Miguel Sorans ile dünya durumu üzerine

187

Devrimci Troçkist hareketin önemli sembol isimlerinden, UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) ve Arjantin partisi Izquierda Socialista (Sosyalist Sol)’nın liderlerinden Miguel Sorans, İşçi Cephesi’nin davetlisi olarak İstanbul’daydı. 6 Mayıs tarihinde kendisiyle, gazetemizin bürosunda bir söyleşi gerçekleştirdik. Aşağıda Miguel Sorans’ın konuşmasının bir kısmını bulacaksınız.

Değerli Yoldaşlar,

Bu buluşmanın bir tesadüf olmadığını düşünüyorum çünkü dünya çapında devrimci Troçkistlerin birleştirilmesi görevi temel bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Bugün bu ihtiyaç, dünya çapında sınıf mücadelesinin kazanmış olduğu karakterle, çok daha yakıcı bir nitelik barındırıyor. Dünya politik durumu, özellikle son dünya kriziyle birlikte, kapitalizmin tarihinin en muazzam krizinin sonucu olarak, çok daha patlamalı bir hale gelmiş durumda.

Kapitalist-emperyalizmin bu krizi 2008 yılında başladı ve 4 yıldır devam eden bu krize karşı, burjuvazinin saflarında herhangi bir çözüm önerisi gelişebilmiş değil. Geçenlerde Almanya’da kapitalizmin belli başlı yöneticileri bir araya geldi ve toplantı sonucunda, kendi imkanlarıyla krizden bir çıkış yolu bulamadıklarını itiraf ettiler. Sorunun kaynağı bizzat kapitalizmin kendisi olduğundan, gerçek şu ki, krizden bir çıkış yolu bulabilmeleri kolay değil. Dolayısıyla, burjuvazinin tek çıkar yolu, işçi sınıfı üzerindeki sömürüsünü derinleştirmekten geçiyor. Fakat kapitalizmin karşı karşıya olduğu temel engel, kitlelerin burjuvazinin saldırı planlarına karşı gerçekleştirdiği muazzam direniş.

Dünya durumu: Ortadoğu’dan Avrupa’ya, Tunus’tan Yunanistan’a…

Bunun en önemli örneklerinden birisi, Yunanistan’daki gelişmelerdir. Kesinti üstüne kesinti uygulanmasına rağmen Yunan halkı direnişe devam ediyor ve yenilgiye uğramış da değil. Ama kapitalizmin krizinin daha da yoğunlaştığının en önemli ifadesi, özellikle 2010’dan itibaren patlak veren Arap devrimleri oldu. Tunus’taki devrimden bir ay önce, bu devrimin gerçekleşebileceğini ve hatta zafere ulaşabileceğini tahayyül etmek ne burjuvazinin ne de, itiraf edelim, bizim yapabileceğimiz bir şeydi.

Arap devriminin zaferi, kapitalizmin krizinin bir yansıması olduğu gibi, emperyalizm için de bir zayıflık kaynağına dönüştü. Bu aynı zamanda, Avrupa’da patlak veren seferberlikleri de açıklayan bir süreç haline geldi. Dikkat edin, devrimler zafere ulaşmış ülkelerde de, henüz diktatörlükleri devirmeyi başaramamış olanlarda da devam ediyor. Ve bu devrimler bir süreklilik arz ediyor. Bu sürecin bir yansıması da, Avrupa’da (Portekiz, Yunanistan, İspanya, vs.) işçi sınıfının bir kez daha olanca gücüyle sahneye çıkması oldu. Çin’de diktatörlüğe rağmen, 2 yıldır patlak veren pek çok grev ve direniş de bu sürecin bir başka faktörü. Ve Latin Amerika’da yükselen seferberlikler bu sürecin, bir başka kıtadaki yansıması. Özellikle Şili’de öğrencilerin başını çektiği seferberliklerle birlikte başlayan kitle hareketi, bunun en önemli göstergelerinden bir tanesi.

Arap devrimi yeni bir devrimci dönemin fitilini ateşledi. Birkaç gün önce, İspanya’daki Enternasyonalist Mücadele örgütünden yoldaşlarla birlikte, Suriye Devrimi ile dayanışma şiarıyla, devrimin başladığı yer Tunus’ta 1 Mayıs etkinliklerine katıldık. Başkentte 30 bin işçi, içinde İslamcıların da bulunduğu yeni hükümete karşı meydanlardaydı. Bunun temel nedeni, devrimi gerçekleştiren Tunuslu işçilerin ve kitlelerin, devrimin ardından, devrimden bekledikleri hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olması. Dolayısıyla, katıldığımız bu gösteriye damgasını vuran temel slogan, “Yeni, ikinci bir devrim için ileri!”, idi.

Ne var ki, bu panorama içerisinde, dünya devrimci durumunun karşısındaki en büyük sorun, bütün bu meselelere berraklık kazandırabilecek bir devrimci önderliğin yoksunluğunda düğümleniyor. Bildiğiniz üzere, Troçki Geçiş Programı’nda, “İnsanlığın bugünkü krizi, devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir.”, tespitinde bulunmuştu. Bu kriz geçerliliğini halen sürdürüyor. İşçi sınıfının tayin edici gücünde herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen, süreci frenleyen sınıfın karşıdevrimci ve reformist önderlikleri etkilerini koruyor.

Örneğin, Tunus, Mısır, Libya gibi devrim yaşanan ülkelere bakalım. Kitleler diktatörlükleri devirerek büyük devrimler gerçekleştiriyor fakat hemen ardından, temel hedefleri devrimleri durdurmak olan, İslamcıların da desteğiyle yeni hükümetler iktidara geliyor. Örneğin Tunus’ta, hükümetteki İslamcı parti ve bazı merkez-sol partiler, hükümete ve ülkeye istikrar kazandırmak adına, grev yapılmasına kesinlikle karşılar.

Öte yandan, bildiğiniz gibi, İspanya’da 29 Mart’ta bir genel grev gerçekleşti. İspanya’daki temel sorun, merkezi iki büyük sendikanın işçi sınıfı üzerindeki bürokratik egemenlikleri. Bu bürokratik önderlikler, işçilerin hükümete karşı büyük bir şevkle yürütmek istedikleri mücadeleyi durdurmaya çalışıyorlar. Bu nedenle, mücadeleyi ilerletebilmek için bu bürokratik önderlikleri alaşağı etmeli, işçi sınıfının alternatif ve sosyalist önderliğini inşa etmeliyiz.

Latin Amerika: Venezuela – Chavez, Arjantin – Peronizm

Latin Amerika’da ise, Chavez ve Morales hükümetleri gibi, Arjantin’de yeniden iktidara gelen Peronizm gibi fenomenlerle karşı karşıyayız. Castroculuğun desteği altındaki Chavezcilik olgusuna gelirsek; Chavez yönetiminin Venezuela’ya yönelik temel hedefi, gerçekte Venezuela’da süregiden devrimci mücadeleyi, “21. yüzyıl sosyalizmi” sloganı altında imha etmek üzerine kurulu. Chavezcilik hem Venezuela işçi sınıfının öncülerinde hem de Latin Amerika’daki devrimci örgütler nezdinde muazzam bir kafa karışıklığına yol açmış durumda. Chavez’in “21. Yüzyıl sosyalizmi”, Stalin’in aşamalı devrim anlayışının yeni bir versiyonudur. Bu anlayış, sosyalizmin kapitalizmle barış içinde bir arada kurulabileceği fikrine dayanmaktadır.

Örneğin, Chavez ABD-karşıtı ve ulusalcı sert bir söylem kullanmasına rağmen, Venezuela’nın başlıca ulusal gelir kaynağı olan petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 50’sine çok uluslu şirketler tarafından el konulmakta. Dolayısıyla, Chavez’in kullandığı bu sert söylem, çok uluslu şirketler açısından herhangi bir problem yaratmıyor çünkü, onlar bu ülkeden gelen olağan üstü gelirlerini garanti altına almış durumdalar.

Chavez’in işçi düşmanı politikaları ise dünya ölçeğinde çok az bilinen bir olgu. Chavez’in ilerlemekte olan sosyalizm anlayışına göre, örneğin ücretlerin artırılması için grev yapan işçiler karşıdevrimcidir. Bu anlayışa göre, iktidarda zaten sosyalist bir hükümet olduğuna göre, işçilerin grev yapmasını gerektirecek bir durum söz konusu olamaz. Bu durumdan en çok etkilenenler ise, Venezuela’nın petrol işçileri. Bu şartlar altında, başta petrol işçileri olmak üzere tüm işçi sınıfı, toplu sözleşme imzalama hakkından yoksun bırakılıyorlar, ücretlerinin artırılması taleplerini dile getiremiyorlar.

Dolayısıyla Venezuela’ya yerleşmiş çok uluslu şirketler açısından bir sorun bulunmuyor. Eskiden karlılıklarını garanti altına almak için sendika bürokrasisi ile pazarlık durumundaydılar, şimdi ise mevcut karlılık oranlarını korumalarını onlara bizzat Chavez garanti ediyor.

Öte yandan, Chavez’in de bundan 5-6 yıl öncesine kıyasla, popülerliğini büyük ölçüde yitirdiğini belirtmek gerekiyor. Bu durum, ağır hasta durumundaki Chavez’in eğer Ekim ayındaki seçimlere katılabilirse, seçimleri kazanamayacağı anlamına gelmiyor. Fakat gerçek şu ki, şu anda Venezuela’da işçi sınıfı temelli ciddi bir protesto dalgası söz konusu. Bu nedenle, bundan iki sene önce, petrol işçileri sendikasında gerçekleşen seçimlerde, akımımız dâhilindeki Troçkist adayların listesinin yüzde 30 oranına ulaşmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz.

Chavez’le ilgili bir başka problem ise, Arap devrimleri karşısında geliştirdiği tutum oldu. Chavez’e göre, örneğin Kaddafi, emperyalizme karşı mücadele eden yılmaz bir devrimciydi!

Bolivya – Morales

Bolivya’da Evo Morales de bu sürecin bir başka vehçesini oluşturuyor. Morales, kıta ölçeğinde başkanlığa gelmiş ilk yerli adaydı. Morales ve partisi MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) da, “yerli sosyalizmi” teorisiyle sol saflarda muazzam bir kafa karışıklığına yol açtı. Fakat özellikle son 2 yıldır, başta yerliler olmak üzere Bolivya emekçi halkı bu “sosyalizm”den yaka silkmiş durumda. Morales’in geçtiğimiz yıl benzin ve doğalgaza yaptığı astronomik zamlar, muazzam bir seferberlikler dalgasına (gasolinazo) yol açtı. Bu süreçte, Morales’in kendi sosyal tabanı sokaklara indi ve temel sloganları, “Ya bu durumu değiştir, ya da def ol git!”, idi. Morales bu basınçlara daha fazla dayanamadı ve televizyona çıkarak, zamları geri alacağını duyurdu. Fakat bu süreç bir kırılma noktası oluşturdu ve bu andan itibaren kitleler Morales’e güven beslememeye başladılar.

Morales içinse, en kötüsü daha henüz gelmemişti. Bu olaydan bir süre sonra, Bolivya’daki Amazon ormanlarının ciddi bir şekilde tahrip edecek bir otoyol projesinin inşasına girişti. Brezilya ile ticareti kolaylaştırma kisvesi altında aslında bu projenin temel hedefi, Bolivya’nın çok uluslu şirketlerle bağlantısını kurma stratejisine dönüktü. Bu projeye karşı, Amazon Bloku adı altında bizzat Morales’in sosyal tabanını oluşturan yerliler, bir cephe oluşturdular ve bu plana karşı mücadeleye giriştiler. Bu ana kadar
hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedikleri, kendi içlerinden yerli bir başkanla, o andan itibaren bütün bağları kopmuş oldu. Bu mücadele bir anda ulusal bir nitelik kazandı ve Morales bir kez daha geri adım atmak zorunda kaldı.

Geçtiğimiz Ocak ayında işçi delegeleri tarafından alternatif bir sendikal ve politik bir merkezin inşası için gerçekleştirilen toplantıya katılmak üzere Bolivya’daydım. Bu toplantı sürecinde, Bolivya’nın merkezi bürokratik sendikası COB, istemeye istemeye Morales’in aleyhinde bir karara imza atmak zorunda kaldı. İşçilerin basıncı altında, öyle bir pozisyonda kaldılar ki, planladıkları üzere Morales’i destekleyen bir karar çıkartamadıkları gibi, bunun yerine işçilerin taleplerini kabul eden bir kararı onaylamak zorunda kaldılar.

Size bu örnekleri vermemin nedeni, bu önderliklerin oynadığı karşıdevrimci rolle kitlelerin yükselmekte olan bilinci arasındaki çelişkiyi, çatışmayı gösterebilmektir. Aynı zamanda, bu önderliklerin ilelebet sürecek, ebedi önderlikler olmadığını da akılda tutmak gerekiyor. Dolayısıyla, ortada birikmeye başlayan bir deneyim var ve bu devrimciler için muazzam bir imkânlar bütünü sunuyor, bunu görmenizi isterim.

Şili – İspanya

Şili’de öğrencilerin seferberlikleriyle başlayan altüst oluş süreci, başka bir önemli noktayı oluşturuyor. Şili’de halen Pinochet tarafından çizilmiş anayasal ve yasal çerçeve geçerliliğini sürdürüyor. Şili’de devlet üniversiteleri dahi paralı eğitim veriyor. Şili’deki yarı-demokratik, yarı-diktatöryal rejim bu süreçte, nihayet baskılara yanıt veremez bir noktaya geldi. Bu nedenle, birdenbire liseli ve üniversiteli öğrencilerin seferberlikleri patlak verdi. Bu seferberlikler silsilesinin ortasında ise, bu mücadelenin önderliği için ayrı bir mücadele gündeme geldi. Söz konusu olan Komünist Parti’nin önderliği ele geçirme çabasıydı. Komünist Parti bu mücadelenin öncüsü değildi. Mücadele patlak verdiğinde toplumsal basıncın etkisi altında seferberliklere dâhil oldu. Fakat seferberliklerin önderliğini ele geçirerek mücadeleyi sınırlama hedefiyle hareket etti. Ne var ki bu durum, öğrenci temsilcileri seçimlerinde, seçimleri kaybetmeleriyle sonuçlandı. Dolayısıyla, kitle hareketi bürokratik ve reformist Komünist Parti’yi ezip geçti. Şu anda öğrenci federasyonunun önderliğinde, horizontalist (yatay örgütlenmeyi savunan, parti-karşıtı bir eğilim ç.), bağımsız bir sol eğilim bulunmakta. Bu horizontalist eğilim, İspanya’daki Öfkeliler hareketinde de (İndignados) gördüğümüz gibi, oldukça yaygınlaşmış durumda. Bu durum bir bakıma olumlu bir yön barındırıyor. Bürokrasiden yaka silkmiş ve onu aşmak isteyen bir iradenin varlığını gösteriyor. Ama olumsuz bir yön de barındırıyor bu durum çünkü bu anlayış, bir parti ihtiyacını ve devrimci partinin inşası perspektifini reddediyor. Hükümete ve düzene karşı politik bir mücadele yürütülmesi ihtiyacını yok sayıyor.

Uluslararası bir devrimci Troçkist kutubun inşası

Dolayısıyla, bizim UIT-CI olarak, İşçi Cephesi’nden ve Enternasyonalist Mücadele’den yoldaşlarla ortaklaştığımız bir nokta var. O da, bütün zayıflıklara rağmen, dünya çapında devrimci bir önderliğin inşası için mücadeleye devam etmek. UIT-CI olarak, Morenist ve Troçkist geleneği sahiplenen bir akım olarak, devrimci bir önderliğin inşası için mücadele yürütmek, bizim için stratejik bir görevdir.

Bizim için devrimci partiler, Leninist bir kavrayışla inşa edilmelidir. Lenin’in tarifine göre bu kavrayış, devrimci eylem partilerini gerekli kılar. Bu partiler, içeride demokratik bir tartışma rejimine sahiptiler, dışarıda eylem birliğiyle sınıf mücadelesine belirli bir politik hatla müdahale ederler. Bu kavrayış sosyal demokrat parti konseptinden kesin bir farklılıkla ayrılmaktadır. Sosyal demokrat partiler, sınıf mücadelesinin bütün aşamaları boyunca, burjuvaziyle işbirliğini esas alırlar.

Bu çerçevede, devrimci partilerin inşası stratejisi, öğrenci hareketlerinden köylü hareketlerine sınıf mücadelesinin bütün cephelerine politik yanıtlar verme ihtiyacı ortaya koyar. Troçkist olarak adlandırılan akım içerisinde, Morenizm’in ayırt edici yönü budur. Oportünizme ve sekterizme karşı sistematik mücadele, Morenizm’in temel karakteristiğidir. Bizim Morenizm’den anladığımız, partilerin inşa hattını tamamen sınıf hareketine nüfuz ederek, onun içinde gerçekleştirmek ve böylece Troçkizm’i marjinallikten kurtarmaktır.

Bizler geleceğe dair iyimseriz fakat kolaycı da değiliz. İyimseriz çünkü dünya panoramasında çarpıcı değişimler söz konusu. Öte yandan, Tunus’ta kitlelerin ikinci bir devrim talebini görmek, sizlerle, Türkiye’deki devrimci Troçkist bir grupla tanışmış olmak da beni iyimserliğe sevk ediyor. Bu bağlamda, UIT-CI ve Uluslararası Birlik Komitesi arasındaki işbirliğinin gelişmesi ve yakınlaşma süreci, bizim oldukça önemsediğimiz bir adım. Eğer deneyim paylaşımlarımızı geliştirebilir ve ilkeci bir zeminde mücadelemizi ortaklaştırabilirsek, uluslararası devrimci Troçkist bir kutubun inşasında, bunun önemli bir gelişme olacağına inanıyoruz.

Yorumlar kapalıdır.