62’den tavşan, AKP’den demokrat yapmak!

35

AKP hükümetiyle birlikte Türkiye’nin büyük bir değişim ve gelişim yaşadığı konusunda oldukça geniş bir mutabakat var. Bu mutabakat; ekonominin büyüyüp güçlendiği, demokrasinin gelişip serpildiği ve Türkiye’nin bölgesinde bir lider ülke konumuna yükselirken dünyada da saygın bir yere ulaşmakta olduğu iddiasına dayanıyor. Bununla birlikte bu ‘Güçlü Türkiye’ hayalinin sınırlarını sık sık hatırlatan ve çizen iç-dış sorunların varlığı hem rejimde dalgalanmalara sebep oluyor hem de hükümeti hangi politik enstrümanı ne zaman ve nasıl kullanacağı konusunda kararsızlığa sürükleyerek dengesini bozabiliyor. Hükümetin Kürt sorunu karşısındaki konumlanışı ve giderek daha da karmaşık bir hal alan Suriye meselesi bu durumun en açık örneklerinden birini oluşturuyor.

Diyarbakır mitingi ve Suriye

Bu konuda çok taze bir örnek: BDP’nin meşru ve yasal Diyarbakır mitingi doğrudan siyasi irade (Hükümet-İçişleri Bakanlığı) ve idarenin (Vali-Polis) anti-demokratik müdahalesiyle adeta savaş görüntülerine sahne olacak şekilde engellenmek istendi. Temel amacı Kürt siyasi hareketinin iradesini kırmak olan ve doğrudan milletvekillerini hedef almaktan da çekinmeyen saldırganlık sonucu birçok vekil yaralandı. Gerçekten de hem yasaklama kararı hem de sergilenen saldırganlığın kabul edilmesi mümkün değil. Miting sırasında olduğu gibi sonrası değerlendirmelerde de BDP/HDK yönetici ve milletvekilleri hükümetin bu uygulamalarını haklı olarak çok sert şekilde eleştirdi ve teşhir etti. İpler bir kez daha sonuna kadar gerildi. Birkaç gün sonra Esad’ın rejim güçlerinin Kuzey Suriye’den ayrılması üzerine “Batı Kürdistan” olarak anılan bölge başta PYD olmak üzere Kürt siyasi hareketinin örgütlü güçlerinin denetimi altına girmeye başladı. Ankara beklendiği üzere bu gelişmeye karşı -ana teması izin vermeyiz olan- tehdit dozu yüksek sert bir açıklama yaptı. BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın -ana teması şartlar değişti olan- karşı açıklaması ise hem Kürt sorununun geldiği noktayı göstermesi hem de Kürt siyasi hareketinin önderliğinin çözüm konusunda güncel politik-programatik çerçevesini sunması açısından oldukça önemli:

Türkiye Suriye’de Kürtlere yaklaşımda hata yaparsa ciddi sorunlarla karşılaşır. Halkın isteğine ve tercihine saygı duyarsa manevra kabiliyeti artar. Suriye Kürtleri düşmanlaştırılmamalı. Topraklarında 20 milyon Kürt yaşayan bir Türkiye, komşusundaki Kürtlerle ilgili yapıcı söylem kullanmalı. Bunu yaparsa biz de destek veririz. PYD de Türkiye ‘nin işini kolaylaştıracak adımlar atar. Zaten PYD ‘ Türkiye karşıtı değiliz’ diyor. Suriye’nin bölünmesini istemiyor. Kimsenin ‘Sınırlar parçalansın, ulus devlet kuralım’ talebi yok. Irak ‘taki, Suriye’deki ve kendi topraklarındaki Kürtlerin güvenini kazanan Türkiye bölgede çok önemli bir aktör olur.”

Şartlar değişiyor

Görüldüğü üzere “Güçlü Türkiye” hedefi için aşılması ve halledilmesi gereken oldukça fazla iç-dış sorun var. Evet, AKP hükümeti 2002-2007 döneminde dünya ekonomisinin görece canlılığında sosyal açıdan tırpanlanmış bir kalkınma modeliyle azami fayda sağladı. 2008’de açığa çıkan ve hızla yayılan kriz döneminde de baskı aygıtlarını ele geçirmiş ve güçlü bir toplumsal destek sağlamış olmanın da avantajıyla emek ve sosyal haklar karşıtı bir politikayı uygulayabildi. Bu faktörler ekonomik krizin Türkiye’ye etkilerini şu aşamaya kadar yumuşatabildi; siyasi bir kriz ortamının oluşmasını engelleyebildi. Bu anlamda mağdur, haklı ve halktan yana bir imaj yaratmayı başaran AKP hükümetinin demokratik gericilik politikalarıyla kontrol ve inisiyatifi -giderek daha da zorlaşan şekilde- elinde tutmaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte derinleşen krizin Avrupa ekonomilerinin çarklarını yavaşlatması ekonomik faaliyetlerinin yarısını Euro bölgesiyle yapan Türkiye için tehlike çanlarının çalmaya başladığını göstermekte. Yeni pazarlar bulma konusunda Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine “sıfır sorun” şiarıyla yapılan son 10 yıllık yatırımların Arap devrimi ile karmaşıklaşması ise ayrı bir sorun olarak gözükmekte…

Lakin bu tablo ve bütün bu dalgalanma ve denge bozukluğu sadece rejim ve hükümetle sınırlı kalmıyor. Demokratikleşme ve ekonomik refah konusunda hükümeti pusula olarak gören/görmüş çok geniş bir kesim de bu dalgalanma ve denge bozuklukları çerçevesinde sık sık pusulayı yitiriyor. 12 Eylül 2010 referandumu ve ardından bugüne dek yaşananların bu anlamda bir turnusol işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Nitekim AKP’ye 2003-2007 dönemi icraatlarıyla demokrat sıfatını uygun bulan bu kesimler özellikle son iki yılda AKP’nin giderek Kemalizmin İslami sürümü haline geldiğini, biraz da hayret ve hayal kırıklığıyla, ifade ediyorlar. İlgili basın-yayın organlarında neredeyse her gün bu şikâyet ve hayal kırıklıklarını okumak-dinlemek mümkün. Güvendikleri dağlara kar yağanlar Erdoğan’ın tekrar demokrat haline dönmesi için envai çeşit yolla hem ülkenin hem de AKP’nin demokrasi falına bakarak bir umut ışığı arıyorlar. Cevabını bilsek de o meşum soruyu sormak kaçınılmaz!

AKP demokrat mı, değil mi?

Türkiye -ne hikmetse- on yıldır bu sorunun cevabını bulamadı! Halen de kafalar karışık. Görüşler sürekli değişebiliyor. Örneğin; Büşra Ersanlı gibi dün, “AKP gelmiş geçmiş en demokratik hükümet” derken bugün “pişmanım” diyenler var. Numan Kurtulmuş gibi dün “firavun” ilan ettiği AKP ile 2023 vizyonu planları yapanlar var. Dün, “Yetmez ama evet!” diyerek 12 Eylül referandumuna omuz verip bugün “bu hükümet şirazeden çıktı” diye tehlike çanlarını çalanlar var. Selahattin Demirtaş gibi önce AKP de “çözüm niyeti” görüp sonra “devlet oldu” diye eleştirenler var. Her şeye rağmen Leyla Zana gibi, “çözerse Erdoğan çözer” diyenler var. Çift sendika beklerken THY’de grev yasağı duvarına çarpanlar var. “Açılım, özgürlük” beklerken kürtaj ve içki gibi konularda yeni kısıtlama girişimleriyle şoke olanlar var. Liste istenildiği kadar uzatılabilir. Kısaca söylenenlerin tümü birden doğru kabul edilirse demek ki AKP hükümeti Türkiye’yi İran ile İsviçre arasında bir salıncak gibi sallıyor! Aradaki ülkeler artık sizin hayal gücünüze kalmış…

AKP demokrat mı, değil mi? Malum, 62’den tavşan yapmak hünerli el gerektirmez. Hatta bir bakıma hünersizlerin hüneridir 62’den tavşan yapmak. O yüzden “iki yumurta da mı kıramıyorsun?” sorusunun kültür-sanat versiyonu “62’den tavşan da mı çizemiyorsun?” şeklindedir. Aşçı olmak için iki yumurta kırmaktan; çizer olmak için 62’den tavşan çizmekten; kıssadan hisse demokrat olmak için de “kendine müslüman” olmaktan fazlasını yapmanız beklenir ki bu meşru bir beklentidir. Öyleyse 62’den tavşan yaptı diyerek AKP’yi demokrat ilan etmeden önce sadece ne yaptığına değil neden ve nasıl yaptığına da bakmak gerekir(di). Aksi takdirde siz onun yaptığı şeyi yapmaya devam edeceğini sanırsınız ama yanılırsınız.

2009’da şöyle demiştik: “Oysa muhatap (örneğin hükümet/devlet) sınıfsal niteliğiyle gündemdeki her konuya dönemsel olarak farklı anlamlar yükler, farklı tutumlar alır. Tarihsel süreç, sınıfsal çıkar ve sınıf mücadelesinin güçler dengesi göz ardı edildiğinde, anlık olarak, AKP gibi bir hükümete dahi, evet, demokrat diyebilirsiniz. Lakin bu, gerçeğin o kadar küçük bir parçasıdır ki yanlışlanması için çok fazla beklemenize gerek kalmaz.” (Mesafe, Oktay Benol, 3. sayı)

Çok fazla beklememize gerek kaldı mı? Roboski katliamından BDP’nin Diyarbakır mitingine, THY’de grev yasağından kıdem tazminatının bireysel emeklilik fonu yöntemiyle sermayeye ucuz kredi haline getirilmesine, kürtajın zorlaştırılmasından sosyal özgürlüklerin daraltılmasına kadar ekonomik, politik, sosyal, kültürel tüm alanlarda toplumun ayarlarıyla sonuna kadar oynandı, oynanmaya da devam ediliyor.

Demokrat değil ama demokratikleştiriyor!

Türkiye tuhaf bir ülke olmaya devam ediyor. Ülkeye “demokrasiyi” demokrat olmayan AKP hükümeti getiriyor. Öyle ki o yapmazsa yapacak yok(muş)! Nitekim Etyen Mahçupyan’a göre AKP demokrat değil, hiç de olmadı. Ama yine Mahçupyan’a göre, demokrat olmayan eski rejimin bekçilerine ve demokratik olmayan eski rejime göre AKP’nin inşa ettiği rejim daha demokratik! Neden? Çünkü rejimden dışlanan AKP (İslami kesimler) kendine alan açabilmek için buna neden olan “askeri vesayeti” geriletmek zorunda kaldı, diyor Mahçupyan. Bir nevi zoraki demokratlık! Yani işin özeti AKP’nin reformcu demokrat kimliği sadece köprüyü geçene kadar ayıya dayı demekten ibaretmiş!

Pekiyi, bundan sonra ne olacak? Mahçupyan müjdeli bir haber veriyor; AKP bundan sonra demokratlığa meyledebilir. Neden? Çünkü “AKP mukayesesiz olarak kendisini yenilemeye en açık tutan ve değişimi doğallaştırabilen parti olmayı da sürdürüyor. Dolayısıyla demokrasi tasavvurunun gelişmesi yeni bir partiyi değil, çok muhtemelen yine AKP’yi işaret etmekte.” Kısacası Mahçupyan ben AKP’nin demokrat olabilme ihtimalini sevdim, diyor! O zaman bir soru daha: neredeyse bütün hedeflerine ulaşan AKP neden güç ve iktidarını paylaşsın? Kısaca AKP neden demokrat olsun?

Rejimin yeni niteliği

Tabii bu işler öyle olmuyor. AKP’nin hükümet olma macerası yerel burjuvazinin kendi gelişmesi önünde bir engel olarak gördüğü askeri ve sivil bürokrasiyi kenara itmek istemesiyle başladı. Bürokrasi ise elinde bulundurduğu ekonomik ve sosyal ayrıcalıkları yitirmeme
mücadelesi verdi. Lakin eski rejimin kurumsal ve yasal çerçevesine itirazı olan sadece yerel burjuvazi değildi. Tekelci burjuvazi de yeni sermaye birikim modeline uygun olarak rejimin (kurumsal-yasal) yeniden yapılanmasına ihtiyaç duyuyordu. Özal’ın da soyunup yarım bırakmak zorunda kaldığı süreci olgunlaştırmak Erdoğan’a nasip oldu. Sonuçta AKP hükümeti yerel ve tekelci burjuvaziyi ve büyük oranda yeniden yapılandırdığı asker-sivil bürokrasiyi üçlü bir saç ayağında uzlaştırıp buluşturdu. Kuşkusuz finans kapitalin çıkarları doğrultusunda! AKP hükümeti tarafından son on yılda yapılanların tamamı bunun içindi.

Türkiye’de bu sürecin Portekiz’deki gibi devrimci yoldan değil İspanya’daki gibi, yer yer çatışmalar yaşansa da, esas olarak politik üstyapıda çeşitli uzlaşma ve anlaşmalarla reformist yoldan olduğunu belirtmeliyiz. Bu burjuva reform süreci henüz nihai sonuçlarına ulaşmadı. Başta yeni anayasa, cumhurbaşkanlığı seçimi ve merkezi-yerel idari yapıların şekillendirilmesi olmak üzere önümüzdeki üç yıl rejimin bu yeniden yapılanmasını özellikle belirleyecek. Dolayısıyla mesele demokrat olup olmamakla ilgili değil, çıkarlarla ve yeni güç-iktidar ilişkilerinin tanzimiyle ilgili. Bu süreç büyük oranda olgunlaştığı için AKP hükümetinin zaten ne yetenek ne de niyet olarak sahip olmadığı “demokrat” olma durumu da daha istisnai bir hal alacak. Bu aşamadan sonra yeni sermaye birikim modelinin duyduğu ihtiyaçla yarı-demokratik (yarı-Bonapartist) bir nitelik kazanmakta olan rejime rağmen hükümetin Avrupa krizi ve Arap devrimi ekseninde giderek daha otoriter bir nitelik sergileyeceğini öngörebiliriz.

Üç yıl önce şöyle yazmıştık: “Bu kesimlere göre hükümet ya da benzeri başka bir kurum yanlışlarında eleştirilmeli, doğrularında desteklenmelidir; ve doğruyu kim söylüyor ve yapıyorsa onunla ittifak dâhil her türlü ortaklığı kurmak gereklidir! Bu öylesine boş ve günlük bir politikadır ki herhangi bir devletin/hükümetin bu durumdakilerin desteğine hayır demesi tabii ki söz konusu olamaz. Herhangi bir burjuva devletin/hükümetin üzerinde toplumsal bir baskı oluşmadan ya da doğrudan çıkarına hizmet eden bir durum olmadan ileri/geri bir adım attığı ne zaman görülmüştür?” (Mesafe, Oktay Benol, 3. Sayı, 1999)

Tabii ki hiçbir yer ve zamanda görülmemiştir. Bir musibet bin nasihatten iyidir denir. Gerçi son on yılda bir değil çok musibet yaşadık. Umarız bu kadarı yeterli olur… Umutsuz olmayalım, mücadele etmekten korkmayalım. Yunanistan, Mısır, Tunus her şeyin değişebileceğini ve mümkün olduğunu göstermiyor mu?

Yorumlar kapalıdır.