Türkiye’de yoksulluk her geçen gün derinleşirken, bu yoksulluğun herkesi aynı biçimde etkilemediğini görmek gerekiyor. Açlık sınırı 38.216 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 117.336 TL’ye ulaşmış durumda. Buna karşın ara zam yapılmayarak asgari ücret 28.075 TL olarak bırakıldı. Bir başka ifadeyle milyonlarca emekçi, açlık sınırının dahi altında bir ücretle yaşamaya mahkûm ediliyor. Ancak bu tablonun kadınlar açısından çok daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü kadın yoksulluğu yalnızca gelir eksikliğinden değil, patriyarkal kapitalizmin kadınlara biçtiği toplumsal rolden besleniyor.
Bugün Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35, istihdam oranı ise yüzde 31. Genç kadın işsizliği erkeklerinkinin oldukça üzerinde. Bu veriler yalnızca kadınların çalışma yaşamına daha az katıldığını göstermiyor; aynı zamanda aileye, babaya, eşe olan ekonomik bağımlılıklarını kırmanın da sistematik olarak engellendiğini ortaya koyuyor. Kendi geliri olmayan kadınlar sağlık güvencesi başta olmak üzere birçok sosyal hakka da eş ya da baba üzerinden erişebiliyor. Bu ekonomik bağımlılık, kadınların yaşamları üzerindeki söz hakkını da zayıflatıyor. Diğer yandan, kadın yoksulluğunun yalnızca bordrolarla açıklanamayacağını da biliyoruz. Aynı hanede yaşayan kadın ve erkek eşit gelire sahip görünse bile hane içindeki kaynaklar eşit paylaşılmıyor.
İktidar bir yandan kadınları daha fazla çocuk doğurmaya çağırırken, diğer yandan bakım hizmetlerini kamusallaştırmıyor. Kreşler yetersiz, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri erişilebilir değil. Sonuç olarak çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımı kadınların üzerine bırakılıyor. Ev içindeki görünmeyen emek, kadınların ücretli çalışma hayatına katılımını zorlaştırıyor; çalışan kadınlar ise iki tam zamanlı mesai arasında sıkışıp kalıyor.
İş bulabilen kadınların da önemli bir bölümü güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Yarı zamanlı, kayıtdışı ya da düşük ücretli hizmet sektörü işleri kadınlara “esneklik” adı altında sunuluyor. Oysa bu “esneklik” kadınlara özgürlük değil sosyal güvencesizlik, düşük ücret ve örgütsüzlük getiriyor. Sendikalaşmanın önündeki engeller büyürken, kadın emekçiler haklarını savunabilecekleri mekanizmalardan da uzaklaştırılıyor.
Bu nedenle işsizlik, kadınlar için yalnızca gelir kaybı anlamına gelmiyor. İşsiz kalmak; kurulan hayatı sürdürememe kaygısı, gelecek planlarını erteleme ve şiddet gördüğü bir ilişkiden ayrılamama anlamına da gelebiliyor. Barınma maliyetlerinin giderek arttığı, kiraların ücretleri aştığı bir düzende birçok kadın istemediği yaşamların içine ekonomik nedenlerle sıkışıyor. Şiddet uygulayan bir erkekten ayrılmanın önündeki en büyük engellerden biri hâlâ ekonomik güvencesizlik olmaya devam ediyor.
Kadınların yaşadığı yoksulluk çok katmanlı. Kadınlar daha az istihdam ediliyor, daha düşük ücret alıyor, ücretsiz bakım emeği onların üzerlerine yıkılıyor, sosyal haklara erişimde daha bağımlı hale getiriliyorlar ve kriz dönemlerinde ilk vazgeçilen emek gücü yine kadınlar oluyor. Ekonomik kriz derinleştikçe bu eşitsizlikler de büyüyor.
Dolayısıyla kadın yoksulluğunu bireysel başarısızlıklarla, çalışmama tercihiyle ya da tesadüflerle açıklamak mümkün değil. Bu tablo kadınları eve, bakım emeğine ve ekonomik bağımlılığa mahkûm eden politik tercihlerin sonucu. Kadınların özgürleşmesi yalnızca istihdam oranlarının artmasıyla değil; güvenceli çalışma hakkının sağlanması, eşdeğer işe eşit ücret verilmesi, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, sosyal hakların güvence altına alınması ve kadınların sendikalarda örgütlenmesinin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır.
