İşsizlik Sigortası Fonu da gasp edildi

88

Sınıf uzlaşması değil, sınıf birliği zamanı!

Geçtiğimiz ayın, işçi sınıfı ve emekçi kitleler için en önemli gündemlerinden biri işsizlik fonunun gasp edilmesi oldu. Dört kişiden birinin işsiz olduğu ve işsizlik fonunun kullanımına ilişkin taleplerimizin arttığı bu dönemde, hükümet hatırlattı: Bir fonu herkes ister ama ancak bazıları alır.

Sözü geçen bazıları, gayet doğal, bu gazetenin okurları değil. Yani, hayatlarını idame ettirebilmek için emek güçlerini satmak zorunda kalan, bunun karşılığında aldıkları ücretlerle, en azından aç ve açıkta olmadıklarına mutlu, ama krizle birlikte artan tehdit karşısında artık daha az umutlu emekçiler, değil. Krizin ilk dalgası ile işsiz kalmış, eline geçen işsizlik maaşı, ne kriz ne de işsizliği son bulmadan bitmiş işsizler de değil. O kuyruktan işsizlik ödeneğine hak kazanamadığı için eli boş dönenler hiç değil…

Peki kimler?

Bu soruya geçmeden gelin, önce bu fon nedir, nasıl işler, ona bakalım…

İşsizlik Sigortası Fonu nedir?

İşsizlik sigortası fonu, işsizlik sigortasını finanse etmek için oluşturulmuştur. Fonun temel geliri zorunlu işsizlik sigortası primleridir. Bu primler, aylık brüt kazançlar üzerinden sigortalıdan yüzde bir, işverenden yüzde iki, devletten ise yüzde bir oranında kesilir ve fona aktarılır.

Hizmet akdinin (yani, işveren ve işçi arasında iş kanunu gereğince düzenlenen sözleşmenin) feshinden önceki 120 günü sürekli olmak üzere, son üç yıl içinde en az 600 gün süre ile prim ödemiş olup da kendi istek ve kusurları dışında işsiz kalanlar; hizmet akitleri ihbar önellerine uygun olarak işveren tarafından feshedilenler; hizmet akitleri, sağlık sebepleri, işverenin kanunda belirtilen ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları ve işçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler nedeniyle bizzat kendileri tarafından feshedilen sigortalı işçiler; belirli süreli hizmet akdi ile çalışmakta olup, süre bitince işsiz kalanlar; işyerinin el değiştirmesi veya başkasına geçmesi, kapanması veya kapatılması, işin veya işyerinin niteliğin değişmesi sonucunda işten çıkarılmış olanlar, özelleştirme nedeniyle hizmet akdi sona erenler, bu fondan yararlanmaya hak kazanır…

İşsizlik ödeneği almaya hak kazananlara, son dört aylık kazançları dikkate alınarak hesaplanmış ortalama günlük kazançlarının yarısı, ay sonunda toplam olarak verilir. Son üç yıl içinde 600 gün prim ödemiş olanlar 180 gün, 900 gün prim ödemiş olanlar 240 gün, 1080 ve daha fazla gün prim ödemiş olanlarsa 300 gün işsizlik ödeneği alabilirler.

Yeni Yasa ne diyor

İşsizlik sigortası ve ona bağlı olarak böyle bir fonun oluşturulması, işsizliğin sonuçlarını kısmen giderici, geçici gelir kayıplarını tanzim edici politikalardan biri olarak açıklanıyor. Ancak bugün fon, bambaşka bir amaca hizmet edecek biçimde meclis gündemine alındı ve sonucunda bu fonun nemalarının hazineye aktarılması kararı çıktı.

Bu yasaya göre, 2009-2010 yılları arasında fonun faiz gelirlerinin dörtte üçü, 2010-2011 yılları arasındaysa dörtte biri bütçeye aktarılacak ve GAP kapsamındaki yatırımlar öncelikli olmak üzere para altyapı yatırımlarında kullanılacak. Ayrıca bu yasa ile, Nisan 2009’dan sonra yeni işçi işe alan işverenlerin, bu işçilerle ilgili ödemesi gereken sigorta primlerinin işveren payının, yine işsizlik fonundan karşılanması öngörülüyor.

Yeni yasayı savunanlar bu yatırımların istihdam yaratacağını, bu sayede “işsizlik ile mücadele” için oluşturulmuş fonun amacına uygun kullanılmış olacağını söylüyorlar. Ancak gerçek bununla taban tabana zıt! Çünkü işsizlik fonunun aktarılmasının planlandığı GAP, bugüne kadar para yutucu bir kara delik gibi işledi. Bugün hiçbir yapıcı düzenleme olmaksızın bu projenin üzerine gitmek, sadece baraj, tesis, kanal vs. inşası yapan belirli şirketlere kaynak oluşturacak. Bu şirketlerin işlerini bitirmelerinin ardından da, dün olduğu gibi bugün de, işsizlik sürüp gidecek ve kalıcı bir istihdam söz konusu olmayacak. Eğer bu adım samimi bir işsizlik ile mücadele niteliği taşısa idi, GAP’a devlet eli ile aktarılan fon, iş garantisi sunmak amacı ile kontrol edilirdi ve bu fon ile istihdam yaratıcı kamu kuruluşları kurulurdu. Tersine, adımın samimiyeti, yöneliminde gizli. Yasa, yalnızca yatırımcıların yüzünü güldürmeyi amaçlıyor. Şöyle özetleyebiliriz: İşsiz kalma durumlarında emekçilerin kullanımı için -üstelik onların ücretlerinden kesilmiş primlerle- oluşturulmuş fon, işverene teşvik amacıyla gasp edildi.

Dünden bugüne işsizlik fonu

Bu elbette yeni bir durum değil. Hazineye benzer bir aktarım daha önce de geri ödenmesi kaydıyla yapılmış ancak geri ödenmemişti. Aslında vaziyeti sanırız şu bilgi daha da manidar kılacak: İşsizlik sigortası fonundan, ödemelerin yapılmaya başlandığı Mart 2002’den bu yana yararlanan işçilerin sayısı 300 bini bulmuyor. Bu yedi yıllık dönemde işçilere yapılan ödeme ise 2,5 milyar. Oysa önümüzdeki bir yıl içinde işverene teşvik amacıyla bütçeye aktarımı öngörülen para 14,5 milyar TL. Bu tablo, başta sorduğumuz, “fondan yararlananlar kim?” sorusunu da açıkça cevaplamış oluyor. İşçilerin yedi yılda aldığı paranın yaklaşık yedi katı bir yıl içinde işverene sunuluyor. Diğer yandan, bugün yeni yasaya itiraz noktasında odaklanmış tepkiler şu gerçeği örtmesin: İtirazımız en temelde, bu fonun kullanımına ilişkin. Ve bu yalnızca nemaların hazineye aktarılması meselesi değildir. Fon kaynaklarının yüzde 91’i kamu kâğıtlarında işlem görmektedir. Bunların da yüzde 50’si borçlanma tahvillerindedir. Yani, bu fon hâlihazırda her koşulda Hazine için kullanılmaktadır. Yani, bütçenin yüzde 15’ine varan işsizlik sigortası fonunun hükümet tarafından bir gelir kaynağı olarak görüldüğü ve amacı dışında kullanıldığı ortada. Bu durum, elbette kriz koşullarında ayrı bir önem kazanıyor.

İşsizlik fonu işsizlere!

Krizin, başlangıcından beri en büyük sonucu, derinleşen ve yaygınlaşan işsizlik oldu. Bu süreç karşısında işçi ve emekçilerin mağdur olmaması adına iki talebi önemle vurguladık. Birincisi, işten çıkarmaların yasaklanması idi. İkincisi ise, işsizlik fonundan yararlanma koşullarının iyileştirilmesi idi.

İyileştirmeden bahsederken, Türkiye koşullarında son 120 gün sürekli ve son üç yıl içinde en az 600 gün prim koşulunun akıl dışılığını belirtirken, en temelde bu fondan yararlanma koşullarının kolaylaştırılması aciliyetinin altını çizdik ve elbette fondan yararlanma süresinin uzatılması ve asgari ücretin bile çokça altındaki ödeneğin arttırılması gerekliliğini belirttik… Fonda bulunan 42 milyara ulaşmış meblağ, eğer şimdi, bu kriz koşullarında, açlık ve sefaletle burun buruna gelen emekçiler için, -üstelik oluşturulma amacı da tam bu sorunların etkisini en aza indirmek olarak gösterilirken- kullanılmayacaksa, ne zaman kullanılacaktı? Aksi durumda işçiden alınan primin işlevi neydi? Fakat işverenin temsilcisi hükümetin masasında bu talepler duymazdan gelinerek varılan bu son nokta, bu ikinci talebimiz kapsamında, “işsizlik fonunun işçi örgütleri tarafından yönetimi” sloganını dile getirmenin gerekliliğini tartışmasız olarak ortaya koydu.

Fonun yönetimi meselesi

İşsizlik Sigortası Fonunun işletilmesi ve yönetilmesi, yönetmelikçe, Türkiye İş Kurumu Yönetim Kurulu’na verilmiştir. Kurumun işleyişini düzenleyen yönetmeliğin 4. maddesine göre, Yönetim Kurulu, bir genel başkan ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanının ve Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu bakanın önerisi üzerine ortak kararla atanan birer temsilci ile en çok üyeye sahip işçi konfederasyonu (Türk-İş), işveren konfederasyonu (TİSK) ve Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonunca (TESK) belirlenen birer üyeden olmak üzere altı üyeden oluşuyor. Ancak gelin görün ki, hükümet sınırlarını kendi belirlediği bu yönetimi bile yok sayarak, fonu kendi ihtiyaçlarıma göre kullanmak benim elimde, dedi. Bir yasa çıkardı ve fonun nemalarının dörtte üçüne el koydu. Fon yönetiminin bu durum karşısında yapabileceği tek şey yasanın Anayasa Mahkemesi’nce iptalini istemek (beklemek). Diğer yandan, bu duruma karşı çıkan işveren ve esnaf konfederasyonlarının itirazının, fondaki paranın kendileri için kullanımını sağlamak olduğu da söylemlerinden anlaşılabiliyor. İşsizler için oluşturulmuş bu fonun nedense işsizlerin ihtiyaçları dışında her şey için kullanımının tartışıldığını görüyoruz; ancak konu işsizlere geldiğinde körler ve sağırlar birbirini ağırlamaya devam ediyor. Bizler, elbette öncelikle bu haksız ve hatta hak yiyici yasanın iptalini istiyoruz; ancak bu yeterli değil, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi örgütleri bu
fonun yönetimini tamamıyla ellerine almak için seferber olmalıdır. Krizin boyutları gün geçtikçe artarken, kesin olarak söylenen tek bir şey var: Yoksulluk ve işsizlik artacak…

İşsizlik Fonu ise şu an elimizdeki en önemli güvence. Bunu hükümetin ve işverenlerin eline kolayca bırakamayız. Bu fonda ücretlerimizden kesilerek birikmiş para, şimdi aç kalmamamızın tek garantisi. Bu fonun denetim ve yönetimi tamamen işçi örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından bir yandan işsizliğin sonuçlarını azaltmak, bir yandan da kalıcı istihdam politikalarını desteklemek için sürdürülmelidir.

“Üretimden gelen güc”ü bilmek yetmez!

Bu bariz hak kaybı karşısında elbette hiçbir işçi örgütü üç maymunu oynayamaz. Oynamamalıdır! Ancak, maalesef ortadaki durum, sendikaların kriz karşısındaki basiretsizliğinin bu durum karşısında da süreceği öngörüsünü kuvvetlendirmektedir. İşçi sendikaları temsilcileri süreci birkaç basın açıklaması ve kısmî eylemlerin ötesine taşıma inisiyatifini almamaktadır. Kendi ifadesiyle “Başta CHP olmak üzere vicdanı emekten yana 110 milletvekili”ne seslenen Süleyman Çelebi ve ondan daha iyi bir konumda olmayan diğer sendikacılar, işbirliklerini ne zaman sınıf içinde aramaya başlayacaklar, tepkilerini ne zaman fabrikalardan yükseltmeye başlayacaklar, üretimden gelen gücü ne zaman kullanacaklar, sormak isterim.

Sınıf uzlaşmacılığı değil, sınıf birliği!

Lafla, peynir gemisi buraya kadar… Desa’da, Eti’de, Halkalı Kâğıt’ta direnen işçilerin kazanımları bundan sonrasına nasıl gidilebileceğini gösteriyor: Krizin başlangıcından beri önümüzde kalan son ekmeği de kapma telaşındaki işverenle ve onların temsilcileri ile uzlaşarak değil, onlar karşısında birleşerek! Önce işyerimizde, sonra sendikamızda, sonra işçileri ve işsizleri birleştirecek bağımsız sınıf perspektifine sahip yerel ve uluslararası platformlarda, krize karşı taleplerimizi içeren kampanyalar etrafında; var olduğumuz sürece, bir işçi seçeneğinin de olduğu iddiasıyla birleşerek… tek başımıza belki hiçbir şey ama bir sınıf olarak bu sistemin işlemesini sağlayan en önemli güç olduğumuzun bilinciyle… “Kriz varsa biz yaratmadık ya, bedelini hep biz ödemeyeceğiz ya!” deme cesaretiyle…

İşçiler ve emekçiler olarak cephemizi örmek, savunma hattımızı güçlendirmek zorundayız. Günü ve konumlarını kurtarma telaşındaki sendika bürokratlarına, yitirdiğimizin yalnızca bugün değil; yarınımız ve bununla birlikte tüm geçmiş mücadelemiz olduğunu hatırlatmak zorundayız.

Bugün değilse ne zaman? Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadığında mı?!

Yazan: Cemre Sava (1 Eylül 2009)

Yorumlar kapalıdır.