Kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor.
Yaz döneminde İstanbul’da kalan, şehirde kalmaktan başka şansı olmayan pek çok insan için kültürel alanlar biraz olsun günün ritminden uzaklaşmak için bir araç oluyor. Bu dönemde yoğunlaşan konser trafiğinin bir kısmını dahi olsun daha erişilebilir kılmak bu sebeple bir anlam ifade ediyor. Bundandır ki bu alanların kim için ve hangi saiklerle açıldığını sormaya devam etmek gerek. Senenin ses getiren konserlerine bu soruların etrafında bakalım.
İlk olarak yerli bir örnekle başlamak gerekirse yılın belki de en konuşulan konseri Şebnem Ferah’ın dönüşü oldu. Biletlerin anında tükendiği etkinlikte aracı bilet satış kurumları krizi de tekrardan gündeme taşındı. Dinleyiciler, botlarla yarıştıkları bilet alma ekranında geçirdikleri her saniye para kaybettiler. Anında tükenen ve sınırları nerede çizildiği belli olmayan “erken dönem” kategorilerinin ardından sürüklenilen her yeni kategori, binerli farklarla açıldı. Bu yeni bir durum değil ve belli ki güçlü bir itiraza kadar bilet şirketlerinin favori stratejisi olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.
Sosyal medyada ise bir “Sırrıcı” tartışması sürüyordu. Şebnem Ferah’a dair yapılan herhangi bir paylaşımın altında “Sırrıcı” ifadesini bulmak mümkündü. Milliyetçi gruplar arasında, Sırrı Süreyya Önder’in cenazesinden bu yana çetelesi tutulan ünlü boykot listeleri mevcut. Şebnem Ferah’ın okları üzerine çekmesinin sebebi ise Teoman’ın Sırrı Süreyya Önder’i anan paylaşımını beğenmesi olmuş. Oldukça genç ve hararetli bir kitlenin “Sırrıcı” ithamıyla hedef göstermelerine internetin her yerinde rastlayabilirsiniz. Şovenist duyguların kültürel alana sirayetini uzakta aramaya gerek yok.
Bir tarafıyla da bir kez daha “nostalji”nin suyu sıkılarak şifa niyetine satıldı. Bununla ne demek istiyorum? Ufkumuza bu seneki benzer konserleri alırsak daha iyi anlaşılacaktır. Model, Vega ve Çilekeş gibi 2000’ler rock sahnesiyle özdeşleşmiş ekipler de bu sene “geri dönüş”lerini paylaştılar. Yeni grupları zar zor görebildiğimiz festival duyuruları da birden bu tür isimlerle tekrar dolmaya başlayınca da şunu düşünmemek güç oldu: 2000’lere geri mi dönüyoruz? Kültürel üretimde kaseti geri sarmalar genelde pek iyiye işaret değildir. Nostaljinin sıcak kollarında bugünün gerçekliğiyle yüzleşmeye enerjisi kalmayanlar pışpışlanmak ister. Konserler, o müziği ilk dinlediğimiz ruh halimize döndürür bizi nihayetinde. Bu durumda belki daha tasasız bir halimize. Geçti, bak o günlere geri uyandın. Dudak uçuklatıcı fiyatlara bakmazsan tabii…
Senenin bir diğer müzik olayı ise çeşitli şehirlerde ve konser mekânlarında verilen tıklım tıklım Manifest konserleri oldu. Manifest, bu sefer Kore’den ithal edilen formüllerle yeniden canlandırılan “kız grupları” furyasının Türkiye’de ilk tutmuş formülü. Arkasının hız kesmeden gelmesine ve her yeri çeşitli kız ve erkek gruplarının doldurmasına da şaşırmamalı. Bu sanatçılar, imajlarından arka planlarına oldukça hesaplı bir pazarlama mantığıyla piyasaya sürülüyor. Şirketlerin genç kadın ve kuir pazarı için özenle tasarladığı projelerin bir uzantısı olarak hayran grupları da dikkatle yönetiliyor. Demin bahsi geçen “nostalji” burada da belli bir kitleyi 2000’lerin kız grubu dünyasına ışınlıyor. Ancak nostaljiyle birlikte burada pazarlanan bir diğer şey ise “kız olma” deneyimi. Kız olmanın ne demek olduğu meselesinin altını dolduracak pek çok şey var elbet. Ancak bunlardan en güvenli ve kâr edilebilir opsiyonları ayıklayınca elinizde kılçıksız bir ürün kalıyor.
Bu sene Türkiye’ye yolu düşen yabancı isimlerden en çok konuşulanı ise şüphesiz Kanye West oldu. Aslında ülkemizin Avrupa ve Amerika’da “istenmeyen” sanatçıları ilk ağırlayışı da değil. Bu konuda pek deneyimliyiz. Taciz ve cinsel saldırı suçlamaları nedeniyle turneleri sekteye uğrayan Marilyn Manson, Mohsen Namjoo, Chris Brown gibi isimler burayı es geçmedi. Ancak Nazi sempatizanlığına kadar giden aşırı açıklamaları hayranları tarafından “Biliyorsunuz, onun özel bir durumu var” denilerek geçiştirilen Kanye West ayrı bir örnek teşkil ediyor. 118 bin kişiyle Atatürk Olimpiyat Stadı’nı dolduran rapçi, 2018’de Trump’ı Beyaz Saray’da MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkasıyla da ziyaret etmişti. Bu konser, “Sanatı sanatçıdan ayırabilir miyiz?” gibi sanat felsefesi 101 sorularının havada uçuştuğu bir tartışmayı alevlendirdi. Hâlâ kafası karışık olanlar varsa kime sahne açmayı seçtiğimizin politik olduğunu hatırlayalım. Sanata dair tartışmaları politik zeminden ayırarak konuşmanın da anlamı yok ne yazık ki.
Bu yazının yazıldığı sıralarda ise Suriyeli müzisyen Ömer Süleyman’ın senenin bir diğer büyük konseri olan Gorillaz konseri öncesi vize sürecinde yaşadığı sıkıntılar sebebiyle ülkeye alınmadığı duyuruldu. Her ne kadar konumuz konserler olsa da benzer vize krizlerinin FIFA Dünya Kupası’nda da gündeme taşındığını eklemeli. İran futbol takımı, ABD ile yaşadığı vize sorunları sebebiyle son dakika vize alabilirken idari ve teknik kadroya ret çıktı. Iraklı bir oyuncu, Somalili bir hakem ve başka isimler de benzer sıkıntılar yaşadı. Bir ayağı ABD’de gerçekleşen etkinlik böylelikle tarihi bir fiyasko olarak akıllarda kaldı.
Konser biletlerinin alım zorluğunun giderek artmasının yanında günümüz müzik piyasasına dair yeni pazarlama hamlelerini de tartıştık. Bir yandan da konsere çıkan isimlerin etrafında şekillenen güncel kültürel tartışmaları inceledik. Politik bir diğer alan olarak konserlerin bugününe dair konuşmak amacıyla bu yazıyı hazırladım. “Bir konserimiz var” diyebilirsiniz. Ancak bu gibi ifadelerle eğlencenin, etrafında şekillenen endüstrinin küresel ve yerel durumdan ayrışmasının sağlıklı olduğunu düşünmüyorum.
Geriye haklı olarak o zaman elimizde ne kaldığı sorulabilir. Çünkü Paribu Art ve Zorlu PSM gibi örneklerde gördüğümüz üzere kamusal alanlardan devşirilen mekânların hakimiyetinde bir kültürel alan söz konusu. Benzer bir şekilde İstanbul’da festivallerin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan Lifepark ve Parkorman da orman arazilerinin betonlaştırılmasıyla hayat buldu. Ayrıca buralarda gerçekleştirilen etkinliklerde alanın bir milimini bile boş bırakmayan sponsor yerleştirmelerini de unutmamalı. Endüstrinin bir başka tekeli olan Pozitif (Babylon, Volkswagen Arena…) ise medya devi Doğuş Yayın Grubu bünyesinde yer alıyor.
Sözün kısası, kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Alternatif konumlar ise kapanma riskiyle sürekli yüzleşiyor ve böylelikle nefes alanımız daralıyor. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor.
