1 Mayıs 2014: Mücadele bitmedi, devam ediyor!

191

Mart 2014 yerel seçimleri ile birlikte hem iktidar ve sermaye blokundaki parçalanmanın hem de Gezi sürecinin neden ve sonuçlarının sahnesi olduğu bir dönemde 1 Mayıs’a giriyoruz. Muazzam sömürü ve baskının demokratik gericilik siyaseti ile iç içe geçtiği ve bu politikaların 12 yıllık AKP iktidarı şahsında cisimleştiğini söylersek abartmış olmayız. Ancak Gezi ayaklanmasında ve yolsuzluk operasyonlarında aldığı darbe ile çanlar Başbakan için çalıyor. O da, tarihteki benzerleri gibi, “benden sonrası tufan” demekte ısrar ediyor. Toplumu kutuplaştırıp, şiddeti tırmandırma siyasetinin bir sonucu olarak kazandığı seçimleri yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer olarak nitelendiriyoruz.

Yasakların ve yoksulluğun istikrarı için AKP

Demokratik hak ve özgürlüklerin celladı AKP, iktidar olduğu 12 yıl boyunca istikrar adına emekçi sınıfları cendere altına alan uygulamaları yürürlüğe soktu. Siyasal demokrasi mahkum edildi, esnek ve güvencesiz çalıştırma yaygınlaştı. Dünyanın en çok iş kazası ve işçi ölümü oranlarında ilk üçte olmayı istikrarlı bir biçimde sağladı. Aynı zamanda “istikrar”ın korunması için demokratik ve sosyal hakları iğdiş eden bir iktidardı o artık: Polis Vazife ve Salahiyeti Kanunu’nun varlığı, ses kayıtlarının (tape) sızmasını önlemek adına koyulan internet yasakları, protestoların aşırı şiddet kullanımı ile bastırılması, seçim sonrası ilan edilen OHAL’ler… Mezarda emeklilik yasası ekonomik istikrar adına uygulamaya sokuldu. Kıdem tazminatına ekonomik istikrar adına el konulmak isteniyor. En az üç çocuk da yine gelecekteki ekonomik istikrar adına talep edilmekte. Kısacası istikrar söylemi her derde deva bir söylem olarak kullanıldı.

Halbuki emekçiler açısından bu sürecin bizim dertlerimize deva olduğunu söyleyemiyoruz. Gerçek ücretlerde erime, işsizliğin artması, temel tüketim maddelerinin pahalanması yaşam düzeyimizin “istikrarlı” bir biçimde kötüleştiğini gösteriyor. Geçtiğimiz seneden bu yana işsizlik yüzde 9,9’a çıktı. Ki bu orana, umudu olmadığı için ya da diğer nedenlerle son üç aydır iş aramayanlar yani işsiz sayılmayanlar da dahil edildiğinde işsizlik oranı yüzde 10 değil, 16,3’e çıkmaktadır. Kadınlar için ise geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 23’tür. DİSK-AR’ın verilerine göre, Türkiye ekonomisinin istihdam yaratma kapasitesi dört yıl içinde yarıdan fazla azaldı. Beklenen olası bir ekonomik kriz sonucu, toplu işten çıkarmalar, maaşlara yapılacak indirimler kapıda. Buna karşın hükümet ve sermaye çevreleri işsizliğe çare olarak yoğun çalışma koşullarını, daha esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerini sunmaktadır. Hükümet işveren çevrelerinin taleplerini Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ile programlaştırmıştır. Ucuz işgücü için, taşeron çalışmayı yaygınlaştırmayı, kıdem tazminatını fona devrederek ortadan kaldırmayı, kölelik bürolarını hayata geçirmeyi hedefleyen bu belge hükümetin gündemindedir. İşsizlikle mücadeleyi, çalışma koşullarını kötüleştirerek, ücretleri düşürerek çözmeye çalışan bu anlayışa karşı hep birlikte durmak gerekiyor.

Adil ve onurlu bir yaşam için çare işçi sınıfı ve emekçi halklardır

Gezi İsyanı ile ceberrut rejimin sömürü ve baskı politikalarından yılmış milyonlar sokağa döküldü. Haziran ayında Taksim Gezi Parkı için başlayan direniş, polisin vahşi terörü ve hükümetin takındığı tutum sonucunda bir halk ayaklanmasına dönüştü. Haziran İsyanı’ndan bu yana mücadele ve dayanışma ile kendi gücümüzün büyüklüğünün farkına vardık. Bundan artık vazgeçmeye niyetimiz yok. Ancak buna rağmen kendi seçeneklerimizi yaratabilmiş değiliz.

Bu eksikliğin bir sonucu olarak, 30 Mart’ta bizi sandığın kurtaracağı yanılsaması yaratıldı. Emekçilerin çoğu AKP’nin gitmesi için düzen partilerinden medet umdu. Fakat sonuç, bu yanılsamaya kapılanlar açısından tam bir hüsrandı. Sokaklara çıkıp, birlikte mücadele etmenin deneyimini yaşayanlar olarak artık bir tercih yapmamız gerekiyor: Ya kendi mücadelemize inanıp enerjimizi kendi örgütlülüklerimizi yaratmaktan yana kullanacağız ya da düzen partilerinden medet umarak hüsrana uğramaya devam edeceğiz.

Ülkenin kangrenleşmiş sorunlarının üstesinden gelebilecek yegâne güç olarak tarih bizi göreve çağırıyor. İşyerlerimizde, sendikalarımızda, okullarımız ve mahallelerimizde, işçi ve işsiz birleşerek, ortak talepler etrafında, burjuvaziden bağımsız bir işçi sınıfı perspektifiyle, yerel ve uluslararası mücadele platformları oluşturmak ve sokakta, meydanlarda olmaktan vazgeçmemek gerekiyor.

Bu nedenle, işçi sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü olan 1 Mayıs’ta işçi sınıfının birliği önündeki tüm engelleri aşmak için meydanlarda olalım!

Yorumlar kapalıdır.