Yeni tip koronavirüs: Sebebi, sonuçları ve çözümü

Tüm dünyayı ve özellikle de biz işçi emekçileri etkileyen yeni tip koronavirüs hakkında çok şey yazıldı çizildi. Türkiye’de de varlığı ilan edilen virüs tüm dünyayı halk sağlığı, ekonomi ve politika arenasında sarsarken hepimiz korunmanın birincil etmeni olan kişisel hijyen ve tedbirler* konusunda yeterli bilgi ile donandık. Endişe ortamından az veya çok etkilendik. Bakanlık vaka sayısındaki artışları yayınlarken toplu taşımalar kolonya kokmakta ve toplu etkinlikler birer birer iptal edilmekte.

Salgın hastalıklar insanlık tarihine yön veren hususlardan biridir. Türümüz salgın hastalıklar tarafından defalarca kez kırıma uğratıldı. Antik Yunan’dan Roma’ya dek dönem nüfusunun yüzde otuzunu yutan salgınlar yaşandı. 1300’lü yıllarda Avrupa’nın neredeyse yarısı veba salgını sonucu öldü. Veba 15. ve 18. yüzyıllar arasında İstanbul’da da göründü. İspanyolların Amerika kıtasında tutunmasını sağlayan önemli etmenlerden biri de yine salgın hastalıklardı. 1545 salgınında Meksika yerlilerinin sadece yüzde yirmisi hayatta kalmış, İspanyol hâkimiyeti 16. yüzyıl salgınlarından büyük destek almıştı. Yılların geçmesi salgınları ve etkisini azaltmadı. Birinci Dünya Savaşı sonlarında çıkan bir grip salgını sonucunda dünya genelinde 75 ila 100 milyon arasında insan ölmüştü.

Şu ana değin dünyada tespit edilmiş yeni tip koronavirüs sayısı 138 bin 432 iken bunlar içerisindeki ölümlü vakanın 5.082 (1) olduğunu biliyoruz. En karamsar tahminlere (2) bakacak olursak dahi insanlık tarihi içerisindeki ne en büyük, ne de en ölümcül salgın ile karşı karşıyayız. Ancak bu söylediklerimiz durumu küçümsediğimiz anlamına gelmesin. Zira protein dizilimini inceleyen uzmanlarca tamamen doğal yöntemlerle mutasyona uğradığı ifade edilen bu salgının çok ciddi olan sonuçlarını yaşamaktayız. İnsanlığın müdahale kapasitesi dâhilinde utanç verici olan, yayılıp can almayı sürdüren, bundan daha da kötüsü, salgın geçtiğinde politik ve ekonomik sonuçlarının kalıcılaştırılması istenen bir durum ile karşı karşıyayız.

Korona’nın sorumlusu kimlerdir ve halkı nasıl hasta ederler?

Yukarıda insanlık tarihi boyunca açığa çıkan kimi salgın vakalarından bahsettik. Salgınların insanların hayatlarına mal olmaları ve çok sayıda ölümün ardından bir süre sonra sonlanmalarının yanı sıra kimilerinin bir ortak noktası daha var: Salgınların birçoğu, birbirlerine benzeyen riskli noktalardan dağılıyor. Peki, bu tarihsel deneyime rağmen Birleşmiş Milletlere Bağlı Dünya Sağlık Örgütü ne yapıyor? Yanıt basit, salgınlardan çok ilaç ve tohum firmalarının egemenlik haklarını tanıyarak salgınların zamanında engellenmesi için gerekli müdahalelerde bulunmuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün salgınlar hakkında bilgi sahibi olması ve yayılacağı coğrafyalar üzerinde tedbirler alacak bilgiye ulaşmaları için tarih kitaplarını karıştırmaya ihtiyacı yok. DSÖ oldukça yakın dönem içerisinde Sars, Ebola, H1N1 gibi salgınların sıcak deneyimine de sahip. Buna rağmen nasıl oluyor da benzer yollardan dünyaya yayılan salgınlardan bir ders çıkartılıp önleyici tedbirler alınmıyor? Nasıl oluyor da vakalar açığa çıktığında sorun yalnızca Çin’in sorunuymuş gibi davranılıyor?

Fatih ve Kanuni döneminde İstanbul’da görülen ve muhtemelen benzer yollarla yayılan vebaya karşı dönemin sultanlarını ne kadar suçlu görebiliriz, bundan emin değilim. Ancak şimdi 21. yüzyıldayız. İnsanlığın birikimi daha öncesinde yaşanan salgınlardan epey etkisiz olan bir virüs ile başa çıkabilecek düzeyde. Peki, ne oluyor da ataları kadar yıkıcı olmayan, tek alametifarikası yeniliği olan bir virüs Türkiye’de dâhil olmak üzere dünyayı sarsıyor?

Bu iki sorunun yanıtı hiç de uzun değil. Başta Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere tüm kuruluşlar soruna bir halk sağlığı sorunu olarak değil doğrudan doğruya ilaç ve tohum firmalarının kârlarını merkeze alarak yaklaşıyorlar. Virüs açığa çıktığından beri yapılan çalışmalar büyük tekellerin denetiminde sürdürülüyor. Olası bir aşı tedavisinin bulunması halinde de, hâlihazırda hayalini dahi kuramayacağımız bir servetin sahibi bu tekeller, varlıklarını katlamış olacaklar. Şirketlerin araştırma süreçlerinde aldıkları fonlar, ilaçların ve hatta hastalığa sebep olan organizmaların patentlenmesi süreçleri (3) mücadelenin salgınlara karşı değil, sermaye birikimi için yapıldığını bizlere gösteriyor. Yalnızca buraya akıtılan servet ve şirketlerin kârlılığını garanti altına alan zaman kaybını dahi telafi etmiş olsak, salgının çok daha hafif atlatılması hatta hiç yayılmaması bile mümkün olabilirdi.

Lafı uzatmadan ifade etmek gerekirse emperyalist sistemin temsilcisi Birleşmiş Milletler ve ona bağlı kuruluşlar aracılığı ile dünya ve ilaç ve gıda tekellerinin ihtiyaçları her daim halk sağlığının önünde tutulmuştur: Gıda ve ilaç tekellerinin çıkarını gözetilirken salgınlara karşı gerekli tedbir alınmamış; yayılma sürecinde tedavinin patentlenmesi, araştırmanın fikri mülkiyeti gibi hususları halk sağlığının önüne koyarak virüsün bir numaralı sorumlusu haline gelmişlerdir. BM Çin koronavirüs ile uğraşmaktayken sürece Çin’in egemenlik hakları bağlamında dâhil olamazken, sermayenin bizlerin sağlığı üzerindeki küresel egemenlik haklarını tanıyarak tedavi ve tedbirlerin yavaşlamasına sebep olmayı sürdürüyor.

Korona geçecek, sonuçları kalıcı olacak

Süreç bu şekilde devam ederse, dünya genelinde bizlerden alınan vergilerle fonlanan araştırmalar sonucunda hastalığın tedavisi bulunacak, bu tedaviyi bulan şirket ilacını patentleyerek doğrudan (ilacı emekçiye satarak) ya da dolaylı (emekçinin vergisinden toplanan fonlardan para alarak) yollarla tüm faturayı emekçilere yıkacaklar.

Ancak koronanın sonuçları bununla sınırlı kalmayacak gibi görünüyor. Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçiler olarak felaketlerin kendi etkisi ile sınırlı kalmadığını diğer kötü arkadaşları ile birlikte geldiğini çok kez gördük. Kalıcılaşan deprem vergileri bunun hafızamızda en sıcak kalan örneği.

Koronavirüsün ilk elden etkilediği alan ekonomi oldu (4). Anlaşılan o ki 2008 krizini atlatamamış dünya ekonomisi için korona dalgasının yaratacağı sonuçlar işçi sınıfı açısından yıkıcı olacak. İflaslar, hammadde temininde yaşanacak zorluklar, işsizliğin artışlının tetiklenmesi ve kimi ülkelerde temel tüketim maddelerinde zamlanma ihtimalleri kapımızdaki düşman olarak duruyor.

Ekonomi alanındaki bu yıkımlar emeğin esnekleşmesi-güvencesizleşmesi (ücretsiz izin uygulamalarının artması, uzaktan çalışma, çalışma saatlerinin esnekleşmesi, kriz ya da salgın bahanesiyle ödemelere dönük her türden patron saldırısı) hususlarının kalıcılaşması eğilimi gösteriyor. 

Öte yandan salgının çeşitli baskıcı rejimlerin (5) kendi ihtiyaçlarını karşılaması için (toplu etkinliklerin yasaklanması) bulunmaz bir nimet olduğunu da görmek gerekiyor. Toplumun tüm örgütlerinin parçalanması, seyahat ve halkın haber alma özgürlüğünün bahanelerle kısıtlanması ve salgından ötürü baskıcı yöntemlerin halka meşru gösterilmeye çalışılması koronanın sonuçlarının bir diğer yüzünü bizlere gösteriyor.

Dünya genelinde ve Türkiye’de hem salgına hem de salgının politik ve ekonomik sonuçlarına karşı dünya işçi sınıfı ile birlikte mücadele etmemiz gerekiyor.

Korona ve sonuçlarına karşı mücadele için

Dünyada konuya dair nasıl ki BM ve DSÖ’ye bakılıyorsa, Türkiye’de de birinci dereceden kurumlar Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve elbette ki bakanlıkların doğrudan bağlı olduğu Saray’dır. 

Bakanlıklar okulları tatil edip, toplu etkinliklerin iptal edilmesini salık vererek salgının yayılmasına karşı tedbirlerini sıraladılar. Ancak halkın genelinde alınan tedbirlerin yetersizliğine dair artan bir endişenin var olduğunu ifade edebiliriz. Buna karşılık kalıcı ve güvenilir tedbirleri talep etmek en doğal hakkımız.

Salgına karşı mücadelede en önemli tedbirler hijyen, ısınma ve iyi beslenme olarak özetleniyorsa mücadelenin bu üç temeli sorumlularca ne pahasına olursa olsun garanti altına alınmalıdır. Hükümet kamuda tatil uygulamasına başlarken işçi emekçileri tamamen patronların inisiyatifine terk etmiş durumda. Türkiye’nin dünyada iş cinayetinin en çok yaşandığı ülkelerden biri olduğunu hatırlayacak olursak, Saray rejiminin bakanları işçileri patrona terk ederek kediye ciğeri emanet ettiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de patronlar koronanın dünyada öldürdüğünden daha fazla işçiyi birkaç yıl içerisinde öldürüyor. Patronların koronaya karşı tedbir alacağını düşünmemiz saflık olur.

Hükümet madem her istediği anda OHAL ilan edebiliyor, hızlı kararlar alıp uygulayabildiğini söylüyor, o halde içinde bulunduğumuz bu ölümcül krize karşı niçin özel sektöre yaptırımlar uygulamıyor? Rejimin tüm gücünün patronları zengin etmeye yaradığından, mesele işçiyi emekçiyi korumak olduğunda sistemin çalışmadığından ötürü olabilir mi?

Durumun vahameti bizleri acil taleplerimizi sıralamaya, bunları talep edip mücadele etmeye çağırıyor. Salgına ve onun sonuçlarının kalıcılaşmasına karşı;

  • Her şeyden önce parasız ve nitelikli sağlık hizmeti herkes için ulaşılabilir olması gerekir. Sağlık hizmetinin doğru şekilde örgütlenmesi için sendikalar ve TTB’nin eylem programları takip edilmeli. 
  • Hastalık testinin ulaşılabilir olduğu ispatlanmalı.
  • İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyeri hijyeni patronun sorumluluğunda olmalı. Bu tedbirlerin alınıp alınmadığı kontrol edilmeli. Eğer patron önlem almıyorsa işletmenin faaliyetine tedbirler alınana kadar ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.
  • Patronun tedbir alamayacağını iddia ettiği durumlarda işletme halk sağlığı adına çalışanlarının denetiminde kamulaştırılmadır.
  • Kriz bahanesi ile evden çalışma gibi uygulamalar yaygınlaşma eğilimindedir. Patronların esnekleşmeyi kalıcı hale getirmesi engellenmelidir. İşe ulaşım da patronun sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşullarının (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sorumluluğu patrona ait olmalıdır. Risk gruplarında olan, ya da risk grupları ile aynı hanede yaşayan emekçilere dair alınacak tedbirlerde TTB dinlenmeli ve evinde kalması gereken emekçilerin maaşı da ödenmelidir.
  • Koronanın tetiklediği kriz ile beraber pek çok işletmenin iflas edeceği öngörülmektedir. Bunun yaratacağı kitlesel işsizliğe karşı iflas eden tüm işletmeler işçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır.

Salgına karşı mücadele iş saatleri ile sınırlı değil. Sağlıklı beslenme ve ısınma da halk sağlığı için garanti altına alınmalıdır. Market raflarının boşaldığını görürken aklımıza iki soru geliyor: “Şimdi gerçekten makarna alması gereken kardeşlerimiz ne yapacak?” ve bolluk olsa dahi “Ay ortasında bu kadar alışveriş yapacak parayı bulamayız.”

  • Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi kabul edilemez. Derhal tedbir alınmalı. Temel gıda ürünlerinin üretimi ve dağıtımını garanti altına alacak kamu yatırımları yapılmalıdır. Eğer bunları yapacak zaman yoksa çılgınca satış yapan mevcut firmalar kamulaştırılmalı ve herkese ihtiyacı kadar ürünün ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır. 
  • Kişilerin paniğe kapılarak ihtiyacından fazla kolonya-gıda ve sabun stoğu yapmalarının engellemek, gerçekten ihtiyacı olan insanların bu ürünlere ulaşımını garanti altına almak ancak bir planlama ile mümkün olabilir. Bu ürünlerin yeterli dağıtımı sorumluluğu kamuya ait olmalıdır. Kamu bu güce sahip değilse market ve ilaç tedarik zincirlerinin kamulaştırılması ve dağıtım planlamasının buralarda yapılması gerekmektedir.

Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak. İşçi emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Deprem vergisinin kalıcılaşması gibi risklere karşı;

  • Emekçiler üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için zenginlere ek vergiler alınmalı. 
  • Salgının etkilerinin artmaması için, emekçilerden doğalgaz faturası alınmamalı. Sağlıklı konutu olmayan yoksullar, inşaat tekellerinin fazlasıyla yeter sayıdaki boş evlerine yerleştirilmeli.

Bilgi akışının doğruluğunu tespit etmek ve salgının rejimin baskıcı uygulamalarını güçlendirmesini engellemek için de tüm tedbirlerin sendikalar ve TTB tarafından denetlenmesini istemek en doğal hakkımızdır.

Salgın karşısında alınması gereken bu acil tedbirlere karşı, sahici bir muhalefetin söyleyebileceği çok sayıda söz vardı. Ancak meclis muhalefeti patron düzeni sınırları dışına çıkmayı göze alamayacağı için hükümeti sahici argümanlarla karşısına almaya cesaret edemedi. Ne CHP, ne İYİ Parti ne de diğerleri için halk sağlığının ilaç ve tohum tekelleri ile tedarik ve market zincirlerinin çıkarlarından daha önemli olmadığını görmüş olduk. Patron partilerinin tamamı bugün dilini yutmuş gibi davranıp yalnızca kendi ellerini yıkıyorlar! Hükümet ve diğer partiler, acil ihtiyaçlarda hiçbir işe yaramayan bu burjuva düzeni savunma konusunda ortaklar. 

Yeni tip koronavirüs doğal yollarla evrimleşti, atalarının izlediği ve çok iyi bilinen bin yıllık yolları teperken kapitalizmin sözüm ona önlemleri ancak taş ve sopa devrinde olduğu kadar işe yaradı. Şimdi ilaç, gıda ve tedarik zincirlerinin hisse senetlerinde büyük bir sıçrama yaşanıyor. Korona insanları öldürüp, işçi emekçileri yoğun bir paniğe sürüklerken de kârlılıklarını muhafaza ediyorlar. Kapitalizmin toplum düzeni çözüm değil felaket üretiyor ve kendi mantığı (kârı artırmak) dışında bir işe yaramıyor.

Salgının uluslararası sorumluları ve yerli suç ortakları malum, alınacak tedbirler basit. Salgından, gelecekteki –muhtemel daha ölümcül- salgınlardan ve sonuçlarının kalıcılaşmasından korunmak için çözüm var: işçi denetimi ve kamulaştırma. Bunu da hayata geçirebilmek için biricik dayanağımız var: mücadelemizi birleştirmek!

*Hapşırırken tek kullanımlık kağıt bezle ağzımızı kapatmak, yokluğu halinde dirsek içini kullanmak, ellerimizi yıkamak ve bir süre için tokalaşmamak gibi.

***

Dipnotlar

1.) Virüsün pozitif çıktığı vakalar ve ölümle sonuçlanan vaka sayısını anlık olarak görüntülemek için: https://www.worldometers.info/coronavirus/

2.) Kötü senaryo bağlamında elimizdeki imkânlar dâhilinde yabana atılmayacak bir çalışma için bk: https://t24.com.tr/haber/alman-uzman-yazdi-23-sayfada-koronavirus-hakkinda-her-sey-neden-hemen-harekete-gecmeniz-gerekiyor,866050

3.) Patent sorununun ne denli yıkıcı bir problem olduğunu inceleyebilmek için değerli hocamız Aykut Çoban’ın “Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm” adlı çalışması bir başucu kitabı olabilir. Hocamız bizlere yeni genlerin tespitinin “…ya pahalı ilaç ve teşhis tekniklerinin gelişmesi yoluyla ya da yeni genler üzerinde çalışarak patentleme yoluyla” şirketlere karlılık sağladığını, kamu yararı argümanının nasıl da biyoteknoloji sektöründe sermaye birikimi için zemin hazırlandığını ve nihayetinde canlı organizmaların patentlenmesi sürecinin tüm yükünün bizlerin omuzlarına yüklendiğini örnek bir titizlikle anlatır. Fikri mülkiyet ile devlet egemenliğinin iç içe olduğunu ispatlar. Canlılığa ilişkin bilgilerin mülkiyeti ile sermaye birikiminin açıklanması için doğru ve dahası emek dostu bir kaynaktır.

4.) Koronavirüs’ün küresel ekonomiye etkileri hakkında daha ayrıntılı bir bilgi için yoldaş Miguel Sorans’ın bu önemli yazısı incelenebilir: https://www.gazetenisan.net/2020/03/kapitalist-ekonominin-kuresel-krizi-ve-korona-virusu/ 

5.) Salgın ve baskıcı rejimler hakkında daha fazla bilgi için yine yoldaş Miguel Sorans’ın bir başka yazısına göz atılmalı: https://www.gazetenisan.net/2020/02/cin-korona-virusu-ve-diktatorluk/

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.