Dış politika açmazları…

346

Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı Muhtarlar Buluşması’nda Trump’ın açıkladığı yeni güvenlik stratejisini “her şey Amerika için” diyerek eleştirirken, bizim “güvenlik” stratejimizi de “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” olarak özetledi ve bu değerlere el uzatanın da elini kıracağını beyan etti. Saray rejimi kendi iç ve dış politik stratejisini kendi bekası üzerine kurmuş durumda. Bu rejime muhalefet edenleri de “emperyalizm işbirlikçisi” ve “vatan haini” ilan etmeye başladı. Oysa biraz yakından bakıldığında bu sahte emperyalizm karşıtlığının tamamen dış politikadaki iflasın bir ürünü olduğu görülebilir!

Neo-Osmanlıcılık projesinin iflasından bu yana iflah olmayan ve her geçen gün yeni bir müttefik kaybeden ya da taviz üstüne taviz vererek “dostluk”larını sürdürmeye çalışan bir ülke haline geldi Türkiye. Bu bağlamda Türkiye’nin iç ve dış sorunları uzun zamandır Saray rejiminin beka sorununa indirgenmiş durumda. Bütün bu başarısızlıklarla dolu ve tutarsız hamlelere rağmen dış politika, içeride “Ey…” söylemleriyle ile başlayan iç politikanın bir uzantısı niteliğinde.

Aralık ayında Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesinin ardından, Erdoğan’ın şahsı tarafından ABD ve İsrail ağır biçimde suçlanarak Filistin halkının yanında olduğumuz medya organlarımız aracılığıyla da defalarca dile getirildi. Filistin halkının yanındaydık! Gel gör ki 2016 yazında İsrail’le normalleşmeye giren Türkiye’nin bu süreçte İsrail’e dönük hiçbir yaptırım kararı almadığı gibi, çok yakın bir zamanda İsrail ile bir doğalgaz anlaşması yapılması planlanıyor. Ayrıca iki ülkenin askeri ve ticari işbirlikleri sorunsuz bir biçimde devam ediyor. Yine Erdoğan’ın da sahiplendiği İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti ilanı kararı da aslında Filistin halkı çıkarına hiçbir şey yapmamanın başka bir göstergesi! Doğu Kudüs’ün başkent ilanı yeni ve olumlu bir adım değildir; hatta şu an emperyalizmin Suudi Arabistan aracılığıyla Mahmut Abbas’ı kabule zorladığı bir plan olduğu da basına sızmıştır. Kısacası burada İsrail’in tüm yerleşim birimlerinin yerlerinde kalması ile önerilen bölük pörçük Filistin devletinin başkentinden bahsediliyor aslında, İsrail’in varlığı ve işgalci yayılmacılığı üzerine somut hiçbir şey önermeden Doğu Kudüs’ün başkent olarak önerilmesi şu an emperyalizmle aynı politikayı gütmek oluyor. Böylelikle İİT üyeleri ve Türkiye, “mazlum ülkelerin yanındayız” lafına sığınarak Filistin halkının mücadelesini araçsallaştırmış oldular.

Benzer şekilde Erdoğan’ın, “Lozan’ı güncellemek” gibi bir söylem benimseyerek, Yunanistan’a yaptığı ziyarette adalar ve azınlıklardan bahsetmesi de meseleyi iç siyaset malzemesi haline getirmenin başka bir örneği. Cumhurbaşkanı, Montrö’yü tartışmaya açarken, rejimin kurucu belgelerinden sayılan Lozan’ın güncellenmesi gereğinden söz edebiliyor. Bu yaklaşım, Tek Adam Rejimi’nin bir kurucu rol üstlenme arzusundan da kaynaklanıyor. Ancak bunu ortaya atarken Batı Trakya Türklerinin kendi müftülerini seçebilme haklarının olmadığından dem vurarak kendi ülkesinde azınlıklara karşı ne kadar “demokratik” olunduğuyla övünmeyi ihmal etmiyor. Ancak Lozan’da güvence altına alan konulardan biri de azınlık hakları… 6-7 Eylül olaylarından Hrant Dink suikastına kadar rejim bu açıdan epey sabıkaya sahip ve bu söylem iç politikaya yönelik bir demagojiden ibaret.

Bir başka konu ise, Suriye’de yeni rejimin inşası bağlamında Saray’ın alacağı rol. Türkiye beş-altı yıl önce elde etmeye heves ettiği pozisyonun çok gerisinde, çeşitli denge oyunlarıyla Suriye masasına oturmanın, Kürtleri o masadan uzak tutmanın ve Rojava’ya müdahale etmenin yollarını arıyor. Burada da Fırat Kalkanı’ndan Afrin’e planladığı ve sürdürdüğü operasyonlarla, bölgedeki İslamcı-cihatçı gruplarla olan ittifaklarına rağmen istediğini elde edemedi. Ve masaya ancak İran ve Rusya ile birlikte hareket ettiği için oturabilecek. Oysa Rusya, YPG komutanlarıyla ortak bir basın toplantısı düzenleyerek YPG ile olan işbirliğinin süreceğini ilan etti. Yani Suriye’deki “müttefikler”in kendi çıkarları doğrultusunda Beşar Esad’ı kurtarmanın ve PYD-YPG’yi masaya çekmenin planını yapması, Türkiye dış politikasının trajikomik bir örneği olarak tarihe geçmiştir.

Her geçen gün ülkeyi biraz daha çıkmaza sürükleyen rejim, yayılmacı ve maceracı dış politikasıyla bölge emekçi halklarına zarar veren politikalarına son vermelidir. Bir yandan iki yüzlü bir biçimde antiemperyalist bir söylem tuttururken, uygulamada NATO’nun bölgedeki temel üssü olmayı, İsrail’le güçlü ekonomik ve askeri ilişkilerini sürdürmekte, bölgesel gerici güçlerle işbirliğini derinleştirmektedir. Bizler bölgeyi şekillendiren tüm emperyalist anlaşmaların lağvedilmesinden ve bölge halklarının kendi haklarını özgürce tayin edebilmesinden yanayız. Bu görev ise Erdoğan’ın gündelik politik çıkarları için bu anlaşmalara dönük iki yüzlü söylemlerle değil, emperyalizmden ve bölgesel gerici güçlerden gerçek bir kopuşla mümkündür.

 

Yorumlar kapalıdır.