Varlık içinde yokluk

155

Ciddi bir iktisadi buhran içinde ekonomik “canlılık” yaşanıyor. Talep çok fazla. Otomobil ve konut satışlarındaki patlamanın yanı sıra iç turizmdeki canlılık yaz boyu devam edecek gibi gözüküyor. Bunun nedenleri arasında, beklendiği üzere pandemi kısıtlamalarının sona ermesiyle gelen tüketim artışı var. Fakat bu talebin arkasındaki asıl nedenin her geçen gün büyüyen borçluluk ve enflasyon olduğu görülüyor. Peki bu çelişkili durumu nasıl açıklamalıyız?

Her şeyden önce ilk çeyrekteki büyüme ve ikinci çeyrekte ülkenin daha da büyüyecek olması işsizliğin azalmasını sağlamıyor. Mayıs ayı resmi verileri yüzde 13,2 seviyesinde ve işsizlik oranının bu ekonomik şartlar altında en az 3-4 yıl çift hanede kalacağı öngörülüyor.

Ülkede kronikleşen işsizlik altında sözde büyümenin çözemediği ikinci sorun ise gittikçe artan borç yükü. Hane halkları, devlet, şirketler, bankalar… Gittikçe artan iç ve dış borçları yeni borçlarla çevirmek durumunda. Kısa vadeli borç 144,9 milyar dolar; bunun 59,2 milyarı bankalara, 62,1 milyarı banka dışı şirketlere ait. Geriye kalan borç ise Merkez Bankası’na ait. Mayısın ikinci yarısından itibaren bankaların verdiği TL cinsi kredilerde ise ciddi bir artış başladı. Bu son genişlemenin şimdiden 2019’un ilk çeyreğinde yerel seçim öncesi dönemdeki kredi genişlemesini aştığı ve 2020’deki büyük kredi balonunun neredeyse yarısına ulaştığı görülmekte. Tüm bu kredi genişlemesini dünyanın en fazla faiz veren yedinci ülkesi olmamıza rağmen yaşadığımızı unutmayalım. Talep artışı da bu borçluluk üzerine yükselmektedir.

Pandemi döneminde gelir dağılımının daha da bozulduğunu belirtmek gerek. İsviçre bankası Credit Suisse raporuna göre, Türkiye’de 2020’de dolar milyoneri sayısı 21 bin artışla 115 bine yükseldi. Nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin servetten aldığı pay yüzde 42,8’e yükselirken, yüzde 95’lik kesimin servetten payı yüzde 37,8’de kaldı. Aynı rapora göre 10 bin dolar altı servete sahip kişi sayısı 33 milyon, 10-100 bin dolar arası servete sahip kişi sayısı 22 milyon, 100 bin-1 milyon dolar arası servete sahip kişi sayısı 1 milyon 984 bin, 1 milyon üstü servete sahip kişi sayısı ise 115 bin. Tüm bu süreç içinde kaynağı belirsiz, yani kayıt dışı şekilde zenginleşen insanları da hesaba katarsak toplumsal gelir uçurumunun gittikçe arttığı açıkça ortada.

Talep artışı enflasyonun artmasına paralel olarak ilerliyor. Çünkü bu ortamda kimse elinde ya da bankada TL tutmak istemiyor. Ya o parayı dövize çevirmek ya da parayı cisimleştirerek değerinin korunması amaçlanıyor. Artan ev ve araba fiyatlarına rağmen satışların hızlanmasını servet yitiminin durdurulmasına dönük pragmatist tüketim hamleleri olarak okumak gerek. Bunun dışında uzun vadede enflasyonun artacağı, özellikle güz döneminde ve pandemi sonrasında hızlanarak devam edeceği herkesin bildiği bir sır olarak karşımızda duruyor. Bu artışları ekonomik büyümeden kaynaklı değil; tam tersine ekonominin daha da kötü olacağının düşünülmesi sonucu ortaya çıkmış bir kredi panik atağı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Bir önceki yazımızda artık ekonominin büyümesinin bir anlam ifade etmediğini söylemiştik. Gerçek büyüme refah sağlar; işsizliği, borçluluğu düşürür. Alım gücünü ve gelir miktarını artırır. “Büyüme” derken artık kastedilen şey toplumun sermaye sahiplerinin büyümesi ve servetlerini artırması anlamına gelirken, işçiler için yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek borç anlamına geliyor. Bu düzenin sürdürülemeyeceği açık. Ekonomik reformlar yoluyla değil, siyasal radikal kararlarla, planlı, merkezi, kamusal bir iktisadi düzen kurulabileceğini ısrarla vurguluyoruz.

Yorumlar kapalıdır.