Avrupa sola mı yöneliyor?

57

Geçen ay bu köşede Avrupa Birliği (AB) içinde sürmekte olan “Kurtlar Savaşı”ndan, istikrarcılar (Merkel) ile büyümeciler (Hollande) arasındaki çekişmeden söz etmiştik. Ama AB içinde buna koşut süregiden ve devrimci Marksistler olarak çok dikkatle izleyip müdahale etmemiz gereken bir süreç daha var: hükümetler değişiyor. Burjuva demokrasisinde seçimler sınıf mücadelesinin bire bir değil, ama kırılarak yansıyan bir resmini verir; dolayısıyla herhangi bir parlamento ya da başkanlık seçiminin sonuçlarından ancak o andaki farklı seçmen kesimlerinin politik eğilimlerini kestirebiliriz, mutlak bilinç düzeylerini değil. Ama eğilimler önemlidir ve devrimcilerin taktikleri üzerinde sonuçlar yaratabilir. Buradan hareketle, Avrupa’daki son dönem eğilimlere bir göz atalım.

2010-2011 yıllarında çeşitli ülkelerde yapılan seçimler, kitlelerin derinleşmekte olan ekonomik krizin sorumluları olarak, o dönemlerde iktidarda olan ve en ağır neoliberal politikaları (halkın kemerlerini sıkarak patronları, bankaları, spekülatörleri kurtarma operasyonları) uygulayan “Sol” partileri gördüğüne işaret ediyordu. Mayıs 2010’da, Tony Blair’in yerini almış olan Gordon Brown önderliğindeki İşçi Partisi, Muhafazakâr ve Liberal partilerin karşısında ağır bir yenilgi alarak “Üçüncü Yol”un kitlelerce çöpe atıldığına tanık oldu. Aynı yılın baharında Macaristan’da muhafazakar Viktor Orban, ertesi yıl da Finlandiya’da merkez sağ parti lideri Jyrki Katainen hükümet başkanı oldular. Haziran 2011’de Portekiz’de sosyalist lider Socrates muhafazakar Pedro Passos Coelho tarafından iktidardan uzaklaştırılırken, o yılın Kasım ayında İspanya’da, Zapatero’nun Sosyalist partisinin yönetimini devir almış olan Alfredo Perez Rubalcaba, sağcı Halkçı Parti (PP) lideri Mariano Rajoy tarafından muhalefete itildi. Bu dönemde iki de “özel” iktidar değişikliği oldu: AB’nin emri uyarınca Yunanistan’da PASOK lideri Papandreu ve İtalya’da Berlusconi iktidardan ayrılarak yerlerini “teknokrat” hükümetlere bırakmak zorunda kaldılar.

Bütün bu değişiklikler Sağ’ın güçlenmekte ve yükselmekte olduğu izlenimi yaratmaktaydı. Üstelik bu durum, 2011 başından itibaren gelişip yaygınlaşmakta olan Arap devrimlerinin, başta İspanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde doğmakta olan “Öfkeliler” hareketinin ve kısmi grevlerin yarattığı olumlu ve ilerici beklentilerle dolu bir ortamda gerçekleşiyordu. Seçmenler işsizliğin ve yoksulluğun önünü alamayan, daha doğrusu almak istemeyip mali sermayenin politikalarını uygulayan sosyal demokratları cezalandırıyordu, ama onların yerini bu kez ultra liberal ideolojinin savunucusu Sağ partiler alıyordu. Görünürdeki bu çelişkiyi bir-iki faktörle açıklamak mümkündü: Birincisi, seçimlerde radikal sol partiler de kısmi bir gelişme elde etmekle birlikte, sosyal demokrasinin solundaki kesimler kitlelere birleşik, inandırıcı bir program ve örgütsel alternatif sunamıyorlardı. İkincisi, Öfkeliler hareketinin ve grevlerin yaygınlaşmasına karşılık özellikle sendikalar halk hareketinden uzak duruyorlar, ve grevlere, işçi direnişlerine süreklilik kazandırmak bir yana bir an önce hükümetlerle ve patronlarla uzlaşmanın yollarını arıyorlardı. Bunun sonucunda da emekçi yığınlar geleceğe yönelik herhangi bir beklentiden mahrum kalıyorlar, kısmen demoralize olup evlerine, sosyal yardım merkezlerine ve iş bulma kurumlarına çekiliyorlardı. Ve nihayet üçüncüsü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi seçimler sadece birer seçimdi, yani durumun o anlık, neredeyse son bir iki haftalık büyük parti propagandalarıyla belirlenen resmini veriyordu; derinden işlemekte olan güçlü akımların ancak kısmi bir yansıması kırılarak yüzeye vuruyordu (“Seçimler gerçekliğin deforme olmuş bir ifadesidir” – Moreno).

Nitekim daha 2011’in sonlarında Liberal Sağ’ın zafer çığlıklarının gerçekliğe pek de tekabül etmediği ortaya çıkmaya başladı. Eylül’de Danimarka’da sosyal demokrat Helle Thorning-Schmidt başkanlığında Sol koalisyon hükümeti kuruldu. Mart 2012’de Slovakya’da Robert Fico önderliğindeki Sol akım iktidar oldu. Ertesi ay Romanya’da Victor Ponta başbakanlığa geldi. Nihayet Mayıs’ta, Fransa’da Hollande Sarkozy’nin yerini aldı. Sadece bu da değil: İngiltere’de Ed Miliband’ın yeniden kurmaya yöneldiği İşçi partisi yerel seçimlerde Muhafazakarlar’a ağır darbeler indirdi. İspanya’da Birleşik Sol, Endülüs ve Asturias’taki otonom parlamento seçimlerinde çok ciddi başarılar elde edip Sosyalistlerle birlikte yerel hükümetler oluşturdu. Aynı durum İtalya’daki kısmi belediye seçimlerinde tekrarlandı (komedyen Beppe Grillo benzeri sistem karşıtı adaylar şaşırtıcı başarılar elde ettiler). Ve nihayet Mayıs ayında Yunanistan’da Alexis Tsipras önderliğindeki radikal sol koalisyon Syriza %17 oyla ikinci politik güç olarak parlamentoya girdi; ülke genelinde dört sol parti oyların %44’ünü alarak sağ ve aşırı sağcı üç partiyi geride bıraktı (%36). (Yunanistan seçimlerine ilişkin, bak.: iscicephesi.net, “Yunanistan: 6 Mayıs seçimleri – İlk sonuçlar”.) Siz bu satırları okuduğunuzda belki de Fransa’da parlamento seçimleri sonuçlanmış ve Sosyalist Parti ile Melenchon önderliğindeki Sol Cephe sağı silip süpürmüş, Yunanistan’da ise Syriza birinci parti olarak parlamentoya girmiş durumda olacaklar. Almanya’da da Merkel’in Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Die Linke(“Sol”) karşısında bölgesel seçimlerde ağır darbeler almakta olduğu ve 2013’de düzenlenecek genel seçimlerde muhtemelen iktidardan uzaklaşacağı ortada.

Sol’un bu yeniden canlanışının ardında yatan etmenler ne? İngiltere’de Ed Miliband’ın ve Fransa’da François Hollande’ın sosyal demokrasiyi neoliberal söylemden uzaklaştırarak “klasik” Keynesçi ve refah devleti savunucusu temellerine geri oturtmak yolunda bir çabaya girişmiş oldukları gözlemleniyor; bu, onları seçmenleriyle tekrardan barıştırma biçimini alabiliyor. Öte yandan sendika önderlikleri bu yıl içinde kısmi bir dönüş yaparak sistem karşıtı Öfkeliler hareketine katılmaya başladılar. Krizin, bürokrasinin “sağlam” temellerini oluşturan işçi aristokrasisini de hırpalamaya başlamış olması, sendikacıları bu kararı almaya zorluyor. Bu arada grevler yaygınlaşıyor, çeşitli ülkelerde (şimdilik bir günlük de olsa) genel grevler düzenleniyor. Bütün bunlar emek hareketinin yeniden canlanmasına katkıda bulunuyor ve bu etki kendini seçimlerde sosyalist ve radikal sol partilerin oylarında hissettiriyor. Yunanistan’da Syriza’nın başrısı çok önemli; bu sadece o ülkede yeni perspektiflerin doğmasına yaramıyor, aynı zamanda “bunca grev yapıyoruz, ne değişiyor ki?” kötümserliğinin aşılmasına, yeni alternatiflerin gelişmesinin olanaklı olduğunun görülmesine katkıda bulunuyor.

Ama dikkat: Seçimlerde sadece Sağ’ın değil, Sol’un da başarısı (ya da yenilgisi) gerçekliğin deforme olmuş bir resmidir, sınıf mücadelesinin tam bir yansıması değil. Devrimci Marksistlerin ölçütü, işçi ve emekçi halk mücadelelerinin sürekliliği ve başarısı, kitlelerin örgütlülük düzeyi ve önderliklerin programıdır. Dolayısıyla, sosyal demokrasinin ve reformist sol partilerin seçim başarıları, sınıf mücadelesi eğilimleri bakımından fikir edinmemizi olanaklı kılmakla birlikte, bu partilerin kapitalist ekonomik sistemin ve burjuva politik düzenin sınırları içinde kalan programları ve önderlik kapasiteleri, tehlikenin nerede yattığına da işaret etmekte: gelişen mücadeleler ve sola kayış bir işçi-emekçi hükümetine yol açmadığı sürece, seferberlikler büyük bir demoralizasyonla tekrar geri çekilebilir ve bu kez aşırı sağ ve faşist partilerin yolu açılabilir. Bu noktada özellikle kitleler nezdine ciddi bir emekçi heyecanı uyandırmış olan Syriza örneği çok önemli. Onun, PASOK ve Yeni Demokrasi’nin AB ile imzalamış olduğu teslimiyet antlaşmalarını kabul etmemekle birlikte, krizin çözümünü AB ile yapılacak yeni görüşmelerde araması ve Avrupa emperyalizmden kopma doğrultusunda sağlam adımlar atmaması, Yunan milliyetçisi neonazi “Altın şafak” hareketini güçlendirebileceği gibi, Fransa’da Le Pen’in Ulusal Cephesi de dahil olmak üzere diğer Avrupalı ırkçı ve faşist hareketleri de heveslendirebilir.

Bu durum ve olası tehlikeler karşısında küçük gruplar ve partiler olarak devrimci Marksist programın propagandasını yapmakla yetinemeyiz. Seferberliklerin içinde girip politik önerilerimizi orada yapmalı, kitle örgütlerinin önderliklerini etkilemeliyiz. Üç doğrultuda: Büyük kitle örgütlerinin yönetimindeki reformist önderlikleri -onları devrimci yeni kadrolarla yenileyemediğimiz sürece- sola doğru zorlamak (sadece programatik olarak değil, ama aynı zamanda mücadeleleri sürekli kılmak ve birleştirmek yönünde); işçi-emekçi örgütlerini birleşik mücadele ve seçim cephelerinde bir araya getirmek doğrultusunda; ve burjuva düzenin sınırlarını zorlamaya ve aşmaya önderlik edebilecek yegane sınıf olan proletaryanın, Öfkeliler benzeri halk hareketlerinin ve sistem karşıtı mücadelelerin başını çekebilmesini olanaklı kılabilmek açılarından. Büyük mücadelelere gebe bir dönemde partilerimizin inşa çizgisi bu hat üzerinden geçmekte.

Yorumlar kapalıdır.