Türkiye ayağa kalktı!

64

Taksim Gezi Parkı direnişi ve ardından gelişen kitle seferberliği hızı ve yönelimi itibariyle politik iktidarı sarsmış bulunuyor. Kitle seferberliği öylesine beklenmedik şekilde başladı ve öylesine yüksek bir enerji ve kararlılıkla gelişti ki, AKP hükümeti 10,5 yıllık iktidarında ilk kez geri adım atmak zorunda kaldı. Seferberliğin üzerine yükseldiği muazzam halk gücü ve meşruiyeti karşısında birçok hükümet çoktan istifa etmiş olurdu. Muhtemelen bu hakikatin farkına ilk varan, temellerine dek sallanan AKP hükümetinin bizzat kendisi oldu. Dolayısıyla her yönüyle bütün ezberleri bozan 31 Mayıs Hareketi Türkiye sınıflar mücadelesinin en önemli siyasal deneyimlerinden biri olarak şimdiden yerini almıştır.

Kuşkusuz seferberliğin beklenmedik oluşu sorunların yokluğundan değil. Tersine AKP hükümeti neoliberal politikalarıyla 10,5 yılda sosyal bir enkaz yarattı. Devletin resmi rakamları dahi sosyal yıkımın birer vesikası durumunda. Örneğin Başbakan Erdoğan “en az 3 çoçuk” derken resmi rakamlara göre Türkiye’de 1 milyon çoçuk işçi var. Mart ayında Adana’da pres makinesine sıkışarak ölen 13 yaşındaki çoçuk işçi Ahmet Yılmaz bu tablonun kahredici örneklerinden biri. En son yayımlanan OECD verileri de bu sosyo-politik yıkım gerçeğini göstermekte. Türkiye insani gelişmişlik, doğayla uyum, siyasal demokrasi kısaca adalet, özgürlük ve eşitlik açısından dibe vurmuş durumda. Buna mukabil AKP hükümeti pro- emperyalist kapitalist kalkınma ve büyüme hedefleriyle insanı ve doğayı yerle bir etmeye doymuyor. Sadece son birkaç aya damgasını vuran İstanbul Boğazı’na 3. köprüden nükleer santral ihalelerine, taşeron yasa tasarısından içki yasaklarına, 1 Mayıs’ta sergilenen polis teröründen Taksim Gezi Parkı’nı beton yığınına çevirmeye kadarki neoliberal saldırganlığı anmak yeterli.

AKP hükümetinin sosyal yıkım politikalarını bir gölge gibi siyasal baskı ve şiddet politikaları takip ediyor. Her tür itirazı “terör” başlığı altında ele alan, toplantı ve gösteri hakkını kullanmak isteyenleri “marjinal” ilan eden AKP hükümeti için haklar ve özgürlükler kalkınma ve büyümeye engel safradan ibaret. Tam da bundan dolayı Başbakan Erdoğan siyasal demokrasi talebine hep ekonomik verilerle cevap veriyor. Bir bakıma demokrasi açığını ekonomik göstergelerle dengelemeye çalışıyor. Lakin AKP tipi ekonomik büyümenin zengini daha da zengin, fakiri daha da fakir yaptığı gerçeği apaçık ortada. Bir büyüme ve zenginleşme varsa da toplumun çoğunluğu için ulaşılmaz durumda. Örneğin sayısı 5-10 bin olan taşeron işçi sayısı AKP hükümetleri döneminde milyonlarla ifade edilir hale geldi. Nedir taşeron çalışmak? En düşük ücret, en az hak, en yüksek güvencesizlik ve örgütsüzlük. Ve şimdi bunu yasalaştırıyorlar! Tüm çalışma hayatında bu kölelik düzenini egemen kılmak istiyorlar. Sonra insanlar “yeter artık” diyerek ayağa kalktığında kökü karanlık sebepler arıyorlar. AKP hükümeti ne yaparsam yapayım, vardır bir kerameti denerek desteklenmesine öylesine alışmış durumda ki, itiraz edeni derhal Türkiye’nin gelişmesini istemeyen düşman olarak tanımlıyor. Taksim Gezi Parkı sürecinde de aynı yönteme sarılan AKP hükümeti bu kez baltayı taşa vurdu. Türk televizyonlarının %99’u seferberliği gizlemek için ekran karartmasına, haber verdiğinde de göstericileri suçlamasına, polisin baskı ve şiddeti vahşet sınırlarına gelmesine rağmen ne milyonların Taksim Meydanı’na akması ne de Türkiye’nin dört bir yanında yüz binlerin “hükümet istifa!” sloganlarıyla alanlara çıkmasına engel olunamadı. Toplumsal muhalefetin bu kararlılık ve ruh halininin özellikle altının çizilmesi gerekiyor. 31 Mayıs Hareketi Başbakan Erdoğan’ı polisin gaz ve güç kullanımında ölçüyü kaçırdığı ve sorumluluları hakkında soruşturma yapılacağı açıklamasını yapmak zorunda bıraktı. Hopa’da tam iki yıl önce 31 Mayıs günü polisin Metin Lokumcu’yu gazla öldürmesinin ardından Başbakan Erdoğan’ın en ufak bir politik ya da vicdani sorumluluk hissetmeksizin “eşkiyalar” diyerek açıklama yaptığı hatırlanırsa bugün gelinen noktanın önemi daha da iyi anlaşılır. Tabii ki, aynı Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimlerinde olduğu gibi Başbakan Erdoğan da halkı çapulcular diyerek suçlamaya devam ediyor.

Tahrir’den Taksim’e

31 Mart Hareketi daha özgür, daha demokratik, daha eşit, daha adil bir düzen ve hayat istemek anlamında Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimler sürecinin bir uzantısıdır. En yoğun baskı ve şiddet koşullarına sahip diktatörlüklerde dahi insanların ayağa kalkabilmesi dünyanın her yanında daha fazla demokrasi ve özgürlük için insanların mücadeleye girişebileceğini göstermiştir. Bu anlamda Taksim, Tahrir mücadele ruhunun bir uzantısıdır. Arap devrimleri bütün dünya işçi-emekçilerine, ezilen, sömürülen, dışlanan kitlelerine kendi kaderlerini ellerine alabileceklerini göstermiştir.

Halkın demokratik talepleri karşısında tüm iktidarların ortak paydası aynı olmaktadır: Halkın sesine kulak vermemek! Daha düne kadar Ortadoğu ve Kuzey Afrikalı liderlere halkınızın sesine kulak verin; halkının sesine kulak vermeyen, sağır-kör olup zulmeden zalimdir, diktatördür, gayrı-meşrudur diyen Başbakan Erdoğan halkın sesine kulak vermiyor. Vermediği gibi çapulcular diyor. Yetmiyor her tür baskı ve şiddeti halkın üzerine salıyor. Dün Mübarek, Bin Ali, Kaddafi ne yaptıysa, bugün Esad ne yapmakta ise aynısını yapıyor Başbakan Erdoğan. Söz konusu başka ülkeler ve halklar olduğunda demokrat kesilen, en geniş hak ve özgürlüklerden yana olduğunu söyleyen ama iş kendi ülkesine ve halkına geldiğinde tam tersini yapmakta sorun görmeyen tüm iktidarlar gibi davranıyor AKP hükümeti.

Aynı Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimlerinde olduğu Başbakan Erdoğan da meydanları, sokakları dolduran milyonları itibarsızlaştırmak için suçluyor. Karanlık güçlere gönderme yapıyor. Oysa Başta Taksim Meydanı olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında alanları dolduran milyonlarca insanın çok farklı sosyo-politik gruplara mensup olduğu ortada. Kitle seferberliği şu aşamada çoğunluğu orta sınıflardan olmak üzere işçi sınıfı dahil toplumun birçok katman ve kesimini içine alarak büyümeye devam ediyor. Seferberlik beklenmedik ve kendiliğinden bir şekilde gelişti. Hiçbir parti ya da ideolojinin şu ana dek damgasını yemiş değil. Ulusalcılardan işçi-emekçi örgütlerine, taraftar topluluklarından öfkeli gençlere, örgütlü bireylerden örgütsüzlere dek uzayan bir tablo söz konusu ki, bu yanıyla İspanya’daki Öfkeliler hareketiyle olan benzerliğini de anmak gerekir.

31 Mayıs: yeni bir sayfa!

31 Mayıs Hareketi tüm siyasal denge ve öngörüleri yerle bir etmiştir. Düne kadar 2023, 2053, 2071 planları yapan, en az birkaç kez daha seçimleri kazanacağına kesin gözüyle bakılan AKP hükümeti için taşlar yerinden oynamıştır. AKP hükümetinin alameti farikası olan, devletin neoliberal yeniden yapılanmasında kilit öneme sahip yürütmenin aşırı güç kazanması projesi, rafa kalkmak zorunda kalacaktır. Yeni bir anayasa ve buna bağlı olarak başkanlık/yarı-başkanlık sistemine geçiş hesapları bitmiştir. Kitle seferberlikleri Türkiye’de olası bir başkanlık/yarı-başkanlık sistemine karşı çok güçlü bir toplumsal itirazın kanıtı sayılmalıdır. AKP hükümetinin burjuva parlamenter sistemi başkanlık sistemine dönüştürme yönünde atacağı tüm yasal/kurumsal adımlar toplumsal-siyasal mücadele alanını sürekli bir çatışma sürecine sokması kaçınılmazdır.

31 Mayıs Hareketi iktidarın iktidar olma biçimini yani dilini ve kararlarını yeni baştan ele aldığı milat olarak kayıtlara geçecektir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Mesaj alınmıştır. Demokrasi sadece seçim değildir!” açıklaması “normalleştirme” sürecinin Başbakan Erdoğan’ın yüksek perdeden söylemi üzerinden gitmeyeceğinin göstergesidir. Çünkü demokratik kitle hareketi Türkiye egemen burjuvazisinin altın yılları olan son 10 yıllık sermaye birikim ve politik-ekonomik istikrar sürecinin sadece 10 günde yerle bir olabileceğini göstermiştir.

Buharlı bir kazana dönmüş bulunan Ortadoğu’da iktidarların zor yoluyla hoşnutsuz topluma ayar verme girişiminin sonuçları ortadadır. Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın, bizim de kitlemiz var, açıklaması halkı halka kırdırma iması anlamında ancak tarifsiz bir iktidar körlüğünün ifadesi olabilir. AKP hükümeti, izlediği Suriye politikası ile Türkiye’yi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya rol model olarak düşünenlerin geri adım atmasına yol açmış ve Türkiye’nin modelliği meselesi tartışmalı hale gelmişti. 31 Mayıs Hareketi tam bir kendi söküğünü dikemeyen ülke imajıyla AKP’li Türkiye adına tüm modellerin çöktüğü gün olmuştur.

Türkiye’nin bugün en önemli eksikliği ve ihtiyacı siyasal demokrasidir. Yapılması gereken demokrasi ve özgürlükler önündeki engellerin kaldırılmasıdır. AKP hükümetinin fiilen uygulamaya çalıştığı ve kurumsallık kazandırmak istediği yarı-başkanlık [ya da başkanlık] sistemi siyasal demokrasinin hepten ölüm ilanıdır. Kabulü mümkün değildir. AKP hükümeti iktidar olmanın kendisine istediği her şeyi yapma hakkı verdiği zihniyetinden vazgeçmek zorundadır. Bunun ilk adımı Gezi Parkı’nı beton yığınına çevirecek kararın iptal edilmesidir. Toplantı, gösteri, yürüyüş ve düşünceyi ifade önündeki tüm fiili ve yasal engellemeler derhal kaldırılmalıdır. Taksim dahil tüm meydanların demokratik kullanımı önündeki keyfi engellemelere son verilmelidir. Halk meydanları dururken toplantı ve gösterilerini kent dışı alanlarda, kıyıda köşede yapmayacaktır. Seferberlik sırasında gözaltına alınanlar dahil, demokratik haklarını kullanmaktan dolayı tutuklu ve hükümlü olan herkes serbest bırakılmaldır. Taksim’de
1 Mayıs 2013’ü insanlar çukura düşer diye engelleyenlerin günlerdir milyonlarca insanın nasıl olup da o çukurlara düşmediğine dair tabii ki bir cevabı olamaz. İnsanların yaralanmasının tek sebebi polis terörüdür. Hükümetin yalanı 31 Mayıs’ta son bulmuştur.

Anti-demokratik söylem ve uygulamalarıyla milyonları sokaklara döken AKP hükümeti meşruiyetini yitirmiştir. Hükümet derhal erken seçim kararı alarak istifa etmelidir. Seçim barajının olmadığı, tüm parti ve adayların eşit yarışabileceği şekilde seçimler gerçekleştirilmelidir. Diğer yandan ana muhalefet partisi durumundaki CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun olayların bizle alakası yok, sorumlusu biz değiliz anlamındaki açıklaması, gölgesinden korkan CHP ile toplumsal muhalefet boşluğunu doldurmanın imkansızlığının kanıtıdır. İşçi sınıfı hareketiyle tüm emekçi halkın, ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadelesini birleştirecek bir zemine ihtiyaç vardır. 31 Mayıs Hareketi ihtiyaç duyulan bu zeminin canlı organizmasıdır. Bu çerçevede merkezi ve yerel meclisler yoluyla hem seferberlik sürecinin yönü ve hedefleri oluşturulmalı hem de önümüzdeki süreç boyunca mücadeler için birleşik bir mücadele aygıtı inşasına girişilmelidir. İşçi sendikaları başta olmak üzere emek örgütleri genel grev dahil üretimden gelen tüm gücü yeni ve birleşik bir mücadele aygıtının inşası yönünde kullanmalıdır. Daha fazla demokrasi ve özgürlük talebiyle ayağa kalkan seberberlik halindeki kitleler politik bir seçenekten yoksun bırakılamaz.

Yorumlar kapalıdır.