Cizre-Kobane hattı

33

Cizre’de yirmi günde dördü çocuk altı kişi öldü; üstelik bu ilk de değil. Artık sıradanlaşmış günlük devlet şiddetini ve polisin taşlanması vakalarını saymazsak Cizre, zaman zaman harlanan ateş üstünde kaynayan bir kazan. Her kafadan bir ses çıkıyormuş gibi görünmesi, karşılıklı suçlamalar, artık baygınlık veren “provokasyon, karanlık güçler, cemaatçiler, dış bilmemneler” edebiyatı kimseyi şaşırtmasın. Devletlûların çeşitli açıklama ve suçlamalarını, çatışma ve ölümlerle ilgili yalanlarını, Hüda-Par (Hizbullah) ile ilişkilerini, ona vermeye çalıştıkları yeni rolleri; devlet-hükümetle görüşen Kürt siyasetçilerin dolaylı, KCK’nin doğrudan ve sokaktaki devrimcilerin de adlı adınca söyledikleri dikkatle dinlendiğinde neyin ne olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Asıl niyet

Zaten asıl mesele anlaşıldığında gerisi de geliyor. Devlet, otuz yıllık inişli çıkışlı ve her türlü pisliğe başvurduğu kanlı bir savaşta Kürt ulusal hareketini ve Kürtlerin özgürlük taleplerini yok edemediği için masaya oturdu. İlk elde ateşkes sağlandı, sonra da bir türlü müzakereye evrilemeyen, inişli çıkışlı, yarı gizli kapaklı görüşmeler başladı. Süreç, devlet-hükümet kanadı açısından o derece samimiyetsiz ve “minimalist” bir tutumla sürdürülüyor ki, iki yıldır herhangi bir adım atılıp atılmadığı konusunda kimsenin kafası net değil. Üstelik bu “ateşkes” eskiye oranla çok daha düşük yoğunluklu olsa da hemen her defasında ölümlerin yaşandığı fiili bir çatışma eşliğinde yürüyor. Yani devlet artık azar azar öldürüyor! Üstelik bunlar öyle rastgele çatışmalar da değil. Ortada stratejik amaçlı bir taktik savaşı var. Devlet, Kürt halkının en azından talepkâr kesimini temsil eden ve mücadeleyi bugüne taşıyan güçleri, kısa sürede tasfiye edemeyeceğini bilse de güçten düşürmeye, boyun eğdirmeye, diz çöktürmeye çalışıyor. Amaç, mümkün olan en azıyla “malı ucuza kapatmak!”. Devlet-hükümet kanadının amacı, kendi bireysel haklarla sınırlı çözümünü dayatmak; sınıf çıkarlarının ve Türk İslamcı-milliyetçi meşrebinin elverdiği kadarına razı olmak; devreye içeride ve dışarıda “kendi Kürtlerini”, bölge burjuvazisini sokarak Kürt siyasetindeki ve elbette ulusal hareket içindeki kaçınılmaz toplumsal, sınıfsal, siyasal ayrışmalara, bölünmelere oynamak. Kürt ulusal hareketi de bunun farkında. Üstelik önümüzde bir de kritik genel seçimler var. Hükümet güçlerinin bölgede şiddeti kontrollü de olsa tırmandırmasının ardında milliyetçi gövde gösterisinin yanı sıra HDP’nin Türkiye genelindeki imajını etkileme ve olayları olabildiğince “cemaate” yıkma çabası da yatıyor. Çünkü HDP’nin seçimlerde alacağı da kaybedeceği de haliyle en çok hükümeti ve “Reisini” ilgilendiriyor. Kürt hareketi de bu taktik savaşa kendi taktikleriyle karşılık veriyor; orta ve uzun vadeli hedefleri doğrultusunda, devlet şiddetine karşı gerektiğinde kendi şiddetini ortaya koyarak; en azından şiddeti taktik, hatta sembolik düzeyde de olsa kullanarak.

Cizre-Kobane: Ne ilgisi var?

Cizre, zaman zaman alevlenen “kanlı olaylarıyla” belli ki bu taktikler savaşında stratejik bir öneme sahip; hem Kürt ulusal hareketindeki, hem de Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan sınırının kesiştiği noktadaki konumuyla. Zaten adının ister gururla, ister endişeyle olsun Rojava ve Kobane ile birlikte anılması boşa değil. (Bir de TC sınırıyla ayrılan ve aynı adı taşıyan Cizire kantonu var!) Bu ilişki elbette boş yere kurulmuyor. Söz konusu olan sadece Cizre’nin ve hemen karşısındaki Kürt topraklarının Kürtlerin gönlündeki yeri, siyasi-askeri önemi, Rojava Devrimi’nin etkileri veya Kobane direnişinin Kürt ulusal bilincinde neden olduğu sıçrama değil elbet. Aynı konum ve ilişki, burjuva devletimizin milli endişe ve hesap kitap dünyasında da önemli bir yer tutuyor. Sınırın güneydoğusunda kurulan şimdilik “dost” gibi dursa da, neredeyse bağımsız bir Kürdistana ancak alışmışken, bir de sınırın güneyindeki bir Kürdistanı içine sindirmek mümkün değil! Bizim devlet öyle “demokratik özerklik, kantonal yönetim” falan yemez; Kürdistan Kürdistan’dır. O nedenle “Kuzey Suriye”deki sadece özerk de olsa bir Kürt siyasal varlığına aman vermeyeceklerini söyleyip duruyorlar. Devlet büyüklerimizin, önce “Bizimle ne ilgisi var!” dedikleri, ancak 6-8 Ekim’de ne ilgisi olduğunu anladıkları Kobane’nin IŞİD’in eline geçme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu günlerde, adeta hazdan titreyerek “Düştü düşüyor!” türü konuşmaları da, bugün sarfettikleri, “Çiftetelli oynuyorlar!” veya hâk ile yeksan olmuş Kobane’yi gösterip keyifle “Bakalım nasıl inşa edeceksiniz!” sözleri de bu düşmanlıktan kaynaklanıyor. Hükümet-devlet, Kobane’nin ve sonra da kısmetse diğer Rojava kantonlarının IŞİD’in eline geçmesini canı gönülden istiyordu ama olmadı!

Çözüm süreci ve devrim…

Kobane-Cizre hattında yaşananlar “Çözüm Süreci”ni de bir bilmeceye çeviriyor: Kürt hareketi “statüsüz”, TC Devleti de “statülü” bir çözüme razı olacak mı? Yılan hikâyesine dönen bir süreçte daha şimdiden oluşmaya başlamış bir “ikili iktidarın” ömrü ve sonucu ne olacak? Fiili “özerklik” açık çatışmaya dönüşmeden ne kadar sürebilir? Daha bir yığın soru…

Devrimci Kobane’ye gelince. IŞİD en azından şehirden atıldı. Bu her şeyden önce Kürt halkının genel seferberliğinin ve mücadelesinin başarısıdır. Ancak savaş bitmedi, hatta bölgenin ve Suriye’nin henüz belirsiz şartları düşünüldüğünde daha işin başında olunduğu bile söylenebilir. Bir politik devrim olarak Rojava deneyimi, “demokratik özerklik” projesinin hem devrimci boyutunu, hem de sınırlarını ortaya koyuyor. Bu sınır ancak var olan üretim ve sömürü ilişkilerine son verecek ve bölge emekçilerince desteklenecek bir sosyal devrimle aşılabilir. Kürdistan devrimi, bir “demokratik cumhuriyet” ve sınıf karakteri belirsiz “yerel” demokrasiler adına burjuvaziye teslim edilmediği sürece Ortadoğu devrimi için çok önemli bir kazanım olacaktır; ancak bu yine de bir başlangıçtır. Bütün bir bölge için sonucu tayin edecek olan sınıf savaşından başka bir şey değildir. Bölge burjuvazisi ve onların devletleri durumun farkında, darısı başımıza…

Yorumlar kapalıdır.