HDP’nin kuruluşu

114

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kongresi 27 Ekim günü Ankara’da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda yoğun bir katılım ile gerçekleşti. Öncelikle HDP’nin içerisinde yer alan tüm mücadeleci dostlarımıza selamlarımızı sunar ve başarılar dileriz.

HDP yola yeni çıkmış bir yapılanma değil. 2011 seçimleri süresince oluşturulmuş olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun bileşenlerinden kimi kesimler seçim öncesinde de Blok’u cepheleştirip kalıcılaştırmak ve bunun üzerinden bir çatı partisini inşasına girişmek için kimi tartışmalara başlamışlardı. Yakın dönemde ise, hükümetin demokrasi paketi güldürüsünün hiçbir beklentiyi karşılamaması ve Öcalan’ın da çağrısının belirleyici etkisi ile süreç tamamlanmış oldu.

HDP’nin fikrî altyapısı seçimler döneminde oluşturulmuştu. Bu süreç içerisinde bileşenlerle yapılan toplantılarda, en genel anlamı ile sol ve BDP arasında kalıcı bir ittifakın kurulması tasarlanmaktaydı. Ancak bu birlik beş bileşenli bir yapının (Kadınlar ve LGBT, halklar, inanç toplulukları, çevreciler ve işçiler) ortak bir mücadelesini öngörürken, daha o zamandan tam olarak ortak bir programa sahip değildi. Yani tasarlanan parti bir bütün olarak toplumun sorunlarına dair bütünlüklü bir programı olan bir parti olarak tasarlanamadı. Daha ziyade, bir fikir ve beklenti olarak çevrecilerin çevre, kadınların kadın, halkların kendi kimlik hakları, işçilerin ise kendi ekonomik mücadeleleri hakkında kendilerine ait olan programlarını uyguladıkları bir parti tasavvur edilmekteydi. Bu durum ise, farklı politik yaklaşımlara sahip bu toplulukların (örneğin AB’ye ya da üretim araçlarının kamulaştırılmasına dönük farklılıklar, vb.) ortak mücadele alanlarına dair ortak bir yaklaşım oluşturamamaları sonucunu doğurmuştu.

Bugün gelinen noktada ise, demokratik cumhuriyet tezi etrafında tüm bu sorun ve ihtiyaçlara genel bir yanıt üretilmiş durumda. Ancak buna rağmen yukarıda saydığımız acil ihtiyaçlara dair halen kalıcı çözümler üretilebilmiş değil. Öyle ki, iktidarın ele geçirilmesi perspektifinin olmayışı bir yana, söz gelimi çevre sorunlarına dair HES, nükleer, vs. gibi kirletici faaliyetlerin durdurulması istemi mevcut olsa da, bir bütün olarak denetimi özel sektöre bırakılamayacak olan enerji sektörünün kamulaştırılarak denetlenmesi gibi bir talep mevcut değil. Yanı sıra, işçilerin en temel haklarına dair sınırsız sendika hakkı, vs. gibi taleplerin savunulmasına rağmen kamulaştırmalar, işyerlerinde işçi denetimi. vb. de yine program içerisinde yer bulamıyor.

Toplumsal mücadelelerin bir araya gelmesi tezi, Türkiye’de olduğu gibi dünyada da yeni bir tez değil. Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından hızla gerileyen sol, Leninist parti inşası yaklaşımını terk edip toplumsal mücadelelerin birliği tezine yaklaşmıştı. Ancak o günden gelen deneyimlerin neredeyse tamamı, bütünlüklü bir programa sahip olunamayışından ötürü hızla parçalanıp başarısızlığa sürüklendi. Yeni tipteki halk cepheleri niteliğini taşıyan bu örnekler halen dünyada revaçta olmasına rağmen; örneğin Avrupa’da bankaların kamulaştırılması gibi acil bir talebe sırtını yaslayamadığından, ya da Latin Amerika’da üretimde işçi denetimi gibi güncel pratikleri destekleyemediğinden, yani bir sınıf programına sahip olamadığından kitlelerin gözünde bir alternatif olmaktan çok, mücadelenin ulaştığı aşamayı frenleyen ve kitleleri düzen sınırları içerisine çeken nitelikleri ön plana çıktı. Kitlelerin acil ihtiyaçlarına cevap üretememelerinden ötürü de hızla güç kaybetmeyi sürdürmekteler.

Bugün HDP’ye bakacak olursak benzer bir karaktere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak HDP deneyiminde Kürt halkının seferberliği ve Kürt siyasi önderliğinin belirleyici niteliği bu birlik için bir harç olma görevini üstleneceğe benziyor. Bu durumda HDP’nin rejim karşıtı temel güçlerden biri olacağını da söyleyebiliriz. Yine de “demokratik cumhuriyet” tezi, kitlelerin en acil ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak görünmekte. Kürt halkının temel demokratik haklarının (anadilde eğitim, yerel belediyeler ve siyasi tutsakların özgürlüğü) savunusunun acil ve öncelikli görevlerden olduğu aşikar. Ancak rejimin böylesi adımlara yanaşmadığı ve de kapitalist krizin ihtiyaçlarına yönelik, kendi tekelindeki bir barış sürecini dayattığı bu koşullar altında rejimde kalıcı bir dönüşüm olmaksızın (kaderini tayin hakkı tanınmaksızın) bu sorunların çözülemeyeceğini de ifade edebiliriz. Ancak demokratik cumhuriyet tezinin Kürt sorununun çözümünde ne denli faydalı olacağı tartışması bir yana, bu tez genel olarak sınıf mücadelesi ve sınıfın bağımsızlığı konusunda bize nasıl bir fayda sağlayabilir? Kürt siyasi önderliğinin birincil ihtiyaçları ile Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin temel ihtiyaçları arasında nasıl bir birlik kurulabilir? Sınırsız sendika ve grev hakkı elbette ki acil ihtiyaçlarımızdan birisidir. Ancak, işyerlerinde işçi denetimi ve yönetiminden bahsetmeksizin, işten çıkarmaların yasaklanmasını istemeksizin bir adım daha ileri gitmemiz çok da mümkün görünmüyor. Esasında kapitalizmin yol açtığı felaketler oldukça somut dayanağı olan, özel mülkiyete dair olan felaketlerdir. Yaşamda somut bir şeyin yerini ancak somut bir şey doldurabilir. Bu durumda kapitalizme karşı bir işçi iktidarını savunmaksızın sadece daha insani, daha demokratik bir kapitalizm arayışları içerisine girmiş oluruz. Mevcut krizini ancak bir yıkım ile aşması mümkün olan kapitalizm sınırları içerisinde daha insani bir düzenden bahsetmek ise mümkün değildir.

Kapitalizmin demokratik bir cumhuriyet kuramayacağını söylemek eski kafalı olmaktan çok malumu ilan etmektir. Bu durumda, elbette ki cinsel kimlik, kadın, uluslar, çevre, vb. gibi tüm mücadele alanlarına dair bir işçi-emekçi programı sunan bir işçi hükümetinden yana olmak, zor olmasına rağmen tek gerçekçi ve zorunlu yöntem olarak karşımızda durmayı sürdürmekte. Bunun dışındaki birleştirici, ama işçi programından vazgeçici çabalar ise seferberlik halindeki kitleleri düzen içerisinde tutma kaçınılmaz sonucunu doğurmayı sürdürmektedir.

Yeni tipte bir sınıf uzlaşması, yani halk cephesi niteliğini taşıyan bu tip yapılanmaların nihai sonuçlar vermeyeceği açık olsa da, bu gibi yapılanmaların kimi ilerici karakterinin olduğunu da unutmamalıyız. Ayrıca HDP içerisinde yer alan mücadeleci ve saygın pek çok dostumuzun ilerleyen dönemlerde ön açıcı, mücadelemize destek sunucu çalışmalar yürüteceğini de düşünebiliriz. Bu sebeple HDP ile işbirlikleri ve eylem birlikleri hakkında da bayraklarımızı karıştırmadan yan yana durma, birlikte dövüşme umutlarımızı da hayata geçirmek için çabalamayı sürdürmeliyiz.

Bu tip birlik çabalarının bir ihtiyaç haline gelmesi ise başka bir olumluluktur. Ancak ihtiyaç olan birliğimizin bir işçi-emekçi ekseni etrafında ve sınıfın bağımsızlığı temelinde gerçekleştirilmesi, bir halk cephesinin değil de işçi cephesinin inşa edilmesi hedefi önümüzde durmayı sürdürmektedir. Bunun için yılmadan uğraşmak ise, kalıcı ve gerçekçi bir çözüm için uğraşmak anlamına gelmektedir.

Yorumlar kapalıdır.