Tüm dünyada barınma krizi emekçi halkın boğazına dayanmışken İspanya’da on binler, bu birikmişliğin hesabını sormak için sokaklara döküldü. Hükümetin barınma hakkını savunan Maricarmen’i evinden tahliye etmesi, rejimin apaçık emlak piyasasının çıkarlarına çalıştığını gözler önüne seriyor. Maricarmen’in Madrid’de 70 yıldan uzun süredir yaşadığı evinin kirasına yüzde 430 zam yapıldı. İspanya’da yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde 4005 tahliyenin gerçekleşmesi de tablonun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.
İspanya’da barınma hakkını savunmak için kitlesel bir tepki verilebilmesi, bu krize karşı taleplerin öne çıkarılabilmesini sağladı. Yükseltilen talepler arasında tahliyelerin derhal durdurulması, turistik dairelerin kapatılması, kira fiyatlarının maaşların yüzde 20’sini aşmaması için fiyatlara müdahale edilmesi, büyük mülk sahiplerinin, akbaba fonlarının ve bankaların tazminatsız kamulaştırılması ve yüzde 100 kamu yönetimi altında kamusal sosyal kiralık konut stokunun oluşturulması yer alıyor. Ayrıca eylemler sonucunda Maricarmen’in evine dönmesini sağlayan sekiz yıllık bir sözleşme imzalandı, ancak ne yazık ki geçtiğimiz günlerde kendisini kaybettik.
Barınma hakkı hareketinin yükselmesi sonucunda halk baskısının bir sonucu olarak “Maricarmen” Kararnamesi imzalandı. Kararname, sosyal yardım alanında, kırılgan durumdaki kişilerin tahliyelerini 2030 yılına kadar durduruyor, oda kiralamalarını ve geçici kiralamaları düzenlemeye alıyor. En önemlisi ise yatırım fonlarının 2028 yılına kadar daireleri piyasa fiyatının yüzde 70’inden daha düşük bir fiyata satın almasını yasaklıyor. Ancak yatırım fonlarına herhangi bir fiyattan daire satışının tamamen yasaklanması talebi halen geçerli kalıyor.
İspanya’da yaşanan kriz tekil bir örnek olmadığı gibi mücadele de yalnız değil. Portekiz’de de on binlerce kişi geçim pahalılığı ve konut krizine karşı 17 Ekim’de birlikte yürüdü. Kira reformu yasasının yürürlükten kaldırılması, mülk fonlarının daire satın almasının yasaklanması, kira tavanı, daha fazla kamusal konut inşası, alternatif konut sunulmadan tahliyelerin yasaklanması ve boş duran devlet konutlarının yenilenmesi gibi talepler öne çıkarıldı. Yakın dönemde Berlin ve New York’ta seçim gündemini belirleyici başlık da barınma sorunu olmuş, bu anlamda kampanyaların örülmesiyle Mamdani ve Eralp öne çıkmıştı. Bu tür mücadelelerin eşzamanlılığı, ekonomik krizin aşılması adına kamuya ayrılan bütçe kesintilerinin yoğunlaştırılmasına yönelik politikalara karşı büyüyen isyanlardan doğuyor.
Türkiye, bu krize karşı sınavını verebilmiş değil. Ev fiyatları ve son on yılda yüzde 1462 artan kiralar birçok emekçinin boyunu aşıp kredi borçlarına mahkûm ediyor. Seçim öncesi öne çıkarılan “sosyal konut projesi” gibi sözde çözümler ve kentsel dönüşüm projeleri, inşaat sektörünün karnını doyuruyor. Bu iktidar politikaları, konut sorununu çözmekten ziyade katmerlendiriyor.
Barınma gibi temel bir ihtiyacın; konutların kâr etmek için kullanıldığı üretim ilişkileriyle belirlenmesi, dünyadaki konut krizinin sürmesine sebep veriyor. İşçi sınıfının alım gücü, rantçıların bu politikalarıyla günbegün eriyor. Gençlerin ve düşük gelirli kesimin ev sahibi olmasının imkânsıza yakın bir boyuta varmasıyla eşitsizlik pekişiyor. Yedi milyonu aşkın daire boşta ancak bunlar finans sermayenin elinde. Konut sorununun çözümü, bir avuç inşaat şirketi ve bankanın çıkarı için göz ardı ediliyor. Barınmanın bir piyasa malı olmasına izin verildiği sürece, bu hakkı güvence altına alma mücadelesi sürecektir.
