Filistin’de emperyalizmin iki yüzü: Avrupa’dan yaptırımlar, Washington’dan bombalar

Date:

Share post:

Birleşik Krallık, Fransa, Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç olmak üzere 12 hükümet, 8 Eylül’de, işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinden gelen malların ticaretini yasaklayacaklarını ve yerleşimlerle bağlantılı kişi ve şirketlere yaptırım uygulayacaklarını açıkladı. Hükümetler, İsrail’in Batı Şeria’daki uygulamalarının “iki devletli çözüm” ihtimalini zayıflattığını savundu. Bu adım, Fransa ve İsveç’in daha önce AB çapında yaptırım uygulanması yönündeki girişiminin Almanya ve İtalya tarafından engellenmesinin ardından, Brüksel dışında oluşturulan “gönüllü” bir koalisyon tarafından atıldı. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Ed Miliband bunu bir “reset” olarak nitelendirerek, yerleşimlerle yapılan ticaretin ve bu yerleşimlerde inşaat yapan şirketlerle iş ilişkilerinin yasaklanacağını açıkladı. Britanya’nın İsrail’e yıllık ihracatı yaklaşık 1,5 milyar dolar; yerleşimlerle yapılan ticaret ise bunun küçük bir bölümünü oluşturuyor. Washington ise bu adımı açıkça reddetti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin bu girişime katılmayacağını ve söz konusu önlemlerin Batı Şeria’yı istikrarsızlaştırabileceğini söyledi. İsrail’in tepkisi de gecikmedi: İngiltere’nin işgal altındaki Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu kapattı. ABD Büyükelçisi ise yaptırımlar nedeniyle Miliband’ı “Yahudi düşmanlığı” ile suçladı; bu suçlama, Washington’ın diplomatik aygıtının yerleşimci sağ ile ne ölçüde iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bu olanların adını açıkça koyalım. Bu yaptırımlar yerleşimci mallarıyla ilgili; İsrail’in silah sanayisine, bankacılık sistemine, işgali sürdüren askeri tedarik zincirine ve Gazze’deki soykırımı besleyen mekanizmalara ise dokunmuyor. Hiçbir hükümet bir savunma sözleşmesini iptal etmedi, silah ihracatını dondurmadı veya diplomatik tanımayı askıya almadı. 

Washington’da ise böyle bir ayrışma görülmüyor. Trump yönetimi göreve geldiğinden bu yana İsrail’e yaklaşık 12 milyar dolarlık büyük ölçekli dış askeri satış onayladı; 2025’te acil durum yetkisini kullanarak yaklaşık 4 milyar dolarlık askeri yardımı hızlandırdı. Ocak ayında 6,67 milyar dolarlık yeni bir silah paketini onayladı. Eylül ayında ise 40 bin bomba, 20 bin Mk84 ve 20 bin BLU-117 içeren 2,8 milyar dolarlık bir anlaşmayı duyurdu. Bunlar, 2028’e kadar yürürlükte olan 38 milyar dolarlık mevcut on yıllık mutabakatın üzerine geliyor. Tüm bunlar İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran savaşlarında tükenen silah stoklarını yenilediği bir dönemde gerçekleşiyor.

İsrail, 27 Ekim’de yapılacak seçimlere bu koşullar altında gidiyor. Bu, 1988’den bu yana Knesset’in (İsrail parlamentosu) erken feshedilmeden tam görev süresini tamamladığı ilk seçim olacak. Netanyahu’nun Likud, ultra Ortodoks partiler ve Ben-Gvir’in aşırı sağından oluşan koalisyonu, 120 sandalyenin 64’ünü elinde tutuyor. Anketler ise bu çoğunluğun kaybedilebileceğine işaret ediyor. Harediler için asker zorunluluğuyla ilgili çözülmemiş krizin ve bitmeyen savaşın siyasi maliyetleri seçim üzerinde etkili oluyor. Hiçbir muhalefet bloğu işgal, ilhak veya savaş ekonomisinden kopuş önermiyor. Tartışma, hedefler üzerinden değil, aynı yerleşimci-sömürgeci devlet içindeki farklı fraksiyonların yöntemleri üzerinden ilerliyor: ordudaki yıpranmanın nasıl yönetileceği, Washington’la ilişkilerin nasıl sürdürüleceği ve ilhakçı talepler üzerine kurulu bir koalisyonun nasıl ayakta tutulacağı üzerinden.

Son Yazılarımız