İspanya Devleti’nin koronavirüsle mücadelesi bize ne öğretiyor?

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin önderlerinden Josep-Lluis Alcazar 23 Mart Pazartesi akşamı Twitter üzerinden canlı yayımlanan konuşmasında Covid-19 nedeniyle 14 gün önce olağanüstü halin ilan edildiği İspanya’daki duruma dair güncel analizlerini paylaştı. Alcazar’ın İspanya Devleti’ndeki sağlık sistemi, devlet başkanı Sanchez’in açıkladığı ekonomik yardım paketinin içeriği, olağanüstü halin etkisi ve sonuçları, kapitalizmin krizi ve ne yapılabileceği şeklinde beş başlığa ayırdığı konuşması hem İspanya’daki koşullara dair bilgi edinmek, hem de Türkiye’deki güncel duruma ve sürece yönelik dersler çıkarabilmek adına önemli katkılar sunuyor.

İspanyol sağlık sistemi ve sözde “kamulaştırma”

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki İspanya Devleti de ülkemizdeki açıklamalara benzer bir şekilde salgının başlangıç aşamasında “sağlık sistemimiz yeterli donanıma ve kapasiteye sahiptir” söylemiyle yeterli düzeyde koruyucu tedbir almayarak salgının geniş çapta ülkeye yayılmasına neden oldu. Bu durum, bir yandan olağanüstü hal de dahil olmak üzere devletin ilerleyen dönemde aldığı tüm tedbirlerin sorgusuzca meşrulaştırılmasının önünü açarken, diğer yandan da özellikle son 12 senedir, yani 2008’de başlayan ekonomik kriz sürecinden bu yana düzenli ve ağır bütçe kesintilerine ve özelleştirmeye maruz kalan sağlık sisteminin aslında söylenenin aksine ne kadar yetersiz olduğunu da ortaya koymuş oldu. Örneğin, İspanya Devleti 1000 kişi başına düşen yoğun bakım yatak kapasitesini 12 olarak açıkladı. Bu sayı Almanya’da 35’e çıkarken, benzer bütçe kesintileri ve Şehir Hastaneleri modeliyle sağlık sisteminin özelleştirildiği Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı’nın 2018 verilerine göre bu sayı sadece 2,9’da kalıyor. Bu sayıların halkın büyük kesiminin ekonomik nedenler dolayısıyla yararlanamadığı özel hastanelerdeki yatak kapasitelerini içerdiğini de belirtmek lazım. Ayrıca Türkiye’de nüfusun Avrupa şehirlerine kıyasla İstanbul, Ankara gibi belirli bölgelerde yoğunlaştığını da göz önüne alırsak içinde bulunduğumuz tablo daha da vahimleşiyor. Alcazar’ın sunduğu bir diğer veri de test kapasitesi. İspanya’da her 1 milyon kişiden 645’ine test yapılırken bu sayı Güney Kore’de 6000. Türkiye’de ise Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 27 Mart itibarıyla yapılan toplam test sayısı 47.823; yani her 1 milyon kişiden sadece 575’ine test yapılmış durumda.

Sağlık sistemi çerçevesinde İspanya Devleti’nin aldığı olağanüstü hal tedbirlerinden Türkiye’de en fazla yankı bulan ve övgü toplayan tedbir ise Sanchez’in özel, askeri, klinik laboratuvar ve dernek hastanelerinin “kamulaştırıldığını” açıklamasıydı. Ancak Alcazar’ın bu konuya kazandırdığı açıklık, durumun hiç de medyada yansıtıldığı gibi olmadığını ve kararın sınıfsal içeriğini ortaya koyuyor. Normal koşullarda özerk bölge hükümetlerinin kontrolü altında olan sağlık hizmetleri olağanüstü hal ilanıyla birlikte İspanya Devleti hükümetinin merkezi kontrolü altına girmiş oldu. Ancak devlet hastaneleri dışında kalan hastanelerin kamulaştırılmasına yönelik çıkartılan merkezi karar “gerek duyulması halinde ve özerk bölge hükümetlerinin onayıyla” denilerek sınırlandırıldı. Bağımsızlık konusunda İspanya Devleti’ne kafa tutan ancak söz konusu kamusal harcamalar olunca merkezi hükümetle paralel bir şekilde özelleştirme yanlısı politikaları benimseyen ve burjuva düzen partilerinin kontrolündeki Katalan Hükümeti’nin gerçek bir kamulaştırmaya ne aşamada “gerek duyacağı” ise hâlâ bir soru işareti. Bugün bile hâlâ, örneğin Katalonya’daki özel hastaneler gelen hastalardan sadece test yaptırabilmeleri için 300-400 avro arası değişen bir ücret talep ediyor, ücretsiz hasta kabul etmeyi reddediyor ve yoğun bakım ünitelerini kamuya açmayarak hastaları devlet hastanelerine yönlendirmeye devam ediyor. Zaten kapasitelerini aşmış devlet hastanelerinde talepler artık karşılanamaz düzeyde ve futbolcular, iş insanları, patronlar, üst düzey devlet görevlileri gibi yüksek gelirli sınıf Covid-19 tanı ve tedavisine ulaşabilirken işçi ve emekçilerin sağlığa erişim hakkı bilinçli bir şekilde engelleniyor.

Ekonomik önlem paketi: Kim için ve ne için?

Alcazar’ın sunumunun ikinci başlığı ise Sanchez’in Covid-19’a karşı alınan tedbirler kapsamında geçtiğimiz Salı açıkladığı 200 milyar avroluk ekonomik önlem paketiydi. Erdoğan tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan paketin kat be kat üstünde bir bütçeye sahip bu paketin “kim için” ve “ne için” kullanılacağına dair Alcazar’ın yaptığı açıklamalar ise iki paketin niceliksel olarak karşılaştırılamaz olsalar da niteliksel olarak aynı tornadan çıkma olduklarını gösteriyor. İspanya ve Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerin açıkladığı benzer paketlere dair Alcazar’ın özellikle vurguladığı nokta ise peş peşe açıklanan bu paketlerin Avrupa, ABD, Japonya ve İngiltere Merkez Bankaları gibi finans kapitalin mihenk taşlarının küresel borsada son iki haftada yaşanan %30’dan fazla değer kaybı karşısında yaptığı görüşmeler ve müzakerelerden bağımsız düşünülemeyeceğiydi. Bir başka ifadeyle, bu paketlerin temel amacı pandemi karşısında işçi ve emekçilerin fiziki, sosyal ve ekonomik hayatlarını güvence altına almak değil, borsalardaki düşüşü engellemek adına bankalara düşük ya da sıfır faizle para akışı sağlayarak finans kapitali ayakta tutabilmek.

Bunu İspanya özelinde açıklayacak olursak, 200 milyar avronun 100 milyarı sıfır faizle bankaları kurtarmaya ayrılmış durumda. Bu şu demek oluyor: Devletler Merkez Bankaları aracılığıyla bankalara sıfır faizle para akışı sağlıyor, bankalar bu parayı şirketlere kendi belirledikleri faiz oranları üzerinden kredi olarak verebiliyor ve şirketlerin bu krediyi bankalara geri ödeyememesi halinde devlet şirket borçlarını bankalara geri ödeme taahhüdü veriyor. Geri kalan miktarın 17 milyar avroluk kısmıysa direkt devletten şirketlere aktarılıyor. Bunun yanı sıra paketin içerdiği bir diğer önlem de Madrid Borsası IBEX’te işlem gören İspanya merkezli çokuluslu şirketlerin diğer ülkeler tarafından alınmasını engellemek amacıyla alım-satım mevzuatlarında yapılan değişiklik. Bu değişikliğin amacı da borsada değeri düşen İspanyol şirketlerinin yabancı çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını engelleyerek İspanya Devleti tarafından kurtarılmalarının önünü açmak. Peki bu paket işçi ve emekçilere ne vaat ediyor? Aynı Erdoğan’ın açıkladığı pakette olduğu gibi… koca bir hiç! Hatta aksine paket şirketlerin bünyesinde çalışan taşeron işçileri geçici işten çıkarabilmesini kolaylaştıran, olağanüstü koşullarda yaşanan işten çıkarmalarda işçilerin alabileceği tazminat miktarını yeniden düzenleyen maddeler içeriyor. Zaten halihazırda güvencesiz ve sigortasız çalışan işçilerin, örneğin göçmen tarım işçilerinin ekonomik durumları ve çalışma koşulları Sanchez’in paketinin radarına bile girmiyor!

Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor!

Buna ek olarak Alcazar, Kasım 2019 genel seçimleri ertesinde geleneksel düzen partilerinden PSOE’yle koalisyon kurmayı kabul ederek sözde yıkmak istediği neoliberal ve gerici iktidarın ikinci Başbakanlık ve Sosyal Haklar Bakanlığı koltuklarına oturan sol reformist Podemos’un parti lideri Pablo Iglesias’ın açıkladığı “sosyal kalkan” paketine de değiniyor. Iglesias’ın “2008 ekonomik krizi sonrasında yaşananlar tekrar yaşanmasın” diyerek 200 milyar avroluk ekonomik paketten işçi ve emekçilerin desteklemesine yönelik ayrılmasını istediği bütçe sadece 600 milyon avro; yani toplam paket bütçesinin %0,3’ü. İşçi ve emekçilere ayrıldığı söylenen bu bütçenin yarısı da zaten hizmetlerinin çoğu Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) modeliyle senelerdir özelleştirilmiş olan belediyelere kaynak olarak aktarılıyor. Peki bu mütevazı bütçenin kalanı temel ihtiyaç sektörleri dışında çalışan tüm emekçilere ücretsiz izin, kira ödemesi, su, elektrik gibi temel ihtiyaçlara ücretsiz erişim ya da sağlık hizmetlerinde artış sunuyor mu? Hayır! Sunulan tek çözüm Türkiye’dekine benzer bir şekilde kısa çalışma ödenekleri, borç ve kredi ertelemeleri. Yani ha 200 milyar avro, ha 100 milyar Türk lirası… Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor! Ama Podemos’un da dahil olduğu İspanya Devleti hükümeti sadece 2018 yılı faizi Iglesias’ın sosyal kalkanının 500 katı olan kamu borçlarını ödemeyi sürdürüyor!

İspanya hükümetinin Alcazar’ın konuşması ertesinde aldığı ve Türkiye’de övgü toplayan bir gelişme ise ülkenin Çalışma Bakanı Yolanda Diaz’ın, “Bu sağlık krizini fırsat bilerek kimse işçi çıkaramaz” söylemiyle 27 Mart itibariyle ülke genelinde işten çıkarmaların yasaklandığını duyurmasıydı. Ancak aynı özel sağlık kuruluşlarının “kamulaştırılması”nda olduğu gibi bu kararda da şeytan ayrıntılarda gizleniyor. Karar, İspanya’da koronavirüs nedeniyle zarar eden şirketlerin kullandığı ve “ERTE” olarak bilinen “Geçici İstihdam Düzenleme Önlemi” adlı yasal hakka “geçici sözleşmeler iptal edilemez” gibi kısıtlamalar getirse de, bu kısıtlamalar taşeron ve ya sigortasız çalışan işçileri, bu dönem içerisinde süresi biten geçici sözleşmelerin yenilenmesini ve uzunluğu 15 günden 6 aya kadar değişen deneme süresi sonrası yapılabilecek fesihleri kapsam dışı bırakıyor; yani işçi sınıfının maruz kaldığı güvencesiz çalışma şartları, dolayısıyla işçi sınıfının çoğunluğunu! İspanya’nın iki büyük işçi sendikası, İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CCOO) ve Genel İşçiler Sendikası (UGT), bu kararı tebriklerle karşılarken, ülkenin alternatif ve mücadeleci sendikaları ise kararın oldukça sınırlı kapsamını eleştirerek gerçekçi çözümler alınması konusunda hükümete baskı yapmaya devam ediyorlar. Bu, Alcazar’ın konuşmasının devamında değindiği mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin gerekliliğini de ortaya koyuyor.

Olağanüstü hal çözüm mü?

Alcazar, İspanya hükümetinin Covid-19’a karşı yaptığı “evden çıkmayın” uyarıları ve olağanüstü hal tedbirini bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğine dikkat çekiyor. Peki nedir bu olağanüstü hal? Kamu sağlığına, ekonomik ve sosyal güvencelere yönelik minimal harcamaların yapıldığı, işçi ve emekçiler kaderlerine terk edilirken şirketlerin korunduğu, işten çıkarmaların yasaklanmadığı, hatta desteklendiği bu güncel tabloda olağanüstü hal İspanya Devleti için ne anlam ifade ediyor? Türkiye için ne anlam ifade edebilir? Alcazar birincil olarak olağanüstü halin kamu yararına topyekûn bir seferberlik hali değil, hayatta kalmanın patronların inisiyatifine ve bireysel riske indirgendiği bir uygulama olduğunu vurguluyor. Şöyle ki, İspanya’daki olağanüstü hal koşulları altında kimse evinden çıkmıyor ya da kimse işe gitmiyor gibi bir durum söz konusu değil; bu eğer olağanüstü hal ilan edilirse Türkiye’de de böyle olmayacak. Patronların çağırdığı işçiler, özel sektörde 60 yaş üstü ve kronik hastalığı olan bireyler dahil olmak üzere hâlâ işe gitmeye devam etmekle yükümlüler. Bu durumda hayatta kalmaya çalışan emekçiler ya evde kalmayı tercih ederek işten atılacaklar, ya zaten işten çıkarıldıkları için evde kalacaklar ve her iki durumda da hayatlarını idame ettirmelerini sağlayacak ücret ve devlet yardımlarından yoksun olacaklar. Ya da kendi hayatlarını ve ailelerinin hayatlarını riske atmak pahasına gerekli sağlık önlemlerinin alınmadığı işyerlerine gidip çalışmaya devam edecekler. Yani olağanüstü hal olsun olmasın, devlet, bankaları ve şirketleri kurtarırken emekçilere “ya öl ya da öl” diye buyuruyor!

Türkiye’de olağanüstü hal ilan edilmesine yönelik baskı ve beklentileri de bu çerçevede ele almak gerekiyor. Her iki ülkede de terazinin bir tarafına evde kalma uyarılarına kulak asmayan kesimleri, diğer tarafına da olağanüstü hal ilan edilmesine rağmen güvencesiz koşullarda işe gitmek ve çalışmak zorunda kalan yüz binlerce emekçiyi koyduğumuz zaman hangi kefe hastalığı kapmak, taşımak ve yaymak noktasında sayıca fazla ve risk altında? İşte devletlerin ikiyüzlülüğü de bu noktada ortaya çıkıyor. Ve tam da bu noktada Alcazar olağanüstü halin ve bunun sonucu olarak askerin sokağa inmesinin, devletin Covid-19’la savaşmak için değil, baskı politikalarını arttırmak, özgürlükleri engellemek ve kendi ayıbını kapatmak yolunda attığı bir adım olduğunun ve askeri ve otoriter uygulamaların net bir şekilde karşısında durmamız gerektiğinin altını çiziyor.

Covid-19 ile 2008 küresel ekonomik krizi dönemini de aşan bir düzeyde ivme kazanan kapitalist çöküşün elbette ki kitleler nezdinde bir karşılığı olacak. Dünya çapında yaşanmakta olan seferberlikler hayatta kalmanın öncelik kazandığı bu günlerde sokaklardan çekilmiş olsalar da bitmiş ya da sönümlenmiş değil. Pandeminin son bulmasıyla yeniden ve salgın dönemi boyunca maruz kalınan ekonomik ve sosyal çöküntünün de öfkesiyle daha da sert bir şekilde alevlenecek; aralarına yenileri eklenecek. Bu bağlamda askerin virüsü değil, insanları kontrol altına almak için sokaklarda olduğunu unutmamamız gerekiyor. Alcazar da kamusal alanlarda askerin varlığı gibi baskıcı uygulamaların normalleşmesinin sadece bugün için değil gelecek dönem için doğuracağı tehlikeleri farkında olmamız gerektiğini söyleyerek, işçi ve emekçilerin sokaklarda yozlaşmış monarşik düzenin temsilcisi İspanya Kralı’nın önderliğindeki orduya değil, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin iki katına sahip olan askeri bütçenin kamu yararına kullanılmasına ihtiyacı olduğunu dile getiriyor. Babasının Suudi Arabistan’la yapılan tren ihalelerinden Kraliyet ailesi hesabına 100 milyon avro komisyon aldığının ortaya çıkması üzerine birkaç gün önce açılan yolsuzluk soruşturmasının hemen ardından televizyonlara çıkan İspanya Kralı ise bu zor günlerde İspanya halkına birlik, beraberlik ve sabır çağrısı yapıyor. Sarayın zenginleşip baskıları arttırırken halkı sefalete mahkûm ettiği bu tablo bize hiç de yabancı değil.

Kriz yeni başlamadı çünkü hiç bitmemişti!   

Alcazar son olarak da pandeminin yol açtığı ekonomik çöküntünün yeni bir ekonomik krizin nedeni değil, kapitalizmin zaten 2008’den beri içinden çıkamadığı krizinde bardağı taşıran son damla olduğunu vurguluyor. Son 12 yıldır içerisinde küresel kapitalizmde yaşanan sözde iyileşmenin devletlerin bankalara mali desteği sayesinde gerçekleşen sahte bir büyüme balonu olduğunu, ama bu sürdürülemez döngünün zaten Covid-19 salgını öncesinde de kapitalist sistemi idame ettirme kapasitesini tüketmeye başladığı söyleyen Alcazar, bunun sinyallerini ülkelerin azalan büyüme oranlarında ve 2008 öncesi rakamlara bir türlü geri dönmeyen faiz oranlarında gördüğümüzü belirtiyor. Yani, yaratılmış olan bu balon zaten şu ya da bu şekilde bir gün patlayacaktı ve Covid-19 sadece bu patlamayı tetiklemiş oldu. Patlamanın anlık tahmini faturası ise dünya çapında tahmini 25 milyon emekçinin işsiz kalması.

Yani kapitalizm 2008’den bu yana dünya çapında harcadığı trilyonlara rağmen krizden çıkamadığı gibi üstüne bir de derin bir borç batağı içine girmiş oldu. Peki bunun faturasını kim ödeyecek? Zaten kapitalizmin batağına saplanmış olan işçi ve emekçiler bu batakta boğulacak mı? Biz işçi ve emekçiler Covid-19 salgınına karşı ve salgından kurtulsak bile kapitalizm batağında boğulmamak için ne yapabiliriz?

Ne yapabiliriz?

Alcazar bu noktada mücadelenin sadece ulusal çapta Covid-19 karşıtı bir mücadeleyle sınırlı değil, salgın karşısında ortaya çıkan acil talepler üzerine yükselen ve işçilerin uluslararası dayanışmasına dayalı antikapitalist bir mücadeleden geçtiğini vurguluyor. Bu tam olarak ne demek? Örneğin, Covid-19’la mücadele amacıyla İspanya genelinde ve Katalonya’da oluşturulan ve Enternasyonal Mücadele’nin de parçası olduğu, Türkiye’de de yeni yeni görmeye başladığımız Covid-19’la mücadele dayanışma ve haberleşme ağları salt yardımlaşma ve devletin aldığı yetersiz tedbirleri ifşa etme kanalları olarak kalmamalı ve bu kanallar somut talepler etrafında örgütlenerek süregelen mücadeleleri desteklemeli. Hükümetin işçi ve emekçilerin önüne koyduğu içi boş ekonomik paketler karşısında sahiplenebileceğimiz en kritik taleplerin birkaçı işten çıkarmaların yasaklanması, Covid-19’a karşı etkin sağlık önlemlerin alınması ve ekonomik krizle mücadele adına üretimin devam etmek zorunda olduğu temel ihtiyaç sektörlerinin işçi kontrolünde ve tazminatsız kamulaştırılması, bu sektörler dışında kalan tüm sektörlerde salgın kontrol altına alınana kadar süresiz ücretli izin, kamu ve dış borçların ödenmemesi ve borçlara ayrılan kaynakların işçi ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılması, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin arttırılması olabilir.

Alcazar bu bağlamda iki noktaya daha dikkat çekiyor. Birincisi, bu talepler etrafında sendikaların takındığı tavır. Sadece İspanya’da 22.000 işçisini işten çıkaran ve 2019 yılındaki net kârı 102 milyon avro olan Meksikalı çokuluslu restoran işletmeciliği devi Alsea’ya karşı patronlar ve hükümetin işten çıkarma şartlarını esastan kabul ederek sadece bunları görece esnetme arayışında olan büyük işçi sendikası UGT’nin takındığı uzlaşmacı tavır, dün “işten çıkarmalar yasaklansın” demek yerine “işsizlik ödeneğinde 600 gün şartından vazgeçilsin” diyerek işbirlikçi tavrını ortaya koyan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın açıklamalarından çok da farklı değil. Bu bir yandan kazanın doğurduğuna inanıp öldüğüne inanmayan patronlara karşı mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin ve patronlar karşısında sendikal mücadele ile dayanışma ve haberleşme ağlarının ortak mücadelesinin yaratabileceği basıncın potansiyelini ortaya koyarken, diğer yandan da Alcazar’ın dikkat çektiği ikinci noktayı da açığa çıkarıyor. Yani, mücadelenin ve taleplerin enternasyonal karakterini ve gerekliliğini. Alcazar’ın saydığı talepler sağlıksız çalışma koşulları nedeniyle iş bırakan Kuzey İtalyalı metal işçilerinden Hong Kong’daki sağlık çalışanlarına, İspanya’daki DHL kuryelerinden Amerika’daki çöp toplama işçilerine ve işten çıkartılan on binlerce işçiye kadar dünya çapındaki tüm işçi ve emekçilerin sosyal ve politik mücadelelerini yükselten ve ortaklaştıran enternasyonal talepler. Bu bağlamda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Covid-19’un faturasını işçilerin ödememesi adına uluslararası çapta bir ortak mücadele inşası çağrısı yaptığını söyleyen Alcazar, bu inşanın tüm sol ve enternasyonal örgütlerin önündeki en önemli görevlerden biri olduğunu belirtti.

Nüfusun önemli bir kısmının da evde kaldığı bu günlerde mücadelenin sınırlı niteliğinin bizi karamsarlığa ya da hareketsizliğe düşürmemesi gerektiğini ifade eden Alcazar, sözlerini bugünler geride kalıp sokağa tekrar çıkabildiğimizde “ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinin hiç olmadığı kadar somut bir gerçeklik taşıyacağını ve yüzleşeceğimiz bu gerçekliğe acil talepler etrafında bugünden itibaren hazırlanmamız gerektiğini söyleyerek bitirdi.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.