Bir demokrasi masalı: Kuvvetler ayrılığı

71

Başbakan’ın Konya Ekonomi Ödülleri törenindeki konuşması gündeme oturmuş durumda. Başbakan “… şu anda bizim, bu fakirin 6 yıldır üzerinde ısrarla durduğu şehir hastaneleri projesi vardır. Biz, bu şehir hastaneleri projemizi ne yazık ki bürokratik oligarşi ve yargı sebebiyle hâlâ hayata geçiremedik… İşte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor.” diyor. Sözün özü, millet aşığı ‘fakir’ Başbakan yargıdan ve idarenin bürokratik engellerinden sıkılmış “Kuvvetler ayrılığı olmasa, ben bu ülkeyi ne güzel idare ederim!” diyor. Oysa, kuvvetler ayrılığının çok kesin olduğu başkanlık sistemine geçilmenin tartışıldığı şu günlerde Başbakan’ın kuvvetler ayrılığından şikayet etmesi başbakanın gerçek niyetini sorgulatıyor.

Başbakan kuvvetler ayrılığına, 6 yıldır üzerinde çalıştığı “Şehir Hastaneleri Projesi”nin yargıda durdurulması nedeniyle kızdığını söylüyor. Kendisine “bu fakir” diyerek yeni bir mağduriyet yaratırken, kendisini millet aşığı yargıyı da hastane istemeyen bir engel olarak mimliyor. Danıştay’ın bu proje için yürütmeyi durdurma kararı vermesinin sebebi, Türk Tabipler Birliği’nin açtığı davalar. Bu projeyi bir de Türk Tabipler Birliği’nden dinlersek Başbakan’ın gerçek niyeti ortaya saçılıyor. Başbakan’ın Şehir Hastaneleri Projesi Sağlıkta Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) Modeli diye bilinen bir yatırım modeli. Bu modele göre, devlet ihaleyle uzun sürelerle şirketlere arsalarını veriyor, özel şirketler de bu arsalara hastane, okul, hapishane gibi kamu hizmetini verilecek tesisleri inşa edip, bunları devlete kiralıyor. Evet, hayli ilginç; yavuz hırsız şirketler devleti bir de kiraya bağlamış oluyor. Bu projenin hayata geçmesi halinde, Bakanlık, bir buçuk yıllık kira bedeliyle yaptırabileceği hastane için 25 yıl veya daha fazla sürelerle kira ödemeyi taahhüt ediyor. Yani 10 hastane için sabit yatırım tutarı 3 milyar 880 milyon 591 Bin TL olacakken, 25 yıllık kira bedeli için 36 Milyar 791 milyon 468 bin TL’yi kabul ediyor (http://www.ttb.org.tr/kutuphane/sagliktakamuozel.pdf).

SGK katılım paylarının giderek arttığı ve çeşitlendiği, bugüne kadar “ücretsiz” olan Aile Hekimi uygulamasına da katkı payı geldiği, bir yandan “tamamlayıcı” sağlık sigortalarının yürürlüğe sokulduğu düşünüldüğünde, SGK’nın, bahçesinde AVM’lerin olduğu hastanelerinin “5 yıldızlı otel konforunu” karşılayacağını düşünmek saflık olurdu. Bu soygunu hükümet kabul ediyor ama yasalar buna müsaade etmiyor; bu kadar özelleştirmeye ’82 Anayasası bile dar geliyor.

Hangi kuvvet daha ayrı?

Kuvvetler ayrılığı meselesine dönersek, aslında Türkiye siyasi tarihinde ne zaman dönemin emperyalist ihtiyaçları, sermayenin çıkarları doğrultusunda yolunda gitmeyen bir şeyler olsa rejim içinde bir kuvvetler tartışması başlıyor desek abartmış olmayız. Yasama, yürütme, yargının ayrılığını temel alan parlamenter demokratik sistemler artık herhalde yalnızca bazı ders kitaplarında yaşatılıyor. Demokrasi, artık devletlere maliyetini karşılayamayacağı lüks bir kalem haline gelmiş durumda. Başbakanın ifadesiyle, ‘Bağırıyorlar, çağırıyorlar 3 saatte bitecekse 6 saatte bitiyor’a indirilen, muhalefetle parmak hesabına kalan bir yasamadan ve Burhan Kuzu’nun deyimiyle ‘hallolunmuş’ bir yargıdan bahsediyoruz.

Dönemin emperyalist ihtiyaçları doğrultusunda ‘yolunda gitmeyen’ ise, muazzam şekilde yayılan dünya ekonomik krizi. Krizinin yanı başımız Avrupa merkezinde patladığı, seçimle başa gelen hükümetlerin tek tek değiştiği ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi yerine teknokrat hükümetlerin atanabildiği böylesi bir dönemde, kuvvetler ayrılığı tartışmasının yerinde ve zamanında açıldığını düşünüyoruz. Evet, kriz kapıda ve Türkiye ekonomisi de uluslararası sermayeyle yeni işbirlikleri peşinde ve onu kendi iç birikim sürecine katmanın yollarını arıyor; karayollarını, üniversiteleri, hastaneleri her şeyi özelleştirmek de bu yollardan biri.

Özetle; Başbakan, neoliberal yağmayı hızlandırmak için önüne çıkan en ufak bir bürokratik engele dahi tahammül edemiyor. Bu yalnızca bir ‘padişah’ın kişisel hırslarından kaynaklanmıyor, hükümetin neoliberal çerçevesini daha etkin hale getirebilmek için yürütmenin önünü tamamen açmak gayretinden ileri geliyor. Aynı niyeti son dönemde çıkan Yeni Sendikalar Yasası’nda ya da tartışılan Yeni YÖK Taslağı’nda ayan beyan görebiliriz. Hatta AKP iktidarının anayasayı değiştirme hevesini de tam da bu minvalden okumak gerekiyor.

Sözün özü, AKP dünya ekonomisine tam entegrasyonunu sağlayabilmek için sermaye birikimini sağlamaya çalışan bir burjuva partisidir ve bu yolda, emeği ve işçi mücadelelerini bastıran, sağlık, eğitim gibi kamu hizmetlerini yeniden şekillendiren hamlelerle rejimin baskı ve kıyım politikalarını devreye sokuyor. Zaten egemen sınıfın demokratlığının sınırı da budur. Roboski katliamının yıldönümüne, Hrant’ın öldürülüşünün 5. yılına girdiğimiz şu günlerde, ne bu niyetteki yürütmeden ne de yargıdan demokrasi çıkmayacaktır. Rejimin tüm kuvvetleri, kitlelerin baskı ve kıyımından yanadır. Rejimin temel direkleri ancak onu denetleyen işçi demokrasisiyle çözülecektir.

Yorumlar kapalıdır.