Avrupa’da Kurtlar Savaşı

48

Dört yıldan beri derin ekonomik krizin içinden çıkamayan Avrupa Birliği’nde, “istikrar” yanlısı Ricardocular (Merkel-Sarkozy) ile “büyümeci” Keynesçiler (Monti-Hollande) arasında sıkı bir mücadele sürüyor. Sosyalistlerin dikkatle izlemeleri ve olası sonuçlarını kestirebilmeleri gereken bir çatışma bu. İstikrarcılar, “piyasalara” (yani uluslararası spekülatörlere) güven verebilmenin yegane yolunun bütçe dengesi olduğunu, bu nedenle tüm kamu harcamalarında kısıntılara gidilmesini, ekonomik büyümenin ve yeni iş alanlarının açılmasının ancak bundan sonra gelebileceğini savunuyorlar. Almanya başbakanı Merkel’in önderliğindeki bu kesim şu anda AB içinde egemen durumda ve kemer sıkma politikalarını tüm Birlik ülkelerine dayatıyor. Büyümeciler ise, ekonominin yeniden canlandırılabilmesinin ve işsizliğin azaltılabilmesinin formülünün, kamu yatırımlarının hızlandırılması olduğunu savunuyorlar. Pekiyi, bu yatırımlar için parayı nereden bulacaklar? Diyorlar ki: mali piyasalara işlem vergisi koyalım ve dış borçlanmadan (yani kamu açıklarından) bu denli kaçınmayalım.

Merkelci kemer sıkma politikalarına karşı bu isyanın altında elbette Avrupa emekçilerinin kamu hizmetlerindeki kesintilere ve dayanılmaz hale gelen işsizliğe (İspanya’da %25) karşı tepkileri yatıyor. Yunanistan, Portekiz, İrlanda tahrip olan ülkelerin başında geliyor. İspanya ve İtalya aynı durumun eşiğinde. Hollanda ve Romanya’da istikrarcı hükümetler istifa etmek zorunda kalıyorlar. İngiltere ve Almanya ekonomileri de gerileme sürecinde. Bütün ülkelerde politik kutuplaşma derinleşiyor, toplumsal mücadeleler hükümetlerin denetiminden çıkmaya başlıyor. Avrupa burjuvazisi yakın bir gelecekte durumun AB’nin, Avronun, burjuva hükümetlerinin hepsinin temellerini sarsabilecek bir şiddet kazanmasından ürküyor, dolayısıyla da krizi olmasa bile onun kitleler nezdindeki sonuçlarını “hafifletici” çözümler arıyor.

Ama çatışmayı salt ekonomistler arasındaki bir ideolojik çekişme olarak görmemeliyiz, zira ardında Avrupa’daki mali sermaye ile sanayiciler arasında gelişmekte olan bir anlaşamazlık da var. Merkel’in “bütçe disiplini” politikasını AB’ye dayatabilme gücü, Alman bankalarının egemen konumundan kaynaklanıyor ve böylece Alman başbakan Avrupa Merkez Bankası’nı istediği gibi yönlendirebiliyor. Alman bankaları (mali sermaye), ellerinde bulundurdukları diğer ülke dış borç tahvillerinin ilgili devletlerce (Yunanistan, Portekiz, İtalya, İspanya, vb) faizleriyle birlikte eksiksiz ve zamanında ödenmesini istiyorlar ve dolayısıyla da borçlu hükümetleri kamu kesintileri yapmaya, refah devletini ilga etmeye, emekçi kitleleri ağır yoksulluğa sürükleyen “reformlar” uygulamaya zorluyorlar (daha doğrusu, kendileri de finans kapital temsilcisi olan bu hükümetlerle işbirliğine giriyorlar). Bu reformların sonucu ortada: AB’nin “çevre” ülkelerinde üretici güçler müthiş bir tahribat yaşamakta.

Ama bu durum bir sonuç daha yaratıyor: bu ülkelerde üretim ve tüketim geriledikçe, Alman ekonomisinin ihracat kapasitesi de zayıflıyor. Almanya ulusal gelirinin %55’i ihracata dayanıyor ve ülke tüm ihracatının %60’ını AB ülkelerine yapıyor. Dolayısıyla Avrupa ülkelerindeki ekonomik daralma, doğrudan Alman sanayisine gerileme olarak yansıyor. Bu nedenle Alman sanayicileri Nisan başlarında Merkel’e yolladıkları bir mektupta, AB ülkeleri üzerindeki mali basıncın azaltılması ve ekonomik büyüme doğrultusunda yeni politikaların geliştirilmesini istediler. Bu kesimin temsilcilerinden, Avrupa Parlamentosu başkanı Martin Schulz (Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesi), büyümeye yardımcı kaynakların yaratılması için Avrupa Merkez Bankası’nın ilgili ülke bankalarına kredi açması; çokuluslu bankalar, yatırım fonları ve sigorta şirketlerinin uluslararası spekülasyon işlemlerinin vergilendirilmesi; ve yüksek gelirler üzerindeki vergilerin artırılması gibi önerilerde bulunuyor. Fransa’da Sarkozy’i devirmek üzere olan Sosyalist lider Hollande’ın programında da benzer öneriler yer alıyor.

Burjuva sektörler arasındaki bu anlaşmazlık henüz Avrupa burjuvazisinin genel krizine yol açmış düzeyde değil; şimdi herkes iki politikayı (kemer sıkma ve teşvik) birleştirici formüller arıyor. Ama devrimci sosyalistler olarak bu gelişmeyi yakından izlemeliyiz, zira sınıf mücadelesinde yeni sonuçlara neden olabilir. Birincisi, bugüne değin neoliberal politikaların başını çekmiş olan burjuva nitelikli sosyalist partiler (Fransa SP’si, Alman SPD’si, İspanyol PSOE’si, vs) ve sendikalar (başta Avrupa Sendikaları Konfederasyonu olmak üzere) şimdi işsizliği kısmen azaltacak kamu yatırımları politikalarını savunarak kitlelerin nezdinde yitirdikleri desteği yeniden kazanmak istiyorlar, ama neoliberal programlarını değiştirmiş değiller. Ülkelerinin uluslararası bankalara olan borçlarını (elbette emekçilerden toplayarak) kapitalist imanı yerinde burjuva müminler gibi ödenmeye devam etmekten vazgeçmiyorlar; herhangi bir ekonomik planlama vaat etmiyorlar; özelleştirmelerin durdurulacağından, özelleştirilmiş kamu yatırımlarının yeniden devletleştirilmesinden söz etmiyorlar; ve tabii ki ekonomi üzerinde bir işçi-emekçi denetiminden şiddetle kaçınıyorlar. Dolayısıyla bu “Sol” partilerin içi boş vaatlerine karşı işçi sınıfını ve emekçi yığınları uyarmalıyız.

İkincisi, ikincil derecedeki AB ülkelerinde kamu yatırımlarıyla sanayi üretiminin kısmen canlandırılmasının Türkiye ekonomisi üzerinde bazı kaçınılmaz sonuçları olacaktır. Örneğin, AKP hükümetinin ekonomik büyüme politikalarında (ve bütçe dengelemesinde) çok ihtiyaç duyduğu dış sermayenin bir bölümü Avrupa’ya kayabilecektir. Unutmamak gerekir ki, AB hükümetlerinin bugüne değin yürürlüğe koydukları “iş reformları” Avrupa proletaryasını müthiş derecede zayıflatmış ve ucuz emek gücü açısından Türkiye ile rekabet edecek bir düzeye geriletmiş durumdadır. Dolayısıyla AKP hükümeti, bu durumu Türk burjuvazisi lehine dengeleyebilmek adına işçi sınıfına ve onun örgütlerine yönelik yeni bir saldırı kampanyası başlatabilir.

Öte yandan, çeşitli ikincil derece Avrupa ülkelerindeki sanayinin tahrip olmasından Türk burjuvazisi epey yararlanmış, gerek Alman sanayisine taşeronluk hizmetlerinden, gerekse de AB ülkelerine yönelik ihracatından oldukça kazançlı çıkmıştı. Şimdi Avrupa’da başlayabilecek olan yeni bir kamu sanayi yatırımları dalgası, Türkiye’nin bu avantajlı konumunu zedeleyebilecek ve ihracat gelirlerinde düşüşlere neden olabilecektir. Bunun sonuçları Türkiye emekçi yığınları açısından tehlikeler taşımakta: işsizliğin yaygınlaşması, yeni sosyal kesintiler, maceracı milliyetçi iç ve dış politikalar, kitleler üzerinde yeni politik ve sendikal baskılar, giderek daha da otoriterleşen hükümetler…

Bu analiz ve tartışmaları derinleştirmemiz, kitlelere krize çözümün parlamento ve şirket bürolarında değil sokakta ve işyerlerindeki mücadelelerde ve elbette mücadelelerin birleştirilmesinde olduğunu anlatmaya devam etmemiz ve devrimci parti inşası çalışmalarımızı ulusal ve uluslararası düzeylerde hızlandırmamız gerekiyor.

Yorumlar kapalıdır.