Açlık sınırının altındaki düzen
Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) başından beri tek bir hedef üzerine kuruluydu: talebi kısmak. Ama hangi talebi? Sermayenin ya da en zengin yüzde 10’un tüketimini mi? Hayır. Hedef alınan, işçinin sofrasındaki ekmekti. Her yazımızda altını çizdiğimiz gibi, bu program planlı bir saldırı dalgasıydı. Hedeflenen bir şekilde gerçekleşti; yeni yıl başlarken asgari ücret ilk defa resmi açlık sınırının da altında yıla başladı.
2025 yılı boyunca gördük ki şirketler 2024’te olduğu gibi 2025’te de kâr rekorları kırmaya devam etti. Bankaların bilançoları parladı, büyük holdingler “zorlu koşullara rağmen” büyümelerini sürdürdü. TÜİK’in açıkladığı son rapora göre en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini aldı. Ülkenin yüzde 20’si tüm zenginliğin neredeyse yarısına el koyuyor. Üstelik bu, resmi bir kurumun itirafı. Şimşek’in programında sermayeye “dur” demek yok, sadece emeğe “kemer sık” demek var.
Gelelim yeni asgari ücrete. 2025 yılında 22.104 TL ile hayatta kalmaya çalışan işçiye, 2026 için 28.075 TL reva görüldü. Bu rakam açıklandığı gün itibarıyla çoktan açlık sınırının altında kaldı. 2026 yılı boyunca da yeni bir zam yapılmaz ise açlık sınırı ile arasındaki makas açılacak. Yani devlet ve sermaye el ele vererek işçiye diyor ki: Açlık sınırının altına mahkûmsun! Enflasyonla mücadelenin tüm yükü işçinin omuzlarına bindirildi. “Ücret artışları enflasyona sebep oluyor” yalanını diline dolayanlar, lüks tüketim vergilerini artırmayı, servet vergisini gündeme getirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler. En zengin yüzde 10, enflasyonu fırsata çevirip servetini katlarken; işçilerin hayatları borçlandırılarak ipotek altına alındı.
Kimin istikrarı?
Ekonomik göstergeler “iyileşiyor” denildiğinde kastedilen, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha rahat gelmesi ve parasını yüksek faizle katlayıp gitmesidir. Gençlerin geleceksizliği ve güvencesiz çalışma biçimleri kalıcı hale getirildi. Emeklilik her geçen yıl anlamsızlaştırılıyor. Bu da OVP’nin bir parçası. 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, Türkiye emeğin ucuzlatıldığı, kaynaklarının tarumar edildiği bir şantiyeye dönüştürüldü. Enflasyonun artış hızı yavaşlasa bile fiyatlar yerinde saymıyor, her gün etiketler değişmeye devam ediyor. Ama bizim ücretlerimiz yılda bir kez, o da ölmemize yetmeyecek kadar artıyor. Biz buna “ücretlerin baskılanması” diyoruz; yani her geçen gün daha fazla çalışıp, karşılığında daha az mal ve hizmet alabiliyoruz.
Şirket kârları patlarken asgari ücretin açlık sınırıyla imtihanı devam ediyorsa orada bir “başarıdan” değil, sistemli bir servet transferinden bahsedebiliriz. Emekçiler dışında bu süreçte bedel ödeyen olmadı.
Bu karanlık tablodan çıkışın yolu, Mehmet Şimşek’in piyasa dostu formüllerinde değil, işçi sınıfının birleşik örgütlü gücündedir. 2025’in bize öğrettiği en büyük ders şudur: Biz istemedikçe, biz emek ittifakı kurmadıkça o sofradan işçilere kırıntı bile düşmeyecek.
Taleplerimiz acil ve nettir:
- Asgari ücret yılda dört kez güncellenmelidir: Enflasyonun bu kadar yüksek seyrettiği bir düzende, işçiyi yıl boyu aynı rakama mahkûm etmek sefalete mahkûm etmektir. Ücretler gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalıdır.
- Servet vergisi ve lüks tüketime vergi getirilmelidir: Krizin faturası işçiden değil; bankaların, holdinglerin devasa kârlarından ve en zengin yüzde 10’un lüks tüketiminden tahsil edilmelidir. Temel gıda ve tüketim maddelerindeki KDV ve ÖTV sıfırlanmalıdır.
- Tüm yap-işlet-devret projeleri tazminatsız kamulaştırılmalı, hazineden sermayeye giden kaynaklar kesilmelidir.
Açlık sınırının altındaki bu düzeni ancak birleşik ve planlı bir mücadeleyle değiştirebiliriz.
Yorumlar kapalıdır.