Aynı tezgâh, yeni vitrin

Son günlerde bütün haber kaynakları, 90’ların Televole günlerini aratmayacak bir magazin sosuyla önümüze yeni bir skandallar serisi koyuyor. Uyuşturucu, lüks yaşamlar, kara para ve gazeteci etiketi taşıyan şaibeli figürler… Ancak ekranlarda izlediğimiz bu şov, basit bir adli vaka ya da rutin bir operasyon değil. Bu, iktidar bloğu içindeki kliklerin aynı sofrada semirdikten sonra artık doymayıp birbirlerini yemeye başladığı bir iktidar kavgası, yaldızları dökülmüş bir düzenin paylaşım savaşıdır. Bizlere “cambaza bak” denilerek izletilen bu temaşa ise, aslında çürüyen bir rejimin iç hesaplaşmasının ve yaklaşan taht savaşlarının ön gösterimidir.

Buzdağının altında ne var?

Ortada dönen olaylar sadece birkaç ismin kriminal hikâyesi değil; derin bir ilişkiler ağıdır. İşin ucunun Cumhur İttifakı’na, bakanlara ve hatta Saray’ın çevresine uzanıp uzanmadığına dair sorular, meselenin basit bir yolsuzluktan öte olduğunu gösteriyor. Daha doğrusu bu tablo, iktidarın ve ona bağlı sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına işaret ediyor.

Üstelik bu kavga boşlukta yaşanmıyor. Türkiye’nin “hukuk devleti” performansı, 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre 143 ülke içinde 118. sıraya gerilemiş durumda. Aynı şekilde yolsuzluk algısında Türkiye, 2024 değerlendirmelerine göre 34/100 puanla 107. sırada yer alıyor. Verilerin ışığında, asıl istenenin ne olduğu net: Mesele adalet sağlamak ya da toplumsal huzur ve barış getirmek değil. Her yeni operasyonla yapılmak istenen, sistemi temizlemek değil; sistemin yeni sahiplerinin kim olacağını belirlemek. Bir başka deyişle, oyun dışı kalanları tasfiye etmek.

“Makbul vatandaş”ın suç işleme imtiyazı

2017 sonrası kurulan yeni rejim, kendisine sadakat gösterenlere geniş bir konfor alanı yarattı. Bu sistemde “makbul vatandaş” olmanın yolu, kayıtsız şartsız biatten geçiyor. Bu biat, kişilere adeta bir “suç işleme özgürlüğü” değilse bile, güçlü bir cezasızlık hissi tanıyor. Liyakatsiz ama sadık figürler, uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya kadar pek çok suça bulaşıp vatan, milli, yerli gibi maskelerin ardına saklanabiliyor.

Bugün ifşa edilen isimler ise bu çürümüş sistemin nedenleri değil semptomlarıdır. Yargının siyasetin arka bahçesi haline getirildiği bir düzende bu tür profillerin türemesi kaçınılmazdı ve yine olacak. Şu aşamada gördüğümüz şey şudur: İktidar ve ortakları, kendileriyle işleri bittiğinde ya da yıprandıklarında bu figürleri sahneden indiriyor.

Ne yapmalı?

Bizler, bu çürümüş düzenin aktörlerinin yer değiştirmesini izleyen seyirciler olamayız. Bu magazinel ifşaların arkasındaki gerçek çürümeyi teşhir etmeliyiz; yani denetimsizliği, rant düzenini ve yargının partizanlaşmasını. Çözüm, iktidar içi kliklerin birbirini yemesi ve onların yeni düzenlerinden umut beklemek değildir! Adalet, toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir düzen için mücadele etmektir. Unutmayalım, isimler değişse de sömürü devam ediyor. Bu yüzden sözde suçlamaların tarafı olmak yerine, bu bataklığı yaratan sisteme karşı örgütlü mücadelenin parçası olmalıyız.

Yorumlar kapalıdır.