Gazeteciliğe yönelik saldırıların muhatabı emekçilerdir
Tek Adam rejimi işçi sınıfının, ezilenlerin, kadınların ve gençlerin yükselen öfkesini bastırmak için en temel silahlarından birine yöneliyor: Basına sansür! 2026 yılı itibarıyla Türkiye, burjuva demokrasisinin asgari standartlarından dahi koparak basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 163. sıraya demir atmış durumda. Elbette bu tablo yalnızca bir “demokrasi” veya “ifade özgürlüğü” sorunu değil, bu tablonun oluşmasında sınıflar mücadelesinin keskinleşmesinin, emek sömürüsünün günbegün derinleşmesinin önemli bir etkisi var. Elbette emperyalistlerin gemi azıya almasının da. Öyle olmasaydı iktidar partisi, Mecliste sansür yasasını çıkarırken “Biz Amerikan Büyükelçiliği Başmüşaviri ile görüştük” diye Amerikancı muhaliflerine ve bölgedeki partnerlerine göz kırpar mıydı? Bu birileri için göz kırpma olsa da biz emekçilere bir gözdağı anlamına geliyordu.
Nitekim bugün onlarca gazeteci yaptıkları haberler, işçi direnişlerini kamuoyuna taşımaları ve sömürü çarkının kirli yüzünü teşhir etmeleri nedeniyle tutsaklar. Ülkenin dört bir yanındaki zindanlarda Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, Elif Bayburt, İsmail Arı, Alican Uludağ gibi basın emekçileri baskılara karşı direnişi sürdürüyor. Onların yegâne “suçu” yolsuzlukları ve hukuksuzlukları halkın gözleri önüne sermek, grev çadırlarındaki işçilerin sesini dalga dalga yaymak, ezilenlerden taraf olmak. Kısaca gazetecilik.
İktidar, medya organlarının yüzde 95’ini tekelleştirip birer “bilgi notu” bültenine çevirirken geriye kalan o bir avuç gazeteciyi de RTÜK cezaları, erişim engelleri ve 2022’de yürürlüğe sokulan sansür yasası ile boğmak istiyor. Haber yapmak, soru sormak, gerçeği araştırmak terörize ediliyor; sokaklarda polis şiddeti, adliyelerde ise yargı sopası basın emekçilerinin tepesinde sallandırılıyor.
KRT TV direnişinden matbaa işçilerinin hak mücadelelerine kadar her alanda güvencesizlik, açlık sınırındaki ücretler ve sendikasızlaştırma dayatılıyor.
Basın emekçilerinin cezaevine atılması, iş güvencelerinin yok edilmesi, örgütsüzleştirilmesi, ezilenlerin çığlığının duyulmaz hale getirilmesi anlamına geliyor. Yani gazetecilerin ellerinden kameraları alınıyorsa işçilerin ve ezilenlerin gözleri oyulmak istendiği için; mikrofonlarına el konuluyorsa ezilenlerin ümüğü sıkılmak istendiği için; televizyonları, radyoları, sanal medya hesapları kapatılıyorsa onların kulakları sağır edilmek istendiği için.
Dolayısıyla tutuklu gazetecilerle dayanışmak işçilerin ve ezilenlerin kendi haber alma hakkını, kendi mücadelesini savunması anlamına geliyor. İşte bu tam da sınıf mücadelesidir ve mücadele işçi sınıfına ve sendikalara yaslandığı oranda sansürü kaldırmak ve basını güçlü bir mücadele aygıtı haline getirmek söz konusu olabilir.
Son söz olarak: Gazetecilik suç değildir ve gerçeğin sesi zindanlara sığmaz!
Yorumlar kapalıdır.