

Erdoğan’ın yol haritası

Bu krizler karşısında Erdoğan kendisine tam anlamı ile biat edecek bir AKP’yi hazırlıyor. Olasılıklara bakacak olursak bir Damat Berat kabinesinin ya da Davutoğlu gibi kısa ömürlü bir hükümetin kurulması en yüksek ihtimaller olarak görünüyor.

Hedef ise partili cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık sistemine geçilmesi. Bunun için de şimdilik dokunulmazlık yasası ile HDP’nin tasfiye edilmesi ve MHP’nin de iç çatışmaları ile bir kısım milletvekilinin kazanılmasına oynanıyor.

Bu aralıkta ekonomide tehlike çanları çalarken gerçek sorunlar imkansız burjuva çözümlerden daha da uzaklaşıyor.

2.Bizim saflarımız

Yönetenler kendi dünyalarında dahi huzurlu bir ortamda değiller. Bizler ise kiralık işçi yasasının çıkışıyla birlikte yeni ve yoğun saldırıların olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu süreçte kendi saflarımızı daha iyi değerlendirmek için işçi sınıfının gücünün en iyi yansıması olan günü, 1 Mayıs’ı kendimize kerteriz belirleyebiliriz.

Kısa 1 Mayıs değerlendirmesi

Türkiye’de yasaklar ve baskılar tarihi olan 1 Mayıs’a bu yıl yine aynı gelenek damgasını vurdu. Üstelik patlayan bombalar, yoğun polis şiddeti gibi etmenlerle 1 Mayıs her zamankinden de zor bir gündü. Her şeye rağmen İstanbul’da on binlerin tüm Türkiye’de ise iki yüz bin kadar işçinin katıldığı bir 1 Mayıs yaşadık.

Baskı ve yıldırma politikaları dahi ülke genelinde yüz binlerin sokakları doldurmasına engel olamadı. Topyekün bir geri çekilme ile karşı karşıya değiliz hatta ileri atılmak için işçilerin içerisinde yeterince hoşnutsuzluk mevcut.

Temel sorun kapitalizm ise, işçi sınıfı da bunun gerçekçi çözümünü yaratabilecek tek odaktır. Bu bağlamda 1 Mayıs günü yalnızca rakamları ile dahi bizlere gerçekçi bir çözüm için somut bir dayanak sunuyor.

1 Mayıs sürecindeki en büyük zayıflığımız 1 Mayıs’a işçi sınıfının direniş halindeki mevzilerini yeterince katamamamız ve birleşik bir 1 Mayıs gerçekleştirememiz oldu. Önümüzdeki süreçte birleşik mücadeleyi ne kadar kurabilir, mücadele halindeki sınıfın mevzilerini ne kadar ileri taşıyabilirsek gerçekçi bir çözümü yaratmak o kadar mümkün olacak.

Geleceği örgütlü olan belirler

1 Mayıs ile tüm olumsuz koşullara rağmen gücümüzü gördük. Varız!

Kürt şehirlerine baskının, emeğe yönelik görülmemiş saldırıların, baskıcı iç ve maceracı dış politikaların sonlanabilmesi için örgütlülüğümüzü yükseltmeli ve her mücadele alanında birleşmeliyiz!

İşçi düşmanlarının önünde çözümsüz sorunlar dururken gerçeklikte sonucu örgütlü olan taraf belirleyecek.

Belgeler Panama’nın değil, emperyalist şirketlerin ve onların yerli dalkavuklarınındır

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Panama seksiyonu Sosyalist Öneri’nin “Panama Belgeleri”ne ilişkin bildirisi

Amerikan emperyalizmi, 1903’te burjuvazinin teslim olmasıyla Panama’yı bir sömürgesi haline getirdi. Yalnızca kanalın etrafındaki toprağı almakla kalmadı, aynı zamanda Panama Kıstağı’nda “(kendi) düzeni(ni) sağlamak” için müdahalede bulunmaya karar verdi ve ekonomik düzeyde de şirketleriyle ülkeyi işgal ettiler.

Radolfo Chiari hükümetinin talebiyle Panama şehrinin Ekim 1925’te işgal edilmesinin üzerinden iki yıl geçmeden, 1927’de bir anonim şirket yasası onaylandı. Söz konusu yasayı, şirketlerin ülkede yapmakta oldukları işler çerçevesinde ele almak gerektiği açıktır.

Söz konusu yasa “anonim şirketlere” isim vermeden iş yapma hakkı tanımaktadır. Şirket hisseleri gerçek isimlere değil onların hamiline yazılıdır, böylece hisselerin gerçek sahiplerinin bilinmesi mümkün olmayacak şekilde hisselerin elden ele geçmesine izin verilir. Yabancı şirketler ve çoğunluğu yabancı (ABD) sermayeli “ulusal” şirketler bu yasayı kullandılar.

Yasanın uygulanması ilk olarak 1948’te, Kolon Serbest Bölgesi’nin kurulmasıyla “modernize edildi”. Bununla hedeflenen, ürünleri veya malları üretildiği asıl ülkeden diğer ülkelere kanal üzerinden aktarırken, Panama devletine vergi ödememekti. Bununla üç taraflı ticaret veya operasyon (triangulacion) olarak anılan olgu ortaya çıktı. Bir ülkede ürün (olduğundan daha yüksek veya daha düşük) bir fiyatla yola  çıkar, Serbest Bölge’ye gelir ve sonra başka ülkeye veya ülkelere farklı fiyatla (operasyona göre daha düşük veya daha yüksek) gider. Böylece “sahte firmalar” ortaya çıkar ve Panama bir “vergi cenneti” haline gelir.

Diğer modernleşme süreci, uluslararası sermayenin hizmetinde olduğunu bildiğimiz açılım yanlısı ekonomistlerin öncülüğünde, Torrijos döneminde gerçekleşti. Bu dönemde uluslarası finans veya bankacılık merkezi kuruldu. Faaliyetler küresel ölçekte yürütülmeye başladı. Üç taraflı operasyonlar artık yalnızca ürünler için değil aynı zamanda kapitalizmin emperyalist çağındaki temel faaliyet üzerinden kuruluyordu: mali sermaye.

Bu konuda cizvit ekonomist Xavier Gorostiaga 1974’te şunları söylemiştir: “Panama’nın kanal bölgesi Panama para sistemini, kanal ve Kolon Serbest Bölgesi’nden malların geçişini, uluslararası finans merkezi üzerinden finansal aktarımın Panama üzerinden yapılmasını ve “sahte firmalar” üzerinden çokuluslu hizmet şirketlerinin geçişini biçimlendirdi ve Panama’yı tüm Latin Amerika’da faaliyet gösteren çouluslu şirketlerin faaliyetlerinin merkezi haline getirdi. Bu yönüyle Panama günümüzde, emperyalist egemenlik biçiminin en modern, teknik ve küresel örneği haline geldi. (Orta Amerika’da Yabancı Yatırımı)

Ve bir Brezilyalı sosyolog, Herbert Souza da 1974’te sürgündeyken şöyle yazmıştı:

Panama Kanalı’ndan yalnızca ürünler geçmiyor; aynı zamanda ciddi miktarda para akışı ve sermaye yatırımlarının aktarımı yapılıyor. Bu akış Panama’dan “geçiyor”; orada sadece dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle Latin Amerika’da özgürce hareket edebilmek için gerekli altyapı ve ruhsatlar bulunuyor. Bu operasyonlar için Panama bir üs, büyük çokuluslu şirketlerin işlerinde kullandığı bir “köprü” konumunda. Hukuki kısıtlamalar bulunmadığı gibi, Panama’nın parası dolar olduğu için parasal engeller de bulunmuyor (Balboa’nın değeri dolara eşit olduğundan, uygulamada yerel para birimi işlevi görüyor). Büyük bankalar ve finansal kurumlar Panama’da bağlı şirketlere sahipler, fakat bu şirketler Panama içinde ve özellikle de dışında ticari işlemler ve banka işlemlerini kendi sermayeleriyle özgürce yapabiliyorlar. “Sahte firmalar” finansal yerleşim bölgenin çerçevesini tamamlıyorlar. Önemsiz miktardaki bir yatırımla her türlü mali, ticari ve vergiye ilişkin operasyanlarını (vergi kaçırma, düşük ya da yüksek faturlandırma, vb.) gerçekleştiren çokuluslu şirketler üzerinden Panama üç taraflı operasyonların stratejik merkezi haline geldi.

Şimdi ise modernleşmenin yeni adı “Off Shore” oldu. Mossak-Fonseca’nın avukatları, kendilerinin ülkedeki binlerce şirketi idare eden ikinci büyük firma olduğunu açıkladılar. Peki ya birinci firma kim? Ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci?

Bu, Panama’daki emperyalist bir faaliyettir. Ülkeye havale edilen ve şirketleri yasal hale getirmek için avukatlık şirketleri veya “kağıt üzerindeki” firmalar aracılığıyla kırıntıları toplayan yerli burjuvazinin kabul ettiği görevlerin bir parçasıdır. Bu nedenle, ekonomik olarak aktif nüfusla kıyasladığında Panama’da, muazzam sayıda anonim şirket ve gemi ruhsatı bulunmaktadır. Bunlar herkesin nerede tamamlandığını bildiği yasal işlerdir.

Vladimir Lenin, Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabında bunu şöyle tanımlıyordu:

“Tekel ‘kapitalist gelişmenin bugünkü aşamasının’ son sözüdür. Ne var ki, bankaların rolünü dikkate almazsak, modern tekellerin gerçek gücü ve önemi konusundaki kavrayışımız, son derece yetersiz, eksik ve sığ olacaktır.”

“Bankacılık geliştiği ve az sayıda kuruluşta yoğunlaştığı ölçüde bankalar, alçakgönüllü aracılar olmaktan çıkıp, tüm kapitalistlerin ve küçük işletmecilerin para sermayelerinin hemen hemen bütününü olduğu gibi, söz konusu ülkedeki ya da bir dizi ülkedeki üretim araçlarıyla hammadde kaynaklarının büyük bir bölümünü de elinde bulunduran çok güçlü tekeller haline gelirler… Çok sayıda alçakgönüllü aracının bir avuç tekelciye dönüşmesi, kapitalizmin gelişerek kapitalist emperyalizme dönüşmesinin temel süreçlerinden birini oluşturmaktadır.”

Ve Troçki 1924’te şunu belirtiyordu: “Panama Kanalı aracılığıyla, ABD sanayisi doğudan batıya giden bir suyolu açtı ve binlerce kilometrelik mesafelerin kısalmasını sağladı. Bu tarihler -1898, 1900, 1914 ve 1920 dünya haydutluğuna giden gerçek yolu yani emperyalizme giden yolu işaret etmektedir.

Bu skandal neden bugün patlak verdi?

Emperyalizm kriz içinde ve bütün işlere talip durumda. Şirketleri ABD’de olup bitenlerle giderek daha az ilgileniyor, istekleri daha fazla kazanç ve nokta, hangi ülkede kazandıklarının hiçbir önemi yok. Artıdeğer nasıl artırılır? Bunun pek bir önemi yok, önemli olan daha ve daha fazla kazanmak. Ve kriz döneminde spekülasyon kural haline gelir. Spekülasyon yolsuzlukla doğrudan bağlantılıdır. 1995’te imzalanan Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarıyla bu tip off shore işleri yaygınlaştırıldı çünkü büyük şirketler bu anlaşma aracılığıyla ticaretin serbestleştirilmesini kabul ettirdiler, ihaleler kazandılar ve her ülkeye ödenecek rüşvetlerle ve sözleşmelere eklenen meşhur komisyonlarla gittiler. Bu paralar bir yerlerde saklanmalıydı, tıpkı uyuşturucudan ve diğer yasadışı yöntemlerle elde edilen paralar gibi.

Birkaç yıldır Miami ve Delaware’deki veya emperyalist Avrupa ülkelerinin nüfuzu altındaki Andorra, Monako, İsviçre’deki veya Karayip adalarındaki “vergi cennetleri”, “işleri” Panama’dan almak istiyorlar. Martinelli ve Varela hükümetleri bunları devretmeye başladı. 2011’de ABD ile Panama’nın vergilerini toplaması için bir Vergi Anlaşması imzalandı. Benzer bir anlaşma, Panama’yı gri listeye almakla tehdit eden Avrupa ile de yapıldı. Bu çerçevede Varela hükümeti birçok yasa çıkararak bu işlerin bırakılması ve baskıların artırılması için adımlar attı. Skandal “emperyalizmin belgeleri” yerine (çünkü skandalın aktörleri onların şirketleriydi) Panama belgeleri olarak sunuldu. Skandalın bu şekilde sunulması, yukarıda ifade edilen baskıların bir parçası olarak Panama’ya emperyalizm tarafından atanan bir roldü. Fakat bugün suçlananların yapacak hiçbir şeyleri olmadığını savunmak için “Panama’ya saldırı” bahanesine sarılmalarını kabul etmiyoruz. Onlar bu para trafiğinin bir parçasıydılar ve ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı.

Sosyalistler olarak ulusal ve antiemperyalist kesimlerle birlikte, 1930’lu yıllardan bu yana emperyalizmin dayatmalarıyla sanayi ve tarım sektörlerinin arka plana atılıp Panama’nın bir hizmetler platformu rolü oynamasını daima reddettik. Bu nedenle Sosyalist Öneri’de biraraya gelen sosyalistler olarak, ulusal kurtuluş için mücadelenin önemli bir görev olduğunu savunuyoruz ve sağlık, eğitim ve sosyal refahın yok edilmesi pahasına ülkeyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendiren emperyalist müdahaleye karşı mücadele çağrısında bulunuyoruz.

“Mısır satılık değildir!”

0

Geçtiğimiz ay Mısır ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma kapsamında, Kızıldeniz’deki Mısır adalarından Sanafir ve Tiran bundan sonra Suudi Arabistan toprağı olarak anılacak. İki ülke arasında yapılan anlaşma “deniz sahalarının düzenlenmesi” olarak duyurulsa da arka plandaki asıl gerekçe, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi’nin 2013 yılından bu yana Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’den aldığı mali yardımlara güzel bir karşılık vermek istemesi. Darbeyle iktidara geldiğinden beri ülkeyi ekonomik çöküşten kurtarmanın yolunu Suudi Arabistan’dan gelecej mali yardımlara bağlayan Sisi 2013 ve 2014 yıllarında 20 milyar doları aşkın, geçtiğimiz yıl da 12,5 milyar dolar değerinde Suudi sermayesine başvurdu. Adaların Suudi Arabistan’a devri kararlaştırılırken, Sisi bir yandan da 2016 yılı için 14 milyar doları daha garanti altına almaya çalışıyordu. Tabii bu kadar yüklü sermayenin karşılığı olarak kendisinin de masaya bir şey koyması gerekiyordu; O da Sanafir ve Tiran adalarını koydu.

Olay sadece ekonomi de değil…

İşin ekonomik ayağını, 2011 yılında kitle seferberlikleri sonucunda Hüsnü Mübarek diktatörlüğünün devrilmesinden bu yana ülkede istikrarın kurulamaması ve buna bağlı olarak da Mısırlıların ekonomik koşullarının istikrarlı bir şekilde kötüleşmesi oluşturuyor. Yaşam koşullarının zorlaşması, ücretlerin düşüklüğü dönem dönem işçi sınıfının kitlesel seferberliklerine yol açsa da (örneğin geçtiğimiz yılın sonunda 20 bini aşkın emekçi seferber olmuştu) Sisi diktatörlüğünün sendikalar ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskıcı politikaları şu ana kadar seferberliklerin de sınırını belirliyor.

Öte taraftan, ekonomik temelli seferberliklerin sürekli hale gelmesinin kendi iktidarının daha da derinden sarsılması anlamına geleceğinin farkında olan Sisi, Körfez sermayesi ile bu durumu dengelemeye çalışıyor. Ekonomik anlamda gerçekleşen bu işbirliğinin politik yansımasını ise Körfez ülkeleriyle ortaklaşmanın derinleşmesi (İran, Suriye ve Yemen politikalarındaki ortak tutumlar) yoluyla Mısır’ın devrim sürecinin yarattığı istikrarsızlığın bir sonucu olarak Ortadoğu’da kaybettiği “prestijini” bir nebze olsun düzeltme çabası oluşturuyor. Sisi, aynı zamanda İsrail ile ilişkileri “normalleştirme” yoluyla da Mısır’ın Sedat ve Mübarek dönemlerinde oynadığı emperyalizmin bölgedeki “koçbaşı” rolüne yeniden talip olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Tabii işin bu rolü oynamaya varmadan önce, ülkede kendi iktidarını perçinlemekten geçtiğinin de farkında. Bunun yolu da her türlü muhalefeti ezmek, sindirmek ve kontrol altında tutmaktan geçiyor. Müslüman Kardeşler iktidarına karşı gerçekleşen kitle seferberliklerinin yarattığı krizden faydalanıp askeri darbeyle iktidarı alırken laik muhalefetin bir bölümünün de desteğini kazanan Sisi, ilk etapta İslamcı muhalefeti sindirme ve kontrol altına alma çabasına girişti. Ancak darbenin arka planında yatan, her türlü seferberliğin kontrol altına alınması ve rejimin olabildiğince ayakta tutulabilmesi asli sebepleri uyarınca, kısa zamanda baskı ve yıldırma politikalarından laik ve devrimci muhalefet de nasibini almaya başladı. Kısacası, Sisi diktatörlüğü iktidarını perçinlemek için yaygın bir baskı politikasına başvurdu, başvurmaya da devam ediyor.

“Mısır satılık değildir!”

Bu politikanın son örneğini ise, iki adanın Suudi Arabistan’a devri sonrasında “Mısır satılık değildir!”, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” ve “Terk et!” sloganlarıyla sokakları dolduran kitlelere karşı polis eliyle uygulanan baskı da görmek mümkün. Dokuz ayrı ilde gerçekleşen eylemler, geçtiğimiz yılın sonunda gerçekleşen işçi sınıfı seferberliklerinden sonra, 2013 yılından bugüne kadarki en kitlesel eylemler olarak nitelendirilmekte. Ayrıca belirtmekte yarar var, diktatörlük 2013 Ağustos’undan bu yana sokak seferberliklerini sindirmek için izinsiz gösterilere katılanların üç yıla kadar hapsinin öngörüldüğü bir yasaya başvurmakta. Bu yasaya rağmen, muhalif grupların iyi örgütlenmesiyle özellikle Kahire’de binlerce kişi sokakları doldurdu. Polisin sert müdahalesi ve üç günün sonunda 380’i aşkın kişinin gözaltına alınması (bu yazı yazılırken 250 civarı eylemci serbest bırakıldı) eylemlerde bir geri çekilmeye neden olsa da bu yazının yazıldığı esnada, Kahire’de, Mısır Gazeteciler Sendikası önünde kitleler gözaltına alınanların serbest bırakılması için toplanmayı sürdürmekte.

Sisi, iktidarını bir yandan İsrail, Suudi Arabistan ve Katar gibi Ortadoğu karşıdevriminin üç temel aktörüne sırtını dayayarak ayakta tutmaya çalışırken, iç politikada da kendisine karşı gelişen seferberlikleri bastırmaya, kendi yandaşlarını sokağa dökmeye çalışmakta. Mısır, Arap devrimci sürecinin içinden geçtiği devrim-karşıdevrim çatışmasında bölgenin en kritik ülkelerinden biri. Ülkede ekonomik çöküşe ve demokratik haklara dönük saldırılara karşı gelişen seferberlikler , Mısır halkının ve emekçilerinin demokratik ve ekonomik dönüşümler temelinde buluşup, devrimlerine sahip çıkabilmeleri açısından, sürecin tüm zorluklarına rağmen umut vermekte.

Brezilya: Bir darbeyle mi karşı karşıyayız?

0

Brezilya haftalardır ülkenin son yıllarda gördüğü en büyük siyasi krizle çalkalanıyor. 13 yıllık PT -İşçi Partisi- iktidarı tarihsel önderleri üzerinden ağır bir darbe almış durumda ve sokakta biriken öfkenin önüne henüz geçilebilmiş değil.

Muhalefetin hali pürmelâli..!

0

Kendi kişisel becerileri ve şeytani yöntemleri bir yana RTE, gücünü büyük ölçüde, hem yıkmaya çalıştığı “eski Türkiye”ye, hem de had safhada dirayetsiz, beceriksiz muhaliflerine borçlu. Kesin olan bir şey var: O “eski Türkiye”nin demokrasi, adalet, eşitlik, laiklik ve özgürlük adına tutar tek bir tarafı olsaydı, RTE’nin yolu bu kadar açık olamazdı. O yarıbonapartist gerici kontrol rejimi, her yönüyle o derece çürüme ve kokuşmuşluk içindeydi ki, AKP uzunca bir süre her adımını “reform, demokratikleşme ve özgürleşme” olarak yutturmayı başardı! Geçmişi yad ederek iç geçiren AKP muhaliflerine hatırlatalım: Türkiye bugün o geçmişin cezasını çekiyor…

MHP: Bahçeli mi, bahçesiz mi?

0

Yıl 1997, Başbuğ ölmüştü; başsız kalan ülkücüler olağanüstü kongreye gidiyordu. Adaylar arasında Devlet Bahçeli ve Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş de yer alıyordu. Olaylı kongre sürecinde diğer adaylar çekiliyor; yarış Bahçeli ve oğul Türkeş arasında geçiyordu. Seçimden Devlet Bahçeli galip çıktı ve böylelikle 19 yıldır süren Bahçeli dönemi de başlamış oldu.

Başkan seçildikten iki yıl sonra ülke genel seçime gitmiş ve Bahçeli yönetimindeki MHP bir önceki seçime göre oylarını (ülke genelinde yüzde 10) artırıp 129 milletvekiliyle ikinci parti çıkmıştı (bu duruma seçimden 2 ay önce Abdullah Öcalan’ın yakalanmısının önemli etkisi olmuştur). Ecevit önderliğinde ANAP ve MHP ile birlikte 57. hükümet kuruldu. Ancak bu koalisyon hükümetinin sonunu, 2001’deki Türkiye’nin en büyük ekonomik krizi hazırlıyordu. 2002 yılında Devlet Bahçeli’nin aldırdığı seçim kararıyla günümüze kadar süren Erdoğan yönetiminin de önü açılmış oluyordu. Bu Erdoğan’a yaptığı ilk iyilikti; ama son iyilik olmayacaktı.

2002 yılındaki seçimlerde MHP baraj altında kaldı (bu dönem Devlet Bahçeli’nin zihninde acı bir hatıra olarak kalacak ve belki de 7 Haziran’da koalisyona girmemesine sebep olacaktı). MHP’nin baraj altında kalması Devlet Bahçeli’nin başkanlığını da sorgulanır hale getirmişti. Sonuçta, zaruri olarak gidilen 2003 yılındaki kongrede Bahçeli, başkanlığı -tabir-i caizse- kıl payı kazandı. Bu durumu bugün MHP’de niye kongre yaptırmadığının subliminal göstergesi olarak algılamak da yanlış olmaz.

7 Haziran seçimleri, MHP’nin son yıllarda en yüksek oy aldığı seçim olmuştu. Ancak hem koalisyonda HDP ile yan yana durup milliyetçi oylarını kaybetmemek; hem de kurulacak koalisyon hükümetinin başarısızlığından nemalanmak istemesi Bahçeli’yi her türlü koalisyondan uzak tutuyordu. Bu durum ülkenin yeniden seçime gitmesine yol açtı. Yine zor durumdaki Erdoğan’a yardım eli uzatılmış oluyordu.

1 Kasım seçiminde milletvekili sayısı yarı yarıya azaldı. Bu durum parti tabanında hoşnutsuzluk yaratıyor, taban değişim istiyordu. MHP’den atılan ancak, mahkeme ile geri gelen Sinan Oğan, Koray Aydın, Ümit Özdağ ve Meral Akşener adaylıklarını koydu ancak, Bahçeli 2018 yılındaki olağan kongreyi işaret ediyordu. Bunun üzerine adaylar 1241 delegenin 543’ünden kongre yapılsın imzası topladılar. Genel Merkez bu imzaları görmezden geldi ve mahkeme süreci başladı. Bu sırada Bahçeli boş durmadı, adaylara destek veren il merkez temsilcilerini ya kovdu ya da il merkezlerini kapattı. Ayrıca aday olan kişiler hakkında parti içi soruşturma açtı.

Yandaş medya başkan olacağı söylenen Meral Akşener’e karşı karalama kampanyası başlattı. Çünkü yapılan anketler, Meral Akşener’in AKP tabanından da oy alacağını gösteriyordu. Mahkemenin tek celsede MHP’ye muhalif diğer isimleri de kayyum olarak ataması, devletin içinde bazı taşların yerinden oynadığını gösteriyordu. Bahçeli için işler hiç de iyi gitmiyordu. Atanan 3 kayyum, 15 Mayıs için olağanüstü kongre kararı aldı ancak, Genel Merkez bu kararı tanımadığını belirtti ve Sivas’ın Gemelek ve Kastamonu’nun Tosya ilçe Asliye Hukuk Mahkemeleri’nden kurultayı durdurma kararı çıkartıldı. Kongrenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinde belirleyici kararı Yargıtay verecek. Burjuva siyasetinin çürümüş yapısı ve iktidar kapışması sonucu görünen o ki, Devlet Bahçeli’nin 19 yıllık başkanlığı bu yıl yıkılabilir. Ancak yerine geçecek adayların da derin devletle ilişkilerinin bilinmesi burjuva kokuşmuş siyasetin ve kirli ilişkilerin kaldığı yerden devam edeceğini gösteriyor.

Tek celsede tecavüz aklanır!

0

Geçtiğimiz ay yine bu sayfada “tecavüzcüler neden korunur?” diye sormuştuk. Zira Türkiye’nin gündemine Ensar Vakfı’ndaki 45 çocuğa cinsel şiddet haberi düştüğünden beri medyadan hükümete, yargıdan kurumlara kadar her yerde Ensar Vakfı’nı koruyan tutumlar beyan edilmişti ve de edilmeye devam ediyor. İşte bu sebeple bu ay da tecavüzcüler nasıl korunuyor sorusunu tartışmak istiyoruz.

Neden mi? Çünkü Karaman’da Türk hukuk tarihinin belki de en hızlı sonuçlanan ceza davası görüldü. Baroların ‘soruşturma genişletilsin’ talebini reddeden mahkeme davayı bir günde bitirdi. Karaman’da en az 10 erkek öğrenciye ‘cinsel istismarda’ bulunan ve Ensar Vakfı’yla bağlantısını itiraf eden tecavüzcü öğretmen Muharrem Büyüktürk’e 508 yıl ceza verildi.

Yargı, siyaset, bürokrasi üçgeninin iç içe geçtiği çok katmanlı bir davanın bu kadar hızlı bitirilmesini hızlı bir adalet arayışı olarak okumak besbelli safdillik olacaktır. Zira Karaman’da istismarın yaşandığı evleri kiralayan Vakfın ve denetleme görevini yerine getirmeyen devletin sorumluluğu es geçilerek her şey “sapık bir öğretmen”e yüklendi. Kurum görevlileri durumdan haberdar mıydı? Çocukların daha önce kurum yetkililerine şikâyetleri olmuş muydu? Vakıf çalışanları durumu bilmelerine rağmen sessiz mi kalmışlardı? Vakfın diğer şubelerinde benzer olaylar yaşanmış mıydı? Bu sorular hiç sorulmadı. Mahkeme, öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün görev yaptığı Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu faaliyetlerini, Kayseri ve Çanakkale gezilerini soruşturma gereği duymadı.

Dahası, Ensar Vakfı ve KAİMDER’in haklarında ayrı bir soruşturma sürmesi ve şüpheli konumda olmalarına rağmen ‘mağdur’ olarak davaya müdahil edildiler. Oysa mahkeme Ensar Vakfı ve KAİMDER hakkında süren soruşturmayı tecavüzcü Muharrem Büyüktürk’ün yargılandığı dosya ile birleştirebilirdi. Bu da gerçekten istismarın boyutlarının nereye vardığını görmemizi sağlayabilirdi. Vali Murat Koca ve İl Milli Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu ile bazı kamu görevlilerinin kaçak yurtlar konusunda görevi ihmalden soruşturulmalarına dönük bir yargı girişimi olmaması da ayrıca manidar.

Dahası, dosyaya giren çocuk sayısı 10. Ancak 45 çocuğun cinsel istismara uğradığı iddiaları var. Savcılığın ve mahkemenin olayın üstüne gitmemesi, 10’dan daha fazla çocuk olduğu gerçeğini bir kez daha göstermiş oldu. Büyüktürk’ün Karaman öncesi İstanbul’da Enderun Vakfı ile yürüttüğü çalışmalar ve sonrasında Diyarbakır’da yaptıkları, Timetürk ve Yedi iklim dergisinde kimlerle nasıl çalışmalar yaptığı araştırılmadı. Aslında araştırılması için MHP ve HDP’nin Meclis’te verdiği önergelerde oy çokluğu sağlandı. Fakat ikinci oylamada önerge AK Partililerin takviye oylarıyla reddedildi.

Sonuç olarak

Ensaf Vakfı ve çevresinde kümelenmiş din eğitimi veren tüm vakıflar, Aile Bakanlığınca dağıtılan ruhsatlarla her mahallede açılan “merdiven altı kuran kursları” ve yasak olmasına rağmen müsamaha gösterilen yatılı yurtlar, aslında yıllardır izlenen bir stratejinin önemli sonuçları. Erdoğan ve AKP’nin 15 yıla gelen iktidarında dindar nesillerin inşası için attığı adımlar malum: MEB’in 4+4+4 eğitim sisteminin hayata geçirilmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı ve Aile Bakanlığı’nda ortak yürütülen, dindar nesil yetiştirilmesi kapsamında ortak amaçları “Gençlerimizin ve çocuklarımızın ahlaklı, kültürlü bir nesil olarak yetiştirilmesine gönüllü hizmet” eden yüzlerce dernek, vakıf, tarikat evleri Hükümet tarafından desteklendi. Bu yüzden tecavüzcülerin korunması Karaman dosyasıyla başlamadı ve onunla da bitmez. Çocuk istismarını ülke çapında ‘kol kırılır yen içinde kalır’ haline getiren, ‘babasıdır yapar’ diyen anlayış AKP’nin dindar nesiller projesi ve yaratılan biat kültürüdür. Ensar Vakfı’nın yanında yer alan tüm medya, gazeteciler, milletvekilleri suça ortak olmakta ve tecavüzü teşvik etmektedirler.

Kiralık işçilik yasası meclisten geçti!

0

Kamuoyuna “güvenceli esneklik” olarak servis edilen uygulama, Başbakanın kovulmuş olması curcunasına hiç aldırmadan 6 Mayıs günü sabaha karşı Meclis Genel Kurulu’ndan geçti.

Türkiye OECD ülkeleri içerisinde çalışma koşullarının en kötü olduğu ülkelerden biri. Mevcut yasa ev içi emeğin, kadın istihdamının ve tarım işçiliğinin korunması gibi süslü laflarla allanıp pullanırken bir de işsizliğe de çare olacağı ifade ediliyor. Dünyadaki uygulamaları ise, tüm emek örgütleri tarafından nefretle karşılanıyor.

Uygulama temel olarak taşeronluk düzeninin sınırsızlaştırılması ile SGK primlerinin düzenli ödenmesinin, yıllık izinlerin ve emekliliğin kalkması anlamını taşıyor. Bizi dünyanın en kötü koşullarında çalışmaya mahkûm eden mevcut yasa yalnızca asıl işkolunun dışındaki işlerin taşerona verilebilmesini kapsıyor. Örnek olarak hastanede asıl işkolu (sağlık) personeli işleri taşerona verilemiyordu. Hekimler, hemşireler ve hasta bakıcılar kadrolu olarak çalışıyordu. Şimdi ise, asıl işkolunda çalışan işçiler dahi özel istihdam bürolarından kiralanabilecek. Patron canı istediğinde bu işçilerin işine tazminatsızca son verebilecek. Zam hayal olacak. Hastalık hallerinde dahi işveren yeni bir işçiyi kiralayıp mevcut işçinin kovulmasını sağlayabilecek. İşinden atılan işçi de yeni bir yer onu kiralayana kadar kendi sağlık sigortası primini ödemekle mükellef olacak. Bu arada aracı kurum olan Özel İstihdam Büroları da yığınla paraya sahip olacak.

Söylendiğinin aksine bu yasanın işsizlikle hiçbir ilgisi yok. Hedeflenen doğrudan doğruya çalışan nüfusun daha da güvencesiz koşullara itilmesi. DİSK’in yaptığı araştırmaya göre, yasa Erdoğan’ın onayından geçmesi halinde mevcut çalışanların yüzde ellisinin bu uygulama altında kiralık işçi olarak çalıştırılacağı ifade ediliyor.

Uygulamanın temel hedefi emekliliği, sosyal hakları, kıdem tazminatını ve yıllık izinleri patronlar lehine tedavülden kaldırmakla sınırlı değil. Özel İstihdam Bürosu’ndan kiralanan bir işçinin sendikalaşması da pratikte imkansız hale getiriliyor.

İşte Çalışma Bakanlığı ve İş-Kur’un emekçilere sunduğu çözüm! Bu iki kurum yöneticileri adeta bir çalışma kampı şefi gibi hareket ediyorlar. Sarayın iktidarını sağlamlaştırabilmek adına burjuvaziye iş güvencesinden tamamen arındırılmış işçileri servis ediyorlar.

İDP olarak Türkiye işçi sınıfını ve emek örgütlerini uygulama tamamen kaldırılana ve işçilerden yana bir istihdam programı hazırlanana kadar mücadeleye davet ediyoruz.

Safları sıklaştıralım! Bu kavga sınıf kavgasıdır!

0

İktidar uyguladığı işçi düşmanı politikalarla 14 yılda ne iş ne aş sorununa köklü ve kalıcı bir çözüm üret(e)medi. Kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almaktan öte anlamı olmayan, asgari ücreti 1300 lira yapma gibi hokkabazlıkların ise, işçinin-emekçinin derdine çare olmadığını hepimiz biliyoruz. Maaşa bir elektriğe, ulaşıma, gıdaya, sağlığa, eğitime iki lira zam yapmak, iktidarın işçiye-emekçiye yıllardır uyguladığı, bir adım ileri iki adım geri sömürü politikasından ibaret. Şimdi bu iktidar, işsizliğe çare diye kölelikten farksız kiralık işçilik yasasını da, yangından mal kaçırır gibi, gece yarısı yasalaştırdı. Artık Türkiye’deki işyerlerinin yüzde 85’i çalışanlarının en az yarısını bu yolla kiralayabilecek. İşçinin-emekçinin çoğunluğu için zaten olmayan iş güvencesi bu yolla tam anlamıyla tarih olacak. Bu durum patronlar için öylesine karlı bir yol ki, dünyada tam 46 milyon işçi bu şekilde çalıştırılıyor ve işçileri köle gibi kiralayan simsarlar bu işten, Türkiye’nin 2016 yılı bütçe gelirinin yüzde 50 fazlasına denk gelen, 260 milyar Avro gibi devasa bir ciro elde ediyorlar. Özel İstihdam Büroları denen yapılar aracılığıyla işleyecek kölelikten farksız bu kiralık işçilik uygulamasını kökten reddediyoruz. Tüm çalışanlar için insan onuruna yakışır süre ve koşullar içeren, grevli, toplu sözleşmeli, sigortalı, güvenceli işler talep ediyoruz. Kuşkusuz hak verilmez, alınır. Ücretlerimiz için, haklarımız için safları sıklaştırmalıyız!

Tüm baskı, engelleme ve korkutma çabalarına karşın ülke genelinde 200 bini aşkın işçi-emekçinin 1 Mayıs için meydanları doldurması safları sıklaştırmanın bir adımıdır. Hak-İş ve Türk-İş’in bölücü, işbirlikçi tutumuna rağmen on binlerce işçi emekçinin katılımıyla, Türkiye’nin birçok noktasında olduğu gibi, İstanbul Bakırköy’de de gerçekleştirilen 1 Mayıs, sınıfın birlik ve dayanışması temelinde, safları sıklaştırma yönünde ileri doğru atılmış, yetersiz ama son derece anlamlı bir adımdır; önemsiyoruz. Tüm işçi ve emekçiler, ezilen ve sömürülen tüm kesimler bu kavganın bir sınıf kavgası olduğunu bir an bile unutmamalıdır. Sosyalistlere gelince! Gün kendini en devrimci ilan etme, kendinden başka devrimci tanımama günü değildir. Gün safları sıklaştırma günüdür. Gün birlik ve dayanışma günüdür. Her kim bu kavga sınıf kavgasıdır diyorsa, safları sıklaştırmak zorundadır!

Türkiye bir yol ayrımına geldi. Erdoğan, tek adam olma yolunda, Başbakan Davutoğlu’nu da tasfiye ederek, hedefi doğrultusunda bir adım daha attı. Ülkede yasal-kurumsal her şey Erdoğan’ın fiili iktidarına bağlanmış durumda. Erdoğan’ın fiili başkanlığını anayasal bir operasyonla kanuni ve kalıcı hale getirmek istediği bir sır değil. HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması bu operasyonun bir parçası. Can Dündar ve Erdem Gül’e MİT tırlarını haberleştirdikleri için verilen beş yıllık mahkûmiyet ve sıkılan kurşunlar bu yönde kesilen bir ceza ve tüm muhalefet için de bir gözdağı. Terör-hendek bahanesiyle Kürt siyasi hareketine yönelik aylardır devam eden askeri-siyasi operasyonların 7 Haziran seçim sonuçlarından kaynaklandığını sağır sultan dâhil bilmeyen yok. “Bu suça ortak olmayacağız” diyerek şimşekleri üzerinde çeken akademisyenlerden dördünün tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş olmasına rağmen bu yöndeki baskı, tehdit ve yıldırmalar kesintisiz devam etmekte. Bu koşullar altında ekonomik-demokratik-sosyal tüm hak ve özgürlükler için verilen mücadelenin birbirine bağlı olduğuna inanıyoruz. Bu başlıkların birbirinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. Kiralık işçilik ya da kıdem tazminatına el koyulmasıyla dokunulmazlıkların kaldırılması, akademiye, basına sansür ve ceza uygulamaları ya da laiklik karşıtlığı bir ve aynı sınıfsal zeminde yer almaktadır. Bunların birbirinden koparılması safların baştan bölünmesi ve mücadelenin baştan kaybedilmesi anlamına gelecektir. O yüzden; kurtuluş yok tek başına, safları sıklaştıralım, bu kavga sınıf kavgasıdır, diyoruz!

Esad ve Putin Halep üzerindeki saldırıları yoğunlaştırıyor

0

Son haftalarda Esad rejimi ve Rus hava kuvvetleri Halep üzerindeki saldırıları ve kuşatmayı yoğunlaştırmış durumda. ABD ve Rusya gözetiminde gerçekleşen Cenevre görüşmelerini ve “düşmanlıkların durdurulması” anlaşmasını askeri konumunu güçlendirmek için kullanan Esad rejimi, isyanın en önemli kalesi olan Halep’i düşürmek için nihai saldırıya hazırlanıyor.

Halep’in isyancıların kontrolü altında olan bölgesinde yaklaşık 300 bin kişi yaşıyor. Hastanelerin ve sivil altyapının bombalandığı, şehrin neredeyse tamamen kuşatma altına alınarak temiz su ve gıda bulmanın iyice güçleştiği ve aylardır elektriğin bulunmadığı bir süreçte Esad rejimi ve Rusya saldırıları, El Nusra Cephesi’ni bombaladıkları gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Fakat, Halep  şehir merkezinden yaklaşık iki yıl önce kovulmuş olan IŞİD ve El Nusra’nın şehirde var olmadıkları biliniyor. BM ve ABD’nin gözetiminde, Esad rejimi ve Rusya tarafından gerçekleştirilen bu saldırıların tek bir amacı var: devrimi yenilgiye uğratmak ve Esad rejimine istikrar kazandırmak.

Halep üzerindeki vahşi saldırıların yoğunlaşmasına tepki olarak, uluslararası ölçekte örgütlenen #HalepYanıyor kampanyası gelişti ve Berlin, Madrid, Paris, Londra gibi onlarca şehirde Suriye halkıyla dayanışma eylemleri, etkinlikleri düzenlendi. İşçi Demokrasisi Partisi olarak Suriye Demokratik Sol Partisi’nden yoldaşlarımızla İstanbul’dan Dünya Çapında Kızıl Kampanya’ya destek verdik ve kampanya çerçevesinde ortak bir bildiri yayınladık.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi bombalanan Halep halkının yanında!

‪#‎HalepYanıyor Dünya Çapında Kızıl Kampanya (‪#‎AleppoIsBurning Worldwide Red Protest) çerçevesinde biraraya gelen iki partinin üyeleri, Arapça ve Türkçe dillerinde yazılmış dövizleri ve özgür Suriye bayraklarını taşıyarak kampanyaya destek verdiler. Dövizlerde şu sloganlar yazılıydı:

Türkler, Kürtler ve Suriyeliler Halep için beraberler!

Esad Halep’i bombalıyor!

Esad defol! Yaşasın özgür Suriye!

Esad’a, IŞİD’e, emperyalizmin ve Rusya’nın bombardımanlarına hayır!

AB-Türkiye anlaşmasına hayır! Mülteciler kardeşimizdir, sınırlar açılsın!

Türkiye’nin yayılmacı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikalarına hayır!

Kampanya çerçevesinde Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi ortak bir bildiri yayınladılar:

Esad rejimi, şehrin rejimden kurtarılmış bölgesindeki hastaneleri hedef alarak ve sivil altyapıyı yok ederek, Halep’teki saldırılarını yoğunlaştırmakta. Rejimin hava saldırıları sonucu son bir hafta içinde Halep’te 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu vahşi saldırıları gerçekleştiren rejimin temel hedefi, Suriye halkının özgürlük beklentilerini ortadan kaldırmaktır. Bu saldırılar, 2011’de başlayan devrimden bu yana rejimin gerçekleştirdiği kitlesel kıyımların bir devamı niteliğindedir ve bu saldırılar Rusya ve İran’ın doğrudan desteği, Birleşmiş Milletler ve ABD’nin gözetimi altında gerçekleşmektedir.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak Halep halkıyla dayanışma içerisindeyiz ve Dünya Çapında Kızıl Kampanya’yı destekliyoruz. Suriye halkına yönelik bombardımanların derhal durdurulmasını talep ediyoruz ve Suriye halkının özgürlük ve sosyal adalet mücadelesinin yanında yer alıyoruz.

Fransa: Yeni İş Yasası işçilerin ve gençlerin eylemlerine takıldı

0

Geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ın hemen ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kiralık işçiliğin önünü açan, Özel İstihdam Büroları’nın yetkilerini artıran, işe giren bir kişinin önündeki bir ayı bile işten atılmadan geçirme rahatlığını yaşatmayacak bir yasa sessiz sakin geçirildi. Yasa taslağını ‘kölelelik’ yasası diyerek mahkum eden sendikalar ne kadar haklı olsalar da yasanın geçirilişi karşısında elleri kolları bağlanmış biçimde beklemek zorunda kaldılar. Tıpkı 1980’lerde birçok ülkenin görece kapalı ekonomiden, gümrük vergilerini indirip özelleştirmeler yaparak, dünya emperyalizmiyle daha bütünleşik bir ekonomik modele toplu halde geçmeleri ve bu süre zarfında çeşit çeşit ülkede bu görevi yerine getiremeyen iktidarların darbe dahil olmak üzere çeşitli yollarla indirilmesi gibi, burjuvazi ve onun temsilcisi hükümetlerin bugünkü küresel planları da pek çok ülkede güvencesiz ve esnek çalışmayı olabildiğince yaygınlaştırmak.

Kapitalizmin özünden kaynaklanan yapısal sorunlar nedeniyle giderek azalan kâr oranlarını ve düşen büyüme hızlarını canlandırabilmenin bedelini işçi sınıfına ödetmeye niyetli hükümetlerden birisi de Fransa. Fransa Bakanlar Kurulu’nun meclise Mayıs ayında sunmayı düşündüğü yeni iş yasası (ya da Çalışma Bakanı’nın adı ile anılan biçimiyle El Khomri yasası) aylardır Fransa’nın gündemine oturmuş durumda. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi Fransa hükümeti de yasanın işçilerin lehine olduğunu o kadar çok tekrarlamış durumda ki, buna kendileri bile inanmış olabilirler.

Fakat yeni iş yasasının getirdiklerinin işçilerin aleyhine olduğunu anlamak için okuma yazma bilmek yeterli. Günlük azami 10 saat olabilen çalışma saatleri 12 saate çıkartılacak, iş sözleşmelerinde çalışma yapmak isteyen işçiler patronlar tarafından işten atılabilecek, bir işçi yakınının vefatı durumunda işçiye ücretli izin verilmeyecek, fazla mesailerde işçiye beş kat daha az ödeme yapılabilecek. Yasa tasarısı bunlarla da kalmayıp gençlerin ucuz emek gücüne de göz koymuş durumda. Yasaya göre 18 yaşından küçük çıraklık eğitimi alan çocuklar günde 10 saate kadar çalışabilecekler, kısacası genç işçilere eğitim verilmeyecek.

Yasa tasarısı Fransa’da 17 milyonluk bir nüfüsu kaplayan tüm işçileri doğrudan etkileyecek. Kamuoyu anketlerine göre Fransa halkının yüzde 58’i yasaya karşı. Türkiye’nin aksine Fransa hükümeti için işler hiç de kolay gitmiyor. Genel İş Sendikası (Confédération Général du Travail)’nın başını çektiği iki ay içerisinde dördüncüsü gerçekleşen grevler hükümeti zora sokmuş durumda. Hükümet o kadar kötü durumda ki, yasa tasarısında şimdiden kimi değişiklikler yapmış durumda fakat değişiklikleri kabul etmeyen ve tasarının tamamen geri çekilmesini istediklerini belirten sendikalar geçtiğimiz günlerde Nisan ayının sonunda büyük bir genel grev tertiplediler. Yedi büyük sendikanın katıldığı genel greve Genel İş Sendikası’nın verilerine göre beş yüz binden fazla kişi katıldı. Tasarruf etmek adına 2010 yılından beri zam alamayan memurların zam isteklerinin ve yeni iş yasasının derhal geri çekilmesi gerektiğinin belirtildiği grev özellikle ulaşım işkolunu durma noktasına getirdi. Orly Havaalanı’ndaki uçuşların en az yüzde 20’si iptal edildi. Paris’te 280 kilometrelik bir yol boyunca hiçbir araç kıpırdamadı.

İki aydır yaşanan eylemlerin en çarpıcı noktası ise öğrenci sendikalarının ve gençliğin eylemlere büyük katılımı. Sayıları 23’ü bulan öğrenci sendikaları ve derneklerinin birlikte tertipledikleri eylemler sayesinde her genel grevde neredeyse tüm eğitim kurumları durma noktasına geldi. Üniversiteler işgal edildi ve kurulan öğrenci meclislerinde yasa tasarısı tartışıldı. Kimi liselerde okulların önüne çöp konteynerleri ile yapılan barikatlarla yöneticilerin içeriye girmeleri engellendi. Geleceğin işçi ve işsizleri olarak gençlerin eylemleri bu denli sahiplenmesi gelinen noktayı göstermekte. Yasa tasarısının geçmesi halinde Fransa işçi sınıfının patronlara karşı bugüne kadar kazanmış olduğu hakların tasfiye edileceği ve özellikle yeni neslin üzerinde baskı oluşturacak güvencesiz, esnek ve düşük ücretlere çalışmanın yaygınlaşacağı Fransız işçileri ve gençleri tarafından anlaşılmış durumda.

Mücadele kalıcıdır; Yeniçeltek maden işçisi kazandı!

0

1955 yılında Amasya Merzifon’da kurulan Yeniçeltek Linyit işletmeleri direngen bir sınıf mücadelesi geleneğine sahip.

İlkin 1976’da sendikalaşan Yeniçeltek işçileri 1975, ’76, ’78 ve ’80 yıllarında 1000’e yakın işçinin katılımı ile direngen direnişler örgütlemişti. Pek çok dayanışma grevinin de yaşandığı madende aynı zamanda başka şehirlerden getirilen grev kırıcılarına karşı jandarmanın dahi müdahale edemediği günlerce süren silahlı çatışmalar yaşanmış ve zaferle sonuçlanmıştı. Burjuvazinin örgütlü işçilerle baş edemeyerek madeni kapatma kararına karşılık işçiler köylerde ve işyerlerinde komiteler kurup kömür üretimini ve tüketimini örgütler hale gelmiş ve direnişlerini zaferle taçlandırmışlardı. 1 Mayıs 1978’de Taksim’e gelen Yeniçeltek işçilerine niçin kazma taşıdıklarını sorduklarında cevapları oldukça netti: “Faşistleri yere çakmak için”.

Yeniçeltek’te son olarak 7 Şubat 1990’da yaşanan Grizu patlamasında 68 işçi ağabeyimizi yitirmiştik. İşletme şimdi Soma Maden İşletmeleri’ne bağlı bulunuyor. Soma’da 301 canımızı kaybetmemize sebep olan iş cinayetinin ardından Merzifonlu işçiler Soma’ya çalışmaya gönderildiler. Geri döndüklerinde ise madenlerinin kapatılacağı bildirimini aldılar.

Kelimenin gerçek anlamı ile şanlı bir mücadele geleneğine sahip olan Yeniçeltek işçileri madenlerinin kapatılacağının bildirilmesine karşı yerin yüzlerce metre altına girip açlık grevine başladı. Pek çok madencinin sağlık durumunun kötüye gitmesine rağmen işçiler direnişlerinden vazgeçmedi. Nihayet 10 gün süren açlık grevinin sonunda işçiler Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarından oluşan bir heyetin kendi ayaklarına kadar gelmesi ve sorunu çözmek üzerine söz vermeleri üzerine açlık grevlerini sonlandırdı.

Yoğun bir baskı altındaki Yeniçeltek işçilerinin bize iki mesajı var. Yeniçeltek işçileri mücadelenin kalıcı olduğunu, direngenliğin aktarıldığını, korkmanın en büyük felaket olduğunu bizlere yeniden gösterdi. Aynı zamanda Yeniçeltek maden işçileri kararlı bir direnişin şu günlerde dahi zafere ulaştığını yeniden ispatladı.

Dünya genelinde 1 Mayıs

0

İşçi sınıfının Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü 1 Mayıs’ta dünyanın birçok yerinde işçiler hak gasplarına, yaşanan emperyalist savaşlara ve artan işsizliğe karşı alanlardaydı. Dünyanın her yerinde uygulanmaya çalışılan işçi düşmanı uygulamalara karşı işçiler taleplerini haykırmak için meydanlara çıktı. Sloganların dili ayrı fakat duygular ve talepler aynıydı!

Endonezya’da işçiler sloganlar eşliğinde başkanlık sarayına doğru yürüdü…

Endonezya’da yaklaşık 100 bin işçi 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda başkent Cakarta meydanlarını doldurdu. Başkentin merkezi Bunderan Hi’de buluşan işçiler, sloganlar eşliğinde başkanlık sarayına doğru yürüdü. Sarayın önünde toplanan işçiler, düşük maaşlar, sağlık güvencesi yetersizliği ve sözleşmeli işçilik gibi çeşitli sıkıntılarını dile getirerek, hükümetin işçi düşmanı politikalarını protesto etti.

Kamboçya’da işçiler ücret zammı ve daha iyi çalışma koşulları için yürüdü…

Kamboçya’da ise 1 Mayıs’ta tekstil ve ayakkabı işçileri sokaklara döküldü. Başkent Phnom Penh’de, 5 bin tekstil işçisi ücretlerinin artırılması, çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve sendikalara üye olabilme hakkı tanınması talepleri ile gösteri düzenledi. Asya ülkesi Kamboçya’da 1007 tekstil ve ayakkabı fabrikasında 754 bin işçi çalışıyor ve asgari ücret 140 dolar kadar.

Bangladeş’te işçiler insanca bir yaşam için alanlarda…

Kölelik koşullarında çalıştırılan ve son yıllardaki iş kazalarında binlerce işçinin can verdiği tekstil cehennemi Bangladeş’te işçiler 500 kişinin öldüğü tekstil fabrikası faciasının sorumlularının idamını istedi. Başkent Dakka’da meydanlara akan işçiler, incanca çalışma koşulları, ücretlerin yaşanabilecek düzeye çıkartılması, işyerlerinde güvenlik önlemlerinin alınması ve sanayi sektöründe sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasını talep ettiler. Şehrin en büyük meydanında en az 20 bin kişinin toplandığı belirtildi.

Fransız emekçileri ve gençliği kemer sıkma politikalarına karşı 1 Mayıs’ta kitlesel olarak sokaklardaydı…

Fransa son dönemlerdeki işçi karşıtı yasalarla ayaktaydı. Özellikle gençliğin aktif rol oynadığı eylemler grevlerden meydan işgallerine dönüştü. Ayakta Gece eylemleri neredeyse bir aydır polisin tüm saldırılarına karşı sürüyor. Bastille Meydanı’nda toplanan binlerce işçi ve genç, yürüyüş boyunca Fransız hükümetinin çalışma saatini 10 saatten 12 saate çıkaran ve işten çıkarmayı kolaylaştıran yasaya karşı tepkisini dile getirdi. Fransa’nın önemli sendikaları CGT ve FO her sene 1 Mayıs’a ayrı çıkarken bu sefer birlikte yürüdü. Katılımın ise son dönemlere göre bu sene arttığı görülüyor.

Almanya işçileri “Dayanışma Zamanı” sloganı ile 1 Mayıs alanını doldurdu…

Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) çağrısıyla bu yıl “Dayanışma Zamanı’ sloganıyla yapılan 1 Mayıs gösterilerine 400 bine yakın emekçi katıldı. Bu yıl merkezi gösteri Stutturtgart’ta yapıldı. Özellikle TİS sürecinde olan metal işçilerinin eyleme yoğun katıldığı görüldü. Hamburg ve Köln’deki gösterilere 8’er bin kişi katıldı. Her iki kentte de metal işçilerinin yoğun katılımı dikkat çekiciydi. Köln’de özellikle Ford işçileri mitinge döviz ve pankartlarıyla katıldı. Almanya’ya gelen sığınmacılarla dayanışma, daha fazla ücret, insanca çalışma koşulları, ırkçılığa karşı mücadele talepleri sloganlarda öne çıktı.

İspanya işçileri ücret yoksulluğuna ve toplumsal yoksulluğa karşı iş ve haklar için yürüdü…

İspanya’da 1 Mayıs CCOO ve UGT sendikalarının öncülüğünde gerçekleşti. Son dönemlerin en politik 1 Mayısı’nı geçiren İspanya’da talepler açıktı. Düşük ücretlere ve toplumsal yoksulluğa karşı iş ve işçi hakları için alanlar doldu. Eylemlerde kemer sıkma politikaları, ücretlerdeki erime ve son yıllarda hayata geçirilen neoliberal iş reformları protesto edildi.

Mısır işçileri 1 Mayıs’ta polis engeli yüzünden alanlara çıkamadı…

Mısır güvenlik güçleri, işçilerin 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle toplanmasını engellemek için Gazeteciler Sendikası’nın bulunduğu bölgeyi kapattı. Mısır güvenlik güçleri Gazeteciler Sendikası’na çıkan bütün yolları barikatlarla kapatarak, işçilerin sendikanın bulunduğu bölgeye girişlerini engelledi ve sıkı güvenlik önlemleri aldı. Özgür Mısırlı İşçiler Birliği Başkanı Ali el-Bedri daha önce Gazeteciler Sendikası önünde 1 Mayıs’ta işçilerin haklarının gasp edilmesine tepki olarak siyah bantlarla eylem yapacaklarını duyurmuştu.

Tofaş işçisinin hukuk zaferi

0

Tofaş’ta yapılan bü­yük eylemin ardından Türk Metal Sendikası’ndan istifa ederek Çelik-İş’e geçtikleri için işten çıkarılan işçiler, işe iade davasını kazandı.

Terörle korkutulmak, baskıyla yönetilmek

0

Barbarlık, te­rör, korku… vb. gibi kelimeler gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Ha­lin böyle olmasının ve bu yazının yazıl­masının sorumlula­rından biri de IŞİD. Ama tabii ki ne tek ne de en güçlü so­rumlusu… Keza nice devletler var, konu terör ve barbarlık ol­duğunda IŞİD’i ce­binden çıkartır! IŞİD geçtiğimiz ay dört saldırı gerçekleştirdi. 6 Mart’ta Irak’ın Hilla kentinde bir kontrol noktasında 52 kişinin hayatını kaybetmesi, 100’e yakın kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ilk sal­dırının ardından 19 Mart tarihinde gerçek­leşen ve 4 kişinin hayatını kaybetmesine, 37 kişinin yaralanmasına yol açan Taksim saldırısı meydana geldi. Bunları 22 Mart tarihinde Belçika’nın başkenti Brüksel’de havaalanı ve metro istasyonunda gerçek­leşen eş zamanlı saldırılar takip etti; 33 ölü, 250 yaralı. Son olarak ise, 25 Mart’ta Irak’ın Babil kentindeki bir stadyumda futbol maçı oynanmaktayken gerçekleşen saldırı sonucu 25 kişi hayatını kaybetti, 30 kişi de yaralandı.

Kilis: Boğulan bir devrimin laneti…

0

Mizansen olduğunu söyleyenler de var; onu şimdilik bilemesek de bilinen gerçek Kilis’e birkaç aydır “katyuşaların” yağdığı. Ölü sayısı şu ana kadar 18, çok sayıda yaralı ve ciddi ölçüde maddi hasar var, okullar kapalı halk göç ediyor. İktidar, bütün çapsızlığıyla konuya açıklık getirmeye çalışıyor! Vali, “bir komik âdem” misali “Benim de can güvenliğim yok. Süpermen değilim, roketleri havada yakalayamam… Bu füzeler tabii ki düşecek, yer çekimi var, havada mı kalacak!” türü laflarla durumu açıklığa kavuşturduktan sonra halkına karşı sorumlu her yönetici gibi çareyi söylüyor: “Abdestsiz sokağa çıkmayın!”

Elbette hiyerarşik düzey yükseldikçe açıklamaların da ciddiyeti artıyor! Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, roketleri kastederek “Bazıları yanlışlıkla düşmüş olabilir, saldırı yönünde bizde istihbari bilgi yok” diyor. Elbette yoktur, nihayetinde “YPG saldırısı” değil ki! Zaten devletimizin en büyük marifeti YPG’nin olmayan saldırısını tehdit, IŞİD’in olan saldırısını da yanlışlık olarak değerlendirmektir. PYD-YPG’ye kükreyenlerin sesi, mevzubahis “İslam Devleti” olunca neredeyse bir fısıltıya dönüyor. Tabii, yine de bir ihtiyat payı bırakmakta fayda var, eğer yaşananlar, vakti zamanında MİT Müsteşarının da ifade ettiği gibi müdahale gerekçesi yaratmak için “gönderilecek dört adamın atacağı sekiz füze” işiyle ilgiliyse İŞİD bu defa gerçekten “masum” olabilir!

İdarecilerin, üst kademenin durumu bu, ancak işini yine de ciddiyetle yapanlar var. Mesela Kilis Emniyeti; şu ana kadar üçte biri şehri terk eden yerli halkın geride kalanını, sırf yaşamak istedikleri, başlarına geleni protesto ettikleri için gaza ve basınçlı suya boğuyor, işte benim devletim!

Suriye yollarında: Kürde dünyayı zindan etmek!

Ortada o meşhur “stratejik derinliklerde” boğulmaktan kaynaklı “trajikomik” bir durum var. İnisiyatif kapma amaçlı her yeni hamle biraz daha batmakla sonuçlanıyor. Bilinen ve tahmin edilen doğrudan veya dolaylı bin bir bağlantısına rağmen kader ve diplomasi, devletimizi IŞİD’le hoş olmayan ilişkilere sürükledi! Türkiye, iktidarın tanımladığı bölgesel çıkarlar, ABD ve Koalisyon’la zorunlu ilişkiler ve Suriye’ye müdahale imkânları doğrultusunda IŞİD’e tavır aldı. Bunun bir nedeni ABD ve Batı’yı bir türlü kabul ettiremediği “güvenli bölge” veya benzer fiili bir durum konusunda ikna edip oradan yürümek. Bir başkası, malûm sebeplerle IŞİD’le çatışan selefiler ve doğrudan kendi kurdurduğu örgütler aracılığıyla hem Suriye’ye müdahale kanallarını açık tutmak hem de Kürt hareketini tecrit ve mümkünse tasfiye etmek. İşin bu yanı önemli. Türkiye, genel Kürt politikası nedeniyle Suriye sınırı boyunca dizilen Kürt kantonlarının birleşerek devletleşmesini ve Suriye yolunu kesmesini engellemeye çalışıyor. YPG ve müttefiklerinin “kırmızı çizgi” ilan edilen Fırat’ın batısına geçmesi ve Cerablus-Azez hattı nedeniyle yükselen gerilim, ABD ile (muhtemelen) geçici olarak sağlanan anlaşmayla ve de Kürt güçlerin durmasıyla bir ölçüde düştü. Ancak düğüm çözülmüş değil. Türkiye, düşürdüğü Rus uçağı yüzünden daralan müdahale imkânlarına rağmen, Halep ve İdlib yollarının kuzeyden Kürtler veya rejim güçlerince kesilmemesi ve Lazkiye’nin kuzeyindeki bölgenin Kürtlerin veya rejim güçlerinin eline geçmemesi için hamleler yapıyor. Bu nedenle Halep’in bir bölümüyle İdlib’i elinde tutan El Nusra, Ahrar ül Şam, Felak ül Şam (Hep beraber Fetih Ordusu) vb. selefi- cihatçı örgütlerle ve içi Müslüman Kardeşler dahil İslamcı kaynayan, kendisi, Suudi’ler ve CIA tarafından silahlandırılan “ılımlı” Şam Cephesi ile ittifakı güçlendirip; doğrudan kendi kurup yönettiği ve silahlandırdığı, ayrıca Türkiye’den de çok sayıda faşistin katıldığı ve şu sıralar “ÖSO” adıyla faaliyet sürdüren Türkmen tugaylarını kullanıyor. (Sultan Murat Tugayları vb.) Türkiye, bu güçlerin ABD ve Batı nezdinde de itibar kazanması veya en azından “ılımlı” olarak tesciline çalışırken PYD-YPG’yi “terörist” olarak yaftalama peşinde. Üstelik bununla da kalmıyor, tarihsel bir geleneği canlandırarak Kürtlere karşı İran’la antikürt bir ittifak oluşturmaya ve muhtemelen aynı bağlamda el altından Suriye rejimiyle ilişkiler kurmaya çalışıyor. Çakma bir “Fatih” olarak Şam’da, Emevi Camii’nde namaz kılma ihtimali kalmasa da Suriye’den biraz pay almak, Kürtlerin de kafasını kırmak için denemeye değer…

Bu iş Kilis’te kalmaz!

Bu noktada Kilis’e yeniden dönebiliriz. “Bölge devleti” veya “oyun kurucu” olma hevesinin bölgenin bütün dert ve çelişkilerini o devletin kendi bünyesine taşıyacağını defalarca belirttik; üstelik de böylesine sınır ötesi fay hatlarıyla dolu bir bölgede. Ancak işin Kilis’te kalmayacağı çoktan belli, yani “bu pilav daha çok su kaldırır!” Şu ana kadar yaşanan IŞİD kaynaklı bombalı katliamlar bir yana Türkiye benzer pek çok eyleme gebe bir savaş alanına dönüşüyor. Üstelik Suriye’den gelen büyük göçün sadece demografik-etnik yapıyı değiştirmekle kalmayıp muhtemel toplumsal-siyasi-ekonomik sonuçları düşünüldüğünde durumun daha da vahim olduğu açık. Bunun yanı sıra Suriyeli mültecileri muhalif bölgelerin (Kürt ve Alevi) demografisini değiştirmek amacıyla kullanma yoluna gidilmesi halinde (Maraş’tan başlayarak devamı gelebilir) olabilecekler de hesaba katılmalı. Ayrıca, iktidarın Suriye’de sıkı ilişkiler içinde olduğu kimi selefi-cihatçı vb. güçleri iç politikada, başta Kürtler olmak üzere sol-devrimci muhalefete karşı kullanma ihtimali (Şimdilik söylenti olsa da) yabana atılmamalı.

Lanet…

Böyle giderse bedelin bütün Türkiye tarafından daha da ağır biçimlerde ödeneceği açık. Türkiye ve bugünlerde Kilis, boğulan bir devrimin lanetiyle yüz yüze: İçeriden Baas rejimi ve silahlı selefi-tekfirci-cihatçı güçler, İhvancılar, CIA’nın organize ettiği “ılımlılar”; dışarıdan, bir ucunda İran ve Rusya’nın, öbür ucunda Türkiye, Suudiler, Katar gibi bölge devletleriyle ABD ve diğer emperyalist müttefiklerinin yer aldığı bir uluslararası karşıdevrim cephesi eliyle soluğu kesilen, parçalanan devrimci bir halk hareketinin laneti…

1 Mayıs 2016: İşçi düşmanı politikalara son, çözüm işçi-emekçi hükümeti!

0

Bugün Bakırköy’de on binlerce işçi bir araya gelerek talep ve sloganlarını haykırdı. Saat 10’dan itibaren toplanmaya başlayan kitleler, İncirli kavşağından itibaren tüm yolu kızıl bayraklarla donattı. Biz de İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak “Başkanlık rejimine, Savaşa ve İşçi Düşmanı Uygulamalara Hayır! Çözüm İşçi Emekçi Hükümeti!” pankartlarıyla kortejimizi oluşturduk. Krizin faturasının işçilere kesilemeyeceğini, saldırılar karşısında çaresiz olmadığımızı ve çözümün bir işçi-emekçi hükümeti olduğunu söyledik. Hükümetin tüm muhalefeti ezmeye yönelik hazırladığı dokunulmazlıkların kaldırılması gibi her türden baskıcı ve gerici uygulamalara karşı sessiz kalmayacağımızı gösterdik.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde gerçekleşen ve pek çok sol, sosyalist partinin, çevrenin katılımıyla gerçekşleşen mitingde, on binlerce kişi alanı doldurdu. Bizler ne zaman kalabalık olsak, tek bir sesle taleplerimizi haykırsak İktidar Gezi’yi hatırlıyor olacak ki, tüm şehirde 24 bin 500 polisi hayatı terörize etmesi için görevlendirdi. Taksim’e çıkan tüm yollar kapatıldı, köprüler kaldırıldı. Şişli, Beşiktaş, Beyoğlu, Zeytinburnu ve Bakırköy’de 170 kişi gözaltına alındı. Ancak iktidarın tüm çabasına rağmen kitleler dört yıl sonra İstanbul’da ilk kez gazsız, şiddetsiz şekilde bir araya gelmiş olabilmenin coşkusunu taşıyordu.

1_mayis_2016_2

“Bizleri kurtaracak olan, kendi kollarımızdır”

Karşı karşıya olduğumuz tehlike çok büyük. Barbarlık koşullarında tek tek var olma mücadelesi veriyoruz. Her gün patron cinayetine, erkek şiddetine kurban giden insanların haberini duyuyoruz. Suriye’ye kendi çıkarlarını gözeterek müdahil olmaya çalışan hükümet yüzünden sokakta can güvenliğimizden endişe ediyoruz. Bu sebeple, tıpkı 1 Mayıs’ta olduğu gibi, her gün sınıf kardeşlerimizle bir araya gelerek, bombaların patlamadığı, işçilerin işyerlerinde ölmediği ve çalışanların insanca bir yaşam sürdürebildiği koşullara ulaşmak için bir işçi-emekçi hükümetine hazırlanmalıyız! İşçi Demokrasisi Partisi olarak geleceğimizi örgütlenerek yaratalım, 1 Mayıs ile başlayalım, diyoruz. Tüm işçi ve emekçilerin işçi bayramını kutluyoruz.

Sanders gerçek bir alternatif olabilir mi?

0

Bernie Sanders’ın 2016 başkanlık seçimlerine aday adaylığını açıklaması birçok sosyalist grubu, samimi işçi sınıfı devrimcilerini ve sosyal haklar için mücadele veren aktivistleri heyecanlandırdı. Bu kesimlerin büyük bir çoğunluğu Sanders’ı destekliyor, dahası onun kampanyasının tünelin sonundaki ışık olduğunu söylüyorlar. Amerikalı kitlelerin politik ataletini kırmayı göreceli olarak başaran Sanders’ın, ekonomik ve sosyal çıkmazın reçetesine sahip olduğu varsayılıyor. Wall Street’i İşgal Et hareketinin belirli bir bölümünden siyah aktivistlerin bir kısmına kadar, Sanders kampanyası mücadeleci kesimlerden geniş ve yoğun bir destek görüyor. Yanlış anlaşılmasın, bu destek son derece samimi duygularla, kampanyanın önerdiklerine ve önerilenlerin nasıl yapılacağına dair benimsenen yönteme gerçekten inanılarak veriliyor. Ne var ki politika, samimi duygulardan ziyade somut ilişkilerin bir sonucu olarak kendisini gerçekleştirir. Sanders’ın kendisi dâhi kampanyasının dürüstlüğüne içten inanıyor olabilir. Ancak Amerikalı işçilerin sosyal kurtuluş özlemleri, Beyaz Saray’ın dört duvarını aşmayan revizyonlarla değil, seferberliklerle ve bağımsız mücadeleci aygıtların inşasıyla hayat bulabilir.

21. yüzyıl dünya ve Türkiyesi: Saraylar, katliamlar, yolsuzluklar, yoksulluk ve mülteci dalgası! Kapitalizm çürümüştür: Çözüm işçi iktidarı! Başlangıç için güçlü bir 1 Mayıs!

0
Haziran ayaklanmasından bir kare.
Haziran ayaklanmasından bir kare.

Doğrudan bizimle ilgisi olmayan hiçbir şeyi umursamayıp ilgilenmesek dahi olan bitenler bizimle ilgileniyor.

Uzay çağı olacak diye servis edilen 21. yüzyıl, öncekilerine rahmet okutur şekilde insanlığa ev sahipliği yapıyor. Görülmemiş düzeyde bir sömürü ile karşı karşıyayız.

Dokunulmazlıkların kaldırılması ve “tersine dünya”

0

“Dünya tarihinin ironisi her şeyi baş aşağı çeviriyor. Biz, ‘devrimciler’, ‘yıkıcılar’ legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz. Kendi kendilerine verdikleri adla düzen partileri kendi yarattıkları legal koşullar altında yok olup gidiyorlar. Onlar, Odilon Barrot’un ağzından umutsuzlukla bağırıyorlar: legalite bizi öldürüyor; oysa biz, bu legalite içinde, kaslarımızı sağlamlaştırıyor, yanaklarımızı pembeleştiriyor ve sonsuz gençliği soluyoruz. Eğer biz, onları hoşnut etmek için bizi sokak çatışmasına sürüklemelerine izin verecek kadar sağduyudan yoksun değilsek, en sonunda, kendileri için artık o kadar ölümcül bir hale gelen bu legaliteyi gene kendi elleri ile kırmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmayacaktır.”

– Friedrich Engels, Fransa’da Sınıf Savaşımları’na Giriş

El Khomri yasasına karşı seferberlik: Zafer mümkün, zafer yakın!

Aşağıda UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Fransa seksiyonu GSI’nin (Enternasyonalist Sosyalist Grup), El Khomri yasası ve ardından patlak veren seferberlikler üzerine yayınladığı deklarasyonu okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Tutuklu akademisyenler; bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi!

0

Yalnızca bir metne imza attığı için soruşturulan akademisyenler, YÖK’ün her yazısını emir telakki edip savcılığa soyunan idareciler, bir rapor metnini okudukları için tutuklanıp cezaevine gönderilenler, tutuklanmasını istediği kişileri görmeden ve avukatlarını hiç dinlemeden tutuklanmalarını buyuran kayıp savcılar, suç isnadını öğrenemeden savunma yapmak zorunda bırakılan ve adliye koridorlarından polis zoruyla kovulan avukatlar, kendi ayağı ile ifadeye gelenleri ‘kaçma şüphesi var’ gerekçesiyle tutuklamaya karar veren hakimler…

Dündar ve Gül davasının anlamı

0

Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Can Dündar ve aynı gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, devlet güvenliğine ilişkin gizli belgeleri askeri casusluk amacıyla temin etmek, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak ve silahlı terör örgütüne yardım etmek suçlamalarıyla 26 Kasım 2016 tarihinde tutuklandılar. Anayasa Mahkemesi’nin tutuklamanın bir hak ihlali olduğu yönündeki kararı üzerine gazeteciler, 26 Şubat’ta Silivri cezaevinden tahliye edildiler. Tahliyenin üzerinden geçen bir ayda yargılama devam etti.

Brezilya: İşçi Partisi’nin krizi neyi gösteriyor?

0

Brezilya’da son birkaç ay içinde yaşananlar bir “siyasal kriz” değilse nedir?

Bir yandan ekonomik krizin giderek yükselen etkileriyle başa çıkmaya çalışan İşçi Partisi (PT) lideri Dilma Roussef şimdi de açığa çıkan yolsuzluk iddialarının yol açtığı siyasal bir kriz ve hoşnutsuzluk dalgasıyla karşı karşıya.

Savaş çıkmazı!

0

7 Haziran seçimlerindeki yenilgisinden sonra AKP hükümeti Kürt illerinde iç savaş politikasını uygulamaya koydu. Bu iç savaş yöntemleri karşısında PKK’nin bazı ilçelerde özyönetim ilan etmesi hükümetin ‘iç savaş’ yöntemlerinin dozunu artırdı. Saray, ordu ile işbirliğine girerek Cizre, Sur, Nusaybin, İdil gibi birçok ilçeyi yerle bir etti; en erken Kasım ayında tahribatını görebildiğimiz üzere, çeşitli Kürt ili ve ilçelerinde evler harabeye çevrildi. Çoğu sivil, kadın çocuk demeden öldürüldü hatta bugün bu bölgeler öyle yaşanamaz duruma geldi ki, buralarda çalışan 1000 kadar özel harekat polisi geçtiğimiz günlerde istifa dilekçesi verdi.

‘Reza’lı zamanlar

0

17 Aralık operasyonlarıyla hayatımıza, hiç de rızamız olmadan girdi Reza Zerrab! Bakmayın siz hükümetin şimdi dediği gibi “alakamız yoktur” açıklamasına; o zaman önünde yatan, kol saati aldıran bakanlar; evinde para sayma makinesi olan bakan çocukları ve ayakkabı kutularında parası olan banka müdürü hep bu zat’a hayran ve şükrandı.

Tecavüzcüler neden korunuyor?

0

ensar-vakfi-erdoganEnsar Vakfı’nın Karaman’da öğrenciler için kiraladığı evlerde bir öğretmenin 9-10 yaşlarındaki 45 öğrenciye tecavüz haberi, ülke çapında yüzlerce çocuğa yönelik cinsel şiddet vakalarında önemli bir dönüm noktası oldu. Bu haber ile ortaya çıkmayan, dillendirilmeyen, sayısı tutulmayan onlarca taciz tecavüz vakası ortaya çıktı ve hükümet, devlet kurumları açıkça tecavüzcünün tarafını seçti.

Saray zora düşerken!

0

Talih tanrıları şu sıralar Erdoğan’ın yüzüne gülmüyor. Son olarak akademisyenlerin tutuksuz da yargılanabileceğini söyleyen başbakanına alışıldık üslubu ile “Neymiş, akademisyenler tutuksuz yargılansınlarmış!” diye başlayan ikinci paparasını hazırladı. Daha önce de; “PKK 2013 Mayıs’ına dönerse her şey konuşulabilir” diyen Davutoğlu’na “Artık üçüncü bir yol kalmamıştır. Daha neyi deneyeceğiz ya?” diyerek çıkışmıştı. Talihsizlik bu ya, iş yalnızca bununla kalmadı. Dündar ve Gül davasından mütevellit gerginliklerin yaşandığı Anayasa Mahkemesi’ne birdenbire cumhurbaşkanına hakaret suçunun iptali için Mustafa Bağarkası adlı bir hakim başvuruda bulundu.

İki ateş arasında: Mülteci kıyımı

0

Avrupa Birliği ülkelerine iltica etmek isteyen Suriyeli, Iraklı, Afgan ve Kürt mültecilerin Türkiye’ye iadesi başladı. Yüzlerce ölü vererek Yunanistan kıyılarına ulaşmayı başaranları şimdi korkunç bir kader bekliyor: Bir kısmı Türkiye’deki kamplarda ve kentlerin varoşlarında sefalete mahkûm olacak, diğer bölümü de tekrar her gün bombaların yağdığı kendi ülke topraklarına sürülecek. Emperyalizmin, yayılmacılığın, diktatörlüklerin ve İslami faşizmin neden olduğu kıyımlar nedeniyle kendilerine sığınılacak güvenli bir yer arayan yüz binlerce insan, AB’nin ikiyüzlülüğü sayesinde ve Türkiye hükümeti gibi bizzat kendi halkına karşı savaş politikaları izleyen bir yönetimin aracılığıyla sadece yoksulluğa ve baskılara terk edilmekle kalmıyor, ama aynı zamanda kimsesiz kadınları, yaşlıları ve bebekleriyle birlikte tekrar ateş hattına sürülüyor. 21. yüzyılın en büyük insanlık trajedilerinden birine tanık oluyoruz.

Ampul patladı diye ev mi değiştirilir? Tabii ki ampul değişecek!

0

Övünecek konularımız azaldıkça dövünecek konularımız hızla artıyor. Türkiye’de övünmeyle dövünme arasındaki bu ters yönlü hareketin her birine aylık gazetemizin sayılarında yetişmemiz zaten mümkün değil! Lakin kötülük mantar gibi her yandan fışkırdığı için çok da bir şey kaçırmış olmuyoruz. Biri bitmeden diğeri başladığı için örnekler değişse de ana tema değişmiyor. Kısacası bu memlekette kötü olan şeyleri yazmak dünyanın en kolay şeyi! Belki nefes almakla karşılaştırılabiliriz! Öyle ya sağlıklı bir insan için nefes almak ne kadar zor olabilir, ne kadar çaba gerektirebilir? Lafı uzatmayalım, sonuçlarla oyalanmayalım…

“Tarihin sonundaki” soykırım: Ruanda

0

“Soykırım, genel anlamda konuşursak, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”

Raphael Lemkin

Dünyaya “Genocide” kelimesini kazandırmış olan Raphael Lemkin’in soykırım tanımı olan bu paragrafta onu bir katliamdan ayıran en önemli farkın planlı, örgütlü ve sistematik olması hiç de şaşırtıcı değildir. Böylesine planlı-sistematik vahşetlerin çağı olan 20. yüzyılın son soykırımı Orta Afrika’nın küçük ülkesi Ruanda’da gerçekleşti. Hem de tüm dünyada kapitalizmin sözde ebedi zaferinin kutlandığı, tarihin ve savaşların sonunun ilan edildiği bir dönemde. 1994 yılında…

Böyle planlı kitlesel yok oluşlar birden oluşmaz, önce ayak sesleri duyulur. Çünkü altında derin tarihsel, toplumsal ve politik gerilimler vardır. İşte bu gerilimleri eken emperyalizmin biçtiği bir soykırım hikâyesidir bu ve 1931 yılından başlar.

Soykırıma giden yol

Birinci Dünya Savaşı sonrası Ruanda’yı Almanlardan alarak sömürgeleştiren Belçika, bölgede denetimini ve nüfuzunu arttırmak amacıyla despotik ve oligarşik bir yönetim biçiminin temellerini atmıştı. Bunun için de ilk iş olarak 1931 yılında ülkedeki her insanın kimliğine daha önceleri etnik bir kimlik olarak görülmeyen Hutu veya Tutsi yazılma zorunluluğu getirildi. Oysa büyük tropikal Orta Afrika’nın Bantu dili konuşan halklarının bir kabilesiydi Hutular. Tutsiler ise bu engebeli coğrafyada az sayıdaki tarımla uğraşan insan için kullanılan sosyal bir tabakayı belirten kelimeydi. Ortada var olan elbette ki sınıflı bir toplumdu ama aynı kültüre, dile ve yaşam alanına bağlı bir halk söz konusuydu. Belçika, uzun boylu, ince burunlu ve yapılı olan insanlara Tutsi; kısa ve yayvan burunlulara Hutu adını vererek bu ayrımı sözde ırksal bir temelde genelleştirdi. Dönemin Avrupa’sındaki faşizm dalgasından da gücünü alan bu ayrım, toplumsal sınıf farklılıklarını kafatasçı bir mantıkla ırk temelinde ayırmak gibi tehlikeli bir işi başlattı. Herhalde soykırım için daha iyi bir temel atılamazdı.

Belçika güdümündeki Tutsi monarşisi, herkese “ırkını” gösteren kimlikler sayesinde işe alımları, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçları ırk temelinde örgütlemeye girişti. Yıllar içinde belirli bir gelirin üstündeki orta ve üst sınıflara Tutsi denmeye başlandı. Toplumsal huzursuzluk ve sınıfsal gerilim had safhaya ulaşmıştı. Ülkedeki köylü ve işçiler için neredeyse bir kast sistemi uygulanıyordu. Yıl 1945’ti..

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle darbe yiyen ve inisiyatifi kaybeden emperyalizm bölgede denetimi ve gücünü yitirmeye başlamıştı faşizmi yenilgiye uğratan işçilerin özgürlük ve bağımsızlık dalgası kuzeyden güneye tüm Afrika ülkelerine yayılması uzun sürmedi. Kendi sömürgecilerinden bir bir bağımsızlaşan ülkeler listesine Ruanda girdiğinde yıl 1962’ye gelmişti bile.

50’lerde kurulmuş küçük burjuva milliyetçi önderliğe sahip Hutu Özgürlük Hareketi Partisi (PARMEHUTU) ezilen kitleleri de peşinden sürükleyerek Belçika’dan bağımsızlık mücadelesinde etkin bir yol oynadı ve ülkede cumhuriyet ilan edildi. PARMEHUTU’nun kurucularından olan Grégoire Kayibanda ülkenin ilk seçilmiş başkanı oldu. Fakat parti önüne bir işçi iktidarını koymak yerine intikam duygusuyla hareket ederek Hutu milliyetçisi politikalarla tüm Tutsi olarak görülen insanlara pogrom uygulamaya başladı. Ülkedeki en ufak bir sorunu dahi çözemedikleri gibi sınıfsal sömürü yeni bir boyut kazanmış üstelik yeni etnik kimlik sorunu baş göstermişti. 1960 ve 1970 arasında 100 bine yakın Tutsi çeşitli katliamlarda öldürüldü. Ulusal sorunun parçası haline dönen Tutsilerin bir bölümü komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Çoğu eğitimli olan bu insanların kısa sürede bir Tutsi diasporası oluşturması uzun sürmedi. Bu sırada Ruanda’daki mevcut iktidar ülkedeki kapitalist üretim ilişkilerini yıkmayı düşünmediği için sermayesi yetersiz olan bu ülke emperyalizme iktisadi ve politik olarak bağımlı olmaya devam etti. Ülkedeki tek parti diktatörlüğü gittikçe emperyalizmin güvenini kazanmaya başladı. Komşu ülkelerde bulunan Tutsiler de mevcut Ruanda yönetimine karşı örgütlenerek gerilla savaşı başlattı. “Front Patriotique Ruwanda” (FPR) yani Ruanda Yurtsever Cephesi adlı silahlı gerilla örgütü bir ulusal mücadele hattı ördü. Hem ülke içindeki hem de dışındaki Tutsilerin desteğini alan FPR içinde, soykırımı durduran adam olarak tanınan günümüzdeki mevcut Ruanda Başkanı Paul Kagame de vardı. Ordu ve FPR arasındaki yıllarca süren çatışmalarda binlerce insan öldü. Fakat FPR de küçük burjuva önderliğe sahip bir hareketti. Sovyetler’den yer yer yardım alsa da Uganda’da kampları bulunan örgüt ’90’lara doğru İngiltere ve ABD destekli Uganda ordusuna eklemlendi ve onun bir parçası haline geldi.

1973 yılında Juvénal Habyarimana emperyalizm destekli bir askeri darbe ile PARMEHUTU hareketine son verdi. Ülkenin yeni başkanı olarak daha fazla Tutsiyi sürgüne yollamak dışında yeni bir şey yapmadı. Ülkedeki hiçbir sorun çözülemiyordu.

1990’ın başında Sovyetler birliği dağılırken aynı yıl Uganda Ordusu destekli FPR Ruanda’da Paul Kagame önderliğinde iç savaş başlattı. Neredeyse FPR, başkenti ele geçiriyordu ki Fransa ve Belçika’nın ara buluculuğu ile barış görüşmeleri başladı. “Tarihin sonu” tamtamlarının çalındığı o dönem Habyarimana iktidarı –elbette ki emperyalizmin izniyle– ülkedeki yolsuzluğu araştıracağını, basın üzerindeki engellerin kaldırılacağını, muhalif hareketlere izin verileceğini vadetti. Toplumsal gerilimler çözülmek şöyle dursun yumuşatılamıyordu bile; sadece hasıraltı edilmeye çalışılıyordu.

Soykırım

1992-94 arasında görünürde bir barış dönemi yaşansa da ülkedeki milliyetçi Hutu grupları devlet tarafından paramiliter şekilde eğitilip kırıma hazırlanıyordu. İnterahamwe denilen bu yarı askeri yerel gruplar tüm Tutsileri ve barış savunucusu Hutuları fişlediler. Devlet, ateşli silah ithalatı yapamadığı için Çin’den yüzbinlerce pala sipariş etti. Açıkça bir kırım yapılacağı askeri güçlerce ve Hutu hükümeti tarafından biliniyordu. Sadece bir kıvılcım beklendi ya da parlatıldı. 6 Nisan 1994 günü devlet başkanı Habyarimana’nın uçağı düşürüldü. Zaten ülkede bir Bonapart işlevi gören bu kişinin ortadan kaldırılması kırım sırasında İnterahamwe gruplarına kolaylık sağlamış oldu. Ülkedeki çelişkiler o denli büyük, devlet o denli geriydi ki, soykırım sonunda Ruanda devleti de tüm yapılarıyla ortadan kalkacaktı.

Habyarimana’nın ölümüyle devlet radyosundan gün boyu (Tutsileri kastederek) “böcekleri ezin!” anonsu yapıldı. Sonrası ise malum… İki ay içinde palalarla –parası olanlar ateşli silahlarla ölümü seçebiliyordu– öldürülmüş 900 bin ile 1 milyon kişi. (Karşılaştırma yapmak gerekirse 5 yılda Suriye’de 300 bin civarında kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor.) Hutu hükümeti eliyle Ruanda’yı elinde tutan Fransa, olaylara sessiz kalarak soykırımı görmezden geldi. İç savaş döneminde ülkeye konuşlanmış BM askerlerinden 10 tanesinin soykırım başladığı günlerde öldürülmesi üzerine ABD tüm askerlerini ülkeden çekti. Başlayan şiddet eylemlerinin soykırıma dönüşmesine neden olan iki ülke bu sebeple Fransa ve ABD’dir ya da en azından durumda göz ardı edilemeyecek bir sorumlulukları vardır.

Ülkede Tutsi kırımı haberini alan FPR’nin de içinde olduğu Uganda ordusu, derhal Ruanda’ya girerek zaten ellerinde çok da ateşli silah olmayan Hutu milislerine karşı kolaylıkla ilerledi. Tam bu sırada ülkenin denetiminden çıkacağını düşünen Fransa birden soykırımı “hatırlayarak” ülkeye asker sevk etti ve elinde kalan doğu kısmına FPR’yi sokmayarak soykırımın bir ay daha uzamasına sebep oldu. Bu kaos ortamında Ruanda diye bir devlet kalmamıştı. Tüm teşkilat mekanizması çökmüş, üstüne üstlük başkenti ele geçiren FPR’den sonra intikam alınacağını düşünen 2 milyondan fazla Hutu, komşu ülke Kongo’ya mülteci akını başlattı. Öyle bir göç dalgasıydı ki, Kongo Savaşları’nın başlamasına sebep vererek ülkedeki Mobutu diktatörlüğünü devirdi. Ruanda’da ise devlet yeniden inşa edilerek FPR lideri Paul Kagame devlet başkanı seçildi.

Sonuç

Tarihsel anlamda yapay sınırlara bölünmüş ve sömürgeleştirilmiş olan “Sahra altı Afrikası”nda bir ülkeye ait toplumsal sorun asla salt o ülkeye ait değildir. 20. yüzyıl tarihi gösteriyor ki, dünya sınıflar mücadelesinin eğilimleri Afrika ülkelerinin gidişatında başat bir etkiye sahip olduğu gibi bu ülkelerin herhangi birinde meydana gelen toplumsal değişim isteği, farklı emperyal kesimlere bağımlı olsalar bile çevre ülkelerin tümünde bir karşılık bulmakta ve onları etkilemektedir. Aynı yıllarda bağımsızlıklarını kazanan bu ülkeler aynı yıllarda iç savaşlar geçirmiş, aynı yıllarda devrimci dönemlere girmiştir.

Bu eşitsiz ve bileşik etkinin bir sonucu olarak içinde bulundukları iktisadi ve politik bağımlılıklarını kapitalizmi yıkmadan aşmaya çalıştıkça hiçbir toplumsal sorunu çözemedikleri gibi bu sorunlar daha da derinleştirmiştir.

Yeni Ruandaların olmayacağının garantisi yok, hâlâ iktidarda olan Kagame’nin Ruanda’sı Bonapartist bir diktatörlüğe dönüşeli çok oluyor. Kongo ile olan husumet devam ediyor. Yeni soykırımlar ve iç savaşlar emperyalizmin gözetiminde gerçekleşebilir. Oysaki, bu koca kıtanın yeraltı kaynakları ve genç nüfusu emperyalizme çok etkili bir darbe vuracak güçte. Bu bağımlı kıtayı bağımsızlaştıracak, yeni katliam ve soykırımların önüne geçerek soykırımın gerçek nedeni olan emperyalizmi yargılayacak tek bir şey var; o da Afrika işçi sınıfının öncülüğünde kurulacak Afrika Birleşik Sosyalist Devletleri.

Terörle mücadele!

0

Kemal Kılıçdaroğlu kısa bir süre önce hükümete terörle mücadelede “açık çek” vermekten söz etmişti. CHP Genel Başkanı ne dediğinin farkında mı, bilemeyiz, ancak hükümet, daha doğrusu Saray, bu “açık çeki” derhal gönlünce doldurmaya başladı bile! Cumhurbaşkanı “terörün” yeni ve çok daha kapsamlı bir tanımının yapılması gerektiğini söyledi. Bu içi her türlü terörle doldurulmuş “açık çeki” CHP’nin burnuna ne zaman dayarlar bilinmez, ama bu gidişle bunun çok uzun sürmeyeceğini tahmin edebiliriz. Gerçi Türkiye, bunlar gibisinin gelmediği yolundaki yaygın inanca rağmen, sadece bunların değil, öncekilerin devri saltanatlarında da kalem, sanat ve edebiyat, resim, heykel, sinema, tiyatro daha aklınıza ne gelirse her türlü araçla yürütülen “terör” faaliyetlerine alışıktır! En azından mesela “üniversite kürsülerinden gençleri kışkırtan yaşlı başlı hoca tipi” milli folklorumuzdaki mümtaz yerini alalı çok olmuştur! Her askeri rejimin yakalanacaklar listesinin birinci bölümünde “silahlı anarşist ve teröristler” varsa ikinci bölümünde mutlaka “kalemli anarşist ve teröristler” bulunurdu. Yani, şimdi pek hükmü kalmasa da, onca yılın liberal beklentilerine rağmen memlekette değişen pek bir şey bir şey yok!

Bütün baskı rejimlerinde rejime muhalefet etmek “terörizm”, muhalif de “teröristtir!” Aynı işgal dönemlerindeki direnişçiler gibi. Ancak bizim memlekette (elbette dünyadaki başka benzerleriyle birlikte) rejimin karakterinden olacak, “normal” hallerde de durum değişmez. Bu nedenle Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube’nin (siyasi şube) adı yıllar önce “Terörle Mücadele Şubesi” olarak değiştirilmiştir. Bu şubenin görev alanının muhalif siyasi faaliyetler olduğu düşünüldüğünde, rejimin kendi (çok dar) ölçülerince meşru görmediği her türlü siyasi muhalefeti “terör” kapsamında gördüğü anlaşılır. Üstelik sadece basın “suçu” işlediği halde pek çok insan Terörle Mücadele Yasası’ndan yargılanıp hüküm giymiştir. Yani silah veya sağa sola ateş etme, bomba patlatma, savunmasız insanları yıldırma gibi şartlar yoktur. Bu işi eline silah almadan, sadece kalemle yapmak da mümkündür! Üstelik herhangi bir “terör örgütüne” üye olmak da gerekmez. Yani terör ve teröristliğin muhtelif yolları vardır… Netice itibariyle, zaten bayağı “lastikli” olan “terör” tanımı, Saray’ın emriyle ve de kurulmak istenen yeni rejimin ihtiyaçları doğrultusunda daha da genişletilmek istenmektedir.

Terörün halleri

Her “terör rejiminin” bahanesi “terörle mücadele”dir! Bu nedenle bazen birtakım resmi güçler “terörle mücadele” edebilmek için önce terör yaratmak zorundadırlar! Çünkü devlet eliyle yapılan, kışkırtılan veya göz yumulan terör, eğer karşıtlarını tamamen ezip tek taraflı bir hal almamışsa, karşı teröre, karşı terör de daha kapsamlı bir devlet terörüne yol açar. Terör, ihtiyaç hasıl olduğu dönemlerde devlet içi resmi ve gayri resmi güçler açısından yararlı bir araçtır. Kimin elinin kimin cebinde belli olduğu bilinmeyen (ama tahmin edilebilen) dönemlerde bu terörün toplumsal-politik sonuçları resmi-gayrı resmi kimi güçlerin hanesine kazanç olarak yazılır. Bütün “Terörle bir yere varılamaz!” hikâyelerine rağmen birileri terörle bir yerlere varılabileceğini bilir! Yaygın ve “kör” gibi görünse de aslında “hesaplı” terör, kitlelerin korkup paniğe kapılmasına neden olur. “Terör”ün kaynağının ve amacının bilinçli olarak belirsizleştirilmesi, adeta “gizemli” bir hal alması bu korku ve paniği büyütür. Korku ve paniğe kapılan kitleler önce baştakilerden medet umar. Ancak iktidarlar pek çok zaman, çeşitli derecelerde parmaklarının bulunduğu ve “kontrollü orman yangını” biçiminde götürebileceklerini sandıkları bu işleri yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Denetim ellerinden çıkar ve gönüllü veya zorunlu işbirliklerine girilen resmi ve/veya sivil müttefikler öne geçmeye başlar. Bu, işin iyice zıvanadan çıkmasına ve sivil kitlesel çatışmalara, kıyımlara hatta bazen Ruanda tipi soykırımlara bile yol açar.

Korkutulup paniğe uğratılmış kitleler, baştakilerin “huzur ve sükûnu” sağlayamayacağını anladıklarında başka “kurtarıcılar” aramaya başlarlar. “Güven, istikrar ve otorite” arayışı hak ve özgürlük talebinin önüne geçer. Pek çok askeri darbenin yolu böyle açılmıştır. Böylece baştakiler, hiç istemedikleri halde külfetini kendilerinin çektikleri işlerin nimetini başkalarının yemesini kabullenmek zorunda kalırlar.

Bazen de var olan hükümeti ve de rejimi değiştirme niyetindeki kimi “devletlû” güçler, devlet içindeki farklı iktidar odakları, çeşitli araçlarla yaygın bir terör ortamı yaratırlar. Amaç, baş ağrıtan toplumsal güçleri ezmek, bu işi kıvıramayan, üstelik daha da büyüten iktidarsız hükümeti götürmektir. Ancak hiç kimse kalkıp da “Ben egemen sınıfların önündeki engelleri kaldırmak ve ezilenleri daha da ezmek için diktatörlük kuracağım!” diyemeyeceği için, bu işe niyetlenenler “terörle mücadele” kisvesinin ardına saklanırlar.

12 Eylül örneği

Misal, 12 Eylül öncesi dönemin, “yaygın terör eylemleri!” Bu dönemde “terör” kapsamına girebilecek eylemlerin yüzde sekseni, öyle bilinmeyen “karanlık güçlerin” değil, devletin örtülü güvenlik örgütlerinin (Mesela meşhur “Kontrgerilla”) bazı sivil uzantıları ve faşistlerle birlikte tertipledikleri işlerdir. Asıl amaç bilinçli olarak yaratılan terör vasıtasıyla neoliberalizmin önündeki en büyük engel olan örgütlü işçi hareketini ve devrimci güçleri tasfiyedir. 1977’deki, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı’nın önderliğindeki “Özel Harp” destekli darbenin final eylemi Taksim’deki kanlı 1 Mayıs’tır. Bu güçler bir dizi bombalı-silahlı terör eyleminin ve iktidara yürüyen Ecevit’e suikast hazırlığının ardından devlet içi bir anlaşmayla tasfiye edilmişlerdir. Ancak bilindiği üzere çoğu devlet kaynaklı terör eylemleri artarak devam etmiş ve 11 Eylül’de Ankara’da sabahtan akşama patlatılan bombaların ardından 12 Eylül sabahı iktidara el konulmuştur. Yeni rejimin asıl derdinin öyle “terör” falan değil, işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesinin belini kırmak olduğu çok kısa bir sürede anlaşılmıştır…

“Silahlı adamlar”

Yukarıda sözünü ettiğimiz süreçler, bazı noktalarda ayrışsalar da çoğu zaman iç içelik gösterir. Sürece, silahlı muhalif güçlerin de katılmasıyla, zaten her zaman bir tarafında “terör” boyutu taşımış siyasi mücadeleler giderek daha da tehlikeli ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Böyle durumlar genelde, baştaki niyeti ne olursa olsun resmen iktidarı elinde tutanlar aleyhinde neticelenir. Genelde “Silahlı adamlar topluluğu” olarak devletin “asıl gücünü” oluşturan, asker ve polis, (güvenlik bürokrasisi!) diğer devletlû güçlerin desteği ve halkın “huzur” arayışı eşliğinde durumu kontrol altına alır. Üstelik gelinen noktada bu durum, yerli ve yabancı pek çok “demokrat” tarafından da, en kısa zamanda “normale” dönülmesi kaydıyla, “eleştirel” bir biçimde onay görür! Zaten yerli diktatörlerin ilk sözleri de, “kardeş kavgasına son verileceğinin” ardından emperyalist dünya sisteminin mâlum kurum ve ittifaklarına bağlı kalacakları üzerinedir. Elbette en büyük zararı bu egemen sınıf terörüne karşı kendi birleşik ve bağımsız gücünü ortaya koyamaması halinde emekçiler ve yoksul halk görür. Önemli ölçüde “devlet” kaynaklı terörün “çaresi” olarak, yine devlet kaynaklı, bir terör rejimi gösterilir.

Bugün yine…

Bugün de devlet kaynaklı bir terör kampanyasının muhatabı durumundayız. Amaç, bir başkanlık rejiminin, doğrudan veya dolaylı zor yoluyla inşası. Bu nedenle bir savaş başlatıldı. Bu savaş şu an için ağırlıklı olarak Kürtlere karşı yürütüldüğünden, destekçisi çok. İktidara yönelik eleştirenlerin önemli bir kısmı, neden geç kalındığı ve onca zaman bir barış süreciyle neden vakit kaybedildiği yönünde. Yani Cumhurbaşkanı, bazı kesimler dışında bütün milliyetçi-ulusalcı (!) muhalifleri de dahil çoğunluğu, “burunlarından tutup” peşine takmış, başkanlığa yürüyor. Bu sözde muhaliflerin, mesela “ulusalcıların”, “Kürtler ölsün de gerisi önemli değil, gerekirse tesettüre girerim, gerekirse içkiyi bırakırım!” deyip demediklerini bilemeyiz! Ancak bu işin Kürtlerle sınırlı kalmayacağı, Fırat’ın doğusundaki devlet terörünün, yarattığı karşı terörle birlikte nehrin batısına da yayılacağı, demokratik hak ve özgürlüklerden geriye ne kaldıysa bitireceği çok açık. Ancak işlerin bu minvalde gitmesi halinde, ülkeye ve halka verdikleri ağır zararlarla birlikte en büyük zararı bizzat bu işin siyasi tezgâhçılarının göreceğini söyleyebiliriz. Savaşın burunlarının dibine gelmesinin bugün Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Yüksekova ve diğer yerlerde yaşananları, uzak bir “sömürgedeki” savaş gibi, hatta bazen bir bilgisayar oyunu gibi izleyenleri nasıl etkileyeceğini; panik halindeki vatandaşların “huzur, sükûn ve istikrarı” kimlerin elinden arayacağını hep beraber göreceğiz.

Yapılacak olan

Sonucu elbette toplumsal ve politik güç ilişkileri belirleyecektir. Ağır basan güç bu ülkenin emekçileri olamazsa başkaları olacaktır. Öncelikle yapılacak olan, Kürt halkına yönelik devlet terörüne ve her şeyden fazla sokaktaki emekçi halka zarar veren bütün terör yöntemlerine karşı çıkmak; her türlü bireysel teröre karşı açık sınıf mücadelesini ve kitle seferberliklerini savunmalıyız. İşçi sınıfının birleşik ve bağımsız bir güç oluşturamadığı, kendi önderliğini yaratamadığı durumlarda toplumun terörlerden terör beğenmek dışında bir şansı kalmaz.

Ha bir de unutmadan; Kemal Bey, hükümete “terörle” mücadelesinden “açık çek” falan vermekten vaz geçin, istedikleri meblağı yazmakla kalmazlar, sonra hepimizden tahsil etmeye kalkarlar. Ya onlar, ya da silahlı başka birileri; çek-senet mafyası falan…

Deli mi?

0

Bence değil. Her ne kadar kimileri, uzmanlar tarafından muayene edilmesi gerektiğini söylese de veya parlamento kürsüsünden bazı dokundurmalar yapılsa da deli falan değil. Evet, sinirleri bozuk, ancak hangimizin değil ki. Elbette onun sinirleri, bulunduğu mevki ve makamın yüceliği ve ezeli-ebedi en büyük “mağdur” olması nedeniyle hepimizden daha bozuk, bu normal. Onca “nankörlük” ve düşmanlık bize yönelse ve onca hırs bizde olsa kim bilir neler yapardık.

Obama’nın seyahatinin nedenleri

0

Bu metin, UIT-CI’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un haftalık yayın organı El Socialista’da yayınlanmıştır.

Korkunun bizi apolitize etmesine izin vermeyelim

0

Gerçekler kabuslara, kabuslar gerçeklere mi dönüşüyor? Son bir sene içerisinde 7 bombalı saldırıya maruz kaldık. Fırat’ın doğusu ise zaten kan ve göz yaşlarıyla yıkanıyor. Gezi’deki mizahı ve dinamizmi üreten kuşak, korkunun mimarlığını yaptığı siyasal bir atalet durumunun içerisinde. Bizi histerik bir ruh halinin içerisinde konumlandırıp sindiren, yaşantılarımızı terörize eden bütün bombalı saldırılar, çelişkili bir şekilde baskıların, yasakların ve sansürlerin daha da yoğunlaştığı bir sürece kapı aralıyor. Çelişkili bir şekilde çünkü aslında bu saldırıların kendisi ve önlenememesi, bizi yönetmesi için seçtiklerimizin acizliğini ve kontrol edememe krizlerini gözler önüne seriyor.

Fransa: İşçi haklarını ve demokratik hakları savunalım!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Fransa’daki mevcut durum üzerine 5 Mart 2016’da yayımlanan bildirisi.

Akademisyenler susturulursa, hepimizi susturacaklar…

0

Barış İçin Akademisyenler girişiminin 1128 akademisyenin imzasıyla yayımladığı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin ardından başlayan cadı avı genişleyerek devam ediyor. Son olarak Muzaffer Kaya, Esra Mungan ve Kıvanç Ersoy tutuklandı. Bunun yanı sıra gözaltına alınan Bilgi Üniversitesi’nden Chris Stephenson da, sınır dışı edilme ihtimaline karşın Türkiye’den ayrıldı.

UIT-CI bildirisi: Suriye devriminin 5. yıldönümü

0

Halep’te ölümcül kuşatmaya hayır! Beşar Esad defol!

IŞİD’e hayır! Rus, ABD ve NATO bombardımanlarına hayır!

İsyancı Suriye halkıyla dayanışma. Avrupa’da duvarlar yıkılsın!

15 Mart Suriye’de Esad diktatörlüğüne karşı halk ayaklanmasının beşinci yıldönümü. Bugünden itibaren Suriye halkı diktatörlüğe ve çeşitli işgalcilere karşı özgürlük için kahramanca mücadele etmekten bir gün bile vazgeçmedi.

Horacio Lagar; bir devrimciyi kaybettik

0

Şimdi bir yol ayrımındayız
çekip gitmiştir nice dostlar ama yalnız değiliz
binlerce ışık fıkırıyor direniş günlerinden
sarıp sarmalıyor umudu, aşkı ve dünyayı
suların akışı, günlerin doğuşu
ve sevdanın gül yüzü
yeni baştan kaleme almaktadır tarihimizi…

Arjantinli devrimci Horacio Lagar, 89 yaşında Buenos Aires’te aramızdan ayrıldı. Lagar hem Dördüncü Enternasyonal geleneğinin hem de Arjantin devrimci Marksizminin ve Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası akımın tarihsel figürlerindendi.

Horacio Lagar, 1940’lı yılların gençlik hareketi önderlerinden biri olarak, işçi sınıfı hareketinden izole edilmiş durumdaki Arjantin Troçkist hareketinin kitle seferberlikleri içinde yeniden inşasına katılmış, Cordoba ayaklanmasından, askeri cunta günlerine değişik devrimci kuşaklar arasında köprü vazifesi üstlenmiş devrimci Marksist hareketin birikimini ve sürekliliğini temsil etmişti.

Ernesto Gonzales, Angel Benghochea ve Fucitto ile birlikte Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası akımın kurucu tarihsel önderlerinden kabul edilen Lagar’ın kaybı, kuşkusuz derin bir boşluk anlamına geliyor. Ama 89 yaşında örgütlü mücadeleyi sürdürürken onu kaybetmiş olmanın genç kuşaklar üstündeki ilham verici etkisini küçümsesemek gerekli.

Horacio Lagar Yoldaş’ın anısı önünde saygıyla eğiliyor, yoldaşlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Sosyalizme dek daima…

Dora Otel işçileri işe iadenin kazanılmasını eylemle kutladı

0

Dora Otel işçileri 2014 yılı Ekim ayında, sendikalı oldukları için işten atılmışlardı. Gruplar halinde işten atılan işçiler, turizm ve otel sektöründe sendikal örgütlenme çağrıları yaptıkları eylemler düzenlemişler ve hukuki yollardan hak arayışlarını da sürdürmüşlerdi. Sonuç olarak ilk kazanım Esin Gülüm’ün davasında gerçekleşti. Esin Gülüm sendikal tazminat ve işe iadeyi kazandı .

Ankara’da emekçi halka dönük yeni bir katliam

0

Ankara’da dün son beş ayda gerçekleşen üçüncü canlı bomba saldırısına tanıklık ettik. Emekçi halkın yoğun olarak kullandığı bir otobüs durağının yakınında gerçekleşen saldırıda şu ana dek açıklanan resmi rakamlara göre 37 kişi hayatını kaybetti ve 125 kişi yaralandı. Bu menfur saldırıda hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.

Dün gerçekleşen saldırı, son 1 yıl içerisinde gerçekleşen altıncı canlı bomba saldırısı oldu. Emekçi halkı hedef alan bu korkunç saldırıyı üstlenen bir örgüt ise henüz çıkmadı. Bununla birlikte, bu saldırının kimin tarafından gerçekleştirildiği esas önemini artık yitirmiş durumda. Zira, halkın can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan hükümet, ülke politikasının bir rutini haline gelen bu saldırıların asıl sorumlusu konumundadır. Erdoğan ve AKP hükümetinin içeride ve dışarıda uyguladığı savaş politikaları Türkiye’yi bir katliamlar ülkesi haline getirmektedir. Daha önceki saldırılarda olduğu gibi bu saldırının ardından da hükümet, hesap verme gerekliliği duymadığı gibi, bu saldırıyı antidemokratik, baskıcı uygulamalarının bir aracı olarak kullanmaktadır. Saldırının hemen ardından getirilen ‘yayın yasağı’, Erdoğan’ın terörist tanımının genişletilerek kendisine muhalif bütün kesimlerin bu tanıma dahil edilmesi çağrısında bulunması, saldırıyı protesto etmek isteyen sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin yaka paça gözaltına alınması, hükümetin bu aymaz ve pişkin politikalarının bir devamı niteliğindedir.

Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin kendi varlıklarını sürdürebilmek için uyguladıkları savaş politikalarının faturasını emekçi halk kesimleri canlarıyla ödemektedir. Hükümet yardakçıları, “terörle yaşamaya alışmak zorundayız” diyerek, hesabı verilmeyen katliamları kanıksamamızı istemektedir.

Canlı bomba saldırılarının ülke politikasının bir malzemesi olmaktan çıkarılması ancak ve ancak ülkeyi bir felakete sürükleyen siyasi iktidarın durdurulmasıyla mümkün olabilir. Erdoğan ve AKP hükümetinin gerek Kürt halkına dönük olarak sürdürdürdüğü savaş politikaları gerekse de Suriye’de uyguladığı ırkçı, mezhepçi ve yayılmacı dış politika birleşik bir mücadele örülerek durdurulmak zorundadır. Aksi durumda, onlarca emekçinin hayatını kaybettiği böylesi saldırılar, diktatörlük projelerini hayata geçirmek için her şeyi göze almış siyasi iktidarın hedefine ulaşmak için kullandığı malzemeler olacaktır.