Sivil toplumda sendikalaşmak neden önemli?
Geçtiğimiz günlerde Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda altısı Sosyal-İş Sendikası’na üye yedi kişi “küçülme” bahanesiyle apar topar işten çıkarıldı. Vakıf yönetimi “işten çıkarmaların sendikalaşmayla ilgisi yok” dese de tüm emareler tersini söylüyor. Zaten şimdiye dek bu “ilgiyi” itiraf eden işverenle karşılaşmış da değiliz.
Sendikal örgütlenme her işyerinde olduğu gibi sivil toplum alanındaki çalışanlar için de elzem. Üstelik anayasal bir hak. Hak savunuculuğu alanında faaliyet yürüten kurumların kendi çalışanlarının haklarına da saygı göstermesini bekliyoruz doğal olarak. Fakat ne yazık ki STK’ler kendilerini piyasadan ve şirket mantığından ayrı alanlar olarak sunsa da, emek ilişkileri söz konusu olduğunda patronaj ortadan kalkmıyor. Yalnızca “dava”, “dayanışma”, “hak mücadelesi”, “gönüllülük” gibi kutsallarla örtülüyor. Üstelik itiraf edelim: Sivil toplumda karşılaştığımız bu yaklaşım, herhangi bir şirket yöneticisinin “biz bir aileyiz” söyleminden daha ikna edici. Pek çoğumuz ulvi gördüğümüz amaçlar uğruna kendimizden feragat etmeye dünden hazırız.
Sivil toplum; proje bazlı, süreli işlerin çoğunlukta olduğu, dolayısıyla iş garantisinin akacak fona bağlı hale geldiği güvencesiz bir alan. Sosyal-İş Sendikası’nın 2025 tarihli raporuna göre derneklerde çalışanların yüzde 61,7’si belirli süreli sözleşmeyle çalışıyor. Vakıflarda bile bu oran yüzde 40,7. Sivil toplum alanına ilişkin başka raporlarda da gördüğümüz üzere çalışanlar güvencesizlikten, gönüllülük baskısından, esnek çalışma saatlerinden, süreçlerin şeffaf ilerlememesinden ve mobbingden mustarip. Aynı zamanda yaş hiyerarşisinden ve “yatay ilişki” iddiaları ile görünmez kılınan iktidar ilişkilerinden de şikâyetçi. Görünmeyenle mücadele etmek, görünmeyenle muhatap olmak, görünmeyeni sorumlu tutmaksa hep daha zor. Üstelik “yataylık” söylemiyle çalışma ilişkilerine, örgütlenmeye, iç işleyişe dair normlar da ya belirsizleşiyor ya da hiç oluşamıyor. Sendika, işçi ve işveren ayrımını netleştirdiği ve görünmeyeni görünür kıldığı için tehlike olarak algılanıyor. Bazı vakıfların, sivil toplum örgütlerinin sendika karşıtlığı, başka sektörlerdeki patron-yönetici reflekslerine ek olarak kaynağını biraz da buradan alıyor.
Oysa Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda daha önce altı dönem toplu iş sözleşmesi imzalandığını biliyoruz. Çalışanlar geçmişte pek çok hakkın bireysel iş sözleşmelerine eklenmesiyle birlikte sendikalı olma haklarından feragat etmiş. Ardından yönetimin değişmesiyle sözleşmeler de değişmeye başlamış ve kazanılan haklar bir bir geri alınmıştı. Sivil toplum alanındaki temel sorunlardan biri de bu. Bir kurumsallık inşa olamamışsa, yönetimlerin değişmesi ile birlikte çalışan hakları dahil pek çok şey değişiyor, zira her gelen kendi düzenini tesis etmek istiyor. Bugün Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda yaşananlar tüm bu süreçlerin çıktısı. Sendikalı olmak bu sebeple de çok mühim. Çünkü bu alanda ve aslında her alanda emekçilerin haklarının korunmasının ve koşullarının iyileştirilmesinin tek garantisi emekçilerin kendi özörgütleri.
Tüm bu sebeplerle sivil toplum alanında sendika karşıtlığı son bulmalı, bu alanda emek veren insanlar sendikal haklarına sahip çıkmalı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ise apar topar işten çıkardığı 7 çalışanı işe geri almalı. Sendika karşıtı tutumlar sivil toplum alanında yapılan kıymetli işlere de gölge düşürür. Zira kendi çalışanına haksızlık edenin hak savunuculuğuna kimse inanmaz.
Yorumlar kapalıdır.