24 saat

24 Haziran akşamı son derece uğursuz ve huzursuz hissettiriyordu. Eve döndüğümde üzerimde fiziksel ve ruhsal bir yorgunluk vardı; ne birkaç dakika boyunca bir şeyler izleyebilecek, ne de birkaç satır okuyabilecek konsantrasyon ve enerjiyi kendimde bulamıyordum. Erken uyumaya karar verdim. Zaten gün içinde yine çok sigara içmiş olduğum için arada sırada çarpıntım oluyor, bu da anlamsız bir takıntı olarak sürekli bir şekilde sağ elimle sol göğsümün üzerini sıvazlamamı beraberinde getirip kaygıya yol açıyordu.

Yatağa geçtim ancak kaygı izin vermediği için uyuyamadım. Odanın içi çok sıcaktı ve yatakta dönüp duruyordum. Bir noktada odada nefes alamadığımı, bu yüzden uyuyamadığımı düşündüm; yastığımı ve pikemi alıp salondaki kanepeye geçtim ve oraya uzandım. Salonu çapraz bir şekilde kesen açık camların arasında hafif bir esinti gidip geldiği için ferahlamış hissettim ve uyuyakaldım.

Beni uyandıran, sol kolumun omzumdan parmak uçlarıma kadar feci şekilde uyuşmuş olmasıydı. Akşamın uğursuzluğu ve huzursuzluğu sürüyordu. Bu durumu birkaç ay öncesine dek neredeyse her gece yaşar, kalp krizi geçirdiğimi sanarak uyanır, parmaklarımı açıp kapayarak hareket ettirmek ister ve böylece yaşadığımın basit bir kol uyuşması mı yoksa gerçekten bir kalp krizi mi olduğunu çözmeye çalışırdım. Ancak Nisan ayı civarlarında seçim sürecinin yoğunluğu başladığından bu yana bu durumu hiç yaşamamıştım. Şimdi tekrar yaşanıyor olmasına sinirlendim; o gün çok sigara içtiğim için kendime kızdım ve yine kaygılı bir şekilde bunun bir kalp krizi olup olmadığını anlamak için parmaklarımı kıpırdatmaya çalıştım.

Bu sırada aklımı olası kötü senaryolardan sıyırıp dikkatimi dağıtmak için, sağ elimle telefonumu elime aldım. Saat gece 02.00’ydi. İlk bakışta gözüme birkaç cevapsız arama ve mesajlar çarptı. Mesajları baştan sona ve içeriklerini idrak etmeye çalışarak okumadım ancak gözüme çarpan kelimeler, mesajların kimlerden gelmiş oldukları ve uzunlukları, durumun yarım yamalak bir şekilde zihnimde canlanmasını sağladı.

Telefonu elimden bıraktım ve kendime gelmem gerektiğini düşündüm. Uykudan yeni uyanmıştım, dış dünyayı kavrayışım hala tamamen açık değildi ve dahası sol kolumun uyuşukluğu dolayısıyla kafamın içinde bir yerlerde kalp krizi düşüncesi dolaşıyordu. Mesajlarda gördüklerimi bu yüzden yanlış anlamıştım; zihnim bana acımasız bir oyun oynuyordu, sanrı içindeydim. Kendi durumumu, bana iletilen mesajlara yansıtmıştım.

Nefes aldım. Sol kolum kendine gelmeye başladı, biraz rahatladım. Uyandığımdan ve bilincimin çevremi tamamen algıladığından emin oldum.

Telefona tekrar döndüm. Bu sefer mesajları kelime kelime, bütün cümleleri anlamaya çalışarak, bir kısmını defalarca baştan başlayıp okuyarak, bir kısmını okurken Türkçe diline yabancılaştığımı hissederek ve bir kısmını okurken de gözümün bozuk olduğunu, harfler ile kelimeleri yanlış gördüğümü sanarak taradım.

***

Gece saat 03.00. Aklıma cevapsız aramalar geldi. Bunlardan biri Bektaş yoldaştı. Geri aradım. Telefon belki bir kere çaldı veya çalmadı, hemen açtı. İlk sözü “Can’la sana gelelim.” oldu. “Gelin” dedim ve kapadım.

2023 yılının 24 Haziran’ı 25 Haziran’a bağlayan gecesine dek, hayatımda yaşadığım ölümleri daima kabul etmiştim. Daha doğrusu, bu ölümleri geri döndürme, tıbbî bir mucizenin keşfedilmesini arzulama benzeri bir hissiyatım hiçbir zaman olmamıştı. Veya zaman yolculuğunun fiziksel olarak mümkün olup olmadığı tartışması, hiçbir zaman ilgimi çekmemişti.

O gece ise salonda bir ileri bir geri yürüyor ve bir insanın ölümden döndürülmesinin bilimsel olarak neden mümkün olamayacağını kendime soruyor, bu soruya saf bir şekilde kafamda olumlu cevaplar üretiyor, sanki bu soruları benden önce kimse sormamış gibi hissedip depresif bir coşkuya kapılıyor ve bu yoldan ilerlenmesi gerektiğine giderek kendimi daha fazla ikna ediyordum. Evet, bir çıkış yolu mevcuttu. Henüz son söz söylenmemiş, her şey bitmemişti. Okyanusları aşan, dağlara tüneller yapabilen, kocaman metropoller inşa eden, müthiş tiyatro oyunları kaleme alıp parçalar besteleyen, akarsulardan enerji üreten, uzaya çıkan, mikroorganizmalardan galaksilere dek bütün varlıklara dair bilgisini alabildiğine genişleten insanlığın kültürel birikiminin eli kolu bağlı olamazdı.

Bu düşünceler ayağımı yerden iyice kesmişken Bektaş ve Can yoldaşlar geldi. O sırada, bilinçli olmayan bir şekilde, onun haberleri ve gündemi takip etmek için hep izlediği televizyon kanalını açtım ve televizyonu sessize aldım. Yoldaşlar gelmeden önceki tek kişilik sessizlik, yerini 3 kişilik bir sessizliğe bırakmıştı. Birbirimizle pek konuşmadan sesi kısılmış televizyona bakıyorduk. Arada sırada duvarı izlemeye başlayanlarımız da oluyordu.

Bektaş ve Can yoldaşlar kardeşlerdi. Emekçi bir aileden geliyorlardı; babaları eskiden Ataşehir Belediyesi’nde işçilik yapıyordu. Bektaş yoldaş Boğaziçi direnişçilerindendi ve o süreçte önemli roller üstlenmişti; Can yoldaş da tam bir parti emekçisiydi, şu ana kadar hiçbir sorumluluğu üstlenmekten çekindiğine tanık olmadım.

Televizyon ekranının donuk renkleriyle iyice ağırlaşan sessizlik atmosferi bana fazla geldi. “Yürüyüşe çıkalım.” dedim. Ayakkabılarımızı giyip çıktık. Lili’yi de yanıma aldım. Gece yürüyüşlerini severdi çünkü sokaklar boş oluyordu.

Mahallede dolaşmaya çıktığımızda saat sabaha karşı 04.00’e geliyordu. Bir saati aşkın bir süre boyunca yürüdük ancak bu da fayda etmedi. Sessizlik sürdü ve yaşadığımız şoku da kesinlikle üzerimizden atamadık. Vücutlarımızı uykusuz bırakarak ve harekete zorlayarak iyice yormuştuk ancak bu naif çaba elbette beklenen sonucu vermedi. Yoldaşlar evlerine dönerken, ben de gün ağarana kadar zemindeki halının desenlerini inceleyeceğim salonuma döndüm. Kendimi düşünmekten alıkoymak için başarısız bir belgesel izleme denemem olsa da, halı desenleri daha çekici geldi.

Halı desenleri ve oksijensiz kalmış insan hücrelerinin nasıl yeniden canlılar dünyasına kazandırılabileceği ile ilgili kafamda dönüp duran fanteziler, Görkem yoldaşın beni aramasıyla yarıda kesildi. Karacaahmet’e geçmemi ve yoldaşımızın ailesine birtakım bürokratik işlemlerde yardımcı olmamı rica etti.

Görkem yoldaş partimizin kurucu üyelerindendi. Enternasyonal’imizin yürütme kurulunda görevliydi; bu bağlamda devrimden sonra bir dönem Tunus’ta yaşamış, sık sık diğer ülkelerdeki seksiyonları ziyaret etmişti. Geçtiğimiz seçimlerde partimizin milletvekili adaylarından biriydi.

Evden çıkmadan önce karnımı doyurayım diye düşündüm. Yumurta haşladım, peynir doğradım ve zeytin çıkardım. Masaya dizdim. Duşa girdim ve sonrasında hızlıca evden çıkıp bir taksiye bindim.

***

Karacaahmet’e vardığımda, buraya en son Ahmet Doğançayır yoldaşın ölümünün yıldönümünde yapılan anma için geldiğimi hatırlayarak suratımı ekşittim. O gün, buraya bir sonraki gelişimin bu nedenle olacağını bilseydim acaba neler hissederdim diye düşündüm. Bu düşünce zinciri beni iyice perişan etti. Karacaahmet’i sevmediğime karar verdim. Hem de hiç sevmediğime.

Müdürlük binasının koridorunda beni, yoldaşımızın küçük oğlu (ancak yaşça benden büyük) Can karşıladı. Yapılması gerekenleri ve neden beklediğimizi bana özetledi. Az sonra Can’ın aile büyükleri de aramızdaydı. Aralarında eski İşçi Cephesi’nin önderlik düzeyindeki üyeleri de mevcuttu. Aklıma, yoldaşımızın onlarla ilgili bana anlattığı hem muzip, hem de kahramanlık ve cesaret dolu anıları geldi.

***

Müdürlükte işlemlerin tamamlanmasının ardından defin yerini tespit etmiş ve sonrasında bir çınarın altında çay içmeye geçmiştik. Orada otururken bir anda çamların arkasından çıkıp gelecek ve sol kaşını kaldırarak alaycı ama zekice bir yorumda bulunup içimizi rahatlacakmış gibi hissettim. Kafamı uzattım, ağaçlara baktım, gelmiyordu. İzin istedim ve kalktım.

1-2 saat önce yoldaşlarla haberleşmiş ve büromuzun tüm gün açık tutulmasına karar vermiştik. Yalnız olmak istemeyen, dayanışma ve teselli arayan yoldaşlar büroda buluşacaktı.

Büronun bulunduğu apartmanın önünde Cemre yoldaş ile karşılaştık. Sarıldık. Önce hafifçe titremeye, sonra da sarsılmaya başladı. Bir süre öyle kalakaldık.

Cemre yoldaş 15 yıl aşkın bir süredir partiliydi. Partinin bütün faaliyetlerine dair oldukça titiz ve detaylara önem veren yönüyle tanımıştım ben onu. Her kararın, her adımın üzerinde birkaç defa düşünülmesini sağlar, bütün senaryoları ve alternatifleri masaya yatırarak tartışmaya açar, en doğru olana ulaşılmasında partinin yolunu açardı.

Büroda çayı hazırlamaya giriştim. Ardından büronun ön ve arka odalarının arasında, bir uçtan diğerine yürümeye başladım. Kendimi meşgul etmek için yapacak bir iş arıyordum ancak genellikle temizlikten düzenlemeye kadar birçok ihtiyacı olan büroda, aksi gibi, çay yapmaktan başka yapacak bir iş yoktu. Bu yerimde duramayan halimin, oturmakta olan Cemre yoldaşı huzursuz edebileceği aklıma geldi. Onun karşısına oturdum.

Onunla neler konuştuğumuzu ve bunları nasıl konuşmaya çalıştığımızı okuyucu tahmin edebilir. Sohbetimiz ilerledikçe, benim yerimde durmamı zorlaştıran iradi zaaflarım yeniden üzerimde belirleyici olmaya başladı. Ancak Cemre yoldaşı yalnız bırakmak istemedim. Bu nedenle, büroya birkaç yoldaş daha gelir gelmez, yürüyüş yapmaya dışarı çıktım.

Bir saatlik bir yürüyüşün ardından döndüğümde, büro bıraktığımdan çok daha kalabalıktı. Eyüp, Çağlayan, Üsküdar, Kadıköy, Hisarüstü, Beşiktaş’tan yoldaşlar gelmişlerdi. Manisa’dan yoldaşlar yola çıkmışlardı, İzmir’deki yoldaşlar yola çıkmaya hazırlanıyorlardı ve İspanya partimizden derin bir acı ve üzüntü belirten taziyeler ulaşmaya başlamıştı.

Veysel yoldaşı gördüm. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Her zamanki gibi İDP şapkası takıyordu. Sigarasını içine çekerken başını öne eğip yere bakıyor, sonra tekrar duvarlara çeviriyordu gözlerini. Herkes gibi o da şoktaydı ve gece saatlerinden bu yana yaşananların gerçekliğini kavramakta zorlanıyordu.

Veysel yoldaş sendikalı bir kargo işçisi. Daha önce çalıştığı kargo firmasından, sendikalaşma faaliyeti yürüttüğü için çıkarılmıştı. Türkiye işçi sınıfının gerçek bir temsilcisiydi: Babasını Covid-19’a kaybetmiş ve birkaç yıl önce vahim bir iş kazası geçirmişti. Hataylıydı. 6 Şubat’tan sonra ailesi depremzede olmuştu.

Öğleden sonra büro onlarca yoldaşla doldu. Bayram tatiline çıkmış olanlarımız da haberi aldıkları gibi dönüş yoluna çıkmışlardı, yavaş yavaş büroya geliyorlardı. Ağır bir matem havası büronun koridorunda, balkonunda ve her iki odasında da hissediliyordu. Burun çekme ve peçetelerin koparılma sesleri eksik olmuyordu. Hepimizin göz çevreleri ve burunları kızarık ve ıslaktı. Herkes konuşurken ağlamaktan, böylece başkalarını da ağlatmaktan çekindiği için, uzun sessizlikler oluyordu.

***

Akşam üzeri olunca büromuzu boşalttık ve yakındaki bir restorana oturduk. Onunla ilgili anılarımızı anlatmaya, paylaşmaya başladık.

Bu sırada Deniz yoldaş beni aradı. Manisa’dan öğlen saatlerinde yola çıkmışlardı ve bana vardıklarını, büronun önünde olduklarını haber vermek istemişti. Restorandan büronun önüne doğru yürüdüm. Büronun önüne vardığımda Deniz, Halil, Yusuf, Ümit ve Muhammed yoldaşları gördüm. 

Deniz yoldaş 13 yaşından beri işçilik yapıyordu. Eskiden metal işçisiydi, şu anda ise Yemeksepeti’nde depo işçisiydi ve seçimlerde İzmir’den milletvekili adayımızdı. Muhammed yoldaş da Yemeksepeti’nde depo işçisiydi. Halil yoldaş metal işçisiydi; son 10 yıl boyunca kaç fabrikada sendikalaşma faaliyeti yürüttüğünü ve bu yüzden kaç kez işten atıldığını ben bile unutmuştum. Hiçbir zaman vazgeçmez, sonuna kadar giderdi. Daima tane tane anlatırdı. Gerçek bir öncüydü. Yusuf yoldaş da metal işçisiydi. Anadili Kürtçe’ydi ve bu konuda Manisa’daki emekçi yoldaşlarımızı daima eğitirdi. Son olarak İnterabrasiv’de sendikal örgütlenmeyi başarıya ulaştırarak yetki alınmasını sağlamıştı. Ümit yoldaş 15 yıla yakın zamandır partiliydi. Aynı yıllarda partiyle tanışmıştık. Öğrenciyken Alibeyköy’de çalışma yürütürdü, birkaç sene önce ise Manisa örgütlenmesine katkı sunmak için oraya taşınmıştı. Bir depoda işçilik yapıyordu.

Sarılıp kucaklaştık. Yusuf yoldaşın yüzünde keskin bir şok ifadesi vardı. Sanki İstanbul’a, haberin yalan ve yanlış olduğunu kontrol etmeye gelmiş gibiydi. İzmir’den gelecek olanları sordum. Termokar’dan yoldaşların yarın sabah saatlerinde varacaklarını söylediler. Onları alıp restorana geri döndüm.

Restoranda diğer yoldaşların oturduğu bölmeye Manisalı yoldaşlar hep birlikte girdiklerinde, herkes ayağa kalkıp ağlamaya ve sarılmaya başladı. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Manisa’daki parti inşamız, onun tarifsiz fedakarlıkları ve özverisi sayesinde hayata geçmişti. Her yıl haftalar ve aylar boyunca orada kalmış, bir işçinin evinden diğer işçinin evine geçmiş, büroda saatler süren eğitimler yapmış, yoldaşlarla sabırla tartışmış, fabrika önlerine gitmiş, direnişler planlamış, sendikalaşma faaliyetleri yürütmüş ve partiyi yüzlerce emekçiyle temas ettirmişti. Manisalı yoldaşlarımız, onun öğrencileriydiler. Hepimizin gözü yaşlı ama gururluyduk.

***

Restorandan kalkarken İlyas yoldaş ile karşılaştık. İşten yeni çıkabilmişti ve soluğu yanımızda almıştı. İlyas yoldaş eskiden Yemeksepeti’nde kuryelik yapıyordu. Örgütlenmenin işaret fişeğini o yakmıştı. Daha sonra komitenin önde gelen sözcüsü oldu. Onlarca depo dolaştı.

Halil ve Muhammed yoldaşlar bende konaklayacaklardı. İlyas yoldaştan bizi bırakmasını rica ettik, bizi kırmadı. Ertesi sabah erken saatlerde Karacaahmet’te buluşmak üzere sözleştik.

Eve girdiğimde, masanın üzerinde sabah hazırladığım kahvaltıyı dokunulmamış bir vaziyette buldum: Yumurta, peynir ve zeytin. Donakaldım. Kahvaltıyı hazırlayıp dalgınlıktan yemeyi unutmuştum. Gün içinde ne zaman yemek yediğimi hatırlamaya çalıştım; sadece büroda ağzıma attığım birkaç parça simit, biraz da kuruyemiş geldi aklıma.

Yoldaşlarla salonda oturduk. Saat gece 01.00’e yaklaşıyordu.

“Bu sefer bizi İstanbul’a getirme sebebi hoşuma gitmedi.” dedi Halil yoldaş. Daha sonra torna tezgahında çalışırken, onun kendisine matematik hesaplarında ve mühendislikte hep nasıl yardımcı olduğunu anlattı. Ben gülümsedim çünkü bu ona çok yakışıyordu: Asla bir aydın değildi ve bunun sebebi de bilgi birikimiyle ilgili değildi; aksine, ansiklopedik bir birikime ve müthiş bir zihinsel berraklığa sahipti. Aydın değildi çünkü çalışma hayatından ve emekçilerden asla kopmamıştı. Bir ampulü değiştiremeyecek olan aydınların karşısında, torna tezgahında çalışan yoldaş işçiler için incelikli hesaplar yapabiliyordu.

Saat gece 02.00’ye yaklaşırken Halil yoldaşın anlattıkları, bir durumun farkına varmamı sağladı. Haberi almamın üzerinden 24 saat geçmişti ve bütün bu saatler boyunca, onu artık nerede arayacağımızı, onu nerede bulabileceğimizi düşünmüştüm. Ancak bütün günü onunla geçirdiğim gerçeğinin üzerinden atlamıştım. Bektaş ve  Can yoldaşların adanmışlığında o vardı. Cemre yoldaşın titizliğinde o vardı. Görkem yoldaşın fedakarlığında o vardı. Veysel yoldaşın sınıfına olan inancında o vardı. Deniz yoldaşın çalışkanlığında, Yusuf yoldaşın inatçılığında, Halil yoldaşın soğukkanlılığında, Ümit yoldaşın disiplininde o vardı. Bütün bunları ondan öğrenmiştik. Bunlar, onun bizdeki parçalarıydı. Ve bu parçalardan bizde çok vardı. Hepimizde bulunan ortak parçası ise partiden başka bir şey değildi.

Yorumlar kapalıdır.