Deprem: Tedbir almayan hükümet niçin suçlu bulunmuyor?

196

Gölcük depreminin üzerinden 22 yıl geçti. 17 Ağustos 1999’un acısı tarifsiz ve bu önlenebilir acının ardı arkası kesilmedi. Birkaç ay sonra Düzce’de bir büyük şok daha yaşanmıştı. O da son olmadı, Gölcük ve Düzce’nin ardından bugüne değin can kayıplı depremlerin yaşandığı yerler (çoğunda birden çok kez) şöyle: İzmir, Elazığ, Çanakkale, Silivri, Fethiye, Van, Kütahya, Hakkari, Doğubayazıt, Erzurum, Bingöl, Tunceli, Afyonkarahisar, Çankırı.

Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke. Bunu hepimiz biliyoruz. Ancak dünyanın deprem açısından en talihsiz coğrafyası değil. Daha büyük risk taşıyan yerlerde çok daha az kayıp verildiğini ve buna rağmen Türkiye’nin deprem kaynaklı ölümlerde de bir dünya devi olduğunu biliyoruz. Peki nasıl olur da AKP hükümeti, tekrarlayan bu kıyamete rağmen tedbir almaz ve halkın bir kesimi tarafından suçlu bulunmaz?

Depremin olası etkileri hakkında ve deprem vergilerinin nereye gittiği hususunda daha önce yazmıştık. Şimdi İstanbul için yapılmış kapsamlı çalışmalara bir göz atarak gerçek sorumuza, hükümetin nasıl olup da deprem konusunda kılını kıpırdatmadan durabildiğine ve bir kesimin onu niçin suçlamadığına dönebiliriz.

İBB’nin Deprem Kayıp Tahminleri hakkında hazırladığı rapora göre “İstanbul’daki binaların ortalama %17’sinin (194.000 bina) orta ve üstü seviyede hasar göreceği”, “14.150 civarında can kaybı meydana gelebileceği”, “İGDAŞ istasyonların yaklaşık %40’ının orta ve daha üst seviyede hasar göreceği”, “İSKİ su şebekesinde 463 noktada, atık su şebekesinde ise 1045 noktada onarım ihtiyacı olacağı”, “trafoların %31 kadarının orta ve üstü seviyede hasar alacağı” hesaplanmış bulunuyor. Yani beklenen İstanbul depreminin sadece binaların yıkımı ve can kayıpları ile değil, altyapıya verilen zararlardan ötürü de büyük bir yıkım yaratacağı biliniyor.

Yukarıdaki harita, 2.475 yıl yinelenme periyotlu deprem tahmininde orta hasarlı bina sayısının dağılımını veriyor ki bu binaların tamamının yıkılıp yeniden yapılması gerekecek. Ağır ve çok ağır hasar haritası ise maalesef ki bunun bir benzeri.

Afetlerin etkisi incelenirken kullanılan “hasar görülebilirlik” diye bir kavram var. Bu kavram, olası bir afetin yaratacağı hasarları kimi başlıklar altında inceliyor. Mesela yukarıda kullandığımız harita depremin İstanbul’daki fiziksel hasarını gösteriyor. Bunun dışında hasarın ekonomik ve idari bileşenleri de varken bir başka başlık da sosyal hasar görebilirlik başlığı. Bu başlık, afetin sosyal hayatımıza etkilerini inceliyor. İbadetinizden siyasi toplantılara katılmanıza, gezip tozmanıza, çocuğunuzun okula gitmesine kadar aklınıza gelebilecek her türden sosyal faaliyetin afet kaynaklı nasıl aksayacağını inceliyor. Meraklısı İstanbul için hazırlanan sosyal hasar görülebilirlik raporuna buradan ulaşabilir. Biz şimdilik kendimizi aşağıdaki harita ile sınırlayacağız.

Bu haritada 40’ın altındaki kısımlar afetten sosyal hayatın hemen hiç etki almayacağını ifade ediyor. 40-50 bandı sosyal hayatın az düzeyde de olsa etkileneceğini, 50 ve üstü ise durumun kötü olduğunu sergiliyor. Çalışma İstanbul’un tüm mahallelerini kapsıyor. Eğri oturup doğru konuşacak olursak yukarıda sıraladığımız fiziksel hasarla kıyaslandığında, ulaşım aksar, elektrik, su, doğalgaz kesintisi olurken sosyal hasarın kıpkırmızı bir harita yaratması beklenirdi ki, haritanın bir hayli makul olduğunu görebiliyoruz. Peki bu nasıl olabilir?

Yanıt basit, hükümet işçi-emekçilerin sosyal hayatına bugüne kadar öyle bir hasar vermiş ki büyük bir afet bile bu hayatı çok daha kötü bir hale getiremiyor. İstanbul’un mahallelerinde yapılan bu araştırmalara bakacak olursak işçi-emekçiler olarak sosyal hayatımız zaten afet koşullarında ve beklentimiz olmadığı için deprem bile sosyal hayata beklendiği oranda bir etkide bulunamıyor.

Hükümet bu sayede tedbir almama rahatlığını gösterebiliyor. Egemenler emekçilerin tatile gidecek parası olmamasından çok, sosyalleşmenin başka ve daha büyük bir parçasının eksikliğine, örgütsüzlüğe güveniyor. Rapor, Türkiye’deki en büyük sosyalleşme olanağının örgütlenmek olduğunu da gösteriyor. Örgütlenmenin olmadığı yerde de emekçiler, “nasıl yaşarsak öyle ölürüz” kaderciliğine kapılabiliyor ve yönetenlerden hesap sormuyor.[1]

Bu tablo kader değil ve hızla değiştirilebilir. Depremi önleyemesek de sendikalarımızın, sınıf örgütlerimizin tamamında depremi bir gündem haline getirip mücadelemizin bir parçası olarak tutarsak ve örgütlenirsek hesap sorabilir ve hasarı sıfıra indirebiliriz.


[1] İlgilisi için raporun sonuç bölümünden bir paragrafı buraya koyuyorum: “…en temel bulgularından biri insanların değer yargılarının sosyal hasar görebilirlik içinde yadsınamayacak bir öneme sahip olduğunun tespit edilmesi olmuştur. İnsanların genel olarak doğa kaynaklı afetlerden zarar görebileceği beklentisi içinde olmamaları risk algısı farkındalığını kazanmamaları ve toplumda ‘afetlerin Tanrı’nın bir cezalandırılması’ inanışının yaygın olarak görülmesi afet riskini azaltma ihtiyacını olumsuz olarak etkileyen nedenler arasındadır. Toplumda genel olarak kaderci bir anlayışın hâkim olmasının da hazırlık sürecini olumsuz etkilediği görülmektedir.

Yorumlar kapalıdır.