Gurbet değil, hayatta kalma mecburiyeti

Date:

Share post:

Antakyalı dört işçi, ekmek parası için gittiği Suudi Arabistan’da işçi cinayetinin kurbanı oldu.

Haberi okuduğumdan beri aklımdan şu çıkmıyor: O dört gençten biri benim abim de olabilirdi. Benim dört abim var. Dördü de yıllarca Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da çalıştı. Bu yüzden Körfez ülkelerindeki işçilerin hayatını çok yakından biliyor, tanıyorum. Biz o hayatı evimizin içinde yaşadık. Her vedada annemin gözyaşını, her telefon sesinde içimize düşen korkuyu biliyorum.

İnsanlar bunu bir gurbet hikâyesi sanıyor. Oysa bu, düpedüz emek sömürüsünün hikâyesidir.

Kimse doğduğu toprağı, ailesini, çocuklarını isteyerek bırakmaz. İnsanlar gitmiyor; yoksulluk gönderiyor, işsizlik gönderiyor, kendi ülkesinde insanca yaşayabileceği bir hayat kurmasına izin vermeyen düzen gönderiyor.

Körfez ülkelerinde binlerce göçmen işçi en ağır koşullarda çalıştırılıyor. Dünyanın en gösterişli gökdelenlerini, yollarını ve şehirlerini inşa edenler, koğuş gibi odalarda dört-beş kişi bir arada yaşamaya mahkûm ediliyor. Kavurucu sıcağın altında saatlerce çalışıyorlar. Çoğu zaman en temel haklardan, gerçek bir iş güvencesinden ve insanca yaşam koşullarından yoksun bırakılıyorlar.

Benim abilerim bazen üç yılda bir Türkiye’ye gelebiliyordu. Üç koca yıl. Bir annenin evladına sarılamadığı, bir çocuğun büyürken babasını göremediği, kardeşlerin birbirine hasret kaldığı üç yıl. Bunun adına gurbet değil, mecburiyet denir.

Bugün yine “kader” diyecekler.

Hayır.

Kader, bir odada dört kişinin yangından ölmesi değildir. Bugün yaşanan düpedüz ihmalkârlıktır.

Kader, insanların kendi ülkesinde iş bulamayıp binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalması değildir.

Kader, işçilerin kölece çalışma koşullarına mahkûm edilmesi değildir.

Kader, insan hayatının patronların kârından daha değersiz görülmesi değildir.

Eğer bu ölümler önlenebilir ihmallerin sonucuysa bunun adı kader değil “işçi cinayetidir”. İşçilerin yaşamını hiçe sayan çalışma koşulları yeni işçi cinayetlerinin zeminini hazırlıyor.

Bu düzen hem burada hem orada aynı şekilde işliyor. Burada insanları yoksullaştırıyor, işsiz bırakıyor; orada ucuz ve güvencesiz yaşam koşullarında tüketiyor. Sermaye sınır tanımıyor; sömürü de tanımıyor.

Bugün yaşamını yitiren dört Antakyalı gencin ardından sadece yas tutmak yetmez. Bu ölümleri “kader” diyerek sıradanlaştıran anlayışa da, işçileri güvencesizliğe ve ölüme mahkûm eden sömürü düzenine de itiraz etmek zorundayız.

Çünkü hiçbir insan, ekmek parası uğruna ailesinden yıllarca ayrı kalmak zorunda bırakılmamalı. Hiçbir işçi, bir odada dört kişi yaşamaya ve aynı odada ölmeye mahkûm edilmemeli.

Bu kader değil. Bu, ihmalkârlığın ve emeği değersizleştiren sömürü düzeninin sonucudur.

Son Yazılarımız

spot_img