Tam kapanma da fiyasko çıktı! Salgının ve krizin faturasını emekçiler ödemeyecek!

322

Saray rejiminin salgın yönetimi ülkeyi öyle bir noktaya getirdi ki, yeni vaka sayılarında dünyada zirveye yerleştik. Ülkelerin nüfusları dikkate alındığında, yani 1 milyon kişi başına düşen vaka sayılarında, nisan ortasına gelindiğinde Türkiye Avrupa ve ABD ortalamasının iki katına, dünya ortalamasının da yedi katına çıktı. Baskılanmış ölüm sayılarında bile her gün yeni rekorlar kırmaya başladık. Cephanedeki aşısı tamamen biten ve halk sağlığından ziyade yaz döneminde turist gelmeyeceği korkusuyla harekete geçen Saray yönetimi, 26 Nisan kabine toplantısının ardından, başta sağlık örgütleri olmak üzere pek çok kesimin talebi olan “tam kapanmaya” gidileceğini duyurdu.

Erdoğan’ın “tam kapanmaya” gidileceğini açıklamasının ardından bir an için gerçekten de salgın karşısında ciddi önlemler alınacağı ve halk sağlığının ekonomiden öncelikli hale geldiği havası oluştu. Ne var ki, Saray’ın “tam kapanmadan” ne anladığı İçişleri Bakanlığı genelgelerinin yayımlanmasıyla ortaya çıktı. Sadece gündelik yaşamın devam etmesi için çalışmaya devam etmesi zorunlu olan sektörler değil, üretim, imalat, inşaat alanlarındaki tüm sektörler istisna içerisinde yer alıyordu. DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) hesabına göre kapanma kapsamına çalışanların sadece yüzde 17’si giriyordu. Söz konusu olan “tam kapanma” adı altında, ucube, bilimsellikten uzak kısmi önlemlerin biraz daha genişletilmesiydi.

Dahası, Erdoğan’ın “tam kapanma” konuşmasında, kapanma süresince halka verilecek sosyal desteklere dair tek bir cümle bile yoktu. Kısmi, gündelik işlerde çalışanlar, milyonlarca esnaf bir kez daha açlığa, kendi başının çaresine bakmaya terk edildi. Salgının başından bu yana halkına en az sosyal destek yardımı yapan üç ülkeden birisinin Türkiye olduğu düşünüldüğünde, Saray’ın bu tutumu hiç kimse için şaşırtıcı olmadı. Dolayısıyla, ülkenin kaynaklarını salgınla mücadele ve bu süreçte emekçi halkı desteklemek için kullanmak yerine yandaş zümresine, patronlara ve çokuluslu şirketlere yağmalatan Saray yönetiminin tutumunda herhangi bir değişiklik yok. Tam da bu nedenle, “tam kapanma” döneminde bile üretimde çarklar dönmeye, salgın bir işçi sınıfı hastalığı olmaya devam ediyor.

Bu vahim tablo, aşı tedarikinde bitmek bilmeyen skandallarla derinleşiyor. “Tam kapanma” döneminde aşılanmanın daha da hızlanması gerekirken, Sağlık Bakanı eldeki aşının tükendiğini ve önümüzdeki iki ay boyunca da aşı gelmeyeceğini itiraf ediyor. Bugüne kadar verdiği sayılarla ülke nüfusunun çoktan aşılanmasını sağlaması gereken Bakan, sonbaharda “aşı bolluğu” yaşanacağını belirterek teselli armağanı sunmayı da ihmal etmiyor.

Saray yönetiminin içinde bulunduğu derin çürüme, yolsuzluk, çapsızlık ve çöküntü halinin en ağır sonuçları salgın yönetiminde yaşanıyor. Ne var ki, diğer alanlarda da tablo çok farklı değil. Ekonomide, hükümetin sorumlusu olduğu yıkımın, krizin tüm faturası emekçilere kesiliyor. Merkez Bankası’nın yüz milyarlarca liralık rezervini iktidarının ömrünü bir süre daha uzatabilmek için yok eden, Yap-İşlet-Devret projeleriyle hazine bütçesini yandaş müteahhitleri için yağmalayan Saray yönetimi on milyonları işsizliğe, ücretsiz izne, Kod-29 uygulamalarına mahkûm ediyor.

Tek Adam rejimine karşı kitlelerin hoşnutsuzluğu her geçen gün artıyor. İkizdere’de Cengiz Holding’in talanına karşı canı pahasına direnenler, ülkenin dört bir tarafında sendikalaşmak için harekete geçen ve Kod-29 saldırılarına, polis saldırılarına rağmen direnişini sürdüren emekçiler, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyen kadınlar ve LGBTİ+lar, demokratik bir üniversite ve güvenli gelecek için örgütlenen öğrenciler bu mücadelenin öncüsü konumundalar. Baskı ve sömürü rejiminden kopuşu bu mücadelelerin birleştirilmesi ve zaferi sağlayacak. Bu sayede salgının ve ekonomik yıkımın faturasını emekçiler değil, krizin sorumluları ve patronlar ödeyecek.

Bu mücadelenin önündeki en büyük engellerden birisi sendikaların, emek örgütlerinin ve sol hareketin geniş kesimlerinin ortak bir eylem programıyla birleşik mücadelenin örülmesinden özenle kaçınması. Sendika yönetimleri 1 Mayıs sürecinde dahi ortak bir eylem planı çıkarmaktan, sınıfın temel taleplerini gündemleştirmekten imtina ettiler. Sol hareketin önemli bir kesimi ise umudunu seçimlere bağlamış durumda veya kendi sekter, gündelik çalışmalarını devam ettirmekte. İhtiyacımız olan bu anlayışlardan daha fazla vakit kaybetmeden koparak, sürmekte olan mücadelelerin zaferi için en geniş dayanışmayı örmek ve ortak bir eylem planıyla rejimin baskı ve sömürü politikalarına karşı mücadeleyi büyütmektir.

Yorumlar kapalıdır.