Hükümetin borç girdabı emekçilerin geleceğini ipotek altına alıyor

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haziran ortasında “düşük kamu borç stoku oranının pandemi sürecinde elimizi güçlendiren” bir mevzi olduğu ve “pandemi sürecinden güçlenerek çıkacağımız” açıklamasını yaptı. Kamu borcunun milli gelire oranla düşük olduğu söylemi, Erdoğan’ın ekonomi kurmaylarının yıllardır papağan gibi tekrarladığı, AKP döneminde ekonominin her alanda şaha kalktığı iddialarının birincil dayanağı. Ancak Nisan 2020 itibarıyla yüzde 52’ye dayanan geniş tanımlı işsizlik oranını, bir önceki aya kıyasla yüzde 0,85, 2019 Nisan ayına kıyasla yüzde 10,94 artan enflasyonu ve halihazırda 430 milyar doları geçen dış borcu göz önüne alırsak sormamız gerekiyor: Bu süreçten gerçekten kim güçlenerek çıkıyor ya da Damat bize neyi söylemiyor?

Gerçek şu ki, inşaat gibi dış krediler, özelleştirme, düşük ücretler, esnek ve güvencesiz çalışma süreçlerine sırtını dayayan ve tam da bu yüzden kısa vadede rant lokomotifi işlevi gören sektörleri palazlayan hükümet, doğanın talanı, tarımsal üretimin katli ve sanayi üretiminin ithalata bağımlılığı pahasına ülke ekonomisini kelimenin tam anlamıyla bir “borç ekonomisi” haline getirmiş durumda. Bu, en basit anlamıyla şu demek: Sürdürülebilir ve planlı bir ekonomi yerine günü kurtarmak ve rant sağlamak amacıyla üretimin her alanında dışa bağımlı hale gelen ekonomimiz, içeride kendi gelirinden çok harcıyor ve açığı da sürekli borçlanarak kapatıyor! Bu borçların büyük bölümünün devlet değil özel sektör borcu olması üzerinden “düşük kamu borcunu” bize bir mevzi olarak satmaya çalışan Albayrak’ın dile getirmemeyi tercih ettiği detay ise, özel sektörün dış borcunun “hazine garantili” olduğu, yani devletin özel sektörün borcuna kefil olduğu.

Verilere bakınca görüyoruz ki, şu an toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 56,9. Ekonominin görülmemiş başarılar kaydettiğinin iddia edildiği son 20 sene içerisinde özel sektör dış borcu 6,5 kat; düşük olmasıyla övünülen kamu dış borcu ise yaklaşık 2 kat artmış. Yani Damat’ın güçlenerek çıkacağımızı iddia ettiği pandemi dönemine aslında boğazımıza kadar borca batmış olarak girmişiz! Son tahlilde geldiğimiz noktada ister IMF’ye başvursunlar ister Katar gibi ülkelerden borç alsınlar, artık borcu borçla kapatmaktan başka çareleri yok! Artan döviz kurlarını da göz önüne alırsak döviz üzerinden alınan bu borçların hem kendisi hem de faizi gün geçtikçe katlanıyor.

Peki bu birbirini besleyen enflasyon-döviz kuru-işsizlik sarmalıyla harmanlanan borç ekonomisi, biz işçilerin, işsizlerin ve emekçilerin yaşamına nasıl yansıyor? Öncelikle hazinenin özel sektör borçlarına sunduğu kefaletin cefasını düşen ücretler, gün geçtikçe artan işten çıkarmalar, güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, yükselen fiyatlar ve vergiler, gasp edilen sosyal haklar ve kemer sıkma politikaları kanalıyla emekçiler çekiyor. Saray rejiminin borçlanma üzerine kurduğu bu düzende geniş kitlelerin payına büyüyen bir yoksulluk düşüyor. Emekçilerin uzun süredir yaşadığı ve pandemiyle birlikte hiç olmadığı kadar şiddetlenen geçim krizine kalıcı çözüm üretecek hiçbir somut adım atmayan hükümet ise, açıklanan sıfır faizli tüketici kredisi paketleri ve 3 aylık ertelenen borçlar üzerinden yaratılan ek ve geçici satın alma “imkânını” kitlelere çözüm olarak sunuyor. Yani hükümet pandemi döneminde iyice dibe vuran ekonomiyi, borçlanma ve borçlandırma yoluyla canlandırmaya çalışıyor; işçi sınıfının bugünü ve geleceği borç ekonomisi üzerinden ipotek altına alınıyor.

Emekçilerin harcanabilir gelirleri içindeki borçlarının oranı 2002’den bugüne düzenli olarak artıp yüzde 5’lerden yüzde 50’lere varmış durumda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre, Türkiye’de vatandaşların kredi borcu, Temmuz 2020 itibarıyla 706 milyar TL’ye ulaşmış. Sadece geçtiğimiz nisan ayında 920 bin kişi ilk defa ihtiyaç kredisi kullanmış. Bu kredilerin milli gelire (GSYH) oranı ise son 6 ayda yüzde 38’den yüzde 47’ye çıkmış.

Ama bu vahim manzara karşısında ne Saray’ın ne savaşın ne de patronların bütçesinde bir azalma var. Hatta aksine patronlar, hükümetin sunduğu ekonomik teşvikler ve vergi afları gibi uygulamalarla pandemi döneminde dahi servetlerini artırmaya devam ediyorlar! Evet, demek ki pandemiden güçlenilerek çıkılabiliyor, asıl sorun kimin güçlendiği ve kimin krizin faturasını ödediği! Krizin faturasını emekçiler değil patronlar ödemeli! Sadece servetlerin vergilendirilmesiyle bile hem işsizlik sorunu çözülebilir hem de herkese borç değil düzenli ve insanca yaşam geliri sağlayacak kaynaklar yaratılabilir. Saray rejiminin artık döndüremediği borç değirmeninde boğulmak yerine, işçi denetiminde üretime dayalı yeni bir ekonomik düzen kurmak için kaynak var! Yapmamız gereken, bu kaynakların emekçiler yararına kullanılmasını savunan bir acil eylem planı ekseninde örgütlü mücadelemize devam etmek.

Görsel: ppesydney.net

Yorumlar kapalıdır.