Obez olan sistem

Date:

Share post:

Son zamanlarda etrafımızda “İlaca başladım, iki ayda on kilo verdim” veya “Çok farklı bir diyete başladım, üç ayda 20 kilo verdim” diyen birilerine mutlaka rastlamışsınızdır. Bahsedilen gerçek ise Ozempic, Mounjaro ve yeni nesil zayıflama ilaçları. İştahı baskılayan, mide boşalmasını yavaşlatan ve beyne yeter komutu gönderen bu moleküller, şimdiden yüz milyarlarca dolarlık pazar haline geldi ve bu açıdan farmakolojinin teknolojik başarısıyla karşı karşıyayız. Ancak ekranlarda çizilen “obezite salgını artık tarihe karışıyor” masalının arkasında hem biyolojik hem de çok somut toplumsal bir sorun var. Gelin beraber bakalım.

Metabolik abonelik sistemi

Bu ilaçlar vücudun doğal tokluk hormonunu taklit ederek iştahı ciddi oranda baskılıyor. Fakat zayıflama iğneleri bir hastalığı iyileştirmiyor, sadece semptomu engelliyor. İlacı bıraktığınız an iştah mekanizmasının eski haline dönme ihtimali var, bu yüzden kilolar hızla geri alınıyor. Üstelik kas dokusu giderken yerine yağ dokusu geliyor. Bu aslında bize bir ömür dayatılan zorunlu abonelik modeli. Yeni kutusuna asgari ücretin yarısından fazlası istenen ilaçla halk sağlığı inşa edilemez.

Avrupa zirvesindeki Türkiye gerçeği

İşin Türkiye boyutuna baktığımızda tablonun vahameti çok daha netleşiyor. Sağlık Bakanlığı ve DSÖ verilerine göre Türkiye, yetişkin nüfusta yüzde 32’yi aşan obezite oranıyla açık ara Avrupa’nın zirvesinde yer alıyor. Kadınlarda bu oran yüzde 40’lara dayanırken, okul çağındaki her dört çocuktan biri fazla kilo ve obezite tehdidi altında. Buna karşın Sağlık Bakanlığı yapısal sorunu görmezden gelirken, meseleyi “tuzu azaltın, merdiven çıkın” sığlığında ve bireysel iradeyi suçlayarak geçiştiriyor.

Ucuz kalori pazarı

Peki, biz neden bu kadar kitlesel ve kontrolsüz biçimde kilo alıyoruz? Mesela iradesizlik ya da boğazını tutamamak mı? Yaşadığımız tablo bireysel zaaf değil, dayatılan hayat şartlarının sonucu aslında. Gıda enflasyonu ve alım gücündeki erime sofraları doğrudan en ucuz, yetersiz gıdaya zorluyor. Kaliteli protein, taze sebze ve gerçek süt ürünleri erişilemez olurken, yerini ucuz şeker, beyaz un ve kalitesiz yağla doldurulmuş paketli gıdalar aldı. Taklit ve tağşişin olağanlaştığı bir piyasada, halkın metabolizması her gün ucuz ama bir o kadar zararlı kalori bombardımanına maruz bırakılıyor.

Betonlaşan hayat

Günde 10-12 saatlik mesai, saatler süren toplu taşıma çilesi, kronik uykusuzluk ve stres. Tüm bunların üzerine nefes alacak ücretsiz yeşil alanı kalmamış, kaldırımları işgal edilmiş, yürünemeyen beton kentleri de ekleyin. Akşam hamur işi ve şekerle rahatlamak zaaf değil, tükenmiş bedenin kendini yenilemesi için tek kaçış yolu oluyor.

Ne yapmalı?

Obeziteyi eczaneden satın alınacak bir enjektörle veya bireye suçluluk yükleyen diyet listeleriyle çözemeyiz. Sorun sadece metabolik değil; çalışma saatlerinden şehir planlamasına, üretimden tüketime kadar zorlandığımız hayat biçiminde. Gerekli protein, taze sebze ve meyveye erişim kamusal güvenceye alınmalı; haftalık çalışma süreleri dinlenmeye, spora ve sağlıklı beslenmeye yönelik planlanmalı; rant yerine yürünebilir ve yeşil kentler inşa edilmeli; koruyucu halk sağlığı hizmetleri ilaç tekellerinden kurtulmalı. Ancak bunları hedeflersek bir çözüm var diyebiliriz. Faturayı metabolizmaya kesip eczaneden mucize beklemek sadece ilaç sermayesini zengin eder. Obez olan bizim irademiz değil, insanı ve doğayı hiçe sayan bu sistemin ta kendisidir!

Son Yazılarımız