Mücadelenin görünen yüzü: grev hakkı

Grev hakkı, işçilerin toplu pazarlık sürecinde taleplerini kabul ettirebilmek için işi topluca ve geçici olarak durdurma yetkisidir. Bu hak yalnızca bir iş bırakma hali değil, emeğin sermaye ve devlet karşısındaki pazarlık gücünü ifade eder. Anayasa ile güvence altına alınan, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda tanımlanan bu hak, uluslararası hukukta ILO sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında sendika hakkının uzantısı olarak kabul edilir.

Grev süresince işçilerin iş sözleşmeleri askıya alınır ve ücretleri ödenmez. İşverenin de işçileri işten çıkarma yasağı bulunur. Söz konusu yasal düzenlemelere rağmen pek çok işçi greve katılmaları nedeniyle işten çıkarılıyor veya işverenin aleni işten çıkarma tehdidi ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Ayrıca işveren, grev süresince iş sözleşmesi askıya alınan işçiler yerine işe alım yapamaz. Buna rağmen pek çok kez işverenin başka işçiler işe alarak üretime devam ettiğine dair görüntülerle karşılaşıyoruz.

Bununla birlikte grev hakkı, “genel sağlık” veya “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesi ile cumhurbaşkanı tarafından 60 gün süre ile ertelenebilir. Elbette söz konusu kanuni düzenleme ülkemizde grev hakkını suistimal edecek şekilde kullanılıyor. 2025 yılının Temmuz ayında Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve üç işletmesinde Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından alınan grev kararları güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesi ile 60 gün süreyle ertelendi. Milli güvenlik ifadesinin hukukumuzda ve sistemimizde kapsamı oldukça geniş, tüm hukuksuz uygulamalar bu gerekçenin arkasına sığınarak gerçekleştiriliyor. “Erteleme” adı altında grevlerin fiilen yasaklanması, Türkiye’de istisna değil kural haline gelmiş durumda. Üstelik Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, grev ertelemelerinin hak ihlali olduğunu defalarca tespit etmişken, bu kararların uygulamada karşılık bulmadığı da açık. Özetle, her zaman olduğu gibi Anayasa ve kanunlar ile güvence altına alınmış gibi görünen grev hakkının da kâğıt üstünde bir hak olarak kaldığına pek çok örnek verilebilir.

Burada mesele yalnızca hukuk tekniği değildir. Grev hakkına yönelik sistematik müdahaleler, emeğin siyasal alandan dışlanmasının bir sonucudur. İktidar, grevi “ekonomiye zarar”, “istikrar tehdidi” ya da “milli çıkarlar” söylemiyle kriminalize ederken, sermayenin çıkarlarını kamusal çıkar gibi sunar. Grev hakkının daraltılması, doğrudan sınıfsal bir tercihi yansıtır. Rejim, sermaye lehine pozisyon alır.

Ülkemizde grev hakkı uzun süredir hukuki ve siyasi baskı altındadır. Grev ertelemeleri, fiili yasaklar, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller bilinen gerçeklerdir. Ancak bu tablo, işçilerin mücadele azmini ortadan kaldıramaz. Aksine, birçok sektörde işçiler haklarını fiili ve meşru mücadelelerle savunmaya devam etmiştir. Metalden madene, belediyelerden sağlığa kadar pek çok alanda işçiler; düşük ücretlere, güvencesiz çalışmaya ve ağır koşullara karşı seslerini yükseltmeye devam ediyor. Grevler yalnızca ekonomik kazanımlar sağlamakla kalmaz, emekçilerin mücadelelerini ve taleplerini görünür kılar. Türkiye’de işçi grevlerinin en dikkat çekici yanı, dayanışma kültürünü yeniden üretmesidir. Grev çadırları, yalnızca bir direniş alanı değil; paylaşmanın, kolektif karar almanın ve birlikte yaşamın mekânlarıdır. Kadın işçilerin öncü rol üstlendiği grevler ise emek mücadelesinin patriyarkal yapılarla da hesaplaştığını gösterir.

Yorumlar kapalıdır.