Meleklerin Payı’na düşen ne?

113

Sosyal Gerçekçi sinemanın önde gelen isimlerinden Ken Loach’un yeni filmi Angel’s Share (tr. Meleklerin Payı) yönetmenin dram ve komediyi başarılı harmanlaması ve aslında yönetmenin sinema anlayışının temelinde oturan klasik drama yapısını ustaca kullanmasıyla öne çıkan bir film olarak dikkat çekiyor.

Dünya tarihinin ilk işçi sınıfını oluşturan Britanya işçi sınıfı, tarihi boyunca mağruz kaldığı saldırıların bir benzerini günümüzde Muhafazakar-Liberal partinin “kemer sıkma” politikalarıyla yaşıyor. İşçiler söz konusu politikalara karşı birçok eyleme imza atıyor. Bunlardan sonuncusunda on binler kesintilere karşı yürüdü ve belki de radikal bir kopuş anlamına gelebilecek şekilde mitinge katılan -zamanında kendisine göre daha sağda görülen kardeşi David Miliband’a karşı İşçi Partisi liderliğine geçen- Ed Milliband kitleler tarafından ağır biçimde protesto edildi (1).

Televizyona yaptığı işleri de sayarsak 50 senelik bir film hayatına pek çok ödül sığdıran Ken Loach’un son filmi İskoçya Glasgow’da bir işçi mahallesinde geçiyor. Film, içlerinden özellikle Robbie (Paul Brannigan)’ye odaklanarak işledikleri ufak suçlardan ötürü toplum hizmeti cezasını çarptırılan 4 gencin dayanışmayla ve toplum hizmeti çalışmalarının şefi Harry (John Henshaw), Robbie’nin bebeği vb. faktörlerin de etkisiyle bulundukları konumu aşma çabalarını anlatıyor. Tabii bunun için seçtikleri yol biraz bireysel olsa da. Zira Loach’un 2010 yapımı filmi Route Irish (tr.Tehlikeli Yol) kadar olmasa da Looking for Eric (Hayata Çalım At) benzeri bir kollektif bireysellik söz konusu, Robbie ve arkadaşlarının viski üzerinden giriştikleri köşeyi dönme çabalarında. Ancak filmin konusu itibariyle işçi sınıfı bakış açısıyla onları suça iten düzeni eleştirisi dikkat çekici.

Aslında zenginlere özel bir zevkmiş gibi görülen “içki gurmeliği”ne işçi sınıfının bulaşması, dahası bu konuda bazı burjuvalara sahte içkiyi 1 milyon dolara yutturacak kadar başarılı olması, yönetmenin çelişkiler üzerinden anlatımının başarılı örnekleri. Yine, polisin baskısı ve zaman zaman biraz kör göze parmak gelse de kesintilere yönelik eleştirel diyaloglar filmi siyasi açıdan doldurma çabaları olarak belirgin.

Filmin belirgin çatışmalar ve düz ilerleyen bir anlatım biçimi benimsemesi Ken Loach’un klasik dramayı toplumsal öğelerle birleştiren ustalığıyla hiç de ‘klasik’ bir tat yaratmıyor. Dahası Hitchcockian heyecan öğelerine sinemasında bolca rastladığımız Loach, filmin başından sonuna kadar bizi merak içerisinde oradan oraya sürüklüyor. Hayatlarına ‘beyaz’ sayfa açmak isteyen kahramanların ‘siyah’la mücadelesi filmini karşıtlıklar üzerinden kuran yönetmenin başarılı ışık kullanımlarıyla taçlandırılıyor.

Loach, politik olarak adlandırılan filmlerindeki yoğun mizah öğelerini “Mizah olmadan siyaset monotonlaşır.” diyerek savunmakta (2). Gülmenin en büyük silah olabileceği durumlardan yola çıkan yönetmen bu tercihini oldukça başarıyla yansıtıyor ancak, emektar Loach’un sinemasında ağır politik dramların içine yedirilen mizah ilk defa bu kadar baskın. Bundan rahatsız mıyız? Şahsen ben değilim. Ancak filmin mizahının içinde kaybolup asıl soruyu da kaçırmamak gerekiyor: Grinin hakim olduğu mahalleden umutla yeşilin hakim olduğu fabrikaya doğru yaptıkları yolculuk, kahramanları meleklerin payına doğru sürüklerken her zaman kahramanlarımız kadar şanslı olamayan bizlere, bu payın kimin olduğunu sorgulamak düşmüyor mu?

(1) http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2012/10/121020_uk_protests_update.shtml

(2) http://www.hurriyet.com.tr/magazin/magazinhatti/21725641.asp

Yorumlar kapalıdır.