“Gezi’den Soma’ya” etkinliği gerçekleşti

126

İDP Girişimi’nin “Gezi’den Soma’ya: Baskıya ve Sömürüye Karşı Mücadelelerle 1 Yıl” başlıklı etkinliği, 1 Haziran Pazar günü İDP Eyüp/Alibeyköy ilçe bürosunda gerçekleşti. Etkinlikte ilk olarak, Gezi isyanı sürecinde, Soma’da ve tüm iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin anısına ve Arjantin’de Sosyalist İşçi Partisi (PST) üyesi üç devrimci Marksist militanın faşistler tarafından katledilmesinin yıldönümü dolayısıyla 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Toplantı, İDP temsilcisinin açılış konuşmasıyla başladı. Konuşmada, Gezi isyanının ardında yatan nedenler olarak, AKP hükümetinin baskıcı ve işçi düşmanı politikalarına işaret edildi. AKP hükümeti tarafından özelleştirmeler, emeğin esnekleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi yoluyla emekçilere dönük büyük bir saldırıya girişildiği, tüm rakamların bu dönemde iş güvencesinin, işçi sağlığının ve güvenliğinin büyük oranda tahrip edildiğini gösterdiği belirtildi. Soma’nın medyada facia, felaket olarak sunulmasıyla, iş cinayetinin sorumlularının aklanmaya çalışıldığı, iş cinayetlerinin güvencesiz, esnek çalışmanın en yaygın olduğu sektörlerde yaşanmasının bir tesadüf olmadığı vurgulandı.

İDP temsilcisinin ardından ilk sözü iş hukuku uzmanı, avukat İzzet Otru aldı. Otru, burjuva hukuku çerçevesinde dahi Soma katliamının sorumlularının cinayetten yargılanması gerektiğini, “emek kutsaldır” söylemleriyle ve şehitlik sıfatıyla, cinayetin örtbas edilmeye çalışıldığını belirtti. Madenlerde gerekli denetimleri yapmayan, madenlerin kaçak olarak çalıştırılmasına göz yuman, güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran devletin ve siyasi iktidarın, Soma katliamının başlıca sorumlularından olduğunu ifade etti. Öte yandan, işçi sınıfına dönük saldırıların AKP hükümetiyle başlamadığını ve onun gitmesiyle de bitmeyeceğine, yaşadığımız sürecin tüm dünyada uygulanmakta olan neoliberal saldırı dalgasının bir parçası olduğuna dikkat çeken Otru, “Örneğin, taşerona karşı olduğunu ifade eden CHP’nin, belediyelerinin tamamına yakınında taşeron işçi çalıştırmasının, burjuva siyasetin ikiyüzlüğüne ilişkin çarpıcı bir örnektir.” dedi. Son olarak, Meclis’e gelen yeni taşeron yasasının, taşeronu kaldırmadığını aksine, taşeron çalışmayı daha da yaygınlaştıracağını, yasasının geçmesiyle sendikaların örgütlenme imkanlarının daha da zorlaşacağını belirten Otru, sınıfa dönük kapsamlı saldırılar karşısında emek örgütlerinin acil bir eylem planı oluşturması gerektiğinin altını çizdi.

Otru’nun ardından, TÜMTİS İstanbul Şube Eski Başkanı Çayan Dursun bir konuşma yaptı. Çalışma hayatının başlıca sorunun taşeronlaştırma olduğunu söyleyen Dursun, “AKP’nin alamet-i farikası, kapitalistlerin işçi sınıfına dönük saldırılarını, bugün için en başarılı bir şekilde uygulayan parti olmasıdır.” dedi. Taşeron sisteminin örgütlenmenin önüne geçmek için getirildiğini belirten Dursun, sendikaların bu konuda gerekli çalışmaları yürütmekten aciz olduğunu, yalnız sarı sendika olarak bilinen yapıların değil, kendilerini sol sendika olarak yansıtan kurumların da bu konuda adım atmaktan kaçındığını anlattı. Sendikal hareketin yeniden ayağa kalkabilmesi için sendikaların başına çöreklenmiş bürokrasiden temizlenmesi gerektiğini ifade eden Dursun, militan sınıf sendikacılığının işkolu, işyeri veya taşeron, kadrolu işçi ayrımı yapmadan, gücünü fiili, meşru mücadele çizgisinden alan bir anlayışla örgütlenilerek yükselebileceğini belirtti.

Son sözü, Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası’ndan (Dev İletişim-İş) Zeycan Eraslan aldı. Eraslan Gezi isyanının, beyaz yakalı olarak ifade edilen ofis, plaza çalışanları üzerinde yarattığı dönüşüme dikkat çekti. Güvencesiz, esnek çalışmanın belirleyici olduğu, mesleki hastalıkların giderek yaygınlaştığı ve örgütsüzlüğün damgasını vurduğu bu sektörde, Gezi isyanına önemli bir katılım sağlandığını, “işe değil direnişe” şiarıyla pek çok işyerinde Gezi isyanı boyunca mesailere kalınmadığını ve bu dönemde ofis çalışanlarının önemli bir deneyim yaşadığını belirtti. Eraslan, taşeron sisteminin ve mevcut sendikal yasaların bu sektörde örgütlenmeyi hukuken neredeyse imkansız hale getirdiği, ancak fiili, meşru bir bir mücadele çizgisiyle örgütlenmenin önünün açılabileceğini ifade etti. İşçi sağlığı konusunun, iş cinayetlerinden ibaret olmadığını, meslek hastalıklarının da işçileri yavaş yavaş ölüme sürüklediğini belirten Eraslan, işçi sağlığının patronlar tarafından bir maliyet unsuru olarak görüldüğünü, işyeri denetimini gerçekleştiren işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarının patronun çalışanı olduğu müddetçe, gerçek bir denetimden bahsedilemeyeceğini, bu konudaki tek çözümün işçilerin kendi işyeri örgütlülüklerini oluştururak, işyerlerinde işçi denetimi sağlaması olduğunu vurguladı.

Etkinlik, sunumların ardından salondan gelen katkılarla, işçi denetimine dönük deneyimler, çocuk işçilik, göçmen işçiler, sendikal demokrasi gibi konuların derinleştirilmesiyle sonlandı.

Yorumlar kapalıdır.