Kadınların gözünden Gezi ve sonrası

20

Geceleri çevresinden temkinle geçtiğimiz Gezi Parkı’na pek çoğumuzun rahatça gidip oturmuşluğu yoktu. Muhtemelen “üç-beş” ağacı gece gündüz nöbetleşe savunanlardan da değildik. Bir kısmımız tencere tava ile sokaktan gelen seslere eşlik ederken, daha sonra kapının önüne Talcid indirmekle attık adımımızı sokağa. Sonra meydanlara yayıldık, sokakta, forumlarda ve gittikçe bütün parklara dağıldık. Daha önce ol(a)madığımız her yerdeydik, olduğumuz her yeri değiştirdik ve böyle sembolleştik direnişte. Dayanışmayla büyüdük. Tıpkı direnişin kendisi gibi.

İstanbul’dan yurda yayılan “hayalet” iktidarın uykularını kaçırmıştı. Sokaklara dökülmüştük ve eve dönmeye niyetimiz yoktu. İhtiyacımız olan şeyi bir aradayken bulmuştuk çünkü. Bizi sokağa iten çok şey vardı elbette… Bir kere sokakların kadınlar için her zaman tehditkar, güvensiz ve kadınlara kapalı mekanlar olması. Hakikaten kaç kere Gezi Parkı’ndan ya da herhangi bir parktan geçen var akşam saatlerinde bundan önce?

Gezi’deydik çünkü…

Hükümetin kadın düşmanı politikaları bizi eve istiflemeye çalışsın, biz artık evde duramaz olmuştuk. Bir kıvılcım bekliyorduk belki de… Son 9 yılda korkunç derecede artan kadın cinayetleri, koruma isteyen, sığınma evine kaçan hemcinslerimizin katlediliyor oluşu, mahkemelerin bu cinayetleri ‘şiddet davaları’ olarak değil de basit adi vakalar gibi incelemeleri. Üstüne, katilleri haksız tahrik indirimleriyle ödüllendirmeleri…

Nefes alamaz olmuştuk. Her televizyonu açtığımızda “üç çocuk doğur” diye buyuran Başbakan yatak odamıza kadar girmişti. Kürtaj hakkımızı yasaklamaya çalışıyor, ertesi gün hapına erişimi zorlaştırıyor, jinekolojiye giden her kadını fişliyordu. Bir yandan da her gün onlarca kadın tecavüze uğrarken, “siz doğurun devlet bakar” diyordu Bakanlar, gözümüzün içine bakarak.

Kaybedecek bir şeyimiz de yoktu. Geçtiğimiz yıl üniversite mezunu 55 bin kadın daha işsizler ordusuna katılmış; iş bulup da çalışanlar esnek, ucuz ve niteliksiz işlere mahkum edilmiş durumda. Ev içinde karşılıksız olarak sarf ettiğimiz devasa emeğe rağmen, sosyal güvenlik sisteminde ancak bir erkeğin eşi ya da kızı olarak yer bulabiliyoruz.

Gezi’yle birlikte…

Artık cümlelerimizin çoğu Gezi öncesi ve sonrası diye başlıyor. Gezi’yle birlikte biraraya gelmeyi, direnmeyi ve dayanışmayı öğrendik. Tacize uğramadan yaşayabileceğimizi veya uğrarsak binlerce kadının hesap sorabileceğini gördük. Kadınlar ve eşcinseller üzerinden üretilen cinsiyetçi sloganların dönüştüğünü, sorgulandığını deneyimledik. Bizi AVM’lere, evlere kapatan hükümetten kenti ve yaşam alanlarımızı talep ettik. Erkek egemen sisteme olan öfkemiz, hak ve özgürlük taleplerimiz “hükümet istifa” sloganında cisimleşti.

Peki ya şimdi?

Bu direnişteki en önemli kazanım birlikte talep etmeyi ve taleplerimiz için direnmeyi öğrenmek oldu kuşkusuz. Ve direniş forumlarda, eylemlerde kendine özgü akışıyla sürmeye devam ediyor. Ancak insanların dağınık ve tepkisel davranıyor olması ‘Gezi ruhu’ olarak övülse de bir zaaf olarak önümüzde duruyor. Hal böyle olunca, tepkilerimizi süreklileştirip birleştiremiyoruz, koordine olamıyoruz. Birkaç parkta kadınların forumlar halinde biraraya gelmesi önemli bir adım olsa da ortak gündemlerle daha kapsayıcı bir kadın örgütlülüğüne ihtiyacımız var. Gezi Parkı, farkındalık yaratma halini aştığımız, politikleştiğimiz ve süratle örgütlenme ihtiyacımızın ortaya çıktığı bir yer oldu. O halde bunu bir adım öteye taşımak, politik sözümüzü birlikte kurmak, bu sözü parka yolu düşmemiş kadınlara da bizim götürmemiz gerekmiyor mu? Deneyimleri kollektifleştirmek; kazanımların kalıcı olmadığını hafızada tutarak “bu daha başlangıç” söylemini mücadele yöntemleriyle devam ettirmek büyük bir aciliyet.

Yorumlar kapalıdır.