“Milli güvenlik” değil “sınıf korkusu”

21

Kısa Tarih

ABD işçi sınıfı, 1930’lu seneler boyunca verdiği sınıf mücadelesine oldukça radikal ve militan bir öz atfetmişti. Bu özün dönüşebileceği potansiyel toplumsal kalkışmalar, siyasal basirete sahip Birleşik Devletler egemenlerinin politik konumlanışında, Wagner Yasası’nda cisimleşen bir geriletme doğurdu. Wagner Yasası sayesinde -ve elbette İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkımın da etkisiyle- ABD’de 1935 yılında 3,5 milyonu bulan sendikalı işçi sayısı, 1947’de 15 milyon oldu. Dahası yasa, sendika ile burjuvazi arasındaki görüşmelere hükümetin müdahalesini açıkça yasaklıyor ve grev hakkına oldukça geniş bir güvenlik getiriyordu.

Ancak başta Ulusal Sanayiciler Birliği (NAM) olmak üzere Amerikan burjuvazisi yasanın değiştirilmesi yönünde etkili bir somut baskı uygulamaktaydı. Wagner Yasası adeta diyalektik olarak kendi karşıtına evrildi ve yerine Taft-Hartley Yasası (1947) kabul edildi. Başkan Truman işçi sınıfında geniş protesto dalgalarına yol açan bu yasayı sendikal baskılar sonucu veto ettiyse de, burjuvazinin kullanışlı bir aparatı olarak her daim imdadına koşan Kongre, yasayı tekrar kabul etti. Taft-Hartley Yasası, grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmasının (burjuvazi için “ertelenmesinin”) ilk ve en ileri ifadesini oluşturdu. Bu yetki ABD’li patronların hükümetleri tarafından tam 35 kez kullanıldı. Birleşik Maden İşçileri Sendikası yasaya meydan okudu ve sonunda başkanına 20 bin dolar, sendikaya ise 1,4 milyon dolar para cezası verildi.

Türkiye’de ise gerek 1950 öncesince CHP’liler tarafından, gerekse de 1950 sonrasında DP’liler tarafından Taft-Hartley Yasası defalarca örnek olarak gösterildi ve “içtimai emniyetin” hürriyetten önce geldiği söylenegeldi. İşçi sınıfı düşmanı grev erteleme yasası Türkiye’de 1960’ların başında hayata geçirildi ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle bu yasa hem derinleşti hem de genelleşti. Türkiye İşverenleri Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 1982’de hazırladığı bir raporda şöyle yazıyordu: “Grev ve lokavtın erteleme sebepleri genişletilmeli, kamu düzenine, kamu yararına ve genel ekonomik yarara aykırı noktaya geldiğinde Bakanlar Kurulu tarafından ertelenebilmelidir. Erteleme grev başlamadan da yapılabilmelidir. ” Türkiye burjuvazisinin bu taleplerinin birçoğu Anayasa’nın 54. maddesi ile karşılandı, geri kalanı ise 2822 sayılı yasa ile sağlandı.

Kendi kazdığı kuyuya düşen bir Bakanlar Kurulu

Kristal-İş Sendikası’nın şişe ve cam fabrikalarında 20 Haziran tarihinde başlattığı grev, Bakanlar Kurulu kararıyla iki aylığına ertelendi. Resmi Gazete’de yayımlanan karar şöyle diyor: “Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları Anonim Şirketine bağlı işyerlerinde Kristal-İş Sendikası tarafından uygulanmakta olan grevin, genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte görüldüğünden 60 gün süreyle ertelenmesi Bakanlar Kurulu’nca kararlaştırılmıştır.”

Biz burada “bağlı işyerlerinde” ifadesine dikkat çekmek istiyoruz. Zira neoliberal saldırı politikalarının mihenk taşı olan taşeronlaştırmanın “trajik” bir biçimde hukuki yansıması olarak, büyük bir kısmında grevlerin olduğu Anadolu Cam Sanayi A.Ş. , Paşabahçe Cam Sanayi A.Ş., Trakya Cam Sanayi A.Ş. gibi şirketlerin, Bakanlar Kurulu’nun metninde geçen Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş. ile ilgileri yoktur! Bu şirketlerin hepsi ayrı tüzel kişilikler olarak tanınmıştır ve yasaya göre bu özellikleri onları Resmi Gazetedeki sınıf düşmanı karar metninin dışında bırakmaktadır. İşte uluslararası kapitalist sistemin zayıf halkalarından biri olmanın getirilerinden birisi; saldırı politikaları örgütlerken bile topallamak, özensizlik göstermek, baştan savmak ve basiret kırıntılarından yoksun olmak.

Burjuvazinin “milli güvenlik” dediği: kâr oranları!

“Milli güvenlik” tabiri, doğası gereği boşluklu bir yapıya sahip. Zira bu deyişin ne anlama geldiği, istenen odakça istenen noktaya çekilebilir.

Emperyalist ülke burjuvazilerinin bu muğlak deyişi kullanarak herhangi bir grevi ertelemeye kalkışma dürtüleri, kendi emekçi sınıflarının militan mücadelesi sonucunda bir hayli törpülenmiş durumdadır. İngiliz burjuvazisi ancak ve ancak, Olağanüstü Haller Yasası’na göre ulusal düzeyde olağanüstü bir hal ilanının ardından grevlere müdahale etme hakkına sahip. Fransa burjuvazisi ise bu “yetkiyi” 1958-1963 seneleri arasında Cezayir Savaşı’nı mazeret olarak göstererek sık sık kullanmıştı. Savaşın bitiminden bu yana ise sınıf mücadelesi yasanın tekrar kullanılmasına müsaade etmedi. Almanya’da grevlere hükümet otoritelerinin müdahale hakkı yasal zeminde bulunmamaktadır.

Türkiye burjuvazisi ise, karşısında örgütlü bir işçi sınıfı olmayışının verdiği avantajlarla, bu yasanın uygulanışının adeta sayısal olarak birinciliğini elinde tutmaktadır. Sadece 1977-1980 yılları arasında bu yasanın ataları kullanılarak Türkiye genelinde 153 grev ertelenmiştir.

Anayasa Mahkemesi 1974/13 sayılı kararında şöyle bir itirafta bulunmaktadır: “Oysa ‘milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ uygulayıcıların kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, öznel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilir çeşitli ve aşamalı uygulamalara yol açacak genel kavramlardır.”

“Milli güvenlik” kavramı defalarca ustalıkla kullanılarak sayısız grev hakkı sistemli olarak boğulmuştur. Kavramın muğlaklığı ve “öznel yorumlara açıklığı”, onu burjuvazinin kullanışlı birer mazereti haline getirmiştir. Nitekim Danıştay’ın 2006/2551 sayılı kararında “yasal bir grevin yasada öngörülen anlamda milli güvenliği bozucu nitelikte görülebilmesi için, ülke ve devletin özel savunma ve güvenlik altına alınmasını zorunlu kılacak ciddi tehlikelerin ortaya çıkması gerekmektedir” yazar.

Baskıcı ve gerici karakteri ayan beyan ortada olan, kendi anayasal ve yasal düzlemleri ölçüt olarak alındığında dahi, burjuvazinin derdinin “milli güvenlik” değil, ekonomik kaygılar olduğu açıkça ifşa oluyor. Grevlerin “ertelenmesi” (yasaklanması) bir “milli güvenlik” veya “iç ve dış huzuru” sağlama mevzusu değil, açıktan açığa bir sınıf tercihidir. Bu tarz sakız gibi oradan oraya çekilebilecek tabirlerin muğlaklığı, patronların ve hükümetlerin keyfiliğini artırmıştır. Zira sermaye çevrelerinin rica, telkin ve talepleri artan bir biçimde grev yasaklamalarının başlıca nedenleri olagelmiştir.

“İleri” demokrasinin var olduğu iddia edilen bir ülkede patron örgütlerinin ve hükümetin grev “erteleme” yetkisi kaldırılmalıdır, sendikalaşma yönündeki engeller çöpe atılmalıdır. TİS hakkı işverenin değil, işçinin isteğine göre örgütlenmelidir.

Yorumlar kapalıdır.