Bir acayipleşti havalar! Cephe mi, CeHePe mi?

Haziran’da Gezi ayaklanmasının ardından bütün bu ayaklanmaya katılan insanların yerel seçimlerde nasıl bir etkiye sahip olacakları özellikle burjuva medyadan başlayarak konuşulmaya başlandı. “Bir kişi bir oy”(*) klişesinden ve “demokrasi=sandık” ve “demokrasi=seçim” karikatürüne inanmaktan ibaret ruh halinin, bunun dışında bir beklentiye girmesi de beklenir değildi, elbette.

AKP’nin en azından bir tokat yemesi konusunda anlaşan tüm çevreler, Gezi ayaklanmasının verdiği “mesajları” anlamış değiller. Tüm ülkede günlerce süren, her türlü devlet zorbalığına karşı türlü kahramanlık manzumelerine şimdiden dönüşmüş olan ayaklanmanın kodları salt “AKP’nin zayıflatılması” mesajıyla okununca altından “en geniş cephelerin” ya da “kazanabilecek” olanın desteklenmesinden başka bir şey çıkmayacağı aşikar. Bunun için, tüm ülkede AKP’yi geriletecek tek parti alternatifi olarak CHP’nin, ya da rüşvet yolsuzluk operasyonlarında da cemaat kadrolarının neredeyse desteklenmesi bu yönsüzlükten çıkıyor, muhtemelen.

O sebeple, CHP’nin ya Sarıgül gibi ne olduğu belli bir figüre yaslanması, ya da sağcı olduğu belirgin adayları öne çıkarması genel bir dudak bükmeye neden olsa da, bu cephenin desteklenmesinin de önüne geçmiyor. CHP, Gezi ayaklanmasının kendi iktidarının önünü açtığından hareketle; ve ne hikmetse ayaklanma ardından daha “sola” kırmayı değil, AKP’nin muhtemel oy potansiyeli olan “sağcı” seçmene oynamayı görüyor. O nedenle ABD-Cemaat-TÜSİAD gruplarına ayrı ayrı güven telkin etmek için ve her türlü sosyolojiden yoksun “bu ülkede solun oy potansiyeli en fazla %40’tır” klişesini bu sağ adaylarla kırabileceğini düşünüyor olmalı.

Mesele salt AKP değil, sen anlamadın mı?

Oysa Gezi ayaklanmasına neden olan, AKP tarafından pervasızca uygulanan “kentsel dönüşüm” teranesi, İspanya’da da, Almanya’da da, İtalya’da da uygulanan neoliberal bir saldırı planının parçası. “Reel sektör” denilen sermaye gruplarına daha fazla kaynak akıtmak ve dolayısıyla piyasanın artan kâr marjlarıyla regüle edilmesini hedefleyen bu biçim, krizden kaçış için bir metot olarak Türkiye’de de uygulanıyor. Şehirleri dışarıdan kuşatmaya başlayan bu harekat, bizzat şehrin içinde daha yüksek rant alanlarına, yerleşik yaşama dokunmadan edemiyor. O sebeple, finans merkezine dönüştürülen kentler ile AVM-otel-rezidans inşaatları da, hava yollarında grev yasakları da, çağrılı çalışma yasalarının yürürlüğe sokulmaya çalışılması da, bilişim sektörlerine yapılan yatırımlarla finansın olağanüstü hareketi sağlayacak her yatırım da aslında bu kapitalist dönüşümün parçası. İktidar, bu manada, bu plan içerisinde Kemal Derviş’ten AKP’ye geçiyor. CHP’nin aslında hiçbir zaman da olmadığı şekilde bu planın karşısında durmasını beklemek ise en iyi ifadesiyle safdillilik olacaktır. Bilakis, yarış bu dönüşümü “en iyi” ve “en tutarlı” olarak kimin yöneteceğidir. Tevekkeli, aslında AKP’nin uyguladığı ekonomik dönüşümlerin mucidinin bir “sosyal demokrat” olması da tesadüf değil.

Mesele elbette yıllarca CHP’ye oy veren, kendini o kimlikle tanımlamış insanlarla aramızda gedik açılmasını savunmak değil, sorun AKP’nin geriletilmesinin insandan, mücadele kanallarından tamamen bağımsız olarak üçüncü odaklara bağlanan umut olarak ifade edilir hale gelmesi, hatta bu cephenin, CHP çizgisinin ve adaylarının her yerde desteklenmesi şeklinde sosyalist solda da kimi zaman açık kimi zaman da utangaçça tezahür etmesi.

En azından şimdilik görünür olan, CHP’nin diyelim HEP (DEP, HADEP, BDP) milletvekillerini bünyesinde aday gösterme gibi bir sol ittifakı değil, sağ partileri, seçmeni, politikaları kendilerine müttefik seçtiğidir.

Barikat mı, provokasyon mu?

Özellikle son operasyonlarla daha da yıpranan AKP hükümetini belli açılardan kaygıyla izleyen başka bir grup daha var. O da MİT krizinden bu yana iktidar bloku arasındaki çatlaklarda hükümet yanında gizli ya da açık olarak saf tutan BDP çevresi. Barış görüşmelerine herhangi bir zarar geleceğini düşündüğü için, Kürt sorununda daha da şahin bir çizgide seyreden Cemaat çevresine mesafe koyma çabası da aynı şekilde tezahür ediyor. Oysa Kürt sorununun “özel okulda dil seçeneği” gibi biblo çözümler yerine gerçek bir barışla çözümü, ancak, ülkede her türlü çetenin lağvedilmesine neden olacak bir mücadele hattının tezahürü olan Gezi ayaklanması ve benzeri kitlesel mücadelelerden geçiyor. AKP zarar görür diye yolsuzluk operasyonlarında, elde taşınan Türk bayrakları var diyerek de Gezi ayaklanmasına mesafeli duran bu ve ne hikmetse (!) BDP içinde Kürt zenginlerini de ifade eden bu çevrenin, bir toplumsal devrimle arasına koyduğu mesafe bu ruh halinin de nedeninden ibaret. Oysa Kürt gençliği ve emekçileri bu toplumsal mücadelelere Hakkari’de de Gever’de de, Gezi’de de, Lice’de de barikatların arkasında katılıyorlar. Bir sonraki aşama olarak bu barikatları “provokasyon” olarak nitelemeleri bu katmanın söyledikleri oluyor elbette. Öldürülen Kürt gençleri de olsun, devletin pervasızlıkla saldırdığı yerler olsun, aman onların süreçleri var, zarar görmesin! Kürtler provokasyona gelmesin!

Kurtaracak olan kendi kollarımızdır!

Burjuvaziyle cepheler kurmak yerine!

Elbette seçimler kitlelerin politikleştikleri zamanlar yaratmaktadır. Elbette neoliberal politikaları az hacı yağıyla uygulayan AKP iktidarı gitmelidir. Elbette bu dönüşüm ve talanın bir an önce durdurulması zaruridir. Elbette polis devletinin durdurulması ve her tür demokratik talebin ezilmesi önünde durmak gerekir. Ancak bunun başarılmasının tek yolu; “aydın”lardan ibaret başkanlık divanlarının yönettiği salon toplantıları değil, sokak sokak, fabrika fabrika, grev grev sabırla bir işçi-emekçi programı etrafında bir araya gelen çabaların bileşkesinin bulunmasıdır. Burada kaybedecek zaman yoktur!

(*) bir kişi bir oy konusunda daha derin bir analiz için İşçi cephesi önceki sayılarında yeralan Muhittin Karkın imzalı “Demokrasi bir kişi bir oy mu?” başlıklı yazıyı öneriyoruz. http://iscicephesi.net/gundem-analiz/politika/1666-demokrasi-bir-kisi-bir-oy-mu

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.