Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işkollarındaki işçi sayıları ve sendikalara dair 2026 Temmuz istatistiklerini kamuoyu ile paylaştı.[1]
Bu verileri toplayıp sunan patronların hükümeti. Bilgileri toplama ve düzenleme gücü onların elinde. Bu sebeple her türden manipülasyona açık bir ortam var. Şirketlerin işkolu tespiti, işkolu değişikliği, üyeliklerin doğru bir şekilde kayda geçirilmesi gibi Bakanlık tasarrufundaki işlemler bu verileri bozabilir. Yine de -ve sonuç olarak- bu veriler sendikaların yetki durumlarını belirleyecek. Daha önemlisi bu veriler işçi sınıfının kısa dönemli örgütlenme eğilimlerini bize gösteriyor.
Verilere göre Türkiye’de çalışan sayısı 17 milyon 600 binden biraz fazla. Bu sayı ocak ayında 16 milyon 700 bin civarında idi. Bu artışın önemli bir kısmı mevsimsel istihdama bağlı. Sendikalı işçi sayısı ise 2025 Temmuz ve 2026 Ocak verileri ile oldukça yakın: 2 milyon 400 bin civarında. Yani istihdama katılan kesimlerde sendikalaşma yönünde güçlü bir eğilim yok. Sendikalılık oranı 6 ayda yüzde 14,45’ten yüzde 13,80’e gerilemiş durumda.
İstatistiklerde ilk bakışta gözümüze çarpmayan iki önemli olguya burada değinmek gerekiyor. Birincisi, sendikalılığın esasen birkaç işkolunda yoğunlaşması ve çoğu sektörde örgütsüz ve güvencesiz çalışmanın bir norm halini almasıdır. Örneğin yaklaşık 2 milyon işçinin çalıştığı inşaat, yüzde 2,76 ile en örgütsüz işkolu olmayı sürdürüyor. Benzer şekilde, çalışan nüfusun 4’te birinin istihdam edildiği 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda sendikalılık oranı yüzde 7’nin altında. Öte yandan güdümlü sendikal ilişkilerin ve belediye imkânlarının rant ağları oluşturabildiği 20 No’lu Genel İşler işkolunda sendikalılık yüzde 53,63. Yine örgütlülüğün görece yüksek olduğu bankacılık, enerji ve sağlık gibi işkollarında ise grev yapmak yasal olarak sınırlandırılmış ya da yasaklanmış durumda. Başka bir ifade ile sendikalı işçilerin çoğunluğu yasal düzeyde sendikal hakları etkin olarak kullanamıyor.
Bir diğer mesele en temel sendikal hak olan toplu sözleşmeden yararlanabilmeyle ilgilidir. İşkolunda yüzde 1’in üzerinde örgütlülük sağlayabilen sendikalar, ilgili işyerinde yüzde 50, işletmede ise yüzde 40’tan fazla örgütlenme yaparsa toplu pazarlık yapma hakkı kazanır. Bu işçi düşmanı antidemokratik barajlar sebebiyle sendikalı işçilerin önemli bir kısmı toplu pazarlık hakkından faydalanamıyor. Toplu pazarlık süreci aynı zamanda yasal grev yapabilmenin tek koşulu. Böyle olunca sendikalı işçilerin bile önemli bir kısmının toplu sözleşme ve yasal grev gibi temel hakları fiilen yok edilmiş oluyor. Bu da işçi sınıfının bazı bölüklerinin hukuken yasadışı addedilen ancak fiilen meşru olan bir mücadele hattına geçmelerine yol açıyor.
İstatistiklere geri dönersek, işkolu düzeyinde de örgütlenme açısından önceki döneme nazaran göze çarpan belirgin bir değişim olmadığı söylenebilir. Yaz mevsiminde turizm, inşaat gibi sektörlerde istihdam büyüyor, ancak mevsimlik çalışma örgütsüzlüğün ve güvencesizliğin en yoğun olduğu alanlar. Geçici, parçalı ve esnek olarak görülen bu sektördeki işler sendikalaşmanın önünde yapısal engeller de yaratıyor. Sonuç olarak buralarda dönemsel istihdam edilen işçiler sendikalaşmıyor. Hemen hemen bütün işkollarında -doğal olarak- örgütlülüğün düşme eğilimi göze çarpıyor.
DİSK’e bağlı Tekstil, Güvenlik-Sen ve DİSK Basın-İş ile Bağımsız Maden İş gibi sendikalar birkaç üyelik eksiği ile işkolu barajının altında kaldı. Bu durum, yukarıda da ifade edilen, verilere dönük güvensizliği perçinliyor. Zira geçen dönem Dev Sağlık-İş’in baraj altı bırakıldığı usulsüz bir durum kamuoyuna yansımıştı. Özellikle mücadeleci ve muhalif sendikaların ülke barajını aşmalarına rağmen hükümetin fiili müdahalelerine maruz kaldığını söylemek mümkün.
Verilere bakınca, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğündeki zayıflığın sürdüğü görülebilir. Veriler bize işçi sınıfının sendikal düzeyde büyük bir hareketlilik içinde olmadığını gösteriyor. Öte yandan sendikalı işçi sayısının azalmaması da sınıfın savunma pozisyonunu koruduğuna işaret ediyor.
İrili ufaklı pek çok direniş ve mücadele var. Bunlar, azımsanmayacak kazanımlar da elde edebiliyor ancak bu, sınıfın geniş kesimlerini kapsayan bir eğilim halini alamıyor, mevcut hak ve kazanımları savunma çizgisi sürüyor.
Sendikalara dair olumsuz görünen bu tablonun yanında önemli bir gerçeği es geçmemek gerek. İşçi sınıfının öncü kesimlerinin sendikalar dışında bir araya gelip hareket edebildiği örgütlülüklerden bugün için söz etmek güç. Öyle ise sendikalı işçilerin aynı zamanda işçi sınıfının öncü kesimlerini teşkil ettiğini ifade edebiliriz. Sayıca az, yasal haklar açısından zayıf bırakılmış bu kesimler önemli bir mücadele deneyimini ve dinamiğini bağrında taşıyor. Bu öncü kesimlerin ve işçi sınıfından yana olan herkesin önündeki mücadele hattı sınıfın bağımsızlığı ve birliği olmalı. Somut olarak ise sendikal barajların kaldırılması, işkollarındaki keyfi düzenlemeler eliyle sendika kırıcılığa son verilmesi ve sendikalar üzerindeki her türden baskının ortadan kalkması talebiyle seferber olmalı. Mevcut sınıf seferberlikleri içinde de bu ekseni gözden çıkarmadan mücadele etmeli.
[1] İstatistiklere dair daha ayrıntılı bilgi almak için sendikal verileri kapsamlı bir şekilde derleyip toparlayan bu siteyi inceleyebilirsiniz: https://sendikadata.com
