JPEGmini
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Arjantin partisi Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.
Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde, Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland, AfD) oyların yüzde 43,8’ini aldı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir Alman eyaletinde aşırı sağcı bir partinin elde ettiği ilk açık zaferdir.
Anketlerin çoğunda öngörülen bu sonuç, Alman kapitalizminin hızla düşüşe geçmesinin seçim sandığına yansımasıdır. Artık pek çok kişi bunu “Alman mucizesinin sonu” olarak adlandırıyor. Ekonomik ve sosyal krizin diğer yüzü, Angela Merkel’in halefi Şansölye Friedrich Merz’in Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) hükümetinin giderek artan itibar kaybıdır. Almanların yalnızca yüzde 13’ü şansölyenin performansından memnun; bu, yakın tarihte herhangi bir şansölye için kaydedilen en düşük seviye.
Aşırı sağcı AfD oylarını 2021’e göre iki kattan fazla artırırken, CDU yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye geriledi. Sosyal Demokrat Parti (SPD) de gerilemeyi sürdürdü ve yüzde 9,2 oy aldı; Yeşiller yüzde 8,9, Sol Parti (Die Linke) yüzde 8,5 ve Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) yüzde 5,2 oy aldı.
Aşırı sağcı Ulrich Siegmund, Parlamento’daki 83 sandalyenin 39’unu kazandı. Saksonya-Anhalt’ta hükümet kurmak için gereken mutlak çoğunluğa üç sandalye kalmış durumda.
Neonazi aşırı sağın yükselişi ve eski Doğu Almanya
Alman aşırı sağının seçimlerdeki öngörülen yükselişi, tıpkı Trump, Meloni, Le Pen ya da Latin Amerika’daki Milei, Kast ve de la Espriella’da görüldüğü gibi, daha önce iktidara gelmiş ve milyonların yaşam standardını düşürerek toplumsal krize yol açmış geleneksel kapitalist partilerden bıkan bir halk kesiminin yanlış “ceza oyu”dur. Özellikle Almanya’da söz konusu olan, aşırı sağın neonazi bir ifadesidir. Bu akım, 1945-1989 arasında Stalinist bürokrasi tarafından yönetilmiş ve o günden bugüne “yoksul eyaletler” olarak kalmış eski Doğu Almanya (DDR) topraklarında çoğunluk oyu alarak büyüyor.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından yeniden birleşme gerçekleşti ama Batı Almanya ile vaat edilen “sosyal eşitlik” hiçbir zaman sağlanmadı.
Unutulmamalıdır ki, 1945’te Nazizmin çöküşünün ardından Almanya iki ülkeye bölündü: Başkenti Bonn olan batıdaki kapitalist Federal Almanya ve başkenti Berlin olan Doğu Almanya. DDR; Polonya, Romanya, Macaristan ve diğerleriyle birlikte, burjuvazinin mülklerine el konulduğu ve SSCB bürokrasisinin kontrolünde bulunan ülkeler arasındaydı. Komünist Partilerin diktatörlük rejimlerine ve sahte bürokratik sosyalizme rağmen, bu sosyalist önlemler kitlelerin güvenceli iş, eğitim, sağlık ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladı. Ancak bu, baskı altında, demokratik haklardan yoksun, muhalefet ve protesto hakkı olmayan, monoton bir yaşam sürmek anlamına geliyordu. 1989’da kitlelerin devrimci hareketi Berlin Duvarı’nı yıktı ve bu diktatörlükleri sona erdirdi. Ancak bürokrasiden arınmış bir sosyalizme geçmek yerine, kapitalizmin yeniden kurulması dayatıldı ve bu eski sosyal kazanımlardan geriye kalanları da silip süpürdü.
Milyonlarca insan, Stalinizm’e duydukları haklı nefret nedeniyle, kapitalizmin kendilerine refah getireceğine inandılar, ancak tam tersi oldu. Tüm devlet işletmeleri sadece dört yıl içinde özelleştirildi ve işlerin yüzde 70’i kaybedildi. Bütün bölgeler ekonomik çöküşe sürüklendi.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından otuz beş yıl sonra, Doğu-Batı arasındaki uçurum hâlâ devam ediyor. Bertelsmann Vakfı’nın yakın zamanda yaptığı bir araştırmaya göre, Doğu’daki çalışanlar Batı’dakilerden neredeyse yüzde 16 daha az kazanıyor. Bununla birlikte, sosyal kriz ve yaşam standardındaki düşüş tüm Almanya’da giderek artıyor.
AfD’li neonaziler, bu sosyal krizi kullanarak ve Nazi yanlısı söylemlerini gizleyerek, Thüringen ve Brandenburg gibi eyaletlerde daha önce de iyi seçim sonuçları elde etmişti. Doğu Almanya’da, sahte Stalinist sosyalizm ile kapitalist restorasyon arasında yaratılan kafa karışıklığının bir parçası olarak, milyonlarca insan “ömür boyu iş güvencesi” gibi eski sosyal kazanımlara özlem duyuyor. Buna karşılık AfD yönetimi, bu kafa karışıklıklarını kullanarak geçmişteki bu “kazanımlardan” “sempatiyle” bahsediyor. Öyle ki, Saksonya-Anhalt’tan aşırı sağcı aday Ulrich Siegmund, seçim kampanyası yürütürken sokaklarda artık üretilmeyen eski bir moped olan Simson ile dolaştı. Bu moped, eski Doğu Almanya’da çok popülerdi ve bir devlet şirketi tarafından üretiliyordu.
Aşırı sağ, 2013’teki kuruluşundan bu yana -henüz Doğu’daki oranlara ulaşmamış olsa da- Almanya genelinde de büyüyor. Şubat 2025’teki genel seçimlerde 2021’e kıyasla iki katına çıkarak yüzde 20,6 oy aldılar ve şu anda anketler yüzde 27’lik bir oy oranı öngörüyor.
Bu zafer, Avrupa’da kamuoyu önünde AfD’yi destekleyen Trump’ın politikasını da güçlendiriyor. Ayrıca Avrupa emperyalizmleriyle yaşanan gerginliklerin ateşine daha fazla odun atıyor. “Almanya Almanlarındır” sloganını savunan AfD’nin göçmen karşıtı mesajı, Donald Trump’ın MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) sloganıyla büyük benzerlik gösteriyor.
Berlin’de sol kazanabilir ya da iyi bir sonuç alabilir
Aşırı sağın oy oranındaki artış, hükümete giden kesin ve hızlı bir yol anlamına da gelmiyor. Elbette bu artış, özellikle Alman ve Avrupalı işçi sınıfı ve gençlik için endişe vericidir. Ancak Almanya’daki siyasi kriz o kadar büyük ki, aşırı sağın yükselişine karşıt bir biçimde, 20 Eylül’de yapılacak Berlin belediye seçimlerinde Die Linke kazanabilir.
Berlin’de, anketlerde büyük bir yükseliş gösteren Die Linke’nin belediye başkanlığı adayı olarak Elif Eralp öne çıktı. Avukat olan 45 yaşındaki Eralp, Türkiyeli göçmen bir ailenin kızı olarak Münih’te doğdu. 2021’den beri Die Linke milletvekili olarak görev yapıyor. Seçim kampanyasındaki bazı vaatleri arasında konut şirketlerinin kamulaştırılması ve Kiezkantinen adı verilen mahalle yemekhanelerinde üç avroya öğle yemeği sunan bir kamu yemekhaneleri ağı kurulması yer alıyor.
Bu durum, Almanya’nın diğer bölgelerinde de işçi sınıfının bazı kesimleri, kadınlar ve gençler arasında bir kutuplaşma yaşandığını ve solda siyasi alternatifler arandığını gösteriyor. Üstelik bu arayış yeni de değil. Şubat 2025’teki ulusal seçimlerde, Komünist Parti’nin eski üyeleri, Maoistler, Troçkist gruplar ve bağımsızlardan oluşan bir merkez-sol ittifak olan Die Linke, yüzde 8,5 oy alarak meclise 64 milletvekili göndermişti. İlginç olan, gençlerin yüzde 25’inin oyunu almasıydı. Bu oyların çoğunluğu, aşırı sağın kadınların ve lgbti+ların kazanımlarına yönelik saldırılarını kınayan genç kadınlardan geldi. Die Linke, o seçimde sadece Berlin’de yüzde 19,9 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmıştı bile.
Siyasi krizin ardında yatan neden: Alman kapitalizminin krizi
Almanya, kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı küresel krizden bağımsız değildir. Avrupa’nın bir numaralı gücü gerilemektedir ve 2023’ten beri resesyona girmiştir.
Alman ekonomisi, savaş sonrası dönemin en uzun süreli durgunluk dönemini yaşıyor. Almanya’daki iflaslar son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Volkswagen, önümüzdeki yıllarda 100.000 işin kaybedilebileceğini tahmin ediyor. Otomobil parçaları tedarikçisi ZF Friedrichshafen, 2028 yılına kadar 14.000 kişiyi işten çıkarmayı öngörüyor. Bosch da 2030’dan önce yalnızca Almanya’da 20.000’den fazla kişiyi işten çıkarmayı planlıyor. Ancak zorluklar sadece otomotiv sektöründe yaşanmıyor gibi görünüyor. Danışmanlık şirketi Horváth’ın bir araştırmasına göre, 2026 yılında hem otomobil üreticileri hem de makine ve inşaat sektörlerinde endüstriyel alanda 100.000 kadar işin daha kaybedileceği tahmin ediliyor.
Örneğin temmuz ayında, binlerce Mercedes-Benz işçisi, otomobil üreticisinin uyguladığı maliyet azaltma planını protesto etmek için Almanya’nın çeşitli şehirlerinde eylem yaptı. IG Metall sendikasının çağrısıyla düzenlenen protestolar, şirketin başlıca fabrikalarının önünde gerçekleştirildi. Yıllık primin ertelenmesi ve işgücü yapısındaki yeni değişiklikler gibi kemer sıkma önlemleri, işçiler arasında giderek artan bir hoşnutsuzluğa yol açmıştı.
Çeşitli liberal kapitalist ya da sosyal demokrat hükümetlerin ekonomik kriz karşısında izledikleri politika, sosyal kesintiler ve kitlelerin yaşam standartlarının düşürülmesi yönünde olmuştur. İşte bu durum, geleneksel burjuva partilerine ve liderlerine karşı giderek artan güvensizliğin derinliğini ve aşırı sağın seçimlerdeki ilerleyişini açıklamaktadır.
İşçi sınıfını ve gençliği bekleyen şey, eğitim, sağlık ve emeklilik gibi sosyal alanlarda daha fazla kesinti yapılması, “Alman şirketlerinin daha rekabetçi olabilmesi için” işgücü esnekliğinin artırılması ve askeri bütçenin yükseltilmesidir. Emekçi halk ve gençlik için bu sosyal kemer sıkma planlarını boşa çıkarmanın ve aşırı sağı yenilgiye uğratmanın tek yolu, yeni sendikal ve siyasi liderliklerle birlikte kitlesel hareketi sokaklarda büyütmektir.
