Saray ittifakı aşınırken…

Damat Bakan “en kötüsü geride kaldı” diye sayıklayadursun, ekonomideki tepetaklak gidiş devam ediyor. İşsizlik bir puanlık artışla yüzde 13,3 oranına çıktı. Yalnızca işsizlik artmıyor, işgücüne katılım oranı da düşüyor. Geçtiğimiz yıla göre yarım puanlık azalışla, bu oran yüzde 52,5’e geriledi. Yani aktif iş arayanların yanı sıra iş aramaktan umudunu yitirmiş olanları da hesaba kattığımızda yedi milyonun üzerinde işsiz kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu korkunç toplumsal yıkımın yansımasını ise BDDK istatistiklerinde görebiliyoruz. Ülkede 2,5 milyon kişi bireysel kredisini, 2,7 milyon kişi ise kredi kartının borcunu ödeyemiyor. Bu durumun yarattığı sonuçlarla her gün farklı biçimlerde yüzleşmekteyiz. TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre günde ortalama 8,6 kişi intihar ediyor. Bunların çok önemli bir kısmı, tahmin edeceğimiz gibi, geçinemediği ve umudunu yitirdiği gerekçesiyle yaşamına son veriyor.

Bu yıkım tablosu karşısında Saray rejimi “krizden çıkış” için hangi adımları atıyor? Öncelikle, yandaşların batık inşaat şirketlerini kurtarmak için kamu bankaları ve Varlık Fonu’nda toplanan kamu kaynakları seferber ediliyor. Böylece bu şirketlerin patronları bir yandan servetlerini yurtdışına kaçırırken, batan şirketlerinin zararları emekçi halka fatura ediliyor. Öte yandan, faizler yapay biçimde düşürülerek, kredi mekanizmasının canlandırılmasıyla ekonomik büyüme sağlanmaya çalışılıyor. Ne var ki, bu durum borçluluğun denetlenemez bir şekilde büyümesine ve yukarıda verdiğimiz borç krizi örneklerine neden oluyor. Bu plansız ve yağmacı politikalar, Türk lirasının da değerini giderek yitirmesini, döviz ve altın fiyatlarının fırlamasını beraberinde getiriyor.

Bu ortamda, kitlelerin hayat pahalılığı karşısında alım gücü giderek düşerken, rakamlarda yapılan manipülasyonlarla enflasyon olduğundan düşük gösteriliyor ve ücretlerde bu sahte enflasyon rakamları üzerinden artış yapılıyor. Bunun karşısında faturalardan trafik ücretlerine bütün kalemlere gerçek enflasyon ve üzerinde zamlar yapılıyor. Sayısız örneğin daha verilebileceği bu ekonomik yıkım tablosu Saray koalisyonunun kendi tabanındaki hoşnutsuzluğu da giderek artırıyor ve rejimin rıza üretmekte belki de tarihinin en zor döneminden geçtiğine işaret ediyor.

AKP-MHP ittifakı, yaşadığı yönetim krizlerini daima hamasetle, “beka söylemiyle”, dış operasyonlarla aşmaya çalıştı. Bu doğrultuda yayılmacı ve maceracı bir dış politika hayata geçirildi. Şimdi bu politikalarının iflasının da tamamen açığa çıktığı, Saray koalisyonunun “beka” söylemlerinin kendi tabanında dahi taraftar bulmadığı bir sürecin içindeyiz. Gerek İdlib’de gerekse de Libya’da yaşanan fiyaskolar, bu durumun birer kanıtı niteliğinde. Erdoğan, en cömert vaadi olarak “şehitler tepesinin boş kalmayacağını” açıklarken, Libya’da hayatını kaybeden albay rütbeli bir asker, kimsenin haberi olmadan defnedilmeye çalışılıyor. Bu durumu açığa çıkaran gazetecilerin hesapları “esrarengiz biçimde” ele geçirilirken, Erdoğan “birkaç tane şehit verdiğimizi” ama bunun karşılığında karşı taraftan yüzlerce kişiyi öldürdüğümüzü belirterek, “teselli veriyor”. Bu durumdan çok daha ağır bir tablo ise İdlib’de onlarca askerin hayatını kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Yayılmacı ve maceracı dış politikanın faturasını emekçi, yoksul ailelerin çocukları kanlarıyla ödüyor.

“Demokrasi Cephesi” ve “Emeğin Türkiye’si”

Saray ittifakının ne ölçüde yıprandığını, gerek içinden doğan yeni partilerden, gerekse muhalefetin ses perdesini giderek yükseltmesinden görebiliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” tartışmasıyla Erdoğan’ı işaret ederek çıtayı yükseltmesi, Saray koalisyonundaki kırılganlığın bir göstergesi. Öte yandan, Erdoğan yönetiminin aşınması emek hareketinin ve sol muhalefetin üzerindeki sorumluluğu da artırıyor. İşçi düşmanı baskı rejiminden çıkış “ehven-i şerlere”, “önce bir Erdoğan gitsin de…” türünden sinik politikalara bırakılamayacak bir ciddiyet gerektiriyor. Bu dönemde solun büyük kesiminin, emek eksenli, patron partilerinden bağımsız bir siyasal seçeneği yükseltmek yerine, “demokrasi cephesi” türünden kolaycı ve sahte çözümlere yönelmesi, durumun vahametini ortaya koyması açısından düşündürücü. DİSK’in geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel kurulunda ifade edilen “Emeğin Türkiye’si”ni var edebilmemiz için, Millet İttifakı’ndan medet ummaktan çok daha fazlasını, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı temelinde sahici bir eylem planını hayata geçirebilmemiz gerekiyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.