Kapitalizmin çelişkisi

“Sınırlı kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar”

Bu ikilem tanıdık geldi mi?..

Kapitalizm mevcut ekonomik ilişkileri bu karşıtlık çerçevesinde açıkladı ve varlığını hep bu temelde meşrulaştırdı.

Bu anlayışa göre ekonomi, sınırsız ve sonsuz insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla en iyi şekilde nasıl giderilebileceğini inceleyen bir bilim dalıydı.

Yani insan ihtiyaçları sınırsız, ama kaynaklar sınırlıydı!

Peki, bugün gelinen noktada ne oldu?

Sınırlı kaynakları en iyi şekilde değerlendirme saikiyle yola çıktığını iddia eden kapitalist sistem, en başta tarım alanlarını ve su kaynaklarını tahrip etti.

Sözde, insanın ihtiyaçlarını odağına alan bu sistem, yüzde 11 açlık oranıyla dünyada 10 kişiden 1’ini açlığa mahkûm etti.

Üstelik bu, sınırlı kaynaklar nedeniyle olmadı.

Tersine, teknolojik gelişmelere bağlı olarak bazı bölgelerde tarımsal verimlilik öyle arttı ki, ekonomi için zararlı hale geldi. Neden? Çünkü fiyatları düşürecekti. Sonuç, yeri geldi tahıllar denizlere döküldü, yeri geldi üretim durduruldu… Dünyanın yarısı açlık ve yoksullukla boğuşurken; “sınırsız” olanın insanın ihtiyaçları değil, kapitalistlerin kâr hırsı olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Yani ortada ne insan ihtiyaçlarını odağına alan ne de doğanın kaynaklarının sürekliliğini hedefleyen bir sistem vardı. Teknoloji gelişmiş, ancak karşılığında doğa ve insan hızla tahrip edilmişti.

Ve tıpkı Marx’ın işaret ettiği gibi, sermaye bir tarafta, yoksulluk bir tarafta büyüye büyüye geldik 2020’ye…

Şimdi ortaya çıkan tablo öylesine derin ki, bugün bizzat kapitalizmin kimi paydaşları, kurumları, ideologları bu gidişattan duydukları endişeleri açıkça dile getiriyor. Kapitalizmi iyileştirme, yarattığı sorunlara çözümler bulma, sistem içi yeni modeller geliştirme telaşları her geçen gün artıyor.

Her yıl Davos’ta düzenlenen ve 50.’si Ocak ayı sonunda gerçekleşmiş olan Dünya Ekonomi Forumu’nu belirleyen tartışmalar bunu yeniden göstermesi adına önemliydi.

Forum’a sunulan Edelman’ın 2020 yılı Güven Barometresi, dünyada kapitalizmin sonuçlarına yönelik kaygının giderek arttığını gösteriyor. 28 ülkede 34 bin katılımcıyla yapılan araştırmaya göre, yüzde 56, kapitalizmin mevcut haliyle dünyaya yarardan çok zarar getirdiği görüşünde. Katılımcıların yüzde 83’ü işini kaybetme endişesi içinde. Yüzde 66’lık kesim ise, mevcut siyasi liderlerin ülkesinin sorunlarını çözebileceğine güvenmiyor.

Sunulan bir diğer rapor, Oxfam raporu, dünyanın en zengin 2 bin kişisinin, dünya nüfusunun yüzde 60’ından daha fazla gelire sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Ve son bir örnek olarak, her sene forum öncesi hazırlanan Küresel Riskler Raporu bu yıl uzun vadeli risklerde iklim krizine bağlı büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem (kara veya deniz) çökmesine ve kısa vadeli tehditler için “ekonomik çatışmalar” ve “iç siyasi kutuplaşmalara” dikkat çekiyor.

Tüm bu sonuçlardan yola çıkarak, sorunu bölüşüm ilişkilerinde, buradaki dengesizlikte arama eğilimi yaygın. Daha insancıl bir kapitalizm arayışını bu eşitsizliği ve tahribatı giderebileceğine inandıkları yöntemler üzerinden temellendirmeye çalışıyorlar.

Oysa biz biliyoruz ve kapitalizmin tarihi gösteriyor ki esas sorun kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileridir, ki bunu ortadan kaldırmayan hiçbir çözüm insandan ve doğadan yana bir geleceği inşa edemez.

Açık ki çelişkimiz, sınırsız ihtiyaç-sınırlı kaynak değil… Hiçbir zaman olmadı…

Bizzat kapitalizmin; yaşamla, insanla, doğayla yarattığı uzlaşmaz çelişkiyle karşı karşıyayız!

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.