128 milyar doların peşinde

248

Yaklaşık iki yıldır yazılarımızda Merkez Bankası’nın (MB) rezervlerinin eritildiğini vurguluyoruz. Haziran 2019 yılında yazılan bir yazıda şöyle demiştik: “…Dolar düşsün diye kamu bankaları aracılığıyla MB’nin rezervlerinden yiyerek dış piyasalarda dolar satılması gibi akıldışı hamleler ülkenin ileride daha büyük enkaz altında kalması pahasına atılan adımlardır.”

Bu akıldışı hamleler bugüne değin sürdü. Şimdi ise MB’nin açıklamasıyla öğrendik ki 2017 yılında Hazine Bakanlığı ile bir protokole imza atılmış. Buna göre MB elindeki dövizi Hazine’ye satıyor. Hazine ise bunları kamu bankaları aracılığıyla döviz kurunu baskılamak amacıyla piyasaya veriyor. Bu kirli ve gizli protokol her seçim ve kriz dönemlerinde doların baskılanması için kullanıldı. Döviz yönetiminin MB’den Hazine’ye devredilmesi sadece ve sadece iktidarın politik ihtiyaçları pahasına milyarlarca doların çarçur edildiği anlamına gelir. Sonuç olarak Nisan 2021 itibarıyla MB’nin net rezervleri eksi 60,6 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. CHP’nin son günlerde vurguladığı “128 milyar dolar nerede?” sorusu geç kalınmış olsa da son derece meşru ve cevaplanması gereken bir sorudur. Genel olarak ülkenin geleceğinin satıldığını söylemek ise abartı olmayacaktır. Peki bu nasıl oldu?

Rezervler neden var?

Merkez Bankası döviz rezervi bulundurma gerekçelerini şöyle sıralamaktadır:

“Para ve kur politikalarına olan güveni sağlamak ve bu politikaları desteklemek.

Hazinenin yabancı para iç ve dış borç ödemelerini gerçekleştirmek için gerekli olan dövizi hazır bulundurmak.

Ülkemizin ekonomisini yurt içi veya yurt dışında oluşabilecek ani finansal değişimlere karşı dayanıklı hâle getirmek.

Uluslararası piyasalarda ülke ekonomisine duyulan güveni artırmak.” (Kaynak: MB-Rezerv Yönetimi)

Bu rezervler genel olarak kara gün dostudur. En baştan beri söylediğimiz şey şuydu: Bu rezervler pandemi gibi olağanüstü durumlarda kullanılacaksa, bu paranın çok küçük bir kısmıyla bile tüm emekçilere asgari geçim seviyesinde gelir verilebilirdi. İnsanların iaşesi temin edilerek bir aylık tam kapanma ile salgın erken zamanlarda bertaraf edilebilirdi.

Bunun yerine önce belediye seçimleri döneminde kurun baskılanması, ardından pandemi döneminde insanları borçlandırabilmek için faizlerin düşük tutulduğu 2020 yaz döneminde kurun satış yoluyla baskılanması gibi akıldışı yöntemler tercih edildi. Satılan dolarların hepsi MB’nin rezervlerinde duranlar değildi. Kamu bankaları kendi dolar rezervlerini de sattı. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu da iktidardan aldığı emirle bu duruma seyirci kaldı. Böylece 12 milyar dolarlık kamu bankalarının döviz açığı ise Hazine’nin bilançosuna yazıldı. Bu bizlere ödetilecek bir fatura olarak görülmelidir.

128 milyar dolar birilerinin cebinde duruyor

128 milyar dolar nasıl buharlaştı diye soran yok. Tabii ki kimse bu parayı yakmadı. Para el değiştirdi. Sorulması gereken ana soru: “Hangi kur seviyesinde, kime, neden satıldı?” olmalıdır. Döviz kurunun düşük tutulması amacıyla bu kadar para satıldıysa dolar 8’in üzerinde seyrediyor. Eğer ki faizler düşük tutulsun diye satıldıysa faizler yüzde 19 seviyesinde. Bu akıldışı planın tutmadığı da ortada.

Türkiye’nin Kemal Derviş politikalarıyla birlikte uygulamaya başladığı dalgalı döviz kuru rejiminde MB’nin döviz kuru hedefi ya da taahhüdü olamaz. Hazine’nin ise dış borç ödemeleri dışında kimseye de döviz satma yükümlülüğü yoktur. Bu ikisi de çiğnendi. Düşük kurlardan satılan dolarları alanlar şu an fazlasıyla kârdalar. MB ise rezervlerini eski haline döndürmek için sattığından daha fazla parayla bu dövizleri yerine koyabilir. Bu da yıllar sürecek bir süreç. Şu an Türkiye’deki banka mevduatlarının yüzde 55’inin döviz cinsi olması bir tesadüf değil. Satılan dövizler TL’ye güvenmeyen kişi ve kurumların banka hesaplarına akmış durumda. Pandemi döneminde, emekçiler için kaynak var dediğimiz bir dönemde, toplumsal olması gereken kâr, görünen o ki yine özelleşerek birilerinin cebine girdi.

Mermisini tamamen bitiren MB, 2021 yazı için tıpkı geçen sene olduğu gibi “düşük faiz yüksek kredi” dönemine hazırlanıyor. Ellerindeki tek seçenek para basarak enflasyonu hortlatma pahasına insanları yeniden ve yeniden borçlandırmak. Tüketimi ve kâğıt üzerindeki balon büyümeyi ancak bu şekilde sağlayabilirler.

Rejimin siyasi bekası uğruna milyarlarca liralık kaynaklar heba edildiği gibi zarar ise toplumsallaştırılıyor. Dalgalı kur rejiminden koparak tüm bankaların birleştirilmesi ve planlı ekonomi yönünde radikal hamleler yapılmadığı takdirde gelecek kuşakların ipotek altına alındığı büyük bir fatura yükü bizleri bekliyor. Bu tip kalıcı önlemler ise ancak emekçilerin yönetimi altında gerçekleştirilebilir.

Yorumlar kapalıdır.