İktidarın Afganistan hesapları

225

Türkiye, ABD’nin Afganistan’dan çekilme sürecinde Kabil Havalimanı’nın güvenliğini sağlama planını ABD’ye haziran ayında yapılan NATO toplantısında sunmuştu. Bu öneri hem bozulan ABD-AB ilişkilerini yeniden tesis etmek hem de Afganistan’ın yeniden inşa sürecinde masada söz sahibi olabilmek amaçlarını taşıyordu. Zira Çin şimdiden lityum ve doğalgazı işleme planları yapıyor, doğal kaynakların nasıl değerlendirileceği konusu birçok uluslararası gücün iştahını kabartıyor. Ne var ki, Taliban çekilme süreci tamamlanmadan Kabil’e girdi ve bu süreç büyük bir insani trajedi ve emperyalizm açısından siyasal başarısızlık ile sonuçlandı. Taliban’a karşı ne Afgan ordusu direndi ne de kukla hükümetin devlet başkanı ve işbirlikçileri ülkede kaldı. ABD ve NATO müttefiklerinin arkalarına bakmadan uzaklaştığı bu enkazda Türkiye neden kalmakta ısrar etti?

Saray iktidarının Afganistan ısrarı çok boyutlu. Trump döneminde bozulmuş Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak ve NATO’da ABD ile stratejik ortak olma hevesi, tüm müttefiklerini başarısız dış politikası neticesinde yitirmiş Saray rejimi için yeni bir fırsat anlamına geliyor. Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile ilişkiler gibi yıpranmış dengeleri kendi lehine çevirmek; Libya, Suriye, Azerbaycan, Kuzey Irak’ta heveslendiği ve her seferinde başarısızlığa uğradığı bölgesel güç olma iddiasını burada sürdürebilmek ve iç politikada bunu bir “başarı hikâyesi” olarak sunmak… Nitekim Bahçeli’nin “Afganistan’dan dönmenin Anadolu’yu tehlikeye atmak” olduğunu söylemesi, Doğu Perinçek’in “Afgan kadınına özgürlüğün Taliban ile geleceği” tweeti ve bunun AKP sözcüleri tarafından tepkiyle karşılanması bu meselenin iktidar koalisyonu içinde ne kadar tartışmalı olduğunu gösteriyor. Malum ekonomik kriz ve pandemi ile yaşanan toplumsal-sosyal kriz, yapılan kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi iktidarın tabanında büyük bir erozyona yol açtı. Sedat Peker’in açıklamaları ve bir sürü yolsuzluk iddiaları ile yıpranan Saray rejimi kendi ömrünün giderek kısaldığının farkında. Bir yandan olası Erdoğan sonrası dönemin hesapları yapılırken iç ve dış politikada atılan her adım ve bunun faturası kritik bir hal alıyor. Bu nedenle Afganistan meselesi, iktidar içindeki kavganın da bir yansıması haline geliyor.

Afganistan üzerinden yapılan bir başka hesap da mültecilerdi. Batı açısından işe yarar bir ortak olmanın olasılıklarından biri de Afganistan’da Taliban’dan kaçan milyonlarca kişiyi hiçbir yasal statü ve hak sağlamadan içeride tutmak. Yani Türkiye hem Avrupa’ya geçişlere engel olacak – zira konu gündeme gelir gelmez Merkel, Macron gibi AB liderleri telaşla “tabii ki Türkiye’de kalmalılar, biz alamayız” telaşına düştüler- hem de bunun karşılığında AB kaynaklarından faydalanacak. Bir yandan da işler yolunda gitmediğinde AB’ye karşı mülteci kozunu kullanabilecek. Bu, karşılıklı bir kazan-kazan anlaşması; hem AB hem de Türkiye için, bundan zarar gören ise sadece göçmenler…

Ancak iktidar için bu plan da tutmadı. Önce Bahçeli aynı açıklamada Afganları almamayı, hatta tespit edip geri göndermeyi salık verirken; sonra sosyal medyaya “Afgan erkekleri geliyor” temalı videolar sürüldü ve kamuoyunda ırkçı, nefret söylemleri içeren tartışmalar örgütlendi. Bu tartışmalar kuşkusuz toplumda da yansımalarını buldu. Zira iktidarın göç politikasızlığı, Altındağ’da yaşanan ırkçı saldırılar, ekonominin durumu ve sefalet boyutundaki yaşam koşulları özelde Afganlara yönelik nefrete, genelde de iktidara dönük tepkiye dönüştü. Ana muhalefet de “sınır namustur” gibi popülist bir söylemle “gelenleri geri göndereceğiz” diyerek kendisinin de herhangi bir göç politikası olmadığını ortaya koymuş oldu. İşlerin iktidar cephesinde bu denli yolunda gitmediği bir dönemde, bu tartışma “mülteci kabul etmeyeceğiz” açıklamaları ile kapatılmaya çalışıldı.

Emperyalizm ve onun bölgesel aktörlerinin yağma ve talan politikaları da, Taliban’ın kadın ve emek düşmanı İslamcı iktidarı da Afgan emekçi halkının yararına değildir. Taliban gericiliğinden kaçmak zorunda kalanlara mülteci statüsü ve istedikleri ülkede yaşama hakkı tanınmalı, insan hayatı ülkelerin çıkar savaşında bir koz unsuru yapılmamalıdır. Saray iktidarının bu ülkede yarattığı toplumsal yıkım politikalarının faturası ülkesinden kaçan göçmenlere değil, mücadele eden işçi ve emekçiler tarafından bizzat iktidara kesilmelidir.

Yorumlar kapalıdır.