Mekke Anlaşması’nın hedefi ne?

Date:

Share post:

Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesinden tam bir ay sonra (7 Ağustos günü) Mekke’deki Safa Sarayı’nda Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşmanın en kritik maddesi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayanıyor: imzacı üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tümüne yönelik saldırı sayılacak (NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma maddesi). Resmî açıklamalarda anlaşmanın savunma odaklı olduğu, herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ve mevcut diyalog kanallarını açık tuttuğu, askeri operasyonel işbirliğinin yanı sıra savunma sanayiinde de derin bir entegrasyon öngördüğü vurgulanıyor. İran savaşının nihai olarak sonlanmadığı ve NATO’nun bir zirveyle yeni düşman çerçeveleri çizdiği bir dönemde üç “Sünni” ülkenin bir araya savunma amacıyla gelmiş olması elbette tesadüf değil.

Anlaşma birdenbire doğmadı. Suudi Arabistan ile Pakistan’ın Eylül 2025’te imzaladığı ikili karşılıklı savunma anlaşması zaten bir ön adımdı. Bu ön anlaşma kapsamında Pakistan, Nisan 2026’da İran saldırılarına karşı Suudi Arabistan’ı savunmak için bir savaş uçağı filosu, personel ve Çin yapımı hava savunma sistemini Arabistan’a konuşlandırmıştı.

İran savaşında ABD’nin yenilgisi, Avrupa NATO’sunun ABD’nin yanında yer almaması gibi sonuçlar ABD’yi güvenlik şemsiyesinin tüm maliyetini üzerine almaktansa dağıtmayı hedeflemeye itti. Çünkü savaşın maliyeti kongre seçimleri öncesi ABD için fazlasıyla artmış durumda. NATO zirvesinde yeniden başlayan İran bombardımanının bıçak gibi kesilmesi bunu doğruluyor. Yemen’deki milislerin Babülmendep boğazının kapatılması yönünde adımlar atmasıyla İran direnişinin asıl gücü, savaşı ABD’ye kaldıramayacağı derecede maliyetli hale getirmesinde yatıyor. Hürmüz dışında bu boğaz da kapatılırsa büyük bir petrol arzı şoku yaşanabilir. ABD’nin bir türlü meşrulaştıramadığı bu savaşın bedelini tüm dünya ödedikçe ABD daha fazla köşeye sıkışıyor.

Dolayısıyla bu anlaşma “Şii eksen”e karşı “Sünni eksen” yaratmayı amaçlayarak maaliyeti dağıtmak ve savaşa meşru kılıflar uydurabilmesi açısından kullanışlıdır. Ve anlaşmanın ana hedefi de doğrudan İran’dır, İran’ın kıskaca alınmasıdır.

Anlaşma bu haliyle İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ABD tarafından desteklenecektir. Şu an olduğu gibi… Ama üç ülkenin de bölge üzerinde etkili ve kendi ajandaları olan yönetimlere sahip olduğunu unutmayalım. Ayrıca üç ülkenin de farklı önceliklere sahip dış politikaları (Pakistan’ın Hindistan, Türkiye’nin Yunanistan, Suudi Arabistan’ın BAE ile sürtüşmeleri neticesinde) ve çıkarları bulunuyor. Çeşitli sebeplerle, anlaşma Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa ABD’nin bakışı elbette değişecektir.

Mevcut çerçeve, anlaşmanın İsrail karşıtı bir ittifak olduğunu elbette göstermiyor. Bununla birlikte, saydığımız bu belirsizlikler ve bölgedeki güncel sürtüşmeler, çatışmalar sonucunda İsrail’den anlaşmayı son derece tehlikeli ve endişe verici olarak nitelendiren açıklamalar geliyor. İktidar basını da bu anlaşmanın İran’a yönelik değil İsrail’e yönelik olduğu yönünde propaganda yapıyor. Anlaşmanın kağıt üzerinde kalıp kalmayacağını, ne yönde evrileceğini zamanla daha net göreceğiz. Fakat, bölgede bir süredir Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar arasındaki politik ve askeri yakınlaşmayı göz önünde bulundurursak, bu anlaşmanın Siyonist devletin BAE, Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ilişkilerini derinleştirmek yönünde bir itki vereceğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından bu anlaşmaya imza atmak ne kadar mantıklı? Türkiye zaten NATO üyesi ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda kendisine saldırıldığında Pakistan’ın ya da Suudi Arabistan’ın askeri desteğine ihtiyacı mı var? Elbette hayır. Anlaşmayı son NATO zirvesiyle ete kemiğe bürünen NATO 3.0 içinde Türkiye’ye biçilen roller üzerinden düşünmek gerekiyor.

ABD doğrudan asker taahhüdü olmadan bölgesel aktörler üzerinden güvenlik mimarisi inşa etmeyi tarihsel olarak daha önce de tercih etmişti. 1950’lerde Sovyetlere karşı Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’ı kapsayan bir Kuzey Kuşağı savunma düzenlemesi bunun bir örneğiydi. Ama süreç içinde o ülkelerdeki sınıf mücadelesi, devrimci durum ve politika değişiklikleri nedeniyle bu tür planların her zaman ABD’nin çıkarıyla sonuçlanmayacağını da yine tarihten biliyoruz. Dolayısıyla anlaşma kendi dinamiklerini içinde barındırmaktadır.

Mekke Anlaşması NATO zirvesinde alınan kararların kâğıt üstünde kalmayacağını, bölge ülkelerin dış politikalarını ABD çıkarlarının bir aparatı haline getirebileceğinin somut bir göstergesidir. Bu kolektif savunma taahhüdü Türkiye emekçi halkının hiçbir çıkarının bulunmadığı bir Körfez-İran krizinin içine çekebilir. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bölgede fiili bir güç yarışı İran ve Türkiye’yi ister istemez karşı karşıya getirecektir. NATO’da varlık sürdürdükçe Türkiye bağımsız bir dış politikaya sahip olmak şöyle dursun tarihsel komşularıyla sonu belirsiz karanlık bir geleceğe sürüklenme riski taşımaktadır.

Son Yazılarımız