Yoksulluk kader değil, sermayenin dayattığı bir tercihtir

Date:

Share post:

2023’ten beri izlenen IMF’siz IMF programı, Türkiye işçi sınıfı için kesintisiz bir mülksüzleştirme ve sefalet programına dönüşeli çok oldu. “Dezenflasyon süreci”, “fiyat istikrarı”, “piyasa dengesi” gibi kavramların ardına gizlenen gerçeklik; emekçinin ekmeğinin adım adım küçültülmesi, üretilen tüm zenginliğin ise bir avuç sermayedara ve rantiye kesimine aktarılması oldu.

Bugün Türkiye kapitalizminin içinde debelendiği açmaz, gevşek/sıkı para politikalarıyla ya da faiz oranlarıyla oynayarak çözülebilecek teknik bir meselenin çok ötesindedir. İçinde bulunduğumuz durum dünya kapitalist krizinin gidişatına göbekten bağlı, kronik hale gelmiş, “seçim ekonomisinin” dahi kökten düzeltemeyeceği yapısal bir durumdur.

2026 yılına girerken net 28 bin lira olarak belirlenen asgari ücret, daha cebe girmeden açlık sınırının altında kalarak (tarihte ilk kez) sefalet ücreti olarak geçmişti. Bugün gelinen noktada aradaki makas iyice açıldı ve açlık sınırı 37 bin liraya dayanırken, yoksulluk sınırı ise 120 bin liralık eşiği aştı. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyetinin 46 bin lirayı geçtiği bir ülkede milyonlarca işçi, emekçi ve emekli açlık sınırının fersah fersah altında yaşamaya mahkûm edildi. Defaatle söylediğimiz gibi bu tablo bir yol kazası değil, bilinç bir programın sonucu oluştu.

Enflasyonun sorumlusu olarak işçinin aldığı üç kuruşluk ücreti görenler, temmuz ayında ara zammı bilinçli bir şekilde gasp ettiler. “Ücret artışları enflasyonu körüklüyor” yalanına sığınanlar halkın alım gücünü planlı olarak düşürdüler, üstelik enflasyonu da indiremediler. Toplam tüketimin yarısını en zengin yüzde 20’lik rantiye kesimi yaparken, pazar filesini dolduramayan emekçinin gıda harcamasını kısmak enflasyonu düşürmez, sadece toplumsal sefaleti derinleştirir. Soruyoruz, bu tüketim daralmasına rağmen neden hâlâ yıllık enflasyon yüzde 31,75 ve beklenen yıl sonu 2026 enflasyonu yüzde 28 seviyelerinde? Bu sadece jeopolitik risklerle açıklanamaz. En varlıklı küçük bir katmanın tüketimi rekor kırarken, sermayeye servet vergisi bile getirmeyenler enflasyon artar korkusuyla temmuz zammını bir kere daha es geçtiler!

Türkiye ekonomisi kronikleşen cari açık, eksiye düşen doğrudan yabancı yatırımlar, bütçeyi yutan devasa faiz ödemeleri ve dövize göbekten bağımlılıkla yapısal bir tıkanma içindedir. İktidarın her seçim öncesi başvurduğu seçim ekonomisi, yani kredi musluklarını açmak, piyasaya karşılıksız likidite pompalamak ve geçici bir tüketim illüzyonu yaratmak bu kez geçmişteki gibi kolayca uygulanabilecek bir manevra alanı sunmuyor.

Bunun nedeni, küresel krizin bu tür bir iç gevşemeye pek izin vermeyecek bir sertlikte seyretmesidir. Hürmüz Boğazı ve Ortadoğu ekseninde tırmanan çatışmaların tetiklediği enerji maliyetleri ile küresel gıda ve gübre tedarik zincirlerindeki kırılmalar, enerjide ve tarımda dışa bağımlı kılınmış Türkiye ekonomisi üzerinde kalıcı bir ithal enflasyon basıncı yaratmaktadır. Böylesi bir ortamında iktidarın günü kurtarmak adına popülist bir kredi genişlemesine ve seçim ekonomisine yönelmesi, Türk lirasında yeni bir çöküşü tetikleyerek mevcut yüksek enflasyonu doğrudan bir hiperenflasyon sarmalına fırlatacaktır. Ama sermaye şimdilik şirketler ile hane halkları arasında ayrı faiz sistemi kurgulama peşinde, şu an kaynakların şirketlere nasıl aktarılacağı OVP tartışmalarının ana eksenini oluşturuyor.

Kaynak var ancak o kaynak, Merkez Bankası’nın faiz çarklarıyla bankaların kasalarına, vergi aflarıyla holdinglerin bilançolarına akmaktadır.
İşçi sınıfının bu organize saldırı karşısında kaybedecek bir günü bile yok. Sefalet düzenine karşı taleplerimiz nettir:

  • Ücretlere ve aylıklara derhal üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam uygulanmalıdır.
  • Zorunlu temel gıda ürünlerine fiyat kontrolü getirilsin.
  • Zenginlerden, devasa holdinglerden ve rantiyeden artan oranlı servet vergisi alınsın.
  • Faiz ödemeleri ve dış borç transferleri durdurulmalı, satılması planlanan tüm kamu varlıkları ve yap-işlet-devret projeleri tazminatsız kamulaştırılmalıdır.

Bu ülkenin zenginliğini yaratan biz işçilerin, soframızdan elini çekmeyen sermaye düzenine karşı birleşik sınıf mücadelesini büyütmekten başka yolu yoktur.

Son Yazılarımız